MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 6,251 » Forum posts: 6,869 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
SONBAHARA GİRİŞ: İKİNDİ VAKTİ VAAZI
Tarih: 22.09.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Görmedin mi? Biz, şeytanları kafirlerin üzerine gönderdik; onları kışkırtıp duruyorlar. Onlar hakkında acele etme. Biz onlar için günlerini bir bir sayıyoruz." (Meryem Suresi, 83-84) "Bana ve anne-babana şükret; dönüş ancak Banadır." (Lokman Suresi, 14)
Açılış Duası: Allah’ım; merhamet sahibi Hz. Muhammed’e ve Hz. İbrahim’e, sadıklardan olan efendilerimize, şifa dağıtan rehberlerimize ve zamanın manevi önderi Hz. Mehdi’ye salat ve selam eyle. Onların ehlibeytine ve yolundan gidenlere rahmetinle muamele et.
"Cennet dedikleri birkaç huri, birkaç köşk; sen ver onları isteyenlere, bana seni gerek seni." Yunus Emre Hazretleri'nin bu sözü, bugün anlatacaklarımızın özüdür. Maksadımız sadece şekil değil, şeklin arkasındaki hakikattir.
Namazda El Bağlamanın Sırrı ve Fıtratlar
Müslümanlar arasında namazda el bağlama şekillerinin farklı olması (Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli mezhepleri), sadece bir şekil farkı değil, aynı zamanda mizaç ve fıtratların bir yansımasıdır.
Hanefi Fıtratı: Hanefiler ellerini göbek hizasında bağlarlar. Bu mizaç, uysal ve insanlığa hizmet eden (sütü, eti, derisi faydalı olan) varlıkların saflığını temsil eder. Nefsin sınırlarını korumak ve aşırılığa kaçmamak için eller bu merkezde tutulur.
Şafi ve Maliki Fıtratı: Bu mizaçta olanlar daha atak ve dinamiktir. Namazda ellerini göğüs hizasına kaldırıp yanlara salmaları, manevi bir uyanışı ve her an harekete hazır bir feraseti temsil eder. Bu fıtrat, küçük ama maharetli varlıkların (karınca, arı gibi) azmini taşır.
Hanbeli Fıtratı: Ellerini göbek altına salan bu mizaç ise, sabırlı ve yük taşıyan, menzili uzak olan (at, deve gibi) vakar sahibi kimseleri temsil eder. Onların tefekkürü derin, sabrı uzundur.
Mezhep Seçimi ve Şuurlu İbadet
Namazda el bağlamak, içimizdeki karanlığı (zulmeti) dağıtmak ve bir sınır belirlemek içindir. Kişi sadece "anam babam böyleydi" diyerek değil, kendi manevi mizacını (cibilliyatını) tanı(Zeker) mezhebine ve ibadetine sarılmalıdır.
Kimi insan süt, peynir veren uysal bir fıtrattadır (Hanefi misali).
Kimi bal yapan, çalışkan bir arı gibidir (Şafi misali).
Kimi ise sabırla yük taşıyan bir kervan gibidir (Hanbeli misali).
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her mizaçtan insanı kabul etmiş, onları kendi fıtratlarına göre irşad etmiştir. Önemli olan, taklidî imandan tahkikî (gerçek ve şuurlu) imana geçmektir. Namazı sadece bir hareket, orucu sadece bir perhiz olarak görenler manevi derinlikten mahrum kalırlar.
Sonbaharın Hikmeti ve İkindi Namazı
Mevsimlerin değişimi, ömrün değişimi gibidir. İlkbahar ve sonbahar ibadetleri daha ecirlidir. Özellikle İkindi Namazı (Salât-ı Vusta), ömrün sonbaharını temsil eder.
Kırk yaş, insanın manen kemale erme vaktidir. Bu yaştan sonra hala nefsinin peşinde koşanların hali sonbaharda solan yapraklara benzer.
Sonbaharda günler kısaldığı için ikindi vakti çabuk geçer. Bu vakti kollayan ve namazını muhafaza edenlere hem dünya hem ahiret azığı verilir.
Rıza ve Kanaat
Herkes fıtratına göre bir meslek ve yol seçmelidir. "Oğlum doktor olsun, hakim olsun" demekle olmaz; önce o fıtratın tohumunu ekmek gerekir. Başkasının zenginliğine veya makamına haset ederek iş yapmak, kişiyi zarara uğratır. Önemli olan, Allah'ın senin için takdir ettiği fıtratı bulup ona rıza göstermektir.
Mehdi Cemaati ve Seçicilik
Ahir zamanda Hz. Mehdi’ye tabi olanlar, sadece şeklen değil, kalben de temiz olmalıdır. Geçmişte bazı büyük imamlarımız (Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) merhametlerinden dolayı münafıkları ayıklamamış ve onların eliyle şehit edilmişlerdir. Ancak Mehdi (a.s.) seçicidir; safına münafıkları ve iki yüzlüleri almaz. O’nun askerleri, Yunus gibi "Bana Seni gerek Seni" diyen, özü sözü bir olan kimselerdir.
Bu haftaki sünnetimiz: İyilik tohumları ekmek, yol kenarlarına meyve ağaçları dikmektir. Yani arkamızda, bizden sonra gelenlerin faydalanacağı kalıcı hayırlar bırakmaktır.
Allah, bu yolda gayret eden son askerlerin amelini zayi etmesin.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
Tarih: 22.09.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Görmedin mi? Biz, şeytanları kafirlerin üzerine gönderdik; onları kışkırtıp duruyorlar. Onlar hakkında acele etme. Biz onlar için günlerini bir bir sayıyoruz." (Meryem Suresi, 83-84) "Bana ve anne-babana şükret; dönüş ancak Banadır." (Lokman Suresi, 14)
Açılış Duası: Allah’ım; merhamet sahibi Hz. Muhammed’e ve Hz. İbrahim’e, sadıklardan olan efendilerimize, şifa dağıtan rehberlerimize ve zamanın manevi önderi Hz. Mehdi’ye salat ve selam eyle. Onların ehlibeytine ve yolundan gidenlere rahmetinle muamele et.
"Cennet dedikleri birkaç huri, birkaç köşk; sen ver onları isteyenlere, bana seni gerek seni." Yunus Emre Hazretleri'nin bu sözü, bugün anlatacaklarımızın özüdür. Maksadımız sadece şekil değil, şeklin arkasındaki hakikattir.
Namazda El Bağlamanın Sırrı ve Fıtratlar
Müslümanlar arasında namazda el bağlama şekillerinin farklı olması (Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli mezhepleri), sadece bir şekil farkı değil, aynı zamanda mizaç ve fıtratların bir yansımasıdır.
Hanefi Fıtratı: Hanefiler ellerini göbek hizasında bağlarlar. Bu mizaç, uysal ve insanlığa hizmet eden (sütü, eti, derisi faydalı olan) varlıkların saflığını temsil eder. Nefsin sınırlarını korumak ve aşırılığa kaçmamak için eller bu merkezde tutulur.
Şafi ve Maliki Fıtratı: Bu mizaçta olanlar daha atak ve dinamiktir. Namazda ellerini göğüs hizasına kaldırıp yanlara salmaları, manevi bir uyanışı ve her an harekete hazır bir feraseti temsil eder. Bu fıtrat, küçük ama maharetli varlıkların (karınca, arı gibi) azmini taşır.
Hanbeli Fıtratı: Ellerini göbek altına salan bu mizaç ise, sabırlı ve yük taşıyan, menzili uzak olan (at, deve gibi) vakar sahibi kimseleri temsil eder. Onların tefekkürü derin, sabrı uzundur.
Mezhep Seçimi ve Şuurlu İbadet
Namazda el bağlamak, içimizdeki karanlığı (zulmeti) dağıtmak ve bir sınır belirlemek içindir. Kişi sadece "anam babam böyleydi" diyerek değil, kendi manevi mizacını (cibilliyatını) tanı(Zeker) mezhebine ve ibadetine sarılmalıdır.
Kimi insan süt, peynir veren uysal bir fıtrattadır (Hanefi misali).
Kimi bal yapan, çalışkan bir arı gibidir (Şafi misali).
Kimi ise sabırla yük taşıyan bir kervan gibidir (Hanbeli misali).
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her mizaçtan insanı kabul etmiş, onları kendi fıtratlarına göre irşad etmiştir. Önemli olan, taklidî imandan tahkikî (gerçek ve şuurlu) imana geçmektir. Namazı sadece bir hareket, orucu sadece bir perhiz olarak görenler manevi derinlikten mahrum kalırlar.
Sonbaharın Hikmeti ve İkindi Namazı
Mevsimlerin değişimi, ömrün değişimi gibidir. İlkbahar ve sonbahar ibadetleri daha ecirlidir. Özellikle İkindi Namazı (Salât-ı Vusta), ömrün sonbaharını temsil eder.
Kırk yaş, insanın manen kemale erme vaktidir. Bu yaştan sonra hala nefsinin peşinde koşanların hali sonbaharda solan yapraklara benzer.
Sonbaharda günler kısaldığı için ikindi vakti çabuk geçer. Bu vakti kollayan ve namazını muhafaza edenlere hem dünya hem ahiret azığı verilir.
Rıza ve Kanaat
Herkes fıtratına göre bir meslek ve yol seçmelidir. "Oğlum doktor olsun, hakim olsun" demekle olmaz; önce o fıtratın tohumunu ekmek gerekir. Başkasının zenginliğine veya makamına haset ederek iş yapmak, kişiyi zarara uğratır. Önemli olan, Allah'ın senin için takdir ettiği fıtratı bulup ona rıza göstermektir.
Mehdi Cemaati ve Seçicilik
Ahir zamanda Hz. Mehdi’ye tabi olanlar, sadece şeklen değil, kalben de temiz olmalıdır. Geçmişte bazı büyük imamlarımız (Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) merhametlerinden dolayı münafıkları ayıklamamış ve onların eliyle şehit edilmişlerdir. Ancak Mehdi (a.s.) seçicidir; safına münafıkları ve iki yüzlüleri almaz. O’nun askerleri, Yunus gibi "Bana Seni gerek Seni" diyen, özü sözü bir olan kimselerdir.
Bu haftaki sünnetimiz: İyilik tohumları ekmek, yol kenarlarına meyve ağaçları dikmektir. Yani arkamızda, bizden sonra gelenlerin faydalanacağı kalıcı hayırlar bırakmaktır.
Allah, bu yolda gayret eden son askerlerin amelini zayi etmesin.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
KAN MUHAFIZLARI VE MANEVİ NUR
Tarih: 29.09.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Allah kimin gönlünü İslam'a açmışsa, o Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (Zümer Suresi, 22. Ayet) "...Zalimlere de: 'Kazandıklarınızı tadın bakalım!' denilir." (Zümer Suresi, 24. Ayet)
Vekaleten Peygamberlik ve Harun (a.s)
İlahi yolculuğumuzda, peygamberlerin bazen yerlerine vekiller bıraktıklarını görürüz. Hz. Musa (a.s), Rabbinden Tevrat'ı almak üzere Tur-i Sina’ya gittiğinde, ümmetini kardeşi Hz. Harun’a (a.s) emanet etmiştir. Hz. Harun, hem Musa (a.s) Tur dağındayken ona vekillik yapmış hem de Firavun’un karşısında onun tebliğ dili olmuştur.
Yüfenna (a.s) ve Terzi Yüzüğü (Yüksük)
Hz. Musa (a.s), Hızır (a.s) ile görüşmeye gittiğinde ise yerine vekil olarak Kalib bin Yüfenna’yı bırakmıştır. Yüfenna (a.s), Hz. İdris’in (a.s) soyundan geliyordu ve bir terziydi. Terzilerin kullandığı koruyucu yüzüğü (yüksük) ilk icat eden ve parmağına takan zat olduğu rivayet edilir.
Gümüşten yapılan bu yüksük, terzinin parmağını iğne acısından koruduğu gibi, manevi bir sırrı da taşır. Bu sır, insanların ayıplarını örtmek ve kusurlarını gizlemektir. Terzilik mesleğiyle uğraşan sanatçılarımız, bu kadim mesleğin birer temsilcisidirler. Allah, bir kimseyi toplum içinde bir rütbeye ve şöhrete ulaştırmışsa, bu ona verilmiş bir "nur"dur. Eğer bu imkanlar hayırlı işlerde kullanılmazsa, o nur (ışık), yarın ahirette nâr’a (ateşe) dönüşebilir.
Terzilere ve sanat ehline tavsiyemiz şudur: Sadece zenginleri süslemekle yetinmeyin; Hz. İdris ve Yüfenna (a.s) hürmetine fakirleri, ihtiyaç sahiplerini giydirin. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Her kim bir müminin ayıbını örterse, Allah da onun ayıplarını kıyamet gününde örter." Mesleğini insanların mahremini açmak için değil, kusurlarını örtmek için kullananlar, ahirette "Settar" ismiyle rızıklandırılırlar.
Renklerin Dili ve Manevi Haller
Maneviyatta her halin bir rengi vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) beyaz ve yeşil rengi tercih buyurmuşlardır. Beyaz, Hz. Adem’in (a.s) temizliğini; yeşil ise huzur ve İslam’ın nurunu temsil eder. Bazı renklerin ise dikkatli kullanılması tavsiye edilmiştir:
Sarı: Genellikle binek hayvanlarının ve hızın sembolü olarak görülür. Efendimiz (s.a.v.) bu rengi bizzat üzerinde taşımamayı tercih etmiştir.
Mor: Sınırı ve bekleyişi temsil eder. Aynı zamanda adaletin (Hz. Ömer’in remzi olan menekşe gibi) rengidir. Ancak her rengin manevi bir frekansı vardır; kişi hangi rengin tesiri altındaysa o halin ahlakına dikkat etmelidir.
İnsan Allah'ın verdiği nimetlerle süslenmeli ve güzel giyinmelidir; çünkü "Allah güzeldir, güzeli sever." Fakat bu güzellik; kibirlenmek veya başkalarını aşağılamak için değil, şükür için olmalıdır.
Kan Muhafızları: Alyuvar, Akyuvar ve Hemoglobin
İnsan vücudundaki kan hücreleri (alyuvar, akyuvar ve hemoglobin), adeta bedenin koruyucu askerleridir. Bu üçlü yapı, manevi bir temsil olarak Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. İshak (a.s) dönemindeki mücadeleleri anımsatır.
Zulme ve Cebbarlığa karşı durmak.
Merhametsizliğe ve manevi körlüğe karşı uyanık olmak.
Kibre ve "benlik" davasına karşı kalbi korumak.
Kurban ibadeti, bu noktada toparlayıcı bir hikmet taşır. Kanın toprağa akıtılması, toprağın kan yapıcı maddeler üretmesine bir vesile ve bedensel hastalıklara karşı bir kalkandır. İslam’da kanın hükmü bellidir: Kan akması abdesti bozar; kadınların özel hallerinde namaz ve hac ibadetlerini beklemeye almalarını gerektirir. Bu durum fıtri bir süreçtir ve ilahi bir hikmete dayanır. Bu süreçleri tıbbi müdahalelerle (ilaçlarla) zorla değiştirmeye çalışmak, fıtrata müdahale olabilir; bu konuda dikkatli ve edep dairesinde olunmalıdır.
Son Söz
Rabbim kalplerimizi nuruyla şerh eylesin (açsın). Bizleri ayıpları örtenlerden, helal dairesinde nimetlenenlerden ve vücudundaki emaneti (kanı ve canı) Allah rızası yolunda muhafaza edenlerden eylesin. Zalimlerin "ne kazandınız?" sorusuyla rezil olduğu gün, bizleri hayırlı kazançlarla karşılasın.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
Tarih: 29.09.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Allah kimin gönlünü İslam'a açmışsa, o Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (Zümer Suresi, 22. Ayet) "...Zalimlere de: 'Kazandıklarınızı tadın bakalım!' denilir." (Zümer Suresi, 24. Ayet)
Vekaleten Peygamberlik ve Harun (a.s)
İlahi yolculuğumuzda, peygamberlerin bazen yerlerine vekiller bıraktıklarını görürüz. Hz. Musa (a.s), Rabbinden Tevrat'ı almak üzere Tur-i Sina’ya gittiğinde, ümmetini kardeşi Hz. Harun’a (a.s) emanet etmiştir. Hz. Harun, hem Musa (a.s) Tur dağındayken ona vekillik yapmış hem de Firavun’un karşısında onun tebliğ dili olmuştur.
Yüfenna (a.s) ve Terzi Yüzüğü (Yüksük)
Hz. Musa (a.s), Hızır (a.s) ile görüşmeye gittiğinde ise yerine vekil olarak Kalib bin Yüfenna’yı bırakmıştır. Yüfenna (a.s), Hz. İdris’in (a.s) soyundan geliyordu ve bir terziydi. Terzilerin kullandığı koruyucu yüzüğü (yüksük) ilk icat eden ve parmağına takan zat olduğu rivayet edilir.
Gümüşten yapılan bu yüksük, terzinin parmağını iğne acısından koruduğu gibi, manevi bir sırrı da taşır. Bu sır, insanların ayıplarını örtmek ve kusurlarını gizlemektir. Terzilik mesleğiyle uğraşan sanatçılarımız, bu kadim mesleğin birer temsilcisidirler. Allah, bir kimseyi toplum içinde bir rütbeye ve şöhrete ulaştırmışsa, bu ona verilmiş bir "nur"dur. Eğer bu imkanlar hayırlı işlerde kullanılmazsa, o nur (ışık), yarın ahirette nâr’a (ateşe) dönüşebilir.
Terzilere ve sanat ehline tavsiyemiz şudur: Sadece zenginleri süslemekle yetinmeyin; Hz. İdris ve Yüfenna (a.s) hürmetine fakirleri, ihtiyaç sahiplerini giydirin. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Her kim bir müminin ayıbını örterse, Allah da onun ayıplarını kıyamet gününde örter." Mesleğini insanların mahremini açmak için değil, kusurlarını örtmek için kullananlar, ahirette "Settar" ismiyle rızıklandırılırlar.
Renklerin Dili ve Manevi Haller
Maneviyatta her halin bir rengi vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) beyaz ve yeşil rengi tercih buyurmuşlardır. Beyaz, Hz. Adem’in (a.s) temizliğini; yeşil ise huzur ve İslam’ın nurunu temsil eder. Bazı renklerin ise dikkatli kullanılması tavsiye edilmiştir:
Sarı: Genellikle binek hayvanlarının ve hızın sembolü olarak görülür. Efendimiz (s.a.v.) bu rengi bizzat üzerinde taşımamayı tercih etmiştir.
Mor: Sınırı ve bekleyişi temsil eder. Aynı zamanda adaletin (Hz. Ömer’in remzi olan menekşe gibi) rengidir. Ancak her rengin manevi bir frekansı vardır; kişi hangi rengin tesiri altındaysa o halin ahlakına dikkat etmelidir.
İnsan Allah'ın verdiği nimetlerle süslenmeli ve güzel giyinmelidir; çünkü "Allah güzeldir, güzeli sever." Fakat bu güzellik; kibirlenmek veya başkalarını aşağılamak için değil, şükür için olmalıdır.
Kan Muhafızları: Alyuvar, Akyuvar ve Hemoglobin
İnsan vücudundaki kan hücreleri (alyuvar, akyuvar ve hemoglobin), adeta bedenin koruyucu askerleridir. Bu üçlü yapı, manevi bir temsil olarak Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. İshak (a.s) dönemindeki mücadeleleri anımsatır.
Zulme ve Cebbarlığa karşı durmak.
Merhametsizliğe ve manevi körlüğe karşı uyanık olmak.
Kibre ve "benlik" davasına karşı kalbi korumak.
Kurban ibadeti, bu noktada toparlayıcı bir hikmet taşır. Kanın toprağa akıtılması, toprağın kan yapıcı maddeler üretmesine bir vesile ve bedensel hastalıklara karşı bir kalkandır. İslam’da kanın hükmü bellidir: Kan akması abdesti bozar; kadınların özel hallerinde namaz ve hac ibadetlerini beklemeye almalarını gerektirir. Bu durum fıtri bir süreçtir ve ilahi bir hikmete dayanır. Bu süreçleri tıbbi müdahalelerle (ilaçlarla) zorla değiştirmeye çalışmak, fıtrata müdahale olabilir; bu konuda dikkatli ve edep dairesinde olunmalıdır.
Son Söz
Rabbim kalplerimizi nuruyla şerh eylesin (açsın). Bizleri ayıpları örtenlerden, helal dairesinde nimetlenenlerden ve vücudundaki emaneti (kanı ve canı) Allah rızası yolunda muhafaza edenlerden eylesin. Zalimlerin "ne kazandınız?" sorusuyla rezil olduğu gün, bizleri hayırlı kazançlarla karşılasın.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
TUZAK KURANLAR VE İLAHİ CEVAP
(Bütün Aslar Hakikatin Elindeyken, Şer Odakları Galip Gelemez)
Tarih: 06.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Şüphesiz onlar bir tuzak kuruyorlar. Ben de bir tuzak kuruyorum. Onun için sen o kafirlere mühlet ver, onları az bir zaman kendi hallerine bırak." (Tarık Suresi, 15-16-17)
Bereket Duaları ve Nesillerin Devamı
Hamd; soyu ve nesilleri yenileyen, ceddimizi tertemiz kılan Allah’adır. Peygamberlerin bereket duaları, bizlerin manevi azığıdır:
Hz. Adem ve soyuna, Hz. İbrahim ve nesline verdiğin bereketi bizlere de lütfeyle.
Hz. Şit, Hz. İdris ve Hz. Muhammed (s.a.v.) efendilerimizin üzerine olan bereket ve rahmetini daim eyle.
Yaratılışın Dört Ana Maddesi ve İnsan
İnsan bedeni; yağ, tuz, şeker ve su gibi temel maddeler üzerine inşa edilmiştir. Bu maddeler aynı zamanda manevi birer temsildir:
Yağ (Öz): Hz. Adem’in evlatlarını ve insanlığın ilk özünü temsil eder. Tohumdaki saklı güç gibidir.
Su (Rahmet): Hz. Nuh ve evlatlarını temsil eder. Vücudun %75’i su olduğu gibi, dünya da sularla kaplıdır. Suyu (rahmeti) inkar eden manen susuz kalır ve ölür.
Tuz ve Kalsiyum (İstikamet): İskelet sistemini, yani kemikleri temsil eder. Hakk’ı inkar edenler, manevi bir omurgadan yoksun kalırlar.
Şeker (Glikoz/Akıl): Muhammedi nurun ve ehl-i beytin sevgisini temsil eder. Beyne şeker gitmediğinde akıl çalışmadığı gibi, bu sevgiden mahrum olanın da manevi aklı dumura uğrar.
Maddelerin Erime Noktası ve Manevi Dereceler
Her maddenin bir erime noktası olduğu gibi, her insanın da bir imtihan derecesi vardır.
Tuz ve Yağ: Vücut ısısında (36 derecede) veya soğuk suda bile eriyebilir. Bu, Hz. Adem’in tevbesi gibidir; bir hata ettiğinde hemen tevbe ile bağışlanma yoluna girer.
Su: 0 derecede donar, 100 derecede kaynar. Hz. Nuh’un yolunda olmayanlar, manevi soğukluk (zemheri) veya şiddetli fırtınalarla imtihan olurlar.
Madenler (Demir, Alüminyum): Ancak 1000-2000 derecelik yüksek ısılarda saflaşır. Kalbi taş gibi katılaşmış, inkarda direnenlerin hidayet bulması veya temizlenmesi ancak çok ağır imtihanlar ve ateşten geçmelerle mümkündür.
Vaktin Kıymeti ve Namaz
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mi'rac gecesinde, namazlarını vaktinde kılmayıp geciktirenlerin uğrayacağı sıkıntıları bir misalle anlatmıştır. Namazı vaktinde kılmamak, manevi bir vebaldir. Bu haftaki sünnetimiz: Namazları vaktinde eda etmektir.
Vaktinde ödenmeyen borç büyür.
Vaktinde yenmeyen meyve çürür.
Vaktinde söylenmeyen söz değerini yitirir.
Firavun gibi can boğaza geldiğinde edilen iman (iman-ı ye's) muteber değildir.
Hak Davası ve Kardeşlik
Dünyada "aslar" (hakikatler) her zaman Allah’ın elindedir. Bazı güç odakları kendi aralarında oyunlar kurup insanlığı, özellikle İslam coğrafyasını birbirine kırdırmak isteyebilirler. Müslüman uyanık olmalıdır. Bir davası olmayan, sırf başkalarının "yürü" demesiyle savaşa koşanlar, boş bir dava uğruna canlarını heba etmiş olurlar.
Gerçek yiğitlik; kendi silahını, teknolojini ve ilmini üretmektir. Başkasının silahıyla kardeşine kurşun sıkmak yiğitlik değil, bir oyuna gelmektir. Tarihte Çanakkale’de olduğu gibi, başkalarının gazına gelip üzerimize saldıranlar hüsrana uğramışlardır. Bugün de Müslümanlar; Amerika, Rusya veya Avrupa gibi güçlerin piyonu olmamalıdır. Hakiki dava; vatan, namus ve İslam davasıdır. Kardeş katliamı üzerine kurulan hiçbir hesap, "hak davası" olamaz.
Son Söz
Rabbim bizlere hak ile batılı ayırt edecek bir feraset nasip etsin. Bizleri vaktinde uyananlardan, namazını vaktinde kılanlardan ve davasını sadece Allah rızası için yürütenlerden eyleyesin. Kendi nefsi ve makamı için Müslüman kanı dökülmesine sebep olanların sonu hüsrandır. Unutmayın ki, Allah en büyük tuzak kurucudur (Hayru'l-Mâkirîn).
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
(Bütün Aslar Hakikatin Elindeyken, Şer Odakları Galip Gelemez)
Tarih: 06.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Şüphesiz onlar bir tuzak kuruyorlar. Ben de bir tuzak kuruyorum. Onun için sen o kafirlere mühlet ver, onları az bir zaman kendi hallerine bırak." (Tarık Suresi, 15-16-17)
Bereket Duaları ve Nesillerin Devamı
Hamd; soyu ve nesilleri yenileyen, ceddimizi tertemiz kılan Allah’adır. Peygamberlerin bereket duaları, bizlerin manevi azığıdır:
Hz. Adem ve soyuna, Hz. İbrahim ve nesline verdiğin bereketi bizlere de lütfeyle.
Hz. Şit, Hz. İdris ve Hz. Muhammed (s.a.v.) efendilerimizin üzerine olan bereket ve rahmetini daim eyle.
Yaratılışın Dört Ana Maddesi ve İnsan
İnsan bedeni; yağ, tuz, şeker ve su gibi temel maddeler üzerine inşa edilmiştir. Bu maddeler aynı zamanda manevi birer temsildir:
Yağ (Öz): Hz. Adem’in evlatlarını ve insanlığın ilk özünü temsil eder. Tohumdaki saklı güç gibidir.
Su (Rahmet): Hz. Nuh ve evlatlarını temsil eder. Vücudun %75’i su olduğu gibi, dünya da sularla kaplıdır. Suyu (rahmeti) inkar eden manen susuz kalır ve ölür.
Tuz ve Kalsiyum (İstikamet): İskelet sistemini, yani kemikleri temsil eder. Hakk’ı inkar edenler, manevi bir omurgadan yoksun kalırlar.
Şeker (Glikoz/Akıl): Muhammedi nurun ve ehl-i beytin sevgisini temsil eder. Beyne şeker gitmediğinde akıl çalışmadığı gibi, bu sevgiden mahrum olanın da manevi aklı dumura uğrar.
Maddelerin Erime Noktası ve Manevi Dereceler
Her maddenin bir erime noktası olduğu gibi, her insanın da bir imtihan derecesi vardır.
Tuz ve Yağ: Vücut ısısında (36 derecede) veya soğuk suda bile eriyebilir. Bu, Hz. Adem’in tevbesi gibidir; bir hata ettiğinde hemen tevbe ile bağışlanma yoluna girer.
Su: 0 derecede donar, 100 derecede kaynar. Hz. Nuh’un yolunda olmayanlar, manevi soğukluk (zemheri) veya şiddetli fırtınalarla imtihan olurlar.
Madenler (Demir, Alüminyum): Ancak 1000-2000 derecelik yüksek ısılarda saflaşır. Kalbi taş gibi katılaşmış, inkarda direnenlerin hidayet bulması veya temizlenmesi ancak çok ağır imtihanlar ve ateşten geçmelerle mümkündür.
Vaktin Kıymeti ve Namaz
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mi'rac gecesinde, namazlarını vaktinde kılmayıp geciktirenlerin uğrayacağı sıkıntıları bir misalle anlatmıştır. Namazı vaktinde kılmamak, manevi bir vebaldir. Bu haftaki sünnetimiz: Namazları vaktinde eda etmektir.
Vaktinde ödenmeyen borç büyür.
Vaktinde yenmeyen meyve çürür.
Vaktinde söylenmeyen söz değerini yitirir.
Firavun gibi can boğaza geldiğinde edilen iman (iman-ı ye's) muteber değildir.
Hak Davası ve Kardeşlik
Dünyada "aslar" (hakikatler) her zaman Allah’ın elindedir. Bazı güç odakları kendi aralarında oyunlar kurup insanlığı, özellikle İslam coğrafyasını birbirine kırdırmak isteyebilirler. Müslüman uyanık olmalıdır. Bir davası olmayan, sırf başkalarının "yürü" demesiyle savaşa koşanlar, boş bir dava uğruna canlarını heba etmiş olurlar.
Gerçek yiğitlik; kendi silahını, teknolojini ve ilmini üretmektir. Başkasının silahıyla kardeşine kurşun sıkmak yiğitlik değil, bir oyuna gelmektir. Tarihte Çanakkale’de olduğu gibi, başkalarının gazına gelip üzerimize saldıranlar hüsrana uğramışlardır. Bugün de Müslümanlar; Amerika, Rusya veya Avrupa gibi güçlerin piyonu olmamalıdır. Hakiki dava; vatan, namus ve İslam davasıdır. Kardeş katliamı üzerine kurulan hiçbir hesap, "hak davası" olamaz.
Son Söz
Rabbim bizlere hak ile batılı ayırt edecek bir feraset nasip etsin. Bizleri vaktinde uyananlardan, namazını vaktinde kılanlardan ve davasını sadece Allah rızası için yürütenlerden eyleyesin. Kendi nefsi ve makamı için Müslüman kanı dökülmesine sebep olanların sonu hüsrandır. Unutmayın ki, Allah en büyük tuzak kurucudur (Hayru'l-Mâkirîn).
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
KOYUN POSTU GİYEN KURTLAR VE TİLKİLER
Tarih: 13.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, onun için cehennem vardır. O, orada ne ölür (kurtulur) ne de yaşar (huzur bulur). Kim de O’na mümin olarak, salih ameller işlemiş vaziyette varırsa, işte onlar için en yüksek mertebeler vardır." (Tâha Suresi, 74-75)
Nurların ve Renklerin Hakikati
Manevi yolculuğumuzda renklerin ve nurların derin manaları vardır. Beyaz renk, Hz. Adem (a.s.) efendimizin nurunun simgesidir. Beyaz, içinde bütün renkleri barındırdığı gibi; Hz. Adem de bütün peygamberlerin, evliyanın ve müminlerin nurunu asıllarında taşımaktaydı. Bu kutlu nur, sülbden sülbe geçerek nihayetinde Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) ulaşmıştır. Peygamber Efendimizden de bu nurun bir tecellisi, kıyamete kadar gelecek olan kâmil mürşidlere ve manevi önderlere emanet edilmiştir.
Bu manevi silsilede renklerin sembolik karşılıkları şöyledir:
Yeşil: Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nurunun rengidir.
Sarı ve Mavi: Bu nurun iki kolu olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizin tecellileridir.
Turuncu: Bu renklerin birleşimi ve meyvesi olan manevi olgunluk ve gayret mevsimini temsil eder.
Manevi Savunma Sistemi (C Vitamini Misali)
Kış mevsiminde portakal ve mandalina nasıl vücudu mikroplara karşı koruyan bir "C vitamini" kalkanı ise; ahir zamanda da doğru iman ve salih amel, toplumun manevi savunma sistemidir. Bir vücut bağışıklık sistemini kaybederse mikropların elinde oyuncak olur. Aynı şekilde bir toplum da manevi önderlerini ve hakikati savunanları terk ederse; fitneci, ayrılıkçı ve bozguncu akımların (mikropların) istilasına uğrar.
Bugün dünyada "hak" maskesi altında "batılı" savunanlar, aslında dünyayı büyük bir savaşa ve kaosa sürüklemektedir. Doğruyu eğriden ayıramayanlar, fitne ateşine odun taşıyanlar; hem kendilerini hem de mensubu oldukları toplumu manen hasta ederler. Allah bizleri fitne uyandıranların şerrinden korusun.
Kıyafet, Renk ve Ahlak Münasebeti
Görünen renkler, bazen kişinin iç dünyasını ve niyetini yansıtır. Ancak her zaman dış görünüşe aldanmamak gerekir. Melekler insanları niyetlerinin rengiyle bilirler. Eskiden insanların halleri simalarından ve alınlarındaki işaretlerden okunurdu; bugün ise kişinin ahlakı, seçtiği yolda ve davranışlarında gizlidir.
Dikkat edilmesi gereken en büyük tehlike, koyun postu giyen kurtlardır. Tarih boyunca ve günümüzde; kendisini çok dindar, çok doğru veya çok uslu gösteren ama aslında içten pazarlıklı olan "tilki" ruhlu insanlar hep olmuştur. Sahtekâr bir haydut, hakimin karşısına en temiz kıyafetlerle çıkıp kendini "kuzu" gibi gösterebilir. Hakikat ehli ise, bir kimsenin sözüne değil, özüne ve istikametine bakar.
Adaletin Rengi: Mor ve Menekşe
Tasavvufi bir bakışla mor renk, Hz. Ömer (r.a.) efendimizin adaletiyle özdeşleştirilen mor menekşeyi temsil eder. Eğer dünyadan adalet ve hakkaniyet kalkarsa, suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırmak imkânsız hale gelir. Adaletin olmadığı yerde mazlumlar hapse atılır, zalimler dışarıda gezer.
Ancak kişi, fıtratına aykırı hallere veya manevi hastalıklara meylederse, bu durum onun ruh rengini karartır. Böyle bir durumda mümin, hemen tevbe ve istiğfar ile manevi bir "format" atmalıdır. Siyah (pişmanlık) ve beyaz (arı duruluk) örtülerine bürünerek aslına rücu etmelidir.
Havas ve Avamın Tevbesi
Büyük veli Zünnûn-i Mısrî buyurmuştur ki: "Avamın (sıradan insanların) tevbesi günahtandır; havasın (seçkinlerin) tevbesi ise gaflettendir."
Avam; günah işlediğinde tevbe eder ama günahın kendisine nereden, hangi çevreden veya hangi kötü alışkanlıktan bulaştığını araştırmaz.
Havas; günaha giden yolu önceden sezer. Kötü bir arkadaşın, yanlış bir bakışın veya kalbi bulandıran bir niyetin farkına varır ve daha günaha düşmeden o hali terk eder.
Rabbim bizleri koyun postuna bürünmüş fitnecilerin şerrinden muhafaza eylesin. Kalplerimizi ve amellerimizi Rasulullah’ın (s.a.v.) nuruyla, Hz. Ömer’in adaletiyle ve Hz. Hasan ile Hüseyin efendilerimizin muhabbetiyle rızıklandırsın.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
Tarih: 13.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, onun için cehennem vardır. O, orada ne ölür (kurtulur) ne de yaşar (huzur bulur). Kim de O’na mümin olarak, salih ameller işlemiş vaziyette varırsa, işte onlar için en yüksek mertebeler vardır." (Tâha Suresi, 74-75)
Nurların ve Renklerin Hakikati
Manevi yolculuğumuzda renklerin ve nurların derin manaları vardır. Beyaz renk, Hz. Adem (a.s.) efendimizin nurunun simgesidir. Beyaz, içinde bütün renkleri barındırdığı gibi; Hz. Adem de bütün peygamberlerin, evliyanın ve müminlerin nurunu asıllarında taşımaktaydı. Bu kutlu nur, sülbden sülbe geçerek nihayetinde Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) ulaşmıştır. Peygamber Efendimizden de bu nurun bir tecellisi, kıyamete kadar gelecek olan kâmil mürşidlere ve manevi önderlere emanet edilmiştir.
Bu manevi silsilede renklerin sembolik karşılıkları şöyledir:
Yeşil: Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nurunun rengidir.
Sarı ve Mavi: Bu nurun iki kolu olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizin tecellileridir.
Turuncu: Bu renklerin birleşimi ve meyvesi olan manevi olgunluk ve gayret mevsimini temsil eder.
Manevi Savunma Sistemi (C Vitamini Misali)
Kış mevsiminde portakal ve mandalina nasıl vücudu mikroplara karşı koruyan bir "C vitamini" kalkanı ise; ahir zamanda da doğru iman ve salih amel, toplumun manevi savunma sistemidir. Bir vücut bağışıklık sistemini kaybederse mikropların elinde oyuncak olur. Aynı şekilde bir toplum da manevi önderlerini ve hakikati savunanları terk ederse; fitneci, ayrılıkçı ve bozguncu akımların (mikropların) istilasına uğrar.
Bugün dünyada "hak" maskesi altında "batılı" savunanlar, aslında dünyayı büyük bir savaşa ve kaosa sürüklemektedir. Doğruyu eğriden ayıramayanlar, fitne ateşine odun taşıyanlar; hem kendilerini hem de mensubu oldukları toplumu manen hasta ederler. Allah bizleri fitne uyandıranların şerrinden korusun.
Kıyafet, Renk ve Ahlak Münasebeti
Görünen renkler, bazen kişinin iç dünyasını ve niyetini yansıtır. Ancak her zaman dış görünüşe aldanmamak gerekir. Melekler insanları niyetlerinin rengiyle bilirler. Eskiden insanların halleri simalarından ve alınlarındaki işaretlerden okunurdu; bugün ise kişinin ahlakı, seçtiği yolda ve davranışlarında gizlidir.
Dikkat edilmesi gereken en büyük tehlike, koyun postu giyen kurtlardır. Tarih boyunca ve günümüzde; kendisini çok dindar, çok doğru veya çok uslu gösteren ama aslında içten pazarlıklı olan "tilki" ruhlu insanlar hep olmuştur. Sahtekâr bir haydut, hakimin karşısına en temiz kıyafetlerle çıkıp kendini "kuzu" gibi gösterebilir. Hakikat ehli ise, bir kimsenin sözüne değil, özüne ve istikametine bakar.
Adaletin Rengi: Mor ve Menekşe
Tasavvufi bir bakışla mor renk, Hz. Ömer (r.a.) efendimizin adaletiyle özdeşleştirilen mor menekşeyi temsil eder. Eğer dünyadan adalet ve hakkaniyet kalkarsa, suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırmak imkânsız hale gelir. Adaletin olmadığı yerde mazlumlar hapse atılır, zalimler dışarıda gezer.
Ancak kişi, fıtratına aykırı hallere veya manevi hastalıklara meylederse, bu durum onun ruh rengini karartır. Böyle bir durumda mümin, hemen tevbe ve istiğfar ile manevi bir "format" atmalıdır. Siyah (pişmanlık) ve beyaz (arı duruluk) örtülerine bürünerek aslına rücu etmelidir.
Havas ve Avamın Tevbesi
Büyük veli Zünnûn-i Mısrî buyurmuştur ki: "Avamın (sıradan insanların) tevbesi günahtandır; havasın (seçkinlerin) tevbesi ise gaflettendir."
Avam; günah işlediğinde tevbe eder ama günahın kendisine nereden, hangi çevreden veya hangi kötü alışkanlıktan bulaştığını araştırmaz.
Havas; günaha giden yolu önceden sezer. Kötü bir arkadaşın, yanlış bir bakışın veya kalbi bulandıran bir niyetin farkına varır ve daha günaha düşmeden o hali terk eder.
Rabbim bizleri koyun postuna bürünmüş fitnecilerin şerrinden muhafaza eylesin. Kalplerimizi ve amellerimizi Rasulullah’ın (s.a.v.) nuruyla, Hz. Ömer’in adaletiyle ve Hz. Hasan ile Hüseyin efendilerimizin muhabbetiyle rızıklandırsın.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
KANAAT EN BÜYÜK ZENGİNLİKTİR
Tarih: 20.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"...Bütün işler Allah’a döndürülür." (Enfâl Suresi, 44. Ayet) "...Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz." (Enfâl Suresi, 45. Ayet)
"El-hâlü lâ yu’refu bil-kâl" (Hal, söz ile bilinmez; ancak yaşanarak idrak edilir.)
Nefis Mertebelerinde Yolculuk: Mülhime'den Mutmainne'ye
Manevi yolculuğumuz, Nefs-i Mülhime (ilham alan nefis) makamından Nefs-i Mutmainne (huzura ermiş nefis) makamına geçiş çabasıdır. Mülhime makamındaki bir mümin, tıpkı Yunus Emre’nin Taptuk Emre dergâhına "Eğri odun yakışmaz" diyerek sadece dosdoğru odunları taşıması gibi, hayatında da her zaman doğruyu, helali ve güzeli seçmeye çalışır.
Bu makamda kişinin kalp gözü hafifçe aralanır. Karşılaştığı her hadisenin "pozitif" (Rahmani) mi yoksa "negatif" (nefsani/şeytani) mi olduğunu sezmeye başlar. Eğer kişi hep hayrı ve doğruyu seçerse Mutmainne makamına doğru yükselir; şayet nefsinin arzularına ve kötülüğe meylederse Nefs-i Emmare'ye (kötülüğü emreden nefis) geri düşer.
Manevi Mıknatıs ve İmtihanlar
Tasavvufi bir bakışla, müminin kalbi pozitif yüklü bir merkez gibidir. Ancak bu dünyada cennete giden yol çile, hastalık ve musibetlerle çevrilidir. Bir mümin doğru yolu bulduğunda, nefsine ve şeytana ait "negatif" unsurlar adeta bir mıknatısın demir tozlarını çekmesi gibi onun üzerine hücum eder. Şeytan, mülhime makamındaki kişiyi yoldan çıkarmak için haramı helal gibi gösterir, hırsızlığı veya yalanı kolaylaştırır.
Eğer mümin, ne kadar zor durumda kalırsa kalsın hırsızlık yerine dürüstlüğü, haram yerine helali seçerse, üzerine gelen o ağırlıkları (negatif yükleri) imanıyla eritir ve manen hafifleyerek yükselir. Fakat nefsine yenik düşerse, bu hatalar bir "kara delik" gibi onu karanlığa ve dibe doğru çeker.
Sağdan Yaklaşan Tehlike: Dünya Hırsı
Şeytan bazen insanı kötülükle değil, "iyilik" maskesi altında dünya hırsıyla kandırır. İnsana dokunduğunu altına çevirme hırsı verir. Kişi paraya tapmaya başladığında kıldığı namazdan, tuttuğu oruçtan, hatta kestiği kurbandan bile dünyevi bir kâr bekler hale gelir.
Günümüzde ibadetleri bir kazanç kapısına çeviren "yardım simsarları" ortaya çıkmıştır. "Şu kadar paraya kurban kesiyoruz" diyerek insanların saf niyetlerini suistimal edenler, aslında ibadeti ticarete alet etmektedirler. Müslüman uyanık olmalıdır; verdiği hayrın nereye gittiğini, kime hizmet ettiğini ferasetiyle tartmalıdır. Hayır yapıyorum derken, farkında olmadan şerre destek olmamalıdır.
Akıl Baliğ Olmak ve Manevi Olgunluk
İnsanın manen "akil baliğ" olması, sadece yaşla değil, hayır ile şerri birbirinden kesin olarak ayırt edebilmesiyle ölçülür. Tıpkı Hz. Enes'in çocukken bir işe daldığında Efendimiz'in (s.a.v.) ona anlayışla yaklaşması gibi, manen çocuk mesabesinde olan müminler de dünya oyunlarına dalabilirler.
Kendi hayatımdan bir örnek vereyim: İlkokul yıllarımda bir gün okul çıkışı kahvehanedeki bir filme dalıp akşamın nasıl olduğunu fark etmemiştim. Ailem beni sokak sokak aramış, endişelenmişti. Eve televizyon alınınca artık dışarıdaki o oyalayıcı şeylere ihtiyacım kalmadı. İşte maneviyat da böyledir; bir mürşid-i kâmil veya manevi bir nur kalbe girdiğinde, insan artık dışarıdaki sahte parıltılara ve nefsi oyunlara dönüp bakmaz.
Peygamberlerin ve Evliyanın Yolu
İslam'ın temsil görevi, önce peygamberlere, sonra onların ashabına, evliyaya ve nihayetinde şuurlu müminlere emanettir. Gökyüzündeki yıldızlar gibi olan bu rehberler, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarır. Her asırda irşad vazifesini yürüten manevi önderler bulunur. Ahir zamanda da bu silsile devam edecektir.
Aslolan, temiz lokma ve doğru ameldir. Hz. Musa (a.s.) bir gün ağlamaktan gözlerinden kan gelen bir kul için şefaat dilediğinde, Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Ya Musa, o kulun karnında haram lokma, sırtında haram elbise oldukça, ağlamaktan ölse bile duasını kabul etmem." Demek ki yenilen her haram lokma, insanı zulme ve günaha meyleder; helal lokma ise ibadete ve huzura sevk eder.
Sonuç: Kanaat En Büyük Hazinedir
Akıllı insan; çok para kazanan veya kurnaz olan değil, dinde selametle kalmayı dünyalığa tercih edendir. Hz. İsa (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Dünyadan az şeyi dinin selameti ile kabul edin. Oysaki başka kavimler, az din ile dünya selametini kabul ettiler."
Bugün insanların çoğu "dünyalığım çok olsun da dinim az olsa da olur" yanılgısına düşmüştür. Ev, araba ve eşya hırsı namazı, orucu ve taatı unutturmuştur. Unutulmamalıdır ki; Allah her canlının rızkını taksim etmiştir. Bir filin içeceği su ile bir farenin içeceği su ayrıdır. Az ile yetinmeyip başkasının hakkına göz diken, aslında kendi manevi sonunu hazırlar. Gözü doymayanın gözünü ancak toprak doyurur. Bu haftaki dersimiz şudur: Kanaat, en büyük zenginliktir.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
Tarih: 20.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"...Bütün işler Allah’a döndürülür." (Enfâl Suresi, 44. Ayet) "...Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz." (Enfâl Suresi, 45. Ayet)
"El-hâlü lâ yu’refu bil-kâl" (Hal, söz ile bilinmez; ancak yaşanarak idrak edilir.)
Nefis Mertebelerinde Yolculuk: Mülhime'den Mutmainne'ye
Manevi yolculuğumuz, Nefs-i Mülhime (ilham alan nefis) makamından Nefs-i Mutmainne (huzura ermiş nefis) makamına geçiş çabasıdır. Mülhime makamındaki bir mümin, tıpkı Yunus Emre’nin Taptuk Emre dergâhına "Eğri odun yakışmaz" diyerek sadece dosdoğru odunları taşıması gibi, hayatında da her zaman doğruyu, helali ve güzeli seçmeye çalışır.
Bu makamda kişinin kalp gözü hafifçe aralanır. Karşılaştığı her hadisenin "pozitif" (Rahmani) mi yoksa "negatif" (nefsani/şeytani) mi olduğunu sezmeye başlar. Eğer kişi hep hayrı ve doğruyu seçerse Mutmainne makamına doğru yükselir; şayet nefsinin arzularına ve kötülüğe meylederse Nefs-i Emmare'ye (kötülüğü emreden nefis) geri düşer.
Manevi Mıknatıs ve İmtihanlar
Tasavvufi bir bakışla, müminin kalbi pozitif yüklü bir merkez gibidir. Ancak bu dünyada cennete giden yol çile, hastalık ve musibetlerle çevrilidir. Bir mümin doğru yolu bulduğunda, nefsine ve şeytana ait "negatif" unsurlar adeta bir mıknatısın demir tozlarını çekmesi gibi onun üzerine hücum eder. Şeytan, mülhime makamındaki kişiyi yoldan çıkarmak için haramı helal gibi gösterir, hırsızlığı veya yalanı kolaylaştırır.
Eğer mümin, ne kadar zor durumda kalırsa kalsın hırsızlık yerine dürüstlüğü, haram yerine helali seçerse, üzerine gelen o ağırlıkları (negatif yükleri) imanıyla eritir ve manen hafifleyerek yükselir. Fakat nefsine yenik düşerse, bu hatalar bir "kara delik" gibi onu karanlığa ve dibe doğru çeker.
Sağdan Yaklaşan Tehlike: Dünya Hırsı
Şeytan bazen insanı kötülükle değil, "iyilik" maskesi altında dünya hırsıyla kandırır. İnsana dokunduğunu altına çevirme hırsı verir. Kişi paraya tapmaya başladığında kıldığı namazdan, tuttuğu oruçtan, hatta kestiği kurbandan bile dünyevi bir kâr bekler hale gelir.
Günümüzde ibadetleri bir kazanç kapısına çeviren "yardım simsarları" ortaya çıkmıştır. "Şu kadar paraya kurban kesiyoruz" diyerek insanların saf niyetlerini suistimal edenler, aslında ibadeti ticarete alet etmektedirler. Müslüman uyanık olmalıdır; verdiği hayrın nereye gittiğini, kime hizmet ettiğini ferasetiyle tartmalıdır. Hayır yapıyorum derken, farkında olmadan şerre destek olmamalıdır.
Akıl Baliğ Olmak ve Manevi Olgunluk
İnsanın manen "akil baliğ" olması, sadece yaşla değil, hayır ile şerri birbirinden kesin olarak ayırt edebilmesiyle ölçülür. Tıpkı Hz. Enes'in çocukken bir işe daldığında Efendimiz'in (s.a.v.) ona anlayışla yaklaşması gibi, manen çocuk mesabesinde olan müminler de dünya oyunlarına dalabilirler.
Kendi hayatımdan bir örnek vereyim: İlkokul yıllarımda bir gün okul çıkışı kahvehanedeki bir filme dalıp akşamın nasıl olduğunu fark etmemiştim. Ailem beni sokak sokak aramış, endişelenmişti. Eve televizyon alınınca artık dışarıdaki o oyalayıcı şeylere ihtiyacım kalmadı. İşte maneviyat da böyledir; bir mürşid-i kâmil veya manevi bir nur kalbe girdiğinde, insan artık dışarıdaki sahte parıltılara ve nefsi oyunlara dönüp bakmaz.
Peygamberlerin ve Evliyanın Yolu
İslam'ın temsil görevi, önce peygamberlere, sonra onların ashabına, evliyaya ve nihayetinde şuurlu müminlere emanettir. Gökyüzündeki yıldızlar gibi olan bu rehberler, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarır. Her asırda irşad vazifesini yürüten manevi önderler bulunur. Ahir zamanda da bu silsile devam edecektir.
Aslolan, temiz lokma ve doğru ameldir. Hz. Musa (a.s.) bir gün ağlamaktan gözlerinden kan gelen bir kul için şefaat dilediğinde, Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Ya Musa, o kulun karnında haram lokma, sırtında haram elbise oldukça, ağlamaktan ölse bile duasını kabul etmem." Demek ki yenilen her haram lokma, insanı zulme ve günaha meyleder; helal lokma ise ibadete ve huzura sevk eder.
Sonuç: Kanaat En Büyük Hazinedir
Akıllı insan; çok para kazanan veya kurnaz olan değil, dinde selametle kalmayı dünyalığa tercih edendir. Hz. İsa (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Dünyadan az şeyi dinin selameti ile kabul edin. Oysaki başka kavimler, az din ile dünya selametini kabul ettiler."
Bugün insanların çoğu "dünyalığım çok olsun da dinim az olsa da olur" yanılgısına düşmüştür. Ev, araba ve eşya hırsı namazı, orucu ve taatı unutturmuştur. Unutulmamalıdır ki; Allah her canlının rızkını taksim etmiştir. Bir filin içeceği su ile bir farenin içeceği su ayrıdır. Az ile yetinmeyip başkasının hakkına göz diken, aslında kendi manevi sonunu hazırlar. Gözü doymayanın gözünü ancak toprak doyurur. Bu haftaki dersimiz şudur: Kanaat, en büyük zenginliktir.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
HAİNLERİ DOST EDİNMEYİN, ONLARLA TARTIŞMAYIN
Tarih: 27.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlikte ısrar eden günahkârları sevmez." (Nisâ Suresi, 107. Ayet)
Bu ayet-i kerime bizlere şunu anlatır: Kendi nefislerine uyup şahsi çıkarları için doğruluktan ayrılan ve hainlik edenler ile beyhude tartışmalara girmeyin. Allah, gerçek yüzünü saklayan ve hainliği kendisine yol edinenleri bilir ve onları sevmez.
Peygamberlerin Mirası Olarak Meslekler
Manevi yolculuğumuzda her peygamberin bir emeği ve mesleği vardır:
Nuh (a.s): İlk marangoz, mimar ve mühendistir.
İbrahim (a.s): İkinci marangoz ve mimardır.
İsa (a.s): Hem marangoz hem de bir şifacı (tabip) ve muallimdir.
İdris (a.s): Terzilerin piri ve yazı yazanların önderidir.
Musa (a.s): İz süren, yol gösteren ve hakikati arayandır.
Süleyman (a.s): Devlet yönetimi ve hukuk ilminin üstadıdır.
Bu peygamberlerin her biri bir zanaatla, bir ilimle insanlığa hizmet etmiştir. Bizler de onların yolundan gidiyorsak, sadece dilde değil, amelde de onlara benzemeliyiz. "İbrahim'in milletindenim" deyip bir eser ortaya koymamak, "İsmail'in torunuyum" deyip fedakârlık yapmamak, "Nuh babamızdır" deyip bir proje üretmemek, o mübarek zatların mirasına vefasızlık olur.
On Parmağında On Marifet Olmak
Kişi; elinden her iş gelen, hem dünyasını hem ahiretini imar eden bir şuurda olmalıdır. Bir mümin; yeri geldiğinde bir usta, yeri geldiğinde bir öğretici, yeri geldiğinde bir şifacı olabilmelidir. İslam'da aslolan, her alanda yetkinleşmek ve insanlara faydalı olmaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır."
Eğer bizler bir işi yarım bırakırsak, ilmimizi paylaşmazsak, dertlere derman (Lokman aleyhisselam gibi) olmazsak, kainattaki bu ilahi nizamdan kopmuş oluruz. Güzel ahlakla ve sanatla uğraşmak, Allah’ın her şeye verdiği güzelliği görmek Muhammedî bir nefestir.
Hainlerin Alameti ve Hak Davası
Rabbimiz Nisâ Suresi'nde buyurduğu üzere; yüzüne maske takmış, özü başka sözü başka olan kimselerle vaktinizi heba etmeyin. Sizin derdiniz ve davanız Hak yolu olsun. Hainler ve ikiyüzlüler, her ne kadar kendilerini gizleseler de hallerinden ve simalarından tanınırlar.
Tarih boyunca zalimler ve kibirlenenler (Firavun ve Nemrut gibi) kendi saltanatlarının ebedi olacağını sanmışlardır. Ancak Allah "Sabur"dur, yani sabredendir. Zulüm ancak belli bir vakte kadar sürer; sonunda hak yerini bulur ve herkes ameliyle baş başa kalır. Önemli olan, kaba kuvvetle veya makamla değil, Hz. Ali’nin (r.a.) dediği gibi; ilimle, edeple ve başkalarına bir harf öğreterek gönüllerde taht kurabilmektir.
İmtihan ve Fitne Karşısında Mümin
Dünya hayatı bir imtihandır. Fitneler uyandığında mümin ferasetli olmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), uyuyan fitneyi uyandırana lanet etmiştir. Bu sebeple bizler; yakıp yıkan değil, yapan ve onaran olmalıyız. Başkalarına benzemeye çalışıp özümüzü ve imanımızı kaybetmekten sakınmalıyız.
Sonuç olarak; alırken, verirken, namaz kılarken veya bir hüküm verirken tek gayemiz Allah’ın rızası olmalıdır. Hainlerin, zalimlerin ve ikiyüzlülerin şerrinden her daim Mevla’ya sığınmalıyız. Rabbim, bizleri iki dilli ve iki suratlı kimselerin şerrinden, fitnesinden muhafaza eylesin.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
Tarih: 27.10.2012 Cumartesi
Euzubillahi mineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim
"Nefislerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlikte ısrar eden günahkârları sevmez." (Nisâ Suresi, 107. Ayet)
Bu ayet-i kerime bizlere şunu anlatır: Kendi nefislerine uyup şahsi çıkarları için doğruluktan ayrılan ve hainlik edenler ile beyhude tartışmalara girmeyin. Allah, gerçek yüzünü saklayan ve hainliği kendisine yol edinenleri bilir ve onları sevmez.
Peygamberlerin Mirası Olarak Meslekler
Manevi yolculuğumuzda her peygamberin bir emeği ve mesleği vardır:
Nuh (a.s): İlk marangoz, mimar ve mühendistir.
İbrahim (a.s): İkinci marangoz ve mimardır.
İsa (a.s): Hem marangoz hem de bir şifacı (tabip) ve muallimdir.
İdris (a.s): Terzilerin piri ve yazı yazanların önderidir.
Musa (a.s): İz süren, yol gösteren ve hakikati arayandır.
Süleyman (a.s): Devlet yönetimi ve hukuk ilminin üstadıdır.
Bu peygamberlerin her biri bir zanaatla, bir ilimle insanlığa hizmet etmiştir. Bizler de onların yolundan gidiyorsak, sadece dilde değil, amelde de onlara benzemeliyiz. "İbrahim'in milletindenim" deyip bir eser ortaya koymamak, "İsmail'in torunuyum" deyip fedakârlık yapmamak, "Nuh babamızdır" deyip bir proje üretmemek, o mübarek zatların mirasına vefasızlık olur.
On Parmağında On Marifet Olmak
Kişi; elinden her iş gelen, hem dünyasını hem ahiretini imar eden bir şuurda olmalıdır. Bir mümin; yeri geldiğinde bir usta, yeri geldiğinde bir öğretici, yeri geldiğinde bir şifacı olabilmelidir. İslam'da aslolan, her alanda yetkinleşmek ve insanlara faydalı olmaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır."
Eğer bizler bir işi yarım bırakırsak, ilmimizi paylaşmazsak, dertlere derman (Lokman aleyhisselam gibi) olmazsak, kainattaki bu ilahi nizamdan kopmuş oluruz. Güzel ahlakla ve sanatla uğraşmak, Allah’ın her şeye verdiği güzelliği görmek Muhammedî bir nefestir.
Hainlerin Alameti ve Hak Davası
Rabbimiz Nisâ Suresi'nde buyurduğu üzere; yüzüne maske takmış, özü başka sözü başka olan kimselerle vaktinizi heba etmeyin. Sizin derdiniz ve davanız Hak yolu olsun. Hainler ve ikiyüzlüler, her ne kadar kendilerini gizleseler de hallerinden ve simalarından tanınırlar.
Tarih boyunca zalimler ve kibirlenenler (Firavun ve Nemrut gibi) kendi saltanatlarının ebedi olacağını sanmışlardır. Ancak Allah "Sabur"dur, yani sabredendir. Zulüm ancak belli bir vakte kadar sürer; sonunda hak yerini bulur ve herkes ameliyle baş başa kalır. Önemli olan, kaba kuvvetle veya makamla değil, Hz. Ali’nin (r.a.) dediği gibi; ilimle, edeple ve başkalarına bir harf öğreterek gönüllerde taht kurabilmektir.
İmtihan ve Fitne Karşısında Mümin
Dünya hayatı bir imtihandır. Fitneler uyandığında mümin ferasetli olmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), uyuyan fitneyi uyandırana lanet etmiştir. Bu sebeple bizler; yakıp yıkan değil, yapan ve onaran olmalıyız. Başkalarına benzemeye çalışıp özümüzü ve imanımızı kaybetmekten sakınmalıyız.
Sonuç olarak; alırken, verirken, namaz kılarken veya bir hüküm verirken tek gayemiz Allah’ın rızası olmalıdır. Hainlerin, zalimlerin ve ikiyüzlülerin şerrinden her daim Mevla’ya sığınmalıyız. Rabbim, bizleri iki dilli ve iki suratlı kimselerin şerrinden, fitnesinden muhafaza eylesin.
El-Fatiha maassalavat.
Başağaçlı Raşit Tunca Kar©glan
EL BÂRÎ ALLAH
04 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Ve Sûr'a üfürülür; Allah'ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür. Sonra ona bir daha üfürülür; bir de bakarsın onlar ayağa kalkmış, bakıyorlar!" (Zümer Suresi, 68)
Sadakallahül azîm.
Esteûzü billâh.
Sûr'a üfürüldüğü zaman göklerde ve yerde olan herkes ölecektir; ancak Allah Teâlâ'nın diledikleri müstesna. Sonra ona bir daha üfürülür, bir de bakarsın onlar (kabirlerinden) kalkmış, bakıyorlar!
En doğru söz, Aziz olan Allah'ın sözüdür. (Zümer Suresi, 68)
Allahümme salli alâ sâhibis sûri İsrafîl aleyhisselâm.
Allahümme salli alâ sâhibil kitâbi cemîi rusûli rabbil âlemîn.
Allahümme salli alâ arşın alâ, kitâbın ve kalem.
Allahümme salli alâ meydân-ı haşri, meydân-ı arasat.
Allahümme salli alâ mîzan.
Ve sellim alâ sâhibiş şefâati.
Ve selâmen ve selâmeten ilel hayri li fil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimât fî vakti yevmil karâr ve yevmiddîn.
Velhamdülillâhi rabbil âlemîn, errahmânirrahîm, mâliki yevmiddîn.
İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtellezîne en'amte aleyhim, gayril mağdûbi aleyhim ve lâd dâllîn. Âmîn, âmîn, âmîn bi hurmeti Tâhâ ve Yâsîn.
Yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuğumuz din gününe doğru olacak.
Hz. Âdem'in (a.s.) yaratılmasından din gününe kadar olan zaman, hakikî takvim zamanı ile 6664 gündür. 665. gün birinci sûra üfürülecek gündür. 666. gün ise ikinci sûra üfürülecek ve din günü olacaktır. Görülüyor ki, güneş takvimine göre bir yıl 365 gün 6 saattir. Ancak Rabbimizin kabul ettiği, küçük takvim olan ay takvimine göre ise 665'in yarısı 332,5 gündür. Yani her sene 1 gün "karar günü"dür. İşte o gün, Hz. Mikâil'e (a.s.) bütün yağacak yağmur adedi, bitecek nebatat adedi, çakacak yıldırım adedi, olacak tufan adedi, deprem adedi, yenilecek içilecek her lokma adedi verilir. Hz. Azrâil'e (a.s.) de alınacak her nefes adedi ve kimlerin doğacağı, kimlerin öleceği listesi verilir. Hz. İsrafil'e (a.s.) ise bir adet "Be" (ب) harfi verilir ki, o "Be" ile kâinatın sonuna ne zaman nokta konulacağı bellidir. Fakat Hz. İsrafil (a.s.) o "Be"ye değil, Azamet-i İlâhiye'den gelecek emre bakar.
İşte müminler söze selam ile başlar ve ayrılırken de selam ile sözü bitirirler. Yani bir dostunuzdan, ailenizden ayrılırken, yine geldiğinizdeki gibi selam vermek veya "Maasselâm" demek sünnettir. Fakat biz Türklerde, gelince selam vermek vardır da, ayrılırken tekrar selam vermek yoktur. Alışmamışlar giderken de selam vermeye. Oysa ayrılıp giderken de Müslüman kardeşin için selam ve selamet dilemek, onun da senin için dilemesi sünnettir. Türkler şimdiye kadar yapmazlardı, ama artık yapmaya alışsalar iyi olur. Çünkü son noktanın ne zaman konulacağı yakın oldu.
Neden derseniz; Rabbimizin müsadesiyle, yeryüzünde son bir "Allah" diyen oldukça kıyamet kopmayacaktır. Ama insanlar görünüşe kanmasınlar. Camiler dolu, hac edenler dolu, yani daha çok Allah diyen var sanmasınlar. Oysa çocuklara namazı anlatmak için büyükler, "Allah deyeceksin" yahut "Ninen 'Allah' diyor" diye namazı tarif ederler. Yani, "Allah demek"ten maksat namazdır. Namazda, farz namazların en büyüğü dört rekattır. Ondan bir küçüğü üç rekattir. Ondan daha küçülünce iki rekattir. Ondan daha küçülünce vitir kalır ki, o da Fâtiha'sı olmayan, bir tekbir ile bir rükû ve iki secdeden sonra tahiyyattır. Ondan bir öncesi ise tahiyyatı olmayan iki şefâattir.
İşte bu son noktanın (ب) konması hususunda Hz. İsrafil'in (a.s.) baktığı yer, yeryüzünde gerçek namaz kılan insanların kaç rekat namaz kılabildikleridir. İşte şeytan (aleyhillâne) namaza müdahale edip insanın namazından çalar. İşte böyle çalına çalına namazdan bir şey kalmaz. Geçen hafta sabah namazı kılarken fark ettim ki, şeytan (aleyhillâne) iki rekatlık sabah namazına da müdahale etti ve yeryüzünde tam tekmil iki rekat namaz kılan kalmamış. Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında namaz dört rekatti. Peygamberimiz (s.a.v.) "Asr-ı Saadet"in zamanının ikindi vakti olduğunu söyledi. Biz ise daha önceki vaazlarımızda yazdık; akşam namazı vakti ahir zamandır. Yani en iyi namaz kılanların bu vakitte üç rekat tam tekmil namaz kılabilenlerin vaktiydi. Onların ittiba ettikleri sünnet sebebiyle, yani akşam namazının ardından kılınan evvabin namazı hâtırına idi. Evvabin namazını Nakşiler kılar. Daha 1995'te namaz üç rekat kılınabiliyordu, ama artık maalesef kılanamıyor. Hatta geçen haftadan sonra iki sabah namazına kalkamadım. Bu da gösteriyor ki, artık iki rekat bile namaz kılanamıyor. Bu, bizim (ب) harfine çok yaklaştığımızı gösteriyor.
Sanmayın öyle; camiler dolu, Kâbe'de hac edenler dolu... Geçen bir kiraz çekirdeği kırdım, dişime bakınca aynı kiraz çekirdeği, ama içi boş, içinde ced (gerçek çekirdek) yok. Yani namaz kıldığını zanneden, hac ettiğini zanneden çok, ama gerçek iman sahibi az. Yani çekirdeklerin içi boş. Kâfirden beteri masonlar ve Yahudiler çekirdeklerin içini boşaltmışlar. Namaz var, ama gerçek namaz kılan az; oruç var, ama oruç tutan az; Kâbe'ye giden var, ama hac eden az. Öz yok; yani çekirdek diye kabuklar var.
İşte, eğer şeytan imamın namazından çalarsa, bütün cemaatin namazından çalmış olur. Yine eğer imamın namazı yoksa, bütün cemaatinin namazı yok demektir. Ahir zamanın imamının namazından eğer şeytan çalabiliyorsa, son iki rekat da gitmiş demektir. Bizde olduğu gibi sabah namazı kazaya kalıyorsa ve yani namazı yoksa, onun imam olduğu ahir zaman ümmetinin namazı yok demektir. İmamın namazı yoksa, nasıl cemaatin namazı olsun ki?
İşte ağaçlar aynı, ağaç aynı, meyve gibi görünüyor, ama öyle değil. İçi yok, özü yok artık. O çekirdeklerden aslına giden yol kopmuş, yol aslına gitmiyor. Yani ayvadan aslına gidecek yol yok, elmadan aslına gidecek yol yok. Yol kırılmış ve harita yok artık. Bu da gösteriyor ki, yakın zamanda Kur'an yeryüzünden kalkacaktır. Artık gidecek bütün yollar silinince, bir gün Kur'an açıldığında içinde Kur'an yazılı olmadığı görülecektir; Kur'an ref edilmiş olacaktır.
Biz ne dedik; her bir meyve bir peygamberi temsil eder ve her bir nebat bir tür, bir ümmet. Onların özü gidince, onlara giden yollar kesilmiş demektir. Artık yollar varacağı yere varmıyorsa, bu yollar nereye gidiyordur, artık siz düşünün. Her bir şeyin kâinatla alâkası vardır ve yeryüzünden semaya açılan kapılar vardır. Bu kapılar artık ardından sürgülenince son nokta kalacaktır. "Be" harfinde olduğu gibi, (ب) "Bâb" demektir, yani kapı. Kapı ardından sürgülenince, yeryüzünde bir "Allah" diyen kalır ve o tek "Allah" diyen o son noktadır. O son nokta da ölünce sûra üfürülür.
Peygamberler tarihinden Yüşâ veya Kâleb bin Yüfenna (a.s.)'da kalmıştık. Ondan sonra İsrailoğulları'na HIZKİL (a.s.) peygamber olarak görevlendirildi. HIZKİL (a.s.)'a Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrından verilmişti. Onun ümmeti ölmeyi istiyorlardı ki, ölüp bu dünya cefalarından kurtuluversinler. Bunun üzerine Rabbimiz ölmenin inanmayanlar için kurtuluş olmadığını onun ümmetine ispat için Hizkîl (a.s.)'a emir verdi ve o dört bin ölüyü diriltti. Onların halini sordu ve ümmeti duydu. Sonra onlar tekrar öldüler.
İşte bugün bizim bu vaazımızı duyup, "Keşke ölsek de kurtulsak" diyenler olacaktır. Fakat bunun insanlara kurtuluş olmadığının delili, Halîl'de yatan HIZKİL (a.s.)'dır. Bugün Halîl'de zulüm işlenmekte ve HIZKİL (a.s.) rahatsız edilip kaldırıldı. Bu da, yani Hz. İsrafil'in (a.s.) görevinin yaklaştığını ve Hz. İsrafil'in (a.s.) emanetini taşıyanın kalkmasının, son görevin yaklaştığını gösteriyor.
Rabbim, Hizkîl (a.s.) ve onun imanlı ümmetine selam ve salât eylesin.
Ey inananlar! Dünyada (ب) harfini çoğaltın. Yani doğan çocuklarınıza Râbia ve Bekir ismini koyun. "Râbia" dördüncü demektir; yani dördüncü melek, Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrı, son nokta. İşte (ب)'ler çoğalınca, o (ب)'ler yeryüzünde oldukça son bir ümit var olacaktır. Elinizdeki çekirdeği dikin, nereye olursa... Belki içinden yeşeren bir çekirdek olur. Her ne kadar çekirdekler boş, içsiz veya içi oynanmış olsa da, içinden bir dirilen çıkar inşallah. Hizkîl (a.s.) hürmetine, o diriltilen dört bin çekirdek hürmetine, ölü iken dirilecek dört bin çekirdeği, Râbia, Üveys ve Bekir'i çoğaltın. Hizkîl (a.s.)'ın dört bin imanlı ümmetini çağırın. İbrahim ismini çoğaltın, Kâbe daha yıkılmasın.
Geçen sene öğrettiğimiz yün eğirme hikmetine talip olanlar bir haftadır huzursuzlar. Zaman geldi; yün eğirip yün çorap giyin. Ama gece örmeyin, gündüz ışığında örün. Lamba yanan evde örmeyin, dışarıda örün. Kapınızın dışına oturun ve kapı önünde örün. Gün karardı mı örmeyi bırakın. O geceden ve lamba ışığında örmüş olanlar varsa, o ördüklerini söksünler, bütün ördüklerini söksünler. Yeryüzünün çeşitli yerlerinde yün eğirip yün çorap ve yün takke örenler bulunsun. Ören bacılarımız, kocasına oğluna onları giydirsin. Bir vakit miktarı giysinler. Bir vakit miktarı en az 1,5 saattir. Kocakarılar kendileri yün çorap giymesinler. HIZKİL (a.s.)'ın lakabı "Kocakarının oğlu" demektir. Rabbim kocakarıdan oğlan evladı meydan getirendir. Kocakarı dünyada da... Rabbim HIZKİLLAR doğursun ve çocuklarınıza bir de HIZKİL adı koyun. Alfabesinde "I" harfi olmayanlar koymasınlar. Yani "I" gibi okunan harfi olmayan devletler bu ismi koymasınlar.
Allah'ın muradı dışında hiçbir hareket olamaz.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
Allah Teâlâ Arş'ı yarattı ve sonra Arş'ı taşıyan melekleri yarattı. O melekler sordular:
"Yâ Rabbi! Bizi niye yarattın?"
Cenâb-ı Bâri buyurdular:
"Arş'ı taşımanız için."
Melekler dediler:
"Arş'ı taşımaya kimin gücü yeter?"
Hazret-i Bâri buyurdu:
"Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh deyin, kaldırırsınız."
Hamele-i Arş melekleri: "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" dediler ve Arş'ı kaldırdılar.
Bu haftaki ikinci sünnetimiz: Günde 100 defa "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" demek, Hamele-i Arş (yani Arş-ı Âlâ'yı taşıyan meleklerin) sünnetidir. Bu sünnete ittiba edelim inşallah.
Rabbim biz sonda kalan ahir zaman ümmetine ve son (ب)'lere yardım etsin inşallah. (ب)'lerinizi çoğaltsın. Ve son olarak, çocuklarınıza bir de "BÂRÎ" ismini koyun.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı, Son Düzeltleme Yapıldı
Original Kar©glan
04 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Ve Sûr'a üfürülür; Allah'ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür. Sonra ona bir daha üfürülür; bir de bakarsın onlar ayağa kalkmış, bakıyorlar!" (Zümer Suresi, 68)
Sadakallahül azîm.
Esteûzü billâh.
Sûr'a üfürüldüğü zaman göklerde ve yerde olan herkes ölecektir; ancak Allah Teâlâ'nın diledikleri müstesna. Sonra ona bir daha üfürülür, bir de bakarsın onlar (kabirlerinden) kalkmış, bakıyorlar!
En doğru söz, Aziz olan Allah'ın sözüdür. (Zümer Suresi, 68)
Allahümme salli alâ sâhibis sûri İsrafîl aleyhisselâm.
Allahümme salli alâ sâhibil kitâbi cemîi rusûli rabbil âlemîn.
Allahümme salli alâ arşın alâ, kitâbın ve kalem.
Allahümme salli alâ meydân-ı haşri, meydân-ı arasat.
Allahümme salli alâ mîzan.
Ve sellim alâ sâhibiş şefâati.
Ve selâmen ve selâmeten ilel hayri li fil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimât fî vakti yevmil karâr ve yevmiddîn.
Velhamdülillâhi rabbil âlemîn, errahmânirrahîm, mâliki yevmiddîn.
İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtellezîne en'amte aleyhim, gayril mağdûbi aleyhim ve lâd dâllîn. Âmîn, âmîn, âmîn bi hurmeti Tâhâ ve Yâsîn.
Yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuğumuz din gününe doğru olacak.
Hz. Âdem'in (a.s.) yaratılmasından din gününe kadar olan zaman, hakikî takvim zamanı ile 6664 gündür. 665. gün birinci sûra üfürülecek gündür. 666. gün ise ikinci sûra üfürülecek ve din günü olacaktır. Görülüyor ki, güneş takvimine göre bir yıl 365 gün 6 saattir. Ancak Rabbimizin kabul ettiği, küçük takvim olan ay takvimine göre ise 665'in yarısı 332,5 gündür. Yani her sene 1 gün "karar günü"dür. İşte o gün, Hz. Mikâil'e (a.s.) bütün yağacak yağmur adedi, bitecek nebatat adedi, çakacak yıldırım adedi, olacak tufan adedi, deprem adedi, yenilecek içilecek her lokma adedi verilir. Hz. Azrâil'e (a.s.) de alınacak her nefes adedi ve kimlerin doğacağı, kimlerin öleceği listesi verilir. Hz. İsrafil'e (a.s.) ise bir adet "Be" (ب) harfi verilir ki, o "Be" ile kâinatın sonuna ne zaman nokta konulacağı bellidir. Fakat Hz. İsrafil (a.s.) o "Be"ye değil, Azamet-i İlâhiye'den gelecek emre bakar.
İşte müminler söze selam ile başlar ve ayrılırken de selam ile sözü bitirirler. Yani bir dostunuzdan, ailenizden ayrılırken, yine geldiğinizdeki gibi selam vermek veya "Maasselâm" demek sünnettir. Fakat biz Türklerde, gelince selam vermek vardır da, ayrılırken tekrar selam vermek yoktur. Alışmamışlar giderken de selam vermeye. Oysa ayrılıp giderken de Müslüman kardeşin için selam ve selamet dilemek, onun da senin için dilemesi sünnettir. Türkler şimdiye kadar yapmazlardı, ama artık yapmaya alışsalar iyi olur. Çünkü son noktanın ne zaman konulacağı yakın oldu.
Neden derseniz; Rabbimizin müsadesiyle, yeryüzünde son bir "Allah" diyen oldukça kıyamet kopmayacaktır. Ama insanlar görünüşe kanmasınlar. Camiler dolu, hac edenler dolu, yani daha çok Allah diyen var sanmasınlar. Oysa çocuklara namazı anlatmak için büyükler, "Allah deyeceksin" yahut "Ninen 'Allah' diyor" diye namazı tarif ederler. Yani, "Allah demek"ten maksat namazdır. Namazda, farz namazların en büyüğü dört rekattır. Ondan bir küçüğü üç rekattir. Ondan daha küçülünce iki rekattir. Ondan daha küçülünce vitir kalır ki, o da Fâtiha'sı olmayan, bir tekbir ile bir rükû ve iki secdeden sonra tahiyyattır. Ondan bir öncesi ise tahiyyatı olmayan iki şefâattir.
İşte bu son noktanın (ب) konması hususunda Hz. İsrafil'in (a.s.) baktığı yer, yeryüzünde gerçek namaz kılan insanların kaç rekat namaz kılabildikleridir. İşte şeytan (aleyhillâne) namaza müdahale edip insanın namazından çalar. İşte böyle çalına çalına namazdan bir şey kalmaz. Geçen hafta sabah namazı kılarken fark ettim ki, şeytan (aleyhillâne) iki rekatlık sabah namazına da müdahale etti ve yeryüzünde tam tekmil iki rekat namaz kılan kalmamış. Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında namaz dört rekatti. Peygamberimiz (s.a.v.) "Asr-ı Saadet"in zamanının ikindi vakti olduğunu söyledi. Biz ise daha önceki vaazlarımızda yazdık; akşam namazı vakti ahir zamandır. Yani en iyi namaz kılanların bu vakitte üç rekat tam tekmil namaz kılabilenlerin vaktiydi. Onların ittiba ettikleri sünnet sebebiyle, yani akşam namazının ardından kılınan evvabin namazı hâtırına idi. Evvabin namazını Nakşiler kılar. Daha 1995'te namaz üç rekat kılınabiliyordu, ama artık maalesef kılanamıyor. Hatta geçen haftadan sonra iki sabah namazına kalkamadım. Bu da gösteriyor ki, artık iki rekat bile namaz kılanamıyor. Bu, bizim (ب) harfine çok yaklaştığımızı gösteriyor.
Sanmayın öyle; camiler dolu, Kâbe'de hac edenler dolu... Geçen bir kiraz çekirdeği kırdım, dişime bakınca aynı kiraz çekirdeği, ama içi boş, içinde ced (gerçek çekirdek) yok. Yani namaz kıldığını zanneden, hac ettiğini zanneden çok, ama gerçek iman sahibi az. Yani çekirdeklerin içi boş. Kâfirden beteri masonlar ve Yahudiler çekirdeklerin içini boşaltmışlar. Namaz var, ama gerçek namaz kılan az; oruç var, ama oruç tutan az; Kâbe'ye giden var, ama hac eden az. Öz yok; yani çekirdek diye kabuklar var.
İşte, eğer şeytan imamın namazından çalarsa, bütün cemaatin namazından çalmış olur. Yine eğer imamın namazı yoksa, bütün cemaatinin namazı yok demektir. Ahir zamanın imamının namazından eğer şeytan çalabiliyorsa, son iki rekat da gitmiş demektir. Bizde olduğu gibi sabah namazı kazaya kalıyorsa ve yani namazı yoksa, onun imam olduğu ahir zaman ümmetinin namazı yok demektir. İmamın namazı yoksa, nasıl cemaatin namazı olsun ki?
İşte ağaçlar aynı, ağaç aynı, meyve gibi görünüyor, ama öyle değil. İçi yok, özü yok artık. O çekirdeklerden aslına giden yol kopmuş, yol aslına gitmiyor. Yani ayvadan aslına gidecek yol yok, elmadan aslına gidecek yol yok. Yol kırılmış ve harita yok artık. Bu da gösteriyor ki, yakın zamanda Kur'an yeryüzünden kalkacaktır. Artık gidecek bütün yollar silinince, bir gün Kur'an açıldığında içinde Kur'an yazılı olmadığı görülecektir; Kur'an ref edilmiş olacaktır.
Biz ne dedik; her bir meyve bir peygamberi temsil eder ve her bir nebat bir tür, bir ümmet. Onların özü gidince, onlara giden yollar kesilmiş demektir. Artık yollar varacağı yere varmıyorsa, bu yollar nereye gidiyordur, artık siz düşünün. Her bir şeyin kâinatla alâkası vardır ve yeryüzünden semaya açılan kapılar vardır. Bu kapılar artık ardından sürgülenince son nokta kalacaktır. "Be" harfinde olduğu gibi, (ب) "Bâb" demektir, yani kapı. Kapı ardından sürgülenince, yeryüzünde bir "Allah" diyen kalır ve o tek "Allah" diyen o son noktadır. O son nokta da ölünce sûra üfürülür.
Peygamberler tarihinden Yüşâ veya Kâleb bin Yüfenna (a.s.)'da kalmıştık. Ondan sonra İsrailoğulları'na HIZKİL (a.s.) peygamber olarak görevlendirildi. HIZKİL (a.s.)'a Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrından verilmişti. Onun ümmeti ölmeyi istiyorlardı ki, ölüp bu dünya cefalarından kurtuluversinler. Bunun üzerine Rabbimiz ölmenin inanmayanlar için kurtuluş olmadığını onun ümmetine ispat için Hizkîl (a.s.)'a emir verdi ve o dört bin ölüyü diriltti. Onların halini sordu ve ümmeti duydu. Sonra onlar tekrar öldüler.
İşte bugün bizim bu vaazımızı duyup, "Keşke ölsek de kurtulsak" diyenler olacaktır. Fakat bunun insanlara kurtuluş olmadığının delili, Halîl'de yatan HIZKİL (a.s.)'dır. Bugün Halîl'de zulüm işlenmekte ve HIZKİL (a.s.) rahatsız edilip kaldırıldı. Bu da, yani Hz. İsrafil'in (a.s.) görevinin yaklaştığını ve Hz. İsrafil'in (a.s.) emanetini taşıyanın kalkmasının, son görevin yaklaştığını gösteriyor.
Rabbim, Hizkîl (a.s.) ve onun imanlı ümmetine selam ve salât eylesin.
Ey inananlar! Dünyada (ب) harfini çoğaltın. Yani doğan çocuklarınıza Râbia ve Bekir ismini koyun. "Râbia" dördüncü demektir; yani dördüncü melek, Hz. İsrafil'in (a.s.) sırrı, son nokta. İşte (ب)'ler çoğalınca, o (ب)'ler yeryüzünde oldukça son bir ümit var olacaktır. Elinizdeki çekirdeği dikin, nereye olursa... Belki içinden yeşeren bir çekirdek olur. Her ne kadar çekirdekler boş, içsiz veya içi oynanmış olsa da, içinden bir dirilen çıkar inşallah. Hizkîl (a.s.) hürmetine, o diriltilen dört bin çekirdek hürmetine, ölü iken dirilecek dört bin çekirdeği, Râbia, Üveys ve Bekir'i çoğaltın. Hizkîl (a.s.)'ın dört bin imanlı ümmetini çağırın. İbrahim ismini çoğaltın, Kâbe daha yıkılmasın.
Geçen sene öğrettiğimiz yün eğirme hikmetine talip olanlar bir haftadır huzursuzlar. Zaman geldi; yün eğirip yün çorap giyin. Ama gece örmeyin, gündüz ışığında örün. Lamba yanan evde örmeyin, dışarıda örün. Kapınızın dışına oturun ve kapı önünde örün. Gün karardı mı örmeyi bırakın. O geceden ve lamba ışığında örmüş olanlar varsa, o ördüklerini söksünler, bütün ördüklerini söksünler. Yeryüzünün çeşitli yerlerinde yün eğirip yün çorap ve yün takke örenler bulunsun. Ören bacılarımız, kocasına oğluna onları giydirsin. Bir vakit miktarı giysinler. Bir vakit miktarı en az 1,5 saattir. Kocakarılar kendileri yün çorap giymesinler. HIZKİL (a.s.)'ın lakabı "Kocakarının oğlu" demektir. Rabbim kocakarıdan oğlan evladı meydan getirendir. Kocakarı dünyada da... Rabbim HIZKİLLAR doğursun ve çocuklarınıza bir de HIZKİL adı koyun. Alfabesinde "I" harfi olmayanlar koymasınlar. Yani "I" gibi okunan harfi olmayan devletler bu ismi koymasınlar.
Allah'ın muradı dışında hiçbir hareket olamaz.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.
Allah Teâlâ Arş'ı yarattı ve sonra Arş'ı taşıyan melekleri yarattı. O melekler sordular:
"Yâ Rabbi! Bizi niye yarattın?"
Cenâb-ı Bâri buyurdular:
"Arş'ı taşımanız için."
Melekler dediler:
"Arş'ı taşımaya kimin gücü yeter?"
Hazret-i Bâri buyurdu:
"Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh deyin, kaldırırsınız."
Hamele-i Arş melekleri: "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" dediler ve Arş'ı kaldırdılar.
Bu haftaki ikinci sünnetimiz: Günde 100 defa "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" demek, Hamele-i Arş (yani Arş-ı Âlâ'yı taşıyan meleklerin) sünnetidir. Bu sünnete ittiba edelim inşallah.
Rabbim biz sonda kalan ahir zaman ümmetine ve son (ب)'lere yardım etsin inşallah. (ب)'lerinizi çoğaltsın. Ve son olarak, çocuklarınıza bir de "BÂRÎ" ismini koyun.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı, Son Düzeltleme Yapıldı
Original Kar©glan
GÜNEŞ BATIDAN DOĞMUŞTUR
11 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnne rabbekümüllahüllezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin sümmesteva alel arşi, yugşîl leylen nehâre yatlubuhû hasîsen veşşemse vel kamere vennücûme müsahharâtin bi emrihî, elâ lehül halku vel emr, tebârekellâhü rabbül âlemîn. (A'râf Suresi, 54)
Sadakallahül azîm.
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Muhakkak ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (kâinatın idare düzeni olan) Arş'a istivâ etti. Geceyi gündüze bürüyüp örter. O, (geceyi) durmadan (gündüzü) kovalar. Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş vaziyette (yarattı). Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de yalnız O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!" (A'râf Suresi, 54 - Meâlen)
Sadakallahül azîm.
Allahümme salli alâ Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ cedd-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ âl-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ashâb-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ümmet-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ beytil mevlûdi Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ şehr-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ asr-ı Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ehl-i beytihîl Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ şehril Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ asrı ve zamanı ve seneti ve sâatil Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim teslîmen alâ cemîi rusüli rabbil âlemîne ve nebiyyi rabbil âlemîn.
Vel melâiketil mukarrebîn: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil aleyhimüsselâm.
Ve melâiketi hameletil arşi vel kürsiyyî.
Vel Münkeri ven Nekîr.
Ve Ridvâne ve Mâlik.
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Eûzü billâhi, tebârekellezî bi yedihil mülk. Sadakallahül azîm.
"Mülk (ve her şeyin hükümranlığı) O'nun elindedir. O, ne yücedir!" (Meâlen)
Mülkün bereketi, O'nun kudret elindedir.
Yolculuğun bereketi ise, sağdan verip sağdan almaktadır. Bu bereket, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) seferi yoluna benzer. O, Mekke'den Medine'ye hicret ederken yönünü güneşe doğru tutmuş, böylece sağdan sola doğru bir yolculuk gerçekleştirmiştir. Yukarıda okuduğumuz âyet-i kerimede de buyrulduğu gibi, güneş sabitlendi ve diğerleri ona boyun eğdirildi. Tüm gezegenler, Ay ve yıldızlar onun emrine amade kılındı ve o da onları sağdan sola doğru döndürmektedir. Bizler güneş sistemine tabi olduğumuz için, yıldızlar da dâhil, hepimiz sağdan sola doğru bir hareket içindeyiz. Bu, sünnet olan bir istikamettir. Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) doğduğu evin yönü Kâbe'ye doğrudur; sırtı güneşe, yani doğuya dönüktür. Mekke sağında, Medine solunda kalacak şekilde, sağdan sola bir hicret gerçekleştirmiştir. Bu, tıpkı elektrik akımının sağdan sola doğru olması gibidir. Daha sonra hac için Medine'den Mekke'ye sefer ettiğinde ise, bu özel bir sefer olarak soldan sağa doğru bir yolculuk yapmıştır. İşte dünyada yolların sağından gidilmesinin hikmeti de bundandır. İnsanlar, farkında olmadan yolun sağından giderek sağdan sola doğru hareket etmiş olurlar. Bu, İngilizler ve onların sömürgeleri dışındaki tüm ülkelerde böyledir. Semadaki yıldızlar da sağdan sola döner. Ancak sadece İngiliz yıldızları ve onlara tabi olanların yıldızları soldan sağa doğru hareket eder. Elektronların kutbu da bununla alakalıdır.
"Sâid" kimseler, yani sâlih kişiler, "Ashab-ı Yemîn" olarak anılır. Onlar, iki cihanın güneşi olan Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru dönerler ve istikametleri sağdan sola doğrudur; sağdan gelip sağdan giderler. Bu, Ashab-ı Yemin'in, yani hayır ehlinin yoludur. "Ashab-ı Şimal"in, yani şakîlerin ve cehennem ehlinin yolu ise bunun tersi istikamettedir; sırtını güneşe verip karanlığa doğru yapılan yolculuktur. Hz. Muhammed (s.a.v.), memleketi Mekke'ye dönerken bu yönü kullanmıştır.
İnsanlar, evlerinde dururken yönlerini güneşe, yani iki cihanın güneşi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru tutsunlar. O zaman işine, okuluna, fabrikasına, marketine giderken sağına mı yoksa soluna mı doğru gittiği belli olur. Yıldızı sağdan sola mı, yoksa soldan sağa mı dönüyor, anlaşılır. Evine, memleketine doğru gelirken aldığı yol soldan sağa doğru ise, yine Ashab-ı Yemin'dendir. Eğer hem gidiş hem dönüş yolculuğu soldan sağa doğru ise, o kişi Ashab-ı Şimal'dir, yani sol taraf ehlidir ve onun yıldızı ters istikamette dönmektedir.
Bizim bunu öğretmemiz, "Güneş batıdan doğdu" demektir. Her kim bunları görüp bildikten sonra tövbe edip yönünü düzeltmez, yönünü Hz. Muhammed'e ve onun getirdiği din İslam'ın hükümlerine çevirmezse, onun hükmü bellidir. O kimseler şimal ehlidir; karanlığa ve cehenneme doğru yol alanlardır. Varacakları yer cehennemdir. Her kim de bu sözümüzü duyduktan sonra yönünü düzeltir, Hz. Muhammed'e ve dinine tabi olursa, sâidler zümresine katılacaktır. Sâidlerin varacağı yer ise cennettir.
Allah (c.c.) cüz'i irade vermiştir. Artık iyiyi, doğruyu anlamak ve ona göre irade kullanmak size bırakılmıştır. Her kim kötü işlerini bırakıp güzel amellere yönelirse, yönünü düzeltti demektir. Bu, "Eviniz ters duruyorsa evinizi satın" demek değildir. Eğer sizler istikametinizi düzeltir, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) dinini seçer ve hükümlerine uyarsanız, hayrı hayır, şerri şer olarak bilirseniz, o zaman evinizi satıp taşınmadan da bu işin çözümü vardır. Peki nasıldır? Hadi biraz tefekkür ediniz.
Evet, ettiniz mi?
Yani, sizin eviniz ters duruyorsa, demek ki sizler Levh-i Mahfuz'da şakilerden yazılıymışsınız. Sonra yönünüzü düzeltince sâidlerden olacaksınız. Bu nasıl olur? Evden çıkarken sağa doğru çıkın ve en kısa yoldan tekrar işinize, okulunuza, fabrikanıza doğru dönün. Her ne kadar döneceğiniz yol uzak olsa da, bu sizi yormasın. Asıl cehennem yolunda kalırsanız, işte o zaman yorulursunuz.
Bir gün bir çocuk Abdülkâdir Geylânî'ye (k.s.) talebe oldu. Geylânî Hazretleri, ona nefsini terbiye etmenin yollarını anlatırken, önce karnındaki lokmanın, yani bedeni oluşturan hücrelerin temelinin doğru istikamette olması gerektiğini, az yiyip hücrelerini temizlemesi (riyazet) gerektiğini tavsiye etti. Çocuk bu hal üzere iken iyice zayıf düşüp benzi sarardı. Annesi bir gün ziyarete geldi. Oğlunu bu halde gören kadın hemen Abdülkâdir Geylânî'nin yanına gitti. Durumu şikâyet etmek isterken bir de baktı ki, Geylânî tavuk yemiş, kemiklerini sıralamış. Hiddeti arttı ve Geylânî'ye çıkıştı: "Ey Geylânî! Sen böyle et, pilav, tavuk yerken benim evladım iki arpa tanesiyle besleniyor. Bu revâ mıdır?" Bunun üzerine Geylânî cevap vermeden önce, tavuğun kemiklerini bir araya getirip "Kum bi-iznillah" dedi. Tavuk kalkıp kaçtı gitti. Geylânî de cevap verdi: "Senin oğlun da bu hali kazansın, istediğini yesin." Kadın özür dileyerek geri döndü.
Yani, ey insanoğlu! Eğer hata temelde ise, hatayı temelden düzeltmek gerekir. Eğer sizin yıldızınız bunca senedir ters istikamette yol aldıysa, onun hemen güneşe yakın olması zordur. Çünkü cüz'i iradesiyle yaptığı yanlış hareketler onu güneşten uzaklaştırmıştır ve gezegeni güneşe ters istikamette hareket ediyor demektir. Yönünü düzelttiğinde, onun yıldızı iki senede güneşin yanından dönen bir yıldız olmaz. Eğer yörüngesi en dışlardaysa, hareketini, amelini, fikrini, dinini düzelttiğinde güneş sisteminin yörüngesine girer. Bu sefer sırtı yerine, yönünü güneşe doğru tutar. Bu hal üzere devam ederse Ashab-ı Yemin'den olur ve yolu cennet yolu olur.
Yön bilmeyen, yol bilmeyen sürüklenir gider. Hz. Muhammed'i (s.a.v.) ve dinini yön ve yol bilen için, her ne kadar yol uzun olsa da sonunda selamet vardır.
Biz her hafta "Yolculuğumuza başlıyoruz" diye başlıyoruz. İşte bizim yolumuz Kur'an'a, sünnete, peygamberlere ve en başta Cenâb-ı Hakk'a doğrudur. Bundan başka yolu yol kabul edenlerin yolu yanlıştır ve Ashab-ı Şimal yoludur. Yani, yolu para olanın, Allah'a doğru değildir. Yolu kadın-kız olanın yolu yanlış yoldur. Yolu makam, mevki, saltanat olanın yolu yanlış yoldur. Her kim yoluna ve evine bakıp evi ters ise, yolu da ters demektir. Yolu düzeltmek için önce evi düzeltmek, evi düzeltmek için de temelin nereye atıldığına bakmak gerekir. Temel atılırken, yani anne-babası onu dünyaya getirmeden önce yaptıkları ameller, o kişinin temelinin doğru tarafa mı yanlış tarafa mı atıldığını gösterir. Olur ki temeliniz yanlış atılmış olabilir. Fakat sizler Mehdî'ye tabi olup yönünüzü düzeltirseniz, o zaman yönünüzü güneşe çevirin ve sağınıza doğru hareket etmeye gayret gösterin. Bunu yaparken bazı güçlükler olacaktır, bazen de böyle hareket etmeniz mümkün olmayacaktır. Onlar da sizin dikenleriniz olacaktır. Varsın öyle kalsın. Amma, dikeni çok olanın gülü az olur.
İşte, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bereketi elinde tutandır. Kur'an'da buyruluyor ki, onların elinin üstünde O'nun eli vardır. O'nun eli kimin elinin üstündeyse, onların elinde de bereket vardır.
İşte Zülkarneyn (a.s.) da elinde bereket olan bir zattı. Yani, Allah'ın eli onun elinin üstündeydi. O önce batıya, sonra doğuya, daha sonra da kuzeye doğru hareket etti ve orada karar kıldı. Onun yıldızının adı, kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı'dır. O, bütün yolunu tamamlayıp durmuştur ve onun yıldızı sabittir, artık hareket etmez.
İşte, artık insanlar bu vaazımızdan sonra da İslam'a ve din-i mübine uymazlar, yönlerini ve yollarını düzeltmezlerse, bir daha da düzeltemezler. Onlar için güneş batıdan doğmuş olacaktır. Bundan sonraki kıyamet alameti, Zülkarneyn alameti olan Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasıdır. Bu da Kutup Yıldızı yerinden kayınca olacaktır. Yani, Zülkarneyn'in yıldızı yeniden hareket etmeye başlayınca, kıyametin saati en son çarkı döndürmeye başlayacak, kurma işlemi bitmiş olacak ve saat işlemeye başlayacak, kurulmanın tersine olan "geri sarılma/dürülme" başlayacaktır. Kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı ilk sönen yıldız olacak, ondan sonra yıldızlar bir bir sönmeye başlayacak, en son Andromeda sönecek ve ondan sonra sıra güneşimize gelecektir.
İşte, Kutup Yıldızı'nın harekete geçmesi, ona tabi olan son ev sahibinin de yönünü ve yolunu sağdan sola doğru tutması ile olacaktır. Herkes yönünü tutunca... İsterseniz tutmayın, o zaman yolunuzu cehenneme doğru tutarsınız. Bu istikamet değiştirme sonucu Kutup Yıldızı hareket etmeye başlayacak, ondan sonra hiçbir şey sabit kalmayacaktır. Mehdi ve askerleri hakka, Deccal ve avenesi ise cehenneme doğru hareket edeceklerdir.
İşte "musahhar kıldık" demek budur; "onun emrine mecbur eyledik" demektir. Zamanın emiri, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) son dalı olan Mehdi de işte size bu yön tutma hikmetini öğretip, sizleri emre itaate mecbur kılmıştır. Her kim onun emrine itaat etmezse, cehennemin dibine doğru yol alacaktır.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır:
"Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğana kadar zikrullah ile meşgul olmak ve zikirle meşgul olanlarla oturmak, benim için İsmail (a.s.)'ın evladından dört zat azat etmekten daha hayırlıdır."
İşte, Kutup Yıldızı'nın hareket ettiğini görmek için, Mehdi askerleri şimal yıldızını seher vaktinde gözetsinler. Bu bir görev ve emirdir. Onun yerinden hareket etmeye başladığını gören haber versin. Artık o gün saat kurulmuş ve bitmiş demektir. Mehdi'ye tabi olacak son asker de Mehdi'ye tabi oldu ve gemiye bindi demektir. Ondan sonra Rabbim yolumuzu hayır eylesin. Gemi hareket eder ve kıyamete doğru gideriz. Son yolcuyu alınca, artık alınacak kimse kalmayınca, güneşler görevden terhis olur. Büyükler ve Mehdi askerleri önce vefat ederler, sonra sırayla müminler... En son yıldız da sönünce sûra üflenir. Rabbim sonda kalan biz Mehdi cemaatine yardım ve rahmet eylesin.
Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasına gelince; o, "Tebâreke" (Mülk) suresine geldik demektir. Bazı kimseler Kur'an'ın bu son iki cüzündeki sureleri ezbere bilir. Yani, ondan sonrası ezbere bilindiğinden hızlı okunur. Bu demek olur ki, artık ondan sonraki alametler birbiri ardına hızla gerçekleşir ve kıyamet kopar. İşte, Tebâreke suresindeki Ye'cüc ve Me'cüc alameti, suyun kesilmesidir. Deccal'ın son icadı, dünyada gittiği yerlerdeki suyu kurutacak, kalanını da Ye'cüc ve Me'cüc içecektir. Petrol yerine su ile giden araba icat olunca, anlaşılır ki Ye'cüc ve Me'cüc suyu içip bitiriyor. Yani, Ye'cüc ve Me'cüc, bu su ile giden arabayı icat eden iki kardeş ve onların yaptığı bu su kurutan arabanın dünyayı kaplamasıdır.
Rabbim, kâfir kâşiflerin kâfir icadından müminleri muhafaza eylesin.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı
11 Kasım 2012 Pazar
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnne rabbekümüllahüllezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin sümmesteva alel arşi, yugşîl leylen nehâre yatlubuhû hasîsen veşşemse vel kamere vennücûme müsahharâtin bi emrihî, elâ lehül halku vel emr, tebârekellâhü rabbül âlemîn. (A'râf Suresi, 54)
Sadakallahül azîm.
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
"Muhakkak ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (kâinatın idare düzeni olan) Arş'a istivâ etti. Geceyi gündüze bürüyüp örter. O, (geceyi) durmadan (gündüzü) kovalar. Güneş'i, Ay'ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş vaziyette (yarattı). Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de yalnız O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!" (A'râf Suresi, 54 - Meâlen)
Sadakallahül azîm.
Allahümme salli alâ Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ cedd-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ âl-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ashâb-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ümmet-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ beytil mevlûdi Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ şehr-i Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ asr-ı Muhammedinil emîn.
Allahümme salli alâ ehl-i beytihîl Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ şehril Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim alâ asrı ve zamanı ve seneti ve sâatil Mehdiyyi Muhammedinil emîn.
Ve sellim teslîmen alâ cemîi rusüli rabbil âlemîne ve nebiyyi rabbil âlemîn.
Vel melâiketil mukarrebîn: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil aleyhimüsselâm.
Ve melâiketi hameletil arşi vel kürsiyyî.
Vel Münkeri ven Nekîr.
Ve Ridvâne ve Mâlik.
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Eûzü billâhi, tebârekellezî bi yedihil mülk. Sadakallahül azîm.
"Mülk (ve her şeyin hükümranlığı) O'nun elindedir. O, ne yücedir!" (Meâlen)
Mülkün bereketi, O'nun kudret elindedir.
Yolculuğun bereketi ise, sağdan verip sağdan almaktadır. Bu bereket, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) seferi yoluna benzer. O, Mekke'den Medine'ye hicret ederken yönünü güneşe doğru tutmuş, böylece sağdan sola doğru bir yolculuk gerçekleştirmiştir. Yukarıda okuduğumuz âyet-i kerimede de buyrulduğu gibi, güneş sabitlendi ve diğerleri ona boyun eğdirildi. Tüm gezegenler, Ay ve yıldızlar onun emrine amade kılındı ve o da onları sağdan sola doğru döndürmektedir. Bizler güneş sistemine tabi olduğumuz için, yıldızlar da dâhil, hepimiz sağdan sola doğru bir hareket içindeyiz. Bu, sünnet olan bir istikamettir. Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) doğduğu evin yönü Kâbe'ye doğrudur; sırtı güneşe, yani doğuya dönüktür. Mekke sağında, Medine solunda kalacak şekilde, sağdan sola bir hicret gerçekleştirmiştir. Bu, tıpkı elektrik akımının sağdan sola doğru olması gibidir. Daha sonra hac için Medine'den Mekke'ye sefer ettiğinde ise, bu özel bir sefer olarak soldan sağa doğru bir yolculuk yapmıştır. İşte dünyada yolların sağından gidilmesinin hikmeti de bundandır. İnsanlar, farkında olmadan yolun sağından giderek sağdan sola doğru hareket etmiş olurlar. Bu, İngilizler ve onların sömürgeleri dışındaki tüm ülkelerde böyledir. Semadaki yıldızlar da sağdan sola döner. Ancak sadece İngiliz yıldızları ve onlara tabi olanların yıldızları soldan sağa doğru hareket eder. Elektronların kutbu da bununla alakalıdır.
"Sâid" kimseler, yani sâlih kişiler, "Ashab-ı Yemîn" olarak anılır. Onlar, iki cihanın güneşi olan Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru dönerler ve istikametleri sağdan sola doğrudur; sağdan gelip sağdan giderler. Bu, Ashab-ı Yemin'in, yani hayır ehlinin yoludur. "Ashab-ı Şimal"in, yani şakîlerin ve cehennem ehlinin yolu ise bunun tersi istikamettedir; sırtını güneşe verip karanlığa doğru yapılan yolculuktur. Hz. Muhammed (s.a.v.), memleketi Mekke'ye dönerken bu yönü kullanmıştır.
İnsanlar, evlerinde dururken yönlerini güneşe, yani iki cihanın güneşi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) doğru tutsunlar. O zaman işine, okuluna, fabrikasına, marketine giderken sağına mı yoksa soluna mı doğru gittiği belli olur. Yıldızı sağdan sola mı, yoksa soldan sağa mı dönüyor, anlaşılır. Evine, memleketine doğru gelirken aldığı yol soldan sağa doğru ise, yine Ashab-ı Yemin'dendir. Eğer hem gidiş hem dönüş yolculuğu soldan sağa doğru ise, o kişi Ashab-ı Şimal'dir, yani sol taraf ehlidir ve onun yıldızı ters istikamette dönmektedir.
Bizim bunu öğretmemiz, "Güneş batıdan doğdu" demektir. Her kim bunları görüp bildikten sonra tövbe edip yönünü düzeltmez, yönünü Hz. Muhammed'e ve onun getirdiği din İslam'ın hükümlerine çevirmezse, onun hükmü bellidir. O kimseler şimal ehlidir; karanlığa ve cehenneme doğru yol alanlardır. Varacakları yer cehennemdir. Her kim de bu sözümüzü duyduktan sonra yönünü düzeltir, Hz. Muhammed'e ve dinine tabi olursa, sâidler zümresine katılacaktır. Sâidlerin varacağı yer ise cennettir.
Allah (c.c.) cüz'i irade vermiştir. Artık iyiyi, doğruyu anlamak ve ona göre irade kullanmak size bırakılmıştır. Her kim kötü işlerini bırakıp güzel amellere yönelirse, yönünü düzeltti demektir. Bu, "Eviniz ters duruyorsa evinizi satın" demek değildir. Eğer sizler istikametinizi düzeltir, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) dinini seçer ve hükümlerine uyarsanız, hayrı hayır, şerri şer olarak bilirseniz, o zaman evinizi satıp taşınmadan da bu işin çözümü vardır. Peki nasıldır? Hadi biraz tefekkür ediniz.
Evet, ettiniz mi?
Yani, sizin eviniz ters duruyorsa, demek ki sizler Levh-i Mahfuz'da şakilerden yazılıymışsınız. Sonra yönünüzü düzeltince sâidlerden olacaksınız. Bu nasıl olur? Evden çıkarken sağa doğru çıkın ve en kısa yoldan tekrar işinize, okulunuza, fabrikanıza doğru dönün. Her ne kadar döneceğiniz yol uzak olsa da, bu sizi yormasın. Asıl cehennem yolunda kalırsanız, işte o zaman yorulursunuz.
Bir gün bir çocuk Abdülkâdir Geylânî'ye (k.s.) talebe oldu. Geylânî Hazretleri, ona nefsini terbiye etmenin yollarını anlatırken, önce karnındaki lokmanın, yani bedeni oluşturan hücrelerin temelinin doğru istikamette olması gerektiğini, az yiyip hücrelerini temizlemesi (riyazet) gerektiğini tavsiye etti. Çocuk bu hal üzere iken iyice zayıf düşüp benzi sarardı. Annesi bir gün ziyarete geldi. Oğlunu bu halde gören kadın hemen Abdülkâdir Geylânî'nin yanına gitti. Durumu şikâyet etmek isterken bir de baktı ki, Geylânî tavuk yemiş, kemiklerini sıralamış. Hiddeti arttı ve Geylânî'ye çıkıştı: "Ey Geylânî! Sen böyle et, pilav, tavuk yerken benim evladım iki arpa tanesiyle besleniyor. Bu revâ mıdır?" Bunun üzerine Geylânî cevap vermeden önce, tavuğun kemiklerini bir araya getirip "Kum bi-iznillah" dedi. Tavuk kalkıp kaçtı gitti. Geylânî de cevap verdi: "Senin oğlun da bu hali kazansın, istediğini yesin." Kadın özür dileyerek geri döndü.
Yani, ey insanoğlu! Eğer hata temelde ise, hatayı temelden düzeltmek gerekir. Eğer sizin yıldızınız bunca senedir ters istikamette yol aldıysa, onun hemen güneşe yakın olması zordur. Çünkü cüz'i iradesiyle yaptığı yanlış hareketler onu güneşten uzaklaştırmıştır ve gezegeni güneşe ters istikamette hareket ediyor demektir. Yönünü düzelttiğinde, onun yıldızı iki senede güneşin yanından dönen bir yıldız olmaz. Eğer yörüngesi en dışlardaysa, hareketini, amelini, fikrini, dinini düzelttiğinde güneş sisteminin yörüngesine girer. Bu sefer sırtı yerine, yönünü güneşe doğru tutar. Bu hal üzere devam ederse Ashab-ı Yemin'den olur ve yolu cennet yolu olur.
Yön bilmeyen, yol bilmeyen sürüklenir gider. Hz. Muhammed'i (s.a.v.) ve dinini yön ve yol bilen için, her ne kadar yol uzun olsa da sonunda selamet vardır.
Biz her hafta "Yolculuğumuza başlıyoruz" diye başlıyoruz. İşte bizim yolumuz Kur'an'a, sünnete, peygamberlere ve en başta Cenâb-ı Hakk'a doğrudur. Bundan başka yolu yol kabul edenlerin yolu yanlıştır ve Ashab-ı Şimal yoludur. Yani, yolu para olanın, Allah'a doğru değildir. Yolu kadın-kız olanın yolu yanlış yoldur. Yolu makam, mevki, saltanat olanın yolu yanlış yoldur. Her kim yoluna ve evine bakıp evi ters ise, yolu da ters demektir. Yolu düzeltmek için önce evi düzeltmek, evi düzeltmek için de temelin nereye atıldığına bakmak gerekir. Temel atılırken, yani anne-babası onu dünyaya getirmeden önce yaptıkları ameller, o kişinin temelinin doğru tarafa mı yanlış tarafa mı atıldığını gösterir. Olur ki temeliniz yanlış atılmış olabilir. Fakat sizler Mehdî'ye tabi olup yönünüzü düzeltirseniz, o zaman yönünüzü güneşe çevirin ve sağınıza doğru hareket etmeye gayret gösterin. Bunu yaparken bazı güçlükler olacaktır, bazen de böyle hareket etmeniz mümkün olmayacaktır. Onlar da sizin dikenleriniz olacaktır. Varsın öyle kalsın. Amma, dikeni çok olanın gülü az olur.
İşte, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bereketi elinde tutandır. Kur'an'da buyruluyor ki, onların elinin üstünde O'nun eli vardır. O'nun eli kimin elinin üstündeyse, onların elinde de bereket vardır.
İşte Zülkarneyn (a.s.) da elinde bereket olan bir zattı. Yani, Allah'ın eli onun elinin üstündeydi. O önce batıya, sonra doğuya, daha sonra da kuzeye doğru hareket etti ve orada karar kıldı. Onun yıldızının adı, kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı'dır. O, bütün yolunu tamamlayıp durmuştur ve onun yıldızı sabittir, artık hareket etmez.
İşte, artık insanlar bu vaazımızdan sonra da İslam'a ve din-i mübine uymazlar, yönlerini ve yollarını düzeltmezlerse, bir daha da düzeltemezler. Onlar için güneş batıdan doğmuş olacaktır. Bundan sonraki kıyamet alameti, Zülkarneyn alameti olan Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasıdır. Bu da Kutup Yıldızı yerinden kayınca olacaktır. Yani, Zülkarneyn'in yıldızı yeniden hareket etmeye başlayınca, kıyametin saati en son çarkı döndürmeye başlayacak, kurma işlemi bitmiş olacak ve saat işlemeye başlayacak, kurulmanın tersine olan "geri sarılma/dürülme" başlayacaktır. Kuzey kutbundaki Kutup Yıldızı ilk sönen yıldız olacak, ondan sonra yıldızlar bir bir sönmeye başlayacak, en son Andromeda sönecek ve ondan sonra sıra güneşimize gelecektir.
İşte, Kutup Yıldızı'nın harekete geçmesi, ona tabi olan son ev sahibinin de yönünü ve yolunu sağdan sola doğru tutması ile olacaktır. Herkes yönünü tutunca... İsterseniz tutmayın, o zaman yolunuzu cehenneme doğru tutarsınız. Bu istikamet değiştirme sonucu Kutup Yıldızı hareket etmeye başlayacak, ondan sonra hiçbir şey sabit kalmayacaktır. Mehdi ve askerleri hakka, Deccal ve avenesi ise cehenneme doğru hareket edeceklerdir.
İşte "musahhar kıldık" demek budur; "onun emrine mecbur eyledik" demektir. Zamanın emiri, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) son dalı olan Mehdi de işte size bu yön tutma hikmetini öğretip, sizleri emre itaate mecbur kılmıştır. Her kim onun emrine itaat etmezse, cehennemin dibine doğru yol alacaktır.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır:
"Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğana kadar zikrullah ile meşgul olmak ve zikirle meşgul olanlarla oturmak, benim için İsmail (a.s.)'ın evladından dört zat azat etmekten daha hayırlıdır."
İşte, Kutup Yıldızı'nın hareket ettiğini görmek için, Mehdi askerleri şimal yıldızını seher vaktinde gözetsinler. Bu bir görev ve emirdir. Onun yerinden hareket etmeye başladığını gören haber versin. Artık o gün saat kurulmuş ve bitmiş demektir. Mehdi'ye tabi olacak son asker de Mehdi'ye tabi oldu ve gemiye bindi demektir. Ondan sonra Rabbim yolumuzu hayır eylesin. Gemi hareket eder ve kıyamete doğru gideriz. Son yolcuyu alınca, artık alınacak kimse kalmayınca, güneşler görevden terhis olur. Büyükler ve Mehdi askerleri önce vefat ederler, sonra sırayla müminler... En son yıldız da sönünce sûra üflenir. Rabbim sonda kalan biz Mehdi cemaatine yardım ve rahmet eylesin.
Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkmasına gelince; o, "Tebâreke" (Mülk) suresine geldik demektir. Bazı kimseler Kur'an'ın bu son iki cüzündeki sureleri ezbere bilir. Yani, ondan sonrası ezbere bilindiğinden hızlı okunur. Bu demek olur ki, artık ondan sonraki alametler birbiri ardına hızla gerçekleşir ve kıyamet kopar. İşte, Tebâreke suresindeki Ye'cüc ve Me'cüc alameti, suyun kesilmesidir. Deccal'ın son icadı, dünyada gittiği yerlerdeki suyu kurutacak, kalanını da Ye'cüc ve Me'cüc içecektir. Petrol yerine su ile giden araba icat olunca, anlaşılır ki Ye'cüc ve Me'cüc suyu içip bitiriyor. Yani, Ye'cüc ve Me'cüc, bu su ile giden arabayı icat eden iki kardeş ve onların yaptığı bu su kurutan arabanın dünyayı kaplamasıdır.
Rabbim, kâfir kâşiflerin kâfir icadından müminleri muhafaza eylesin.
El-Fâtiha maassalavât.
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 05 Şubat 2018 Salı
İLM-İ LEDÜN (LEDÜNNÎ İLİM – KURAL DIŞI İLİM)
17 Kasım 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Ey peygamberler!
Temiz ve helâl olanlardan yiyin, salih ameller işleyin.
Şüphesiz Ben, yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.
İşte bu ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben sizin Rabbinizim; öyleyse Bana karşı gelmekten sakının.
Fakat onlar işlerini aralarında parça parça ettiler; her grup kendi elindekine sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir zamana kadar gafletleri içinde bırak.”
(Mü’minûn 51–54)
Sadakallâhü’l-azîm
Salât ve Selâm
Allah’ım!
Beyaz nurun sahibi Hz. Musa’ya salât eyle.
Yeşil nurun sahibi Hz. Muhammed’e salât eyle.
Hz. Musa’nın ashabına selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ashabına selâm olsun.
Hz. Musa’nın ümmetinden iman edenlere selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ümmetinden iman edenlere selâm ve selâmet olsun.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Hz. Musa (a.s.), kendi zamanında ilimde en ileri olduğunu düşündüğünde,
Allah Teâlâ ona vahyederek:
“Senden daha bilgili bir kulum vardır: Hızır” buyurdu.
Bunu duyan Hz. Musa, Hızır’ı tanımayı ve ondaki ilmi öğrenmeyi arzuladı.
Rabbine onu nerede bulacağını sordu ve kendisine iki denizin birleştiği yere gitmesi emredildi. Yanına Yûşa bin Nûn’u alarak yola çıktı.
Bu kıssa Müslümanların çoğunun bildiği bir hadisedir.
Bizim burada özellikle dikkat çekmek istediğimiz husus şudur:
Yolculuk ve Yol Arkadaşı Sünnettir
Hz. Musa’nın yanına bir yol arkadaşı alması Musa sünnetidir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hicrette Hz. Ebû Bekir ile yola çıkması ise Muhammedî sünnettir.
Yolculuğa en az iki kişi çıkmak sünnettir.
Yolculukta içlerinden birini emir seçmek sünnettir.
Karar anında emire itaat etmek gerekir.
İtiraz eden, Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi nasibini azaltır.
İtiraz, ilimden mahrum bırakır; özellikle ilm-i ledün kapısını kapatır.
Hicret ve Yön Meselesi
Peygamber Efendimiz hicrette Medine’ye gitmeden önce Sevr’e yönelmiştir.
Bu, hikmet gereği yapılan bir yön değişikliğidir.
Efendimiz imamdır; yönünü ümmete çevirir.
Namazdan sonra imamın cemaate dönmesi gibi…
Ancak Resûlullah’ın evi Kâbe’nin doğusunda olduğu için, onun duruşu bizimkine birebir benzemez. O ümmete döndüğünde Kâbe yine önündedir.
Bu sebeple, zamanın imamı olan Mehdi’nin yönü de ümmete doğrudur.
Ahir zaman ümmeti ise yönünü doğru ayarlamakla mükelleftir.
Geçen vaazda söylediğimiz “eviniz ters duruyorsa” ifadesi bu hikmete dayanır:
Önce sağa yönelmek, imtihandan geçmek, sonra asıl istikamete dönmek…
İtiraz Eden Kaybeder
Bu yol;
Hz. Musa–Hızır yolu,
Hz. Muhammed–Ebû Bekir yolu,
itaat ve edep yoludur.
İtiraz eden:
Yol arkadaşını kaybeder,
Ledünnî ilimden mahrum kalır.
Hz. Ebû Bekir gibi sadık olanlar ise hem ilmi alır hem menzile ulaşır.
Kâinat ve İtaat Düzeni
Bizler kâinatta yolcuyuz.
Güneşin emrine uymayan gezegen nasıl savrulursa,
rehbersiz kalan insan da savrulur.
Peygamber Efendimiz, Miraç’ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Cebrâil ile yürüdü;
ondan ötesine yalnız geçti.
Biz de ahir zamanda:
Önce Mehdi’ye,
Onunla birlikte Hz. Muhammed’e (s.a.v.) uymakla mükellefiz.
Hakka vuslat, yalnızca Hz. Muhammed yoluyladır.
Bu yolu terk eden, şeytanın oyuncağı olur.
İlm-i Ledün ve Edep
Mehdi’ye itaat, bu yolun tamamına itaattir.
İtiraz eden, ilm-i ledün kapısından mahrum kalır.
Bazen emirler nefse ağır gelir;
tıpkı Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi…
İtiraz edilirse yol biter, rehber değişir.
Dua
Rabbim!
Bize edep üzere yol tutmayı,
rehberimize itaat etmeyi,
ilm-i ledün kapılarından nasip almayı lütfeyle.
İtirazla değil, teslimiyetle yürüyenlerden eyle.
El-Fâtiha me‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
17 Kasım 2012 – Cumartesi
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Ey peygamberler!
Temiz ve helâl olanlardan yiyin, salih ameller işleyin.
Şüphesiz Ben, yaptıklarınızı hakkıyla bilirim.
İşte bu ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben sizin Rabbinizim; öyleyse Bana karşı gelmekten sakının.
Fakat onlar işlerini aralarında parça parça ettiler; her grup kendi elindekine sevinmektedir.
Şimdi sen onları bir zamana kadar gafletleri içinde bırak.”
(Mü’minûn 51–54)
Sadakallâhü’l-azîm
Salât ve Selâm
Allah’ım!
Beyaz nurun sahibi Hz. Musa’ya salât eyle.
Yeşil nurun sahibi Hz. Muhammed’e salât eyle.
Hz. Musa’nın ashabına selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ashabına selâm olsun.
Hz. Musa’nın ümmetinden iman edenlere selâm olsun.
Hz. Muhammed’in ümmetinden iman edenlere selâm ve selâmet olsun.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Hz. Musa (a.s.), kendi zamanında ilimde en ileri olduğunu düşündüğünde,
Allah Teâlâ ona vahyederek:
“Senden daha bilgili bir kulum vardır: Hızır” buyurdu.
Bunu duyan Hz. Musa, Hızır’ı tanımayı ve ondaki ilmi öğrenmeyi arzuladı.
Rabbine onu nerede bulacağını sordu ve kendisine iki denizin birleştiği yere gitmesi emredildi. Yanına Yûşa bin Nûn’u alarak yola çıktı.
Bu kıssa Müslümanların çoğunun bildiği bir hadisedir.
Bizim burada özellikle dikkat çekmek istediğimiz husus şudur:
Yolculuk ve Yol Arkadaşı Sünnettir
Hz. Musa’nın yanına bir yol arkadaşı alması Musa sünnetidir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hicrette Hz. Ebû Bekir ile yola çıkması ise Muhammedî sünnettir.
Yolculuğa en az iki kişi çıkmak sünnettir.
Yolculukta içlerinden birini emir seçmek sünnettir.
Karar anında emire itaat etmek gerekir.
İtiraz eden, Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi nasibini azaltır.
İtiraz, ilimden mahrum bırakır; özellikle ilm-i ledün kapısını kapatır.
Hicret ve Yön Meselesi
Peygamber Efendimiz hicrette Medine’ye gitmeden önce Sevr’e yönelmiştir.
Bu, hikmet gereği yapılan bir yön değişikliğidir.
Efendimiz imamdır; yönünü ümmete çevirir.
Namazdan sonra imamın cemaate dönmesi gibi…
Ancak Resûlullah’ın evi Kâbe’nin doğusunda olduğu için, onun duruşu bizimkine birebir benzemez. O ümmete döndüğünde Kâbe yine önündedir.
Bu sebeple, zamanın imamı olan Mehdi’nin yönü de ümmete doğrudur.
Ahir zaman ümmeti ise yönünü doğru ayarlamakla mükelleftir.
Geçen vaazda söylediğimiz “eviniz ters duruyorsa” ifadesi bu hikmete dayanır:
Önce sağa yönelmek, imtihandan geçmek, sonra asıl istikamete dönmek…
İtiraz Eden Kaybeder
Bu yol;
Hz. Musa–Hızır yolu,
Hz. Muhammed–Ebû Bekir yolu,
itaat ve edep yoludur.
İtiraz eden:
Yol arkadaşını kaybeder,
Ledünnî ilimden mahrum kalır.
Hz. Ebû Bekir gibi sadık olanlar ise hem ilmi alır hem menzile ulaşır.
Kâinat ve İtaat Düzeni
Bizler kâinatta yolcuyuz.
Güneşin emrine uymayan gezegen nasıl savrulursa,
rehbersiz kalan insan da savrulur.
Peygamber Efendimiz, Miraç’ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Cebrâil ile yürüdü;
ondan ötesine yalnız geçti.
Biz de ahir zamanda:
Önce Mehdi’ye,
Onunla birlikte Hz. Muhammed’e (s.a.v.) uymakla mükellefiz.
Hakka vuslat, yalnızca Hz. Muhammed yoluyladır.
Bu yolu terk eden, şeytanın oyuncağı olur.
İlm-i Ledün ve Edep
Mehdi’ye itaat, bu yolun tamamına itaattir.
İtiraz eden, ilm-i ledün kapısından mahrum kalır.
Bazen emirler nefse ağır gelir;
tıpkı Hz. Musa’nın Hızır’a itirazı gibi…
İtiraz edilirse yol biter, rehber değişir.
Dua
Rabbim!
Bize edep üzere yol tutmayı,
rehberimize itaat etmeyi,
ilm-i ledün kapılarından nasip almayı lütfeyle.
İtirazla değil, teslimiyetle yürüyenlerden eyle.
El-Fâtiha me‘as-salavât
Başağaçlı Raşit Tunca
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 6,251
» Forum posts: 6,869
Read More / Comment 
