MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 6,252 » Forum posts: 6,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
O gün, Medine’nin ve Medinelilerin yaşadığı en güzel gündü. Enes b. Malik radıyallahu anh’ın da dediği gibi Efendimizin Medine’ye girdiği günden daha güzel, daha parlak bir gün görülmemişti.[1] İnsanlar sokağa dökülmüş, “Resûlullah geldi!” diyerek coşuyor, Mekke’den Medine’ye hicret eden ve bir süredir Allah Resûlü’nü göremeyen Muhacirler sevinç gözyaşları içerisinde hasret gideriyor; O’nu ömürlerinde ilk kez gören Medineli Müslümanlar ise tarifi imkânsız bir mutluluk yaşıyorlardı.
Resûl-i Ekrem, devesinin üzerinde şehrin sokaklarında ilerliyor, Medineli Müslümanların her biri O’nu misafir edebilmek için dil döküyor, âdeta yalvarıyordu. Sevgili Peygamberimiz ise onların hiçbirini kırmıyor, gülümseyerek şöyle buyuruyordu: “Devenin yolunu açınız, nerede duracağı ona bildirilmiştir.”[2]
Gönüllerin Fatihi
Zengin Müslümanların, yemyeşil hurma bahçeleri içerisinde pek güzel evleri vardı, ama dünyaya ve içindekilere bizim baktığımız gibi bakmayan, yeryüzünde garip bir yolcu olduğunu hiç unutmayan Efendimiz, onların davetlerini kabul etmedi. O’nun gelişiyle bayram eden fakirleri, ondan başka umudu olmayan insanları hayal kırıklığına uğratmadı. Gönülleri fetheden Peygamber kimsenin gönlünü kırmadı, devenin çökeceği yere herkes gibi O da razı oldu.
Neccaroğulları’nın sokağındaki bir arsaya geldiklerinde Kusvâ yere çöktü. Onun çöktüğü yer Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetime aitti. Yetimler çağrıldı, Peygamber mescidinin inşası için bu arsa onlardan satın alındı. Sehl ve Süheyl arsayı bağışlamak, Allah yolunda infakta bulunmak için ne kadar uğraştılarsa da sevgili Peygamberimiz onların bu teklifini nazik bir dille reddetti. Üzerinde Mescid-i Nebevî dahi yapılacak olsa yetimleri mağdur edemezdi.[3] Sonra etrafına baktı. En yakın evin sahibi Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyub el-Ensarî’nin evine misafir oldu.[4]
Ben de Sizi Çok Seviyorum
Kız çocukları ellerindeki deflerle şarkılar söylüyor, O’na merhaba diyorlardı: “Biz Neccar’ın kızlarıyız. Muhammed’in komşuluğuna can atarız.”
Efendimiz, kızların yanına gitti ve onlara sordu:
- Beni seviyor musunuz?
Çocuklar hep bir ağızdan cevap verdiler:
- Evet, ya Resûlallah!
Allah Resûlü’nün gönlü sevinçle doldu. Dört kız babası olan, kızlarına canı gibi bakan Peygamber, kalbinin tüm güzelliğiyle konuştu: “Vallahi, Ben de sizi çok seviyorum.”[5]
Medineli küçük kızlar bu kadar güzel sözleri belki de ilk kez duymuşlardı. Hatta bu güzel davetçi onlara daha pek çok güzelliği armağan edecekti.
Selametle Cennete Giriniz
Kalabalığın karşısında bir şeyler söylenmeliydi. Müslümanları yurtlarından eden, kendisini öldürmeye teşebbüs eden Mekkeliler hakkında ağır sözler söylenebilir; intikam yeminleri edilebilir; omuz üstünde baş, taş üstünde taş konmayacağı edebî bir dille anlatılabilirdi. Ancak O, coşkun bir topluluğun ortasında kendisini kaybeden, yapamayacağı şeyleri vaat eden ve yalan söylemekten çekinmeyen sıradan bir kimse değildi. O bambaşkaydı. Etrafını çevreleyen insanlara baktı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Aranızda selâmı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalarınıza iyi davranınız. İnsanlar yataklarında uyurken siz kalkıp namaz kılınız. Selametle cennete girersiniz.”[6]
Bu sözler, Allah’a çağıran, salih amel işleyen bir davetçinin sözleridir. Evini çevreleyen keskin kılıçlı savaşçılar, mağaranın ağzında tehdit savuran azılı düşmanlar, ellerindeki mızraklarıyla çölde peşine düşen bedeviler bu yüce davetçiyi istikametinden saptıramaz. Davetçi, etrafına nefret ve düşmanlık tohumları ekemez. Çölün şiddetli sıcağında gayet tehlikeli bir yolculuktan sonra, bu kadar güzel sözleri, ancak müminlerin ilki olan ve Rabbine güzel öğütle çağıran bir peygamber söyleyebilir.
Aranızda Selâmı Yayınız
Medine’de yaşayan Yahudi âlimler, O’nu tanıyabilmek için yanına yanaşır ve henüz O’nunla sohbet etmeden, sadece duruşundan dahi O’nun peygamber olduğunu anlarlar. Bu yüze sahip birinin yalancı olamayacağını itiraf ederler. Onlar O’nun peşinde yürürken, O’nun mübarek dilinden nübüvvetin güzellikleri dökülür: “Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şey göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[7]
Öyleyse Allah’ın selâmı hepinizin ve hepimizin üzerine olsun.
Resûl-i Ekrem, devesinin üzerinde şehrin sokaklarında ilerliyor, Medineli Müslümanların her biri O’nu misafir edebilmek için dil döküyor, âdeta yalvarıyordu. Sevgili Peygamberimiz ise onların hiçbirini kırmıyor, gülümseyerek şöyle buyuruyordu: “Devenin yolunu açınız, nerede duracağı ona bildirilmiştir.”[2]
Gönüllerin Fatihi
Zengin Müslümanların, yemyeşil hurma bahçeleri içerisinde pek güzel evleri vardı, ama dünyaya ve içindekilere bizim baktığımız gibi bakmayan, yeryüzünde garip bir yolcu olduğunu hiç unutmayan Efendimiz, onların davetlerini kabul etmedi. O’nun gelişiyle bayram eden fakirleri, ondan başka umudu olmayan insanları hayal kırıklığına uğratmadı. Gönülleri fetheden Peygamber kimsenin gönlünü kırmadı, devenin çökeceği yere herkes gibi O da razı oldu.
Neccaroğulları’nın sokağındaki bir arsaya geldiklerinde Kusvâ yere çöktü. Onun çöktüğü yer Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetime aitti. Yetimler çağrıldı, Peygamber mescidinin inşası için bu arsa onlardan satın alındı. Sehl ve Süheyl arsayı bağışlamak, Allah yolunda infakta bulunmak için ne kadar uğraştılarsa da sevgili Peygamberimiz onların bu teklifini nazik bir dille reddetti. Üzerinde Mescid-i Nebevî dahi yapılacak olsa yetimleri mağdur edemezdi.[3] Sonra etrafına baktı. En yakın evin sahibi Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyub el-Ensarî’nin evine misafir oldu.[4]
Ben de Sizi Çok Seviyorum
Kız çocukları ellerindeki deflerle şarkılar söylüyor, O’na merhaba diyorlardı: “Biz Neccar’ın kızlarıyız. Muhammed’in komşuluğuna can atarız.”
Efendimiz, kızların yanına gitti ve onlara sordu:
- Beni seviyor musunuz?
Çocuklar hep bir ağızdan cevap verdiler:
- Evet, ya Resûlallah!
Allah Resûlü’nün gönlü sevinçle doldu. Dört kız babası olan, kızlarına canı gibi bakan Peygamber, kalbinin tüm güzelliğiyle konuştu: “Vallahi, Ben de sizi çok seviyorum.”[5]
Medineli küçük kızlar bu kadar güzel sözleri belki de ilk kez duymuşlardı. Hatta bu güzel davetçi onlara daha pek çok güzelliği armağan edecekti.
Selametle Cennete Giriniz
Kalabalığın karşısında bir şeyler söylenmeliydi. Müslümanları yurtlarından eden, kendisini öldürmeye teşebbüs eden Mekkeliler hakkında ağır sözler söylenebilir; intikam yeminleri edilebilir; omuz üstünde baş, taş üstünde taş konmayacağı edebî bir dille anlatılabilirdi. Ancak O, coşkun bir topluluğun ortasında kendisini kaybeden, yapamayacağı şeyleri vaat eden ve yalan söylemekten çekinmeyen sıradan bir kimse değildi. O bambaşkaydı. Etrafını çevreleyen insanlara baktı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Aranızda selâmı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalarınıza iyi davranınız. İnsanlar yataklarında uyurken siz kalkıp namaz kılınız. Selametle cennete girersiniz.”[6]
Bu sözler, Allah’a çağıran, salih amel işleyen bir davetçinin sözleridir. Evini çevreleyen keskin kılıçlı savaşçılar, mağaranın ağzında tehdit savuran azılı düşmanlar, ellerindeki mızraklarıyla çölde peşine düşen bedeviler bu yüce davetçiyi istikametinden saptıramaz. Davetçi, etrafına nefret ve düşmanlık tohumları ekemez. Çölün şiddetli sıcağında gayet tehlikeli bir yolculuktan sonra, bu kadar güzel sözleri, ancak müminlerin ilki olan ve Rabbine güzel öğütle çağıran bir peygamber söyleyebilir.
Aranızda Selâmı Yayınız
Medine’de yaşayan Yahudi âlimler, O’nu tanıyabilmek için yanına yanaşır ve henüz O’nunla sohbet etmeden, sadece duruşundan dahi O’nun peygamber olduğunu anlarlar. Bu yüze sahip birinin yalancı olamayacağını itiraf ederler. Onlar O’nun peşinde yürürken, O’nun mübarek dilinden nübüvvetin güzellikleri dökülür: “Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şey göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[7]
Öyleyse Allah’ın selâmı hepinizin ve hepimizin üzerine olsun.
Hüzün Yılı
Nübüvvetin onuncu yılı. Efendimiz aleyhisselâm’ın en çileli ve en zorlu yılı. Acıların birbiri ardınca geldiği günler. Önce Allah Resûlü’nü çocukluğundan itibaren himaye eden, müşriklere karşı koruyan, hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayan amcası Ebû Talib vefat etti. Onun ölümü, Efendimizin adeta kolunu kanadını kırdı. Sonra Müslümanların ilki, müminlerin annesi, Efendimizin hanımı, sığınağı, sevgilisi Hz. Hatice, Rabbine, cennetteki yüce makamına kavuştu. Hz. Hatice’nin ayrılığı Peygamberin gönlünde silinmez bir acı bıraktı. Allah Resûlü ve ashâbı bu yıla “hüzün yılı” adını verdi.
Ebû Talib’ten sonra Mekke, yaşanmaz bir şehir oldu. Onun sağlığında Peygambere yaklaşamayanlar, yokluğunda birer canavara dönüştü. Peygamberin yüzüne tükürüyor, öldüresiye dövüyor, Mescid-i Haram’da boğmaya çalışıyor, secdede iken üzerine deve işkembesi koyuyor, yapılmadık işkence, edilmedik hakaret bırakmıyorlardı. Bu şehir durulacak gibi değildi. Mekke’deki Müslümanlar işkence altında eziliyor, Habeşistan’daki Müslümanlar ise Mekke’den müjdeli bir haber bekliyorlardı. Artık hiç kimse Müslüman olmuyordu. O halde bir şeyler yapmalı, davaya yeni bir merkez bulmalı, bu şehri terk etmeliydi.
Taif Yolculuğu
Peygamber Efendimiz, Zeyd b. Harise ile birlikte Mekke’den gizlice ayrıldı ve yürüyerek Taif şehrine gitti. Taif liderlerini İslam’a davet edecek, onlardan kendisini ve diğer Müslümanları himaye etmelerini isteyecek, Taif’i İslam Medeniyetinin sembolü yapacaktı.
Efendimiz aleyhisselâm Taif’te on gün kaldı. Bu süre içinde görüşmediği, İslâm’ı anlatmadığı kimse kalmadı. Ama Taif’in önde gelenleri, O’nunla alay ediyor, hakaretler yağdırıyor, şehirden kovuyorlardı. Resûl-i Ekrem onlardan en azından bu şehre gelişini Mekkelilere haber vermemelerini istedi. Zira Mekke’yi terk edip bir başka yurt aradığını duyan Kureyşliler O’nu şehre sokmazlardı. Fakat Taifliler bunu dahi kabul etmedi. Taif’in önde gelenleri en az Kureyşliler kadar zalimdi.
Şehrin serserileri Efendimizin üzerine üşüşmüş, hakaretler yağdırıp küfürler ederken, Allah Resûlü onlara Tarık sûresini okuyordu.
Gönlü kırılmış, alay ve hakaretlerle bunalmış sevgili Nebi, şehri terk edeceği sırada yolun iki tarafına sıralanmış, ellerindeki taşlarla kendisini bekleyen çocukları, serserileri ve aşağılık insanları gördü. Bunlar Efendimizi taşlayacak, linç edeceklerdi. Allah Resûlü yürüdü. O yürüdüğünde vücuduna taşlar yağmaya başladı. Yaralandı, ayaklarından akan kanları görünce durup dinlenmek istedi, belki de düştü. O düşünce müşrikler O’nu kalkıp yürümeye zorladı ve O yürüyünce taş yağmuru yeniden başladı.
Peygamber’in Fedaisi Zeyd b. Harise
Zeyd b. Harise… Efendimizin üzerine titrediği, öz çocuklarından ayırmadığı sevgili Zeyd. Belki de Allah Resûlü’nün en çok sevdiği, sevdiğim dediği Zeyd. Dört bir yandan gelen taşlara karşı Peygamberini koruyan, sağa sola, öne arkaya sıçrayan, Muhammed aleyhisselâm’ın etrafında pervane olan Zeyd. Başından akan kanları görmeyip şehrin çıkışına kadar sevdiğini koruyan Zeyd. Acaba senin o günkü sevabını melekler yazabilir mi? Senin o an hissettiklerini kalemler yazabilir mi, senin çırpınışını insanlar anlayabilir mi?
Addâs’ın İmanı
Taifliler, Efendimizi ve Zeyd’i şehrin çıkışına kadar taşladılar. Son derece üzgün ve yaralı olan Peygamberimiz yol üzerinde bulunan bir bağa sığınmak zorunda kaldı. Bu bağ Mekkeli müşriklerden Utbe ve Şeybe b. Rebîa’ya aitti. Onlar, EfendimizinNhalini görünce, köleleri Addâs’ı bir tabak üzümle Allah Resûlü’ne gönderdiler.
Efendimiz kendisine gelen köleyle sohbet etti. Hıristiyan asıllı köle aniden Efendimizin başını, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı. Taif iman etmemişti ama Addâs Müslüman olmuştu. Allah Resûlü, yaralı bir haldeyken dahi davetten vazgeçmiyor, yılgınlık göstermiyordu. Addâs’ın imanı ve mutluluğu için taşlanmaya değerdi. Zira Addâs’ın hidayete ermesi yerle gök arasındaki her şeyden daha güzeldi.
Taif Duâsı
Allah Resûlü biraz dinlenip kendine geldikten sonra iki rekat namaz kıldı. Sonra ellerini açarak şöyle dua etti:
“Ya Rabbi! Kimsesizliğimi, çaresizliğimi, insanların gözündeki değersiz halimi sana şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zulme uğramış tüm mazlumların Rabbisin. Sen Benim de Rabbimsin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana kaba ve sert davranan yabancılara mı? Yoksa Bana galip gelme gücünü verdiğin bir düşmana mı? Eğer Sen Bana dargın değilsen, başıma gelen eziyet ve işkencelere aldırmam. Fakat Senden gelecek bir himaye ve koruma çok daha hoştur. Senin üzerime gazab indirmenden yahut gazabının üzerimde yerleşmesinden, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini düzene koyan Zâtının nuruna sığınırım! Her şey Senin rızan içindir ve bütün güç, kuvvet Sende, Senin Elindedir!”
Allah Resulü’nün En Zor Günü
O gün Efendimizin yaşadığı en acı gündü. Yıllar sonra hanımı Hz. Âişe; Uhud’dan daha şiddetli bir zorluk yaşayıp yaşamadığını sorduğunda, Resûl-i Ekrem Taif’te başına gelenleri hatırlamış ve en büyük sıkıntıyı o gün çektiğini söylemişti.
Efendimizin Merhameti
Yaşadığı bütün sıkıntılara, çektiği acılara rağmen Allah Resûlü’nün yüreği sevgi ve merhamet doluydu. Rabbine durumunu en samimi bir şekilde arz ettikten sonra gökyüzüne baktı. Bir bulutun içinde Cebrail’i gördü. Cebrail, Efendimize bir başka meleği, Dağlar Meleğini gösteriyordu. Dağlar Meleği Efendimizin mübarek lisanından çıkacak bir söze bakıyordu. Eğer isterse iki dağı harekete geçirir ve Kureyş halkını yok ederdi. Ama âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Nebi bunu istemedi ve şöyle dedi:
“Ben onların soylarından yalnız Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan muvahhid bir neslin yetişeceğini ümid ediyorum.”
Allah Resûlü, Taiften Mekke’ye döndüğünde şehre giremedi. Mekke’ye ancak bir Mekkelinin himayesinde girebilirdi. Fakat başvurduğu kimseler Efendimizi himaye etmeye yanaşmadı. Şehrin dışındaki dağlarda üç gün boyunca beklemek zorunda kalan Peygamberimiz nihayet Mutim b. Adiy’in himayesi altında Mekke’ye girebildi.
Allah Celle, davet yolunda bunca sıkıntıya maruz kalan, sevdiklerini kaybeden, hicret etmeyi göze alan ve gittiği yerde en ağır işkencelere uğrayan, vatanına geri dönüşünde dahi pek çok zorluğa göğüs geren Habibini, hiçbir kula nasip olmayan, akılların almadığı büyük bir mucize ile ödüllendirdi. Taif’te taşlanan Kul gökyüzüne yükseldi.
Nübüvvetin onuncu yılı. Efendimiz aleyhisselâm’ın en çileli ve en zorlu yılı. Acıların birbiri ardınca geldiği günler. Önce Allah Resûlü’nü çocukluğundan itibaren himaye eden, müşriklere karşı koruyan, hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayan amcası Ebû Talib vefat etti. Onun ölümü, Efendimizin adeta kolunu kanadını kırdı. Sonra Müslümanların ilki, müminlerin annesi, Efendimizin hanımı, sığınağı, sevgilisi Hz. Hatice, Rabbine, cennetteki yüce makamına kavuştu. Hz. Hatice’nin ayrılığı Peygamberin gönlünde silinmez bir acı bıraktı. Allah Resûlü ve ashâbı bu yıla “hüzün yılı” adını verdi.
Ebû Talib’ten sonra Mekke, yaşanmaz bir şehir oldu. Onun sağlığında Peygambere yaklaşamayanlar, yokluğunda birer canavara dönüştü. Peygamberin yüzüne tükürüyor, öldüresiye dövüyor, Mescid-i Haram’da boğmaya çalışıyor, secdede iken üzerine deve işkembesi koyuyor, yapılmadık işkence, edilmedik hakaret bırakmıyorlardı. Bu şehir durulacak gibi değildi. Mekke’deki Müslümanlar işkence altında eziliyor, Habeşistan’daki Müslümanlar ise Mekke’den müjdeli bir haber bekliyorlardı. Artık hiç kimse Müslüman olmuyordu. O halde bir şeyler yapmalı, davaya yeni bir merkez bulmalı, bu şehri terk etmeliydi.
Taif Yolculuğu
Peygamber Efendimiz, Zeyd b. Harise ile birlikte Mekke’den gizlice ayrıldı ve yürüyerek Taif şehrine gitti. Taif liderlerini İslam’a davet edecek, onlardan kendisini ve diğer Müslümanları himaye etmelerini isteyecek, Taif’i İslam Medeniyetinin sembolü yapacaktı.
Efendimiz aleyhisselâm Taif’te on gün kaldı. Bu süre içinde görüşmediği, İslâm’ı anlatmadığı kimse kalmadı. Ama Taif’in önde gelenleri, O’nunla alay ediyor, hakaretler yağdırıyor, şehirden kovuyorlardı. Resûl-i Ekrem onlardan en azından bu şehre gelişini Mekkelilere haber vermemelerini istedi. Zira Mekke’yi terk edip bir başka yurt aradığını duyan Kureyşliler O’nu şehre sokmazlardı. Fakat Taifliler bunu dahi kabul etmedi. Taif’in önde gelenleri en az Kureyşliler kadar zalimdi.
Şehrin serserileri Efendimizin üzerine üşüşmüş, hakaretler yağdırıp küfürler ederken, Allah Resûlü onlara Tarık sûresini okuyordu.
Gönlü kırılmış, alay ve hakaretlerle bunalmış sevgili Nebi, şehri terk edeceği sırada yolun iki tarafına sıralanmış, ellerindeki taşlarla kendisini bekleyen çocukları, serserileri ve aşağılık insanları gördü. Bunlar Efendimizi taşlayacak, linç edeceklerdi. Allah Resûlü yürüdü. O yürüdüğünde vücuduna taşlar yağmaya başladı. Yaralandı, ayaklarından akan kanları görünce durup dinlenmek istedi, belki de düştü. O düşünce müşrikler O’nu kalkıp yürümeye zorladı ve O yürüyünce taş yağmuru yeniden başladı.
Peygamber’in Fedaisi Zeyd b. Harise
Zeyd b. Harise… Efendimizin üzerine titrediği, öz çocuklarından ayırmadığı sevgili Zeyd. Belki de Allah Resûlü’nün en çok sevdiği, sevdiğim dediği Zeyd. Dört bir yandan gelen taşlara karşı Peygamberini koruyan, sağa sola, öne arkaya sıçrayan, Muhammed aleyhisselâm’ın etrafında pervane olan Zeyd. Başından akan kanları görmeyip şehrin çıkışına kadar sevdiğini koruyan Zeyd. Acaba senin o günkü sevabını melekler yazabilir mi? Senin o an hissettiklerini kalemler yazabilir mi, senin çırpınışını insanlar anlayabilir mi?
Addâs’ın İmanı
Taifliler, Efendimizi ve Zeyd’i şehrin çıkışına kadar taşladılar. Son derece üzgün ve yaralı olan Peygamberimiz yol üzerinde bulunan bir bağa sığınmak zorunda kaldı. Bu bağ Mekkeli müşriklerden Utbe ve Şeybe b. Rebîa’ya aitti. Onlar, EfendimizinNhalini görünce, köleleri Addâs’ı bir tabak üzümle Allah Resûlü’ne gönderdiler.
Efendimiz kendisine gelen köleyle sohbet etti. Hıristiyan asıllı köle aniden Efendimizin başını, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı. Taif iman etmemişti ama Addâs Müslüman olmuştu. Allah Resûlü, yaralı bir haldeyken dahi davetten vazgeçmiyor, yılgınlık göstermiyordu. Addâs’ın imanı ve mutluluğu için taşlanmaya değerdi. Zira Addâs’ın hidayete ermesi yerle gök arasındaki her şeyden daha güzeldi.
Taif Duâsı
Allah Resûlü biraz dinlenip kendine geldikten sonra iki rekat namaz kıldı. Sonra ellerini açarak şöyle dua etti:
“Ya Rabbi! Kimsesizliğimi, çaresizliğimi, insanların gözündeki değersiz halimi sana şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen zulme uğramış tüm mazlumların Rabbisin. Sen Benim de Rabbimsin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana kaba ve sert davranan yabancılara mı? Yoksa Bana galip gelme gücünü verdiğin bir düşmana mı? Eğer Sen Bana dargın değilsen, başıma gelen eziyet ve işkencelere aldırmam. Fakat Senden gelecek bir himaye ve koruma çok daha hoştur. Senin üzerime gazab indirmenden yahut gazabının üzerimde yerleşmesinden, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerini düzene koyan Zâtının nuruna sığınırım! Her şey Senin rızan içindir ve bütün güç, kuvvet Sende, Senin Elindedir!”
Allah Resulü’nün En Zor Günü
O gün Efendimizin yaşadığı en acı gündü. Yıllar sonra hanımı Hz. Âişe; Uhud’dan daha şiddetli bir zorluk yaşayıp yaşamadığını sorduğunda, Resûl-i Ekrem Taif’te başına gelenleri hatırlamış ve en büyük sıkıntıyı o gün çektiğini söylemişti.
Efendimizin Merhameti
Yaşadığı bütün sıkıntılara, çektiği acılara rağmen Allah Resûlü’nün yüreği sevgi ve merhamet doluydu. Rabbine durumunu en samimi bir şekilde arz ettikten sonra gökyüzüne baktı. Bir bulutun içinde Cebrail’i gördü. Cebrail, Efendimize bir başka meleği, Dağlar Meleğini gösteriyordu. Dağlar Meleği Efendimizin mübarek lisanından çıkacak bir söze bakıyordu. Eğer isterse iki dağı harekete geçirir ve Kureyş halkını yok ederdi. Ama âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Nebi bunu istemedi ve şöyle dedi:
“Ben onların soylarından yalnız Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan muvahhid bir neslin yetişeceğini ümid ediyorum.”
Allah Resûlü, Taiften Mekke’ye döndüğünde şehre giremedi. Mekke’ye ancak bir Mekkelinin himayesinde girebilirdi. Fakat başvurduğu kimseler Efendimizi himaye etmeye yanaşmadı. Şehrin dışındaki dağlarda üç gün boyunca beklemek zorunda kalan Peygamberimiz nihayet Mutim b. Adiy’in himayesi altında Mekke’ye girebildi.
Allah Celle, davet yolunda bunca sıkıntıya maruz kalan, sevdiklerini kaybeden, hicret etmeyi göze alan ve gittiği yerde en ağır işkencelere uğrayan, vatanına geri dönüşünde dahi pek çok zorluğa göğüs geren Habibini, hiçbir kula nasip olmayan, akılların almadığı büyük bir mucize ile ödüllendirdi. Taif’te taşlanan Kul gökyüzüne yükseldi.
Halime’nin Mekke’ye geldiği gün Âmine’nin bayram günüydü. O gün hasretin sona erdiği, Âmine’nin acılarının dindiği ve nihayet yüzünün güldüğü gündü. O gün Muhammed’in, Mekke’ye, yuvasına, anasının kucağına döndüğü gündü. Ayrılığın acısı dinmiş, genç yaşta dul kalan Âmine’nin yüreği sevinçle dolmuş, gözü gönlü aydın olmuştu. Artık o bu şehrin yalnız ve mahzun kadını değildi. Oğlu gelmiş, hüzün dolu yuvaya rahmet, gönüllere saadet getirmişti.
Yıllar süren ayrılıktan sonra oğluna sıkı sıkı sarılan Âmine onu en güzel şekilde terbiye etti. O’na Mekke’yi, İbrahim’i, Kâbe’yi ve ailesini anlattı. Bir sabah evinden ayrılan ve bir daha dönemeyen babası Abdullah’ı her anlattığında gözünden sel misali yaşlar akıttı. Muhammed aleyhisselam, babasını annesinin gözyaşlarında tanıdı.
Medine Seyahati
Sevgili Peygamberimiz altı yaşına geldiğinde annesiyle birlikte Medine’ye gitti. Âmine, kocasının mezarını ziyaret etmek ve babasını hiç göremeyen yavrusuna en azından mezarını göstermek istiyordu. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Efendimiz, annesi Âmine ve hizmetçileri Ümmü Eymen ile birlikte Medine’ye ulaştı. Mekkeli yolcular, Adiyy b. Neccar oğullarına misafir oldu.
Peygamber aleyhisselam’ın büyük dedesi Haşim, Neccar oğulları kabilesinden Selma ile evlenmiş, bu evlilikten Abdülmuttalib doğmuştu. Efendimizin dedesi Abdülmuttalib çocukluk yıllarını Medine’de Neccar oğulları arasında geçirmişti. Allah Resûlü’nün babası Abdullah’ın mezarı da burada bulunuyordu. Âmine ve sevgili oğlu bu aileden Nabiğa’nın evine yerleşti.
Âmine yıllar önce kaybettiği ve hâlâ yasını tuttuğu Abdullah’ın mezarını sık sık ziyaret etti. Bu ziyaretleri sırasında kim bilir nice gözyaşı döktü. Efendimiz aleyhisselam da babasının mezarı başında ağladı. Belki de yetimliğin acısını, babasının yokluğunu bu mezarın başında anladı.
Allah Resûlü, Neccar oğullarının çocuklarıyla oyunlar oynadı. Kaldığı evin yakınlarındaki bir havuzda yüzmeyi öğrendi. Üneyse isimli bir kız ile Nabiğa’nın evinin damına konan kuşları kovaladı. Efendimiz bu şehirde çok güzel günler geçirdi. Âmine Hanım ve sevgili yavrusu Medine’de bir ay kaldıktan sonra Mekke’ye doğru yola çıktılar.[1]
Hayırlı Bir Hatıra
Dönüş yolunun henüz başında Hz. Âmine rahatsızlandı. Çölün ortasında ilerledikçe ağrıları iyice artıyordu. Medine’den çok uzaklaşmış, Ebva adlı bir köyün yakınlarına gelmişlerdi. Artık Hz. Âmine’nin dayanacak gücü kalmamıştı. Bir ağacın altında mola verildi. Âmine eriyor, küçücük yavrusu annesinin başında endişe ile bekliyor, iyileşmesi için dualar ediyordu. Fakat Âmine durumunun düzelmeyeceğini ve ecelinin geldiğini anlamıştı. Oğluna veda etmesi, ona son sözlerini söylemesi gerekiyordu.
Küçük çocuk annesinin başını, dizinin üzerine koydu. Âmine güçlükle nefes alıyor, sesi kesik kesik çıkıyordu. Dilinden şu sözler döküldü: “Her yaşayan ölür, her yeni eskir, her büyüyen fâni olur, yok olur. Ben de öleceğim, ama daima anılacağım. Çünkü ardımda senin gibi hayırlı bir hatıra bırakıyorum.”
Hz. Âmine vefat etti. Ebva köyünün yakınında, çölün ortasında “Annem!” diye bir feryat yükseldi. Memleketinden uzak, yanında hiçbir akrabası olmayan altı yaşındaki çocuk annesinin acısıyla baş başa kaldı. Uzun süre annesinin başında hıçkırarak ağladı. Sonra annesi için mezar kazan Ümmü Eymen’e yardımcı oldu. Âmine toprağa gömüldüğünde Muhammed aleyhisselam kendisini annesinin mezarına bıraktı. Ümmü Eymen, zaten yetim olan şimdiyse öksüzlüğün acısını tadan çocuğu teselli etmeye çalışarak Mekke’ye dedesinin yanına götürdü.[2]
Efendimiz aleyhisselam ile Medine arasında ne kadar güçlü bir bağ var. O henüz doğmadan önce babası bu topraklarda vefat etmişti. Annesi Âmine, Mekke’den çok uzaklarda, Medine’ye daha yakın olan Ebva’da ruhunu teslim etti. Allah Resûlü yıllar sonra Medine’ye göç etti. O, Mekke’de eza ve cefa çekerken Medine O’na kucak açtı. Efendimiz gurbete değil âdeta ailesinin yurduna hicret etti. Ve yine anne babasının yanında dünyaya veda etti.
Yetim ve Öksüz Bir Peygamber
Âlemlerin Rabbi, Sevgili Peygamberimizin, anne-babasından yoksun bir halde büyümesini murad etti. Belki de Resûlü’nü sadece kendi terbiyesinde yetiştirmeyi, ana babaları dahi olsa kimsenin minneti altında kalmamasını istedi.
Anne babanın vefatı herkes için zor ve hüzün veren bir durumdur. Hele anne babaya en çok ihtiyaç duyulan çocukluk döneminde onları kaybetmek tarifsiz bir sıkıntı, dayanılmaz bir acıdır. Allah Resûlü bu acılara katlanmış, risalet görevi sırasında yaşayacağı zorluklarla başa çıkmayı, sabırlı olmayı henüz çocukluğunda öğrenmiştir.
Efendimiz bataklığın ortasında yetişmiş tertemiz bir güldür. Cahiliye devrinin bütün çirkinliğiyle yaşandığı, ahlaki değerlerin ayaklar altına alındığı, zulmün ve tüm hayâsızlıkların olağan kabul edildiği bir şehirde, yetim ve öksüz bir genç, faziletli kalabilmenin mücadelesini vermiş, ahlakının güzelliğiyle meşhur olmuştur. Öyleyse tüm olumsuzluklara rağmen temiz kalabilmek, kötülüğün hâkim olduğu dünyamızda iyilerden olabilmek mümkündür. Bizlere düşen, çevrenin kirliliğini kendi kirimize bahane göstermek değil tüm insanlığın iyiliği ve güzelliği için mücadele etmektir.
Bizim Efendimiz çok küçük yaşta kimsesiz kalmış, yetim ve öksüz bir kimsedir. Anne sevgisinden mahrum kalanlar, babasını göremeyen çocuklar Allah’a isyan etmezler. Rabbimizin kendilerini terk ettiğini, acımasız bir devranın içinde yok olup gideceklerini düşünmezler. Onlar ne zaman hüzünlenseler kendileri gibi yetim ve öksüz kalan Muhammed Mustafa’yı hatırlarlar. Resûlü’nü terk etmeyen, himayesine alan Rabbimiz, bütün yetimleri koruyacak, onlara merhamet edecek, sabırlarına karşılık onlara kesintisiz bir mükâfat verecektir. Yetim kalan bir kimse sabretmeli, kendisi gibi yetim olan Resûl-i Ekrem’i örnek edinmeli ve hem dünyada hem de ahirette seçkin bir kul olabilmenin mücadelesini vermelidir.
Allah Resûlü, ben ve yetime arka çıkan kimse cennette şu iki parmağım gibi yan yana olacağız, buyurmaktadır.[3] Efendimiz yetim ve öksüz kalan çocukları himaye etmiş, onları yalnız bırakmamış, yeri geldiğinde onlarla birlikte ağlamış, onları kendi çocuklarından ayırmamıştır. Allah ve Resûlü’nü seven müminler de her fırsatta bu çocukların ihtiyaçlarını karşılamış, sokaklarındaki yetimlerin başlarını okşamış, onları aç ve açıkta bırakmamışlardır.
Resûlullah’ı sevenler sokağın köşesindeki yetim çocuğu ziyaret edip ona tebessüm ederler. O çocuğun yüzünde Efendimizi görürler. Yetimin yüzü güldüğünde Resûl’ün güldüğünü bilirler ve Resûl’ün gülümsemesi için dünyadaki her şeyden vazgeçerler.
Gözü Yaşlı Bir Peygamber
Küçük yaşta pek çok sıkıntıya maruz kalan Efendimiz yaşı ilerlediğinde içinde bulunduğu toplumun sorunlarıyla ilgilenmiş, insanların acılarını kendisine dert edinmiştir. Uhud’da Mus’ab’ın cesedinin başında ağlayan, Zeyd’in şehadet haberi geldiğinde yetim kalan yavrularına sarılıp gözyaşı döken, zulme uğrayan bir mazlumun feryadına yetişen; Ebva köyünde annesinin mezarı başında gözyaşı döken Efendimizdir. Gözyaşı, merhametin ve sevginin işaretidir. Gözü yaşlı olanların yüreği sevgi doludur. Hayatı boyunca hiçbir sıkıntı çekmeyen, yüreği yanmayan kimseler yetimlere, kimsesiz ve çaresiz insanlara nasıl merhamet edebilir, onları nasıl anlayabilir? Mazlumların sesini ancak kendilerinden birisi olan yetim ve öksüz bir peygamber duyabilir.
Cennet Annelerin Ayakları Altındadır
Allah Resûlü, annesinin vefatından uzun yıllar sonra kaza umresi için Mekke’ye giderken Ebva kasabasına uğramış, annesinin mezarını ziyaret etmiş, mezarı düzeltmiş ve ağlamıştır. Sahâbîler Efendimize niçin ağladığını sorduklarında ise şöyle buyurmuştur: “Annemin sevgisini ve merhametini hatırladım.”[4]
Rabbimiz Resûlü’nü seven ve ona şefkat gösteren Âmine Hanım’a merhamet buyursun. Yarım asır sonra annesinin mezarı başında ağlayan Nebi’nin anne sevgisini, bütün Müslümanlara nasip eylesin. Yan odada ilgi bekleyen annesine selam vermeyen, annelerini hayatta iken ziyaret etmeyi angarya gibi gören, düne kadar kendisine bakan annesini şimdi bir yük olarak düşünen Müslümanlar! Unutmayalım ki cennet Âminelerin, cennet annelerin ayakları altındadır.
Ebeveyni Resûlün Akıbeti
Allah Resûlü’nün anne ve babasının uhrevi durumu asırlar boyu Müslümanları meşgul etmiş, bu konuda pek çok eser yazılmıştır. Her şeyden evvel insanların, cennete veya cehenneme gireceğini ancak Allah Celle bilir. Bununla birlikte biz, çok kısa bir hayat süren, Allah’a şirk koştuklarına dair elimizde bir delil olmayan, cahiliyyenin etkisinde kalmayıp sanki Efendimizin doğumu ile vazifelerini yerine getirerek hayata veda eden bu temiz kimselerin fetret ehlinden sayılmalarını ve cennete girmelerini ümit ederiz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, belki de anne babasını şefkat kanatlarının altına alacak ve onları cennet bahçelerine kavuşturacaktır. Yine de en doğrusunu Rabbimiz bilir.
Abdülmuttalib ve Torunu
Ümmü Eymen, Âmine’nin emanetini Abdülmuttalib’e teslim etti. Abdülmuttalib hiçbir oğluna ve torununa göstermediği şefkati Muhammed aleyhisselam’a gösterdi. Onu sevgili oğlu Abdullah’ın aziz bir hatırası olarak gördü. O olmadan sofraya oturmuyor, yemeklerin en güzelini ona yediriyordu.
Kâbe’nin yanında Hicr denilen yerde Abdülmuttalib’e ait bir minder vardı. O minderde ondan başka kimse oturamazdı. Peygamberimiz gelip o mindere oturduğunda amcaları ona kızar, onu kaldırmak ister, Abdülmuttalib ise oğullarına müdahale ederek şöyle derdi: “Oğlumu rahat bırakınız. Onun şanı çok yüce olacaktır.”[5]
Mekke lideri Abdülmuttalib, yaptığı toplantılara torununu da götürür, O’nun terbiyesi ile yakından ilgilenirdi. Torununu yanından ayırmaz, sürekli takip ederdi. Bir defasında Ümmü Eymen dalgınlık sonucu Efendimizi kaybetmiş, Abdülmuttalib Ümmü Eymen’i azarlayarak Efendimiz hususunda dikkatli olmasını zira onun ileride çok önemli bir kimse olacağını ümid ettiğini söylemişti.[6]
Yine bir keresinde Muhammed aleyhisselam dedesinin kaybolan devesini aramak için evden çıkıp geç kalınca Abdülmuttalib derin bir endişe duymuş, Kâbe’ye giderek torununa kavuşması için Allah’a dua etmiş, nihayet Efendimiz geri döndüğünde ise şöyle demişti: “Yavrucuğum, seni bulamayacağım diye o kadar korktum ki hayatımda hiçbir şeye bu kadar üzülmedim. Bundan sonra ne olursa olsun seni yanımdan ayırmayacağım.”[7]
Mekke’de kıtlık ve kuraklığın hüküm sürdüğü bir mevsimde Kureyşliler yağmur duası için Ebû Kubeys dağına çıkmış, Abdülmuttalib de torunu Muhammed’i omzuna alarak buraya gelmişti. Abdülmuttalib’in samimi bir dille yaptığı duaya Mekkeliler “âmin” demiş ve onlar daha yerlerinden ayrılmadan yağmur yağmaya başlamıştı.[8]
Peygamber Efendimiz sekiz yaşında iken gözünde bir ağrı hissetmiş, dedesi onu tedavi ettirmek amacıyla Taif’e götürmüştü. Efendimizin gözleri burada kendisine verilen ilaç sayesinde iyileşti.[9]
Abdülmuttalib’in Vefatı
Zemzem kuyusunu bulan, Fil ordusunun komutanı Ebrehe’nin karşısında cesaretle duran, kavmini adaletle yöneten Abdülmuttalib, seksen iki yaşında vefat etti.[10] O, vefatı öncesi oğullarını toplamış ve torunu Muhammed’e çok iyi bakmalarını vasiyet etmişti. Efendimiz’in babası Abdullah ile aynı anneden olan Ebû Talib ve Zübeyr, Efendimiz’in bakımını üstlenmek için kura çekti ve Peygamberimiz amcası Ebû Talib’in yanında kaldı. Zaten amcaları arasında Efendimiz’i en çok Ebû Talib seviyordu.[11]
Abdülmuttalib vefat ettiğinde torunu Muhammed, dedesinin divanı yanında içini çeke çeke ağlamış,[12] dedesinin cenazesi ardında yürümüş ve yıllar sonra dedesinin vefatını soranlara o günü hatırladığını ve o zaman sekiz yaşında olduğunu söylemiştir.[13]
Abdülmuttalib, Hacun mezarlığına defnedilmiş; onu çok seven Mekkeliler günlerce yas tutmuşlardır.[14]
Annesinin vefatından sonra sevgili dedesine sığınan Efendimiz iki yıl sonra onu da kaybetmiştir. Allah Resûlü şimdi, öz oğullarından çok yeğenini seven, yeğenini korumak için tüm dünyayı karşısına alan fedakar amcası Ebû Talib’in ve onun muhterem hanımı Fatıma bint Esed’in yanındadır.
Yıllar süren ayrılıktan sonra oğluna sıkı sıkı sarılan Âmine onu en güzel şekilde terbiye etti. O’na Mekke’yi, İbrahim’i, Kâbe’yi ve ailesini anlattı. Bir sabah evinden ayrılan ve bir daha dönemeyen babası Abdullah’ı her anlattığında gözünden sel misali yaşlar akıttı. Muhammed aleyhisselam, babasını annesinin gözyaşlarında tanıdı.
Medine Seyahati
Sevgili Peygamberimiz altı yaşına geldiğinde annesiyle birlikte Medine’ye gitti. Âmine, kocasının mezarını ziyaret etmek ve babasını hiç göremeyen yavrusuna en azından mezarını göstermek istiyordu. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Efendimiz, annesi Âmine ve hizmetçileri Ümmü Eymen ile birlikte Medine’ye ulaştı. Mekkeli yolcular, Adiyy b. Neccar oğullarına misafir oldu.
Peygamber aleyhisselam’ın büyük dedesi Haşim, Neccar oğulları kabilesinden Selma ile evlenmiş, bu evlilikten Abdülmuttalib doğmuştu. Efendimizin dedesi Abdülmuttalib çocukluk yıllarını Medine’de Neccar oğulları arasında geçirmişti. Allah Resûlü’nün babası Abdullah’ın mezarı da burada bulunuyordu. Âmine ve sevgili oğlu bu aileden Nabiğa’nın evine yerleşti.
Âmine yıllar önce kaybettiği ve hâlâ yasını tuttuğu Abdullah’ın mezarını sık sık ziyaret etti. Bu ziyaretleri sırasında kim bilir nice gözyaşı döktü. Efendimiz aleyhisselam da babasının mezarı başında ağladı. Belki de yetimliğin acısını, babasının yokluğunu bu mezarın başında anladı.
Allah Resûlü, Neccar oğullarının çocuklarıyla oyunlar oynadı. Kaldığı evin yakınlarındaki bir havuzda yüzmeyi öğrendi. Üneyse isimli bir kız ile Nabiğa’nın evinin damına konan kuşları kovaladı. Efendimiz bu şehirde çok güzel günler geçirdi. Âmine Hanım ve sevgili yavrusu Medine’de bir ay kaldıktan sonra Mekke’ye doğru yola çıktılar.[1]
Hayırlı Bir Hatıra
Dönüş yolunun henüz başında Hz. Âmine rahatsızlandı. Çölün ortasında ilerledikçe ağrıları iyice artıyordu. Medine’den çok uzaklaşmış, Ebva adlı bir köyün yakınlarına gelmişlerdi. Artık Hz. Âmine’nin dayanacak gücü kalmamıştı. Bir ağacın altında mola verildi. Âmine eriyor, küçücük yavrusu annesinin başında endişe ile bekliyor, iyileşmesi için dualar ediyordu. Fakat Âmine durumunun düzelmeyeceğini ve ecelinin geldiğini anlamıştı. Oğluna veda etmesi, ona son sözlerini söylemesi gerekiyordu.
Küçük çocuk annesinin başını, dizinin üzerine koydu. Âmine güçlükle nefes alıyor, sesi kesik kesik çıkıyordu. Dilinden şu sözler döküldü: “Her yaşayan ölür, her yeni eskir, her büyüyen fâni olur, yok olur. Ben de öleceğim, ama daima anılacağım. Çünkü ardımda senin gibi hayırlı bir hatıra bırakıyorum.”
Hz. Âmine vefat etti. Ebva köyünün yakınında, çölün ortasında “Annem!” diye bir feryat yükseldi. Memleketinden uzak, yanında hiçbir akrabası olmayan altı yaşındaki çocuk annesinin acısıyla baş başa kaldı. Uzun süre annesinin başında hıçkırarak ağladı. Sonra annesi için mezar kazan Ümmü Eymen’e yardımcı oldu. Âmine toprağa gömüldüğünde Muhammed aleyhisselam kendisini annesinin mezarına bıraktı. Ümmü Eymen, zaten yetim olan şimdiyse öksüzlüğün acısını tadan çocuğu teselli etmeye çalışarak Mekke’ye dedesinin yanına götürdü.[2]
Efendimiz aleyhisselam ile Medine arasında ne kadar güçlü bir bağ var. O henüz doğmadan önce babası bu topraklarda vefat etmişti. Annesi Âmine, Mekke’den çok uzaklarda, Medine’ye daha yakın olan Ebva’da ruhunu teslim etti. Allah Resûlü yıllar sonra Medine’ye göç etti. O, Mekke’de eza ve cefa çekerken Medine O’na kucak açtı. Efendimiz gurbete değil âdeta ailesinin yurduna hicret etti. Ve yine anne babasının yanında dünyaya veda etti.
Yetim ve Öksüz Bir Peygamber
Âlemlerin Rabbi, Sevgili Peygamberimizin, anne-babasından yoksun bir halde büyümesini murad etti. Belki de Resûlü’nü sadece kendi terbiyesinde yetiştirmeyi, ana babaları dahi olsa kimsenin minneti altında kalmamasını istedi.
Anne babanın vefatı herkes için zor ve hüzün veren bir durumdur. Hele anne babaya en çok ihtiyaç duyulan çocukluk döneminde onları kaybetmek tarifsiz bir sıkıntı, dayanılmaz bir acıdır. Allah Resûlü bu acılara katlanmış, risalet görevi sırasında yaşayacağı zorluklarla başa çıkmayı, sabırlı olmayı henüz çocukluğunda öğrenmiştir.
Efendimiz bataklığın ortasında yetişmiş tertemiz bir güldür. Cahiliye devrinin bütün çirkinliğiyle yaşandığı, ahlaki değerlerin ayaklar altına alındığı, zulmün ve tüm hayâsızlıkların olağan kabul edildiği bir şehirde, yetim ve öksüz bir genç, faziletli kalabilmenin mücadelesini vermiş, ahlakının güzelliğiyle meşhur olmuştur. Öyleyse tüm olumsuzluklara rağmen temiz kalabilmek, kötülüğün hâkim olduğu dünyamızda iyilerden olabilmek mümkündür. Bizlere düşen, çevrenin kirliliğini kendi kirimize bahane göstermek değil tüm insanlığın iyiliği ve güzelliği için mücadele etmektir.
Bizim Efendimiz çok küçük yaşta kimsesiz kalmış, yetim ve öksüz bir kimsedir. Anne sevgisinden mahrum kalanlar, babasını göremeyen çocuklar Allah’a isyan etmezler. Rabbimizin kendilerini terk ettiğini, acımasız bir devranın içinde yok olup gideceklerini düşünmezler. Onlar ne zaman hüzünlenseler kendileri gibi yetim ve öksüz kalan Muhammed Mustafa’yı hatırlarlar. Resûlü’nü terk etmeyen, himayesine alan Rabbimiz, bütün yetimleri koruyacak, onlara merhamet edecek, sabırlarına karşılık onlara kesintisiz bir mükâfat verecektir. Yetim kalan bir kimse sabretmeli, kendisi gibi yetim olan Resûl-i Ekrem’i örnek edinmeli ve hem dünyada hem de ahirette seçkin bir kul olabilmenin mücadelesini vermelidir.
Allah Resûlü, ben ve yetime arka çıkan kimse cennette şu iki parmağım gibi yan yana olacağız, buyurmaktadır.[3] Efendimiz yetim ve öksüz kalan çocukları himaye etmiş, onları yalnız bırakmamış, yeri geldiğinde onlarla birlikte ağlamış, onları kendi çocuklarından ayırmamıştır. Allah ve Resûlü’nü seven müminler de her fırsatta bu çocukların ihtiyaçlarını karşılamış, sokaklarındaki yetimlerin başlarını okşamış, onları aç ve açıkta bırakmamışlardır.
Resûlullah’ı sevenler sokağın köşesindeki yetim çocuğu ziyaret edip ona tebessüm ederler. O çocuğun yüzünde Efendimizi görürler. Yetimin yüzü güldüğünde Resûl’ün güldüğünü bilirler ve Resûl’ün gülümsemesi için dünyadaki her şeyden vazgeçerler.
Gözü Yaşlı Bir Peygamber
Küçük yaşta pek çok sıkıntıya maruz kalan Efendimiz yaşı ilerlediğinde içinde bulunduğu toplumun sorunlarıyla ilgilenmiş, insanların acılarını kendisine dert edinmiştir. Uhud’da Mus’ab’ın cesedinin başında ağlayan, Zeyd’in şehadet haberi geldiğinde yetim kalan yavrularına sarılıp gözyaşı döken, zulme uğrayan bir mazlumun feryadına yetişen; Ebva köyünde annesinin mezarı başında gözyaşı döken Efendimizdir. Gözyaşı, merhametin ve sevginin işaretidir. Gözü yaşlı olanların yüreği sevgi doludur. Hayatı boyunca hiçbir sıkıntı çekmeyen, yüreği yanmayan kimseler yetimlere, kimsesiz ve çaresiz insanlara nasıl merhamet edebilir, onları nasıl anlayabilir? Mazlumların sesini ancak kendilerinden birisi olan yetim ve öksüz bir peygamber duyabilir.
Cennet Annelerin Ayakları Altındadır
Allah Resûlü, annesinin vefatından uzun yıllar sonra kaza umresi için Mekke’ye giderken Ebva kasabasına uğramış, annesinin mezarını ziyaret etmiş, mezarı düzeltmiş ve ağlamıştır. Sahâbîler Efendimize niçin ağladığını sorduklarında ise şöyle buyurmuştur: “Annemin sevgisini ve merhametini hatırladım.”[4]
Rabbimiz Resûlü’nü seven ve ona şefkat gösteren Âmine Hanım’a merhamet buyursun. Yarım asır sonra annesinin mezarı başında ağlayan Nebi’nin anne sevgisini, bütün Müslümanlara nasip eylesin. Yan odada ilgi bekleyen annesine selam vermeyen, annelerini hayatta iken ziyaret etmeyi angarya gibi gören, düne kadar kendisine bakan annesini şimdi bir yük olarak düşünen Müslümanlar! Unutmayalım ki cennet Âminelerin, cennet annelerin ayakları altındadır.
Ebeveyni Resûlün Akıbeti
Allah Resûlü’nün anne ve babasının uhrevi durumu asırlar boyu Müslümanları meşgul etmiş, bu konuda pek çok eser yazılmıştır. Her şeyden evvel insanların, cennete veya cehenneme gireceğini ancak Allah Celle bilir. Bununla birlikte biz, çok kısa bir hayat süren, Allah’a şirk koştuklarına dair elimizde bir delil olmayan, cahiliyyenin etkisinde kalmayıp sanki Efendimizin doğumu ile vazifelerini yerine getirerek hayata veda eden bu temiz kimselerin fetret ehlinden sayılmalarını ve cennete girmelerini ümit ederiz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, belki de anne babasını şefkat kanatlarının altına alacak ve onları cennet bahçelerine kavuşturacaktır. Yine de en doğrusunu Rabbimiz bilir.
Abdülmuttalib ve Torunu
Ümmü Eymen, Âmine’nin emanetini Abdülmuttalib’e teslim etti. Abdülmuttalib hiçbir oğluna ve torununa göstermediği şefkati Muhammed aleyhisselam’a gösterdi. Onu sevgili oğlu Abdullah’ın aziz bir hatırası olarak gördü. O olmadan sofraya oturmuyor, yemeklerin en güzelini ona yediriyordu.
Kâbe’nin yanında Hicr denilen yerde Abdülmuttalib’e ait bir minder vardı. O minderde ondan başka kimse oturamazdı. Peygamberimiz gelip o mindere oturduğunda amcaları ona kızar, onu kaldırmak ister, Abdülmuttalib ise oğullarına müdahale ederek şöyle derdi: “Oğlumu rahat bırakınız. Onun şanı çok yüce olacaktır.”[5]
Mekke lideri Abdülmuttalib, yaptığı toplantılara torununu da götürür, O’nun terbiyesi ile yakından ilgilenirdi. Torununu yanından ayırmaz, sürekli takip ederdi. Bir defasında Ümmü Eymen dalgınlık sonucu Efendimizi kaybetmiş, Abdülmuttalib Ümmü Eymen’i azarlayarak Efendimiz hususunda dikkatli olmasını zira onun ileride çok önemli bir kimse olacağını ümid ettiğini söylemişti.[6]
Yine bir keresinde Muhammed aleyhisselam dedesinin kaybolan devesini aramak için evden çıkıp geç kalınca Abdülmuttalib derin bir endişe duymuş, Kâbe’ye giderek torununa kavuşması için Allah’a dua etmiş, nihayet Efendimiz geri döndüğünde ise şöyle demişti: “Yavrucuğum, seni bulamayacağım diye o kadar korktum ki hayatımda hiçbir şeye bu kadar üzülmedim. Bundan sonra ne olursa olsun seni yanımdan ayırmayacağım.”[7]
Mekke’de kıtlık ve kuraklığın hüküm sürdüğü bir mevsimde Kureyşliler yağmur duası için Ebû Kubeys dağına çıkmış, Abdülmuttalib de torunu Muhammed’i omzuna alarak buraya gelmişti. Abdülmuttalib’in samimi bir dille yaptığı duaya Mekkeliler “âmin” demiş ve onlar daha yerlerinden ayrılmadan yağmur yağmaya başlamıştı.[8]
Peygamber Efendimiz sekiz yaşında iken gözünde bir ağrı hissetmiş, dedesi onu tedavi ettirmek amacıyla Taif’e götürmüştü. Efendimizin gözleri burada kendisine verilen ilaç sayesinde iyileşti.[9]
Abdülmuttalib’in Vefatı
Zemzem kuyusunu bulan, Fil ordusunun komutanı Ebrehe’nin karşısında cesaretle duran, kavmini adaletle yöneten Abdülmuttalib, seksen iki yaşında vefat etti.[10] O, vefatı öncesi oğullarını toplamış ve torunu Muhammed’e çok iyi bakmalarını vasiyet etmişti. Efendimiz’in babası Abdullah ile aynı anneden olan Ebû Talib ve Zübeyr, Efendimiz’in bakımını üstlenmek için kura çekti ve Peygamberimiz amcası Ebû Talib’in yanında kaldı. Zaten amcaları arasında Efendimiz’i en çok Ebû Talib seviyordu.[11]
Abdülmuttalib vefat ettiğinde torunu Muhammed, dedesinin divanı yanında içini çeke çeke ağlamış,[12] dedesinin cenazesi ardında yürümüş ve yıllar sonra dedesinin vefatını soranlara o günü hatırladığını ve o zaman sekiz yaşında olduğunu söylemiştir.[13]
Abdülmuttalib, Hacun mezarlığına defnedilmiş; onu çok seven Mekkeliler günlerce yas tutmuşlardır.[14]
Annesinin vefatından sonra sevgili dedesine sığınan Efendimiz iki yıl sonra onu da kaybetmiştir. Allah Resûlü şimdi, öz oğullarından çok yeğenini seven, yeğenini korumak için tüm dünyayı karşısına alan fedakar amcası Ebû Talib’in ve onun muhterem hanımı Fatıma bint Esed’in yanındadır.
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’ten rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu adam, yeryüzündeki en büyük âlimin kim olduğunu sordu. Ona bir rahibi gösterdiler.
Bu adam rahibe giderek:
- Doksan dokuz adam öldürdüm. Tevbe etsem kabul olur mu? dedi.
Rahip:
- Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüz’e tamamladı. Sonra yine yeryüzündeki en büyük âlimin kim olduğunu sordu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına gitti ve yüz kişiyi öldürdüğünü, tevbesinin kabul edilip edilmeyeceğini sordu.
Âlim:
- Elbette kabul edilir. İnsanla tevbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi.
Adam, denilen yere gitmek üzere yola çıktı. Yolu yarıladığında eceli geldi.
Rahmet melekleriyle azap melekleri o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar.
Rahmet melekleri:
- O adam tevbe ederek ve kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler.
Azap melekleri ise:
- O adam hayatında hiç bir iyilik yapmadı ki, dediler.
Bu sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu aralarında hakem tayin ettiler.
Hakem olan melek:
- Geldiği yerle, gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa adam o tarafa aittir, dedi.
Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine rahmet melekleri onu alıp götürdü.”
(Buharî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48)
Bir adam doksan dokuz kişi öldürmüş, doksan dokuz cana kıymış, doksan dokuz ocak söndürmüş. Kim bilir kaç çocuğu yetim, boynu bükük bırakmış… Sevgiyi, merhameti bilmeyen bu adam; yüzünü görenleri, adını duyanları dehşete düşüren bir ölüm makinesi haline gelmiş. Ama bir gün yaptıklarına pişman olmuş, işlediği suçlardan ötürü duyduğu vicdan azabı, onu bir arayışa mecbur etmiş.
Âlemlerin Rabbi olan Allah, bu kadar vahşi bir katilin yüreğine dahi tevbeyi ve iyi bir insan olma isteğini yerleştirmiş, yani kulundan vazgeçmemiş. O halde hiç kimse umutsuz bir halde, henüz hayattayken cehennemlik olup sonsuza kadar azap çekmeye mecbur edilmiş bir vaziyette değildir. Kulunun tüm yaptıklarına rağmen onu seven, kendisinden af dilemesini isteyen ve merhameti her şeyi aşmış olan yüce bir Mevlası vardır.
O öyle bir Mevla’dır ki kul can çekişinceye, güneş batıdan doğuncaya dek tevbeleri kabul eder. Gündüz günah işleyen kimse için gece boyunca, gece günah işleyen kimse için ise gündüz boyunca rahmet elini açar ve kullarına merhamet eder. Yavrusunu kaybeden bir anne onu bulduğunda ne kadar sevinirse, kulu tevbe ettiğinde Rabbimiz bundan daha çok sevinir. Yeryüzünün en zalim, en aşağılık katilleri için bile tevbe kapısı kapanmış değildir. Cennet için, güzel bir hayat için, mutlu bir son için, eğer nefes alıyorsak hâlâ bir fırsatımız var demektir.
“Ey haddi aşarak kendilerine haksızlık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah bütün günahları affeder. O, bağışlayan ve çok merhametli olandır.” (Zümer sûresi, 53)
Vicdanının sesini dinleyen adam yarasına merhem olacak bir adamın, bir âlimin yanına gider ve ona sorar: “Acaba benim için bir kurtuluş var mıdır? Doksan dokuz cana kıymış bir katilin dönüşü, yeniden doğuşu mümkün müdür?”
Âlim ona tevbesinin kabul olmayacağını, doksan dokuz kişiyi öldüren bir kimse için tüm çıkış yollarının kapalı olduğunu söyler. Ümit yoktur, katil olarak yaşayacak, o şekilde ölecek ve cehenneme gidecektir. Duydukları adamı çılgına çevirir, eğer derdinin devası yoksa sayıyı yüze tamamlamanın ne zararı olabilir? Gözünü kırpmadan o âlimi öldürür.
Âlimin kararını vermeden önce biraz düşünmesi, adamı anlayamaya çalışması, hem adamın hem de toplumun durumunu hesap etmesi gerekmez miydi? Verdiği olumsuz kararla cinayet makinesinin çalışmaya devamından başka ne yapmış oldu ki? Üstelik kendi canından da olmadı mı? İnsanların tevbelerinin kabul edilip edilmeyeceğine başka insanlar nasıl ve hangi hakla karar verebilir? Hiç kimse Rabbimize ait yetkileri kullanamaz, cennete ya da cehenneme kimlerin gidebileceğini belirleyemez. Bir âlime düşen insanları uçuruma yuvarlamak değil, onları korumaya çalışmaktır.
Derken adam başka bir âlime gider ve aynı soruyu sorar. Demek ki adam iyi bir insan olabilme hayalinden vazgeçmiş değildir. Fakat bu sefer ki âlimin cevabı başkadır: “Elbette ki senin tevben kabul olur. İnsanla tevbe arasına kim girebilir ki?” İnsanla Rabbi arasına kim girebilir? Rabbinin merhamet edeceği bir kulu onun yolundan kim uzaklaştırabilir?
Fakat tevbenin kabulünün şartları vardır. Kişi Rabbine samimiyetle dönmeli, günah bataklığından uzak durmak da kararlı olmalıdır. Bu ise güzel bir çevre ile mümkündür. Katil dostlarının arasında, ahlaksız bir ortamda, eski kötü günlerini sürekli hatırlayacağı bir yerde bu adam nasıl temiz kalabilir, nasıl salih bir mümin olabilir? Kişi arkadaşının dini üzeredir, öyleyse kiminle arkadaşlık ettiğimiz çok önemlidir. Bu adamın tek kurtuluş yolu hicrettir. Âlim bunu bilmekte ve ona yol göstermektedir: “Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir.”
Eğer gerçek bir mümin olmak hususunda samimi isek, önce bizi Rabbimizden uzaklaştıran şeyleri terk etmeli, sadece Rabbimizin rızasını kazanmak isteyen insanlarla birlikte olmalı, nefsimizden ve onun kötülüklerinden, bize bunları hoş gösterecek arkadaşlardan uzak durmalıyız. Sürekli tevbe etmeli, tevbemizi salih amellerle, yaptığımız ibadetlerle daima güçlü ve diri tutmalıyız.
Bir âlim, bir insanın kurtuluşuna vesile oldu. Sanki bir âlemi diriltmiş oldu. Bir katili, salih ve güzel bir kul olmaya çağırarak yeryüzünün tamamına sahip olmaktan daha büyük bir hayra ulaştı. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırdı, kaba ve katı kalpli olmadı, akıbeti pek güzel oldu.
Tevbe eden salih adam Rabbinin rızasını kazanmak için yerini yurdunu terk etti, yollara düştü. Henüz yolun ortasında iken eceli geldi. Belki hiçbir ibadeti, hiçbir iyiliği yoktu ama tertemiz ve Allah için atan bir kalbi vardı. Son nefesini vereceği sırada göğsünün üzerinde salih insanların yurduna bir karış daha yaklaşmak için sürünüyordu. Rahmet melekleri geldi ve onu cennete götürdü.
Asla düzelmeyeceğini düşündüğümüz, bir hayır görmediğimiz, küçük bir hatası sebebiyle sildiğimiz, burun kıvırdığımız, olumsuz yönlerini abartmaya gayret ederek karaladığımız hangi arkadaşımız ya da çevremizdeki hangi şahıs yüz adam öldürdü? Öyleyse biraz daha sabır, biraz daha merhamet.
“Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu adam, yeryüzündeki en büyük âlimin kim olduğunu sordu. Ona bir rahibi gösterdiler.
Bu adam rahibe giderek:
- Doksan dokuz adam öldürdüm. Tevbe etsem kabul olur mu? dedi.
Rahip:
- Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüz’e tamamladı. Sonra yine yeryüzündeki en büyük âlimin kim olduğunu sordu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına gitti ve yüz kişiyi öldürdüğünü, tevbesinin kabul edilip edilmeyeceğini sordu.
Âlim:
- Elbette kabul edilir. İnsanla tevbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi.
Adam, denilen yere gitmek üzere yola çıktı. Yolu yarıladığında eceli geldi.
Rahmet melekleriyle azap melekleri o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar.
Rahmet melekleri:
- O adam tevbe ederek ve kalbiyle Allah’a yönelerek yola düştü, dediler.
Azap melekleri ise:
- O adam hayatında hiç bir iyilik yapmadı ki, dediler.
Bu sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu aralarında hakem tayin ettiler.
Hakem olan melek:
- Geldiği yerle, gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa adam o tarafa aittir, dedi.
Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine rahmet melekleri onu alıp götürdü.”
(Buharî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48)
Bir adam doksan dokuz kişi öldürmüş, doksan dokuz cana kıymış, doksan dokuz ocak söndürmüş. Kim bilir kaç çocuğu yetim, boynu bükük bırakmış… Sevgiyi, merhameti bilmeyen bu adam; yüzünü görenleri, adını duyanları dehşete düşüren bir ölüm makinesi haline gelmiş. Ama bir gün yaptıklarına pişman olmuş, işlediği suçlardan ötürü duyduğu vicdan azabı, onu bir arayışa mecbur etmiş.
Âlemlerin Rabbi olan Allah, bu kadar vahşi bir katilin yüreğine dahi tevbeyi ve iyi bir insan olma isteğini yerleştirmiş, yani kulundan vazgeçmemiş. O halde hiç kimse umutsuz bir halde, henüz hayattayken cehennemlik olup sonsuza kadar azap çekmeye mecbur edilmiş bir vaziyette değildir. Kulunun tüm yaptıklarına rağmen onu seven, kendisinden af dilemesini isteyen ve merhameti her şeyi aşmış olan yüce bir Mevlası vardır.
O öyle bir Mevla’dır ki kul can çekişinceye, güneş batıdan doğuncaya dek tevbeleri kabul eder. Gündüz günah işleyen kimse için gece boyunca, gece günah işleyen kimse için ise gündüz boyunca rahmet elini açar ve kullarına merhamet eder. Yavrusunu kaybeden bir anne onu bulduğunda ne kadar sevinirse, kulu tevbe ettiğinde Rabbimiz bundan daha çok sevinir. Yeryüzünün en zalim, en aşağılık katilleri için bile tevbe kapısı kapanmış değildir. Cennet için, güzel bir hayat için, mutlu bir son için, eğer nefes alıyorsak hâlâ bir fırsatımız var demektir.
“Ey haddi aşarak kendilerine haksızlık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah bütün günahları affeder. O, bağışlayan ve çok merhametli olandır.” (Zümer sûresi, 53)
Vicdanının sesini dinleyen adam yarasına merhem olacak bir adamın, bir âlimin yanına gider ve ona sorar: “Acaba benim için bir kurtuluş var mıdır? Doksan dokuz cana kıymış bir katilin dönüşü, yeniden doğuşu mümkün müdür?”
Âlim ona tevbesinin kabul olmayacağını, doksan dokuz kişiyi öldüren bir kimse için tüm çıkış yollarının kapalı olduğunu söyler. Ümit yoktur, katil olarak yaşayacak, o şekilde ölecek ve cehenneme gidecektir. Duydukları adamı çılgına çevirir, eğer derdinin devası yoksa sayıyı yüze tamamlamanın ne zararı olabilir? Gözünü kırpmadan o âlimi öldürür.
Âlimin kararını vermeden önce biraz düşünmesi, adamı anlayamaya çalışması, hem adamın hem de toplumun durumunu hesap etmesi gerekmez miydi? Verdiği olumsuz kararla cinayet makinesinin çalışmaya devamından başka ne yapmış oldu ki? Üstelik kendi canından da olmadı mı? İnsanların tevbelerinin kabul edilip edilmeyeceğine başka insanlar nasıl ve hangi hakla karar verebilir? Hiç kimse Rabbimize ait yetkileri kullanamaz, cennete ya da cehenneme kimlerin gidebileceğini belirleyemez. Bir âlime düşen insanları uçuruma yuvarlamak değil, onları korumaya çalışmaktır.
Derken adam başka bir âlime gider ve aynı soruyu sorar. Demek ki adam iyi bir insan olabilme hayalinden vazgeçmiş değildir. Fakat bu sefer ki âlimin cevabı başkadır: “Elbette ki senin tevben kabul olur. İnsanla tevbe arasına kim girebilir ki?” İnsanla Rabbi arasına kim girebilir? Rabbinin merhamet edeceği bir kulu onun yolundan kim uzaklaştırabilir?
Fakat tevbenin kabulünün şartları vardır. Kişi Rabbine samimiyetle dönmeli, günah bataklığından uzak durmak da kararlı olmalıdır. Bu ise güzel bir çevre ile mümkündür. Katil dostlarının arasında, ahlaksız bir ortamda, eski kötü günlerini sürekli hatırlayacağı bir yerde bu adam nasıl temiz kalabilir, nasıl salih bir mümin olabilir? Kişi arkadaşının dini üzeredir, öyleyse kiminle arkadaşlık ettiğimiz çok önemlidir. Bu adamın tek kurtuluş yolu hicrettir. Âlim bunu bilmekte ve ona yol göstermektedir: “Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir.”
Eğer gerçek bir mümin olmak hususunda samimi isek, önce bizi Rabbimizden uzaklaştıran şeyleri terk etmeli, sadece Rabbimizin rızasını kazanmak isteyen insanlarla birlikte olmalı, nefsimizden ve onun kötülüklerinden, bize bunları hoş gösterecek arkadaşlardan uzak durmalıyız. Sürekli tevbe etmeli, tevbemizi salih amellerle, yaptığımız ibadetlerle daima güçlü ve diri tutmalıyız.
Bir âlim, bir insanın kurtuluşuna vesile oldu. Sanki bir âlemi diriltmiş oldu. Bir katili, salih ve güzel bir kul olmaya çağırarak yeryüzünün tamamına sahip olmaktan daha büyük bir hayra ulaştı. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırdı, kaba ve katı kalpli olmadı, akıbeti pek güzel oldu.
Tevbe eden salih adam Rabbinin rızasını kazanmak için yerini yurdunu terk etti, yollara düştü. Henüz yolun ortasında iken eceli geldi. Belki hiçbir ibadeti, hiçbir iyiliği yoktu ama tertemiz ve Allah için atan bir kalbi vardı. Son nefesini vereceği sırada göğsünün üzerinde salih insanların yurduna bir karış daha yaklaşmak için sürünüyordu. Rahmet melekleri geldi ve onu cennete götürdü.
Asla düzelmeyeceğini düşündüğümüz, bir hayır görmediğimiz, küçük bir hatası sebebiyle sildiğimiz, burun kıvırdığımız, olumsuz yönlerini abartmaya gayret ederek karaladığımız hangi arkadaşımız ya da çevremizdeki hangi şahıs yüz adam öldürdü? Öyleyse biraz daha sabır, biraz daha merhamet.
_______________________________________
Peygamberimizin Veda Hutbesi
_______________________________________
"Ey insanlar! " Sözümü iyi dinleyiniz! Biliyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.
"İnsanlar! bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl
mukaddes ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise,
canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü
tecavüzden korunmuştur.
"Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. Oda sizi yaptıklarınızdan
dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara
dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!Bu vasiyetimi burada
bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse,
bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
"Ashabım! "Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine
versin.biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır.Allah böyle
hükmetmiştir.İlk kaldırdığım faizde Abdulmuttalibin oğlu (amcam)abbasın
faizidir.lakin ana paranız size aittir.ne zulmediniz nede zulme
uğrayınız.
"Ashabım! "Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler
kaldırılmıştır, ayağımın altındadır.cahiliye devrinde güdülen kan
davalarda tamamen kaldırılmıştır.Kaldırdığım ilk kan davası
Abdulmuttalibin torunu İlyas bin Rabia’nın kan davasıdır.
"Ey insanlar! "Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan
tamamen ümidini kesmiştir.Fakat siz bunun dışında ufak tefek
işlerinizde ona uyarsınız bu da onu memnun edecektir.Dinimizi korumak
için bunlardan da sakınınız.
"Ey insanlar! "Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahtan
korkmanızı tavsiye ederim.Siz kadınları Allahın emaneti olarak aldınız
ve onların namusunu kendinize Allahın emri ile helal kıldınız. Sizin
kadınlar üzerinde hakkınız, kadınlarında sizin üzerinizde hakkı vardır.
Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı hiç kimseye
çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evinize
almamalarıdır.Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize
alırsa Allah size onları yatakların yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa
hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir.kadınlarında sizin
üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini
temin etmenizdir.
"Ey müminler! "Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça
yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allahın kitabı Kur an-ı Kerim ve
Peygamberinin sünnetidir.
"Müminler! "Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman müslümanın
kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman
kardeşinin kanıda, malıda helal olmaz.Fakat malını gönül hoşluğu ile
vermişse o başkadır.
"Ey insanlar! "Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir.Her
insanın mirastan hissesi ayrılmıştır. mirasçıya vasiyet etmeye lüzum
yoktur.Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise ona aittir.Zina eden kimse için
mahrumiyet vardır.Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut
efendisinden başkasına intisaba kalkan köle Allahın meleklerinin ve
bütün insanların lanetine uğrasın.Cenab-ı hakk bu gibi insanların ne
tevbelerini nede adalet ve şehadetlerini kabul eder.
"Ey insanlar! "Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin
çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab
olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin
siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü
yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en
kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir
köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allahın kitabı ile idare
ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz. "Suçlu kendi suçundan başkası
ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu
üzerine suçlanamaz. "Dikkat ediniz!şu dört şeyi kesinlikle
yapmayacaksınız:Allaha hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.Allahın haram
ve dokunulmaz kıldığı cani haksiz yere öldürmeyeceksiniz.Hırsızlık
yapmayacaksınız. İnsanlar "la ilahe illallah" deyinceye kadar onlarla
cihad etmek üzere emr olundum.Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve
mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allaha aittir.
"İnsanlar! "Yarin beni sizden soracaklar ne diyeceksiniz?
Sahabe-i kiram hep birden şöyle dediler;
"Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine
getirdiniz,bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz,diye şehadet ederiz".
Bunun üzerine Resul''i Ekrem Efendimiz şehadet parmağını kaldırdı, sonrada cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu;
"Şahid ol Yarab! Şahid ol yarab! Şahid ol yarab!"
_______________________________________
Hz. Muhammed(sav) efendimizin insanlara son mesajıdır. 8 mart 632
senesinde, cuma günü zevalden sonra kasva adlı devesi üzerinde 140.000
müslümana irad edilmiş bir hutbe'dir.
VEDA HUTBE'SİNİN ÖNEMİ NEDİR?
Bütün müslümanlar kardeştir.
Hiçkimsenin bir başka kişiye zarar verme hakkı yoktur.
Herkesin can, mal ve namusu korunmalıdır.
Bütün borçlar iade edilmelidir.
Kan davasını ve adaleti şahsen yerine getirmek yasaktır.
Kadınlar erkeklerin hayat arkadaşlarıdır bu sebeple onlara iyi muamele edilmesi emredilmiştir.
Kadınlarında erkekler gibi mal ve mülke şahsi tasarruf hakları olduğu öngörülmüştür.
İnsanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin eşit oldukları belirtilmiştir.
Aile ve toplum hayatına zarar veren davranışlar yasaklanmıştır.
Kuran-ı Kerim'in insanlara emanet olarak bırakıldığı ve ona sımsıkı sarılınması gerektiği belirtilmiştir.
Bir yıl on iki ay olarak tespit edilmiştir.
Mekke ve çevresinin kutsal yerler olduğu saptan
_______________________________________
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 08 Mart 2015 Çarşamba
Original Kar © glan
Harvey ve Irma Kasırgası Tarihin kayda geçen en büyük Atlas Okyanusu kasırgası
Harvey Kasırgası'nın maliyeti 180 milyar dolara çıkabilir
ABD'nin Teksas eyaletinin valisi Greg Abbott, Harvey Kasırgası'nın ardından yeniden yapım çalışmaları maliyetinin 180 milyar dolara kadar çıkabileceğini söyledi.
Abbott, Fox haber kanalına yaptığı açıklamada ortaya çıkan zararın 2005 yılında New Orleans'i vuran Katrina Kasırgası'ndan daha kötü olduğunu vurguladı:
"Katrina hatırladığım kadarıyla 120 milyar dolarlık bir zarara yol açtı; ancak Harvey Kasırgası'ndan etkilenen evlere ve işyerlerine baktığınızda bu rakam 120 milyar doları aşıp 150, 180 milyar dolara çıkabilir."
Hükümet şimdiden Kongre'den toparlanma çalışmaları için başlangıç olarak 7,85 milyar dolar talep etti.
Beyaz Saray, hükümetin harcama yapması için konan tavanın toparlanma çalışmaları için artırılması gerektiği uyarısında bulunmuştu. Bu tavanı sadece Kongre yükseltebiliyor.
47 kişi hayatını kaybetti
Federal hükümetin acil durum yönetiminin başında olan Brock Long ise Harvey Kasırgası'nın yerel yönetimlerin bütçelerinden acil durumlar için kenara para ayırmaları adına bir ders olması gerektiğini söyledi.
Harvey Fırtınası'nın zararını karşılamak için oluşturulacak fona ABD Başkanı Donald Trump'ın kişisel servetinden 1 milyon dolar yardım yapacağı açıklanmıştı.
Bir hafta önce başlayan kasırga sırasında en az 47 kişi hayatını kaybetti. 43 bin kişi ise sığınaklara alındı.
Venezuela: Yardım edebiliriz
Harvey Kasırgası mağdurları için beklenmedik bir yardım teklifi ise Venezuela'dan geldi.
Venezuela Dışişleri Bakanı Jorge Arreaza, iki ülke arasındaki siyasi farklara rağmen 5 milyon dolar yardımda bulunabileceklerini söyledi.
Arreaza paranın Venezuela devleti petrol şirketine bağlı olan Amerikan Citgo şirketinin petrol satışından gelebileceğini belirtti.
Harvey Fırtınası'nın yaşanmasında iklim değişikliği rol oynadı mı?
Harvey Fırtınası'nın sebeplerine bakıldığında iklim değişikliği en bariz nedeni olarak ortaya çıkmıyor. Bununla birlikte eldeki bazı kanıtların bu yıkımın nedeni olarak küresel ısınmayı işaret ettiğini söylemek mümkün.
Yükselen hava sıcaklıklarından bağımsız olarak kasırgalar karmaşık bir şekilde ve doğal olarak oluşan canavarlar. Dolayısıyla da tahmin etmesi zor.
Kasırgaların etkilerinin kötüleşmesini iklim değişikliğine bilimsel olarak bağlamak ise az görülür olaylar olması ve fazla tarihi verinin olmaması dolayısıyla zor.
Ancak emin olarak söyleyebileceğimiz bazı şeyler var.
Fiziksel bir kanun olan Clausius-Clapeyron denklemine göre, sıcak hava daha çok nemi tutuyor.
Her 1 santigrat derece fazla ısınma için atmosfer yüzde 7 daha fazla su tutuyor.
Bu da yağışlar her seferinde daha aşırı ve farklı özelliklerle görülmesine neden oluyor.
Meksika Körfezi'ndeki ısınma
Diğer bir etmen de denizlerin sıcaklığı.
İklim Değişikliği Grantham Enstitüsü'nden Brian Hoskins, BBC Radio 4'e yaptığı açıklamada, "Meksika Körfezi'nin suları 1980-2010 yılları arasında olduğundan 1,5 derece daha sıcak. Bu daha güçlü bir fırtına potansiyeli yarattığı için çok önemli, aynı zamanda Körfez'deki suların da ısınmasına sebebiyet veriyor, o yüzden bir katkısının olduğunu söylememek imkansız" dedi.
Araştırmacılar yağış miktarının artmasında iklim değişikliğinin rol oynadığına emin.
Oxford Üniversitesi'nden Friederike Otto, Houston'a düşen yağış miktarında iklim değişikliğinin etkisinin olduğunu söylüyor.
Harvey Fırtınası'yla gündeme gelen soru: ABD, Katrina Kasırgası'ndan ders aldı mı?
Harvey Fırtınası'yla sarsılan ABD'nin Teksas eyaletindeki Houston şehrinde kurtarma çalışmaları sürerken, yetkililer insanları kentten tahliye etmek yerine geçici sığınaklara yerleştiriyor. 2005 yılında 2000'e yakın insanın hayatını kaybettiği Katrina Kasırgası ise hala hafızalarda ve o dönem yaşananlar bugünlerde yeniden gündemde.
12 yıl önce Louisiana eyaletinin New Orleans şehrinde yaşayan yoksul kesimler ve siyahların kendi başlarının çarelerine bakmak zorunda bırakılması bir başarısızlık olarak nitelendirilmişti.
Peki üzerinden Katrina Kasırgası'ndan ders alındı mı?
New Orleans: 30 bin kişilik sığınakta kaos
Katrina Kasırgası'ndan birkaç gün önce tahliye operasyonu başlatıldığında, nüfusun yaklaşık yüzde 80'i, yani 1 milyona yakın insan bölgeden tahliye edilmişti.
Bundan haftalar sonra Rita Kasırgası'nın vurduğu Houston'da 20 saat boyunca trafik kilitlenmiş, 100'den fazla insan ise hayatını kaybetmişti. Evlerini terk edecek durumu olmayanlardan bazıları otobüslerle bölgeden çıkarılmış ancak şehrin ana yolları sel sularının etkisiyle hızla tıkanmıştı.
Yetkililer, yoksulları şehrin Superdome Stadyumu'na gönderdi. Fotoğraflarda, çoğu siyahlardan oluşan kalabalıkların stadyuma girmek için kuyruk oluşturduğu görülüyordu. Ancak 30 bine yakın insanın bulunduğu stadyumun koşulları giderek kötüleşti.
Rüzgar nedeniyle çatı uçtu, sel suları stadyuma girmeye başladı ve hava giderek soğudu. Elektrik kesintisi ve bozuk tuvaletler, gıda ve su kaynaklarının yetersizliği gibi sorunlar nedeniyle, içeride şiddet ve huzursuzluk baş gösterdi.
ABD medyasında, bir kişinin intihar ettiği, birçok insanın hastalıklardan öldüğü iddia edildi.
Vali: Güvenlik güçleri vurmaya ve öldürmeye hazır
Katrina Kasırgası sonrası insanların yemek ve su bulmak için dükkanları soyması üzerine, Louisiana Valisi Kathleen Blanco güvenlik güçlerinin ellerinde "dolu" M16 silahlarla hazır beklediği uyarısı yaptı.
Vali Kathleen Blanco, "Bu askerler vurmayı ve öldürmeyi biliyor ve gerekiyorsa bunu yapmaya hazırlar" diyerek kontrolü eline almaya çalıştı.
Ancak yiyecek arayan bir aileye polisin ateş açması sonucu yaşanan olayda, iki kişi öldü, dört kişi yaralandı. Yıllar sonra bu polisler, komplo ve insan hakları ihlalleriyle suçlandı.
Harvey Fırtınası sonrası Houston Valisi Sylvester Turner ise yaklaşık 2 milyon 300 bin nüfuslu kentin sakinlerini, sorunun bir "kabusa" dönüşeceği endişesiyle tahliye etmeme kararı aldı.
Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (FEMA), Houston'da 30 bine yakın insanı George R Brown Kongre Merkezi gibi göçmen kampına dönüştürülen geçici sığınaklara yerleştirmeye hazırlanıyor.
FEMA, 1800 kişinin istihdam edildiği Kongre Merkezi'ne bir milyon litreden fazla su ve bir milyondan fazla yemek, 20 bin çadır ve 70 jeneratör tedarik etti. 30 uçak ve sel sularını aşabilecek 500 araç da bölgede bulunacak.
Sığınakta gıda, su, kıyafet, çocuk bezi ve kitap gibi kaynaklar hazır. İspanyolca ve Vietnamca bilen tercümanlar da burada bulunuyor. Evcil hayvanlar ise yasak olduğu gerekçesiyle başka sığınaklara götürüldü.
Katrina'dan kaçıp Houston'a yerleşenler felaketi yeniden yaşıyor
Houston'daki iki barajın suları, taşabileceği endişesiyle boşaltılırken, Katrina Kasırgası'nda kenti selden koruması için yapılan setlerden bazıları sağlam olmadıkları için yıkılmıştı.
Katrina felaketinden sonra New Orleans'ı terk eden bir milyona yakın insanın çoğu, evlerine geri dönemedi. Kentin kasırga öncesinde 390 bin olan nüfusu, 50 bine kadar düştü.
O dönem Houston'a kaçan 250 bin kişiden 100 bini, buraya yerleşti. Şimdi ikinci bir kez sel felaketiyle karşı karşıyalar.
Donald Trump mı, George Bush mu?
İki felaket arasındaki bir fark da, dönemin ABD Başkanlarının yaklaşımında gizli.
ABD Başkanı Donald Trump'ın Salı günü selin yarattığı hasarı incelemek için Teksas'a gitmesi bekleniyor.
2005'te ise dönemin ABD Başkanı Geroge W Bush Katrina Kasırgası sonrası New Orleans'ı ziyaret etmek yerine uçağın camından şehirdeki hasara baktığı fotoğrafı paylaşmış ve hassas davranmamakla suçlanmıştı.
Harvey Kasırgasının kahramanı mama taşıyan köpek Otis oldu
– ABD’nin Teksas eyaletinde etkili olan Harvey Kasırgasının kahramanı torba içindeki mamalarını taşıyan bir köpek oldu
– Meteorlojistler, 254 yönetim bölgesinden 50’sinin felaket bölgesi ilan edilen Teksas’ta, seller yüzünden hayati tehlikenin devam ettiği uyarısında bulunuyor.
ABD’yi korkutan Harvey hız kesti ama tehlike devam ediyor
ABD’de ana karaya ulaşan Harvey kasırgası, Teksas eyaletinin kıyı bölgelerinde etkili oldu. Harvey kasırgası, ABD kıyılarına ulaştıktan yaklaşık 3 saat sonra şiddeti düşerek, “birinci kategori”deki “tropikal fırtına”ya dönüşmesine rağmen tehlikeli olmaya devam ediyor.
Harvey Kasırgasının kahramanı mama taşıyan köpek Otis oldu
ABD’de ilk vurduğu Rockport kasabasında en az bir kişinin yaşamını yitirmesine ve 12 kişinin yaralanmasına yol açan Harvey Kasırgası felaketinin “kahraman”ı, torba içindeki yiyeceğini taşıyan Otis adlı köpek oldu.
ABD’nin Teksas eyaletinde etkili olan Harvey Kasırgası, şiddetini azaltıp, tropikal fırtınaya dönüşürken, neden olduğu sel ve su baskınlar sokakları sular altında bırakarak hayatı felç etti. Bu sırada felaketten kendini kurtaran German türü Otis adlı köpeğin, kendiyle birlikte içinde mamalarının olduğu çantayı kurtarması eyalette “kahraman” ilan edilmesine yol açtı.
Teksas’ın Sinton kentindeki Otis’in, içinde köpek mamaları olan çantayla sokakta yürürken çekilen fotoğrafı, sosyal medyada geniş yer buldu. Otis’in fotoğrafı Facebook’ta en az 10 bin kez paylaşıldı.
Harvey hız kesti ama tehlike devam ediyorhttps://www.alaturkaonline.com/harvey-kasirgasinin-kahramani-mama-tasiyan-kopek-otis-oldu/Harvey Kasırgasının kahramanı mama taşıyan köpek Otis oldu.
Posted by Alaturka Online on Sunday, August 27, 2017
– Teksas’taki 254 yönetim bölgesinden 50’si felaket bölgesi
Şiddeti, dördüncü kategorideki kasırgadan, birinci kategorideki tropikal fırtınaya düşen Harvey saatteki hızı 150 kilometreyi bulan rüzgarla birlikte, yağışlar yüzünden su baskınlarına yol açıyor.
Harvey’in en şiddetli vurduğu ve ABD’de ilk eriştiği yer olan Corpus Christi’ye bağlı olan Rockport kasabasında, devlet okulu ve mahkeme binası dahil birçok bina büyük zarar görürken, en az bir kişinin yaşamını yitirdiği ve 12 kişinin yaralandığı teyit edildi.
Teksas Valisi Greg Abbott henüz can kayıpları hakkında bir bilgi vermezken, Teksas’taki 254 yönetim bölgesinden 50’sini felaket bölgesi ilan ettiğini açıkladı.
Houston büyükşehir bölgesinde Brazos Nehri yakınındaki bölgede yaşayanlar tahliye edildi.
Teksas’taki hava muhafızlarından ve eyalet muhafız birliğinden bin 300 asker felaketle mücadele çalışmalarına katılıyor.
Harvey fırtınasının hala hayati tehlikesinin bulunduğu, neden olduğu sel ve su baskınlarının can alabileceği uyarısı yapılıyor.
Irma Kasırgası: Florida’da 5,6 milyon kişiye tahliye
Tarihin kayda geçen en büyük Atlas Okyanusu kasırgası olan Irma , hız kesmeden yoluna devam ediyor. Karayipler'de geçtiği adaları yerle bir eden kasırga, Küba'nın kuzeyine ulaştı.
Cuma akşamı ve Cumartesi sabahı Küba'da etkili olan Irma Kasırgası, ABD'nin Florida eyaletine doğru ilerliyor. ABD Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (FEDA), kasırganın vurduğu yerlerde yıkıcı olacağı uyarısında bulundu.
Küba'ya gelmeden önce Irma, Karayip'teki ada ülkelerinde en az 20 kişinin ölümüne yol açtı. Kasırganın altyapıya verdiği hasar nedeniyle bölgede iletişim hatları kesildiğinden, ölü sayısının önümüzdeki günlerde artmasından endişeleniyor. Karayipler'de geçtiği adalarda büyük yıkıma neden olan kasırgadan şu ana kadar 1 milyon 200 bin kişi etkilendi.
Nüfusun çeyreğini oluşturan 5,6 milyon kişiye tahliye
Küba'nın kuzeyinde şiddetli rüzgarlara ve yağmura yol açan Irma'nın güzergahı üzerinde bulunan Florida'da ise eyalet nüfusunun çeyreğini oluşturan 5,6 milyon kişiye evlerini terk etmeleri söylendi.
Saatte 300 km hızla ilerleyen Irma'nın hızı ana karaya yaklaştıkça bir miktar azaldı ve saatte 270 km'ye geriledi. En tehlikeli seviye olan kategori 5 olarak sınıflandırılan kasırganın kategorisi de 4'e düşürüldü.
Ancak ABD'li yetkililer kasırganın hâlâ aşırı derecede tehlikeli olduğunu uyarısında bulundu.
Turks ve Caicos adalarını vurup geçen kasırga Dominik Cumhuriyeti ve Haiti'ye ciddi yağış bıraktıktan sonra Küba'nın kuzeyine ve Bahamaların merkezine ulaştı.
Reuters yaklaşık 50 bin turistin Küba'yı terk ettiğini, kuzey sahillerindeki otellerin bomboş olduğunu bildirdi.
Dalgaların boyu 11 metreyi aştı
İngiltere toprağı olan Turks ve Caicos adalarının açıklarında, dalga boyları 11 metrenin üzerine çıktı.
Hâlâ 2010'daki büyük depremin yaralarını sarmaya çalışan Haiti'de de Irma Kasırgası nedeniyle altyapı hasarları oluştu.
Kasırganın haftasonundan itibaren Florida'da etkisini göstermesi bekleniyor.
Kızılhaç örgütü, şu ana kadar 1,2 milyon kişinin Irma Kasırgası'ndan etkilendiğini, ilerleyen günlerde bu sayının 26 milyona çıkacağını söyledi.
Örgüt ayrıca temiz suya erişimin kesildiği bölgelerde salgın hastalık riskinin ortaya çıktığını da ifade ederek, "Afet nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının artması muhtemel" dedi.
Turks ve Caicos takım adalarının en büyüğü Grand Turk adasında evlerin çatıları uçarken, yerleşim yerlerinin büyük kısmında sel felaketi yaşanıyor.
Adada elektrik iletim altyapısı da ciddi biçimde hasar gördü ve evlerin büyük kısmı elektriksiz kaldı.
Benzer durumlar, Dominik Cumhuriyeti ve Haiti'nin kasırgadan etkilenen bölümleri için de geçerli.
Küba'da ise Irma'nın en büyük hasarı vermesi beklenen sahil şeridindeki otellerde kalan binlerce turist, iç bölgelere taşındı.
Yerel havalimanlarında meydana gelen hasarlar nedeniyle insani yardım ulaştırma konusunda da sıkıntılar yaşanıyor.
Irma Kasırgası'nın Küba'dan önce vurduğu yerler:
Turks ve Caicos Adaları:Büyük hasara neden oldu, boyutu henüz bilinmiyor.
Barbuda: Bu küçük adanın 'neredeyse yaşanamaz hale geldiği' söyleniyor. Yerleşim yerlerinde ve altyapıdaki hasar boyutunun yüzde 95'i bulduğu açıklandı. Barbuda Başbakanı Gaston Browne, kasırganın 100 milyon dolarlık bir maliyet ortaya çıkardığını söylüyor.
St Martin: Fransa ve Hollanda arasında bölünmüş olan bu adada ise Hollanda'ya ait olan tarafta büyük bir tahribat meydana geldi. Adada 5 kişi hayatını kaybetti.
Porto Riko: ABD toprağı olan Porto Riko'da 6.000 üzerinde kişi barınaklarda yaşamaya başlamış durumda. Adanın büyük kısmında elektrik kesintileri yaşanıyor.
Virgin Adaları: Altyapıda büyük hasar meydana geldiği biliniyor. Adada 4 kişi hayatını kaybetti.
Anguilla: İngiltere toprağı olan bu adada da bir kişi öldü. Bir görgü tanığı 'Adamız nükleer saldırıya uğramış gibi gözüküyor' dedi.
Virgin Adaları: İngiltere'ye bağlı ada takımında acil durum ilan edildi. Enkaz altında hayatını kaybetmiş kişiler olabileceğinden endişe ediliyor.
Irma, Küba'nın on yıllardır gördüğü ilk 5 şiddetinde kasırga oldu. Başkent Havana'daki BBC muhabiri Will Grant, adanın kentleri ile taşrası arasındaki iletişim hatlarının hasar gördüğünü ve bazı bölgelerde elektrik kesintileri yaşandığını aktardı.
Fransız haber ajansı AFP'ye konuşan yetkililer ise detay vermeden "Kasırga adada ciddi hasara yol açtı" dedi.
Irma Kasırgası, tarihin en şiddetli fırtınalarına kıyasla ne kadar güçlü?
Irma Kasırgası, Atlantik Okyanusu'nda bugüne kadar kaydedilmiş en güçlü fırtınalar arasında yer alıyor.
Kasırganın hızı, saatte 300 kilometreye ulaştı. Irma, Karayipler'den ABD'nin Florida eyaletine doğru ilerlerken, bölge halkı da hem şiddetli rüzgar hem de yoğun yağışlardan kendini korumak için önlemler almaya çalışıyor.
Kategori 5 ne demek?
Kategori 5, Atlantik Okyanusu ile Pasifik Okyanusu'nun kuzeyinde oluşan kasırgaları rüzgar hızına göre ölçen Saffir-Simpson ölçeğinin en şiddetli grubuna verilen isim.
Bu ölçek, mühendis Herbert Saffir ve ABD Ulusal Kasırga Merkezi'nin (NRC) eski başkanı meteoroloji uzmanı Robert Simpson tarafından 1971 yılında geliştirildi.
Saatte 250 kilometrenin üzerinde hıza ulaşan rüzgarlar, Kategori 5 olarak değerlendiriliyor.
Tarihte kayda geçen en güçlü Atlas Okyanusu fırtınası: Irma Kasırgası
Irma Kasırgası , Karayipler ve ABD'nin Florida Eyaleti'ne doğru ilerliyor. Hızı saatte 300 kilometreye ulaşan kasırganın büyüklüğü neredeyse Fransa kadar.
En tehlikeli kasırga türü olan Kategori 5'e yükseltilen Irma'nın yerel saatle bu akşam Porto Riko adasına ulaşması bekleniyor.
Kasırganın güzergâhında bulunan Karayip adaları Barbuda ve Antigua'da elektrik santralleri kapatıldı ve halka sığınaklardan çıkmama uyarıları yapıldı.
Eğer Irma hız kesmeden ilerlemeye devam ederse Dominik Cumhuriyeti, Haiti ve Küba'yı vurduktan sonra ABD'nin Florida Eyaleti'ne doğru ilerleyebilir.
Irma nasıl bu kadar güçlendi?
Okyanus suyunun ısınması, Irma gibi kasırgaların yakıtı oluyor. Su ne kadar sıcaksa oluşan kasırganın şiddeti de o kadar büyüyor.
Irma Kasırgası da şu anda normalden bir derece yüksek suların üzerinde seyrediyor. Fransız haber ajansı AFP'ye konuşan Meteoroloji uzmanı Jeff Masters, Irma'nın şiddetini artıran ve sıcaklığı 26 dereceyi bulan okyanus sularının bu sıcaklığı 80 metre derinliğe kadar muhafaza ettiğini anlatıyor.
Irma Kasırgası'nın çapı ise 600 kilometreyi buluyor. Kasırganın büyüklüğü neredeyse İstanbul'dan Kayseri'ye kadar uzanıyor.
Nasıl bir yıkıma yol açabilir?
Irma Kasırgası'nın merkezi, Porto Riko'ya 80 km uzaktan geçecek. Kasırga'nın karaya temas etmesiyle birlikte bazı bölgelerde bırakacağı yağmurun 45 cm'ye ulaşabileceği ifade ediliyor.
ABD merkezli Ulusal Kasırga Merkezi'nden yapılan açıklamada, Irma'nın getireceği yağmur nedeniyle bazı bölgelerde sel felaketleri veya toprak kaymaları yaşanabileceği ifade edildi.
Leewards Adaları açıklarında ise dalga boyutlarının 11 metreyi aşabileceği uyarıları yapılıyor.
Porto Riko Valisi Ricardo Rossello, düzenlediği basın toplantısında "Karşı karşıya olduğumuz tehlike önceki kasırgalara benzemiyor. Kentsel altyapının önemli bir kısmı bu kadar güçlü bir kasırgaya dayanamayacak" dedi.
Porto Riko'nun elektrik dağıtım şirketi ise Irma nedeniyle birçok bölgenin bir haftadan uzun süre elektriksiz kalabileceği uyarısını yapıyor.
Hangi önlemler alınıyor?
Karayipler'de yerel yönetimler kadar halk da kendi tedbirlerini almaya uğraşıyor. İngiltere'de yayınlanan Guardian gazetesi, Antigua Adası'nda yaşayan Carol Joseph'in "Kategori 5 bolmuş. Dehşet içindeyim" sözlerini aktarıyor. Joseph, son bir kez süpermarkete giderek konserve gıda stoku yaptığını ve yeni piller aldığını söylüyor.
ABD Başkanı Donald Trump, ABD'ye bağlı Virgin Adaları ile Porto Riko'nun yanı sıra Florida Eyaleti'nde acil durum ilân etti.
Porto Riko Valisi Rossello, halkın da yetkililere alınan önlemler konusunda yardımcı olmasını isteyerek "Gelecek birkaç saat içerisinde alacağımız kararlar ölüm kalım kararları olacak" ifadesini kullandı.
Fransa'ya bağlı Guadalup Adası'nda okullar ve kamu binaları kapatıldı. Hastanelerde ilaç, gıda ve içme suyu stoku yapılıyor ve sahil şeridinde yaşayanlar tahliye edilerek, adanın iç bölgelerindeki daha güvenli yerlere taşınıyor.
Gelecek haftanın başında Florida Eyaleti'ne ulaşması beklenen Irma Kasırgası'na karşı alınan tedbirler arasında 7 bin sahil güvenlik personelinin teyakkuza geçirilmesi de var.
Sahil güvenlik ekipleri Cuma gününden itibaren sahil şeridi boyunca görev yapmaya başlayacaklar.
Harvey Kasırgası'nın maliyeti 180 milyar dolara çıkabilir
ABD'nin Teksas eyaletinin valisi Greg Abbott, Harvey Kasırgası'nın ardından yeniden yapım çalışmaları maliyetinin 180 milyar dolara kadar çıkabileceğini söyledi.
Abbott, Fox haber kanalına yaptığı açıklamada ortaya çıkan zararın 2005 yılında New Orleans'i vuran Katrina Kasırgası'ndan daha kötü olduğunu vurguladı:
"Katrina hatırladığım kadarıyla 120 milyar dolarlık bir zarara yol açtı; ancak Harvey Kasırgası'ndan etkilenen evlere ve işyerlerine baktığınızda bu rakam 120 milyar doları aşıp 150, 180 milyar dolara çıkabilir."
Hükümet şimdiden Kongre'den toparlanma çalışmaları için başlangıç olarak 7,85 milyar dolar talep etti.
Beyaz Saray, hükümetin harcama yapması için konan tavanın toparlanma çalışmaları için artırılması gerektiği uyarısında bulunmuştu. Bu tavanı sadece Kongre yükseltebiliyor.
47 kişi hayatını kaybetti
Federal hükümetin acil durum yönetiminin başında olan Brock Long ise Harvey Kasırgası'nın yerel yönetimlerin bütçelerinden acil durumlar için kenara para ayırmaları adına bir ders olması gerektiğini söyledi.
Harvey Fırtınası'nın zararını karşılamak için oluşturulacak fona ABD Başkanı Donald Trump'ın kişisel servetinden 1 milyon dolar yardım yapacağı açıklanmıştı.
Bir hafta önce başlayan kasırga sırasında en az 47 kişi hayatını kaybetti. 43 bin kişi ise sığınaklara alındı.
Venezuela: Yardım edebiliriz
Harvey Kasırgası mağdurları için beklenmedik bir yardım teklifi ise Venezuela'dan geldi.
Venezuela Dışişleri Bakanı Jorge Arreaza, iki ülke arasındaki siyasi farklara rağmen 5 milyon dolar yardımda bulunabileceklerini söyledi.
Arreaza paranın Venezuela devleti petrol şirketine bağlı olan Amerikan Citgo şirketinin petrol satışından gelebileceğini belirtti.
75 yıldır evli olan Irma ve Harvey'nin kasırga şaşkınlığı
Irma ve Harvey kasırgaları Atlantik Okyanusu'nu etkisi altına almışken , ABD'de yaşayan ve 75 yıldır evli olan Irma ile Harvey çifti olan biteni şaşkınlıkla izliyor.
Amerikan gazetesi New York Times'ın haberinde, 92 yaşındaki Irma ve 104 yaşında olan Harvey'nin bu raslantıya verdikleri tepki yer alıyor.
Washington eyaletinin Spokane şehrinde yaşayan çift, ilk defa bir uçağı gördükleri anı, Büyük Bunalım yıllarını, Neil Armstrong'un Ay'a adım atmasını, ABD Başkanı John F. Kennedy'nin suikaste kurban gittiği günü hatırlasa da hava olaylarının hayatlarını etkilediği bir anı hatırlamıyor.
Gazeteye konuşan Irma Schluter, isimlerinin bütün Amerikan televizyonlarında sabah akşam yer almasına şaşırdıklarını söylüyor:
"Bunu nasıl yaptıklarını bilmiyorum. Harvey ve Irma... Nasıl bu ortaya çıktı."
Bir erkek, bir kadın kasırga ismi
Dünya Meteoroloji Organizasyonu, 1979 yılından beri Atlantik Okyanusu'nda görülen kasırgalara sırayla erkek ve kadın isimleri koyuyor.
İsimleri içeren altı büyük liste sırayla dönerken, ancak çok büyük olan ve yıkıcı etkilere yol açan kasırgaların adları emekliye ayrılıyor.
İlk defa 1981'de bir kasırgaya Harvey ismi verilmiş; 2011 yılında ise yol açtığı etkiler yüzünden bir kasırga olarak Irene ismi emekliğe ayrılmış, yerine Irma gelmişti.
Harvey ve Irma kasırgalarının şimdiden yol açtıkları yıkıcı etkilere bakılırsa bu iki kasırganın beraber denk gelmesi tarihte bir daha olmayacak.
120 çocuğa evlerini açtılar
Sosyal medyada da Harvey ve Irma çiftinin hikayesi büyük ilgi uyandırdı.
NBC'nin baş Beyaz Saray muhabiri Hallie Jackson da haberi paylaşanlardandı.
Ancak hayatları boyunca çocuklara evlerini açmış olan çift, isimlerinin olumsuz olaylarla anılmasına üzülüyor.
Şimdiye kadar hayatlarında hiç kasırga görmeyen çift, 1942'de evlendiklerinde Harvey berber olarak çalışıyordu.
Ev kadını olan Irma ise evde yalnız olmaktan sıkılınca evlerini çocuklara açmaya karar vermişler.
Hayatları boyunca fiziksel ya da zihinsel engelli 120 çocuğu evlerine aldıkları belirtiliyor.
İki kasırganın yarattığı yıkıntıyı gören Irma ise "Ne yapmak gerektiğini bilmiyorum, hiç böyle bir durumda bulunmadım. Nasıl olduğunu bilmesem de sanırım insanlara yardım etmeye çalışırdım" diyor.
-------------------
Kaynak : BBC com
![[Image: irma-kasirgasi_v1_3iiuh9.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_3iiuh9.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_4tjutr.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_4tjutr.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_58iuxw.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_58iuxw.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_6fsui0.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_6fsui0.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_788uos.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_788uos.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_8a0u4u.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_8a0u4u.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_97nugu.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_97nugu.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_10maupu.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_10maupu.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_115yu2m.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_115yu2m.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_1ftu98.gif]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_1ftu98.gif)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_1rkuie.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_1rkuie.jpg)
![[Image: irma-kasirgasi_v1_23puwv.jpg]](https://abload.de/img/irma-kasirgasi_v1_23puwv.jpg)
Harvey Kasırgasının kahramanı mama taşıyan köpek Otis oldu
![[Image: harvey-kasirgasi-mam8hukq.jpeg]](https://abload.de/img/harvey-kasirgasi-mam8hukq.jpeg)
![[Image: harvey-kasirgasi13kj2g.jpg]](https://abload.de/img/harvey-kasirgasi13kj2g.jpg)
![[Image: harvey-kasirgasi2lmj2c.jpg]](https://abload.de/img/harvey-kasirgasi2lmj2c.jpg)
![[Image: harvey-kasirgasi31xk2r.jpg]](https://abload.de/img/harvey-kasirgasi31xk2r.jpg)
![[Image: harvey-kasirgasi452j53.jpg]](https://abload.de/img/harvey-kasirgasi452j53.jpg)
![[Image: harvey-kasirgasi5cjk73.jpg]](https://abload.de/img/harvey-kasirgasi5cjk73.jpg)
![[Image: harvey-kasirgasi6ozktp.jpg]](https://abload.de/img/harvey-kasirgasi6ozktp.jpg)
![[Image: harvey-ve-irma-kasirgdxjeq.jpg]](https://abload.de/img/harvey-ve-irma-kasirgdxjeq.jpg)
![[Image: irma-ve-harvey-cifti_q0jtt.jpg]](https://abload.de/img/irma-ve-harvey-cifti_q0jtt.jpg)
![[Image: irma-ve-harvey-cifti_puj1n.jpg]](https://abload.de/img/irma-ve-harvey-cifti_puj1n.jpg)
Eiketler : Harvey Kasırgası, ve, Irma Kasırgası, Tarihin ,kayda geçen, en büyük, Atlas Okyanusu, kasırgası ,Atlas Okyanusu kasırgası ,kasırga,ABD,ABD e deki,mama taşıyan köpek Otis,mama taşıyan köpek, Otis,
Kara Kedi Neden Uğursuzluk Getirir?
Kara kedinin uğursuzluk getirmesine yönelik öyküler milattan önce 3000’li yıllara dayanır. Eski Mısırlılar döneminde kedi kutsal bir varlık/yaratık olarak görülürdü. Hatta bugünün tam tersine siyah kedilerin ulu birer tanrıça olduğu kabul edilmişti. Eski Mısırlılar kediler konusunda o kadar ileri gitmişlerdi ki kedilerin hastalıkları ve kedilerin ölümden koruyabilmek için kanunlar dahi yapılmıştı.
Siyah kedilerden nefret edilmesinin ana sebebi işte Eski Mısır dininde ki bu kedilerin kutsal kabul edilmesidir. Sonradan ortaya çöıkan Hıristiyanlık dini kendinden önceki dini inanışları yok edebilmek adına kendisinden önceki kültürlerin güzel sembollerini yok edebilmek için tam tersini kabul edip bu şekilde bilgiler yaymaya başladı. İşte bu siyah kedi inanışıda ortaçağ dönemlerinde ilk olarak İngiltere’de başladı.
İngiltere’de ortaçağ döneminde kedi besleyen kişiler yalnız fakir ve yalnız yaşayan ihtiyar insanlardı ve kedilerin sayısı da ülke genelinde hızla artınca bu hayvancıklar iyicene gözden düştüler. Cadılık ve büyücülük ile uğraşanların peşine düşmüş bir Hıristiyan alemi olmayan cadıları yakalayabilmek için kedi besleyen yalnız kadın ve ihtiyarları gözüne kestirmiş ve özellikle siyah ledi besleyen kişiler için akla hayale gelmeyecek hikayeler uydurarak bunu halk arasında yaymıştır. Bu korku dolu hikayelerden korkan halk da artık ne siyah kedilerden ne de bunları besleyenlere karşı iyi duygular hissetmemeye başladı. Cadı avı dönemine gelen bu zamanlarda bir çok yaşlı kadın kedileri ile birlikte diri diri yakılmıştır. Siyah kedinin uğursuzluk getirdiğine dair inanışın temeli bu şekildedir.
Kara Kedi Fotoğrafları
Etiketler : Kara Kedi ,Neden, Uğursuzluk Getirir?,Kara Kedi Fotoğrafları ,Kara Kedi resimleri,kedi resimleri,kedi,cat,black cat,grey cat,schwarze katze geschichte,schwarze katze,siyah,black,schwarz,
Üçüncü Göz - Kalp Gözü veya Ajna Çakrası Nedir? Kalp Gözünü Açmak için Neler Yapılır - Tasavvufda Nefsi Mülhimeden Yukarısı
Bir duyu organı düşünün ki, fiziksel dünyanın ötesindeki boyutları görebilsin. Böyle bir organ var mıdır? Hiç kullanılmadığı için uykuda olan altıncı bir duyu daha mevcuttur. Ve hiçbir toplum, kültür veya eğitim sistemi insanların bu altıncı duyuyu faaliyete geçirmelerine yardımcı olmaz. Doğuda bu altıncı duyuya “Üçüncü Göz” denir. O içe doğru bakar. Dışa dönük beş duyu olduğu gibi, onların karşılığı olan içe dönük de beş duyu vardır. Kişi toplamda on duyuya sahiptir ancak içsel yolculuğu ilk olarak üçüncü göz başlatır ve daha sonra diğer duyular açılmaya başlar. Epifiz takriben 6,35 mm genişliğinde ve 100 miligram ağırlığında, çam kozalağına benzeyen minik gri beyaz yapıdadır. Beyinde başın ve boynun birleştiği yerde, direkt olarak beyinde omurga kordonunun tepesinde yeralır. Kaşların arasındaki nokta ile direkt olarak aynı çizgide, beynin üçüncü karıncığının çatısına bağlıdır. Dokusal olarak göz yapısına benzer. Ancak gözler ışığa duyarlıyken, pineal gland ışık kesildiğinde işlevselliğine başlar. Beynin birçok bölgesinin aksine, epifiz bezi kan-beyin bariyerinin dışında kalmaktadır. Bir salgı bezi olan epifiz Melatonin, Pinolin, Dimetiltriptamin (DMT) olarak bilinen 3 tane hormon salgılar.DMT insanda mistik zevk ve halleri, metafizikî âleme geçişi tetikler. Örneğin, çeşitli bitkilerin tohum ve meyvelerindeki DMT molekülü, yiyecek ya da içecek olarak vücuda alındığında, epifizden salgılanan fıtrî DMT molekülüne benzer etkilere neden olur.
Normal sağlıklı insanlarda, kış ve yaz mevsimlerinde melatonin salgılanma miktarlarında farklılıklar olur. İnsanlarda melatonin salgılanması ve bunun seviyeleri gündüz ve geceye bağlı olarak uyumlu bir değişim gösterir. Çocukluğun ilk yıllarında salgılanan melatonin seviyesi yüksek iken yaş ilerledikçe bu oran azalır. Bazı araştırmalarda, kadınların aybaşı dönemlerinde melatonin salgılanmasının değişikliğe uğradığı, benzer şekilde depresyon sorunu olan kişilerin melatonin seviyelerinde düşüş olduğu saptanmıştır. İnsanların biyolojik sisteminin doğru çalışması, ardışık olarak uygun miktarda gündüz ve gece periyotlarına sürekli girmesine bağlıdır. Eğer insanlar hızlı bir şekilde gündüz ve gece periyotlarından çıkıp, biyolojik sistemleri anormal gündüz ve gece periyotlarına aniden maruz bırakılırsa, biyolojik yapıları birtakım rahatsızlıklarla karşılaşır. 1998 yılında New Scientist’te yayınlanan bir araştırmaya göre, güneş patlamaları ve insan biyolojik etkileri arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Güneşten gelen elektromanyetik aktivite insan elektromanyetik alanını etkiler. Elektromanyetik aktivite epifiz bezinin aşırı melatonin üretmesine sebep olur.
Araştırmalar bebeğin dünyaya geldiğinde, beyin omurilik sıvısında çok fazla oranda 5-MeO-DMT bulunduğunu göstermektedir.Epifiz bezi, başlangıçta çocuklarda büyükken, büluğ çağına girildiğinde oldukça küçülür. Dolayısıyla melatonin hormonu, çocuklarda oldukça yüksektir ve onların büluğ çağına girmelerini baskılar. Büyük ölçüde onların masumiyetine katkıda bulunur. Epifiz bezinin çocuklarda büyük ve aktif olması, bu bezden salgılanan melatonin, pinolin, DMT ve 5-MeO-DMT gibi insan zihnini mânevî ve ruhanî boyutlara açık hale getiren moleküllerin de, erginlere kıyasla onlarda daha fazla olduğunu gösterir. Belki de bu yüzden çocukların beyin-zihin sistemlerinin ruhanî ve metafizikî âlemlere açıklık oranı, bu moleküllerin sentez miktarına bağlı olarak yüksek olmaktadır. Eğer bu gerçekten böyle ise, o zaman çocukların, bazı mânevî varlıkları neden kolayca görebilirken, erişkinlerin cinleri ve ruhanileri her zaman görememelerinin sebebi de anlaşılabilir.
Epifizin şekli küçük çam kozalağını andırır ve beynin iki yuvarlak talamik lobu arasında, beynin orta yerinde yer alır. Pineal Gland, Latince pinecone-çam kozalağından gelmektedir. Çam kozalağı mimaride bir simge, dini bir sembol olarak Sümer, Hint, Antik Yunan, Antik Mısır ve Roma’da da bulunduğu gibi Katolik dünyanın merkezi Vatikan’da da Court of the Pine Cone-Cortile del Belvedere mevcuttur. Epifizin insan vücudundaki varlığı, Antik dönemlerden beri bilinmektedir ve tarih boyunca uyanış, aydınlanma ve yüksek algılama kapasitesiyle bağdaştırılmıştır. M.Ö. 4.yy da Yunanlı anatomi uzmanı Herophilis bu bezi ‘düşünce akışını düzenleyen büzücü kas’ olarak adlandırdı. Erken Latin anatomi uzmanları epifize ‘master bez’ adını verdiler. Hindu dininde Brahma’ya doğru bir pencere olarak görülür. Vedik geleneğinde Ajna, altıncı çakrayı temsil eder. Antik Çin’de göksel göz olarak kabul edilirdi. Taoistler ise onu Niwan Sarayı olarak adlandırır ve “ruh barınağı” olarak görürlerdi. Hz. İsa’nın “Karanlıkta oturanlar gerçek ışığı görürler” sözü bunun işareti olarak gösterilir. Epifiz bezini “ruhun makamı” olarak ifae eden Descartes’a göre bu bez, vücutla ilgili bilgilerin alındığı ve vücudun kontrol edildiği bir merkezdir. 19. yy’da omurgalı canlılarda yapılan mikroskobik araştırmalara klinik gözlemler ve deneyler de yardımcı olmuştur. Epifiz bezi bilimsel olarak, önceleri evrim sürecinde gereksizleşen bir parça sanılmış. Daha sonra uykuyla olan ilişkisi tesbit edilmiştir. 20. yüzyılın ortalarına doğru, epifizi inceleyen bilim adamları bunu nadir bir durum olarak kabul ettiler. 1959 yılında, epifızin salgıladığı melatonin adlı bir molekül keşfedildi. Epifiz bezi 1-2 yaşlarına kadar geliştikten sonra büyümesi durur ve kireçlenme süreci başlar. 17 yaşına gelene kadar insanların yüzde 40’ının epifiz bezi kireçlenmiş durumdadır. Kireçlenmeye neden olan önemli bir faktör, diş macunlarında bulunan ve şehir sularına katılan sodyum florid adlı bir bileşik. 1990’lı yıllarda, Jennifer Luke adlı bir bilim adamı, sodyum floridin epifiz üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar yapmış ve epifiz bezinin, florid için bir hedef olduğunu açıklamıştır. Epifiz bezi adeta bir mıknatıs gibi sodyum floridi çekiyor ve bu da epifizin kireçlenmesine ve vücuttaki tüm hormonal işleyişin dengelenmesine engel oluyordu. Sodyum florid, ABD’deki içme sularının %90’ına konmaktadır. Birçok insanın epifiz bezi ağır şekilde kireçlenmiştir ve MRI sırasında kalsiyum yığını şeklinde görünürler.
888 de, Hindistan’ın güneyinde yaşayan yoksul bir ailenin Ramanuja adını verdikleri bir oğulları oldu. O ileride çok ünlü bir matematikçi olacaktı.. Oysa Ramanuja üniversiteye bile gitmemiş ve kimseden de eğitim veya yardım almamıştı. Yine de matematikten anlayanlar dünyaya onun gibi bir matematikçinin daha gelmemiş olduğunu söylerler. Büyük zorluklar sonucunda bir memur olarak iş bulmuştu ancak kısa sürede inanılmaz bir matematik yeteneğine sahip olduğu etrafta duyulmaya başladı. Birisi ona Cambridge Üniversitesi’nden zamanın en ünlü matematikçisi olan Profesör Hardy’e mektup yazmasını önerdi. Ramanuja mektup yazmadı fakat çözmüş olduğu iki geometri kuramını Prof. Hardy’e gönderdi. Hardy bu durum karşısında büyük bir hayrete düştü; bu kadar genç birisinin bu kuramları çözebileceğine inanamıyordu. Hemen Ramanuja’ya bir yanıt yollayıp onu İngiltere’ye çağırdı. İlk tanışmalarında Hardy matematik alanında kendisinin bile onun karşısında bir çocuk gibi kaldığını hissetti. Ramanuja’nın dehası ve kapasitesi öylesine büyüktü ki, bu zihinsel güçle ilgili olamazdı çünkü zihin yavaş işler, düşünmek zaman alırdı. Oysa Ramanuja sorduğu sorulara anında yanıt veriyordu. Soru tahtaya yazıldığı ya da ona sözel olarak aktarıldığı anda hiç durup düşünmeksizin yanıt vermeye başlıyordu. Zamanın en büyük matematikçisi bunun nasıl mümkün olabileceğini bir türlü anlayamıyordu. Bir yüksek matematikçinin altı saatte çözebileceği ve yine de kesin yanıtı elde edip etmediğinden emin olamayacağı bir problemi Ramanuja anında ve hatasızca çözebiliyordu. Bu onun yanıtlarını zihin yoluyla elde etmediğini gösteriyordu. Fazla bir eğitimi yoktu, hatta üniversite sınavında başarısız olmuştu. Zihinsel yeteneği olduğuna dair başka bir işaret de olmadığı halde matematik konusunda insan ötesi bir yeteneğe sahipti. Burada insan zekasının ötesinde bir durum söz konusuydu. Ne zaman bir matematik problemine göz atsa, iki kaşı arasında yer alan bölgede bir şeyler olmaya başlıyordu. İki gözü o noktayı merkez olarak alacak şekilde yukarı doğru dönüyordu. Bu nokta yogada üçüncü göz olarak tanımlanır. Çünkü bu göz etkin hale gelirse olay ve durumları farklı boyutlardan ve bütünlük içinde görebilmek mümkün olur. İki kaşın arasında küçük bir aralık vardır ve bu Ramanuja’nın durumunda olduğu gibi bazen açılır. O bir problemi çözerken gözleri üçüncü gözüne doğru yöneliyordu. İki kaşın arasında dünyevi hayatın geri çekildiği ve diğer âlemin devreye girdiği bir nokta vardır. O nokta bir kapıdır. Kapının bu tarafında bu dünya akıp giderken diğer yanındaysa bilinmeyen, doğaötesi bir dünya mevcuttur.
Ünlü kahin Edgar Cayce 1905 yılında bilincini yitirip, 3 gün boyunca komada kalmıştı. Hekimler tamamen ümitsizdi. Onlara göre öyle derin bir uykudaydı ki büyük olasılıkla asla uyanamayacaktı. Her türlü ilaç denenmiş olduğu halde bilincin geri döneceğine dair herhangi bir işaret görülmemişti. Üçüncü günün akşamında doktorlar yapılacak bir şey kalmadığını ilan söylediler. Fakat Cayce, komada durumundayken aniden konuşmaya haşladı. Doktorlar gözlerine inanamıyorlardı: Cayce’in vücudu uykuda olduğu halde kendisi konuşuyordu! Bir ağaçtan düşüp omurgasını incittiğini ve bu yüzden bilincini yitirdiğini söylüyordu. Altı saat içinde tedavi edilmediği taktirde beyninin zarar görüp ölümüne yol açacağını da ekliyordu. İçmesi gereken bitkisel bir karışım olduğunu öne sürüyor ve onu içtiği taktirde 12 saat içinde iyileşeceğini söylüyordu. Söylediği bitkiler Cayce’in bilebileceği türden değildi ve bu karışım daha önce böyle bir vakayı tedavi etmek için kullanılmamış olduğundan doktorlar ilkin bu söylediklerinin beynin hasar görmüş olmasından kaynaklandığını düşündüler. Fakat Cayce özellikle bu bitkileri söylediği için denemeye karar verdiler. Bu otlar bulunup Cayce’a verildi ve on iki saat içinde tamamen iyileşmesini sağladı .Uyandıktan sonra kendisine bu olaydan söz edildiğinde Cayce böyle bir ilaç önermiş olduğunu hatırlamıyordu; bu bitkilerin ne isimlerini biliyor ne de kendilerini tanıyordu. Fakat Edgar Cayce’in hayatındaki bu olay çok az rastlanan bir durumun başlangıcı oldu. Tedavi edilemeyen hastalıklara çare bulma konusunda uzmanlaştı; hayatı boyunca yaklaşık otuz bin kişiyi iyileştirdi. Önerdiği reçete her zaman doğruydu; onun verdiği ilacı alan istisnasız her hasta iyileşiyordu. Ancak Cayce bu durumu açıklayamıyordu. Yalnızca ne zaman bir hastalığa çare aramak için gözlerini kapasa, iki gözünün de iki kaşının ortasına doğru çekiliyormuşçasına yukarı döndüklerini söylüyordu. Gözleri orada sabitleniyor ve her şeyi unutuyordu; yalnızca bir noktadan sonra çevresindeki her şeye karşı kayıtsız kaldığını ve o noktaya ulaşana kadar tedavi yöntemine erişemediğini hatırlıyordu. Önemli ilaçlar bulmuştur ki bunlardan ikisi anlatmaya değerdir.
Amerika’da yaşayan çok zengin bir ailenin bireylerinden bir kadın uzun zamandır hastaydı ve tedavilerden hiçbirine yanıt vermiyordu. Son olarak Edgar Cayce’a gitti ve Cayce ona bilincini yitirdiği duruma geçip bir ilaç önerdi. Fakat söylediği ilaç hiçbir yerde bulunamıyordu. Kimse gerçekte böyle bir ilacın var olup olmadığını bile kestiremiyordu. İlaçla ilgili bilgi edinmek üzere uluslararası gazetelere ilanlar verildi. Üç hafta sonra İsveç’ten bir adam bu isim altında bir ilacın var olmadığını, 20 yıl önce babasının bu isim altında bir ilacın patentini aldığı halde asla üretimine geçmediğini yazdı. Aynı zamanda babası ölmüş olduğu halde bu ilacın formülünü gönderebileceğini de ekledi. Böylece ilaç hazırlandı ve kadına verilip iyileşmesi sağlandı. Diğer bir olayda yine bir hastaya belli bir ilacı önerdi; araştırmalar yapıldığı halde ilaç bulunamadı. Bir sene sonra gazetede bu ilaca ulaşılabileceğini duyuran bir ilan çıktı. Bir sene öncesinde laboratuarlarda test edilme aşamasındaydı ve henüz ismi verilmemişti ama Cayce bu ismi de bilmişti. Bu ilaç da o hastaya verildikten kısa bir süre sonra tamamen iyileşmesini sağladı. Cayce bazen de bulunamayan ilaçlar öneriyor ve hastalar ölüyordu. Bu konuda kendisine soru sorulduğu zaman çaresiz olduğunu ve elinden bir şey gelmediğini söylüyordu. “Bu ilaçları kimin gördüğünü ve ben bilinçsizken kimin konuştuğunu bilemiyorum. O insanla hiçbir alakam yok.” Ama kesin olan bir şey varsa, o da ne zaman o durumda konuşmaya başlasa gözlerinin yukarı doğru çekildiğiydi. İnsan derin uykudayken gözler de uykunun derinliğine bağlı olarak yukarı doğru çekilir. Uykun ne kadar derinse gözler de o kadar yukarıya çıkıyor; gözler ne kadar aşağıdaysa o kadar hareketli oluyorlar. Gözler gözkapağının altında hızla hareket ediyorsa bu çok hareketli bir rüya gördüğün anlamına geliyor. Artık derinlemesine yapılmış deneylerle bilimsel olarak kanıtlandığına göre hızlı göz hareketi (Rapid Eye Movement) yani REM hızla gelişen bir rüyanın göstergesi. Gözler ne kadar aşağıdaysa REM de o kadar büyük oluyor; gözler yukarı çıktıkça da REM düşüyor. REM sıfır seviyesine indiği zaman uyku da en derin noktasına ulaşmış oluyor. O noktada gözler sabit şekilde iki kaşın arasındaki noktada duruyor.
Epifiz bezi cinsel gelişim, metabolizma ve melatonin hormon üretimi gibi birçok önemli vücut fonksiyonunu kontrol eder ve onların iyi çalışmalarından sorumludur. Günümüzde epifiz hormon salgılayan bir organ olarak görülse de, önemli duyusal yeteneklere sahip olduğu bilim tarafından kabul görmektedir. Dr. Sérgio Felipe’ya göre Epifiz bezinin daha sık faaliyete geçmesi direk olarak meditasyon ve vizyonlar ile ilişkili. Dimethyltryptamin (DMT) ile ilgili yoğun araştırmalar yapam Dr. Rick Strassman, epifiz bezinin dejenere olmuş ve yalnızca hormon üreten bir organdan çok daha fazlası olduğunu söylüyor. Ona göre ‘Ruh Molekülü’ olarak adlandırdığı bu göz diğer alemlere ve boyutlara açılan bir pencere. DMT (dimetiltriptamin) salınımı üçüncü gözün açılmasına yardımcı olan bir transmitter ve gece yarısından sonraki saatlerde yüksek düzeyde salgılanır. Deniz seviyesinden yüksek rakıma sahip dağlarda bulunulduğunda da aktifleşebilme gücü artar. Böylece, gece ibadeti ve yükseklerde inziva gibi uygulamaların, üst bilinç düzeyini yükselttiği ve üçüncü gözü aktive edebildiğini söylemek mümkün. DMT vücutta en fazla doğarken ve ölürken, az miktarda da bazen uykularda ve bazen meditasyon sırasında salgılanan bir molekül. Bitki özlerinden (ayahuasca iksiri) elde edilerek dışarıdan da alınabilen DMT, şamanların ayinlerinde kullandığı spiritüel deneyimler yaşatan bir madde. Ayahuasca iksirinde kullanılan bitkilerse şunlar: Phalaris arundinacea, Psychotria viridis, Acacia, Arundo donax, Desmanthus illinoiensis.. Özellikle Phalaris aruninacea adlı bitki, DMT ve türevleri bakımından zengindir. Epifiz bezi bir kere çeşitli okült metodlarla uyumlanıp, ayarlandığında, astral seyahat şeklinde insanı diğer boyutları seyre geçirir. Epifiz hormonları insanın biyolojik sisteminin mânâ âlemlerinde seyahate ya da oradan gelecek esintileri almaya hazır hâle gelmesinde rol oynar. Diğer yandan kişinin metafizik âlemlerle ilişkiye hazır hâle gelmesi, iki yanı keskin bir kılıç gibidir. Kişi bu durumda dua ve ibadetlerle, kendini meşgul etmezse, habis ruhların, şeytanların ve cinlerin müdahalesine açık hâle de gelebilir.
Ruhun biyolojik mekanizmaları kullanmasında irtibat noktası olan üçüncü göz’ün açılmasıyla duyular ötesi algılar ortaya çıkar, sezgisel biliş gelişir, düşünce zaman ve mekânın sınırlarını aşmaya başlar. Bu kısıtlamaların ortadan kalkmasıyla da zihnin ve aklın sınırları aşılabilir. Aynı zamanda yogilerin derin meditasyon ya da samadhi sırasında kapalı veya yarı-kapalı haldeki gözlerinin kendiliğinden yöneldiği noktadır. Çünkü orası bir anlamda ‘bilince açılan kapı’dır. Hem de bilinen fiziksel dünya ile, bilinemeyen fizik ötesi, yani zihin ve akılla erişilemeyecek olan o çok farklı diğer boyutlar arasındaki ‘kapısız kapı’dır. Üçüncü Göz’ün doğru işlev görebilmesi, doğal olarak yeteri kadar etkinleşebilmesine bağlıdır. Yirmi bin yıl boyunca yoga, bu dünyevi hayatın ötesini bilebilmek için beynin uyur durumda ve faaliyet dışı olan üçüncü göz çakrasıyla ilişkili olan diğer yarısını harekete geçirmemiz gerektiği konusundaki ısrarını korudu. Mutlak olana dair bir şey öğrenmek istiyorsan beynin bu diğer yarısının faaliyete geçmesi gerekiyor. Tibet’te de üçüncü göz çakrasına erişebilmek için bu noktaya cerrahi müdahaleler uygulamaya dayalı metotlar mevcuttur. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ulaşmak için tüm diğer uygarlıklardan çok daha fazla çaba göstermişlerdir. Gerçekten de farklı yönlerden yaşamı irdeleyen Tibet ilim ve yaklaşımlarının tümünün temelinde üçüncü göz anlayışı yatar. Tibet’te insanlar sadece transa, samadhi’ye geçebilen insanlardan tıbbi öneri alırlar. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ameliyatla dışarıdan ulaşmaya çalıştılar. Fakat bu noktaya dışarıdan ulaşmak, Hindistan’da yapıldığı gibi yoga yöntemleriyle içsel olarak ulaşmaktan oldukça farklıdır. Beynin bu tarafı içsel bir dönüşüm olmaksızın etkin duruma geçerse, kişi mesela duvarların ve maddesel engellerin arkasını görebilme yeteneğini kuyuya düşmüş birini görüp onu kurtarmak için değil de yerin altında gördüğü hazineleri çıkarmak için kullanabilir. Böyle bir kimse insanların kendisine itaat etmesini sağlayabileceğini gördüğünde onlardan kendi çıkarları için yaralanabilir.Dışsal müdahaleler Hindistan’da da yapılabiliyordu ama Hintliler buna hiç yeltenmediler çünkü yogayı uygulayan kimseler bilincin içsel olarak dönüşümü gerçekleşmeksizin böyle güçlerin etkin duruma gelmesinin ve onları kötüye kullanacak olan kimselerin eline geçmesinin ne denli zararlı sonuçlar doğurabileceğinin farkındaydılar.
Epifiz bezi onu nasıl kullanacağımızı unuttuğumuz için kadim zamanlardaki gerçek boyutu olan pinpon topu büyüklüğünden şu anki boyutu olan kurumuş bezelye boyutuna kadar küçülmüştür. Peki bu organı kullanmayı insanlar neden unuttu? Evrimcilere göre “sürüngen atalarımızdan kalan körelmiş bir organ” olarak tarif edilen epifiz bezi insanlarda işlevi olmayan ve evrimin erken aşamalarından kalan işlevini kaybetmiş bir kalıntıdır. Bu konudaki sıradışı bir görüş ise insanın sahip olduğu potansiyelin kasıtlı olarak dış bir müdaheleyle düşürülmesidir. Sümer’lere göre; güneş sisteminin bizim tanımadığımız bir gezegeni olan Nibiru‘dan gelen Anunnakiler ilkel dişinin yumurtası ile kendi spermlerinden bir Adamu yarattılar ve üreyen yeni ırkla yeryüzünde medeniyetler kurdular, şehirler yönettiler. Geçmiş uygarlıkların kalıntıları ve genlerimiz onların izlerini taşıyor. Fiziksel ve zihinsel ve ruhsal gelişim amaçlı insanoğluna çeşitli müdaheleler yapıldı. Daha sonraları Anunnakilerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle insanların psişik yeteneklerini bastırmak için DNA yapısının değiştirilmesine karar verildi. On iki sarmallı DNA yapılarının değiştirilmesi ve sarmalların birbirinden ayrılması, insanoğlununun gelişimini yavaşlatacaktı. Yapılan müdaheleyle DNA sarmalları ayrıldıktan sonra, yeniden birleşmelerini engellemek için astral bedenlere implantasyonlar uygulandı. Daha sonra, fiziksel bedenin endokrin sistemindeki on sarmalı birbirinden ayırdılar; bu da kozalaksı bezlerin, hipofiz bezlerinin ve hipotalamus bezlerinin ürettiği salgının oluşmasını engelledi. Bir süre sonra da bu bezler kullanılmadığı için fonksiyonunu kaybetti. Gelecek nesillerde sadece birkaç insan bu bezleri kullanabilecekti. Bu amaçla özel bir gen taşıyacaklardı. İnsanoğlunun ruhsal gelişiminde yoldan çıkmaması için, aralarından birkaçının Anunnakilerle iletişim kurabilmesi gerektiğine karar verildi. Bu kişiler peygamberler, kahinler, mistikler, şamanlar ve psişiklerdi. İnsanoğlu, istediği taktirde bu bezleri yeniden harekete geçirebilme gücünü taşımaya devam etti ama bu ancak kendini gerçekten adamayı gerektiriyordu.
Ajna Çakra (Üçüncü Göz)
Çakralar, bedenimizde sürekli akıp duran enerjilerin en fazla yoğunlaştığı ve onları taşıyan farklı kanalların birbirleriyle buluştuğu merkezlerdir. Bu konudaki genel bilgilere pek çok farklı kaynaktan ulaşabilirsiniz. O nedenle bu yazımızda, o çok değerli altıncı çakramızın genel nitelikleri yanında, başka kaynaklarda yeterince yer verilmediğini düşündüğümüz özellikleri ve etkilerine değineceğiz.
‘Üçüncü Göz’ de denilen Ajna Çakra, hakkında pek çok şey yazılıp çizilmiş olan, önemli bir enerji yoğunlaşma, içebakış ve aynı zamanda da dışavurum merkezimizdir. Her türden yogacılar, reikiciler, kimi Uzakdoğu inançları ve yaşam felsefeleri bu çakraya değişik açılardan bakmışlar; ondan çok farklı beklentileri olmuş, zihinler yüzyıllar boyu onun açılmasıyla kazanılacak sıra dışı hattâ olağandışı güçlere odaklanmıştır.
Yedi aşamalı klasik çakralar sistemindeki sondan ikinci oluşum olan ajna çakra, bilinçlilik yolundaki farkındalığın merkezidir. Bu farkındalık artışıyla birliğe odaklanmak mümkün olabilir; Üçüncü Göz’ün açılmasıyla duyular ötesi algılar meydana çıkar, sezgisel biliş gelişir, düşüncemiz zaman ve mekânın sınırlarını aşmaya başlar. Bu kısıtlamaların ortadan kalkmasıyla da zihnin ve aklın sınırları aşılabilir.
Ajna ve Sahasrara arasında, gerçekte iki önemli merkez daha vardır. Bunlar ‘tâli çakra’ kabul edilen ve Ajna’nın üzerinde, alnın tam ortasında yer alan ‘Soma’ ile, onun biraz üzerindeki ‘Kameşvâra’’dır. Esasında bütün ana çakraların aralarında en az bir, çoğu kez iki tâli çakra bulunur. Ancak ‘yedi çakralı sistem’in öğrenilmesini basitleştirme amacıyla bunlardan pek söz edilmez.
Ajna Çakra, olumsuz karmamızı çözüp arındıracak olan merkezimizdir. Daha aşağıdakilerin böyle bir gücü yoktur. Bunun nedeni diğer her birinin işlevlerinin farklı olmasıdır. Ajna aynı zamanda kundalini’nin yeterince olgunlaşıp ehlileştiği çakradır. Bu nedenle ona ‘İçsel Guru’ veya ‘Yönetim Merkezi’ de denilmektedir. Bu çakra açılmadan, kadim ustaların o sıkça sözünü ettikleri, tüm olan-bitenin özgür gözlemcisi ve kayıtsız-koşulsuz tanığı olabilme olanağı yoktur. Bu aynı zamanda nedenselliklerin ve onlara ilişkin yasaların fark edilip, korkularımızın asılsızlığının kavrandığı, bağlılıklarımızın aşıldığı; zihin-ötesi ‘sezgisel bilgi’nin edinilebileceği bir düzeye ulaşmış olmak demektir. Yani onun açılması, bir anlamda tümüyle sanal olan bir rüyadan, zihinsel yanılgılar ve aldanışların dünyasından, gerçekliklerin dünyasına uyanmak gibidir.
Ajna Çakra’da uyandıktan sonra, geliştireceğiniz daha üst algılar ve onlarla sağlanacak olan farkındalığınız size bir sonraki ‘Sahasrara Çakra’ya (Tepe Çakrası) nasıl ulaşabileceğinizin yolunu da gösterecek ve aydınlatacaktır.
Ajna Çakra; ida, pingala ve suşumna nadilerinin vücutta birbirlerine en çok yaklaştığı yerdir. Eski hint geleneklerinde buraya ‘Şiva Düğümü’ denilmektedir. Çünkü bu üç büyük gücün bir araya gelip etkileşimleri sonucu zihnin arınarak bilince doğru dönüşümü gerçekleşir; farkındalıkta açılım ve genişleme sağlanır, ‘samadhi’ye geçilerek ‘bütünlük’ hâline gelinir. Alın çakrasının önemi ve diğerlerinden farkı, onunla ilişki kuramayan hiçbir çakranın bir başka biçimde ve yeterince açılamayacak olmasıdır.
Aşağıda verilen uygulamalar, Kök Çakra’da (Muladhara) bulunan kundalini’nin uyandırılmasına yardımcı olur. Uygulamaya Ajna ile birlikte başlamak, her ikisini birden çalıştırarak süreyi kısaltacakır. Ayrıca uyandırılan kundalininin ‘yönünün’, bir bakıma da ‘hedefinin’ olması onu daha canlı ve daha ‘enerjik’ halde tutacaktır. Harekete geçirilmesi amaçlanan kundalini enerjisinin erişemediği hiçbir çakra uyanamaz (açılamaz). Kundalini’yi Ajna’ya yönlendirmek, onu her defasında henüz uyandırılmamış olan bir üst çakradan kıvrılarak biteviye geri dönmesi alışkanlığından alıkoyacaktır. Böylelikle çakralardan her birinin uyandırılması, diğeri üzerinde de olumlu etki yaratmış olacaktır. Açılması istenen herhangi bir çakra ile birlikte Ajna’ya da yoğunlaşmak, sırası gelen çakranın daha kolay açılabilmesi yanında, bir sonrakinin katılığının da yavaş yavaş ‘ısıtılarak esnetilmesi’ni sağlayacaktır.
Burada kundalini’den kısaca bahsetmekte yarar vardır. Kundalini, gizil enerjilerimizden sadece bir tanesidir; ve diğer pek çokları gibi elle tutulur-gözle görülür ve ölçülebilir olmadığından başlangıçta fark edilemeyebilir. Önce fark edilebilir sonra da geliştirilip yönetilebilirse daha başka enerjilerimizi harekete geçirebildiği, onların da oluşum ve gelişimlerine ‘katıldığı’ görülebilecektir. Böyle bir farkındalık genişlemesi bilince daha kolay erişimi sağlayacaktır. İçinizdeki ‘öz’e yöneldiğinizi kavradığınızda ondan vazgeçemez ve onun aydınlattığı yoldan bir daha ayrılamazsınız. Kundalini ‘dişil’ bir sözcük olup, ‘spiral halde yanıp kıvrılarak yükselen enerji’… ve benzeri anlamlara gelir. Belkemiğinin ya da omurganın kökünde biryerlerde başladığından ilk çakranın hemen bütün dillerdeki adı ‘Kök Çakra’ dır (Muladhara Chakra). Kundalini’nin farkındalığı tüm yaşamınızı değiştirecek, deneyimleyebilmeniz ölçüsünde tekâmülünüze oldukça farklı bir anlam ve coşku kazandıracaktır. O, varoluşun bilgisine erişmenin yollarından birisidir.
Önerimiz, her durumdaki çakra çalışmasına yine de temel yoga sistemlerinden birisinin desteğinde başlanmasıdır. Yoga’da geliştikçe bedende, zihinde, ruhta… bilince yönelme ile gerçekleşebilecek uyanış ve aydınlanma daha kolay fark edilecektir. Farkedilemiyorsa ya yol, ya da yöntem veya pratikleriniz yanlış veya eksik demektir. Önemli olan, bütün bu sürecin duygularımızın, tutkularımızın, korku ve öfkemizin olumsuz etkisinden uzakta; ama yine de ‘kontrolümüz altında’ tutulabilmesini sağlamaktır. Doğru yöntem, önce Hatha Yoga’da yeterince ilerlemek; daha sonra da çok iyi bir ustanın veya uzman bir eğitmenin nezaretinde Kriya Yoga’dan geçmek olabilir. Bu arada Kriya Yoga’nın, henüz ustalaşmamış kişilerin kendi başlarına yapabilecekleri bir uygulama olmadığı unutulmamalıdır.
Diğer çakraların uyandırılmasından önce de her defasında Ajna’da yoğunlaşmanın sayılamayacak kadar çok yararları vardır; ki bunlardan en önemlisi, önce Ajna’ya yönelmenin daha aşağıdaki ‘her bir çakranın kendi karmasının temizlenmesi’ni (arındırılmasını) ve muhtemel olumsuz karmik güçlerin daha kolay denetlenebilmesini temindir. Her defasında Ajna’dan başlamak veya bir süre ona yoğunlaşmak, başta Muladhara’da olduğu gibi, sırasıyla tüm diğerlerinde kundalini’yi hem ‘esnetecek’ hem de sırası geldiğinde daha kuvvetli bir biçimde uyaracaktır. Kundalini’nin alın çakrasına yükselmesi sürecinde, destekleyici uygulamalar olarak mutlaka daha fazla meditasyona, yapılabilirse yeteri kadar inzivaya, teoriye ve nefes çalışmalarına zaman ayrılmalıdır.
Ancak unutulmaması gerekir ki ‘harekete geçme’, aslâ ‘tam olarak uyanma’ demek değildir. Örneğin perine’nin kasılıp gevşemesi sırasında düzenli nefes ve mantra yardımıyla Ajna’da oluşan sıcaklık hissi de, prana’nın toplanıp dağıldığını hissetmek de, alın çakrasının açıldığının değil; ancak yavaş yavaş harekete geçmeye başladığının kanıtıdır. Gerçek uyanmanın ve ardından gelecek ‘açılım’ın süresi herkeste değişebilir.
Ajna Çakra, adetâ bir yönetim merkezidir ve bir anlamda kişinin ‘içsel guru’sudur demiştik. Aynı zamanda yogilerin derin meditasyon veya samadhi sırasında kapalı ya da yarı-kapalı haldeki gözlerinin kendiliğinden yöneldiği noktadır. Çünkü orası bir anlamda ‘bilince açılan kapı’dır. Hem de bilinen fiziksel dünya ile, bilinemeyen fizik ötesi, yani zihin ve akılla erişilemeyecek olan o çok farklı diğer dünyalar (ve boyutlar) arasındaki ‘kapısız kapı’dır. Üçüncü Göz’ün doğru işlev görebilmesi, doğal olarak yeteri kadar etkinleşebilmesine bağlıdır. Bu da dengeli, bilinçli ve kararlı biçimde çalışmakla mümkün olup, onu belli bir çıkar ya da yarar sağlama amacıyla açmaya çalışırsanız başaramaz, sonunda mutlaka acı çekersiniz.
Üçüncü gözün, iki yönlü ve dışarıdan pek bilinmeyen bir başka işlevi astral ve ruhsal ortamlardan gelen verilerin kodlarını çözerek fiziksel ve zihinsel ortama taşıması; gerektiğinde aynı işlevi tam tersi yönde de yapabilmesidir. Bir diğer işlevi de farklı zihin ve bilinç düzeylerinin ayırdına vararak, farklı ilişki ve temaslar söz konusu olduğunda, bunlardan her birine ayrı ayrı uyum sağlayabilecek düzeyde kalabilmeyi ve bu amaçla gereken eşgüdümü sağlayabilmesidir.
Ajna çakranın açılmaya başlamasıyla, sezgi gücünüzün yavaş yavaş arttığını, farklı türden enerjilerin de farkedilir hâle gelmesiyle ‘durugörü’ yeteneğini kazanmaya (varsa da artırmaya) başladığınızı ve iki yönlü telepati becerinizde önemli artış ve açılımlar olduğunu gözlemleyeceksiniz. Kimileri, belirli çakraların aktivasyonu için reikinin 1’inci, 2’nci 3’üncü aşamalarına erişmiş olmanın gerekliliğinden sözederler ki; bunların aslı-astarı yoktur. İnisiye edenin kerameti ve aldığı ücret ile, belirli sayı ve sürede toplantı ve seminere katılma ‘zorunluluğu’ üzerinde doğru düşünebilirseniz, bunun ne denli yanıltıcı olduğunu kendiniz çözümleyebilirsiniz. Reiki de hiç kuşkusuz yarar sağlanabilecek bir yöntemdir; ancak bu öyle dışarıdan yapılacak yüklemeler, sanal ve itibarî derecelendirmelerle gerçekleştirilebilecek, üstelik o denli kolaycı ve programlanabilir bir süreç değildir.
Üçüncü Göz’ün etkinleştirilmesi sürecinde bir hint geleneği olarak alna, özellikle de iki kaşın üst-ortasına sandal ağacı macunu sürülmektedir. Aynı gelenekte üçüncü göz bölgesine ‘tilak’, yani o kırmızı işareti yerleştirmek de vardır. Ama herkeste aynı yerde olmadığı, kimilerinde ise henüz tamamen kapalı durumda olduğu bilinmelidir. Yaygın bir söyleme göre, yaşamlarında hiç meditasyon yapmamış olanlarda potansiyel üçüncü göz alnın hayli yukarılarındadır. Etkinleştikçe aşağılara iner, ya da açılabilmesi için iki kaşın üst-ortasına doğru ‘çekilmesi’ gerekir. Sıkça ve düzenli meditasyon uygulayanlarda iki kaşın ortasına doğru yaklaşır. En fazla inebildiği yer de gözlerin hizasıdır. Nitekim kimi ‘avatar’ların ve büyük ustaların temsilî resimlerinde üçüncü göz ya da ‘ışığın yayıldığı’ yer, hayli aşağılarda, çoğu kez göz hizasına inmiş biçimde tasvir edilmektedir.
Üçüncü gözünü açmayı başarabilenler kolaylıkla odaklanabilir, daha kısa sürede yoğunlaşabilir; içsel barışı hissedebilir, huzurun kendisi olabilirler. Böylelikle zamanla Birlik Bilinci’ne yönelmiş olunduğu da hissedilebilir. Bu durum aslında herkeste bulunan ama yaşam biçimi, yerleşik alışkanlıklar ve inançsal koşullanmışlıklar nedeniyle bir türlü ortaya çıkarılamayan algılama gücü ve yeteneğindeki gelişmişliğinin göstergesidir. Ortaya çıkarılamadığı sürece, böylesine önemli bir gücümüz hep ‘saklı’ halde kalır. O nedenle çok büyük çoğunluğumuz böyle bir potansiyeli olduğunun farkında değildir. Bir başka ifade ile, çok değerli enstrümanlar olan fiziksel ve zihinsel bedenlerimiz, eğer bloke olmuşlukları ortadan kaldırılabilir ve o durumun neden olduğu kısıtlamaları aşılabilirse, daha kolay özgürleşerek çok daha kısa sürede bilinçliliğe yönelebileceklerdir. Bu gerçekleşebilirse algılamada sağlanacak artışın, doğal olarak duyular ötesi araçlar ve fenomenlerle iletişim kurulabilmesine imkan sağlayacağını sanırız uzun uzadıya açıklamanın gereği yoktur. Teozofi’deki ya da sufîlikteki ‘rabıta’ da böyle sağlanmaktadır. Kısacası Ajna Çakra yeterince açılmadan ezoterik bilime erişilemez. Bilindiği sanılanlar ancak ansiklopedik veya kulaktan dolma, deneyimlenememiş sıradan bilgiler olarak kalır.
Bazı yorumcular Matta İncili 6/22’deki, İsa’nın ‘açıldığında bütün bedeni ışıkla dolduracağı’nı söylediği ‘Tek Göz’ün, Üçüncü Göz olarak anlaşılması gerektiğini söylerler. Keza yine Matta 10/16’daki ‘yılanlar’ sembolünün de kundalini’yi kastettiğinde ısrarcıdırlar.
Zihin, beden ve ruh yeterince tanınıp aralarındaki etkileşimler kavranabildiğinde pek çok sağlık ve davranış sorununun çözümü de kolaylaşır. Örneğin hastalıklara tanı koymak, tedavi yöntemlerini doğru belirleyebilmek, varsa organlardaki fizyolojik ve patolojik sorunların giderilmesine yardımcı olmak… gibi.
Çakralarımızın açılması da bizi biz yapan her şeyin düzene girmesini sağlayacak, yaşam kalitemizle birlikte içsel gücümüzde ve farkındalığımızda da artışa neden olacaktır. Çünkü böylesi bir gelişim zorlama, sanal ve geçici değil; olması gereken, doğal, düzenli ve etkileri ile sonuçları bakımından da süreklilik gösteren bir gelişimdir. Doğulular içsel sorunlarla ilgili yanıtların bedenimizin biryerlerinde yazılı olduğuna inanırlar. Çünkü insan vücudu varoluşun kitabıdır.
Fiziksel ya da maddesel dediğimiz her şey kullanıldıkça doğası gereği yıpranır, eksilir, zamanla kullanılamayacak hâle gelir; bir başka ifade ile dönüşerek tükenir. Ruhsal olanlar ise kullanıldıkça büyür ve gelişirler. Örneğin, meditasyonun ve doğru nefesin, vücut kimyasının düzene sokulmasında çok ciddi işlevler gördüğü laboratuvar deneyleriyle kanıtlanmıştır. Bunun bir de kundalini esaslı tantrik yoga ile ve daha sonra eğer mümkün olabilirse kriya yoga ile desteklendiği durumlarda, başkaca bir engel yoksa çakraların açılması için engel kalmayacaktır. Çakralar, varoluşla gerçek anlamdaki uyumumuzun göstergeleri, uyaranları ve bir bakıma aydınlanma yolundaki kilometre taşlarıdır. Dünya çapında uzmanlar, artık hastalarına, özellikle kalp-damar rahatsızlıklarında, sinirsel ve ruhsal sorunların çözümünde, tansiyon ve stresle başa çıkabilmede, kilo problemlerinin çözümünde yoga ve meditasyonu hararetle tavsiye etmektedirler.
Burada önemli bir uyarıda bulunmalıyız: Kadınlarda Ajna Çakra’nın açılması sürecinde duygusal ve zihinsel gelişmeler erkeklerdekinden değişik biçimde seyreder ve farklı sonuçlar verebilir. Üçüncü Göz çakrasının güçlendirilmesi kimi zaman cinsel soğukluğa (frijidite) yol açabileceği gibi, önlem alınmazsa hormon dengelerini de etkileyebileceğinden dişilik özelliklerinde azalmalar gözlemlenebilir. Tabii bu durumun eşler arasındaki ilişkinin sağlıklılığıyla, mevcut ve potansiyel sorunlarla olduğu gibi, uygulamacının önceki yaşamlarıyla da ilgisi olabilir. Özgürlük duygusundaki artış (özellikle o güne kadar kendini yeterince özgür hissedememiş olan uygulayıcılar tarafından) doğru yönetilemez veya yanlış yönlere kanalize olmasının önüne geçilemez ise, o güne kadar baskı altında tutulmuş bulunan duygu, özlem, tutku ve saplantıların güçlü biçimde açığa çıkma, ön plana geçme, hattâ kontrol edilememe riski vardır. Bu durum iyi ve doğru biçimde yönlendirilemez ise (söylemeye dilimiz varmasa da), dişiliğin zedelenmesine kadar gidebilir. Özellikle, bir önceki yaşamlarında erkek olarak bedenlenmiş olanlarda sıkça görülebilen böylesi bir durumda ne yapılması gerektiğine, herkes için tek ve belirli bir yanıt vermek güç olsa da; vejetaryen ağırlıklı doğal beslenme, daha çok doğaya çıkma, kadınlara daha uygun olan işlerde çalışma, daha çok yoga ve meditasyon, iyi bir eş ve anne olmaya özen gösterme; taşların, kokuların ve müziğin gücünden yararlanma, hatta gündelik yaşam alanlarının enerji geçişlerine engel olmayacak biçimde düzenlenmeleri… gibi şeyler sayılabilir. Genetik etkiler dışında, spiritüel yollarda herhangi bir önlem almaksızın ilerlemeye çalışan bazı kadınların, kendileri bir türlü kabullenmeseler de zamanla erkeksi özellikler kazanmaya başlaması bu nedenledir.
Tekdüze mantralar, hipnoz ve self-hipnoz, alna takılan veya yapıştırılan ‘tika’lar, zorlama telkinler… nedensiz ve bilinçsizce uygulanmaları durumunda zihni baskı altında tutmaya neden olacaklarından, yeteri kadar gelişme sağlanmadıkça, yani henüz başlangıç aşamasında iken önerilmemektedir. Destekleyici etkinlikler olarak ele alındıklarında akupunktürün, doğru reiki ve gerçek feng-shui’nin yararları ise mutlaka görülecektir. Mentalitenin temelinde kadınlığın korunması ve kadına özgü niteliklerin zarar görmemesine çalışma yer aldığı sürece, çatışmacı-fanatik feministlere benzemekten kurtularak buradaki yaşamınızı daha berrak, çatışmasız ve sükûnet içinde sürdürebilirsiniz. Çünkü ancak erkeğin erkek, kadının kadın olması durumunda yaşamın kendisi ile olgun, doğal ve düzeyli bir bütünleşme sağlanabilir; zihinsel-bedensel-ruhsal sağlığın oluşması ve sürdürülmesi mümkün olabilir. Sevgi ve aşk gibi yüksek değerler de zaten ancak ‘doğal’ ruhsal ortamlarda yeşerip serpilebilirler…
*****
Yeri gelmişken ‘zihin’ konusuna da kısaca değinmekte yarar görüyoruz. Basit tanımıyla zihin, insanın duyularıyla hissettiklerini düşünüp ön değerlendirmeden geçirerek hafızada depolamasına ve onların öznel bilgiye dönüşmesine yardımcı olan bir araçtır. Kadim bilgelik öğretilerine göre zihin arındırılıp ehlileştirilebilir, bu sayede de kendi hâline bırakıldığında bir türlü ulaşamayacağı nesnel gerçekliklere ve bilince yönlendirilebilir. Bilince erişimi ölçüsünde de aydınlanır, farkındalığı artar. Ancak yine de zaman ve mekândan bağımsız işlev göremeyeceğinden, hepimiz için çok gerekli olmakla birlikte tek başına yetersiz bir araçtır. Mutlaka beynin, aklın ve zekânın yardımına ihtiyaç duyar. Sıradan veya bozulmuş zihin, karakteri itibarıyla ayrıştırıcı ve ikilemcidir. Kendi başına yaratıcılığı da işlem gücü de olmadığından yapısal olarak içsel değil ‘dışsal’dır. Bu konuyu, DerKi’de yayımlanan ‘Akıl, Zihin, Bilinç’ başlıklı makalemizde ayrıntılı biçimde anlattığımızdan burada tekrar irdelemeyeceğiz.
Açılım İçin Yöntem Önerileri:
Kolaylaştırılmış bir uygulama önerisi aşağıda verilmiştir. Ancak bütün spiritüel pratiklerde olduğu üzere, her yol gibi her yöntem de herkese uygun olmayabilir. Bu pratiklerle belirli bir ilerleme sağlandıktan sonra, uygulamacı buradaki süreleri kendine göre ayarlayabilecek; bu amaçla mutlaka doğru meditasyon pratiklerinden ve onların kendi üzerindeki etkilerinden de yararlanabilecektir. Ayrıca bir öğrenciye, ‘falanca aşamada buna, filanca aşamada şuna erişileceğini’ söylemek de doğru değildir. Bu koşullama olur. Zaten süreç gibi erişim de kaçınılmaz olarak öğretene, yönteme, araçlara ve öğrenecek olan’a göre farklılık gösterebilecektir.
Temizleme Tekniği: Tek bir noktaya sabit olarak bakma.
+ Burun geçitlerini temizleme
+ Alınan ve verilen nefeslerin sayılması ve farkına varılması (doğru nefes tekniğinin başlangıcıdır)
+ Üst dudak seviyesine oturan ve tepesi Ajna’da olan üçgeni hissetme
+ . Sol’dan al, Sağ’dan ver; 100, 99, 98, 97
. Sağ’dan al, Sol’dan ver; 96, 95, 94, 93 say
. Her ikisinden al, her ikisinden ver; 92, 91, 90, 89…
Böylece 100’den sıfır’a kadar sayılır.
Karanlık odada, kaş merkezinin yaklaşık 60 cm önündeki bir ışık kaynağının, örneğin mum alevinin üst noktasına (veya tütsü ateşine) odaklanma (trataka). Başlangıçta 15-20 dakika uygulanır (dolunayda, herhangi bir cisimde, burnun ucunda, sudaki imgede, sembolik objede, fotoğrafta…da uygulanabilir).
d. . Kaş merkezi’ne (bhrumadya) odaklanma ve konsantrasyon (+ sandal ağacı macunu kullanılabilir).
. Düşünce durdurulur, Ajna’ya yönelinir, meditasyona başlanır.
. “Om (Aum)” mantrası her defasında birkaç saniye söylenerek tekrarlanır. 3 – 5 dakika uygulanır.
Sonra gözler kapatılır, ancak içsel bakış kaş merkezinde kalmalıdır. Mantra’ya, şiddeti yavaşlatılarak, ancak süresi uzatılarak devam edilir. Böylece 5 dakika daha uygulanır.
Sonraki aşamada mantra söylemeye yine devam edilir; ama bu kez, kaş merkezinden çıkarak tüm bedende yankılandığının farkında olunur. Bu da başlangıçta 5 dakika uygulanır; süre gittikçe artırılabilir.
Perine’ye bastırılan topuk kasılıp gevşetilir. Bu süre 10 dakikaya kadar çıkarılır.
h. .‘Om’ sesi çıkarılırken prana’nın kaşların arasında biriktiği düşünülür. Bu sırada yavaş ve derin nefes alınır. Daha sonra Ajna’dan prana yayıldığı ve onu evrene verdiğiniz düşünülmelidir.
. Bu çalışmaya 30 dakikadan iki saate kadar devam edilebilir.
Çalışmalar sırasında göz kasları zorlanmamalı, yorgunluk hissedildiğinde ara verilip gözler dinlendirilmeli ve bu uygulamaya en az bir ay boyunca (her gün) devam edilmelidir. Uygulama için tercihan sabah olmadan, gündoğumundan öncesi ve gece yatmadan önceki zaman dilimleri tercih edilmelidir.
Çakralar üzerine yaptığı elektro-fizyolojik deney ve araştırmalarıyla tanınan Dr. Hiroshi Motoyama’nın Alın Çakra üzerindeki çalışmalarından çıkardığı bazı kişisel uygulama, deneyim ve önerilerinden, yukarıdakilere eklenebilecek aktarımlarını ‘Theories of the Chakras’ adlı yapıtından özetleyerek şöylece sıralayabiliriz:
. Alın Çakra üzerinde yoğunlaşıldığı sırada perine’nin nefes alırken kasılması, nefes verirken gevşetilmesi. Böylelikle perine’de sağlanan ‘ısınma’ ve gevşeme ile alın çakrasındaki titreşimin senkronize edilmesi.
. Alın Çakra’ya yoğunlaşıldığında, OM (Aum) mantrası eşliğinde nefes alırken zihinsel olarak enerjinin burada toplandığını, verirken de ‘prana’nın evrene yayıldığını canlandırma.
. Bu şekilde en az üç ay boyunca, her gün bir saatlik uygulamadan sonra, kundalini’nin omurga boyunca Muladhara’dan yukarıya doğru yükselmeye başladığı hissediliyor ve vücut ısınıyor.
. Karın çakrasında oluşan geçici sertlik hissinin ardından, nefes alıp verişin bir yandan kolaylaşırken diğer yandan giderek yavaşlaması. Bu sırada alın çakrasındaki titreşimlerde artış.
. Ardından kaşların arasında oluşan parlak beyaz ışığın, koyu mor renkte bir başka ışığın içine çekilmesinin deneyimlenmesi.
. Yankılanan bir sesin Motoyama’yı çağırması; ardından gelen vecd hâli; daha sonra büyük bir sükûnet.
. Bu büyük sükûnetin sonrasında geçmişin, şimdinin ve geleceğin, adeta ‘eşzamanlı’ hâle gelmesi; kendi karmatik arınmasının mümkün olmasından başka diğer insanların da karmalarını etkileyebilecek güce eriştiğini fark etme (biz aktarmış olduk; yöntemler ve alıştırma biçimleri her uygulayıcıda farklı sonuçlar verebileceğinden; önceki bölümde anlatılanlar için de, Motoyama’nın yöntemi için de, kuşkusuz herhangi bir garanti vermemiz söz konusu değildir).
Açılış Sürecindeki Etkenlerin Rolü ve Sonuçları:
Ne kadar iyi niyetle olursa olsun, Ajna Çakra’nın açılmasını şiddetle arzuladığınız sürece başarılı olamazsınız. Çünkü böyle bir durum ruhsal, astral ve eterik enerjilerle uyumunuzu bozar; frekanslarınızda gereken rezonans (birlikte ve uyumlu titreşim) oluşamaz. O vakit böyle bir özelliğe sahip olamaz, olamayacağınız için de doğaldır ki yönlendiremezsiniz. Yani amaç, belirli bir çıkar gözetmeksizin ve sonuca koşullanmaksızın tekâmül olmalıdır. Aksi halde tesadüflere bağlı kontrolsüz bir gelişimin ‘güvensiz’ olacağını takdir edebilmelisiniz.
Böylesi bir durumda gerçek dışı ve yanıltıcı kişisel imajinasyonunuz, çakranın açıldığı ve kundalininin bu aşamada hareketine devam ettiğine dair sanal bir izlenime neden olabilir. Çünkü ‘lotüs kendiliğinden ve doğal yollarla açılmamış’, aksine zihinsel zorlamaya mâruz kalmış; bu da olağan sürecin bozulmasına neden olmuştur.
Son bir uyarı; çakralar, özellikle de Ajna Çakra üzerinde yoğun olarak çalışıldığı dönemlerde et tüketimine ara verilmelidir. Bal, süt, yoğurt, yumurta ve peynir gibi ikincil hayvansal gıdaların ise hiçbir sakıncası olmadığı gibi, bu dönemde aksine yararları vardır. Daha kısa anlatımıyla, özellikle bu periyotta, doğal bütünsellik yolunda ağırlıklı olarak, ayurvedik tipolojinize (vata, kapha, pitta) uygun düşen beslenme modeli tercih edilmelidir.
Açılmasının Belirtileri:
Sezgi’de güçlenme, bedenin manyetik alanının farkındalığı, birinciden altıncıya kadar olan bütün çakraların işleyişini gittikçe artan ölçülerde kontroldür. Fiziksel bedende oluşabilen pozitif ve negatif polarizasyonların etkilenip gerektiğinde dengelenmesi, üzerinde odaklanıldığında ‘alıcı’ ortamın yaratılması, gelişme sağlandıktan sonra da ‘yansıtıcı’ özellik kazandırılması mümkün olur. Çakranın açılması sırasındaki ve sonraki ‘kontrol’ yeterince sağlanabildiğinde uygulamacı, iç salgı bezlerinin işleyişini ve çıktılarını, yani hormonlarını; bu arada kan basıncını, bedenin zararlı dış etkenlerden korunmasını ve onlara karşı dayanıklılığının artırılmasını kolaylıkla sağlayabileceği gibi şifacılıkta, kuantum enerjinin yayılmasında da önemli aşamalar sağlayabilecek duruma gelmiş demektir.
Vericiden (muhatabından veya uzak-yakın olmasına bakılmaksızın karşı taraftaki kişi ya da kişilerden) sadece gelen seslerin değil, onun zihinsel yapısının ve bilince erişim durumunun da farkındalığına kolaylıkla erişebilir. Tüm canlılardan yayılan aura’nın görülüp çözümlenebilmesi, böylelikle de onlar hakkında daha fazla ve daha doğru bilgi edinilebilmesi mümkün olur.
Ajna Çakra ile ilgili genel karakteristik bilgileri toparlarsak;
Yeri: Epifiz’in (pineal gland/kozalaksı bez) alna hizalandığı yer, yani iki kaş ortasının biraz üzeridir. Pineal Gland birkaç hormon salgılamakta olup en çok bilineni melatonin, diğer önemli olanları ise pinolin ve dimetiltriptamin (DMT)’dir. Melatonin salgısı, deniz seviyesinden ne kadar yukarılara çıkılırsa o kadar artar (tapınaklar yükseklere yapılır). İnsanda ancak geceyarısının başlangıcından günağarmasının hemen öncesine -seher vaktine- kadar salgılanabilir (duaların ve meditasyonun en çok tavsiye edildiği gün bölümüdür).
Rengi: Çivit mavisidir (indigo).
Sembolü: Ortasında ters üçgen (içinde ‘OM’ hecesi yazılı, tabanı yukarıda tepesi aşağıda) olan ve boşluğu simgeleyen bir çember; arka planda tantra yogada astral bedenin sembolü olan sütun; üçgenin üst tarafında zihni sembolize eden hilal biçiminde ay ve nokta ile temsil edilir. Çemberin her iki yanında da üzerlerinde ‘ham’ ve ‘kşam’ yazıları bulunan tam açılmış birer lotüs yaprağı yer alır. ‘OM’, ajna çakranın hem sembolü hem de mantrasıdır.
Elementi: Hava (nefes)
Besini: Klorofil
Aroması: Yasemin ve Nane
Aurası: Çok açık ve saydam gridir. Bazı kaynaklarda, kişinin genel durumuna göre mor renkte aura yaydığı belirtilmiştir. Bu durum astral ve eterik boyutların aura renklerinin farklılığından olabileceği gibi; kişilerin bilinçlenme, yani tekâmül düzeyleriyle de ilgili olabilir.
İlişkili aslî bez: Pineal Gland (Epifiz)
İlişkili ikincil bez: Hipofiz
Taşları: Lapis l’azuli (indigo), safir ve lacivert sodalit
Gezegeni: Satürn
Etkili organ: Göz ve merkezî sinir sistemidir.
Ağırlıklı işlevi: Bu çakramızın etkinleşmesi sonucu duyular-ötesi algılamada, durugörüde, sezgilerde ve önsezide artış gözlemlenir. Genel niteliği itibarıyle yüksek bilinçlilik ve sevgi merkezidir. İçgörü yanında altıncı histe oluşan artışla kendini gösterir.
Muhtemel olumsuz etkiler: Endişe, baş ağrısı ve konuşma sorunlarıdır. Uyumsuz çalışması ya da yeterince dengeli açılamaması durumunda, başlangıçta kısa süreli bunalıma ve depresyon benzeri hoşnutsuzluklara, hattâ egonun da kibrin de geçici artışına neden olabilir.
…..
Birkaç ‘genel doğru’ ile bitirelim.
+ Zihnin yoga ve meditasyon ile ‘içeriden dönüşümü’ sağlanamadığı sürece, ‘dışarıdan müdahale’ ile hiçbir çakra açılamaz.
+ Çakralar genelde Ajna Çakra’nın kontrolünde ve aşağıdan yukarıya doğru sırayla açılırlar. Sırasız açılan ya da esneyen çakra, onun, sırası gelene göre çok daha etkin biçimde çalışmakta olduğunu gösterir. Bu durumda yapılacak şey (dengesiz gelişimin risklerini ortadan kaldırabilmek için) yönetimi Ajna Çakra’ya bırakarak, sırası gelene yoğunlaşmak olmalıdır.
+ Eğer ‘çakramı açtım, ama mutsuzum’ diyorsanız, inanın ki açılan kesinlikle çakranız değildir.
Ucuncu Goz Acma Teknikleri
Ucuncu gozumuz, iki kasimizin arasinda yer alan civit mavisi renginde bir gorme organidir. O bizim kozmik antenimizdir. Diger boyutla aramizdaki gorme bagimizdir. Ucuncu gozumuzle diger boyuttaki varliklari ve yerleri gorebiliriz. Ben, ucuncu gozumuze biyolojik televizyonumuzun anteni diyorum. Sarj edilirse, anten ceker ve ordan goruntuler izleyebilir, sordugunuz sorularin cevabini goruntulu olarak alabiliriz. Akasik kayitlarimizda kayitli tum bilgiyi, ucuncu gozumuzde acilan ekrandan izleyebilir, okuyabiliriz. O bizim mucizemizdir..
Ucuncu gozumuz bebekler dogarken aciktir. Cocuklar 10-11 yaslarina gelene kadar hala acik olur ama kullanilmadigi için, beslenme seklimiz, ictigimiz klorlu su ve dis macunundaki floritten dolayi yavas yavas kireclenmeye baslar. Bu nedenle fazla sekerli, asitli, hamurlu yiyeceklerden uzak durmaliyiz. Floridsiz dis macunu kullanmali ve klorsuz su icmeliyiz.
Olusmus Kireclenmeyi Temizlemek için
-Mavi tirpana balik yagini tuketmeliyiz. Kapsul olarak satiliyor.
-Her sabah ac karnina limonlu ilik su icmeliyiz.
-Salatalarimiza elma sirkesi eklemeliyiz. Bazilari ac karnina bir kasik sirke iciyor ama ben denedim mideme zarar verdi o yuzden tavsiye etmiyorum. Yalniz gunluk olarak, bir bardak suya bir kasik sirke karistirilip icilebilir.
-Taze sarimsak faydalidir. Koku yapmasin diye limon suyuna katilabilir.
-Vucudumuzdaki melatonin ve serotonin miktarini arttirmaliyiz.
Ucuncu gozumuzu acarsak, fiziki dunyamiza bagli oldugumuz zincirlerimizi kirmis oluruz. Bu nedenle acilmasi cok onemlidir.
Asagidaki tekniklerden uygun olaniyla calismaya baslarsak, bir sure sonra gozumuzu kapattigimizda, safak kirmizisi renginde bir ekran goruruz. Sonra ara ara mavi veya altin renkli kivilcimlar gorulmeye baslar. Zamanla siyah beyaz duru goruler gelir ve sonrada renkli goruntuler gelmeye baslar. Derken televizyon ekrani gibi bir ekran acilir. Bunlar bizdeki hazinenin sadece baslangicidir...
1-Nefes Calismasi Teknigi
Gunde 10 dakika nefes calismasi yapabiliriz. Oturarak yada uzanarak; gozumuz kapali, derin bir nefes alip, karnimizi sisiriyoruz. Sonrada nefesimizi yavasca sonuna kadar birakiyoruz. Bunu her gun en az 22 veya 33 defa tekrarliyoruz.
2-'Hû' Mantrasi Teknigi
Oturarak yada uzanarak, gozlerimiz kapali olarak derin nefes alarak karnimizi sisiriyoruz ve nefesimizi geri verirken Hûûûûûû diye ses cikararak tum nefesimizi bosaltiyoruz. Ardindan ara vermeden tekrar nefes aliyoruz ve yine mantrayi soyleyerek bosaltiyoruz. Bu calismanin sayisi en az 12 dir. 'Hû' Mantrasi teta frekanslidir. Titresimi cok gucludur. Buna ek olarak 'Kunnnnnnnn' sesi cikarabilirsiniz. 'Elif Lam Mim Raaaaaaaaaaaaaa' seslerini cikarabilirsiniz.
'Kaf - Ayn -Sad -Ta - Haaaa Ya -Sinnnnnnnnnnnn' seslerini cikarabilirsiniz.....'Kuddus-Murid-Nur' kelimeleri tilsimlidir. Isiga kapi acicidir.
3- Gunes Enerjisi Teknigi
Uc gun boyunca Gunes dogarken ilk 14 dakika, Gunes batarken son 15 dakika boyunca Gunes'e bakiyoruz ve uc defa 'Thoh' (Toooo) Mantrasini soyluyoruz. Sonra 24 saat ara veriyoruz ve ayni olayi tekrar uc gun boyunca yapiyoruz. Bu sekilde devam edip gidersiniz. 21 gun boyunca devam edin.
Sabah gunes dogmadan hemen once, aksam ustu batmadan hemen onceki vakitler cok onemlidir. Ruhsal gelismemize etkilidir. Sabah ve aksam namazlari bu vakitlere gore ayarlanmistir. Bu yuzden sabah ve aksam namazlarinin vaktinde kilinmasi cok faydalidir. Namaz kilinamiyorsa bile bu saatlerde uyanik olunup, 5-10 dakika meditasyon yapmak da isimizi gorur. Hatta hicbirsey yapilamiyorsa, sessizlikte oturmak da faydalidir.
4- Muzikle Acma Teknigi
Internetten Ucuncu gozu acma muziklerini mp3'e indirip, 21 gun boyunca; gece yatmadan ve sabah uyaninca birer kez dinleyebilirsiniz.
5-Namazla Acma Teknigi
Namaz kilarken enerji noktalarimiz yerle temasa gectigi için, yerden enerji cekerler. Ucuncu gozumuz de alnimizda yer aldığı için her secdeye indigimizde alnimiz yere deger ve ordan enerji alarak zamanla aktif hale gelir. (Toprak uzerinde kilinan namaz en etkili namazdir.) Bu yuzden duzenli namaz kilan insanlarda zamanla ucuncu goz acilir ve halk arasinda 'ermislik' mertebesine gecerler. Aslinda olan sudur; Ucuncu goz acilinca o kisi diger boyutlarla baglanti kurmustur, gordugu ekrandan insanlarla konusmustur ve kendi akasik kayitlarina ulasmistir. Ucuncu gozunden gelecekle ve gecmisle baglanti kurmustur. Haliyle bir cok soyledigi cikmaya baslamistir. Bu, o insani kutsal veya ilahi bir insan yapmaz. O, aslinda hepimizde mevcut olan bir mucizeyi aktif etmeyi basarmistir. Oysa bircok insan kendisinde de oldugunu bilmeden, o kisinin ilahi bir ozelligi oldugunu dusunup, eline ayagina dusmustur. Onu putlastirarak, kendisine buyuk bir kotuluk yapmistir. Ozellikle musluman ulkelerde bu yuzden binlerce tarikat kurulmustur. Muridler, bu tarikatlarda putlastirdiklari kisilerin istek ve yonlendirmelerine gore hayatini yasamistir. Kendisinde de mevcut olan bir hazinenin, o tarikata yada seyhine hizmet edince ortaya cikacagini sanmistir.
6-Suyla-Abdestle Ucuncu Goz Acma Teknigi
Abdest almanin esas amaci enerji noktalarimizin temizlenerek sarj edilmesidir. Bunu kac kisi biliyor, bilemem ama Peygamberimizin abdesti onermesinin tek sebebi budur. Namaz ve abdest enerji bedenimizin aktife edilmesi için getirilmistir. Cunku bizlerin, fiziksel hayatla olan zincirlerimizi kirip, eterik hayatla bag kurmamiz isteniyordu. Tipki peygamberimiz gibi...
Abdest alirken ellerimizi, yuzumuzu, kulaklarimizi, boynumuzu ve ayaklarimizi yikariz. Suyla yikadigimiz için sudaki kristallerin enerjisi, yikadigimiz bolgeleri temizler ve aktif hale getirir. Alnimizi yikarken, ucuncu gozumuz sudaki kristallerle temizlenir ve sarj olur. Kulaklarimizin arkasi cok hassas enerji noktalaridir. Epifiz bezine (ucuncu gozumuz) giden sinirler kulak arkasindadir. Sudaki kristal enerjisiyle bu sinirler aktif hale gelirler. Boynumuz bizim bluetooth'umuzdur. Orda omurgamizin, akasik kayitlarimizin giris noktasi vardir. Bu giris, suyla yikandiginda; suyun enerjisiyle sarj olur ve aktif hale gelir.
Ellerimiz havadan ve yerden, ayaklarimiz yerden enerji alan kanallardir. Onlari yikadigimiz zaman, sudaki enerjiyle temizlenir ve daha iyi calisirlar. Daha cok enerji cekerler. Goruldugu gibi hersey, enerjiye baglanmaktadir. Zaten bizde enerjiyiz. Bundan dolayi, su olmayinca toprakla abdest alma onerilmistir. Cunku suda mevcut olan enerji ayni zamanda toprakta da mevcuttur. Her ikisi de ayni isi goruyor. Enerji noktalarimizi temizleyip, sarj ediyor ve biz de boylece o girislerden enerji bedenimize enerji alarak daha spirutuel oluyoruz. Eteriklesip, diger boyutlari ve varliklari kesfediyoruz. Kendimizle ilgili gercege ulasiyoruz. Kim oldugumuzu, buraya niye geldigimizi ogreniyoruz. Sonra da bizi yaratan kaynaga geri donuyoruz. Tavsiyem, her Sabah ve aksam yatmadan once mutlaka abdets alinmalidir. Amac kanal temizligi..
7-Meditasyonla Acma Teknigi
Her gun 10 dakika, kundalini yoga yaptiktan sonra ardindan, 30 dakilalik bir meditasyonla ucuncu gozumuzu acabiliriz. Sessizce oturarak, gozlerimiz kapali olarak ic sesimizi dinliyoruz ve ayni zamanda karanlik olan ucuncu goz ekranimizin renklenmesini bekliyoruz. Isteyenler 'OM' mantrasiyla eslik edebilirler.
Esmalarla zikir ederek ucuncu goz aktif hale getirilir. Kalbi guzel olana 303 tane 'Ayetel Kursi' diger alemlerin kapisini acar.
Aslinda isin ozu 'nefestir'. Mantralar ve zikirler sadece nefes calismasina yardimci olmak icindir. 'nefes' diger alemleri kesfetme anahtaridir.
Kubilay Aktas "NEFES FARKINDALIĞI" ni ve "UCUNCU GOZ" ile baglantisini, islami kaynaklara dayali olarak cok guzel aciklamis:
Nefes Farkindaligi:
‘’Mûsâ; ‘Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki; sözümü iyi anlasınlar.
Âilemden kardeşim Hârun’u bana vezir yap, beni onunla destekle!
Onu görevimde ortak kıl ki, seni çok tesbîh edelim ve çokça analım.
Şüphesiz sen bizi görmektesin.” (Tâ-Hâ Sûresi - 25-35)
İfâde edilmemiş, engellenmiş, baskılanmış duygu ve düşünceler; ‘boğaz menzili’nde takılır, düğümlere yol açar. Boğaz menzilindeki kuş, yâni bütün vücûdun orkestra şefi olan tiroit bezi; “Şekûr”esmâsı ile kanatlarını açıp, doğası olan ‘mâvi’ ile kucaklaşır.
Burası iletişim merkezidir. Şükür, nimeti artırır; sizi vâroluşla daha empatik bir ilişki içine dâvet eder. “Şekûr” ismi, “Kerîm” ismini tetikleyerek yeni imkân ve pozisyonları açar. “Kerîm” esmâsının sağlıklı devreye girişi ise, varlığınıza sunulmuş ikramların farkındalığını oluşturur.
“Şekûr” isminin tefekkür ve zikri ile, verilen nimetler bereketlenir ve hakkı ile dengeli bir biçimde değerlendirilir. “Kerîm” ismi kapalı kalır, aktive olmazsa; empati kaybolur. Başkalarına karşı kapalı olmaya, nimeti değerlendirmek yerine hedef şaşırarak nimetten perdelenmeye götürür insanı! Bu da nankörlüktür…
“Nan” ekmek, yâni nîmet demektir. “Kör” ise görememektir. Nankör kişi, potansiyellerini, olanaklarını göremeyendir! Kişi önce kendi hakîkatine, yeteneklerine ve verilmiş nimetlere nankör olur. Ve Allâh korusun, nimetin devâmı kesilir. Bu ise anlaşılmamayı, iletişimde tıkanmayı, “varlık ağacından kopma”yı doğurur…
Gece uyurken eğer rüyâ görmüyorsak, nefesimiz kendi doğası olan bebek nefesine döner. Çünkü ona müdahale edecek zihin orada değildir. Ancak biz de bu durumun farkında değiliz! Rüyâlar ile bu, tekrar göğüse çıkabilir. Fıtrî, doğal olan alış-veriş; nefesin derinlere, köklere inmesidir. Bir fikrin hak mı, bâtıl mı; yâni nefisten mi, yoksa rûhâniyattan mı olduğunu anlamak için nefesinize bakın! Nefes derinlere gidiyorsa, köklere iniyordur. Serin ise; bu, vâroluşa daha yakın olduğu anlamına gelir. Nefes göğüste takılı kalıyorsa; bu, zihne, egoya daha yakın olduğu anlamına gelir.
“Hayy-Hû” şeklinde alınan nefes; yeniler, yapılandırır. 15-20 dakîka sonra “El Fettâh” esmâsına âit melekelerin aktive olup sizdeki hakîkati açtıklarını göreceksiniz! “El Fettâh”; her birimde açılım oluşturan, eksik, noksan, kusurlu olanı yapılandıran, fark edilmeyeni fark ettiren isimdir! Doğru nefesle siz, yeni görüş ve kullanım alanlarını açıp bunları değerlendirebilecek ve “El Fettâh” esmâsının hakîkatine mâlik olacaksınız.
Ucuncu Goz;
Ha (hayat), Mim (görünmek), Ayn (ayna, ayna ile yansıtan), Sin (insan), Kaf (üst bilinç).
İnsan üst bilince Pineal bez ile çıkar. Yani Epifiz bezi ile ilişkilidir. Bu bez uyku ve uyanıklık ile ilgili melatonin hormonu salgılar. Vücut ısısı ile de ilgisi vardır. Beyin belli bir ısıya geldiği zaman bu bez, tıpkı Hira'nın tepesindeki mika gibi ışıma gösterir.
Kozmozdan gelen bilgi paketçikleri ile iletişime geçer ve gelen kozmik veriler, insan bilince görünür, bedenlenir ve cisimlenir. Ruh ve beden arasındaki geçiş köprülerindendir. Sadece karanlıkta aktif hale geçer.
Hz.İsa (a.s) "Ancak karanlıkta oturanlar büyük ışığı göreceklerdir."der. Gündüz aktivitesi çok düşüktür.
Ayrıca deniz seviyesinde düşük, dağ zirvelerinde yüksek aktivasyon gösterir. Onun için manastırların, üstadların yükseğe çıkmaları tesadüfi değildir. İnziva odalarının ışık almaması, gece ibadetlerinin önemi, seher vakitlerinin önemi hep bundandır.
Bu andaki ibadetler, sözler direkt ruha etki eder. Fazla ışık bu bezin aktivasyonunu bozar. İsra, Miraç gece yürüyüşüdür ve gece olmuştur.
İşte, "İNSANİ BİLİNCİN AÇILMASI, ÖVGÜYE DEĞER MAKAMA ULAŞMA" hep amaç değil midir?
Samsamin esması Celcelutiye'de, kalp gözünün açılmasına bakar. Simsim de hazinenin açılması...
Ali Baba'nın "açıl susam açıl"ı gibi, beden mağarasındaki saklı hazinenin açılması...
Burası ayrıca dışardan gelen etkilere en açık nokta, onun için abdest alırken başımızı mesh ederiz. Negatiflerin bloke olması için. Hazine olduğu için. Dış etkilerden korunmak adına, örtü ile sırlamakta fayda var. Özellikle ibadet anlarında.
Beden ve ruhun geçiş noktası bu bezdir, tıpkı köprü gibi.
Bu menzilin açılması “Corpus Pineal” yani epifiz bezi ile ilişkilidir. Çocuklar, bıngıldakları açık konumda gelirler dünyaya, daha sonra bu 1 yıl içinde kapanır. 1.5-3 yaş arasında tamamiyle kemikleşir.
Bu bez, uyku ve uyanıklık ile ilgili melatonin hormonu salgılar. Vücudun ısısı ile ilgili sorumluluğu da vardır ve beyin belli bir ısıya geldiği zaman, bu bez tıpkı Hira’nın tepesindeki mika gibi ışıma gösterir. Kozmozdan gelen bilgi paketçikleri ile etkileşime girer ve gelen kozmik veriler insan bilincinde görünür, bedenlenir, cisimleşir. Değişik ruh durumlarından da sorumlu olan bu bez, ruh ve beden arasındaki geçiş köprülerindedir. Sadece karanlıkta aktif hâle geçer. Hz. İsa (as) “Ancak karanlıkta oturanlar, büyük ışığı göreceklerdir.” der. Gündüz ise aktivitesi çok düşüktür.
Celcelutiye’de bu bezin, bu dairenin açılması için bablar ve o babların aktive olması için de iki tane çok çok önemli bitki vardır: Bunlardan bir tanesi Musa’nın (as) kullandığı akasyadır. Ancak diğeri ise Celcelutiye’ye ait çok güçlü etkileri olan üzerlik tohumudur. Bu bitkiler pienal ile aynı molekül dizilimine sahiptir. Bunların tabii ki kullanım dozları ve günleri, buhurları ve Celcelutiye’den okunacak babları vardır. Belli bir doz ve sürede bu bitki ve bitkiler kullanılır.
Bu bez ayrıca deniz seviyesinde düşük, ancak dağ zirvelerinde yüksek aktivasyon gösterir. Onun için manastırların ve ibadethanelerin ve üstadların yüksek yerlere çıkması tesadüfî değildir. İnziva odalarının ışık almaması ve gece ibadetlerinin önemi, bu bezin aktif olması ile bağlantılıdır. Bu, menzil ile kurulan bağlantının etkilerini artırmak içindir. Gece sözleri ve ibadetler, insan ruhuna direkt etki eder. Onun için peygamberlere teheccüd, gece namazı farzdır. Fazla ışık bu bezin işleyişini bozar. İsra, Miraç, gece yürüyüşüdür ve gece yarısı olmuştur.
“Gecenin bir bölümünde uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere, nafile namaz kıl. Ola ki bu sayede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır.” (İs-RA -79)
Hadislerde bu makamın önemine ‘ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insan aklına dahi gelmiştir’ diye vurgu yapılmaktadır.
Bu gece ibadeti ile ilgili İsra Suresi’nin devamında çok önemli bir bilgi verilmiştir:
“Ve de ki, Rabbim! Gireceğim yere doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla, çıkacağım yerden de beni doğruluk ve esenlikle çıkar ve bana senin katından bir sultan ver; bir yardımcı gizli ilim ver.” (İsra 80)
İşte boyutlar arası geçişin kapısı (giriş ve çıkış kapısı) bu noktadandır ve sultan olarak da Kur’an’da bu beze işaretler vardır.
Gerçek dinlenme ancak ruhun derece-i hayatına seyir ile olur. Onun için âlimin uykusu, âbidin ibadetinden hayırlı sayılmıştır. Arifin bedeni uyurken, ruhu ise âleme mana tohumlarını ekerek istirahat etmektedir.
“Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu istirahat, gündüzü de dağılıp çalışma zamanı yaratan odur.” (Furkan-47)
Tevrat’ta tam olarak hatırlayamayacağım, ancak Yakup’un (as) Tanrı ile yüz yüze görüşmesi var ve ‘canım bağışlandı’ diyor. Ve o buluştuğu yere ne adını veriyor biliyor musun? Penuel, yani Pineal. Ve İbranice, Tanrı’nın yüzünü görmek anlamına geliyor pineal; yani epifiz bezi. Latince’de de çam kozalağı anlamına geliyor.
Ali Baba ve kırk haramileri duymuşsunuzdur. “Açıl susam, açıl” denilince hazinelerle dolu mağaralarına giriyorlardı.
Simsim, Arapça’da susam demek.
Samsamin esması Celcelutiye’de, kalp gözünün açılmasına bakar. Simsim de hazinenin açılması. Beden mağarasında saklı hazine...
Ve bu bez, zaman ile kireçleniyor. Mesela çocukluk zamanlarında bir sürü hayaletler, cinler, periler, melekler görürdük. Çocukların Pinealleri ve dahi bıngıldakları açık olduğu, bu bez aktif olduğu için, onlara normal gelir bu durum. Fakat daha sonra bu özellik kaybolur. Özellikle florür (diş macunları) ve tuz, şeker burayı kireçlendirir. Ve bu bezin aktifliği yavaş yavaş azalır. Orayı yeniden aktive etmek için tabii ki yöntemler var. Ayrıca dışarıdan frekanslara en açık ve en zayıf nokta burasıdır. Bilgi hırsızlığına karşı da burayı korumak gerekli. Ve burası ‘hazine’ olduğu için, dış etkilerden korumak adına, örtü ile sırlamakta fayda vardır. Abdest alırken başa meshetmenin bir hikmeti ise, orada birikmiş negatif enerjiyi kısa devre yaptırmak içindir ve farzdır. Beden ve ruhun geçiş noktası bu bezdir, tıpkı köprü gibi.
Yıldızı, Güneş merkezli olan Satürn’dür. Makam-ı İbrahim’dir. Günü, Pazar ve Cumartesi’dir. Ulvi meleği Rukyail’dir. Arzî meleği ise Muzhib’dir. Ebcedi 80’dir. Buhuru senderüstur ve Fatiha Suresi’ndeki ilk ayete, ‘Bismillahirrahmanirrahim’e bakar. Aslı ile nurunun rengi yoktur. Ancak menekşe rengi ile görülebilir. Salgı bezleri epifiz ve beyindir. His işlevi yoktur. Ancak ruhtur da diyebiliriz. Sembolü Türk Bayrağı üstündeki yıldızdır. Pentegramdır. Tarık yıldızıdır. Bu, ayrı bir çalışma ürünü olacak. Bu yıldız çok özel bir semboldür.
Biliyorsun bu beş uçlu yıldızda 10 köşe ve 10 açı vardır ve 10 sayısı dönüşümlerin sayısıdır. Örneğin Haşir Risalesi 10. Söz’dür ve ölümden sonraki hayatı anlatır. Onun 10. Söz olması tesadüfi değildir. İşte tüm çakralar, daireler, burada sıfırlanır ve dönüşür. 8. çakraya dokunur, oradan dem alır ve tekrar kök çakrasına döner. Bu sefer nefs-i emmarenin levvamesi ile miracına devam eder. Daha öncesi emmarenin emmaresindeyken, şimdi bir boyut atlamıştır. Yeni menziller görmek için. Ancak bundan sonra, kök enerjisi, en olumlu haliyle işler. Cinsel enerji, keza öyle. Sekizde dirildikten sonra, bu tepeye dokunur; bütün daireler, menziller bu merkez ile bağlantılı olarak denge üzere akmaya başlarlar. Bu yıldızda 5 tane A harfi vardır. Onun için pentalfa denmiştir. 5 A-lem ve bu 7 nefis mertebesi ile toplam 12 köşeli yıldızı oluştururlar ki bu, 12 pınarın fışkırması ve tamamlanmanın sayısıdır. Zaten Ehl-i beyti temsil eden 5 kişidir. Eli temsil eden 5 parmaktır ve insan bir baş, iki el ve iki ayak ile aslında bir yıldız âlemidir.
Üçüncü göz dedikleri epifiz bezi: Kalp gözü
Alnın ortasında üçüncü bir göz. İlk defa, Zeyna ve Herkül’ün savaştığı canavarlarda gördüm onu; sonra mitolojik resimlerde, eski çağ uygarlıklarının duvar yazılarında, ardından sık sık spiritüel bilgilerde karşıma çıkmaya başladı bu üçüncü göz hikayesi.
Hep efsanevi, ya da metaforik zannettiğim üçüncü göz, gitgide sağ kolum kadar somutluk kazandı benim için. Ben de bu gizem hakkında bildiklerimi, bulduklarımı paylaşmak istedim.
Üçüncü göz şu anda beyinde işlevi tam bilinmeyen bir beze deniyor aslında: Epifiz bezi.
Bu bezin yeri beynin iki yarım küresinin ortasında, ve önden bakınca iki gözün arasından biraz yukarı denk geliyor. Kireçlenmiş durumda olduğundan beyin röntgenlerinde gözüküyor daha çok. Dokusal yapısı gözünkine benzediğinden ve fotoreseptif (ışığı algılayan yapıda) olduğundan dolayı gözle bağdaştırılmış hep. Ama gözle ters olarak ışığın varlığına değil, karanlığa tepki gösteriyor; uyumamızda etkili melatonin hormonunun salgılanmasını sağlıyor. Ancak bilimsel olarak henüz kanıtlanmamış olsa da, epifiz bezinin görevlerinin bundan çok daha ileriye gittiği düşünülüyor.
Tarihte ve günümüzde birçok kültür, felsefe, inanç ve uygulamada epifiz bezi, spiritüel anlamda bir keşif gözü olarak tanınıyor. Bu kavramın bağdaştırıldığı şeyler ise: Aydınlanma. Uyanış. Yüksek bilinç halleri. Ve yüksek algılama kapasitesi.
Bilimsel olarak, ilk başta evrim sürecinde gereksizleşen bir parça sanılmış epifiz bezi. Ardından uykuyla olan ilişkisi keşfedilmiş. Araştırmalara göre epifiz bezi 1-2 yaşlarına kadar geliştikten sonra büyümesi duruyor. Bundan sonraysa kireçlenme süreci başlıyor. Örneğin Amerika genelinde, 17 yaşına gelene kadar insanların %40ının epifiz bezi kireçlenmiş oluyor. Tabi ki bu zorunlu değil, ve kişiden kişiye değişebiliyor. Kireçlenmesine katkıda bulunan ciddi bir etken, diş macunlarında bulunan ve dişlere iyi geldiği gerekçesiyle birçok büyük şehrin sularına kattığı sodyum florid diye sağlığa da zararlı bir bileşik. Kireçlenmeyi geri çevirmenin ve aktifleştirmeninse çeşitli yolları olduğu söyleniyor.
Ruh Molekülü
Aktifleştirmek derken spiritüel bir uyanış için harekete geçirmekten bahsediyorum. Çünkü bu bezin aynı zamanda vücuttaki Dimetiltriptamin (DMT) isimli nörotransmiteri de (sinir hücrelerinin birbirleri arasında iletişimde kullandıkları madde) salgılayan bez olduğu düşünülüyor. DMT ise bitki aleminde bolca, memelilerde ise nörotransmiter olarak eser halde bulunan bir madde. Ve ilgi çekici olarak vücutta en fazla doğarken, ölürken, az miktarda da bazı uykularda ve bazen meditasyon sırasında salgılanan bir molekül. Bu konuyu derinlemesine inceleyen psikanalist Rick Strassman tarafından ‘Ruh Molekülü’ olarak adlandırılıyor. Bitki özlerinden elde edilerek dışarıdan alınabilen DMT, şamanların da ayinlerinde kullandığı, derin mistik ve spiritüel deneyimler yaşatan bir madde.
Epifiz bezi üzerine uzun çalışmaları olduğuna şaşırdığım bir isim: Descartes. Kendisi bir matematikçi ve felsefeci olarak bu konuya farklı bir yoldan yaklaşmış. Bezin nasıl çalıştığına değil, bulunduğu konum ve şekil itibariyle ne işi üstlenmiş olabileceğine dair fikir yürütmüş. Bu bezin beyinde, iki lobun arasındaki en merkezi yerde bulunması ve beyindeki çoğu bölümün aksine tek parça olmasından yola çıkmış. Böylece bu bezin beyin tarafından algılananların tümünün birleştiği ve bize tek bir fikir halinde sunulduğu yer olmak için en doğru parça olduğunu düşünmüş; burayı ‘ruhun esas koltuğu’, ve ‘zihnin bedenle birleştiği yer’ olarak tanımlamış.
Sonuç olarak bakıldığında epifiz bezi, yani üçüncü göz konusuna bilimsel olarak epey bir belirsizlik hakim. Ancak birbirinden kopuk bu bilgiler arasındaki bağlantı karanlıkta da olsa, bir bütünlüğün varlığı seçilebilmekte gibi geliyor bana. Kabul etmek için tanığa ve kanıta gereksinim duyanların bilmedikleri bu dünyaya yolculuğunu belki böyle tetikleyebilirim. Üçüncü gözün keşfi için yolculuğun geri kalanıysa biraz inançla kişiye kalıyor.
----------------------
ÜÇÜNCÜ GÖZÜ AÇMAK İÇİN
'' Pineal bez kaşların arasında, beyinde yer alan kimyasal üretim güç merkezi gibidir. ''Üçüncü göz'', '' Ajna Çakra'', '' İleriyi Gören Merkez'' olarak adlandırılır. Aslında, pineal bezin fizyolojik bedenler için bilimsel olarak yaptığı şey, duygusal ve zihinsel sağlık için gerekli olan antijenleri salgılamasıdır.
Pineal bez; Dimetil triptamin (DMT) ve ayrıca, serotonin ve melotonin gibi maddelerin tek doğal kaynağıdır. Serotonin ve melotonin olmadan, ne keyifli bir gece uykusunun keyfini çıkartabiliriz, ne de var oluşumuzun mutlu, çok mutlu halinin keyfini çıkartabiliriz. Dimetil triptamin (DMT) olmadan meditasyonlar can sıkıcıdır. Spüritüel bağlılıklar yoktur ve aslında, yaşam neşesi, canlılığını yitirilir.
İçme suyumuzda, diş macunumuzda, gargaramızda, ve çikletlerimizde florür gibi nörotoksinle bizi besleyen bir toplumda yetiştiğimizde, o florürle olan şey, dişlerimizin sağlıklı olması değil; kelimenin tam anlamıyla spititüel '' öz'' ümüzle ve yaşamlarımızda ki '' farkındalığın'' yüksek merkezleriyle olan iletişimi yitirmememizdir!
İyi haber ise, florürü diyetinizden bir kez kaldırınca, bu nörotoksini günlük rutininizden bir kez kesince, kireçlenmiş bir pineal bezle artık sonsuza kadar saplanıp kalmamanızdır. Kireçlenmiş demek, kelimenin tam anlamıyla '' kemik '' gibi olmuş demektir!
Pineal bez ya da Ajna çakra düzgün bir şekilde çalıştığı zaman, yumuşak ve her yöne çekilebilir olmalıdır. Gözünüzü karıştırdığınızı hayal Pineal bez pirinçle aynı katılığa sahip olmalıdır. Bir kere kireçlenme oldumu mu, kireçlenme, kemikler kalsiyumdan oluşmuştur, o; kristal bir şeye, florür kristale, tuz kristal gibi bir şeye dönüşür.
Açıkça görülüyor ki, hiç bir antijen veya Dimetil triptamin, kaya gibi olan bir şeyden salgılanamaz!
Bu; çok eski Vedaların, aydınlanmış bir varlığın yumuşak, her yöne çekilebilir bir üçüncü göze sahib olduğunu niçin söylediğidir. Bu, alınlarına dokunabilmeleri ve parmaklarının oraya tamamen girebilmesi değildir. O Ajna çakranın kendindedir, fiziki beynin içerisindeki Pineal bez, yumuşaktır ve pirinç gibidir.
Pineal bezi kireçsizleştirebilmek için ilk adım, tüm florürü tüketim diyetinizden tamamen çıkarmanızdır. Dolyısıyla suyunuzun florürsüz olduğundan emin olun, birşey pişiriyorsanız bile yemek pişirmede florürsüz su kullanın. Eğer bir restorandaysanız, eğer çeşme suyu kullanılıyorsa, bir çeşit ters ozmoz filtreleri olduğundan emin olun veya yalnızca şişe suyu ısmarlayın. Florürlü diş macunu kullanmayın, doğal sağlık gıda mağazaları binlerce alternatife sahiptirler. Eğer salık gıda mağazası olmayan ufak bir şehirde yaşıyorsanız, Dişlerinizi sadece karbonat ev nane özü yağı ile fırçalamanız, ve sıradan florürlü diş macunlarına dokunmamanız daha iyidir, bu ilk adım.
İkinci adım, düzenli meditasyon rutini günlük yaşamınıza dahil etmektir. Eğer bir kapıyı kapatmak için tutkal sürese, eğer biri bir kapının menteşelerine tutkal sürerse, o kapı sürekli olarak yapışmış veya kapalı kalacaktır. Eğer o kapıyı durmaksızın çeker ve iterseniz nihayet o menteşeler yeniden gevşerler ve aniden açılırlar. Pineal bez içinde aynı şey geçerlidir! Eğer kireçlenmişse, bu, kalıcı bir kireçlenme değildir!
Hayal halinizle, meditasyona yönelik halinizle veya görsel halinizle olan iletişiminizi kalıcı olarak yitirmediniz. O '' ileriyi gören'' merkezin menteşelerinin durmaksızın iterek, iterek ve iterek en sonunda onu gevşeteceksiniz ve o, aniden açılacak. Bir başka değişle, zevkli meditasyonlar için renkli hayallere, en sonunda da diğer hallerin ötesindeki mümkün olan en yüksek hale tekrar erişeceksiniz.
Kireçlenme sürecine, Pineal bezi neyin kireçlenmeye yönlendirdiğine baktığımızda; Fizyolojik kişiliklerimizin içerisinde biriken nörotoksinler ve zihinsel kişiliklerimizde, içsel alanımızda toplumsal toksinlerin oluşturulması vardır. Dolayısıyla bu, iki kısımlı bir süreçtir.
Bir tanesi; florür, aspartam, diğer yapma şekerler gibi fizyolojik tüketim şeyleridir. Bir diğeri ise yaratıcı olmamamızın söylenmesidir!
Okul sistemini inceleriz ve eğitim sürecini formüle ederiz, duyarlı, doğal, doğuştan gelen yaratıcılığı çıkarırız. Dolayısıyla Pineal bez, yanlış maddeleri aldığımızda ve yanlış düşünce modellerini kabul ettiğimizde kireçlenmiş hale gelir! Onu, o nörotoksinleri azaltarak ve yanlış müfredat program modellerinide bırakarak, kireçsizleştirebiliriz.
Pineal bezin kireçsizleştirme egzersizi;
Derin, içsel meditasyonlarda bir numara olan pineal bez kireçlendiğinde, süregelen düşünceler akışı vardır, onları bırakmak ve düşüncesiz bir hale ulaşmak imkansızdır. Pineal beziniz tam olarak çalıştığında ve ''her yöne çekilebilir, kazanılmış, açık üçüncü göz, açık Ajna çakra diye adlandırılana sahip olduğunuzda, sözlü düşünce tarafından rahatsız edilmeden '' çok mutlu içsel huzur '' halini kolayca elde edebilirsiniz.
• Oturabildiğiniz kadar dik oturun
• Derin biçimde nefes alıp verin ve devam edin
• Nefesinizi tutun ve nasıl hissettiğinize dikkat edin
• Yavaş yavaş bırakın ve bir an akjiğerlerinizi boş tutun
• Tekrar yavaşça nefes alın akjiğerlerinizi mümkün olduğunca doldurun
• Nefesinizi tutun, eğer kaçarsa biraz daha alın ve ciğerlerinizi dolu tutun
• Yavaşça o nefesi bırakın ve hemen ardından fiziki gözlerinizle baktığınızı fark edin
• İçinizde ki ''öz farkındalığı'' hayal edin
• Hem fiziki gözlerle hemde Ajna çakranızla baktığınızı düşünün
• Görme merkezinin fiziki sol göz ve sağ gözden geldiği kadar kaşlarınızın arasında ki noktadan da aynı miktarda geldiğini düşünün
• Bunu hissetikçe Ajna çakranızla baktıkça gözlerinizle değil üçüncü gözle bakın bunu güçlü yapmaya gayret edin
• Düşünmeyi durdurun
• Canlı bir biçimde, Arka plandaki tüm seslerin ve oturduğunuz yerin farkında olun ama düşünmeyin!
• Bir süre buna yoğunlaştıktan sonra yavaş yavaş norma hale dönün
• Derin bir nefes alın, yavaşça bırakın
• Rahatça nefes alın verin
• Oturduğunuz odayı görün, fiziksel varlınızın farkında olun.
• Bu işlemi her gün tekrar edin.
Bu alıştırmayı ayna karşısında da yapabilirsiniz. bu meditasyonun önemli kısmı Ajna çakraya yerleştirdiğiniz farkındalıktır. Bu da kireçsizleştirmeyi başlatmaktır. Kapı analojisini hatırlayın.''
NOT: Ajna çakra 7. çakramızdır ve Epifiz bezimizle çok yakındır,sanıyorum bu nedenle burada 3. göz gibi anlatılmıştır .
Diğer Bir Egzersiz : Tratak
Melatoninin bu kadar önemli olması nedeniyle, bunu vücutta arttırmak için ne yapmamız gerektiği hususunda birçok arastırma yapılmaktadır. Bunun için, zaman zaman hayvanlarda kullanılmaktadir, ancak insan fizyolojisi hayvanlardan değisiktir, bu nedenle bu çalışmalar fazla faydalı olmamaktadır. Tantrik Yoga çalışmaları ile vücuttaki Melatonin seviyesinin arttırılması denemeye değerdir.
Bu yogalardan biri Nadi Shodhan Pranayama (birbiri ardından burundan nefes alip verme ), digeride Tratak’dır (gözü bir mum ışığına, meditasyonda kullanılan bir diagrama veya noktaya odaklamak).
Tratak gözleri ve zihni bir mum ışığına veya objeye odaklayarak yapılan bir Yoga egzersizidir. Vücudumuzda Melatoninin en cok bu çalışma ile salgılandığı tesbit edilmiştir.
Yanan bir mum ışığına gözü fokusluyoruz ve bu işlem sırasında beynimizin sap kısmını da dengelemiş oluyoruz. Gözler mum ışığına odaklandığı zaman epifiz bezine hormon salgılaması için uyarı yapıyor ve hormon salgılanması bu işlemi yaptığımız sürece, her gece artarak devam ediyor. Bağışıklık sistemini korumamız için gece bir müddet mum ışığına odaklanmamız ve sonra uyumamız hormonlarla ilgili çalışmalar yapan doktorlar tarafından şiddetle tavsiye ediliyor.
Tratak beynin her iki yarısında dengeyi sağlar ve epifiz bezinin büyük miktarda Melatonin hormonu üretmesini destekler. Melatonin hormonu, vücutta kanser oluşum riskini büyük oranda düşren bir hormondur. Tratak ayrıca olaylara kolay konsantre olma gücümüzü de arttırır.
Uygulanışı:
Göz seviyenizde önünüze 1 metre kadar uzagınıza bir mum koyun.
Gözlerinizi kapatın ve birkaç dakika nefesinize konsantre olun. Yavaş ve düzenli nefes alarak kendinizi derece derece, derin relaks duruma getirin. Sonra gözlerinizi açın ve mumun alevine birkaç dakika bakın. Gözlerinizin fokusunun mum ışığından ayrılmamasına dikkat edin. Mum ışığı zihninizde canlanana kadar focus durumunu bozmayın ve mum ışığına odaklanın. Gözleriniz yasarırsa veya kurursa, ihtiyaciniz olduğu kadar gözlerinizi kirpabilirsiniz.
Aklınızdan bütün düşünceleri çıkarın, 2 dakika kadar sonra gözlerinizi kapatın ve mumun alevini gözünüz kapalı olarak, olabildiği kadar çok detayları ile gözünüzün önune getirmeye çalışın, aklınızda canlandırın. Eğer zihninizde, görüntü solgunlaşmaya başlarsa, gözlerinizi kısa bir süre açın. Bunu tam olarak yapabildiğinize emin olana kadar deneyin ve konsantrasyon olma kabiliyetiniz iyice arttığı zaman Tratak yapma zamanınızı uzatın.
Ateş bize verilmiş bir hediyedir ve fiziksel dünyamızda çok buyuk bir yeri vardır. Ateş bize korunma, beslenme ve ışık sağlar. Yediğimiz besinleri onun yardımı ile pişirebiliriz. Metafizik olarak söylersek, element olarak ateş bizim negatif enerjilerden korunmamızı destekler. Şamanizmde ateş, güneyin elementidir ve niteliği kuvvettir, korunmadır, arınmadır, inançtir, güvendir. Ateş bizim ruhsal açlığımızı besler, doyurur. Ateş bizim hepimizin içinde de yanar. Vücudumuzun görevini yapabilmesi için gereklidir. O aklımızın ve ruhumuzun sağlıklı çalışması için önemli bir unsurdur. Ateş bize hem yukarıdan hem de aşağıdan gelen bir hediyedir.
Anne dünyamızdan yakıt olarak çeşitli sekillerde çıkar ve gökyüzünden hava ile gelir ve bizi kuşatır. Ateş elementi bize ruhsal ışık verir, ruhumuzun gideceği yolu görünür yapar. Bir ateşin karşısına oturup, gözlerinizi hiç alevlere odakladınız mı? Mum ışığı ile yapılan meditasyonu hepimiz biliyoruz, Tratak dediğimiz, yukarida açıkladığımız. Bunu denerseniz göreceksiniz ki, sizi çok etkileyip, fiziksel ve ruhsal bedeninize rahatlık, huzur, dinginlik verecek, kendinizi yeniden doğmus gibi hissetmenizi sağlayacak, ayrıca (bağışıklık sisteminizi güçlendireceği için)birçok hastalığa da kalkan olma görevini üstlenecektir.
“Karanlıkta oturanlar gerçek (büyük) ışığı görürler” - Hz. İsa
Bunlar şu sıralardaki epifiz bezi araştırmasının sonuçlarıdır. Bilim adamlarının ve yogilerin sonunda buluştukları ve ajna çakra/epifiz bezi kompleksinin penceresinin her iki tarafında birbirlerini anladıkları görünüyor. 16 ncı yüzyıl Fransız filozofu Rene Descartes’in ‘akılcı ruhun makamı’ adını verdiği bu bez, akılcı ve mistik düşüncenin bir kez daha bir araya geldiği ve birleştiği buluşma yeridir. Batıda beden – zihin ikiliğini yaratan Descartes idi. Ajna çakrası yüksek bilince giriş kapısıdır ve bilim adamları şimdi bu kapıyı açmayı gözetliyor.
Epifiz Bezi (Pineal Gland)
Kozalaksı bez, beyin epifizi ve 3. göz diye de tanımlanan epifiz bezi, vertebre-omurgalı beyindeki küçük bir endokrin-içsalgı bezidir. Epifiz Bezi 7. çakranın salgı bezi ayrıca üçüncü göz adı verilir ve üçüncü göz içsel göz olarak bilinir. İçsel alemlere ve yüksek bilinç alemlerine götüren kapı olarak bilinir. Üçüncü göz çoğu zaman vizyonlar, duru görü, önsezi ve beden dışı deneyimler ile ilişkilendirilir.
Beyin epifizi bir salgı bezi ve bu bezden 3 adet hormon salgılanır:
Melatonin,
Pinolin
Dimetiltriptamin (DMT)
Bilinmesini İstemiyorlar
Her bir insanın epifizi ya da üçüncü gözü ruhani alem frekansına aktive olabiliyor ve sizi herşeyi bilen-alim ve tanrısal bir haz yaşamanızı ve etrafınızdaki her şeyle bütünleşip, teklik hissini duymanızı sağlar.Epifiz bezi bir kere meditasyon, yoga ya da çeşitli ezoterik, okült metodlarla uyumlanıp,
ayarlandığında, popüler olarak bilinen astral seyahat ya da astral projeksiyon ya da uzaktan seyr şeklinde kişiyi diğer boyutları seyre geçirir.
Epifiz Bezinizi nasıl öldürüyorlar?
Epifiz bezi tıpkı bir mıknatıs gibi sodyum floridi çeker. Bu da epifizin kireçlenmesine ve bedendeki tüm hormonal işlemin etkin bir şekilde dengelenmesine engel olur.
Sudaki ve yiyeceklerdeki sodyum florid gerçek anlamda kitleleri aptallaştırır. Naziler ve Ruslar, konsantrasyon kamplarında kampta
bulunanları otoritenin sözünü dinleyen ve otoriteyi sorgulamayan bir hale getirmek için sularına sodyum florid katmışlardır.
Bunun da insanın farkındalığını artırmasını tökezletmek için bilinçli olarak koyulan engellerden biri olduğu düşünülüyor.
Tarih, Din ve Epifiz Bezi
Epifiz bezi üç adet hormon salgılıyor demiştik, bu salgıların içinde en önemlisi olan melatonindir
Ayrıca dimetiltriptamin çok ilginç bir hormon. Şamanlarda ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor. Hormonu ise bitkilerden elde ediyorlar.
Elde ettikleri bitkiler ise şunlar:
Phalaris arundinacea (yem kanyaşı),
Psychotria viridis,
Phalaris (kuş otu),
Acacia (akasya),
Arundo donax (kargı kamışı)
Desmanthus illinoiensis.
Güneş Patlamaları ve Epifiz Bezi
1998′de New Scientist’te yayınlanan bir çalışmaya göre, Güneş patlamaları ve insan biyolojik etkileri arasında direkt bir bağlantı var.
Güneşten gelen yüklü parçacıkları insana aktarılmasını kolaylaştıran iletken, Dünyanın iklimine yön veren aynı iletkendir – manyetik alan. Hayvanlar ve insanlar onları çevreleyen manyetik bir alana sahipler – Dünyayı koruyucu olarak çevreleyen manyetik alan gibi.
Beynimizdeki epifiz bezi de elektromanyetik aktiviteden etkilenir, elektromanyetik aktivite epifiz bezinin aşırı melatonin üretmesine neden olur, melatonin uykuya neden olabilen bir hormondur, ama ayrıca bazı insanlarda ters yan etkiler olduğu da bilinmektedir.
Epifiz Bezinin Kireçlenmesi Nasıl Giderilir?
Yüksek oranda cıva içeren balıklar, karbon bazlı içecekler, sudaki flor, diş macunları ve dumana maruz kalmamız epifiz bezini olumsuz yönde etkiler
Kireçlenmenin başlıca nedenleri:
Florür (Manyetik olarak epifiz bezine çekilir, burada kalsiyum fosfat kristalleri oluşturur).
Kalsiyum destekleri (Kireçlenmenin en büyük nedeni, aslında işe yaramazlar.)
Klor ve bromür gibi halojenürler (Florür ile benzer etkiye sahipler)
Gıdalardaki kalsiyum (neredeyse tüm işlenmiş gıdalar kalsiyum içerir. Çoğu destekleyiciler de kalsiyum içerir)
Çeşme suyu (Çeşme suyu kireçlenme yapıcı maddelerle doludur.)
Kahve içmek.
Kireçlenmeyi Gidermek İçin Yöntemler:
Güneş epifiz için çok önemlidir her gün en az 30 dakika alınması gerekir. Epifizi tamamen aktif hale getirmek için güneşin gözbebekleri vasıtası ile alınması en iyisidir
Kalın yapraklı; kara lanana, şalgam yaprağı, hardal otu, Çin lahanası vs. yeşil bitkiler epifiz bezi için çok besleyicidir
Mavi Tırpana Balığı Yağı
MSM; metilsülfonilmetan (Rahat edebileceğiniz bir dozla başlayın ve günde 7000 – 10,000 mg a kadar artırın. Genel toksin giderme, ayrıca saç, deri, tırnak, kemik oluşumu için çok güçlü).
Sitrik asit (Limon işe yarıyor. Sadece sitrik asit de alabilirsiniz)
Sarımsak (Günde yarım diş alın, rendeleyip elma sirkesi veya taze limon suyuna koyarsanız kokusu gider.)
Elma sirkesi (Malik asit içerir.)
Güneşe bakmak (Güneş doğarken ilk 14 dakika ve batarken son 15 dakika güneşe bakın)
Thoh’u seslendirin (Toooo okunur, üç kez seslendirin, 24 saat bekleyin, tekrar üç kez seslendirin, yine 24 saat bekleyip tekrarlayın. Bu çok güçlüdür)
-----------
Epifiz Bezinin Tam Olarak 3. Göz Olduğunun Kanıtı
Sizi ruhsal boyutlara bağlayan bir üçüncü göze gerçekten sahip misiniz? New Age (Yeni Çağ) topluluğu, epifiz bezinden önsezi organı ve vücut ile ruh arasındaki bağlantı noktası olarak bahsediyor. Ancak çok az insan epifiz bezinin aslında gerçek bir göz olduğunun farkına varmış durumda.
Epifiz bezi (pineal gland) bir bezelye büyüklüğündedir ve beynin geometrik olarak tam orta noktasında yer alır. “Pinecone”- “çam kozalağı” ile bağlantılı olarak latin “pine”- “çam” kökünden gelmektedir. Çam kozalağı sembolü Sümer, Yunan ve Roma geleneklerinden Vatikan’daki Çam Kozalağı Çeşmesi’ne ve papanın asasına kadar antik dünyanın her yerinde görülüyor.
Epifiz bezi yüksek derecede psişik ve ruhsal bir değer olarak hayli yüceltilmektedir. Bindiler (hindu kadınlarının alnındaki noktalar), Hindu kültüründe ruhsal uyanıklık konusunda epifiz bezinin önemini göstermek için bir yol olarak ifade edilir. Birçok eski kültür neden epifiz bezi sembolizmine kafayı takmıştır? Cevap belkide epifiz bezinin iç kısmının biyofiziksel analizi yapıldığında bulunacaktır.
Epifiz bezinin içinde ne var ?
Southern California Üniversitesi Hücre ve Nörobiyoloji Departmanı Başkanı Ph.D. Dr. Cheryl Craft, “Kertenkelenin pineal2derisinin altında, kafatasının içinde ışığa duyarlı bir ‘üçüncü göz’ yatmaktadır. Bu, insan beyninde yer alan kemikle örtülü, hormon salgılayan epifiz bezi ile evrimsel olarak eşdeğerdir. İnsan epifizine ışığın doğrudan erişimi engellenmiştir, ancak kertenkelenin üçüncü gözü’nde olduğu gibi insan epifizinde de melatonin hormonunda geceleyin artan bir salgılama görülmektedir. Zorlu olan iş, sentezi düzenleyen ve melatonin salgılayan mekanizmayı anlayabilmektir. Epifiz bezi ‘zihnin gözüdür’ Sürüngen’in epifizi parçalanıp incelendiğinde, aynı şekil ve doku ile bir göze çok benzemektedir” diyor.
Büyüleyici olan şey, epifiz bezinin iç kısmının, çubuk ve konilerden (rods and cones) oluşan retinal bir dokuya sahip olmasıdır. Ve çubukların(ışık alıcıları) iç kısımları aynen gözde olduğu gibidir. Ve hatta görme merkezi ile bağlantılıdır. Dr. David Klein, Science Daily, “Retinadaki ışık alıcıları epifiz bezindeki hücrelere çok fazla benzemektedir” diyor. Hatta gözde olduğu gibi vitröz(camsı) sıvıya da sahiptir.
Science News’te bulunan bir makale aşağıdaki durumu belirtmekteydi:
“Retina ve epifiz bezi, öncelikli olarak vücudun harici ışığı tanımasından ve çok yönlü işlemesinden sorumludur. Yakın zamanda, memelilerdeki bu iki organın, ortak olandan biraz daha farklı olduğu görüldü. Ve bunun sonucunda ayrı gruplardaki bilim insanları tarafından araştırılmaya başlandı. Ama şuan yeni bir araştırmacı topluluğu çarpıcı benzerlikler keşfediyor. Bu da her iki alandaki araştırma çabalarını hızlandırıyor. Bulgularında, epifiz bezinin, evrimsel olarak modern göze öncü olduğunu ileri sürmekteler. Retinal ritmin epifiz bezinden bağımsız olduğu ortaya çıktığında, bilim insanı grupları birlikte çalışmaya başladılar. Işık alıcılarının varlığını da içerecek şekilde iki organ arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri keşfettiler.”
Buna ek olarak, Experimental Eye Research’te yayınlanan bir çalışma şunu açığa çıkardı: “Her ne kadar memelilerdeki epifiz bezi dolaylı bir şekilde ışığa duyarlı olarak nitelendirilse de, retinada ışık algılama işlevine karışan proteinlerin epifiz bezindeki varlığı, memeli epifiz bezinde doğrudan fotik olayların gerçekleşebileceği olasılığını ortaya çıkarıyor.”
Binlerce yıldır üçüncü göz olarak adlandırılan bir organın, işlevini yerine getiren bir gözün ihtiyaç duyacağı tüm bileşenlere gerçekten sahip olması bana komik bir tesadüf gibi geliyor. Eskiler “üçüncü göz” hakkında konuştuklarında neden bahsettiklerini biliyor olmaları muhtemeldir. Tüm bunların üzerinde, epifiz bezi ayrıca “The Spirit Molecule” “Hayalet Molekül” rumuzlu DMT olarak bilinen bir kimyasal salgılamaktadır.
DMT’nin, uyku sırasında, ruhsal ve gizemli deneyimler sırasında ve ölüm sırasında salgılandığına inanılır. Mideye girdiğinde, diğer tüm uyuşturucu ilaçların ötesinde, en güçlü halüsinojenik etkiye sahip bir kimyasal bileşene sahiptir. Bize tüm manevi deneyimleri verdiği düşünülen molekül tesadüfe bakın ki epifiz bezinde bulunmaktadır.
Fransız filozof René Descartes (1596-1650) yazılarında epifiz bezini vurgulamıştır. Epifiz bezini ruhun koltuğu olarak ve ruhun işlevlerini doğrudan uyguladığı vücut kısmı olarak dile getirmiştir. Ruhun ve vücudun etkileşimde bulunduğu merkez noktası olduğunu ve ilahi mesajları aldığımız yer olduğunu iddia etmiştir. Hatta İsa Matta 6-22’de şöyle der: “Bedenin ışığı gözdür. Gözün tek bir şeye bakıyorsa, bütün bedenin aydınlık olacaktır” yani ruhani bir gözün olduğu fikri yeni bir fikir değildir.
Bu, epifiz bezinin diğer boyutları gören manevi bir göz olduğunun bir kanıtı değildir fakat gerçek bir göz olmak için biyolojik potansiyele sahip olduğuna dair bir kanıttır. Bu yüzden şuan, epifiz bezinin aslında üçüncü göz olduğunu saptayacak somut bilimsel delillere sahibiz. Ve artık neden evrildiğinin ve ruhsal önemi olan bir amaca hizmet edip etmediğinin üzerinde kafa yorabiliriz.
Örneğin, vücut dışı deneyime sahip birçok insan, gözlerinin arasında ya da başlarının arkasında, epifiz bezinin bulunduğu bölgede konumlanan gümüş bir kordonun, ruhlarını fiziksel bedenlerine bağladığını bildirdiler. Fiziksel bedenimizde bulunan ve üst boyutlara erişime sahip olan astral bedenimiz (ruhumuz), psişik ve ruhsal alemlerden, foton ve görüntü formundaki bilgiyi alıp, sonra epifiz bezindeki çubuk ve koniler tarafından işlenen bilgiyi gümüş kordon ile görme merkezine gönderiyor olabilir mi? Epifiz bezi, biyolojik göze görünmeyen dünyalar için küçük bir televizyon mudur? Bilimsel ispatlarla birlikte epifiz, göz gibi işlev gösterebilir, şimdi bu konuları yoruma açıyoruz.
Ne yazık ki, epifiz bezi ağır metaller ve florürden dolayı kireçlenmektedir. Bu yüzden epifiz bezinin biyolojik fonksiyonu olan melatonin (uykuyu düzenleyen hormon) salgısı kısıtlanabilir ve sahip olacağı psişik ve manevi fonksiyonlar engellenebilir.
Tasavvuf Yolu ile Kalp Gözününü Acilmasi
Öncelikle Nefis demek Vücut Denilen Araba veya Motoru süren sürücü , şoför Manasindadir. ve Bu Motor ve araba yaptiklarindan hesaba çekilcek olduğu için,
onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler yaptirilabilmesi için, önce terbiyet edilmesi gerekir.Yani sürüş kurallarini ögrenmek gekekir. ve burada islamin şartlari olan namaz ve oruç devreye girer, ve işde oruç ile insan önce nefsine gem vurmayi, yani nefis atina, motoruna gem vurmayi, veyahut arabasinda, nasil fren sistemini kullanmasi gerektiğini öğrenir. ve oruç ile yemeye helal olan birşeye gem vurulur. daha sonra cima ya gem vurlur, yani frene basmasi öğenilir. ve bunu öğrenince, artik insan islamin haram ve yasak dediği durumlarda, frene basip nefis atinin gemini çekerek onu durdurur. ve nefis kazandiği derece ile makam kazanir ve terbiyet ehli olur. ve işde
Nefs-i Emmare Bissüi Nedir?
Nefs-i Emmare Bissüi Nedir? : denilince istilahi mana ile kötülüğü emreden nefis demekdir. ve kötülük ise nefsin hoşuna giden (zina kumar çalmak çirpmak fazlaca yemek israf,içki,..) gibi haram ve yasak olan işlerdir. ve bu ameller işlendikce, nefis ati bunlarla beslenen bir at ve araba olur, yani o arabanin benzini, ya iyilikle doludur ve iyilikle hareket edip çalişir, yahut kötülük ile doldudur ve kötülük enerjsi ile çalişir. ve haramlar işlendikce insan, cehennem çukuruna müstehak olur. ve siyah ve kötü enerji, yikici yok edici bir kuvve kazanir. Eger terbiyet olursa, beyaz ve renkli enerji kazanir. ve renklerine göre de onun kuvvesi belli olur. ve her rengin bir melek grubu vardir, ve o rengin haline bürününce, o grubun melekleri ona yardım ederler. Emmare bissüi nefis, petrol mesabesindedir veya carbon elementini temsil eder, veya yanici kömür ve cinsi nevisi, ve en alt seviye ölü nefisdir, artik onun yeniden dirilmesi, mümkün değildir dersek yani, Allah kiyametten sonra, haşrda onu yeniden halkeder ancak, dünyada ise onun carbon haline dönmüş olmasi, tekrar bitki olup yeşeremeyecegini," fedhuli fi ibadi " derecesine varip ve tekrar insan bedenine girip hizmet edeyemeciğni belli eder. amma petrol ve kömür carbon cinsi olup Allah onlari sadece cehennemlik olarak halketmişdir, ve onlar cehennemden çikip kurtulamazlar, sonlari ikisininde yanmakdir. şayet onlardan firavun gibi, sonradan akillanipda iman ettim diyenler olursa, onlar hem zehirli, hem dibe çökücü, hem de dibe çöktürücü olan civa durmunda olurlar. bir üst, ondan daha hafif, ve dünyamizin üst kismlarinda hayat bulan madenler ve yani mesela demir gibi, veya bakir ve benzeri agir metaller halindedir. ve insan, nefis atina gem vurmasini ögrenip, ve dur denilen trafikde, durup. bekle denilen yerde. bekleyip. geç denilen yerdede, durmadan hemen geçer ise, yani ayni trafik kurallari gibi, nefsin de kurallari vardir, ve islamin emirlerine harfiyle uyan kimsenin, nefis ati , kaza yapip ölmez, yahut yaralanmaz, yahut şarampola yuvarlanmaz velhasil kelam.
Nefs-i Levvame Nedir? , Pişman Olan Nefis Nedir?
Nefs-i Levvame Nedir? , Pişman Olan Nefis Nedir?
ikinci Nefis makami Nefsi Levvame olup, levmedici nefis yani, yaptiği bir yalnişin ardina, kendini levmedip „tüüüh keşke yapmasaydim, yalniş birşey yaptim ben“ diyebilen nefis derecesidir.
Bu dereceye ulaşan nefisin, vicdan melekesi çalişir haldedir ve vicdan denen meleke ona hep yalnişlarinin ziddi olan iyi ile, yaptiği fiili mukayese etmesini sağlar, ve bu yalniş, bu doğru diye bir kiyas yapma halini kazanir. Ve yalnişlar: Amma Allahin kitabinda bildirilen haram ve yasaklar olsun, amma bulunduğu toplumun kurallari olsun, bu kurallara uymamak hepsi yalniş şeylerdir. Ve şeriat sadece islamin bildirdiği kurallar olmayip, insanliğin hayri için olan kurallarda buna girer. Ve bir toplumun kerih gördüğü şeylerde bu kurallardandir, hak gözlüğü ile bakinca, şeriata aykiri olmayan hususlardada, onlara uymak, şeriata uymakdir. Hal böyle olunca trafik kurallari, her ne kadar kuranda geçmesede, ehliyet alcak olana, önce kurallar ögretilir: ilk baştda durmak ve geçmek vardir, ve birde beklemek, en basit kurallar. Ondan sonra stop levhasi gelir, illa durulmasi gereken yer, yani ister gelen, olsun ister gelen olmasin, buraya varinca durmak mecburdur demek. Yani cümle sonuna nokta koyma kurali gibi. Işde levmedici nefsin vicdan melekeleri çalişir, ve insan vicdaninin sesini duyabilcek safiyete ulaşinca, yani sağdaki meleğin sesini duyar hale gelince, belki herzman doğru olanlari yapamaz amma, işde en azindan yalniş yaptiğini bilir ve özür dilemesi gerektiğini bilir. Her ne kadar, bir adami dövdükten sonra özür dilerim demek, ne abes işsede, o adama“ ben kendimde değildim, bilmeden oldu, kendimi kaybettim, şuurumu kaybetmişim, o yüzden bunu yaptim“ derse cezasinda hafifletici sebeblerden dolayi düşme olur yani. ve işde Hz Adem olmanin ilk basamaği, yalniş yapan, Hz Adem ile Havva en aşağiya dünyaya indirilince „Esteuzuibillah legad halaknel insane fi ahseni takvim.Sümme redednahü esfele safilin.“ Ayetinin hükmü gereği dünyaya indirilen Hz Adem ve Havva, dünyada yaptiklarindan pişman oldular. cünkü cennetde herşey hazir, ellerinin ayaklarinin önündeyken, dünyada ise, yemek için gayret, icmek için gayret, giymek için gayret etmeleri gerektiğini anladilarki, biz yalniş yapmişiz, ve kolaylik yerine zorluğu seçmişiz deyip ve pişman olup tövbe ettiler. Ve hata yapinca başa gelen belanin birisi olan, birde eşinden ayri düşme belasi üzerlerinden kalkdi, ve arafat denilen dağda buluştular. Ağlayip Tövbe edip Yaradandan özür dilediler. Amma artik dönülmeyen yola girilmişdi, artik o cennete tekrar ulaşmak için, bütün katlari geçmek gerekiyordu, ve aklari karasindan seçmek gerekiyordu. Ve böylece insanoğlu vicdanin sesini duyunca adem ve havva olur yani insan olur, şeytan ve ordusu olmakdan kurtulur.cehhennem ehli olmakdan kurtulur.Ve bu dereceyi kaybetmek ve emmare nefis derecesine yeniden düşmek tehlikesi vardir. ne zaman vicdanin sesi duyulmaz oldu, kalp karardi ve ince sesleri, yani meleklerin seslerini işitmez oldu, o zaman yine „emmare bissüi nefs“e düşdü demekdir. Yani Yaptiği hatadan dönmiyen tövbe etmiyen hatasindan pişman olmiyan nefs, meleklerihin ve vicdaninin sesini duyamayan nefis derecesine.
Nefs-i Mülhime Nedir? , Hatalarindan Ders Alan Nefis Nedir?
Nefs-i Mülhime Nedir? , Hatalarindan Ders Alan Nefis Nedir?
Yani kendisine ilham gelen nefis, Nefsi Mülhime.
Mürid yani hak yoluna giren salik sofi , artik levvame nefisden de öteye geçip, eğer o yaptiği hatalardan ders alip, levmettiği bir fiili ikinci defa yapmak durmunda kaldiğinda, önceki yaptiği hatadan ders alipda, o hatayi yapmaz ise, artik mülhime makamina çikmiş olur. Ve artik bu makamdaki bir nefis, vicdan meleklerinin komutani olan, bir üst melekler grubunun sesini duymaya başlar. Ve ona, hep yapcaği her fiilde amelinde, hatalarindan dolayi almiş oldugu yaralari gösterip, bak bunu yapmazsan, bu yarayi almazsin diye tenbih ederler. Ve hal böyle olunca mesela haramlar bellidir amma, haram veya mekruh veya helal oldugu belli olmayan şüheli olan bir fiil yapildiğinda, veya yemesi harammi helalmi oldugu şüpheli olan bir yiyecegi yiyince, o gün namazlar ağir gelmeye başlar.ve vücuda kafir asker girince, derki ona” yatsiyi kilmada yat, sabahi kalkinca kilarsin” diye tenbih eder. ve derki o vicdanin komutani olan melek bak bu şüpheliyi yedin, ve o yüzden senin icndeki melekler ordusunun, namaz kilacak takadi kalmadi, ve sana yatsiyi kilmadan yat derler, sabah kalkma derler. ve sen birdaha bu şüheli şeyden uzak durursan, bu duruma düşmezsin derler. ve o salikde onlarin sözünü dinler, ve o şüpheli olan şeyden, veya amelden, veya fiilden uzak olurlarsa, artik mülhime onda karar kilar, ve dahada yukari yükselir hale gelir. Artik O Mürid yani sofi , o müridi terbiyet ve irşad eden zaatin, Allahin ve meleklerinin ve hizirin yardimi ile oluşturduğu bazi imtihan meviklerine sevkedilir. Bunun misali de: biz elektrik teknisyenliği okurken öğretmen imtihan etmek için, bir elektrik aksami yani, mesela sps sistemi veya, bir elektrik aksami dogru şekilde baglanilir. ve öğreten hoca gelir , ve sen dişari çikarsin veyahut sana göstermeden, o aksamin gidişatini değiştirir, ve mesela bir kabloyu yalniş takar, veya bir kabloyu tamamen cikarir, veya bir rele açik olcaksa kapali hale geitirir, gibi bir bilerek yapilan bağlanti hatasi oluşturur. ve ögretilen ögrenci daha sonra bu hatayi arayip bulmak ile imtihan olur. İşde şeyh de müridine , veyahut bir şeyhe bagli olmayan fakat hak yolsucusu olan birine işde HIZIR aleyshisselamin oluşturduğu, bilerek yapilan aksam değişikligi ile imtihan edilir. Ve eğer o salik ve mürid, o aksamin doğrusunu, önceki yaptiği hatadan ders alipda biliyor idiyse, o zaman o hatayi bilir, ve o imtihandan hataya düşmeden kurtulur, veya hata yerine doğrusunu yaparak hatasiz çikar. Eğer hatalardindan ders almasini bilmiyorsa, geçmişini gözden geçiremiyor ise, Peygamberin “ölmeden önce kendinizi hesaba çekin” hadisini anlayip yaşamiyorsa, ve vicdaninin komutani olan melekerin sesini duymaz olduysa bu sefer tekrar levvame nefise, aşaği düşer.
Nefs-i Mutmainne Nedir? , Tam Teslimiyet ile iman Eden Nefis Nedir?
Nefs-i Mutmainne Nedir? , Tam Teslimiyet ile iman Eden Nefis Nedir? Deyince
Mürid hak yolcusu salik, eğer mülhimeden dahada ileriye geçebilirse, artik ilhamdan öteye geçen nefis, artik hücreleri ve atomlari ile, yani melekler ile devamli kontakt halindedir. Ve artik atomlarin nedensiz niçinsiz Allahin emrine itaat halinde olduklarini anlayinca, yani bir ordunun askerleri, ona emredileni yapmakla sorumlu olduklari gibi, komutan hücüm diyorsa hücüm, bekle diyorsa bekle, onlar sadece sürücü kuvvetin emrindeki meleker ordusudur. ve örnegin bir gözlük, onun sahibi onu taktiği müddetçe, numarasi oldugu derece ile göze yardimci olmakla sorumludur, onun, bunun ilerisine geçme veya, gerisine kalma yetkisi yok. bir adim ileride atamaz bir adim geridede kalamaz. İnsanda melekliği öğrenince, onun için artik cennet ümidi, cehennem korkusu bitmişdir . dilerse Allah cennetine koyar, dilerse cehennemine, önemli olan onun rizasidir. Yani emre itat etmek mühim olandir. emre itaat ettikden sonra, onun sahibi onu istediği heryerde kullanabilir. ve Allah adildir ki elbet gözüne takilcak gözlüğü afedesin götünde kiçda tuvalet kağidi olarak kullanmaz, ve gerektiği yerde kullanir. Amma olurki sen gözlük isen gözlüğü silah olarak kullanir, olurda şifa olarak kullanir olurda süs için kullanir velhasil kelam. ve gözlük gibi olan için, şayet bir kolu kirilsa ve kolumun birini kirdida neden kirdi? niçin kirdi olamaz ? kirildi ise kirilmişdir ve mehdi dahi bir kolu yerinden çikikdir, ve nedensizdir onun nedenini hak Teala bilir.
Umumi sebebleri ve külli sebebler olarak sebebleri vardir. Sebebi kül hak ilmindedir. insanlar ise düşdüm burkuldu gibi sebeblerin bilir. düşdüm amma neden kirildi? amma neden onu Allah bilir. yani nedensiz niçinsiz imana mutmain iman denilir. yani Rabbine tam teslimiyet ile teslim olmuş ölü yikaciyinin elindeki ölü gibi, neyanna çevirirse oyanna döner, itiraz edebilcek bir cani olmayan, ruh halindeki insan yani.
Nefs-i Raziye Nedir? , Pişmanliklari Olmayan Nefis Nedir?
Nefs-i Raziye Nedir? , Pişmanliklari Olmayan Nefis Nedir? Denilince
Nefsi Mutmainneden daha yüksek makama çikarsa bir nefis, artik
Rabbinin onun için yazdiği, kaderinde yaşadiği hiçbirşeyin tesadüfen
değil, bilinçli bir kader çizimi olduğu, ve her yaşananin bir sebebinin
olduğunu anlamaya başlar.
Hani Hz Musa ile Hz HIZIR yolculuk ederlerken
Musa HIZIRIN Gemiyi deldiğini görünce, ona razi gelmedi, ve dedi
bu gemiyi niye deliyon dedi, bak bunlar bizi gemiye aldi zaten fakirler
falan filan,
HIZIR dedi bir canin gitti, sana bana karişma dedim dedi,
sonra ikinci olay HIZIR çocuğu öldürdü, hemen itiraz etdi Bu
çocuk günahsiz sabi dedi, sen bunu niye öldürüyon, hadi büyük günah
işlemiş suçlu biri olsa, neyse dedi.
Hizir dedi ikinci caninda gitdi, sana bana karişma dedim dedi,
Ve üçüncü olay oldu bir köye gitdiler, o köylü onlara iltifat
etmedi, yiyecek ekmek dahi vermediler, fakat Hz. HIZIR yikilmak üzere
bir duvar gördü, ve o duvari ustalik edip yeniden yapip düzeltti.
yine musaya ters, bunlar iyi insanlar degil dedi, sen niye
bunlara yardım ediyon dedi, bari karşiliğinda yiyecek birşeyler
isteseydik dedi.
Ve HIZIR benim işlerime karişma dememişmiydim dedi, artik senin
benimle yolculuk edebilcek bir canin yok, Allah sana üç can verdiki, üç
caninda öldü malesef, artik yollarimiz ayrildi dedi, bundan sonra sen
beni göremezsin manasinda yani. ve dedi birinci olayin sebebi: çünkü
ortada dolaşan korsanlar veya devlet memurlari var, onlar sağlam
gemileri topluyorlar, ve ben o gemiyi hasarli yaptimki, onlar o gemiyi
almasinlar, ve bu korsanlar gemiye baktikdan sonra, gemi sahipleri
gemilerini tamir edip, tekrar calişip ekmeklerini kazanmaya devam
etsinler diye yaptim dedi.
ikinci olayda, çocuk büyüdüğü zaman çok kötü biri olcakdi, ve
anne babasinida günahkar yapicakdiki, onu öldürdümkü, Allah onlari daha
salih bir evlat ile, günaha girmekden koruyacak dedi.
ve üçüncü olay ise, o duvarin altinda bir hazine vardi, ve o
evde yetim veya öksüz çocuklar vardi ve o çocuklar daha küçük olduğu
için, eger duvar yikilirda hazine ortaya çikarsa, o çocuklara vermeyip
hazineyi başklari alicakdi, ben duvari yaptimki, çocuklar büyüyünce o
hazineyi, kendileri bulsun diye yaptim dedi.
ve musa anladiki kaza, bela, ceza, tokat, hepsinin bir sebebi
var. o zaman, Rahman abes iş işlemez anladi, sen hiziri görmezsin,
bilmezsin, musaya bile hizir ile gidebilcek, onu görebilcek, onun
yaptiklarina bakabilcek üç can verildi, üç cani ölünce dedi hizir, sen
dünyaya ben bu gizli aleme dedi. ve musa anladiki Rahmandan razi olmak
lazimmiş. her olan kaderin ve olayin bir sebebi, sebebin bile, bir başka
sebebi var, sebebin sebebinin bile bir başka sebebi var. yani
vaazlarimizdan birinde anlattiğimiz temizler temizlerdendir ve
temizler içindir, peki biber fidesinin altina ters gübresi dökdük, ve
biber o gübreyi yedi , pis gübreyi yedi, amma bize cillop gibi tertemiz
biber verdi, hani temizler temizlerdendi, hani avaramu fimi var ya,
hakimin çocuğuda hirsiz olabiliyor, nuhun bebeside kenan olabiliyormuş,
ve yine bir üste çik yine o ters gübre dediğin bir inegin yediği
tertemiz otlar idi, o yedi ve ayrildi ters oldu, hani pisdi, ters ot
iken tertemiz degilmiydi, yani her olayin binlerce versiyonlari var
kainatta, sen o kapi, bu, şu kapi hangi kapyi açdin. ve rahman abes işle
iştigal etmez, bunu bilirsen, kötü sandiğin bir olay gelirse başina
hamd et, iyi olay gelirse şükret, ve yoluna devam etki, hakktan razi
olan kul ol. ve maddeler bunun için metin ismini çekerler, ve hiç bir
madde, bitki, metin çektigi sürece bozulmaz ölmez diridir. ne zaman
ziikirden kesildi ölür. ve o yüzden bardak bardaklikdan memnundur,
zikrettiği müddetçe. ne zaman senin ondan razi olmadiğin onun kulağina
gitdi, üzülür ve metanetini kaybeder ve sen onu terkettikce, sevgin
bozuldukça,onun şükrünü eda etmedikçe, metaneti bozulur. ve sonunda
bitap düşer ve zikirden kesilir, ve zikirden kesilince, bir bardaksa
düşer kirilir, bir koyunsa kasap alip gidip keser, bir bitkiyse sahibi
gelir toplar alip gidip satar, biride alir yer, insan ise hasta olur
ölür gider. yani riza rahmandan razi olmakdir. şayet ecel için bile
çağiriyorsa, rahmana iman ve itaat etki, seni bir başka bahara götürmek
için çağiriyor , yeni bir doğuma hazirlamak için verdiği ruh emanetini
geri cağiriyor, ve kaderine razi ol. ve artik ne zaman keşke şöyle
olsaydi, bu olmazdi, keşke böyle yapsaydim, bilmem doktur olurdum,
bilmem şöyle yapsaydim hakim olurdum deme, bilki bu gün ne oldunsa ne
başina geldiyse, senin için en iyisi o, birak keşkeleri ve rahmandan
razi ol kurtul.
Ne zaman keşkeleri birakdin, ve ikinci olarak hayatin tek şıklı
degil çok şıklı olduğunu anladin, ve bir kararda durmanin kör cahil
karari olduğunu anladin, ve eğer dünkü kararda kalsaydik, bu gün atomun
da parcalancağini bilmezdik, amma atom en kücük değil, ondan da kücükler
var deniyor bu gün, neden çünkü bir kararda saplanip kalmadilar, acaba
bölsek birşeyler vardimir deyince, araştirip buldular, yani cahil nefis
inatcidir, ve mesela illede elma isterin, illede şu kizi isterin diye
viyklar durur, o olmayinca muradim olmadi der. halbuki , Hz. Davuddan
ilmi ögrenen kurnaz şeytan, sana bir günah sunar hadi kumar oyna der,
sen kumar oynamammi dedin, o zaman içki iç der, onuda yapman dedin, o
zaman yalan söyle der, seçenek bol, yani sende şeytanla savaşmasini
öğrenceksen, sadece kurusıkı tüfekle savaşilmaycagini öğren, ve hayatta
başka seçeneklerin de oldugunu unutma, ve görelim mevla neyler neylerse
güzel eyler dedinmi, bilki sana riza veya raziye makami bir göz kirpti
demekdir, artik gir o kapidan ve makami marziyeye doğru yürü.
ve Hz Davud aleyhisselam, eğilmezin bükülmezin sanan, secde
etmiyon diyen, demir cibilliyatli şeytani ateşde kizidirip şekil veren,
egip büken ve ona başka seçeneklerin de olduğunu öğreten peygamber. Hz
Süleyman ise onu demir haliyle değil, bizzat şeytan haliyle caliştirip
başka seçenekerinde olduğunu öğreten peygamber. pirimiz Davud aşkina gir
ve eğilmezin bükülmezin sanan nefsini demir gibi kizdir, ve döve döve,
eğ bük ve davud gibi, o nefisden zencirler kalkanlar balkon bahçe
demirleri yap.
varabilirsen taaa oraya, MAKAMI RIZAYA ve RAZiYEYE, makamin mübarek olsun.
Nefs-i Marziye Nedir? , Senin Razı oduğun değil - Allahın Razı Olduğu Nefis Nedir?
Nefs-i Marziye Nedir? , Senin Razı oduğun değil - Allahın Razı Olduğu Nefis Nedir? denılınce
Nefsi Raziyeye Yükselmiş bir nefis artik, Rabbimizin her yarattiginin kader cizgisinde dogru ve hak olan oldgunu anlamaya başlar, ve keşkelerini birakirsa, ve sebeblerde bogulmaz ise , artik onun melekleri anlamaya başladigi zaman, nefsi Marziyeye adim atmiş olur. ve hayatta seceneklerin bol oldgunu anlamasi, ve kör cahil gibi bir kararda diretmemsi gerektigini anlayinca yine marziyede yol almaya başlar.
Ve dinimiz bize meleklerin yemedigini, icmedigini, tuvaletde yapmadiklarini, ve cinsi münaasebettede bulunmadiklarini bildirir. ve böyle olunca dünyamizda bunu yapabilen canlilara bizler elmentler diyoruz. ve atomlar ve elementler canlidirlar, iclerinde hareket halinde olmalarina ragmen, elektronlarin atomun cekirdegi etrafinda dönme hizlari, onlarin katimi sivimi oldugunu belli eder. hizli dönen elektronlar, onlari sert yapar, icine başka cisimilerin girmesine onlarin hizli dönmeleri sebebiyle engeller. aynen bir pervanenin saniyede 300 bin döndügünü düşün, ve sanki pervanenin boşluklari olmadigini, ve sanki yuvarlak bir zil ve tek bir parca dönüyormuş gibi, onun menzilinde katman oluşur. ve o icine başka bir şeyin girmesine müsade etmez. işde elektronlarin hizida yogunluguda bizim elementleri kati sert veya sivi yumuşak veyahutta gaz diye atfetmemize sebeb olur.
ve işde bu melekler ordusu, bizim sesimizi duyar anlar,duruma göre hareket ederler . ve göz denen canli organizmasinda 300 veya 300 bin tane melek görevli oldugu bilinmekde yani göz 300 bin parcadan oluşuyor. ve canli organizmalar moleküler yapilardan oluşmakda, yani molekül bir kac atom cinsinin biribiriyle kurdugu fiziksel baglara molekül diyoruz. ve moleküller ise yedigimiz icdigimiz yiyeceklerden alinan, öz maddelerden imbiklenen atom parcaciklarinin, özel bir formül ile, yaptiklari moleküler baglar. ve o elementler göz denen moleküler yapiyi oluşturunca, görme sinyallerini algilayip, beyine sinir sistemi yoluyla göndermekde, ve beyinde ise, o görüntü hakkindaki bütün veriler ile, ona karşi yapilcak hareket ve ve davrarniş hakkinda, bir karar verilir.
işde meleklik vasfi bu elementlerle algilanabilcegi için, mesela su molekülünün kaynama noktasi 100 °C ve Demirin 1500 °C ler arasinda. ve insanda, ya meleklige dogru gider, yahut cin ve şeytanliga dogru. ve şeytanin maddesi demir ve ona yakin maddeler, işde o "galu bela da" secde etmeyecegini iddia eden yapi yani, egilmen bükülmen diyen yapi, demir gibi sert, işlenebilmesi ve yararli hale getirebilmesi için, isitilmasi, ateşe tabi tutulmasi gereken yapi, ve ateşe maruz kalip kaynama noktasi degil amma, yüksek derecede isininica, işde onu egip büküp şekil verilir. ve demirciler işde, ona egilip bükülebilcegini ögreten, ve onu terbiyet eden, aynen at terbiyecisinin, atin sirtina eger vurdugu gibi, demir tebiyecisi bir demircide, demire şekil vermek ici, onu isitip kizdirir, ve kizan demir yumuşar, ve dövüle dövüle şekil alir. yahut dökme demir gibi 1150 °C derecelerdeki demir kaynama ergime noktasina varmiş olur, ve sivi hale gecer, ve sivi haldeki demirde kaliplara dökülerek, onun yararli bir kaliba şekle girip, insanin hizmetine verilcek birer, mesala mazgal demirleri gibi, veyahut kalorifer demirleri gibi, şekillerdeki yararli degişik demir kaliplarina dökülerek, işde insanlarin hizmetine girer. ve nasil at üstüne eger vurulunca, evcil olup hizmet ederse, demir dahi, demircilerin elinde teerbiyet olup, insanlarin hizmetine girer, ve işe yarar hale gelir.
Allahü Teala Adem Atamizi yarattiktan sonra, bütün herkese, benim halifeme secde edin dedi. o secde Adem Atamizin taşidigi Muhammed A.S min nurunaydi. yaratilişdan bu yana melekut, ceberut, lahut ve islam olanlar o nura tavaf ederler, o secdenin simgesi amma, iblis müstesna. iste iblis secde etmedi Adem Atamiza, bütün melekut ve digerlerini secdesi rabbimizin ilminde gün hesabiyla beşyüz sene sürdü, iblis lanetli herkes secdeye varirken ayakta beşyüz sene durdu kaldi. kibrinden her şeyi degişti, itaati isyana şekli şemali, melekligi herşeyi degişti, bu süre icinde hemde Adem Atamiza sirtini döndü. bir şeylere kizip sirtinizi dönmeyin insanlara, bu şeytan ahlakidir. Allahim inananlari şeytan aleyhillane ahlakindan uzak etsin.daha sonra mühlet aldi, ve cennette Havva annemizi kandirip, Bugdaydan yedirdi. bugday posali idi, Allahü Teala yasaklamişdi, bu yüzden yemeyin demişti, havva Annemizde Adem atamizi yaniltti, ikiside yediler, az sonra barsaklar calişdi ve defi hacet ihtiyaci hissettiler, Adem Atamiz aranmaya başladi, Allahü Teala Biliyordu fakat sordu Adem Atamiza, Adem Ne aranirsin , pislenecek yer, Allahü -Teala Adem Atamiza dedi, Cennette pislik olmaz, in dünyaya, oraya pislen. yani ey insan oglu dünya pislenme yeridir, defi hacet yeridir. burada mal mülk tutmak keyif yapmak yeri degil, cennetten indirilmeden önce Adem Atamizdan, Peygamberimizin nuru alindi, ilk ameliyat. ondan sonra dünyaya indirildi dünyada Adem Atamiz Havva Annemizle ayri yerlere indirildi, Adem atamiz cok üzüldü, pişman oldu, havva annemizden de ayri düşmüşdü, hem tövbe ediyorlar, hemde bir birbirlerini ariyorlardi, Adem atamizin boyu 70 ziraydi, yani parmaklarin ucundan dirsege kadar olan yer bir ziradir. yani yaklasik 28 -30 metre civarinda, tam kac metredir Allahü Teala bilir. dünyada bir biribilerini ararken, arafatta buluştular. yani konumuza geri döndük hacda tavaf ve say in yaninda birde Arafatta Vakfe yapilir. şimdi bunun hikmetini anlatacagim. Adem atamiz tövbesinde dediki: cennettin kapisinin üzerinde yaziyorduki "Lailahe illallah Muhammedün Rasulullah." "Yarabbi cennetin kapisinda yazan isminle beraber yazdigin Muhammedin hatirina bizi bagişla" dedi cenabi hak nidalarini duydu ve tövbelerini kabul etti. ve Arafattayken bütün dünya alem yildizlar herşey durduruldu, yani vakfedildi, ve Peygamberimiz Muhammed Mustafanin nuru, Adem atamiza tekrar yerleştirildi. iste arafattaki vakfe, bu sebebledir.yani ikinci ameliyat bu sünneti peygamberimizde yaşamişdir, iki defa manevi ameliyat olmuştur, yani ameliyat olanlar üzülmesin, ameliyata gidecekler desinlerki, Adem atamizin sünnetini, peygamberimiz Muhammed Mustafanin sünnetini yaşamaya gidiyoruz niyetiyle ameliyata girsinler, Allahin izniyle ameliyat şifa olacaktir.
Yine cam denen madde, silisyum veya silikat yani kum tanesi isitilarak elde edilir, ve onun terbiyeti yine ateş iledir. ateşde cehhennemde terbiyet olur. ve cehennemin sicak tabakasi ile terbiyet olur. ve isitilinca, bardak tas tapak veya pencere olur veya ayna haline girer. ve cam yine kirilgan yapidadir, onu işledikden sonra soguyunca, yine o sanki eski hali gibi sert olur, ve o halde iken, onu bükemezsin, bükmeye kalkinca kirilir.
işde Havva Annemiz için yapilmiş olan rivayetlerde gecerki, Havva Annemiz Hz. Ademin Kaburga kemiginden halkoldu. Ve kadin kismini eger serbest birakirsan kaburga kemikleri gibi egik kalir, veya onu tamamen düzeltmeye kalkarsan kirarsin incitirisin. ve hal böyle olunca kadini ne serbest birakacaksin, öyle davulcuya zurnaciya kacacak kadar, nede zorlayip dosdogru olacaksin diye egriligini düzeltmiye kalkacaksin. ve ona yumuşaklikla muamele edip, hafif bükeceksin, ve onu kirmadan egri oldgu yerlerde ona direnc uygulayacaksin. ve fazla direnc, yine onu kirar incitir. yani elementar yapi, bu rivayet bize kadinin nasil bir elementar yapisi oldugunu anlatir. ve kemik sertttir, mesal bacak kemikleri egilmez, egersen kirilir, amma Allah, kaburga kemigini öyle halkederki, o hafif egilebilcek yapidadir.
yani kadinin terbiyetide, aynen demirinki gibi olmasada, ona yakin olarak, ne serbest birakacak, nede ip gibi dosdogru yapican onu. aynen gögüs kefesindeki gibi, ve 12. kaburgalarin agzi acikdir, ve onlar esnek bir yapidadir, ve vücudun durumuna göre esnerler, ve onun görevi kalbi ve cigerlri korumakdir. yani kadin erkegin zirhi gibidir.
Hal böyle olunca, su 100 °C de kaynar dah önce kaynamaz. ve yemek, sulu yemek kaynamadan pişmiş olmaz, ve en az 100 ° C li bir cehhennem ateşine maruz kalir o yiyecekler, veyahut yanmiş hararet yapmiş bir beden, soguk su ister, onun icebilcegi soguk su, en fazla 4 dereceya kadar olan su sogukdur, ondan ötesi donma derecesine girmeye başlar, ve eksi bir derece donma noktasidir, ondan sonra su kati hale gecer, ve artik icilmez olur . yani su ise senin cibilliyatin, su isen, seni soguk ile terbiyet edersek, sen 4 derecey kadar sivi kalabilirsin, eksi bir derecde donarsin, artik kati olursun, yani aynen sistemimizdeki uranüs gezegeni gibi, havanin ve suyun dondugu nokta. ve yani uranüsün oldugu nokta demek oluyorki, güneş sistemimizin dört dereceden daha az oldugu bir uzaklik noktasi, ve hal böyle olunca ondan daha uzaga gidildikce, sicaklik dahada düşer, ve dört dereceden az sicaklik olan bir yerde hayat olmaz degilmi, amma su molekülleri kati haldedir ve canli orgnizmalar vardir yani .
Yani sen ey insanoglu, su gibi aziz bir kimse olsan, cok faydali bir kimse olsan, senin ögrencegin yapi, yani Hz Osman gibi faydali, Hz Ebubekr gibi dini mübine faydali bir yapida olsan, sana ögretilcek olan, dört dereceden aşagi gecersen, sivi olmakdan cikarsin kati buz olmaya dogru gidersin, ve faydan azalmaya başlar istidatin bozulur, ve ondan sonra artik organizmalari saklamakda kullanilrisin. ve yine sicaga tabi tutulursan, 100 °C kaynama noktan, bu sefer ondan yüksek derecede, hiddetlenirsen, sen buhar olur ucarsin, kabina sigmamaya başlarsin, ve gaz aynen kaynayan caydanlgin tepesinin atmasi gibi, tepen ativerir, ve eger bir yerde gaz cogalir, ve kapaginida atamazsa, orayi patlatir ve dişari cikar.
su gibi saf ve temiz olsan yine olmaz ve bazen kötü olmayi ögrenmen lazim ve, Hz ömer veya
Hz.Aliye bir adam hakkinda "cok saf temiz, ve cok iyi" dediler. O da, "O adam kandırılmaya çok müsaitmiş" dedi. yani afedesiniz cok iyi olursan, bir şeytan askeri gelir ve ac donunuda bilemem ne eden demeye kalkar. ve kadin olmak o donu acmak ile başlar, yani kadin ilk kanan, yani Hz Havvadan önce Lusi diye bir Havva daha varmiş diyorlar, ve şeytan gelip ac bilmem neyini deyince ona kanan ve acan kandirilan, ve şeytan soyunu üreten kabillerin soyu, ve ondan sonra şeytanin erkekligi ve dişiligini allah yok etmiş, ve havvayi yaratmiş ve havvayi ise yine saf bulup kandiran, hain şeytan ve askerleri, yani kadin kandirilmaya müsait. erkeklik ise işde kanmamasini ögrenen, donunu acmamayi ögrenen kimse, ve eger erkekleri kandirida onlar donunu acarsa homo olur, ve artik ondan erkeklik kadinlik gider neutron drumuna düşer. afedesiniz erkelik dişiligi olmayan cibilliyatsiz şeytan olur, şeytanin tiki yokdur ve kuyrugunu kicina sokup üreyen yaratik. yani kendi kendini dölliyen yaratik. yani zekeride faza uzatmaya kalkanlara, öyle seninki o kadar uzunsa, döndürde kicina sok denir, yani o kadar uzattinsa artik kicina sokda şeytan ol demekdir bu. yani cibilliyatsiz şerrefsiz hain kalleş ahmak yaratik.
işde kuranda gecen vusta yol bu yüzden önemlidir, atomlari anla anlamasina amma, demiri ögren amma, demir olup, demirin düştügü hataya düşme, suyu ögren amma, suyun düşdügü tuzaga düşme diye sana nefis marziye makami ögretilir. yani pipisi tutisi olmayan meleklik vasfini ögren, amma sen insan kal, ve yerince baba ol, yerince anne ol, ve yerince merhmetli, yerince cebbar ol, yerince mümin, yeri gelince halid bin velid gibi ol, karşindaki bir muhammedse bile, ve kanma öyle her lafa her söze, hemen bir düşün tefekkür et, bunun önü ne olur sonu ne olur diye, hemen atilma.
ve demir oldunsa, senin yararli hale gelmen demek, önce azabi tadacan, ateşe tabi tutulcan, ve sonra yandim pişdim demek olmaz, seni terbiyet edicin, hangi kaliba sokduysa, ondan razi olabilmekdir. senin razi oldugun degil, Allahin senden razi oldugu yeri bilmekdir. ve Allah seni su yaptiysa, bilki senin kaynaman, pişme noktan 100°C, ve sen 80 ° C de yoldan cayma bekle yansanda, buhar olsanda, sen ucup melek olmak istiyorsan, önce 100°C de kaynayacan, ondan sonra ucmayi ögenirisin buhar olursun. 80°C de evliya kesilip ucuyon kaciyon numralari cekme insanlara .
Ve Allah kainata fizik yasalari diye yasalar koymuş, ve melekleri anlamak, onlari bilmek ile olur. ne ne zaman radyoaktif olur, ne nezaman işik verir, ne nezaman kaynar, ne nezaman donar, ve ne zaman agir olur, ne zaman hafif olur bunlari bilmek melek ilmidir.
Allahin kainata koydugu yasalar, melek yasalaridir. Mesala 1 dioptri gözlük olmuş bir cam, bir dioptri göstermek ile sorumlu, o onun sahibinin koydugu kaliba, %100 uyar ve 1 dioptri gösterir, buna tam itaat eden meleklik denir. onda sapma olmaz, ve sen o melegi anliyacak isen, ve gözlük olabilecek bi safliga ulaşmak istersen, önce dioptri yasalarini ögrenceksin, ve şeyh için derlerki, onun müridi, gassalin, yani ölü yikayicinin elindeki ölü gibi olacak, o seni o yana cevirirse o yanna, buyana cevirirse bu yanna döneceksin. sen ölüsün, sende itiraz olmaz, olamaz yani. işde meleklik, canli olmana ragmen, ölü gibi olmakdir ve kapi duvar canta gömlek gibi ölü gibi davranabilmekdir, yaratan sana, hangi kural ve yasa koyduysa, ona tam itaat etmekle sorumlusun. ve su odunsa, senin kaynama noktan 100°C, bundan aşagisinda olmaz. 80°C de viyklarsan, indirirler ocakdan, ham kalir, kaynamiş olmazsin,ve makami marziyeye cikamazsin, senin razi oldugun 80°C ye degil, sen Allahin sana koydugu yasa olan, 100°C den razi olmalisin. senin razi oldugun,yeter dedigin yer degil, Allahin senden razi oldugu yer önemli. yine donma noktan belli, eksi bir derece, ondan önce hafif donarsin amma, tam donma nokta sifir ve alti, ondan önce dondum olmaz, KATI oldum olmaz. işde bunlari anladgin gün makami marziyeye cikdin demekdir. o güne ve o yere varirsan, orda bu garip Raşid kuluda, onlarin meclisinde an, olurmu unutma haaa.
Cikabilirsen o makama, makamin mübarek olsun.
Nefsi Kamil - Nefsi Kamile Nedir?
Nefsi Kamil - Nefsi Kamile Nedir? Denilince
Nefsi Marziyeye ulaşmiş, ve Allahin Razi oldugu yeri ögrenmiş bir kul, artik Allahu Tealanin isimleri ve sifatlarinda kemala dogru yolculuguna başlar. ve önce ona Rahman nedir ögretilir, yani zeker ve erkeklik babalik nedir ögretilir, eger insan veya o sofi, o mürid, bunda dangillik edip anlamazsa, kadinsa kocasi babasi elinden alinir, ve babasiz veya kocasiz kalir, cocuklarina hem ana, hem babalik yapmak durumunda kalir, ve babalik neymiş ona hakkal yakin tattirirlar azizim, öyle vay baba işde cocugu dogurtan adam diye yüzeysel bir bilgi degil, bizzat yaşarsin baba neymiş rahman neymiş, veya baba olarak dogarsin bir ömür babalik yapip bizzat baba olrak hayata, insanlik alemine cirak cikarsin, yada senin elinden o alinir ve, bak bakalim o olmayinca neler oluyor, ve sonrada, haaaa rahmanin görevleri şunlarmiş, keşke (rahman) bababimiz yaşasaydi, keşke kocam yaşasaydi diyecek vehamete kadar düşersin. ve eger anlamazsan senelerce öyle sürünürsün hem baba, hem ana olmaya devam edersin. ögrenmeyen geçemezki ikinci basamağa. ve ikinci basamak annelik yani rahim, yine anneligi rahimligi kolay bişey sanan dangillardan, karisi kizi elinden alinirda, mahrum edilirde, yahutta cocugu olmaz, annelik nedir bilmez, kapi kapi doktor doktor cocuk ararda, ne baba ne anne olabilirler, cünkü ne rahim (Anne) nedir bilir nede rahman (Baba) nedir bilir, ve sonunda öyle hale gelirki,mesala bir KIZIM olsunda isterse toprakdan olsun ve ya mesala bir baba erkek Temili misal ile "Ali" oglum olsunda isterse toprakdan olsun diyecek acziytee düşer. ve bir bardak su vercek kimse bulamaz. ve hem anne, hem baba, hem cocuk ,hem ebeveyn olmuşdur. ZITLAR ancak yoklugunda kavranabilir kurali geregi, bu yüzden elinden alinanin kiymetini, elinden gidince, o zaman anlar. eger bu köprüyüde aşabilirse, anne nedir rahman nedir rahim nedir, görevleri nedir, anlayinca bu sefeer , el alim ismi gelir. ve bilginin önemini anlayacak amma, bilgi olmadan hicbirşeyin, ne oldugunu kavrayamaz, ve cahil olur, ahmak olurda, kafasini taşlara vuran ahmak olurda, "onlar kördür sagirdir,.." ayeti ile bilginin kiymetini bilmeyen, allahin el alim ismini anlamayan, dangillerdir onlar yani ahmak takimi, ve böylcee artik her gün, her an, yeni bir isimde yeni bir sifatta yolculuk edilir, ve bunun sonu hududu yokdur, el hakim ismine gelince, mesala seni bir hakimin yanina verirler, bak kulum ben hakim olunca, ne yaparim bak gör ögren denilir ona, ve hakimin yaninda cirak cikar. eger orda hakim olupda, hak yemeyi ögrenirse, yalancilarin avukati olur, dangillarin sözcüsü olur, kafirlerin yardimicisi olur, ve sinifda kalir, ikinci hayatta ona o yedigi haltlar, yaptgi haksizliklar taddirilir, ve atarlar sucsuz yere hapse, ve seenlerce orda adalet ve dogru hakim bekler, senmisin allahin adaletine ve hakim ismine dangillik eden, ve yine Raşid ismini ögrenecek ögretmen ederler adami, Allah nasil ögretmenilk eder ögrenir, ve eger ögrenemezse, bunu anlamazda ögretmenlige raşidlige hiyanet ederse, iliminin zekatini verip, insan vce cocuk yetiştirmezse, başina ......
ve böylece insan, işde Allahin ismlerinde mahir olunca, ve bu nefsin iki türlü boyutu vardir bir "nefsi kamile" birde "nefsi kamil" yani aynen bir rahman erkek ve zeker cikintili, ve birde rahim girintili cukurlu, bir dag ve bir göl veya deniz gibi oldugu gibi, nefsi kamil erkek, versiyonu ve kamile ise cukurlu, ve eger kamileyi ögrencekse,yani dişi SADIK degil SIDIKA yani yeni versiyonu onun dişi ve kadin olcakdir. ne zaman kamileye erdi o zaman bir kiz cocuk olarak dogar artik. veya nefsi kamil e erdi hep erkek olanlarda ilerledi, yani rahman kamil ,sadik SIDIKA, rezzak, rizika saffet safiye, gibi dogacagi versiyonu onun kemal buldugu veya anlayamadigi takildigi yerde, daha iyi anlamasi için, dangilliginin gitmesi için, yeni versiyonu, o isimde olur, yani saf ve temizligi mi anlamadi onu saffet veya safiye eder dogurtur bir anadan Allahu Teala de, temizlik saflik nedir ögretirler, ve yeni versiyonda temizlik hastasi olur cikar,......
ve böylece Allahin herşeyi ciftler, zevcler, ZIT kutuplar halinde yarattigi hikmeti aciga cikar, ve insan ya dogacagi yeni versiyonu olan bir erkek cocukla kemala erer, yada kadin ve dişi KIZ cocukluga erer. ve seyri süluk artik, onun kemalatina bakar, hangi dersden sinifta kaldigina bakar, hangi dersden zorlandiysa, ve sinifda kaldiysa, o ders ve o isim ile dogar, ve ona bir ömür boyu ögretilir artik.
ve Allahin milyonlarca isimi ve sifati vardir ancak, Allah bunlardan 99 için bunlar, en güzel ismlerimdir buyuruyor, ve bunlari "(esmaül hüsnayi) ögrenen(yaşyan tadan) cennete yol bulur" dedi muhammed, yani anne karnina gecip dogar demekdir.
Rabbim bu makama ulaşinca, DANGILLLARDAN, ahmaklardan, cahil cühelalardan olmakdan muhafaza buyursun hepimizi.
ulaşabilirsniz bu makama makaminiz mübarek olsun.
Nefsi Safiye - Nefsi Safiye Nedir?
Nefsi Safiye - Nefsi Safiye Nedir?
YAKiN BiLGiSi NEDiR? ÖRNEKLERiYLE
الم تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Sadakallahul Aziym LOKMAN Suresi 1. 2. 3. 4. ayet
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Elif lâm mîm. Tilke âyâtul kitâbil hakîm. Huden ve rahmeten lil muhsinîn. Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkinûn.
Meali :
Ayaktakilere Egilenlere Oturanlara dir bu söz.
Bunlar, hakîm olan Karar mercii olan Kitab’ın Âyetleri’dir.
Bu ögütler sadece ihsan makaminda olanlar icindir, (önüne gelenin yapacagi işler degildir, Doktorun yapmasi gerekeni hakim yaparsa olmaz , hakimin görevini, calgici yapmaya kalkarsa yine olmaz).
Ve Onlar, namazı ikame ederler (namaz kılarlar), ve zekâtı verirler. Ve onlar, ahireti yakinen bilirler.
Sadakallahul Aziym LOKMAN Suresi 1. 2. 3. 4. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin. "Ya Resulallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?" denince, iş ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin.buyurdu.
(Hadisi şerif)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.
Ve sana “Yakîn Bilgisi” gelinceye kadar , Allah a Kullukda Devam et.
Sadakallahul Aziym HİCR Suresi 99. ayet
isa efendimiz öyleki ona öyle bir yakin bilgise gelmişdiki, hangi şeyin, hangi topragin, hangi bitkin, kimin cibilliyati oldugunu biliyordu, cönkü o nun, o topragin o melekeleri ona diyorduki : ben falanciyin, ben fillanciyin, bu muhmede ne zaman geldi, taa müşrikler muhammede davet verip, sonra onun yemegine zehir katip sunduklari güne kadar, onda o yakin bilgisi yok idi, ve o gün o eti agzina götürdü, ve etteki o meleklr ona dediki,"ya rasulallah, beni yeme ben zehirliyin" dedi, peki bu yakin bilgisi ne olaki, işde o elementlerin sesini duyar olmak, element meleklerinin sesni duyar olmak makami: makami safiye, tasavufdaki nefsin rütblerinden safiye makamindan bahsediyoruzki, o kadar saf dereceye ulaşacaksinki, saaffet ve saafiyetin senin, elementlerin sesini duymaya kadar götürcek ve sende. o kdarki o sesleri duyup ayirt edebilcek bir yakin bilgisi hasil olacak yani, ve yine isa efendimiz ve havarileri bir yere vardilar ve, isa bir avuc yerden toprak veya camur alip dediki bu dedi bilmem nuhun oglu mafsal kemigi dedi, haydi diriltte bakalim o zaman ya ruhullah dediler,
"Rabbena atina min ledunke rahmeten ve heyyi’ lena min emrina reşeda”
dedi o taprak canlandi kalkdi onlarla konuşdu, ve gördülerki isa dogru söylüyor, ve havarilere gecdi bu sefer bu yakin bilgisi onlarda tebiatin sesini duyar oldular, tabiat ana onlarlada konuşur oldu. ve işde safiye makami bazen elden ele verilir, bazende kendi tasarrufun ile kazanirsin, yakin bilgisi böyledir, ilmlel yakin bilgisi için, elinde ilmi bir burhan olmali, yani yazili bir metin, bir bilgi olmaliki onu okuyup ilmel bilebilesin. yazili bir metin bir bilgi olmadan onu ilmen bilemezsin, ve Allah bu ilimini öyle her zaman insanlarin sandigi gibi tevrat levhalari gibi levhalara yazmamisdir, ve ve tevrat nüshalari yazili olan levhalar dünyanin dört bir yainindaki taslara kazinmis olan bütün yazilar tevrat nüshasidir ve orjinaldir, tahrip edilmemiş olan tevrat onlardir, ve taa bu misir piramitilerinin icindeki resimli yazilarda buna dahildir tahrip edilmeden günümüze kadar gelmiş, cünkü taşa kazinmiş, amm insanoglunun bunlarda ahmaklik etitgi görülünce, rabbim bu yöntemi neshetmişdir, ve kuran kainatta yazilidir. nasil? mesala cekirgelerde bir ayet veya bir nüsha vardir, bilmem aluminyumun iicnde bir nüsha vardir, yine eşşekde bir nüsha, devede bir nüsha veya ayet yazilidir, ve bütün hak kitaplar canlidir, hala bozulmadan kalanlari vardir, ve tahrip edilmiş olanlar, zaten bugün yine tahrif edilmiş olan bitkiler hayvanlar olarak tezehür göstermekdedir, özü bozulmuş bir elma tahrif olmuş bir ayeti temsil eder, amma onun orjinal metni elmizde varsa, bozulmamiş bir elma türü, cekirdegi tahrif olamamiş, Allahu tealanin ayetlerinden bir ayeti temsil eder, ve kuran kainatta yazildir işde.
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn.Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. veya Ha ve mim . Ve tasliyetu cahîm.
İnne hâzâ le huve hakkul yakîn
Ey sağdaki!( ey iyler zümresi) Sana selam olsun!
(Dallin veya sol ve kötüler) Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,
Ve onlar için alevli ateşe atılma vardır. su gibi kaynamak vardir.
veya asli vatani ateş olmak vardir, yani ateşden bir parca olmak vardir.
ve bunlar muhakkakki taddirilarak, hakkal yakin bilinir ve ögretilir.
VÂKIA Suresi 91. 92. 93. 94. 95. ayet
ingiliz ingilizcesini en iyi ingilterede yaşyanlar ögrenir, veya onu, bir ingilizledevamli konuşanlar daha iyi ögrenir, italyanca böyle, türkcede böyle, almancada, öyleyse elementlerin dilinide elementlerle konuşabilme ve yakin bilgisne sahip olanlar bilir. o derece saf olcakki halin, elementleri duyacak, sonra onlarin dilinden birde anlamak, ögrenmek lazim, mesala ingilizceyi duyarsinda, sen ingilizce bilmiyorsan, anlamzsin ne diyor onlar, elementlerin sesini biz duysak ne kadar bir gürültüdür o düşünün bir, 1cm3 bir elementin icinde binlerce o elementin atomundan var, atom mikroskop bazinda görülebilen kücük bir parca, öyle olunca 1cm3 bir cam bardagin parcasindaki elementlerin sesini duysan, bir şehrin gürültüsü kadar ses duyman lazim, amma duymuyoz işde, ve ve isaya verilen yakinlik bilgisi, bunlarin sesini duyacak bir yakinlik, yine muhammede öyle bir yakinlik, ve yine Allah, ibrahimi yakacak olan ateşe :
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrâhîme.
“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.
ENBİYA Suresi 69. ayet
öyleyse, öyle bir yakinlik derecesi varki, ateşle suyla konuşabiliyorsun. ve Allah dediki
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.
Ve sana “Yakîn Bilgisi” gelinceye kadar , Allah a Kullukda Devam et.
ve bu ilim, Hz ibrahime ögretilirken birinci defa sinandi, yatirdi ismaili kescek, Allah bicaga dur kesme dedi, bicak kesmiyor, kesemiyor, izinsiz kesemez, ve burda ögrenemedi. bu sefer manciniga bindirdiler ateşe atiyorlar, ordada ögrenemedi, Allah diyor "gulne.." , "biz dedikki ateşe" diyor, yani yine ibrahim ögrenmiş olsa, rabbimiz buyurcakki "ibrahim dediki ateşe" olcak amma, öyle demiyor, "biz dedikki" diyor, ibrahim yine bu elementleri duyabilcek, onlarla konuşabilcek yakin bilgisinden yoksun . ve ashabi kehfe öyle bir kelime ögrettiki rabbim, onlar 300 sene sonra kalkmak istediler, ve bu bir kelime ile oldu ve ve kuranda bunu, kehf suresinde nasil anlatiyor, o kelime hakkinda:
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi mislihî mededâ.
De ki: “Denizler, Rabbimin kelimeleri için (kelimelerini yazmak için) mürekkep olsaydı ve onun bir mislini daha imdada (yardıma) getirmiş olsaydık bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden, denizler mutlaka tükenirdi.
KEHF Suresi 109. ayet
ve bu SIRLI kelimeyi dedigin zaman 300 senede uyusan, Allah seni uykudan kalkar gibi kaldirir, SIR bu kelimede amma, o kelime hangi kelime, hadi bil. Allah bildirmeyince bilemezsinki, sana o yakinen bidirilmeyince bilemezsinki, ve onlar bir kelme ögrendiler ve ve bu kelime onlari 300 sene sonra uyndirdi, ve her kim akşam yatarken bu ayeti okuyupda,"rabbim, o ashabi kehfi kaldiran kelime hatrina benide şu saatte kaldir2 derse inşallah faydasina nail olur, ve o saatte uyanir, amma o kelime yine, o derece yakin bilgisine ermek ile olur, yoksa bu ayet o kelime degildir, yine sadece o ayet , o kelime hatrina kullanilir. Allahin muradina uygunsa cevap gelir o duadan. (hani mesala herkes uyuyunca kalkip, bilmem sucsuzlari uyurken öldürcen diye okunmaz :)
ve Allah diyorki, biz ateşe dedikki "serin ol" haydi sende söyle bu kelimeyi ateşe, bnde söyleyen, ateş serin olcakmi bakalim, kimin sözüne itaat edecek, eger ben o yakin ve safiyet makamina cikmadiysam, benim "ya naru berden ve selamen" demem işe yaramaz, hadi diyen bak yine yakar benim elimi, sen de bakalim, seni yakmayacakmi. amma öyle kimseler varki, onlar safiyet makamina cikmiş kimseler, onlar derse o kelimeyi, ateş yakmaz bicak kesmez. nitekim bir tarikat vardirki rufailer diyorlar, onlar bedenlerine şiş sokuyor bilmem kilic sokuyor, bişey olmuyor, neden onlarda bir kelime var, o tilsim amma, o tilsimida söyliyen agiz ve insanlarin hepsi bir degil, amma velevki bir cocuk olsa bile, ve bu kelimeyi, amma elden ele verilir, dilden dile verilir, amma da, kendi tasarrufun ile kazanirsin dedik işde. ve sana bicak dürtseler bişey olmazsin hatta ta kalbine dürtseler yine bişey olmaz, cünkü sen tilsimli kelmeyi biliyoyrasn elementler senin sözünü dinler, ve onlar sana zarar verecek o madeden korunurlar.
Nitekim mehdiyi deccalin kesmes,i fakat mehdinin tekrar dirilmesi cünkü o kelimeyi o biliyor, sonra yine kesemesi yine, dirilmesi sonunda ücüncüde dirilince, bir daha onu öldürümeyecak olmasi ve onun sirtinin onun em ri ile bakirdan ve kjursundan bir hale dösnmesi yani elmentlere emredince kesilmez bir elemente dönünce, onun gücünün bitmesi yani onu yenemeyecegini anlayinca umudu biter, ayni firavun gibi, artik ben ona inandim diyecek amma biraz gec olcak, ayni ikinci firavun, mehdinin firavunu yani, ve orda mehdiye düsen tilsimli kelime "simdimi ahmak, simdimi anladin." evet bujrdan davet var somnun gelcegi güne hazir ol o gün seni gücünün bittgi gün istersen den ve sonuda inan istersen bira geri dur krokmuyan senmisin benmi bundan baklaim haydi cagri davetye buyur dene ya sen ya ben aslar kimdese o kazanir, ve varsa kesilemeye razi olcak başka bir mehdi adayi ciksin, hadi onunla savaşin, varsa öyle onun önünde kesilmekden korkmayacak bir daşşakli mehdi, ben ona öncelik vercen, hadi gitsin yatsin kesilmeye, ve benim atam ismail varken, benim korkum yok, onu kesmeyen bicak benide kesmez amm ne zaman omnuda rabbim bilir, sen o tilsimi bilmezsin, amma o kelime bana ben oray ayatmadan gelcekdir, şimdi boşuna hafizamda arama yok, o safiye bilgisi elin ateşe düşmeden gelir, ibraim ateşe düşmeen hmen önce gelir senin işin bitip mancinigi firlatinca, ben senin elinden cikinca firsat bana gecince, varsa o sesi duyabilcegini başka iddia eden buyursun önden buyursun.
insan kendisinin olmayan lokmayi yiymez dedik, cooook önceki vaazlarmizda. ve bunu şimdi şöyle aciklayacagiz, ve mesala toyota marka bir arabanin tekeri, koca teker bile reno arabaya takan desen uymuyor, yani tekermi teker, cantmi cant, amma o toyata için, digeri reno için, öyle olunca, Allahin, senin bedenini oluştursun diye halkettgi bir lokmayi, başkasi yiyemez, sende: başakasinin bedeni olcak lokmayi yiyemezsin, ve yine istisnai durum, isa efendimiz son yemekde ortadaki ekmegi böldü, ve dedi bu benim etim, yiyin dedi, sonra şerbet vardi, vişne şerbeti bu da benim kanim, için dedi. Yani o , o elemntlerin kendini oluşturcak olan parcalar oldugunu biliyordu, fakat onlari o, havarilerini yedirdi, ve o havarileri olarak hayat sürdü, misyonunu tamam etti, ve hiristiyanlik diye bir din, dünyada, ikinci büyük din oldu, ve onlar yine onun lokmalarini, onun müsadesi ile yediler, amma dedi, sofradiklerden yaninizda, evinize götürmeyin bundan dedi, alip gidenler domuz suretine carpildilar.
iş ehlinde güzel, doktorluk doktor bilgisi olanda güzel, sen hic tedavi olmak için baytarin önüne yatarmisin, amaliyat etsin diye, belki zorda kalirsan olur amma, ne kadar güvenebilirsin ona, cünkü doktor başka, baytar başka degilmi, yine doktoru alip gelip ona, "hadi bana istanbul köprüsü yap" denirmi, o mühendisin işi ve görevi, ve safiye makamina cikmayan ve SIR saklayamayan birisine bu kelimeler ögretilmez, ve Hz Süleyman, Belkisin veya BALKIZIN tahtini getiren o "Asaf bin Berhiya" da işde safiyye makamina cikmiş olan bir Allah adaminydiki, ona ilahi kelimeler ögretilmişdi, öyle bir kelime ki, onunla bir yerden biryere gidebilme, veya bir yerdekini, başka yere taşiyabilmek için, bir TILSIMLI kelime, ve eger seni elementlere komutan tayin ederlerse, bir komutan bir orduyu isterse "suya dal" der hepsi suya dalar "cik" der cikarlar degilmi, öyle sokakdan gecen biri askere, yat deyincemi asker yatar, yoksa komutani taniyip komutan deyincemi, yere yatar. öyleyse, işde elementlere emredebilme yetkisi olan bir zati muhteremde, gel buraya deyince, agac kökleriyle cikar gelir. ve muhammedde oldumu? oldu, haceti def iyesini yapacagi zaman agaclara gel buraya, beni sakla diyordu, hacet edesiye gelip ona gelerti olurlardi.
ve hakkal yakin derecesindeki bir yakin bilgisi ateşin yakdigini, gerekince ekmek pişirdigini, ve suyun gerekince hayatenerjisi oldugunu, ve amma bazende, zaman gelipde katil olup, bogup adam öldürdügünü bilmek derecesinde kalir.
ondan daha üstün bir yakin bilgisi varki, işde ateşe serin ve selamet ol diyebilme derecesi, bicaga kesme diyebilme derecesi, ve o makama tasavuf ehli,nefsi safiye diyor. neden bu ihsan makamindan önce gelmesine ragmen, amma ihsan makamindan sonra anlatildi diyenler olcakdir, cünkü hakkal yakin olmadan önce, o ateşe yakma demek lazimdir yoksa, hakkal yakin bilince, ateşin icine düşünce ateşe yakma dersen, senin ya tamamini, yada yarini yakmiş olur, öyle olunca, önce olmasinsa ragmen, sonda olan demekdir. ve vaktinden önce gelen demekdir, ve gecen hafta yazdik, bize füyüzat geldi, ve dediki "zararin neresinden dönersen kardir" ve bunu ben hakkal yakin bilince degil, yani zarara ugradikdan sonra gelse idi, bana faydasi ne olcakdiki zaten, o öyleki sen ateşe düşmeden önce gelen bir bilgidir, bir füyzattir, ilimdir, bilgi ve SIRLI ayet ve kelimedir.
Komutan olmayan brisinin emrine askerler itaat edip uymazlar degilmi , öyle olunca zamanin imami mehdiyi, yer gök ehli bilir, ve ona uyarlar amma insanlarin ahmaklari onuN imam ve komutan oldugunu bilmezler, insanlardan sadece seckin olanlar onu tanir bilirler, ve o yüzden o agaca emretse agac itaat eder, ve su ya dese su itaat eder. amma işde kafir deccal anti uygulamasi yapiyor, ve tersine ceviriyor işde, ve öyle olunca "
ذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
iz evâl fityetu ilâl kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ raşedâ(raşeden).
kehf ashabina dedilerki "Rabbinizden size Rahmet olarak Gelen Raşidin emriyle diriler olun ."
ve sen de bakalim bu kelimeleri ve birde ben diyen, o ayeti ölüler dirilcekmi dirilmez, cünkü sen o raşid degilsin, sen o isa degilsinki dirilsin, ve komutan kimse elementler ona uyar itaat ederler. . velhasil kelam.
Ve element dili bilmek işde, ilk basamakda "ti ve anti" olarak başlar , yani israfil burusu "tatüüü veya taaa ve tiii veya tüüüü" veya horoz dili "ü' üürü' üüüüüü" ne demek peki bilen varmi, hangi dil bu, ne komut veriyor bu dil acaba diyen varmi, neden böyle ötüyor horuz demek yokmu? yine dolunay olunca kurtlar "wuuuuuuuuu" derler ne komut veriyor acaba, yani Allahin kelimlerini yazacak mürekkeb denizler dolusu olsa, onun kelimelerini yazip bitiremez diyor, Rabbim. cünkü kedi dili, köpek dili, karinca dili, bakteri dili, ,iknek dili, aslan dili, fok baligi dili,........ hangi birini yazcan, anlayacan, ingilizce bilen, birde kendi dilini bilen, iki dil biliyorum diye övünüyor,
lan ahmak,sen bilmezmisin
Allahin binlerce yarattigi hayvani, börtüsü böcügü elmentiyapragi bitkisi agaci cekirdegigezegenleri yildizlari,.....melekleri ceberrut, lahut alemindekiler varken, bunlara birbirleriyle anlascabilcegi birerde dil veren rabbinin üstünlügünü unuturda, iki dile bilene üstünlük yüklüyorsun, ahmak insanoglu, sana kim ögretti bu dilleri. köpek köpekceyi nereden ögrendi demek yokmu, kedi kedi dilini nerden ögrendi demek yokmu, bunun bir kitabida okuluda yok, nerden ögeniyor bunlar demek yokmu ahmak insanoglu, "köpegimi bu sene ilkokula gönderdim okumasini ögrendi" diyen varmi? köpek kendi dilini otamatik bilir, ama insan dilinide bilir, fakat konuşmaz sadece. "dab daba rab" ne demek acaba degilmi, yani musiki. yine mesela "şip şibidi şip" ne demek, yagmur ne diyor acaba diyen varmi. "kappudu kappudu kappudu kap" atin nali ne diyor acaba demek yokmu?
Hz. Yunus efendimiz, derviş yunus bu makama eren biri, ne diyor : "sordum sari cicege, annen baban varmidir." " ne inilersin dertli dolap" . Hz isa ise, onun, o cicegin annesi kim? babasi kim bilen bir makam, bir üst makam. bu kimin cibilliyati bilebilen bir makam. onu kim yiyecekde, onda lokma olcak, hücre olcak biliyor. ve öyle olunca, sen senin olcak lokmayi yiyebilir, nefesi alabilirsin. ve bagaya, dozere, tanka, takilcak vidayi, radyoya takamazsin azizim, olmaz olmaaaaz, ahmak olmak lazim 36 lik bir vidayi kücücük radyoya takmaya kalkmak delilik degilde ne o zaman, ey kafir deccal, sen senin olmayan makama eremezsin, o makam mehdinin ise, sen elli defa ugraş, senin olmaz. sen senin olan lokmaya nasipdar olabilirsin ancak ahmak, koca ahmak. sen bilmezmisin
ve mehdilik de öyle ismini mehdi koymakla, babasinin ismini abdullah koymakla, bilmem suriyede şamda namaz kilmamklada olmaz.
O nu yerdekilerde bilir, göktekilerde bilirken, ey kendi bilmez, ahmak cakma mehdiler, yok olun şimdi, kaybolun şimdi, ahmaklar sürüsü, daha derviş yunus derecesini ermemiş birinin mehdilige kalkmasi ancak DANGILLIKDIR.
::::::
Hz. Haticenin ümmertin annesi oldugunu söyledigimiz için, bizi yine yalanci cikarmaya kalkanlar oldu, ve bunu bu hafta şu satirlarla anlatip ispat edip cevaplayacagiz:
Herkesin bir cibillyati olan hayvan cinsinden sifati vardir, ve o hayvanin özelliklerinden taşir o kimse, ve hatcenin ümmetin annesi olmasi yani mesela karincalarda bir tane anne vardir, anne karinca bütün karincalarin annesidir, tabiatta örnegi varmi var. yine arilardada aynidir durum. ve meryemin, mehdinin yani isanin annesi olmasi, ve gelceekden gelen cocugun annesi olmasi demek ise, yani bütün mehdi cocuklarinin annesi demek olur. ve yine meryem, fakir meryem, cocugunu, öyle saraylarda büyütmedi isayi, deneleri harmana götüren arabalardan dökülen bugday başaklarini toplayarak büyüttü. ey mehdi cocuklarinin anneleri, öyle mehdiye bu cocuklara bakmiyorsun diye saray saltanat beklemeyin, yani an karinca meryem, başak topliyarak büyüttüyse, isa ruhullah olmasina ragmen, Alllahin en fakir kulu olan isa, Allah katinda en zenginlerden birisi, ve yine ali agaoglu ile özyilmazel konusu o nun bu konuyu yanliş anlayip, yanliş lansetmesi yüzünden, ve cok eşli hayvanlar belli, tek eşlilerde belli, ve süleyman aleyhisselamin 300 eşi olmasi, öyle belki sizin bildiginiz gibi degil, bir kadini alip boşarsan, istersen böyle 300 degil 3000 kadinla evlen boşan, varmi şeriata aykiri bir durum? yok. o zaman, onun 300 karisi olmasi, bir anda hareminde 300 kadin tutmuş olmayabilir degilmi? Bunun versionlari cok, ve bir ciftlikde bir tane saglam salma erkek at varsa, o bütün dişileri döllerki, ari diri ve soolu bir at soyu olsun diye degilmi? cünkü o at gercek soydur, gercek erkekdir, onun döllemesi, dogacak bütün yeni bebe atlarin ari diri irk at olmasi icindir degilmi?yine ciftlikde bvir koc bütün ciftligin koyunlari döller damizlik koc odur cünkü ve böyle olunca karişik irk olmaz ari diri irk olur yine, ve böyle olunca tek eşli hayvanlarda bellidir ve onlarda tek eşliligi korurlar
ve tabiatta örnekleri var.
saf kelimesi nerde geciyor mesala "saf kan at", "saf irk" safiye yani saf irk demekdir, yani o makama ancak saf irk olan kimseler ulaşabilir yani , hitler köpegi kendisini saf irk saniyordu ahmak. yani alman iti doberman saf irk diyordu, yani ahmak dünyada bir doberman köpegi yok, ve herkes doberman köpegi olcak diye bir hukuk olmaz, herkez köpek olursa, kedi ne olcak, yahut balik ne olcak, kuş ne olcak, ve digerlerini yok edip dünyayi tek irk yapma projesi, böyle ahmak birinin akli olabilir zaten, dangillarin başkmutani, onun ardindan gidenlerde zaten doppel dangil demek. yani dünyada at ayri bir soy, aslan ayri bir soy, kedi ayri bir soy, ve hepsininin ari diri irki vardir, amma bozdular ve artik öyle bir ari irk yok dencek kadar az, cünkü elma bozulunca oynaninca, nerde bulcan artik gercek elmayi, yok bir de, olanlarida öldürtüyorlar vararrsa. tavuk gribi dediler, gercek tavuklari ithaf etridiler, ve herkese bozuk irk tavuk sattilar, artik yokki gercek tavuk, kaldiysa bir kac bilinmeyen köyde kaldi belki, ve bu ayni sistem ile dometis faytini bir düşürdüler, adam satsada para etmiyor, kamyonlarca dometes cöpe döküldü, ertesi senede ekmediler, dometis tohumu kayboldu, sonra kendileri bozuk dometes soyunu sürdüler piyasaya, artikk gercek, ari diri dometes kalmadi yani, ve böylece bunlar, isde itler ve hitler akli ile, bütün diger soylari bozdular, ve kendi soylarini, ari irk kabul ettirmek için digerini bozdular, ve onlar kendileri bu bozuklardan yemezler zaten, sen, ben ucuz diye alabilip yiyebiliyoz, kendileri iyisni yiyorlar, bunlarin sana ban yok onlardan ve işde mehdi bunlarin cerkina comak sokan oluyor. öyle yapiyorlar fallanc, sirni ortaya koyuyor böyle yapiyorlar, onuda acikliyor ve onlarin işinede gelmiyor ve bize rakip sahte mehdiler icad etdi (:::) gavur.
amma sahteler aslina rucu etriri senin yaptgin sahte dometisler, artik bizim gercek dometisi aramamiz gerketigini ögretsyse senin o tüpretgini sahte mehdilerde , inslarin gercek mehdjiyi arayip secmesini sebeb olckadir zaten. danke bu hizmeitne bilmeden yaptgin hizmetin için.
Rabbim o ari diri soya ,saf soya, saf irka, mehdi soyuna, muhammed soyuna yardım etsinki, kafir decal ve irkiyla savaşinda güc kuvvet versin, onlari o kafirlere, galip getirsin, amiyn.
Karoglan hocanin kalp gözünün aralandigi mülhime nefs makamina cikdigi ilk hallerinde basindan gecen iki hatira
Zararın Neresinden Dönersen Kardır
1994 veya 1995 Seneleri olcak Avusturya nin Gmund ili Schrems Belediyesinde oturuyorum. Waidhofende yaklasik 20-22km uzakta bir firmaya iş başvurusu ıçın yola çıktım arabayla iki kilometre gittim icimden bir ses Zararın Neresinden Dönersen Kardır diyor bende düşündüm zaten yola ciktik yolunda bir kismini gittik bunun eger benzinden tasarufu olcaksa zaten benzin gitti kar neresinde diye yola devam ettim.
sonra waidhofen kavşagina geldim yine ayni ses Zararın Neresinden Dönersen Kardır diyor dedim artik yolu yariladik bunun karımı kaldı ben gidende iş başvurusu yapan dedim yola devam ettim. sonra waidhofene vardim şehirin icinde Mondo marketi var girende semel cöregi alan diye karşısına parkettim park levhasina dikkat etmemişim girdim 5 dakkada semmel cöregi aldim ciktim arabanin camina polis 300 schling ceza yazmiş ceza kagidini bırakmış gitmiş. kafa DANK DANK etti haaaaaa
Zararın Neresinden Dönersen Kardır ne demek anlayiverdim amma bize gelen o ilhama dikkat etmedik zarar ettik. sonra gittim iş başvurusunu yaptim he hüm dediler aldilar başvurumu ne aradilar ne sordular velhasil kelam rabbim melekeleri ile bize ilham etti Zararın Neresinden Dönersen Kardır buyurdu amma biz daha o zamanlar toy bir delikanlıyız kaala almadık ve sonunda 300 schling zarara ugrayanlar olduk velhasil siz siz olun eger şeriata aykiri olmayan bir ilham size gelirse ve derseki Zararın Neresinden Dönersen Kardır hemen orada yoldan dönün evet Zararın Neresinden Dönersen Kardır .
Karoglan Raşit Tunca 1994 veya 1995 senesi Avusturya Waidhofen Thaya Hatırası
Eger Bir işinde önüne bir engel ciktiysa vazgec o işden bilki o senin için hayirli degil
1999 senesinde Avusturyada Bir bucuk senelik kazancimi tasarruf ettim yaklasik 200 bin schling birikti
bir sene gecince zekatini türkiyeye yolladim bunu enişteme söyleyince
1999 sene sonunda izinimizi türkiyede gecirelim birlikte gidelim dedi hem dedi parani ilhlasa yada kombasana yatirda dedi sen zekatini veriyorsun bari zakatini kendi karindan kazansin dedi.
benim aklimdan fikrimden gecen birşey degildi aklima soktu neyse zaman geldi türkiyeye gittik türkiyedeen dönmeden önce memleketimiz afyonda dini finans kurumlarindan kuveyt türke gittim sordum danisdim iyi kar veriyor amma düsündüm buraya yatirisam dedim bunlar türkiyeden kacar filan ederse para gider dedim ihlasa gidelim oraya yatiralim dedim kuveyt turke yatirmadan cikdim.ordan ciktik arabaya bindik ihlasa finansa dogru gidiyoruz ardimiza bir araba takildi kavşakdan orucoglu alişveriş merkezinin önüne gelince lamba kirmizi yanip sönmeye başladi bizim bildigimiz buranin kurallarinda kirmizi yanip söndümü durusun daha dogurusu kirmizda durulur . o ardima takilan araba ben durunca düdük caldi bana el kol hareketi etmeye başladi bende kiszdim cektim arabayi saga indim gel lan buraya dedim sen kime el kol hareketi yapiyon haa bu seferde eline bir telsiz cikardi ben dedi sivil polisim sen neye duruyorsun biz senin arabaya carpsak nasil ödeycez bunun parasini arabam yeni araba üc yasinda sonra dedi bana ver bakan pasaportunu aliverende buralarda hava atmayin senin pasaportunu yakiverende gör gününü dedi başladik bagirişmaya ulan kimligini cikar falan filan derken orada otobüs duragindan bir adam geldi ben dedi avukatin dedi sen ne bagiryorsun bu adama dedi hem suclu hem güclüsün dedi ne pasaportu vercek bu adam dedi varsa bir sorun gel gidelim ben avukatim dedi onu duyunca sahtekar belki polis belki degil hadi git dedi bir daha dikkat et dedi allah bir hizir yolladi işimizi düzeltdi fakat yani ihlasa gitcez kapanmasina yarim saat kaldi engel cikmasina ragmen ordan kurtulunca arayip ihlas finansin yerini bulduk girdik iceri sanki onlar peygamberimiş gibi inanip hic şüphe etmeden parayi yatirdik. izin bitti türkiyeden geldik bir sen gecti ikinci senenin yarsinda dediler ihlas finansa el konuldu bizim para kitlendi kaldi.
sene 1999 da yatirdik sene 2001 de ihlasa el konuldu sene oldu 2012 ve daha bizim parayi ödemediler neymiş 2016 ya kadar ödeyceklermiş.neymiş efendim her sene 2000 kişiye ödendi 1500 yeni hesap acildi diye gösteriyor sayfasinda ulen sahtekar enver ören allah bin belanizi versin emi kapanmiş bankaya nasil yeni hesap acabiliyormuşsunuz kimi kandiriyorsunuz yani müslümanin deyene falan kimse güvenmesin bizim paralari alip başka hesaba yatiryorlar neymiş efendim 2000 kişiye ödedik yani 200 veya 300 kişinin ücbeşkuruşluk hesabini ödüyorlar gerisini actiklari yeni 1500 hesaba yatirip milleti kandiriyorlar ey başbakan millet madur durumda senden başbakan falan olamaz afyonlu ahmet necdet sezer bu sahtekarlarin sahtekarligini bildi el koydurdu sen ve partin ise bu sahtekarlara destek cikiyorsun kiyamette seninde yakana yapişcazbunuda bil. öyle herkesin başina gecip kort kort atmak kolay orda nasil hesap vercen bakalim.
asil meseleye gelince yani velhasil kelam Allah bir işinde bir amelinde eger önüne bir engel cikariyorsa bilki rabbim sana bu senin için hayirli degil diyor amma sen o rabbimin enegel cikardigi kapiyi kirip zorla acarsan sonda böyle biz gibi malinla paranla başina bela acarsin gitsek adami öldürsek yeridir bu kafirden beter müslümanin diye gecinen enver ören ve avenesinin allah belasini versin yani biz burda onlarin sebebiyle bankaya borcumuz var ödeyip kurtulamadigimizdan bu kafirden beter sahtekar münafiklarin yüzünden faiz ödüyoruz.
yani bunu bu olaydan sonra kac defa test ettik hep ayni eger bir engel bir tatsizlik cikiyorsa hemen vazgec o işden demekdir bilki o işde hayir yok sakin ola biz gibi kapiyi kirip acmayin cenabi mevla gitmesin diye karşimiza polis cikardi az daha oylansak o avukat cikmasa karşimiza muhakak daha oyalancakdik ve ihlas finans kapancakdi ertesi günde biz tekrar avusturyaya yola cikacaktik velhasil kelam
size 1999 senesinden -2012 senesi arasinda başimizdan gecen bu olay ile size bir kulak küpesi ikram etmek istedik umarim sizlerde bu küpeyi takar ve engelleri zorlamazsiniz. hayir olan işi cenabi mevla yag gibi aktiriverir bunu bilin ve ögrenin,hayirli olmayan işlerdede karşiniza böyle engeller tatsizliklar cikar
---------------------
Kaynaklar :
aasmaestefan
Kubilay Aktaş
derki com
Reyhan Sözen
indigodergisi com
Gültekin METİN
okyanusum com
tasavvuf-dersleri blogspot com
Karoglan Nurfelak
Başağaçlı Raşit Tunca
----------
Etiketler : Üçüncü Göz, Kalp Gözü, veya ,Ajna Çakrası, Nedir? ,Kalp Gözünü Açmak için, Neler Yapılır ,Tasavvufda, Nefsi Mülhimden Yukarısı,Nefsi Mülhime,nefsi emmare,nefsi emmare bissüi,nefsi levvame,nefsi mutmainne,nefsi raziye,nefsi marziye,nefsi kamil,nefsi kamile,nefsi safiye,tasavvuf,tasavvuf dersleri,dion,ahlak kalp,kalp gözü,gönül gözü,alindaki göz,kalpdeki göz,6. his,6.duyu,
AYLARIN iSiMLERi - ARABi AYLAR - ALMANCA AYLAR - iNGiLiZCE AYLAR
TÜRKÇE ARAPÇA ALMANCA iNGiLiZCE
OCAK MUHARREM JANUAR JANUARY
ŞUBAT SAFER FEBRUAR FEBRUARY
MART RABiUL EVVEL MÄRZ MARCH
NiSAN RABiUL AHiR APRiL APRIL
MAYIS CEMAZiYEL EVVEL MAI MAY
HAZiRAN CEMAZiYEL AHiR JUNI JUNE
TEMMUZ RECEB JULI JULY
AĞUSTOS ŞABAN AUGUST AUGUST
EYLÜL RAMAZAN SEPTEMBER SPTEMBER
EKiM ŞEVVAL OKTOBER OCTOBER
KASIM ZiLKADE NOVEMBER NOVEMBER
ARALIK ZiLHiCCE DEZEMBER DECEMBER
OCAK MUHARREM JANUAR JANUARY
ŞUBAT SAFER FEBRUAR FEBRUARY
MART RABiUL EVVEL MÄRZ MARCH
NiSAN RABiUL AHiR APRiL APRIL
MAYIS CEMAZiYEL EVVEL MAI MAY
HAZiRAN CEMAZiYEL AHiR JUNI JUNE
TEMMUZ RECEB JULI JULY
AĞUSTOS ŞABAN AUGUST AUGUST
EYLÜL RAMAZAN SEPTEMBER SPTEMBER
EKiM ŞEVVAL OKTOBER OCTOBER
KASIM ZiLKADE NOVEMBER NOVEMBER
ARALIK ZiLHiCCE DEZEMBER DECEMBER
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 6,252
» Forum posts: 6,871
Read More / Comment 
