MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 6,255 » Forum posts: 6,874 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
HAİNLERİ DOST EDİNMEYİN, ONLARLA TARTIŞMAYIN
Tarih: 27.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlikte ısrar eden günahkârları sevmez." (Nisâ Suresi, 107. Ayet)
Bu ayet-i kerime bizlere şunu anlatır: Kendi nefislerine uyup şahsi çıkarları için doğruluktan ayrılan ve hainlik edenler ile beyhude tartışmalara girmeyin. Allah, gerçek yüzünü saklayan ve hainliği kendisine yol edinenleri bilir ve onları sevmez.
Peygamberlerin Mirası Olarak Meslekler
Manevi yolculuğumuzda her peygamberin bir emeği ve mesleği vardır:
Nuh (a.s): İlk marangoz, mimar ve mühendistir.
İbrahim (a.s): İkinci marangoz ve mimardır.
İsa (a.s): Hem marangoz hem de bir şifacı (tabip) ve muallimdir.
İdris (a.s): Terzilerin piri ve yazı yazanların önderidir.
Musa (a.s): İz süren, yol gösteren ve hakikati arayandır.
Süleyman (a.s): Devlet yönetimi ve hukuk ilminin üstadıdır.
Bu peygamberlerin her biri bir zanaatla, bir ilimle insanlığa hizmet etmiştir. Bizler de onların yolundan gidiyorsak, sadece dilde değil, amelde de onlara benzemeliyiz. "İbrahim'in milletindenim" deyip bir eser ortaya koymamak, "İsmail'in torunuyum" deyip fedakârlık yapmamak, "Nuh babamızdır" deyip bir proje üretmemek, o mübarek zatların mirasına vefasızlık olur.
On Parmağında On Marifet Olmak
Kişi; elinden her iş gelen, hem dünyasını hem ahiretini imar eden bir şuurda olmalıdır. Bir mümin; yeri geldiğinde bir usta, yeri geldiğinde bir öğretici, yeri geldiğinde bir şifacı olabilmelidir. İslam'da aslolan, her alanda yetkinleşmek ve insanlara faydalı olmaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır."
Eğer bizler bir işi yarım bırakırsak, ilmimizi paylaşmazsak, dertlere derman (Lokman aleyhisselam gibi) olmazsak, kainattaki bu ilahi nizamdan kopmuş oluruz. Güzel ahlakla ve sanatla uğraşmak, Allah’ın her şeye verdiği güzelliği görmek Muhammedî bir nefestir.
Hainlerin Alameti ve Hak Davası
Rabbimiz Nisâ Suresi'nde buyurduğu üzere; yüzüne maske takmış, özü başka sözü başka olan kimselerle vaktinizi heba etmeyin. Sizin derdiniz ve davanız Hak yolu olsun. Hainler ve ikiyüzlüler, her ne kadar kendilerini gizleseler de hallerinden ve simalarından tanınırlar.
Tarih boyunca zalimler ve kibirlenenler (Firavun ve Nemrut gibi) kendi saltanatlarının ebedi olacağını sanmışlardır. Ancak Allah "Sabur"dur, yani sabredendir. Zulüm ancak belli bir vakte kadar sürer; sonunda hak yerini bulur ve herkes ameliyle baş başa kalır. Önemli olan, kaba kuvvetle veya makamla değil, Hz. Ali’nin (r.a.) dediği gibi; ilimle, edeple ve başkalarına bir harf öğreterek gönüllerde taht kurabilmektir.
İmtihan ve Fitne Karşısında Mümin
Dünya hayatı bir imtihandır. Fitneler uyandığında mümin ferasetli olmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), uyuyan fitneyi uyandırana lanet etmiştir. Bu sebeple bizler; yakıp yıkan değil, yapan ve onaran olmalıyız. Başkalarına benzemeye çalışıp özümüzü ve imanımızı kaybetmekten sakınmalıyız.
Sonuç olarak; alırken, verirken, namaz kılarken veya bir hüküm verirken tek gayemiz Allah’ın rızası olmalıdır. Hainlerin, zalimlerin ve ikiyüzlülerin şerrinden her daim Mevla’ya sığınmalıyız. Rabbim, bizleri iki dilli ve iki suratlı kimselerin şerrinden, fitnesinden muhafaza eylesin.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
Tarih: 27.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlikte ısrar eden günahkârları sevmez." (Nisâ Suresi, 107. Ayet)
Bu ayet-i kerime bizlere şunu anlatır: Kendi nefislerine uyup şahsi çıkarları için doğruluktan ayrılan ve hainlik edenler ile beyhude tartışmalara girmeyin. Allah, gerçek yüzünü saklayan ve hainliği kendisine yol edinenleri bilir ve onları sevmez.
Peygamberlerin Mirası Olarak Meslekler
Manevi yolculuğumuzda her peygamberin bir emeği ve mesleği vardır:
Nuh (a.s): İlk marangoz, mimar ve mühendistir.
İbrahim (a.s): İkinci marangoz ve mimardır.
İsa (a.s): Hem marangoz hem de bir şifacı (tabip) ve muallimdir.
İdris (a.s): Terzilerin piri ve yazı yazanların önderidir.
Musa (a.s): İz süren, yol gösteren ve hakikati arayandır.
Süleyman (a.s): Devlet yönetimi ve hukuk ilminin üstadıdır.
Bu peygamberlerin her biri bir zanaatla, bir ilimle insanlığa hizmet etmiştir. Bizler de onların yolundan gidiyorsak, sadece dilde değil, amelde de onlara benzemeliyiz. "İbrahim'in milletindenim" deyip bir eser ortaya koymamak, "İsmail'in torunuyum" deyip fedakârlık yapmamak, "Nuh babamızdır" deyip bir proje üretmemek, o mübarek zatların mirasına vefasızlık olur.
On Parmağında On Marifet Olmak
Kişi; elinden her iş gelen, hem dünyasını hem ahiretini imar eden bir şuurda olmalıdır. Bir mümin; yeri geldiğinde bir usta, yeri geldiğinde bir öğretici, yeri geldiğinde bir şifacı olabilmelidir. İslam'da aslolan, her alanda yetkinleşmek ve insanlara faydalı olmaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır."
Eğer bizler bir işi yarım bırakırsak, ilmimizi paylaşmazsak, dertlere derman (Lokman aleyhisselam gibi) olmazsak, kainattaki bu ilahi nizamdan kopmuş oluruz. Güzel ahlakla ve sanatla uğraşmak, Allah’ın her şeye verdiği güzelliği görmek Muhammedî bir nefestir.
Hainlerin Alameti ve Hak Davası
Rabbimiz Nisâ Suresi'nde buyurduğu üzere; yüzüne maske takmış, özü başka sözü başka olan kimselerle vaktinizi heba etmeyin. Sizin derdiniz ve davanız Hak yolu olsun. Hainler ve ikiyüzlüler, her ne kadar kendilerini gizleseler de hallerinden ve simalarından tanınırlar.
Tarih boyunca zalimler ve kibirlenenler (Firavun ve Nemrut gibi) kendi saltanatlarının ebedi olacağını sanmışlardır. Ancak Allah "Sabur"dur, yani sabredendir. Zulüm ancak belli bir vakte kadar sürer; sonunda hak yerini bulur ve herkes ameliyle baş başa kalır. Önemli olan, kaba kuvvetle veya makamla değil, Hz. Ali’nin (r.a.) dediği gibi; ilimle, edeple ve başkalarına bir harf öğreterek gönüllerde taht kurabilmektir.
İmtihan ve Fitne Karşısında Mümin
Dünya hayatı bir imtihandır. Fitneler uyandığında mümin ferasetli olmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), uyuyan fitneyi uyandırana lanet etmiştir. Bu sebeple bizler; yakıp yıkan değil, yapan ve onaran olmalıyız. Başkalarına benzemeye çalışıp özümüzü ve imanımızı kaybetmekten sakınmalıyız.
Sonuç olarak; alırken, verirken, namaz kılarken veya bir hüküm verirken tek gayemiz Allah’ın rızası olmalıdır. Hainlerin, zalimlerin ve ikiyüzlülerin şerrinden her daim Mevla’ya sığınmalıyız. Rabbim, bizleri iki dilli ve iki suratlı kimselerin şerrinden, fitnesinden muhafaza eylesin.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
EL BÂRÎ ALLAH
04 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Ve Sûr'a üfürülür; Allah'ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür. Sonra ona bir daha üfürülür; bir de bakarsın onlar ayağa kalkmış, bakıyorlar!" (Zümer Suresi, 68)
Sadakallahül azîm.
Esteûzü billâh.
Sûr'a üfürüldüğü zaman göklerde ve yerde olan herkes ölecektir; ancak Allah Teâlâ'nın diledikleri müstesna. Sonra ona bir daha üfürülür, bir de bakarsın onlar (kabirlerinden) kalkmış, bakıyorlar!
En doğru söz, Aziz olan Allah'ın sözüdür. (Zümer Suresi, 68)
Allahümme salli alâ sâhibis sûri İsrafîl aleyhisselâm.
Allahümme salli alâ sâhibil kitâbi cemîi rusûli rabbil âlemîn.
Allahümme salli alâ arşın alâ, kitâbın ve kalem.
Allahümme salli alâ meydân-ı haşri, meydân-ı arasat.
Allahümme salli alâ mîzan.
Ve sellim alâ sâhibiş şefâati.
Ve selâmen ve selâmeten ilel hayri li fil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimât fî vakti yevmil karâr ve yevmiddîn.
Velhamdülillâhi rabbil âlemîn, errahmânirrahîm, mâliki yevmiddîn.
İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtellezîne en'amte aleyhim, gayril mağdûbi aleyhim ve lâd dâllîn. Âmîn, âmîn, âmîn bi hurmeti Tâhâ ve Yâsîn.
Yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuğumuz din gününe doğru olacak.
Hz. Âdem'in (a.s.) yaratılmasından din gününe kadar olan zaman, hakikî takvim zamanı ile 6664 gündür. 665. gün birinci sûra üfürülecek gündür. 666. gün ise ikinci sûra üfürülecek ve din günü olacaktır. Görülüyor ki, güneş takvimine göre bir yıl 365 gün 6 saattir. Ancak Rabbimizin kabul ettiği, küçük takvim olan ay takvimine göre ise 665'in yarısı 332,5 gündür. Yani her sene 1 gün "karar günü"dür. İşte o gün, Hz. Mikâil'e (a.s.) bütün yağacak yağmur adedi, bitecek nebatat adedi, çakacak yıldırım adedi, olacak tufan adedi, deprem adedi, yenilecek içilecek her lokma adedi verilir. Hz. Azrâil'e (a.s.) de alınacak her nefes adedi ve kimlerin doğacağı, kimlerin öleceği listesi verilir. Hz. İsrafil'e (a.s.) ise bir adet "Be" (ب) harfi verilir ki, o "Be" ile kâinatın sonuna ne zaman nokta konulacağı bellidir. Fakat Hz. İsrafil (a.s.) o "Be"ye değil, Azamet-i İlâhiye'den gelecek emre bakar.
İşte müminler söze selam ile başlar ve ayrılırken de selam ile sözü bitirirler. Yani bir dostunuzdan, ailenizden ayrılırken, yine geldiğinizdeki gibi selam vermek veya "Maasselâm" demek sünnettir. Fakat biz Türklerde, gelince selam vermek vardır da, ayrılırken tekrar selam vermek yoktur. Alışmamışlar giderken de selam vermeye. Oysa ayrılıp giderken de Müslüman kardeşin için selam ve selamet dilemek, onun da senin için dilemesi sünnettir. Türkler şimdiye kadar yapmazlardı, ama artık yapmaya alışsalar iyi olur. Çünkü son noktanın ne zaman konulacağı yakın oldu.
Neden derseniz; Rabbimizin müsadesiyle, yeryüzünde son bir "Allah" diyen oldukça kıyamet kopmayacaktır. Ama insanlar görünüşe kanmasınlar. Camiler dolu, hac edenler dolu, yani daha çok Allah diyen var sanmasınlar. Oysa çocuklara namazı anlatmak için büyükler, "Allah deyeceksin" yahut "Ninen 'Allah' diyor" diye namazı tarif ederler. Yani, "Allah demek"ten maksat namazdır. Namazda, farz namazların en büyüğü dört rekattır. Ondan bir küçüğü üç rekattir. Ondan daha küçülünce iki rekattir. Ondan daha küçülünce vitir kalır ki, o da Fâtiha'sı olmayan, bir tekbir ile bir rükû ve iki secdeden sonra tahiyyattır. Ondan bir öncesi ise tahiyyatı olmayan iki şefâattir.
İşte bu son noktanın (ب) konması hususunda Hz. İsrafil'in (a.s.) baktığı yer, yeryüzünde gerçek namaz kılan insanların kaç rekat namaz kılabildikleridir. İşte şeytan (aleyhillâne) namaza müdahale edip insanın namazından çalar. İşte böyle çalına çalına namazdan bir şey kalmaz. Geçen hafta sabah namazı kılarken fark ettim ki, şeytan (aleyhillâne) iki rekatlık sabah namazına da müdahale etti ve yeryüzünde tam tekmil iki rekat namaz kılan kalmamış. Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında namaz dört rekatti. Peygamberimiz (s.a.v.) "Asr-ı Saadet"in zamanının ikindi vakti olduğunu söyledi. Biz ise daha önceki vaazlarımızda yazdık; akşam namazı vakti ahir zamandır. Yani en iyi namaz kılanların bu vakitte üç rekat tam tekmil namaz kılabilenlerin vaktiydi. Onların ittiba ettikleri sünnet sebebiyle, yani akşam namazının ardından kılınan evvabin namazı hâtırına idi. Evvabin namazını Nakşiler kılar. Daha 1995'te namaz üç rekat kılınabiliyordu, ama artık maalesef kılanamıyor. Hatta geçen haftadan sonra iki sabah namazına kalkamadım. Bu da gösteriyor ki, artık iki rekat bile namaz kılanamıyor. Bu, bizim (ب) harfine çok yaklaştığımızı gösteriyor.
Sanmayın öyle; camiler dolu, Kâbe'de hac edenler dolu... Geçen bir kiraz çekirdeği kırdım, dişime bakınca aynı kiraz çekirdeği, ama içi boş, içinde ced (gerçek çekirdek) yok. Yani namaz kıldığını zanneden, hac ettiğini zanneden çok, ama gerçek iman sahibi az. Yani çekirdeklerin içi boş. Kâfirden beteri masonlar ve Yahudiler çekirdeklerin içini boşaltmışlar. Namaz var, ama gerçek namaz kılan az; oruç var, ama oruç tutan az; Kâbe'ye giden var, ama hac eden az. Öz yok; yani çekirdek diye kabuklar var.
İşte, eğer şeytan imamın namazından çalarsa, bütün cemaatin namazından çalmış olur. Yine eğer imamın namazı yoksa, bütün cemaatinin namazı yok demektir. Ahir zamanın imamının namazından eğer şeytan çalabiliyorsa, son iki rekat da gitmiş demektir. Bizde olduğu gibi sabah namazı kazaya kalıyorsa ve yani namazı yoksa, onun imam olduğu ahir zaman ümmetinin namazı yok demektir. İmamın namazı yoksa, nasıl cemaatin namazı olsun ki?
İşte ağaçlar aynı, ağaç aynı, meyve gibi görünüyor, ama öyle değil. İçi yok, özü yok artık. O çekirdeklerden aslına giden yol kopmuş, yol aslına gitmiyor. Yani ayvadan aslına gidecek yol yok, elmadan aslına gidecek yol yok. Yol kırılmış ve harita yok artık. Bu da gösteriyor ki, yakın zamanda Kur'an yeryüzünden kalkacaktır. Artık gidecek bütün yollar silinince, bir gün Kur'an açıldığında içinde Kur'an yazılı olmadığı görülecektir; Kur'an ref edilmiş olacaktır.
Biz ne dedik; her bir meyve bir peygamberi temsil eder ve her bir nebat bir tür, bir ümmet. Onların özü gidince, onlara giden yollar kesilmiş demektir. Artık yollar varacağı yere varmıyorsa, bu yollar nereye gidiyordur, artık siz düşünün. Her bir şeyin kâinatla alâkası vardır ve yeryüzünden semaya açılan kapılar vardır. Bu kapılar artık ardından sürgülenince son nokta kalacaktır. "Be" harfinde olduğu gibi, (ب) "Bâb" demektir, yani kapı. Kapı ardından sürgülenince, yeryüzünde bir "Allah" diyen kalır ve o tek "Allah" diyen o son noktadır. O son nokta da ölünce sûra üfürülür.
Peygamberler tarihinden Yüşâ veya Kâleb bin Yüfenna (a.s.)'da kalmıştık. Ondan sonra İsrailoğulları'na HIZKİL (a.s.) peygamber olarak görevlendirildi. HIZKİL (a.s.)'a Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrından verilmişti. Onun ümmeti ölmeyi istiyorlardı ki, ölüp bu dünya cefalarından kurtuluversinler. Bunun üzerine Rabbimiz ölmenin inanmayanlar için kurtuluş olmadığını onun ümmetine ispat için Hizkîl (a.s.)'a emir verdi ve o dört bin ölüyü diriltti. Onların halini sordu ve ümmeti duydu. Sonra onlar tekrar öldüler.
İşte bugün bizim bu vaazımızı duyup, "Keşke ölsek de kurtulsak" diyenler olacaktır. Fakat bunun insanlara kurtuluş olmadığının delili, Halîl'de yatan HIZKİL (a.s.)'dır. Bugün Halîl'de zulüm işlenmekte ve HIZKİL (a.s.) rahatsız edilip kaldırıldı. Bu da, yani Hz. İsrafil'in (a.s.) görevinin yaklaştığını ve Hz. İsrafil'in (a.s.) emanetini taşıyanın kalkmasının, son görevin yaklaştığını gösteriyor.
Rabbim, Hizkîl (a.s.) ve onun imanlı ümmetine selam ve salât eylesin.
Ey inananlar! Dünyada (ب) harfini çoğaltın. Yani doğan çocuklarınıza Râbia ve Bekir ismini koyun. "Râbia" dördüncü demektir; yani dördüncü melek, Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrı, son nokta. İşte (ب)'ler çoğalınca, o (ب)'ler yeryüzünde oldukça son bir ümit var olacaktır. Elinizdeki çekirdeği dikin, nereye olursa... Belki içinden yeşeren bir çekirdek olur. Her ne kadar çekirdekler boş, içsiz veya içi oynanmış olsa da, içinden bir dirilen çıkar inşallah. Hizkîl (a.s.) hürmetine, o diriltilen dört bin çekirdek hürmetine, ölü iken dirilecek dört bin çekirdeği, Râbia, Üveys ve Bekir'i çoğaltın. Hizkîl (a.s.)'ın dört bin imanlı ümmetini çağırın. İbrahim ismini çoğaltın, Kâbe daha yıkılmasın.
Geçen sene öğrettiğimiz yün eğirme hikmetine talip olanlar bir haftadır huzursuzlar. Zaman geldi; yün eğirip yün çorap giyin. Ama gece örmeyin, gündüz ışığında örün. Lamba yanan evde örmeyin, dışarıda örün. Kapınızın dışına oturun ve kapı önünde örün. Gün karardı mı örmeyi bırakın. O geceden ve lamba ışığında örmüş olanlar varsa, o ördüklerini söksünler, bütün ördüklerini söksünler. Yeryüzünün çeşitli yerlerinde yün eğirip yün çorap ve yün takke örenler bulunsun. Ören bacılarımız, kocasına oğluna onları giydirsin. Bir vakit miktarı giysinler. Bir vakit miktarı en az 1,5 saattir. Kocakarılar kendileri yün çorap giymesinler. HIZKİL (a.s.)'ın lakabı "Kocakarının oğlu" demektir. Rabbim kocakarıdan oğlan evladı meydan getirendir. Kocakarı dünyada da... Rabbim HIZKİLLAR doğursun ve çocuklarınıza bir de HIZKİL adı koyun. Alfabesinde "I" harfi olmayanlar koymasınlar. Yani "I" gibi okunan harfi olmayan devletler bu ismi koymasınlar.
Allah'ın muradı dışında hiçbir hareket olamaz.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
Allah Teâlâ Arş'ı yarattı ve sonra Arş'ı taşıyan melekleri yarattı. O melekler sordular:
"Yâ Rabbi! Bizi niye yarattın?"
Cenâb-ı Bâri buyurdular:
"Arş'ı taşımanız için."
Melekler dediler:
"Arş'ı taşımaya kimin gücü yeter?"
Hazret-i Bâri buyurdu:
"Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh deyin, kaldırırsınız."
Hamele-i Arş melekleri: "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" dediler ve Arş'ı kaldırdılar.
Bu haftaki ikinci sünnetimiz: Günde 100 defa "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" demek, Hamele-i Arş (yani Arş-ı Âlâ'yı taşıyan meleklerin) sünnetidir. Bu sünnete ittiba edelim inşallah.
Rabbim biz sonda kalan ahir zaman ümmetine ve son (ب)'lere yardım etsin inşallah. (ب)'lerinizi çoğaltsın. Ve son olarak, çocuklarınıza bir de "BÂRÎ" ismini koyun.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı, Son Düzeltleme Yapıldı
Original Kar©glan
04 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Ve Sûr'a üfürülür; Allah'ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür. Sonra ona bir daha üfürülür; bir de bakarsın onlar ayağa kalkmış, bakıyorlar!" (Zümer Suresi, 68)
Sadakallahül azîm.
Esteûzü billâh.
Sûr'a üfürüldüğü zaman göklerde ve yerde olan herkes ölecektir; ancak Allah Teâlâ'nın diledikleri müstesna. Sonra ona bir daha üfürülür, bir de bakarsın onlar (kabirlerinden) kalkmış, bakıyorlar!
En doğru söz, Aziz olan Allah'ın sözüdür. (Zümer Suresi, 68)
Allahümme salli alâ sâhibis sûri İsrafîl aleyhisselâm.
Allahümme salli alâ sâhibil kitâbi cemîi rusûli rabbil âlemîn.
Allahümme salli alâ arşın alâ, kitâbın ve kalem.
Allahümme salli alâ meydân-ı haşri, meydân-ı arasat.
Allahümme salli alâ mîzan.
Ve sellim alâ sâhibiş şefâati.
Ve selâmen ve selâmeten ilel hayri li fil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimât fî vakti yevmil karâr ve yevmiddîn.
Velhamdülillâhi rabbil âlemîn, errahmânirrahîm, mâliki yevmiddîn.
İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtellezîne en'amte aleyhim, gayril mağdûbi aleyhim ve lâd dâllîn. Âmîn, âmîn, âmîn bi hurmeti Tâhâ ve Yâsîn.
Yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuğumuz din gününe doğru olacak.
Hz. Âdem'in (a.s.) yaratılmasından din gününe kadar olan zaman, hakikî takvim zamanı ile 6664 gündür. 665. gün birinci sûra üfürülecek gündür. 666. gün ise ikinci sûra üfürülecek ve din günü olacaktır. Görülüyor ki, güneş takvimine göre bir yıl 365 gün 6 saattir. Ancak Rabbimizin kabul ettiği, küçük takvim olan ay takvimine göre ise 665'in yarısı 332,5 gündür. Yani her sene 1 gün "karar günü"dür. İşte o gün, Hz. Mikâil'e (a.s.) bütün yağacak yağmur adedi, bitecek nebatat adedi, çakacak yıldırım adedi, olacak tufan adedi, deprem adedi, yenilecek içilecek her lokma adedi verilir. Hz. Azrâil'e (a.s.) de alınacak her nefes adedi ve kimlerin doğacağı, kimlerin öleceği listesi verilir. Hz. İsrafil'e (a.s.) ise bir adet "Be" (ب) harfi verilir ki, o "Be" ile kâinatın sonuna ne zaman nokta konulacağı bellidir. Fakat Hz. İsrafil (a.s.) o "Be"ye değil, Azamet-i İlâhiye'den gelecek emre bakar.
İşte müminler söze selam ile başlar ve ayrılırken de selam ile sözü bitirirler. Yani bir dostunuzdan, ailenizden ayrılırken, yine geldiğinizdeki gibi selam vermek veya "Maasselâm" demek sünnettir. Fakat biz Türklerde, gelince selam vermek vardır da, ayrılırken tekrar selam vermek yoktur. Alışmamışlar giderken de selam vermeye. Oysa ayrılıp giderken de Müslüman kardeşin için selam ve selamet dilemek, onun da senin için dilemesi sünnettir. Türkler şimdiye kadar yapmazlardı, ama artık yapmaya alışsalar iyi olur. Çünkü son noktanın ne zaman konulacağı yakın oldu.
Neden derseniz; Rabbimizin müsadesiyle, yeryüzünde son bir "Allah" diyen oldukça kıyamet kopmayacaktır. Ama insanlar görünüşe kanmasınlar. Camiler dolu, hac edenler dolu, yani daha çok Allah diyen var sanmasınlar. Oysa çocuklara namazı anlatmak için büyükler, "Allah deyeceksin" yahut "Ninen 'Allah' diyor" diye namazı tarif ederler. Yani, "Allah demek"ten maksat namazdır. Namazda, farz namazların en büyüğü dört rekattır. Ondan bir küçüğü üç rekattir. Ondan daha küçülünce iki rekattir. Ondan daha küçülünce vitir kalır ki, o da Fâtiha'sı olmayan, bir tekbir ile bir rükû ve iki secdeden sonra tahiyyattır. Ondan bir öncesi ise tahiyyatı olmayan iki şefâattir.
İşte bu son noktanın (ب) konması hususunda Hz. İsrafil'in (a.s.) baktığı yer, yeryüzünde gerçek namaz kılan insanların kaç rekat namaz kılabildikleridir. İşte şeytan (aleyhillâne) namaza müdahale edip insanın namazından çalar. İşte böyle çalına çalına namazdan bir şey kalmaz. Geçen hafta sabah namazı kılarken fark ettim ki, şeytan (aleyhillâne) iki rekatlık sabah namazına da müdahale etti ve yeryüzünde tam tekmil iki rekat namaz kılan kalmamış. Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında namaz dört rekatti. Peygamberimiz (s.a.v.) "Asr-ı Saadet"in zamanının ikindi vakti olduğunu söyledi. Biz ise daha önceki vaazlarımızda yazdık; akşam namazı vakti ahir zamandır. Yani en iyi namaz kılanların bu vakitte üç rekat tam tekmil namaz kılabilenlerin vaktiydi. Onların ittiba ettikleri sünnet sebebiyle, yani akşam namazının ardından kılınan evvabin namazı hâtırına idi. Evvabin namazını Nakşiler kılar. Daha 1995'te namaz üç rekat kılınabiliyordu, ama artık maalesef kılanamıyor. Hatta geçen haftadan sonra iki sabah namazına kalkamadım. Bu da gösteriyor ki, artık iki rekat bile namaz kılanamıyor. Bu, bizim (ب) harfine çok yaklaştığımızı gösteriyor.
Sanmayın öyle; camiler dolu, Kâbe'de hac edenler dolu... Geçen bir kiraz çekirdeği kırdım, dişime bakınca aynı kiraz çekirdeği, ama içi boş, içinde ced (gerçek çekirdek) yok. Yani namaz kıldığını zanneden, hac ettiğini zanneden çok, ama gerçek iman sahibi az. Yani çekirdeklerin içi boş. Kâfirden beteri masonlar ve Yahudiler çekirdeklerin içini boşaltmışlar. Namaz var, ama gerçek namaz kılan az; oruç var, ama oruç tutan az; Kâbe'ye giden var, ama hac eden az. Öz yok; yani çekirdek diye kabuklar var.
İşte, eğer şeytan imamın namazından çalarsa, bütün cemaatin namazından çalmış olur. Yine eğer imamın namazı yoksa, bütün cemaatinin namazı yok demektir. Ahir zamanın imamının namazından eğer şeytan çalabiliyorsa, son iki rekat da gitmiş demektir. Bizde olduğu gibi sabah namazı kazaya kalıyorsa ve yani namazı yoksa, onun imam olduğu ahir zaman ümmetinin namazı yok demektir. İmamın namazı yoksa, nasıl cemaatin namazı olsun ki?
İşte ağaçlar aynı, ağaç aynı, meyve gibi görünüyor, ama öyle değil. İçi yok, özü yok artık. O çekirdeklerden aslına giden yol kopmuş, yol aslına gitmiyor. Yani ayvadan aslına gidecek yol yok, elmadan aslına gidecek yol yok. Yol kırılmış ve harita yok artık. Bu da gösteriyor ki, yakın zamanda Kur'an yeryüzünden kalkacaktır. Artık gidecek bütün yollar silinince, bir gün Kur'an açıldığında içinde Kur'an yazılı olmadığı görülecektir; Kur'an ref edilmiş olacaktır.
Biz ne dedik; her bir meyve bir peygamberi temsil eder ve her bir nebat bir tür, bir ümmet. Onların özü gidince, onlara giden yollar kesilmiş demektir. Artık yollar varacağı yere varmıyorsa, bu yollar nereye gidiyordur, artık siz düşünün. Her bir şeyin kâinatla alâkası vardır ve yeryüzünden semaya açılan kapılar vardır. Bu kapılar artık ardından sürgülenince son nokta kalacaktır. "Be" harfinde olduğu gibi, (ب) "Bâb" demektir, yani kapı. Kapı ardından sürgülenince, yeryüzünde bir "Allah" diyen kalır ve o tek "Allah" diyen o son noktadır. O son nokta da ölünce sûra üfürülür.
Peygamberler tarihinden Yüşâ veya Kâleb bin Yüfenna (a.s.)'da kalmıştık. Ondan sonra İsrailoğulları'na HIZKİL (a.s.) peygamber olarak görevlendirildi. HIZKİL (a.s.)'a Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrından verilmişti. Onun ümmeti ölmeyi istiyorlardı ki, ölüp bu dünya cefalarından kurtuluversinler. Bunun üzerine Rabbimiz ölmenin inanmayanlar için kurtuluş olmadığını onun ümmetine ispat için Hizkîl (a.s.)'a emir verdi ve o dört bin ölüyü diriltti. Onların halini sordu ve ümmeti duydu. Sonra onlar tekrar öldüler.
İşte bugün bizim bu vaazımızı duyup, "Keşke ölsek de kurtulsak" diyenler olacaktır. Fakat bunun insanlara kurtuluş olmadığının delili, Halîl'de yatan HIZKİL (a.s.)'dır. Bugün Halîl'de zulüm işlenmekte ve HIZKİL (a.s.) rahatsız edilip kaldırıldı. Bu da, yani Hz. İsrafil'in (a.s.) görevinin yaklaştığını ve Hz. İsrafil'in (a.s.) emanetini taşıyanın kalkmasının, son görevin yaklaştığını gösteriyor.
Rabbim, Hizkîl (a.s.) ve onun imanlı ümmetine selam ve salât eylesin.
Ey inananlar! Dünyada (ب) harfini çoğaltın. Yani doğan çocuklarınıza Râbia ve Bekir ismini koyun. "Râbia" dördüncü demektir; yani dördüncü melek, Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrı, son nokta. İşte (ب)'ler çoğalınca, o (ب)'ler yeryüzünde oldukça son bir ümit var olacaktır. Elinizdeki çekirdeği dikin, nereye olursa... Belki içinden yeşeren bir çekirdek olur. Her ne kadar çekirdekler boş, içsiz veya içi oynanmış olsa da, içinden bir dirilen çıkar inşallah. Hizkîl (a.s.) hürmetine, o diriltilen dört bin çekirdek hürmetine, ölü iken dirilecek dört bin çekirdeği, Râbia, Üveys ve Bekir'i çoğaltın. Hizkîl (a.s.)'ın dört bin imanlı ümmetini çağırın. İbrahim ismini çoğaltın, Kâbe daha yıkılmasın.
Geçen sene öğrettiğimiz yün eğirme hikmetine talip olanlar bir haftadır huzursuzlar. Zaman geldi; yün eğirip yün çorap giyin. Ama gece örmeyin, gündüz ışığında örün. Lamba yanan evde örmeyin, dışarıda örün. Kapınızın dışına oturun ve kapı önünde örün. Gün karardı mı örmeyi bırakın. O geceden ve lamba ışığında örmüş olanlar varsa, o ördüklerini söksünler, bütün ördüklerini söksünler. Yeryüzünün çeşitli yerlerinde yün eğirip yün çorap ve yün takke örenler bulunsun. Ören bacılarımız, kocasına oğluna onları giydirsin. Bir vakit miktarı giysinler. Bir vakit miktarı en az 1,5 saattir. Kocakarılar kendileri yün çorap giymesinler. HIZKİL (a.s.)'ın lakabı "Kocakarının oğlu" demektir. Rabbim kocakarıdan oğlan evladı meydan getirendir. Kocakarı dünyada da... Rabbim HIZKİLLAR doğursun ve çocuklarınıza bir de HIZKİL adı koyun. Alfabesinde "I" harfi olmayanlar koymasınlar. Yani "I" gibi okunan harfi olmayan devletler bu ismi koymasınlar.
Allah'ın muradı dışında hiçbir hareket olamaz.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
Allah Teâlâ Arş'ı yarattı ve sonra Arş'ı taşıyan melekleri yarattı. O melekler sordular:
"Yâ Rabbi! Bizi niye yarattın?"
Cenâb-ı Bâri buyurdular:
"Arş'ı taşımanız için."
Melekler dediler:
"Arş'ı taşımaya kimin gücü yeter?"
Hazret-i Bâri buyurdu:
"Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh deyin, kaldırırsınız."
Hamele-i Arş melekleri: "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" dediler ve Arş'ı kaldırdılar.
Bu haftaki ikinci sünnetimiz: Günde 100 defa "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" demek, Hamele-i Arş (yani Arş-ı Âlâ'yı taşıyan meleklerin) sünnetidir. Bu sünnete ittiba edelim inşallah.
Rabbim biz sonda kalan ahir zaman ümmetine ve son (ب)'lere yardım etsin inşallah. (ب)'lerinizi çoğaltsın. Ve son olarak, çocuklarınıza bir de "BÂRÎ" ismini koyun.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı, Son Düzeltleme Yapıldı
Original Kar©glan
GÜNEŞ BATIDAN DOĞMUŞTUR
11 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnne rabbekümüllahüllezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin sümmesteva alel arşi, yugşîl leylen nehâre yatlubuhû hasîsen veşşemse vel kamere vennücûme müsahharâtin bi emrihî, elâ lehül halku vel emr, tebârekellâhü rabbül âlemîn. (A'râf Suresi, 54)
Sadakallahül azîm.
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Muhakkak ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (kâinatın idare düzeni olan) Arş'a istivâ etti. Geceyi gündüze bürüyüp örter. O, (geceyi) durmadan (gündüzü) kovalar. Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş vaziyette (yarattı). Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de yalnız O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!" (A'râf Suresi, 54 - Meâlen)
Sadakallahül azîm.
Allahümme salli alâ Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ cedd-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ âl-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ashâb-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ümmet-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ beytil mevlûdi Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ şehr-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ asr-ı Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ehl-i beytihîl Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ şehril Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ asrı ve zamanı ve seneti ve sâatil Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim teslîmen alâ cemîi rusüli rabbil âlemîne ve nebiyyi rabbil âlemîn.
Vel melâiketil mukarrebîn: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil aleyhimüsselâm.
Ve melâiketi hameletil arşi vel kürsiyyî.
Vel Münkeri ven Nekîr.
Ve Ridvâne ve Mâlik.
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Eûzü billâhi, tebârekellezî bi yedihil mülk. Sadakallahül azîm.
"Mülk (ve her şeyin hükümranlığı) O'nun elindedir. O, ne yücedir!" (Meâlen)
Mülkün bereketi, O'nun kudret elindedir.
Yolculuğun bereketi ise, sağdan verip sağdan almaktadır. Bu bereket, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) seferi yoluna benzer. O, Mekke'den Medine'ye hicret ederken yönünü güneşe doğru tutmuş, böylece sağdan sola doğru bir yolculuk gerçekleştirmiştir. Yukarıda okuduğumuz âyet-i kerimede de buyrulduğu gibi, güneş sabitlendi ve diğerleri ona boyun eğdirildi. Tüm gezegenler, Ay ve yıldızlar onun emrine amade kılındı ve o da onları sağdan sola doğru döndürmektedir. Bizler güneş sistemine tabi olduğumuz için, yıldızlar da dâhil, hepimiz sağdan sola doğru bir hareket içindeyiz. Bu, sünnet olan bir istikamettir. Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) doğduğu evin yönü Kâbe'ye doğrudur; sırtı güneşe, yani doğuya dönüktür. Mekke sağında, Medine solunda kalacak şekilde, sağdan sola bir hicret gerçekleştirmiştir. Bu, tıpkı elektrik akımının sağdan sola doğru olması gibidir. Daha sonra hac için Medine'den Mekke'ye sefer ettiğinde ise, bu özel bir sefer olarak soldan sağa doğru bir yolculuk yapmıştır. İşte dünyada yolların sağından gidilmesinin hikmeti de bundandır. İnsanlar, farkında olmadan yolun sağından giderek sağdan sola doğru hareket etmiş olurlar. Bu, İngilizler ve onların sömürgeleri dışındaki tüm ülkelerde böyledir. Semadaki yıldızlar da sağdan sola döner. Ancak sadece İngiliz yıldızları ve onlara tabi olanların yıldızları soldan sağa doğru hareket eder. Elektronların kutbu da bununla alakalıdır.
"Sâid" kimseler, yani sâlih kişiler, "Ashab-ı Yemîn" olarak anılır. Onlar, iki cihanın güneşi olan Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru dönerler ve istikametleri sağdan sola doğrudur; sağdan gelip sağdan giderler. Bu, Ashab-ı Yemin'in, yani hayır ehlinin yoludur. "Ashab-ı Şimal"in, yani şakîlerin ve cehennem ehlinin yolu ise bunun tersi istikamettedir; sırtını güneşe verip karanlığa doğru yapılan yolculuktur. Hz. Muhammed (s.a.v.), memleketi Mekke'ye dönerken bu yönü kullanmıştır.
İnsanlar, evlerinde dururken yönlerini güneşe, yani iki cihanın güneşi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru tutsunlar. O zaman işine, okuluna, fabrikasına, marketine giderken sağına mı yoksa soluna mı doğru gittiği belli olur. Yıldızı sağdan sola mı, yoksa soldan sağa mı dönüyor, anlaşılır. Evine, memleketine doğru gelirken aldığı yol soldan sağa doğru ise, yine Ashab-ı Yemin'dendir. Eğer hem gidiş hem dönüş yolculuğu soldan sağa doğru ise, o kişi Ashab-ı Şimal'dir, yani sol taraf ehlidir ve onun yıldızı ters istikamette dönmektedir.
Bizim bunu öğretmemiz, "Güneş batıdan doğdu" demektir. Her kim bunları görüp bildikten sonra tövbe edip yönünü düzeltmez, yönünü Hz. Muhammed'e ve onun getirdiği din İslam'ın hükümlerine çevirmezse, onun hükmü bellidir. O kimseler şimal ehlidir; karanlığa ve cehenneme doğru yol alanlardır. Varacakları yer cehennemdir. Her kim de bu sözümüzü duyduktan sonra yönünü düzeltir, Hz. Muhammed'e ve dinine tabi olursa, sâidler zümresine katılacaktır. Sâidlerin varacağı yer ise cennettir.
Allah (c.c.) cüz'i irade vermiştir. Artık iyiyi, doğruyu anlamak ve ona göre irade kullanmak size bırakılmıştır. Her kim kötü işlerini bırakıp güzel amellere yönelirse, yönünü düzeltti demektir. Bu, "Eviniz ters duruyorsa evinizi satın" demek değildir. Eğer sizler istikametinizi düzeltir, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) dinini seçer ve hükümlerine uyarsanız, hayrı hayır, şerri şer olarak bilirseniz, o zaman evinizi satıp taşınmadan da bu işin çözümü vardır. Peki nasıldır? Hadi biraz tefekkür ediniz.
Evet, ettiniz mi?
Yani, sizin eviniz ters duruyorsa, demek ki sizler Levh-i Mahfuz'da şakilerden yazılıymışsınız. Sonra yönünüzü düzeltince sâidlerden olacaksınız. Bu nasıl olur? Evden çıkarken sağa doğru çıkın ve en kısa yoldan tekrar işinize, okulunuza, fabrikanıza doğru dönün. Her ne kadar döneceğiniz yol uzak olsa da, bu sizi yormasın. Asıl cehennem yolunda kalırsanız, işte o zaman yorulursunuz.
Bir gün bir çocuk Abdülkâdir Geylânî'ye (k.s.) talebe oldu. Geylânî Hazretleri, ona nefsini terbiye etmenin yollarını anlatırken, önce karnındaki lokmanın, yani bedeni oluşturan hücrelerin temelinin doğru istikamette olması gerektiğini, az yiyip hücrelerini temizlemesi (riyazet) gerektiğini tavsiye etti. Çocuk bu hal üzere iken iyice zayıf düşüp benzi sarardı. Annesi bir gün ziyarete geldi. Oğlunu bu halde gören kadın hemen Abdülkâdir Geylânî'nin yanına gitti. Durumu şikâyet etmek isterken bir de baktı ki, Geylânî tavuk yemiş, kemiklerini sıralamış. Hiddeti arttı ve Geylânî'ye çıkıştı: "Ey Geylânî! Sen böyle et, pilav, tavuk yerken benim evladım iki arpa tanesiyle besleniyor. Bu revâ mıdır?" Bunun üzerine Geylânî cevap vermeden önce, tavuğun kemiklerini bir araya getirip "Kum bi-iznillah" dedi. Tavuk kalkıp kaçtı gitti. Geylânî de cevap verdi: "Senin oğlun da bu hali kazansın, istediğini yesin." Kadın özür dileyerek geri döndü.
Yani, ey insanoğlu! Eğer hata temelde ise, hatayı temelden düzeltmek gerekir. Eğer sizin yıldızınız bunca senedir ters istikamette yol aldıysa, onun hemen güneşe yakın olması zordur. Çünkü cüz'i iradesiyle yaptığı yanlış hareketler onu güneşten uzaklaştırmıştır ve gezegeni güneşe ters istikamette hareket ediyor demektir. Yönünü düzelttiğinde, onun yıldızı iki senede güneşin yanından dönen bir yıldız olmaz. Eğer yörüngesi en dışlardaysa, hareketini, amelini, fikrini, dinini düzelttiğinde güneş sisteminin yörüngesine girer. Bu sefer sırtı yerine, yönünü güneşe doğru tutar. Bu hal üzere devam ederse Ashab-ı Yemin'den olur ve yolu cennet yolu olur.
Yön bilmeyen, yol bilmeyen sürüklenir gider. Hz. Muhammed'i (s.a.v.) ve dinini yön ve yol bilen için, her ne kadar yol uzun olsa da sonunda selamet vardır.
Biz her hafta "Yolculuğumuza başlıyoruz" diye başlıyoruz. İşte bizim yolumuz Kur'an'a, sünnete, peygamberlere ve en başta Cenâb-ı Hakk'a doğrudur. Bundan başka yolu yol kabul edenlerin yolu yanlıştır ve Ashab-ı Şimal yoludur. Yani, yolu para olanın, Allah'a doğru değildir. Yolu kadın-kız olanın yolu yanlış yoldur. Yolu makam, mevki, saltanat olanın yolu yanlış yoldur. Her kim yoluna ve evine bakıp evi ters ise, yolu da ters demektir. Yolu düzeltmek için önce evi düzeltmek, evi düzeltmek için de temelin nereye atıldığına bakmak gerekir. Temel atılırken, yani anne-babası onu dünyaya getirmeden önce yaptıkları ameller, o kişinin temelinin doğru tarafa mı yanlış tarafa mı atıldığını gösterir. Olur ki temeliniz yanlış atılmış olabilir. Fakat sizler Mehdî'ye tabi olup yönünüzü düzeltirseniz, o zaman yönünüzü güneşe çevirin ve sağınıza doğru hareket etmeye gayret gösterin. Bunu yaparken bazı güçlükler olacaktır, bazen de böyle hareket etmeniz mümkün olmayacaktır. Onlar da sizin dikenleriniz olacaktır. Varsın öyle kalsın. Amma, dikeni çok olanın gülü az olur.
İşte, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bereketi elinde tutandır. Kur'an'da buyruluyor ki, onların elinin üstünde O'nun eli vardır. O'nun eli kimin elinin üstündeyse, onların elinde de bereket vardır.
İşte Zülkarneyn (a.s.) da elinde bereket olan bir zattı. Yani, Allah'ın eli onun elinin üstündeydi. O önce batıya, sonra doğuya, daha sonra da kuzeye doğru hareket etti ve orada karar kıldı. Onun yıldızının adı, kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı'dır. O, bütün yolunu tamamlayıp durmuştur ve onun yıldızı sabittir, artık hareket etmez.
İşte, artık insanlar bu vaazımızdan sonra da İslam'a ve din-i mübine uymazlar, yönlerini ve yollarını düzeltmezlerse, bir daha da düzeltemezler. Onlar için güneş batıdan doğmuş olacaktır. Bundan sonraki kıyamet alameti, Zülkarneyn alameti olan Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasıdır. Bu da Kutup Yıldızı yerinden kayınca olacaktır. Yani, Zülkarneyn'in yıldızı yeniden hareket etmeye başlayınca, kıyametin saati en son çarkı döndürmeye başlayacak, kurma işlemi bitmiş olacak ve saat işlemeye başlayacak, kurulmanın tersine olan "geri sarılma/dürülme" başlayacaktır. Kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı ilk sönen yıldız olacak, ondan sonra yıldızlar bir bir sönmeye başlayacak, en son Andromeda sönecek ve ondan sonra sıra güneşimize gelecektir.
İşte, Kutup Yıldızı'nın harekete geçmesi, ona tabi olan son ev sahibinin de yönünü ve yolunu sağdan sola doğru tutması ile olacaktır. Herkes yönünü tutunca... İsterseniz tutmayın, o zaman yolunuzu cehenneme doğru tutarsınız. Bu istikamet değiştirme sonucu Kutup Yıldızı hareket etmeye başlayacak, ondan sonra hiçbir şey sabit kalmayacaktır. Mehdi ve askerleri hakka, Deccal ve avenesi ise cehenneme doğru hareket edeceklerdir.
İşte "musahhar kıldık" demek budur; "onun emrine mecbur eyledik" demektir. Zamanın emiri, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) son dalı olan Mehdi de işte size bu yön tutma hikmetini öğretip, sizleri emre itaate mecbur kılmıştır. Her kim onun emrine itaat etmezse, cehennemin dibine doğru yol alacaktır.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır:
"Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğana kadar zikrullah ile meşgul olmak ve zikirle meşgul olanlarla oturmak, benim için İsmail (a.s.)'ın evladından dört zat azat etmekten daha hayırlıdır."
İşte, Kutup Yıldızı'nın hareket ettiğini görmek için, Mehdi askerleri şimal yıldızını seher vaktinde gözetsinler. Bu bir görev ve emirdir. Onun yerinden hareket etmeye başladığını gören haber versin. Artık o gün saat kurulmuş ve bitmiş demektir. Mehdi'ye tabi olacak son asker de Mehdi'ye tabi oldu ve gemiye bindi demektir. Ondan sonra Rabbim yolumuzu hayır eylesin. Gemi hareket eder ve kıyamete doğru gideriz. Son yolcuyu alınca, artık alınacak kimse kalmayınca, güneşler görevden terhis olur. Büyükler ve Mehdi askerleri önce vefat ederler, sonra sırayla müminler... En son yıldız da sönünce sûra üflenir. Rabbim sonda kalan biz Mehdi cemaatine yardım ve rahmet eylesin.
Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasına gelince; o, "Tebâreke" (Mülk) suresine geldik demektir. Bazı kimseler Kur'an'ın bu son iki cüzündeki sureleri ezbere bilir. Yani, ondan sonrası ezbere bilindiğinden hızlı okunur. Bu demek olur ki, artık ondan sonraki alametler birbiri ardına hızla gerçekleşir ve kıyamet kopar. İşte, Tebâreke suresindeki Ye'cüc ve Me'cüc alameti, suyun kesilmesidir. Deccal'ın son icadı, dünyada gittiği yerlerdeki suyu kurutacak, kalanını da Ye'cüc ve Me'cüc içecektir. Petrol yerine su ile giden araba icat olunca, anlaşılır ki Ye'cüc ve Me'cüc suyu içip bitiriyor. Yani, Ye'cüc ve Me'cüc, bu su ile giden arabayı icat eden iki kardeş ve onların yaptığı bu su kurutan arabanın dünyayı kaplamasıdır.
Rabbim, kâfir kâşiflerin kâfir icadından müminleri muhafaza eylesin.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı
11 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnne rabbekümüllahüllezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin sümmesteva alel arşi, yugşîl leylen nehâre yatlubuhû hasîsen veşşemse vel kamere vennücûme müsahharâtin bi emrihî, elâ lehül halku vel emr, tebârekellâhü rabbül âlemîn. (A'râf Suresi, 54)
Sadakallahül azîm.
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Muhakkak ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (kâinatın idare düzeni olan) Arş'a istivâ etti. Geceyi gündüze bürüyüp örter. O, (geceyi) durmadan (gündüzü) kovalar. Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş vaziyette (yarattı). Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de yalnız O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!" (A'râf Suresi, 54 - Meâlen)
Sadakallahül azîm.
Allahümme salli alâ Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ cedd-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ âl-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ashâb-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ümmet-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ beytil mevlûdi Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ şehr-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ asr-ı Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ehl-i beytihîl Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ şehril Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ asrı ve zamanı ve seneti ve sâatil Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim teslîmen alâ cemîi rusüli rabbil âlemîne ve nebiyyi rabbil âlemîn.
Vel melâiketil mukarrebîn: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil aleyhimüsselâm.
Ve melâiketi hameletil arşi vel kürsiyyî.
Vel Münkeri ven Nekîr.
Ve Ridvâne ve Mâlik.
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Eûzü billâhi, tebârekellezî bi yedihil mülk. Sadakallahül azîm.
"Mülk (ve her şeyin hükümranlığı) O'nun elindedir. O, ne yücedir!" (Meâlen)
Mülkün bereketi, O'nun kudret elindedir.
Yolculuğun bereketi ise, sağdan verip sağdan almaktadır. Bu bereket, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) seferi yoluna benzer. O, Mekke'den Medine'ye hicret ederken yönünü güneşe doğru tutmuş, böylece sağdan sola doğru bir yolculuk gerçekleştirmiştir. Yukarıda okuduğumuz âyet-i kerimede de buyrulduğu gibi, güneş sabitlendi ve diğerleri ona boyun eğdirildi. Tüm gezegenler, Ay ve yıldızlar onun emrine amade kılındı ve o da onları sağdan sola doğru döndürmektedir. Bizler güneş sistemine tabi olduğumuz için, yıldızlar da dâhil, hepimiz sağdan sola doğru bir hareket içindeyiz. Bu, sünnet olan bir istikamettir. Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) doğduğu evin yönü Kâbe'ye doğrudur; sırtı güneşe, yani doğuya dönüktür. Mekke sağında, Medine solunda kalacak şekilde, sağdan sola bir hicret gerçekleştirmiştir. Bu, tıpkı elektrik akımının sağdan sola doğru olması gibidir. Daha sonra hac için Medine'den Mekke'ye sefer ettiğinde ise, bu özel bir sefer olarak soldan sağa doğru bir yolculuk yapmıştır. İşte dünyada yolların sağından gidilmesinin hikmeti de bundandır. İnsanlar, farkında olmadan yolun sağından giderek sağdan sola doğru hareket etmiş olurlar. Bu, İngilizler ve onların sömürgeleri dışındaki tüm ülkelerde böyledir. Semadaki yıldızlar da sağdan sola döner. Ancak sadece İngiliz yıldızları ve onlara tabi olanların yıldızları soldan sağa doğru hareket eder. Elektronların kutbu da bununla alakalıdır.
"Sâid" kimseler, yani sâlih kişiler, "Ashab-ı Yemîn" olarak anılır. Onlar, iki cihanın güneşi olan Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru dönerler ve istikametleri sağdan sola doğrudur; sağdan gelip sağdan giderler. Bu, Ashab-ı Yemin'in, yani hayır ehlinin yoludur. "Ashab-ı Şimal"in, yani şakîlerin ve cehennem ehlinin yolu ise bunun tersi istikamettedir; sırtını güneşe verip karanlığa doğru yapılan yolculuktur. Hz. Muhammed (s.a.v.), memleketi Mekke'ye dönerken bu yönü kullanmıştır.
İnsanlar, evlerinde dururken yönlerini güneşe, yani iki cihanın güneşi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru tutsunlar. O zaman işine, okuluna, fabrikasına, marketine giderken sağına mı yoksa soluna mı doğru gittiği belli olur. Yıldızı sağdan sola mı, yoksa soldan sağa mı dönüyor, anlaşılır. Evine, memleketine doğru gelirken aldığı yol soldan sağa doğru ise, yine Ashab-ı Yemin'dendir. Eğer hem gidiş hem dönüş yolculuğu soldan sağa doğru ise, o kişi Ashab-ı Şimal'dir, yani sol taraf ehlidir ve onun yıldızı ters istikamette dönmektedir.
Bizim bunu öğretmemiz, "Güneş batıdan doğdu" demektir. Her kim bunları görüp bildikten sonra tövbe edip yönünü düzeltmez, yönünü Hz. Muhammed'e ve onun getirdiği din İslam'ın hükümlerine çevirmezse, onun hükmü bellidir. O kimseler şimal ehlidir; karanlığa ve cehenneme doğru yol alanlardır. Varacakları yer cehennemdir. Her kim de bu sözümüzü duyduktan sonra yönünü düzeltir, Hz. Muhammed'e ve dinine tabi olursa, sâidler zümresine katılacaktır. Sâidlerin varacağı yer ise cennettir.
Allah (c.c.) cüz'i irade vermiştir. Artık iyiyi, doğruyu anlamak ve ona göre irade kullanmak size bırakılmıştır. Her kim kötü işlerini bırakıp güzel amellere yönelirse, yönünü düzeltti demektir. Bu, "Eviniz ters duruyorsa evinizi satın" demek değildir. Eğer sizler istikametinizi düzeltir, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) dinini seçer ve hükümlerine uyarsanız, hayrı hayır, şerri şer olarak bilirseniz, o zaman evinizi satıp taşınmadan da bu işin çözümü vardır. Peki nasıldır? Hadi biraz tefekkür ediniz.
Evet, ettiniz mi?
Yani, sizin eviniz ters duruyorsa, demek ki sizler Levh-i Mahfuz'da şakilerden yazılıymışsınız. Sonra yönünüzü düzeltince sâidlerden olacaksınız. Bu nasıl olur? Evden çıkarken sağa doğru çıkın ve en kısa yoldan tekrar işinize, okulunuza, fabrikanıza doğru dönün. Her ne kadar döneceğiniz yol uzak olsa da, bu sizi yormasın. Asıl cehennem yolunda kalırsanız, işte o zaman yorulursunuz.
Bir gün bir çocuk Abdülkâdir Geylânî'ye (k.s.) talebe oldu. Geylânî Hazretleri, ona nefsini terbiye etmenin yollarını anlatırken, önce karnındaki lokmanın, yani bedeni oluşturan hücrelerin temelinin doğru istikamette olması gerektiğini, az yiyip hücrelerini temizlemesi (riyazet) gerektiğini tavsiye etti. Çocuk bu hal üzere iken iyice zayıf düşüp benzi sarardı. Annesi bir gün ziyarete geldi. Oğlunu bu halde gören kadın hemen Abdülkâdir Geylânî'nin yanına gitti. Durumu şikâyet etmek isterken bir de baktı ki, Geylânî tavuk yemiş, kemiklerini sıralamış. Hiddeti arttı ve Geylânî'ye çıkıştı: "Ey Geylânî! Sen böyle et, pilav, tavuk yerken benim evladım iki arpa tanesiyle besleniyor. Bu revâ mıdır?" Bunun üzerine Geylânî cevap vermeden önce, tavuğun kemiklerini bir araya getirip "Kum bi-iznillah" dedi. Tavuk kalkıp kaçtı gitti. Geylânî de cevap verdi: "Senin oğlun da bu hali kazansın, istediğini yesin." Kadın özür dileyerek geri döndü.
Yani, ey insanoğlu! Eğer hata temelde ise, hatayı temelden düzeltmek gerekir. Eğer sizin yıldızınız bunca senedir ters istikamette yol aldıysa, onun hemen güneşe yakın olması zordur. Çünkü cüz'i iradesiyle yaptığı yanlış hareketler onu güneşten uzaklaştırmıştır ve gezegeni güneşe ters istikamette hareket ediyor demektir. Yönünü düzelttiğinde, onun yıldızı iki senede güneşin yanından dönen bir yıldız olmaz. Eğer yörüngesi en dışlardaysa, hareketini, amelini, fikrini, dinini düzelttiğinde güneş sisteminin yörüngesine girer. Bu sefer sırtı yerine, yönünü güneşe doğru tutar. Bu hal üzere devam ederse Ashab-ı Yemin'den olur ve yolu cennet yolu olur.
Yön bilmeyen, yol bilmeyen sürüklenir gider. Hz. Muhammed'i (s.a.v.) ve dinini yön ve yol bilen için, her ne kadar yol uzun olsa da sonunda selamet vardır.
Biz her hafta "Yolculuğumuza başlıyoruz" diye başlıyoruz. İşte bizim yolumuz Kur'an'a, sünnete, peygamberlere ve en başta Cenâb-ı Hakk'a doğrudur. Bundan başka yolu yol kabul edenlerin yolu yanlıştır ve Ashab-ı Şimal yoludur. Yani, yolu para olanın, Allah'a doğru değildir. Yolu kadın-kız olanın yolu yanlış yoldur. Yolu makam, mevki, saltanat olanın yolu yanlış yoldur. Her kim yoluna ve evine bakıp evi ters ise, yolu da ters demektir. Yolu düzeltmek için önce evi düzeltmek, evi düzeltmek için de temelin nereye atıldığına bakmak gerekir. Temel atılırken, yani anne-babası onu dünyaya getirmeden önce yaptıkları ameller, o kişinin temelinin doğru tarafa mı yanlış tarafa mı atıldığını gösterir. Olur ki temeliniz yanlış atılmış olabilir. Fakat sizler Mehdî'ye tabi olup yönünüzü düzeltirseniz, o zaman yönünüzü güneşe çevirin ve sağınıza doğru hareket etmeye gayret gösterin. Bunu yaparken bazı güçlükler olacaktır, bazen de böyle hareket etmeniz mümkün olmayacaktır. Onlar da sizin dikenleriniz olacaktır. Varsın öyle kalsın. Amma, dikeni çok olanın gülü az olur.
İşte, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bereketi elinde tutandır. Kur'an'da buyruluyor ki, onların elinin üstünde O'nun eli vardır. O'nun eli kimin elinin üstündeyse, onların elinde de bereket vardır.
İşte Zülkarneyn (a.s.) da elinde bereket olan bir zattı. Yani, Allah'ın eli onun elinin üstündeydi. O önce batıya, sonra doğuya, daha sonra da kuzeye doğru hareket etti ve orada karar kıldı. Onun yıldızının adı, kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı'dır. O, bütün yolunu tamamlayıp durmuştur ve onun yıldızı sabittir, artık hareket etmez.
İşte, artık insanlar bu vaazımızdan sonra da İslam'a ve din-i mübine uymazlar, yönlerini ve yollarını düzeltmezlerse, bir daha da düzeltemezler. Onlar için güneş batıdan doğmuş olacaktır. Bundan sonraki kıyamet alameti, Zülkarneyn alameti olan Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasıdır. Bu da Kutup Yıldızı yerinden kayınca olacaktır. Yani, Zülkarneyn'in yıldızı yeniden hareket etmeye başlayınca, kıyametin saati en son çarkı döndürmeye başlayacak, kurma işlemi bitmiş olacak ve saat işlemeye başlayacak, kurulmanın tersine olan "geri sarılma/dürülme" başlayacaktır. Kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı ilk sönen yıldız olacak, ondan sonra yıldızlar bir bir sönmeye başlayacak, en son Andromeda sönecek ve ondan sonra sıra güneşimize gelecektir.
İşte, Kutup Yıldızı'nın harekete geçmesi, ona tabi olan son ev sahibinin de yönünü ve yolunu sağdan sola doğru tutması ile olacaktır. Herkes yönünü tutunca... İsterseniz tutmayın, o zaman yolunuzu cehenneme doğru tutarsınız. Bu istikamet değiştirme sonucu Kutup Yıldızı hareket etmeye başlayacak, ondan sonra hiçbir şey sabit kalmayacaktır. Mehdi ve askerleri hakka, Deccal ve avenesi ise cehenneme doğru hareket edeceklerdir.
İşte "musahhar kıldık" demek budur; "onun emrine mecbur eyledik" demektir. Zamanın emiri, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) son dalı olan Mehdi de işte size bu yön tutma hikmetini öğretip, sizleri emre itaate mecbur kılmıştır. Her kim onun emrine itaat etmezse, cehennemin dibine doğru yol alacaktır.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır:
"Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğana kadar zikrullah ile meşgul olmak ve zikirle meşgul olanlarla oturmak, benim için İsmail (a.s.)'ın evladından dört zat azat etmekten daha hayırlıdır."
İşte, Kutup Yıldızı'nın hareket ettiğini görmek için, Mehdi askerleri şimal yıldızını seher vaktinde gözetsinler. Bu bir görev ve emirdir. Onun yerinden hareket etmeye başladığını gören haber versin. Artık o gün saat kurulmuş ve bitmiş demektir. Mehdi'ye tabi olacak son asker de Mehdi'ye tabi oldu ve gemiye bindi demektir. Ondan sonra Rabbim yolumuzu hayır eylesin. Gemi hareket eder ve kıyamete doğru gideriz. Son yolcuyu alınca, artık alınacak kimse kalmayınca, güneşler görevden terhis olur. Büyükler ve Mehdi askerleri önce vefat ederler, sonra sırayla müminler... En son yıldız da sönünce sûra üflenir. Rabbim sonda kalan biz Mehdi cemaatine yardım ve rahmet eylesin.
Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasına gelince; o, "Tebâreke" (Mülk) suresine geldik demektir. Bazı kimseler Kur'an'ın bu son iki cüzündeki sureleri ezbere bilir. Yani, ondan sonrası ezbere bilindiğinden hızlı okunur. Bu demek olur ki, artık ondan sonraki alametler birbiri ardına hızla gerçekleşir ve kıyamet kopar. İşte, Tebâreke suresindeki Ye'cüc ve Me'cüc alameti, suyun kesilmesidir. Deccal'ın son icadı, dünyada gittiği yerlerdeki suyu kurutacak, kalanını da Ye'cüc ve Me'cüc içecektir. Petrol yerine su ile giden araba icat olunca, anlaşılır ki Ye'cüc ve Me'cüc suyu içip bitiriyor. Yani, Ye'cüc ve Me'cüc, bu su ile giden arabayı icat eden iki kardeş ve onların yaptığı bu su kurutan arabanın dünyayı kaplamasıdır.
Rabbim, kâfir kâşiflerin kâfir icadından müminleri muhafaza eylesin.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı
İLM-İ LEDÜN (LEDÜNNÎ İLİM – KURAL DIŞI İLİM)
17 Kasım 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Ey peygamberler!
Temiz ve helâl olanlardan yiyin, salih ameller işleyin.
Şüphesiz Ben, yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.
İşte bu ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben sizin Rabbinizim; öyleyse Bana karşı gelmekten sakının.
Fakat onlar işlerini aralarında parça parça ettiler; her grup kendi elindekine sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir zamana kadar gafletleri içinde bırak.”
(Mü’minûn 51–54)
Sadakallâhü’l-azîm
Salât ve Selâm
Allah’ım!
Beyaz nurun sahibi Hz. Musa’ya salât eyle.
Yeşil nurun sahibi Hz. Muhammed’e salât eyle.
Hz. Musa’nın ashabına selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ashabına selâm olsun.
Hz. Musa’nın ümmetinden iman edenlere selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ümmetinden iman edenlere selâm ve selâmet olsun.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Hz. Musa (a.s.), kendi zamanında ilimde en ileri olduğunu düşündüğünde,
Allah Teâlâ ona vahyederek:
“Senden daha bilgili bir kulum vardır: Hızır” buyurdu.
Bunu duyan Hz. Musa, Hızır’ı tanımayı ve ondaki ilmi öğrenmeyi arzuladı.
Rabbine onu nerede bulacağını sordu ve kendisine iki denizin birleştiği yere gitmesi emredildi. Yanına Yûşa bin Nûn’u alarak yola çıktı.
Bu kıssa Müslümanların çoğunun bildiği bir hadisedir.
Bizim burada özellikle dikkat çekmek istediğimiz husus şudur:
Yolculuk ve Yol Arkadaşı Sünnettir
Hz. Musa’nın yanına bir yol arkadaşı alması Musa sünnetidir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hicrette Hz. Ebû Bekir ile yola çıkması ise Muhammedî sünnettir.
Yolculuğa en az iki kişi çıkmak sünnettir.
Yolculukta içlerinden birini emir seçmek sünnettir.
Karar anında emire itaat etmek gerekir.
İtiraz eden, Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi nasibini azaltır.
İtiraz, ilimden mahrum bırakır; özellikle ilm-i ledün kapısını kapatır.
Hicret ve Yön Meselesi
Peygamber Efendimiz hicrette Medine’ye gitmeden önce Sevr’e yönelmiştir.
Bu, hikmet gereği yapılan bir yön değişikliğidir.
Efendimiz imamdır; yönünü ümmete çevirir.
Namazdan sonra imamın cemaate dönmesi gibi…
Ancak Resûlullah’ın evi Kâbe’nin doğusunda olduğu için, onun duruşu bizimkine birebir benzemez. O ümmete döndüğünde Kâbe yine önündedir.
Bu sebeple, zamanın imamı olan Mehdi’nin yönü de ümmete doğrudur.
Ahir zaman ümmeti ise yönünü doğru ayarlamakla mükelleftir.
Geçen vaazda söylediğimiz “eviniz ters duruyorsa” ifadesi bu hikmete dayanır:
Önce sağa yönelmek, imtihandan geçmek, sonra asıl istikamete dönmek…
İtiraz Eden Kaybeder
Bu yol;
Hz. Musa–Hızır yolu,
Hz. Muhammed–Ebû Bekir yolu,
itaat ve edep yoludur.
İtiraz eden:
Yol arkadaşını kaybeder,
Ledünnî ilimden mahrum kalır.
Hz. Ebû Bekir gibi sadık olanlar ise hem ilmi alır hem menzile ulaşır.
Kâinat ve İtaat Düzeni
Bizler kâinatta yolcuyuz.
Güneşin emrine uymayan gezegen nasıl savrulursa,
rehbersiz kalan insan da savrulur.
Peygamber Efendimiz, Miraç’ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Cebrâil ile yürüdü;
ondan ötesine yalnız geçti.
Biz de ahir zamanda:
Önce Mehdi’ye,
Onunla birlikte Hz. Muhammed’e (s.a.v.) uymakla mükellefiz.
Hakka vuslat, yalnızca Hz. Muhammed yoluyladır.
Bu yolu terk eden, şeytanın oyuncağı olur.
İlm-i Ledün ve Edep
Mehdi’ye itaat, bu yolun tamamına itaattir.
İtiraz eden, ilm-i ledün kapısından mahrum kalır.
Bazen emirler nefse ağır gelir;
tıpkı Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi…
İtiraz edilirse yol biter, rehber değişir.
Dua
Rabbim!
Bize edep üzere yol tutmayı,
rehberimize itaat etmeyi,
ilm-i ledün kapılarından nasip almayı lütfeyle.
İtirazla değil, teslimiyetle yürüyenlerden eyle.
El-Fâtiha me‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
17 Kasım 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Ey peygamberler!
Temiz ve helâl olanlardan yiyin, salih ameller işleyin.
Şüphesiz Ben, yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.
İşte bu ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben sizin Rabbinizim; öyleyse Bana karşı gelmekten sakının.
Fakat onlar işlerini aralarında parça parça ettiler; her grup kendi elindekine sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir zamana kadar gafletleri içinde bırak.”
(Mü’minûn 51–54)
Sadakallâhü’l-azîm
Salât ve Selâm
Allah’ım!
Beyaz nurun sahibi Hz. Musa’ya salât eyle.
Yeşil nurun sahibi Hz. Muhammed’e salât eyle.
Hz. Musa’nın ashabına selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ashabına selâm olsun.
Hz. Musa’nın ümmetinden iman edenlere selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ümmetinden iman edenlere selâm ve selâmet olsun.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Hz. Musa (a.s.), kendi zamanında ilimde en ileri olduğunu düşündüğünde,
Allah Teâlâ ona vahyederek:
“Senden daha bilgili bir kulum vardır: Hızır” buyurdu.
Bunu duyan Hz. Musa, Hızır’ı tanımayı ve ondaki ilmi öğrenmeyi arzuladı.
Rabbine onu nerede bulacağını sordu ve kendisine iki denizin birleştiği yere gitmesi emredildi. Yanına Yûşa bin Nûn’u alarak yola çıktı.
Bu kıssa Müslümanların çoğunun bildiği bir hadisedir.
Bizim burada özellikle dikkat çekmek istediğimiz husus şudur:
Yolculuk ve Yol Arkadaşı Sünnettir
Hz. Musa’nın yanına bir yol arkadaşı alması Musa sünnetidir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hicrette Hz. Ebû Bekir ile yola çıkması ise Muhammedî sünnettir.
Yolculuğa en az iki kişi çıkmak sünnettir.
Yolculukta içlerinden birini emir seçmek sünnettir.
Karar anında emire itaat etmek gerekir.
İtiraz eden, Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi nasibini azaltır.
İtiraz, ilimden mahrum bırakır; özellikle ilm-i ledün kapısını kapatır.
Hicret ve Yön Meselesi
Peygamber Efendimiz hicrette Medine’ye gitmeden önce Sevr’e yönelmiştir.
Bu, hikmet gereği yapılan bir yön değişikliğidir.
Efendimiz imamdır; yönünü ümmete çevirir.
Namazdan sonra imamın cemaate dönmesi gibi…
Ancak Resûlullah’ın evi Kâbe’nin doğusunda olduğu için, onun duruşu bizimkine birebir benzemez. O ümmete döndüğünde Kâbe yine önündedir.
Bu sebeple, zamanın imamı olan Mehdi’nin yönü de ümmete doğrudur.
Ahir zaman ümmeti ise yönünü doğru ayarlamakla mükelleftir.
Geçen vaazda söylediğimiz “eviniz ters duruyorsa” ifadesi bu hikmete dayanır:
Önce sağa yönelmek, imtihandan geçmek, sonra asıl istikamete dönmek…
İtiraz Eden Kaybeder
Bu yol;
Hz. Musa–Hızır yolu,
Hz. Muhammed–Ebû Bekir yolu,
itaat ve edep yoludur.
İtiraz eden:
Yol arkadaşını kaybeder,
Ledünnî ilimden mahrum kalır.
Hz. Ebû Bekir gibi sadık olanlar ise hem ilmi alır hem menzile ulaşır.
Kâinat ve İtaat Düzeni
Bizler kâinatta yolcuyuz.
Güneşin emrine uymayan gezegen nasıl savrulursa,
rehbersiz kalan insan da savrulur.
Peygamber Efendimiz, Miraç’ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Cebrâil ile yürüdü;
ondan ötesine yalnız geçti.
Biz de ahir zamanda:
Önce Mehdi’ye,
Onunla birlikte Hz. Muhammed’e (s.a.v.) uymakla mükellefiz.
Hakka vuslat, yalnızca Hz. Muhammed yoluyladır.
Bu yolu terk eden, şeytanın oyuncağı olur.
İlm-i Ledün ve Edep
Mehdi’ye itaat, bu yolun tamamına itaattir.
İtiraz eden, ilm-i ledün kapısından mahrum kalır.
Bazen emirler nefse ağır gelir;
tıpkı Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi…
İtiraz edilirse yol biter, rehber değişir.
Dua
Rabbim!
Bize edep üzere yol tutmayı,
rehberimize itaat etmeyi,
ilm-i ledün kapılarından nasip almayı lütfeyle.
İtirazla değil, teslimiyetle yürüyenlerden eyle.
El-Fâtiha me‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
HZ. ALİ’NİN KILICI ZÜLFİKÂR NEREDE VE NEDEN UCU ÇATALLIDIR?
24 Kasım 2012 – Cumartesi Vaazı
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Ey iman edenler!
Allah sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği bir av ile mutlaka imtihan eder ki,
görmediği hâlde kendisinden korkanı ortaya çıkarsın.
Kim bundan sonra haddi aşarsa, onun için elem verici bir azap vardır.”
(Mâide Sûresi, 94)
Sadakallâhü’l-azîm
Salât ve Selâm
Allahümme salli alâ Havfullâh
Selâm olsun Efendimiz Hz. Ali’ye;
Allah yüzünü keremli kılsın.
Selâm olsun Zülfikâr’ın sahibine.
Selâm olsun abdestinde, namazında huşû ve hudû üzere olanlara.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Bugün bir soruyla başlıyoruz:
Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikâr nerededir ve neden ucu çatallıdır?
Bu soru sadece bir tarih sorusu değildir.
Bu soru, erkeklik, sorumluluk, emanet ve imtihan sorusudur.
Erkeklik ve Üç Emanet
Kadim anlayışta bir erkeği ayakta tutan üç emanet vardır:
Binek (yani yol ve hareket imkânı),
Aile (emanet ve nesil),
Silah (güç ve koruma).
Bu üçü bir araya geldiğinde erkek imtihana girer.
İşte Hz. Ali, bu üç emaneti de en ağır sorumluluk bilinciyle taşıyan kimsedir.
Bineği: Düldül,
Eşi: Hz. Fâtıma,
Silahı: Zülfikâr.
Bu sebeple Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nesli,
Allah’ın hikmetiyle Hz. Ali üzerinden devam etmiştir.
Zülfikâr Nedir?
Zülfikâr, sıradan bir kılıç değildir.
O, hak ile bâtılı ayırmanın sembolüdür.
Üzerinde şu sözün yazılı olduğu rivayet edilir:
“Lâ fetâ illâ Ali,
lâ seyfe illâ Zülfikâr.”
(Ali’den yiğit, Zülfikâr’dan keskin kılıç yoktur.)
Rivayetlerde Zülfikâr’ın ucu çatallı olarak anlatılır.
Bunu sadece maddî bir şekil olarak anlamak eksik olur.
Çatallı Olmasının Hikmeti
Hani bir söz vardır: “Tabancası tutukluk yaptı” diye.
Yani tabanca burada neyi temsil ediyorsa, kılıç da odur. Bugün silah tabancaysa, o gün silah kılıçtı.
İşte insanın silahı orayı temsil eder;
insanın atı arabayı temsil eder;
insanın burnu orayı temsil eder;
insanın ayağı ve ayakkabısı orayı temsil eder.
Yani hâl böyle olunca, kılıcının çatal olması, tabancanın çatal olduğunu temsil eder. Buna inanmayanlar internet diye bir şey var; “kılıcı çatal olanlar” yazsınlar, yahut “tabancası çatal olanlar” yazsınlar. Yani tabancanın temsil ettiği yer manasıyla misallerini göreceklerdir.
Onun kılıcı çatallıdır ve ondan üstün kılıç, tabanca yoktur. Çünkü iki cihanın güneşi Muhammed Mustafa’nın soyu o kılıçtan üremiş ve devam etmektedir. Kısaca anlattık.
Bazıları bu durumu, Hayber’de kılıcın ucunun kırılmasıyla açıklamıştır.
Ancak mesele sadece bu değildir.
Her çağın bir silahı vardır.
Bir dönemde kılıç neyse, başka bir dönemde başka bir alet aynı manayı taşır.
Silah, sadece elde tutulan bir demir değildir;
insanın gücünü, iradesini ve yönelişini temsil eder.
Zülfikâr’ın çatallı oluşu,
gücün iki yöne de gidebileceğini hatırlatır:
Hak için kullanılırsa adalet olur,
Nefs için kullanılırsa zulüm olur.
Hz. Ali’nin farkı şudur:
O gücü asla nefsine teslim etmemiştir.
Hz. Ali’nin Huşûsu ve Abdest Anlayışı
Hz. Ali’nin ibadeti, sadece şekil değil; derin huşû idi.
Rivayet edilir ki savaşta yaralanır, canı acır;
ok veya demir vücuduna saplanır.
“Ben namaza durduğumda çıkarın,” der.
Çünkü namazda dünya ile bağı kesilir,
acı hissetmez.
Bu hâl, onun abdestinin ve namazının kabul hâli olduğuna işaret eder.
Yine rivayet edilir ki Hz. Ali abdest alırken
yüzü bembeyaz olurdu.
Allah korkusu, yüzüne yansırdı.
Zülfikâr ve Edep
Zülfikâr;
öfkenin,
taşkınlığın,
keyfî gücün sembolü değildir.
Zülfikâr;
edep ile taşınan güçtür.
Bu sebeple her kılıç Zülfikâr olmaz.
Her güç sahibi de Hz. Ali’nin yolunda değildir.
Birinci Bölümün Mesajı
Bu bölümde şunu anlamamız gerekir:
Güç, Allah’ın emanetidir.
Silah, adalet için vardır; heves için değil.
Hz. Ali’nin büyüklüğü, kılıcının şeklinde değil,
kılıcı tutan kalbindedir.
Dua
Allah’ım!
Bize verdiğin gücü, bilgiyi ve imkânı
hak yolunda kullanmayı nasip eyle.
Bizi Hz. Ali’nin adaletinden,
Resûlullah’ın ahlâkından ayırma.
El-Fâtiha me‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
(Birinci bölüm – sadeleştirilmiş ve edebe uygun hâli)
24 Kasım 2012 – Cumartesi Vaazı
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Ey iman edenler!
Allah sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği bir av ile mutlaka imtihan eder ki,
görmediği hâlde kendisinden korkanı ortaya çıkarsın.
Kim bundan sonra haddi aşarsa, onun için elem verici bir azap vardır.”
(Mâide Sûresi, 94)
Sadakallâhü’l-azîm
Salât ve Selâm
Allahümme salli alâ Havfullâh
Selâm olsun Efendimiz Hz. Ali’ye;
Allah yüzünü keremli kılsın.
Selâm olsun Zülfikâr’ın sahibine.
Selâm olsun abdestinde, namazında huşû ve hudû üzere olanlara.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Bugün bir soruyla başlıyoruz:
Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikâr nerededir ve neden ucu çatallıdır?
Bu soru sadece bir tarih sorusu değildir.
Bu soru, erkeklik, sorumluluk, emanet ve imtihan sorusudur.
Erkeklik ve Üç Emanet
Kadim anlayışta bir erkeği ayakta tutan üç emanet vardır:
Binek (yani yol ve hareket imkânı),
Aile (emanet ve nesil),
Silah (güç ve koruma).
Bu üçü bir araya geldiğinde erkek imtihana girer.
İşte Hz. Ali, bu üç emaneti de en ağır sorumluluk bilinciyle taşıyan kimsedir.
Bineği: Düldül,
Eşi: Hz. Fâtıma,
Silahı: Zülfikâr.
Bu sebeple Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nesli,
Allah’ın hikmetiyle Hz. Ali üzerinden devam etmiştir.
Zülfikâr Nedir?
Zülfikâr, sıradan bir kılıç değildir.
O, hak ile bâtılı ayırmanın sembolüdür.
Üzerinde şu sözün yazılı olduğu rivayet edilir:
“Lâ fetâ illâ Ali,
lâ seyfe illâ Zülfikâr.”
(Ali’den yiğit, Zülfikâr’dan keskin kılıç yoktur.)
Rivayetlerde Zülfikâr’ın ucu çatallı olarak anlatılır.
Bunu sadece maddî bir şekil olarak anlamak eksik olur.
Çatallı Olmasının Hikmeti
Hani bir söz vardır: “Tabancası tutukluk yaptı” diye.
Yani tabanca burada neyi temsil ediyorsa, kılıç da odur. Bugün silah tabancaysa, o gün silah kılıçtı.
İşte insanın silahı orayı temsil eder;
insanın atı arabayı temsil eder;
insanın burnu orayı temsil eder;
insanın ayağı ve ayakkabısı orayı temsil eder.
Yani hâl böyle olunca, kılıcının çatal olması, tabancanın çatal olduğunu temsil eder. Buna inanmayanlar internet diye bir şey var; “kılıcı çatal olanlar” yazsınlar, yahut “tabancası çatal olanlar” yazsınlar. Yani tabancanın temsil ettiği yer manasıyla misallerini göreceklerdir.
Onun kılıcı çatallıdır ve ondan üstün kılıç, tabanca yoktur. Çünkü iki cihanın güneşi Muhammed Mustafa’nın soyu o kılıçtan üremiş ve devam etmektedir. Kısaca anlattık.
Bazıları bu durumu, Hayber’de kılıcın ucunun kırılmasıyla açıklamıştır.
Ancak mesele sadece bu değildir.
Her çağın bir silahı vardır.
Bir dönemde kılıç neyse, başka bir dönemde başka bir alet aynı manayı taşır.
Silah, sadece elde tutulan bir demir değildir;
insanın gücünü, iradesini ve yönelişini temsil eder.
Zülfikâr’ın çatallı oluşu,
gücün iki yöne de gidebileceğini hatırlatır:
Hak için kullanılırsa adalet olur,
Nefs için kullanılırsa zulüm olur.
Hz. Ali’nin farkı şudur:
O gücü asla nefsine teslim etmemiştir.
Hz. Ali’nin Huşûsu ve Abdest Anlayışı
Hz. Ali’nin ibadeti, sadece şekil değil; derin huşû idi.
Rivayet edilir ki savaşta yaralanır, canı acır;
ok veya demir vücuduna saplanır.
“Ben namaza durduğumda çıkarın,” der.
Çünkü namazda dünya ile bağı kesilir,
acı hissetmez.
Bu hâl, onun abdestinin ve namazının kabul hâli olduğuna işaret eder.
Yine rivayet edilir ki Hz. Ali abdest alırken
yüzü bembeyaz olurdu.
Allah korkusu, yüzüne yansırdı.
Zülfikâr ve Edep
Zülfikâr;
öfkenin,
taşkınlığın,
keyfî gücün sembolü değildir.
Zülfikâr;
edep ile taşınan güçtür.
Bu sebeple her kılıç Zülfikâr olmaz.
Her güç sahibi de Hz. Ali’nin yolunda değildir.
Birinci Bölümün Mesajı
Bu bölümde şunu anlamamız gerekir:
Güç, Allah’ın emanetidir.
Silah, adalet için vardır; heves için değil.
Hz. Ali’nin büyüklüğü, kılıcının şeklinde değil,
kılıcı tutan kalbindedir.
Dua
Allah’ım!
Bize verdiğin gücü, bilgiyi ve imkânı
hak yolunda kullanmayı nasip eyle.
Bizi Hz. Ali’nin adaletinden,
Resûlullah’ın ahlâkından ayırma.
El-Fâtiha me‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
(Birinci bölüm – sadeleştirilmiş ve edebe uygun hâli)
YOZLAŞMAK – TAŞLAŞMAK – SABİTLENMEK
01 Aralık 2012 – Cumartesi Vaazı
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman,
iman eden bir erkek ve kadının artık o işte başka bir tercih hakkı yoktur.
Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”
(Ahzâb Sûresi, 36)
Sadakallâhü’l-azîm
Allahümme salli alâ Resûlinâ Muhammed
Allahümme salli alâ Hayrillah
Allahümme salli alâ Şefî‘illah
Allahümme salli alâ İsa ve Hızır hayyullah
Allahümme salli alâ Cebrâil vahyullah
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Yolumuz uzun ve ince bir yoldur. Kâinatın büyük haritası, insan bedeninde küçük bir örnek hâlinde tecelli etmiştir. İnsan bedeninde, yaratılış gereği birçok yol ve sistem vardır.
Birinci yol:
Nefes yoludur. Ağız ve burundan giren hava, akciğerlere; oradan kalbe ve tüm organlara dağılır. Hayat bu yol ile devam eder.
İkinci yol:
Gıda yoludur. Ağızdan mideye, oradan sindirim ve dolaşım sistemine geçer; faydalı olan bedende kalır, zararlı olan ise dışarı atılır. Bu da ilâhî bir temizlik düzenidir.
Üçüncü yol:
Kan yoludur. Kan, bedeni besler; atıklar ise böbrekler ve diğer sistemlerle dışarı atılır. Kadında süt, erkekte neslin devamına vesile olan bir yaratılış hikmeti vardır.
Dördüncü yol:
Akıl yoludur. Her insanın aklı, yaratılışına uygun bir kabiliyetle çalışır. Kimi insan daha çok taşıyıcıdır, kimi öğretici, kimi rehberdir. En yüce mertebe ise insanı Allah’a yaklaştıran ilim ve irşad yoludur.
Beşinci yol:
Bilgi yoludur. Göz ve kulaktan giren bilgi, kalp ve akıl süzgecinden geçer. Dil ile söz olur, beden ile fiil olur. İyilik de buradan çıkar, kötülük de.
Altıncı yol:
Sinir ve hareket yoludur. Bu yol ibadet niyetiyle olursa salih amel olur; yanlış niyetle olursa kişiyi günaha sürükler.
Yedinci yol:
Ses ve frekans yoludur. Güzel söz kalbi aydınlatır; kötü söz ve vesvese ise aklı karartır. Kalbi kararan insan, doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlanır.
Sekizinci yol:
Duyu yoludur. Dokunma, hissetme, hareket etme gibi fiiller bu yoldan çıkar ve insanın ahlâkını şekillendirir.
Sekiz Yol – Sekiz Kapı
Cennetin sekiz kapısı vardır. İnsan da bu sekiz yol ile ya hidayete, ya da sapmaya yönelir.
Bu yollar doğru kullanılırsa:
Güzel ahlâk,
Salih amel,
Faydalı söz,
Merhamet ve adalet
ortaya çıkar.
Yanlış kullanılırsa ise:
Günah,
Zulüm,
Yozlaşma,
Kalp katılığı meydana gelir.
Yozlaşma Nedir?
Yozlaşma; değerin çoğalmasıyla değil, kıymetinin unutulmasıyla başlar.
Altın çok olursa değeri düşer.
Bilgi edepsizce kullanılırsa hikmet kaybolur.
İbadet alışkanlığa dönüşürse ruhunu yitirir.
Bu sebeple Allah Teâlâ, her dönemde farklı kullarını öne çıkarır:
Kimi zaman merhametlileri,
Kimi zaman âlimleri,
Kimi zaman sabredenleri.
Denge bozulursa, insanlar tekrar dengeyi arasın diye ikazlar gönderilir.
Son Nasihat
İbadet, özellikle namaz; kalple yapılmadığında şekle dönüşür. Şekil kalır, ruh giderse bu da yozlaşmadır.
Yeni hidayet bulanlar, ibadete canlılık getirir. Eski alışkanlıklarına teslim olanlar ise uyanıkken uyur hâle gelir.
Bu sebeple Rabbimizden niyazımız şudur:
Allah’ım, bizleri imanımızda, ibadetimizde ve ahlâkımızda yozlaşmaktan muhafaza eyle.
Kalplerimizi diri, niyetlerimizi hâlis eyle.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Dil, imla ve edep yönünden sadeleştirilmiştir.)
01 Aralık 2012 – Cumartesi Vaazı
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman,
iman eden bir erkek ve kadının artık o işte başka bir tercih hakkı yoktur.
Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”
(Ahzâb Sûresi, 36)
Sadakallâhü’l-azîm
Allahümme salli alâ Resûlinâ Muhammed
Allahümme salli alâ Hayrillah
Allahümme salli alâ Şefî‘illah
Allahümme salli alâ İsa ve Hızır hayyullah
Allahümme salli alâ Cebrâil vahyullah
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Yolumuz uzun ve ince bir yoldur. Kâinatın büyük haritası, insan bedeninde küçük bir örnek hâlinde tecelli etmiştir. İnsan bedeninde, yaratılış gereği birçok yol ve sistem vardır.
Birinci yol:
Nefes yoludur. Ağız ve burundan giren hava, akciğerlere; oradan kalbe ve tüm organlara dağılır. Hayat bu yol ile devam eder.
İkinci yol:
Gıda yoludur. Ağızdan mideye, oradan sindirim ve dolaşım sistemine geçer; faydalı olan bedende kalır, zararlı olan ise dışarı atılır. Bu da ilâhî bir temizlik düzenidir.
Üçüncü yol:
Kan yoludur. Kan, bedeni besler; atıklar ise böbrekler ve diğer sistemlerle dışarı atılır. Kadında süt, erkekte neslin devamına vesile olan bir yaratılış hikmeti vardır.
Dördüncü yol:
Akıl yoludur. Her insanın aklı, yaratılışına uygun bir kabiliyetle çalışır. Kimi insan daha çok taşıyıcıdır, kimi öğretici, kimi rehberdir. En yüce mertebe ise insanı Allah’a yaklaştıran ilim ve irşad yoludur.
Beşinci yol:
Bilgi yoludur. Göz ve kulaktan giren bilgi, kalp ve akıl süzgecinden geçer. Dil ile söz olur, beden ile fiil olur. İyilik de buradan çıkar, kötülük de.
Altıncı yol:
Sinir ve hareket yoludur. Bu yol ibadet niyetiyle olursa salih amel olur; yanlış niyetle olursa kişiyi günaha sürükler.
Yedinci yol:
Ses ve frekans yoludur. Güzel söz kalbi aydınlatır; kötü söz ve vesvese ise aklı karartır. Kalbi kararan insan, doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlanır.
Sekizinci yol:
Duyu yoludur. Dokunma, hissetme, hareket etme gibi fiiller bu yoldan çıkar ve insanın ahlâkını şekillendirir.
Sekiz Yol – Sekiz Kapı
Cennetin sekiz kapısı vardır. İnsan da bu sekiz yol ile ya hidayete, ya da sapmaya yönelir.
Bu yollar doğru kullanılırsa:
Güzel ahlâk,
Salih amel,
Faydalı söz,
Merhamet ve adalet
ortaya çıkar.
Yanlış kullanılırsa ise:
Günah,
Zulüm,
Yozlaşma,
Kalp katılığı meydana gelir.
Yozlaşma Nedir?
Yozlaşma; değerin çoğalmasıyla değil, kıymetinin unutulmasıyla başlar.
Altın çok olursa değeri düşer.
Bilgi edepsizce kullanılırsa hikmet kaybolur.
İbadet alışkanlığa dönüşürse ruhunu yitirir.
Bu sebeple Allah Teâlâ, her dönemde farklı kullarını öne çıkarır:
Kimi zaman merhametlileri,
Kimi zaman âlimleri,
Kimi zaman sabredenleri.
Denge bozulursa, insanlar tekrar dengeyi arasın diye ikazlar gönderilir.
Son Nasihat
İbadet, özellikle namaz; kalple yapılmadığında şekle dönüşür. Şekil kalır, ruh giderse bu da yozlaşmadır.
Yeni hidayet bulanlar, ibadete canlılık getirir. Eski alışkanlıklarına teslim olanlar ise uyanıkken uyur hâle gelir.
Bu sebeple Rabbimizden niyazımız şudur:
Allah’ım, bizleri imanımızda, ibadetimizde ve ahlâkımızda yozlaşmaktan muhafaza eyle.
Kalplerimizi diri, niyetlerimizi hâlis eyle.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Dil, imla ve edep yönünden sadeleştirilmiştir.)
UYARIYA KULAK VERMEYENLERİN HÂLİ
08 Aralık 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Andolsun ki biz Nuh’u kavmine gönderdik.
O dedi ki: ‘Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.
Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.
Şüphesiz ben, sizin için acı bir günün azabından korkuyorum.’
Bunun üzerine kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler:
‘Biz seni ancak bizim gibi bir insan görüyoruz.
Sana uyanların da ilk bakışta en aşağı tabakamızdan olduğunu görüyoruz.
Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz.
Aksine sizi yalancı sanıyoruz.’”
(Hûd Sûresi 25–27)
Sadakallâhü’l-azîm
Allahümme salli alâ Muhammed Mustafa
Allahümme salli alâ Ahmed Mahmûd Muhammed Mustafa
Allahümme salli alâ Nûh Nebiyyullah
Allahümme salli alâ Nûh Neciyyullah
Allahümme salli alâ Sâhibi’t-Tûfân
Allahümme salli alâ Mehdi İsmetullah
Allahümme salli alâ Mehdi İhsanullah
Allahümme salli alâ Mehdi İrşadullah
Allahümme salli alâ Mehdi Mürşidü Âhirizzaman
Allahümme salli alâ Mehdi Fecrullah
Allahümme salli alâ Mehdi Kâimi Leyletullah
İmam-ı Âhirizzaman Mehdi Hidayetullah
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Herkesin ikiz çocuğu olmaz; ancak Rabbimizin, yaratılışta bazı kullarına ikiz bereketi nasip ettiği de bir gerçektir. Kimi zaman bu, ikiz çocuk şeklinde olur; kimi zaman da yaratılışta benzerlikler, bereketler ve farklı hikmetler olarak tecelli eder.
Allah Teâlâ, bu bereketin bir tecellisini Yakub Aleyhisselâm’da göstermiştir. Ardından Yusuf Aleyhisselâm dünyaya gelmiş ve ona dile dair büyük bir kabiliyet verilmiştir. Rivayetlerde Yusuf Aleyhisselâm’ın birçok dili bildiği, Rabbimizin onun diline bereket ihsan ettiği anlatılır.
Melik, rüyasını tabir etmesi için Yusuf Aleyhisselâm’ı çağırdığında, Yusuf Aleyhisselâm şu duayı yapmıştır:
“Allahümme innî es’elüke min hayrihî ve hayri mâ hüve lehû
ve eûzü bike min şerrihî ve şerri mâ hüve lehû.”
“Allah’ım, ondan gelecek hayrı senden isterim;
onun şerrinden de sana sığınırım.”
Bu duayı farklı dillerde yapmış, Melik ise her seferinde hayretini dile getirmiştir. Yusuf Aleyhisselâm da bunun atalarından kalan diller olduğunu ifade etmiştir.
Bu Haftanın Sünneti
Bu sohbetten çıkaracağımız bazı sünnet ve edep dersleri vardır:
Birincisi:
Dil öğrenmeye gayret etmek, Yusuf Aleyhisselâm’ın sünnetlerindendir.
İkincisi:
Yeni bir işe, bir mekâna, bir şehre veya bir insanla karşılaşırken; kişinin kendi diliyle yahut Arapça olarak hayır ve şerden Allah’a sığınması, güzel bir edeptir.
Fazilet ve Feyiz
“Bu erdem, ancak büyük nasip sahiplerine verilir.”
(Fussilet Sûresi, 35)
Fazilet, herkese verilmez. Allah Teâlâ, dilediği kullarına fazilet ve manevi olgunluk ihsan eder. Feyiz, kalpten kalbe akan İlâhî bir lütuftur. Rabbimiz, kimin kalbini kime bağlamışsa, orada bu akış gerçekleşir.
Bu tamamen Allah’ın ikramıdır. Eğer Rabbimiz lütfetmese, hiçbir kul buna kendi gücüyle sahip olamaz.
Teveccüh ve Manevî Bağ
Teveccüh; kalbi, Allah’a yakınlık vesilesi olan salih kullara yöneltmek, onları hayırla anmak ve Allah’tan istifade etmeyi dilemektir. Bu hâl, tasavvufta rabıta veya murakabe olarak ifade edilir.
Mürşid-i kâmiller, bunun özellikle akşam namazından sonra yapılmasını tavsiye etmişlerdir. Bu, bir ibadet değil; edep ve yöneliş hâlidir. Fayda ve tesir tamamen Allah’tandır.
Nuh’un Kavmi ve İbret
Nuh Aleyhisselâm, kavmini defalarca uyarmış; fakat uyarılara kulak asmayanlar helâk olmuştur. Gemiye binenler ise kurtuluşa ermiştir. Bu kıssa, Kur’ân’da bizlere ibret olsun diye anlatılmıştır.
Her çağda kurtuluş, İlâhî uyarılara kulak vermekle mümkündür. Kibre kapılan, “Bu da bizim gibi bir insan” diyerek hakikati küçümseyenler, geçmişte olduğu gibi her zaman zarara uğramıştır.
Dua ile Bitiriyoruz
Rabbim,
bizleri uyarılara kulak veren kullarından eylesin.
Kalplerimizi hidayete açık kılsın.
Bizi sırat-ı müstakimden ayırmasın.
Dalâlete düşmekten muhafaza buyursun.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Son dil ve üslup düzenlemesi yapılmıştır)
08 Aralık 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Andolsun ki biz Nuh’u kavmine gönderdik.
O dedi ki: ‘Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.
Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.
Şüphesiz ben, sizin için acı bir günün azabından korkuyorum.’
Bunun üzerine kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler:
‘Biz seni ancak bizim gibi bir insan görüyoruz.
Sana uyanların da ilk bakışta en aşağı tabakamızdan olduğunu görüyoruz.
Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz.
Aksine sizi yalancı sanıyoruz.’”
(Hûd Sûresi 25–27)
Sadakallâhü’l-azîm
Allahümme salli alâ Muhammed Mustafa
Allahümme salli alâ Ahmed Mahmûd Muhammed Mustafa
Allahümme salli alâ Nûh Nebiyyullah
Allahümme salli alâ Nûh Neciyyullah
Allahümme salli alâ Sâhibi’t-Tûfân
Allahümme salli alâ Mehdi İsmetullah
Allahümme salli alâ Mehdi İhsanullah
Allahümme salli alâ Mehdi İrşadullah
Allahümme salli alâ Mehdi Mürşidü Âhirizzaman
Allahümme salli alâ Mehdi Fecrullah
Allahümme salli alâ Mehdi Kâimi Leyletullah
İmam-ı Âhirizzaman Mehdi Hidayetullah
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Herkesin ikiz çocuğu olmaz; ancak Rabbimizin, yaratılışta bazı kullarına ikiz bereketi nasip ettiği de bir gerçektir. Kimi zaman bu, ikiz çocuk şeklinde olur; kimi zaman da yaratılışta benzerlikler, bereketler ve farklı hikmetler olarak tecelli eder.
Allah Teâlâ, bu bereketin bir tecellisini Yakub Aleyhisselâm’da göstermiştir. Ardından Yusuf Aleyhisselâm dünyaya gelmiş ve ona dile dair büyük bir kabiliyet verilmiştir. Rivayetlerde Yusuf Aleyhisselâm’ın birçok dili bildiği, Rabbimizin onun diline bereket ihsan ettiği anlatılır.
Melik, rüyasını tabir etmesi için Yusuf Aleyhisselâm’ı çağırdığında, Yusuf Aleyhisselâm şu duayı yapmıştır:
“Allahümme innî es’elüke min hayrihî ve hayri mâ hüve lehû
ve eûzü bike min şerrihî ve şerri mâ hüve lehû.”
“Allah’ım, ondan gelecek hayrı senden isterim;
onun şerrinden de sana sığınırım.”
Bu duayı farklı dillerde yapmış, Melik ise her seferinde hayretini dile getirmiştir. Yusuf Aleyhisselâm da bunun atalarından kalan diller olduğunu ifade etmiştir.
Bu Haftanın Sünneti
Bu sohbetten çıkaracağımız bazı sünnet ve edep dersleri vardır:
Birincisi:
Dil öğrenmeye gayret etmek, Yusuf Aleyhisselâm’ın sünnetlerindendir.
İkincisi:
Yeni bir işe, bir mekâna, bir şehre veya bir insanla karşılaşırken; kişinin kendi diliyle yahut Arapça olarak hayır ve şerden Allah’a sığınması, güzel bir edeptir.
Fazilet ve Feyiz
“Bu erdem, ancak büyük nasip sahiplerine verilir.”
(Fussilet Sûresi, 35)
Fazilet, herkese verilmez. Allah Teâlâ, dilediği kullarına fazilet ve manevi olgunluk ihsan eder. Feyiz, kalpten kalbe akan İlâhî bir lütuftur. Rabbimiz, kimin kalbini kime bağlamışsa, orada bu akış gerçekleşir.
Bu tamamen Allah’ın ikramıdır. Eğer Rabbimiz lütfetmese, hiçbir kul buna kendi gücüyle sahip olamaz.
Teveccüh ve Manevî Bağ
Teveccüh; kalbi, Allah’a yakınlık vesilesi olan salih kullara yöneltmek, onları hayırla anmak ve Allah’tan istifade etmeyi dilemektir. Bu hâl, tasavvufta rabıta veya murakabe olarak ifade edilir.
Mürşid-i kâmiller, bunun özellikle akşam namazından sonra yapılmasını tavsiye etmişlerdir. Bu, bir ibadet değil; edep ve yöneliş hâlidir. Fayda ve tesir tamamen Allah’tandır.
Nuh’un Kavmi ve İbret
Nuh Aleyhisselâm, kavmini defalarca uyarmış; fakat uyarılara kulak asmayanlar helâk olmuştur. Gemiye binenler ise kurtuluşa ermiştir. Bu kıssa, Kur’ân’da bizlere ibret olsun diye anlatılmıştır.
Her çağda kurtuluş, İlâhî uyarılara kulak vermekle mümkündür. Kibre kapılan, “Bu da bizim gibi bir insan” diyerek hakikati küçümseyenler, geçmişte olduğu gibi her zaman zarara uğramıştır.
Dua ile Bitiriyoruz
Rabbim,
bizleri uyarılara kulak veren kullarından eylesin.
Kalplerimizi hidayete açık kılsın.
Bizi sırat-ı müstakimden ayırmasın.
Dalâlete düşmekten muhafaza buyursun.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Son dil ve üslup düzenlemesi yapılmıştır)
NUH’UN EVLATLARI VE MİLLETLERE BÖLÜNÜŞ
15 Aralık 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Sadakallâhü’l-azîm
(En‘âm Sûresi 111–117. ayetler)
Allah’ım,
Muhammed Mustafa’ya salât eyle,
Ahmed Mahmûd’a salât eyle,
Âl-i Muhammed’e ve Mehdi el-Hâdî’ye salât eyle.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Bazı insanlar 21 Aralık kıyamet hikâyeleriyle bir araya geldiler. Oysa Nuh Tufanı’ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk şehirlerden biri, Musul–Şam–Rum yolu arasında kalan Harran bölgesidir. Bu bölgeye, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Sâm’ın soyundan gelen kavimler yerleşmiştir.
Nuh Aleyhisselâm’ın evlatları yeryüzüne dağıldıkça, her biri farklı bölgelerde farklı topluluklar hâlinde çoğalmış, zamanla milletler oluşmuştur. Bu dağılış, rastgele değil; İlâhî bir hikmet ve düzen içinde gerçekleşmiştir. Hangi kavmin, hangi bölgede yaşayacağı; hangi iklimde, hangi toprakta tutunacağı Allah’ın bilgisiyle takdir edilmiştir.
Kur’ân bize gösterir ki, insanlık başlangıçta tek bir ümmetti. Zamanla diller, renkler ve kavimler ortaya çıktı. Bu ayrılıklar bir üstünlük sebebi değil, tanışma ve imtihan vesilesidir.
İlâhî Takdir ve Hikmet
Nuh Aleyhisselâm’ın kıssasında bize öğretilen temel hakikat şudur:
Allah Teâlâ, yarattığı her şeyi bir ölçü ve denge ile yaratmıştır. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar ve kavimler; hepsi kendilerine uygun yerlere yerleştirilmiştir.
Bir kavmin güçlenmesi ya da zayıflaması, bir toplumun yükselmesi veya çökmesi; yalnızca maddî sebeplerle değil, iman, ahlâk ve itaatle ilgilidir. Allah’a isyan eden kavimler helâk edilmiş, istikamet üzere olanlar ise varlıklarını sürdürmüştür.
Bu yüzden Kur’ân’da geçmiş kavimlerin kıssaları anlatılır. Amaç tarih bilgisi vermek değil; ibret almamızı sağlamaktır.
Ekin, Ağaç ve Emanet Bilinci
Toprağa atılan her tohum bir emanettir. Dikilen her ağaç, ekilen her ekin; niyetle bereket bulur. Kur’ân’a başlarken istiâze ve besmele ile başlanması nasıl bir edep ise; ekin ekerken, ağaç dikerken, hatta yeni bir işe başlarken de Allah’ın adını anmak aynı edebin devamıdır.
Peygamber Efendimiz ﷺ buyurur:
“Ameller niyetlere göredir.”
Niyet düzgün olursa, dünya işi ibadete dönüşür. Niyet bozuk olursa, ibadet dahi değerini kaybedebilir.
Ezan, Düzen ve Hikmet
Ezanın okunmasında bir düzen ve edep vardır. Her cümle arasında duraklama yapılır. Bu, acele etmemenin ve ölçünün ifadesidir. Kâmet ise daha seri okunur. Bu da harekete geçmenin, fiilî uygulamanın sembolüdür.
İslâm, hayatta hem sükûneti hem de gayreti öğretir. Nerede durulacağını, nerede hızlanılacağını bildirir. Bu denge, insanı istikamette tutar.
İstiâze, Besmele ve Korunma
Kur’ân okunmadan önce “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm” denilmesi emredilmiştir. Çünkü hak söz söylenirken şeytanın karışmasına karşı korunmak gerekir.
Aynı şekilde;
Ekin ekilirken,
Ağaç dikilirken,
Yeni bir işe başlanırken,
Aile kurarken
Allah’a sığınmak, neslin ve amelin muhafazası için önemlidir.
Hidayet Rehberi ve Birlik
Allah Teâlâ, kullarını başıboş bırakmaz. Her dönemde doğru yolu gösteren rehberler gönderir. İnsanların görevi; ayrılık çıkarmak değil, birlik içinde hakka yönelmektir.
Hidayet; kavga, zulüm ve fitne ile değil; adalet, merhamet ve istikametle olur. Hak rehber, insanları kötülüğe değil; iyiliğe, birliğe ve doğruluğa çağırır.
Dua ile Bitiriyoruz
Rabbim,
bizleri geçmiş kavimlerin hatalarından ibret alanlardan eylesin.
Niyetlerimizi temiz, amellerimizi salih kılsın.
Hak rehberi tanıyıp ona edep ve sadakatle uyanlardan eylesin.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Son düzenleme)
15 Aralık 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Sadakallâhü’l-azîm
(En‘âm Sûresi 111–117. ayetler)
Allah’ım,
Muhammed Mustafa’ya salât eyle,
Ahmed Mahmûd’a salât eyle,
Âl-i Muhammed’e ve Mehdi el-Hâdî’ye salât eyle.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Bazı insanlar 21 Aralık kıyamet hikâyeleriyle bir araya geldiler. Oysa Nuh Tufanı’ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk şehirlerden biri, Musul–Şam–Rum yolu arasında kalan Harran bölgesidir. Bu bölgeye, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Sâm’ın soyundan gelen kavimler yerleşmiştir.
Nuh Aleyhisselâm’ın evlatları yeryüzüne dağıldıkça, her biri farklı bölgelerde farklı topluluklar hâlinde çoğalmış, zamanla milletler oluşmuştur. Bu dağılış, rastgele değil; İlâhî bir hikmet ve düzen içinde gerçekleşmiştir. Hangi kavmin, hangi bölgede yaşayacağı; hangi iklimde, hangi toprakta tutunacağı Allah’ın bilgisiyle takdir edilmiştir.
Kur’ân bize gösterir ki, insanlık başlangıçta tek bir ümmetti. Zamanla diller, renkler ve kavimler ortaya çıktı. Bu ayrılıklar bir üstünlük sebebi değil, tanışma ve imtihan vesilesidir.
İlâhî Takdir ve Hikmet
Nuh Aleyhisselâm’ın kıssasında bize öğretilen temel hakikat şudur:
Allah Teâlâ, yarattığı her şeyi bir ölçü ve denge ile yaratmıştır. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar ve kavimler; hepsi kendilerine uygun yerlere yerleştirilmiştir.
Bir kavmin güçlenmesi ya da zayıflaması, bir toplumun yükselmesi veya çökmesi; yalnızca maddî sebeplerle değil, iman, ahlâk ve itaatle ilgilidir. Allah’a isyan eden kavimler helâk edilmiş, istikamet üzere olanlar ise varlıklarını sürdürmüştür.
Bu yüzden Kur’ân’da geçmiş kavimlerin kıssaları anlatılır. Amaç tarih bilgisi vermek değil; ibret almamızı sağlamaktır.
Ekin, Ağaç ve Emanet Bilinci
Toprağa atılan her tohum bir emanettir. Dikilen her ağaç, ekilen her ekin; niyetle bereket bulur. Kur’ân’a başlarken istiâze ve besmele ile başlanması nasıl bir edep ise; ekin ekerken, ağaç dikerken, hatta yeni bir işe başlarken de Allah’ın adını anmak aynı edebin devamıdır.
Peygamber Efendimiz ﷺ buyurur:
“Ameller niyetlere göredir.”
Niyet düzgün olursa, dünya işi ibadete dönüşür. Niyet bozuk olursa, ibadet dahi değerini kaybedebilir.
Ezan, Düzen ve Hikmet
Ezanın okunmasında bir düzen ve edep vardır. Her cümle arasında duraklama yapılır. Bu, acele etmemenin ve ölçünün ifadesidir. Kâmet ise daha seri okunur. Bu da harekete geçmenin, fiilî uygulamanın sembolüdür.
İslâm, hayatta hem sükûneti hem de gayreti öğretir. Nerede durulacağını, nerede hızlanılacağını bildirir. Bu denge, insanı istikamette tutar.
İstiâze, Besmele ve Korunma
Kur’ân okunmadan önce “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm” denilmesi emredilmiştir. Çünkü hak söz söylenirken şeytanın karışmasına karşı korunmak gerekir.
Aynı şekilde;
Ekin ekilirken,
Ağaç dikilirken,
Yeni bir işe başlanırken,
Aile kurarken
Allah’a sığınmak, neslin ve amelin muhafazası için önemlidir.
Hidayet Rehberi ve Birlik
Allah Teâlâ, kullarını başıboş bırakmaz. Her dönemde doğru yolu gösteren rehberler gönderir. İnsanların görevi; ayrılık çıkarmak değil, birlik içinde hakka yönelmektir.
Hidayet; kavga, zulüm ve fitne ile değil; adalet, merhamet ve istikametle olur. Hak rehber, insanları kötülüğe değil; iyiliğe, birliğe ve doğruluğa çağırır.
Dua ile Bitiriyoruz
Rabbim,
bizleri geçmiş kavimlerin hatalarından ibret alanlardan eylesin.
Niyetlerimizi temiz, amellerimizi salih kılsın.
Hak rehberi tanıyıp ona edep ve sadakatle uyanlardan eylesin.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Son düzenleme)
YEŞİL BAŞLI SUNALAR VE OSMAN EFENDİMİZ
22 Aralık 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrâhîm
“Onlar, yalancı bir kan ile babalarına geldiler.
Yakub dedi ki: ‘Hayır, nefisleriniz size kötü bir işi güzel göstermiş.
Artık bana düşen güzel bir sabırdır.
Anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak Allah’tır.’”
“Allah işinde galiptir; fakat insanların çoğu bunu bilmez.
Yusuf olgunluk çağına ulaşınca, ona hikmet ve ilim verdik.
Biz muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.”
(Yusuf Sûresi 18, 21 ve 22. ayetlerden)
Sadakallâhü’l-azîm.
Yusuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri, onu öldürmeye kıyamamış, bir kuyuya atmışlardı. Babaları Yakub Aleyhisselâm’a da Yusuf’un öldüğü izlenimini vermek için gömleğine hayvan kanı sürerek gelmişlerdi.
Yakub Aleyhisselâm, bu hileye karşılık şöyle buyurdu:
“Hayır, nefisleriniz size bu işi güzel göstermiş. Bana düşen sabır-ı cemildir. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan yalnız Allah’tır.”
Allah Teâlâ her işte galiptir. Ancak insanların çoğu bunun farkında değildir. İnsan bazen bir kötülük yapar ve kazandığını zanneder. Oysa hakikatte galip gelen, İlâhî iradedir. Allah, insanların şer sandığı olaylardan bile büyük hayırlar çıkarır.
Hızır Aleyhisselâm’ın gemiyi delmesi görünüşte bir zarar gibi görünse de, ileride gemi sahibini büyük bir beladan korumuştur. Çocuğu öldürmesi de zahirde zor bir olaydır; fakat ana-babanın imanını korumaya yönelik İlâhî bir hikmettir. İşte bu, mikro plan ile makro plan arasındaki farktır. Galip olan daima Allah’tır.
Yusuf Aleyhisselâm’a daha çocuk yaşta hikmet ve ilimle hükmetme yeteneği verilmişti. Eğer bu lütuf olmasaydı, kuyudan çıkışı, zindandan kurtuluşu ve sonunda Mısır’a sultan oluşu mümkün olmazdı. Yakub Aleyhisselâm sabretmeseydi, Yusuf’a tekrar kavuşamazdı.
Kaybetmek, Kazanmanın İlk Basamağıdır
İnsan bazen kaybettiğini zanneder. Oysa bu hâl, çoğu zaman kazanmanın ilk basamağıdır. Âdem Aleyhisselâm ile Havva validemiz, cennette yasak meyveden yedikten sonra dünyaya indirildiler. Ancak tövbe edip Rabbine yönelince, yeniden cennete giden yolu buldular. Görünürde bir kayıp, hakikatte bir kazanca dönüştü.
Bu sebeple başınıza bir musibet geldiğinde, Yakub sünnetine sarılın ve şöyle deyin:
“Vallâhu gâlibun alâ emrihî, velâkin ekseren-nâsi lâ ya‘lemûn.”
“Allah emrinde galiptir; fakat insanların çoğu bunu bilmez.”
Sonra kıbleye yönelin ve:
“Bana düşen güzel bir sabırdır.” deyin. Sabredenlerden olun. Zamanla Rabbimizin, şer sandığınız bir olaydan nasıl hayır çıkardığını göreceksiniz.
Tövbe ve Pişmanlık
Bir şair şöyle der:
“Dağlar parçalansa çakıl olur;
Çakıllar birleşse dağ olur.”
Küçük günahlar, tövbe edilmezse birleşir ve büyük günahlara dönüşür. Büyük günahlar ise samimi tövbe ile parça parça olur; Allah’ın rahmet denizinde yıkanır.
Bu sebeple iki önemli sünneti öğreniyoruz:
Yakub sünneti: Sabır-ı cemil ve İlâhî takdire teslimiyet.
Âdem ve Havva sünneti: Günah sonrası gecikmeden tövbe etmek.
Hz. Osman Efendimiz’den Bir İbret
Rivayet edilir ki, bir veli Kâbe’yi tavaf ederken kör bir adamın şöyle dua ettiğini duyar:
“Ya Rabbi, beni affet; fakat affedilmeyeceğimi de biliyorum.”
Sebebi sorulduğunda adam başından geçen ibretli olayı anlatır. Bu olay bize şunu öğretir:
Zulüm, karşılıksız kalmaz. Hak, bazen dünyada, bazen ahirette mutlaka tecelli eder. Allah’ın adaleti şaşmaz.
Ameller Niyetlere Göredir
Resûlullah ﷺ buyurmuştur:
“Ameller niyetlere göredir.”
Dünyevî bir iş, niyetle ibadete dönüşebilir. Namazda dünya hareketleri namazı bozar; fakat günde beş vakit aynı hareketleri ibadet niyetiyle yapmak, insanı Allah’a yaklaştırır.
Sabırla karşılanan musibet de ibadet olur. Yanlış niyetle yapılan bir iş ise hayır olmaktan çıkar.
Yeşil Başlı Suna Benzetmesi
Yeşil başlı suna, eşine uyumuyla bilinir. Bu benzetme, edep ve itaati temsil eder. Hz. Osman Efendimiz’in haya, edep ve nezaketini anlatmak için kullanılan bir mecazdır.
İtaat; zorbalık değil, edep ve ahlâktır. Peygamber Efendimiz’in damadı olan Hz. Osman’ın zarafeti, onun en büyük şerefidir.
Mehdi’nin askerleri de rehberlerine edep ve teslimiyetle uymalıdır. Bu, şahısları küçültmek değil; nefsin terbiyesidir.
Dua ile Bitiriyoruz
Rabbim,
ahir zaman fitnelerinde bizleri istikametten ayırmasın.
Hak rehberi bulmayı, ona edep ile uymayı nasip etsin.
Sabırla musibetleri ibadete dönüştürebilmeyi lütfetsin.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Son düzenleme)
22 Aralık 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrâhîm
“Onlar, yalancı bir kan ile babalarına geldiler.
Yakub dedi ki: ‘Hayır, nefisleriniz size kötü bir işi güzel göstermiş.
Artık bana düşen güzel bir sabırdır.
Anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak Allah’tır.’”
“Allah işinde galiptir; fakat insanların çoğu bunu bilmez.
Yusuf olgunluk çağına ulaşınca, ona hikmet ve ilim verdik.
Biz muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.”
(Yusuf Sûresi 18, 21 ve 22. ayetlerden)
Sadakallâhü’l-azîm.
Yusuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri, onu öldürmeye kıyamamış, bir kuyuya atmışlardı. Babaları Yakub Aleyhisselâm’a da Yusuf’un öldüğü izlenimini vermek için gömleğine hayvan kanı sürerek gelmişlerdi.
Yakub Aleyhisselâm, bu hileye karşılık şöyle buyurdu:
“Hayır, nefisleriniz size bu işi güzel göstermiş. Bana düşen sabır-ı cemildir. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan yalnız Allah’tır.”
Allah Teâlâ her işte galiptir. Ancak insanların çoğu bunun farkında değildir. İnsan bazen bir kötülük yapar ve kazandığını zanneder. Oysa hakikatte galip gelen, İlâhî iradedir. Allah, insanların şer sandığı olaylardan bile büyük hayırlar çıkarır.
Hızır Aleyhisselâm’ın gemiyi delmesi görünüşte bir zarar gibi görünse de, ileride gemi sahibini büyük bir beladan korumuştur. Çocuğu öldürmesi de zahirde zor bir olaydır; fakat ana-babanın imanını korumaya yönelik İlâhî bir hikmettir. İşte bu, mikro plan ile makro plan arasındaki farktır. Galip olan daima Allah’tır.
Yusuf Aleyhisselâm’a daha çocuk yaşta hikmet ve ilimle hükmetme yeteneği verilmişti. Eğer bu lütuf olmasaydı, kuyudan çıkışı, zindandan kurtuluşu ve sonunda Mısır’a sultan oluşu mümkün olmazdı. Yakub Aleyhisselâm sabretmeseydi, Yusuf’a tekrar kavuşamazdı.
Kaybetmek, Kazanmanın İlk Basamağıdır
İnsan bazen kaybettiğini zanneder. Oysa bu hâl, çoğu zaman kazanmanın ilk basamağıdır. Âdem Aleyhisselâm ile Havva validemiz, cennette yasak meyveden yedikten sonra dünyaya indirildiler. Ancak tövbe edip Rabbine yönelince, yeniden cennete giden yolu buldular. Görünürde bir kayıp, hakikatte bir kazanca dönüştü.
Bu sebeple başınıza bir musibet geldiğinde, Yakub sünnetine sarılın ve şöyle deyin:
“Vallâhu gâlibun alâ emrihî, velâkin ekseren-nâsi lâ ya‘lemûn.”
“Allah emrinde galiptir; fakat insanların çoğu bunu bilmez.”
Sonra kıbleye yönelin ve:
“Bana düşen güzel bir sabırdır.” deyin. Sabredenlerden olun. Zamanla Rabbimizin, şer sandığınız bir olaydan nasıl hayır çıkardığını göreceksiniz.
Tövbe ve Pişmanlık
Bir şair şöyle der:
“Dağlar parçalansa çakıl olur;
Çakıllar birleşse dağ olur.”
Küçük günahlar, tövbe edilmezse birleşir ve büyük günahlara dönüşür. Büyük günahlar ise samimi tövbe ile parça parça olur; Allah’ın rahmet denizinde yıkanır.
Bu sebeple iki önemli sünneti öğreniyoruz:
Yakub sünneti: Sabır-ı cemil ve İlâhî takdire teslimiyet.
Âdem ve Havva sünneti: Günah sonrası gecikmeden tövbe etmek.
Hz. Osman Efendimiz’den Bir İbret
Rivayet edilir ki, bir veli Kâbe’yi tavaf ederken kör bir adamın şöyle dua ettiğini duyar:
“Ya Rabbi, beni affet; fakat affedilmeyeceğimi de biliyorum.”
Sebebi sorulduğunda adam başından geçen ibretli olayı anlatır. Bu olay bize şunu öğretir:
Zulüm, karşılıksız kalmaz. Hak, bazen dünyada, bazen ahirette mutlaka tecelli eder. Allah’ın adaleti şaşmaz.
Ameller Niyetlere Göredir
Resûlullah ﷺ buyurmuştur:
“Ameller niyetlere göredir.”
Dünyevî bir iş, niyetle ibadete dönüşebilir. Namazda dünya hareketleri namazı bozar; fakat günde beş vakit aynı hareketleri ibadet niyetiyle yapmak, insanı Allah’a yaklaştırır.
Sabırla karşılanan musibet de ibadet olur. Yanlış niyetle yapılan bir iş ise hayır olmaktan çıkar.
Yeşil Başlı Suna Benzetmesi
Yeşil başlı suna, eşine uyumuyla bilinir. Bu benzetme, edep ve itaati temsil eder. Hz. Osman Efendimiz’in haya, edep ve nezaketini anlatmak için kullanılan bir mecazdır.
İtaat; zorbalık değil, edep ve ahlâktır. Peygamber Efendimiz’in damadı olan Hz. Osman’ın zarafeti, onun en büyük şerefidir.
Mehdi’nin askerleri de rehberlerine edep ve teslimiyetle uymalıdır. Bu, şahısları küçültmek değil; nefsin terbiyesidir.
Dua ile Bitiriyoruz
Rabbim,
ahir zaman fitnelerinde bizleri istikametten ayırmasın.
Hak rehberi bulmayı, ona edep ile uymayı nasip etsin.
Sabırla musibetleri ibadete dönüştürebilmeyi lütfetsin.
El-Fâtiha ma‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems – 15 Şubat 2018
(Son düzenleme)
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 6,255
» Forum posts: 6,874
Read More / Comment 
