MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 6,253
Forum posts:» Forum posts: 6,872

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Süleyman Demirel Kimdir

Süleyman Demirel ya da tam adı ile Sami Süleyman Gündoğdu Demirel[1] (1 Kasım 1924, İslamköy, Atabey – 17 Haziran 2015, Ankara), Türk siyasetçi ve devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı. Bundan önce, 1965–1993 tarihleri arasında yedi farklı hükûmette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık görevinde bulundu.[2] Ayrıca, 1964'ten 1980 yılına kadar Adalet Partisi, 1987–1993 yılları arasında ise Doğru Yol Partisi genel başkanı olarak görev aldı.

Demirel, siyasi kariyeri boyunca birçok ilki gerçekleştirdi. Türkiye'nin çok partili sisteme geçtiği 1946'dan sonraki dönemde, kurduğu 7 hükûmetle en çok hükûmet kuran siyasetçi, Türk siyasi tarihinde İsmet İnönü ve Recep (:::) Erdoğan'dan sonra en uzun süre görev yapan başbakan, 41 yaşında başbakanlık koltuğuna oturan en genç başbakan, 40 yaşında parti genel başkanı olan en genç politikacı ve 30 yaşında bir kamu kurumuna atanan en genç genel müdür rekorlarını kırdı.[3][4]

17 Haziran 2015'te, tedavi gördüğü hastanede solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle 90 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü üzerine Türkiye'de 17–19 Haziran tarihleri arasında ulusal yas ilan edildi

9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, 1 Kasım 1924?te Isparta'nın
Atabey ilçesine bağlı İslamköy'de doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde,
ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon'da bitirdi. Şubat 1949'da İstanbul
Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Elektrik
İşleri Etüd İdaresi' nde göreve başladı. Önce 1949-1950, daha sonra
1954-1955 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri'nde barajlar, sulama ve
elektrifikasyon konularında ihtisas yaptı.

İlk yılları
Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy'de Hacı Yahya Demirel (1893-1972) ile Hacı Ümmühan Demirel'in (1902-1979) oğlu olarak dünyaya geldi. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyonkarahisar'da bitirdi.[7] 1949'da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesinden yüksek inşaat mühendisi olarak mezun oldu.[8][9] 1948'de babası Hacı Yahya Demirel'in yeğeninin kızı Nazmiye (Şener) Demirel'le evlendi.

Görevleri
1950'de Elektrik İşleri Etüd İdaresinde çalışmaya başladı. Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) gönderildi. Türkiye'ye dönüşünde, 1953 yılında Seyhan Barajı inşaatı başladığında proje mühendisi iken Başvekil Adnan Menderes'in dikkatini çekerek 1954 yılında Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğünde Barajlar Dairesi Başkanlığına atandı. 1955 yılında da DSİ Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Bu arada Eisenhower Vakfının onu bursiyer olarak seçmesiyle yeniden ABD'ye gitti. Askerliğini yapmak üzere 1960 yılında genel müdürlük görevinden ayrıldı.[11] 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesinde inşaat mühendisliği alanında dersler verdi. Boğaziçi Köprüsü'nün ilk projesini (1954) hazırlayan, ABD'nin uluslararası mühendislik ve müteahhitlik firması Morrison Knudsen Inc.in Türkiye temsilciliğini üstlendi.

Siyasi kariyeri

1954
yılında Barajlar Dairesi Başkanı, 1955 yılında da Devlet Su İşleri
Genel Müdürü oldu. 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis
olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde su
mühendisliği konusunda dersler verdi.

1960'lar

Siyasî yaşamına, 1962 yılında, Adalet Partisi Genel İdare Kurulu
üyeliği ile başladı. 28 Kasım 1964 tarihinde bu partiye genel başkan
seçilmesinin ardından, kurulmasını sağladığı ve Şubat-Ekim 1965
tarihleri arasında görev yapan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı
olarak görev aldı.

1962'de siyasi yaşama atılarak Adalet Partisi'ne (AP) girdi. Aynı yıl yapılan I. Kongre'de genel idare kuruluna seçildi. AP'lilerin af kampanyası sonucunda eski cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın 22 Mart 1963'te şartlı olarak serbest bırakılmasının ardından Ankara'da meydana gelen olaylar sırasında AP genel merkezinin saldırıya uğraması üzerine aktif siyasetten çekildi. Demirel'in bu tavrı yıllar sonra parti içindeki muhalifleri tarafından, "şapkasını alıp kaçtı" ya da "şapkasını bırakıp kaçtı" diye aleyhinde propagandaya dönüştürüldü.[12]

Haziran 1964'te AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın beklenmeyen ölümü üzerine baş gösteren parti içi bunalım sırasında yeniden siyasete döndü. 28 Kasım 1964 tarihinde yapılan Adalet Partisi genel kongresinde Sadettin Bilgiç, Tekin Arıburun ve Ali Fuat Başgil'in de yarıştığı seçimde 1679 oydan 1072'sini alarak genel başkan seçildi.[13] İsmet İnönü hükûmetinin düşürülmesinden sonra Şubat 1965'te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında AP, Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Millet Partisi (MP) katılımıyla kurulmasını sağladığı 29. Türkiye Cumhuriyeti koalisyon hükûmeti'nde TBMM dışından başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak görev aldı. Aynı yıl babası Yahya Demirel memleketi Isparta'nın İslamköy beldesinde belediye başkanı seçildi.[14]

1965 genel seçimlerinde, Yeni Türkiye Partisi'nin silinmesiyle Demokrat Parti (DP) çizgisinin tek mirasçısı durumuna gelen Adalet Partisi aldığı %52,8 oy ile tek başına iktidar oldu. Demirel de bu seçimlerde Isparta milletvekili olarak ilk kez TBMM'ye seçildi. 27 Ekim 1965'te, 27 Mayıs sonrasının ilk koalisyonsuz hükûmeti olan 30. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'ni kurdu ve Türkiye'nin 12. başbakanı oldu.

Süleyman Demirel; İsmet İnönü, Celal Bayar ve Ragıp Gümüşpala gibi Kurtuluş Savaşı kahramanlarının yavaş yavaş siyaset arenasından çekildiği bu dönemde "Cumhuriyet Kuşağı" olarak bilinen 1920'lerde dünyaya gelmiş siyasetçilerin ilk örneklerindendi.

AP hükûmetinin işbaşı yapmasından kısa süre sonra, Süleyman Demirel'in karşılaştığı ilk kriz, 27 Mayıs 1960'ta devlet başkanlığını, 1961 Anayasası'nın kabul edilmesinden sonra da cumhurbaşkanlığını üstlenen Cemal Gürsel'in, sağlık durumunun görevini sürdürmesine engel olduğu yolundaki rapor üzerine cumhurbaşkanlığının sona ermesiydi. Ordu komuta kademesini altüst ederek yapılan ve üzerinden henüz altı yıl geçmiş olan 27 Mayıs Darbesi'nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki etkilerinin sürdüğü bir ortamda TSK içindeki güç dengelerini çok iyi bilen ve bu nedenle çok önemli bir konumda olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay, Demirel tarafından ordunun AP'ye karşı olan tavrının yumuşatılması için cumhurbaşkanlığına aday gösterildi.[15] 15 Mart 1966 tarihinde kendi isteği ile emekli olan ve kısa süre sonra kontenjan senatörü yapılan Sunay, 28 Mart 1966'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin beşinci Cumhurbaşkanı seçildi.

Süleyman Demirel'in 1965 ile 1971 arasında başbakan olduğu dönemde Boğaziçi Köprüsü, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri ve Keban Barajı gibi büyük yatırımlara imza atıldı. Bu dönemde Türkiye’de enflasyon %5, kalkınma hızı %7 idi. Bu kalkınma hızı Japonya’dan sonra petrol ülkeleri dışında, dünyanın ikinci yüksek kalkınma hızıydı.[16]

Bu gelişmelere karşın Adalet Partisi iktidarı toplumun aydın kesimleri ve özellikle öğrenci örgütlerince DP iktidarının 27 Mayıs sonrasındaki devamı olarak görüldü. 1961 Anayasası'nın sağladığı bazı temel haklar ve bunların kullanılması iktidarın giderek artan tepkileriyle karşılaşınca, 27 Mayıs 1960 öncesindeki gençlik protestolarının benzerlerini AP iktidarı da yaşamaya başladı. Öte yandan 1968'de Avrupa ve ABD'de yaygınlaşan gençlik hareketleri sosyalist düşünceyle yeni yeni ilişki kuran Türkiye'deki üniversite gençliğini de etkilemişti. Türkiye'deki ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki boykotla başladı. Bunu, öteki üniversite ve fakültelerde hızla yaygınlaşan boykot ve işgaller izledi. Akademik amaçlarla başlatılan bu eylemler daha sonra giderek siyasi içerik kazandı ve AP iktidarı için tedirginlik kaynağı oldu. Bunun ardından sağ ve sol görüşlü öğrenci grupları arasındaki çatışmalarda kan dökülmeye başladı. Huzursuzluğun, AP'yi DP'nin ardılı olarak gören Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde de yankılanmasının ardından "askerî müdahale" söylentileri yaygınlık kazandı. Kuvvet komutanlarının hükûmet başkanı Demirel'e ülkenin içinde bulunduğu duruma ilişkin mektup göndermeleri, sıradan gelişmeler hâline geldi.

1969'da, 27 Mayıs Darbesi'nden sonra, 1961 Anayasası'nın 68. maddesiyle Demokrat Partililere (DP) konan siyaset yasağının kaldırılması için, mayıs ve haziran aylarında İsmet İnönü ile Celal Bayar karşılıklı olarak tarihî sayılabilecek ziyaretler gerçekleştirdiler. Bu ziyaretlerden sonra anayasa değişikliği için Cumhuriyet Halk Partisi'nin de (CHP) desteğini alan AP'nin önerisi TBMM'de onaylandı. Ancak bu gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 27 Mayıs'ın restorasyonu olarak algılanmasına ve anayasa değişikliğine tepki göstermesine, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın da anayasa değişikliğine karşı tavır almasına neden oldu. Tüm bu tepkiler AP'nin tavrını, anayasa değişikliği meselesinin 12 Ekim 1969'da yapılacak seçimler öncesi lüzumsuz bir gerginliğe neden olmaması ve Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesinin seçim sonrasına bırakılması yönünde değiştirdi. AP'nin af konusundaki tutum değişikliği ile parlamentonun itibarının zedelendiğini ileri süren, Celal Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy ve eski DP’li bakanlardan Samet Ağaoğlu'nun eşi AP Manisa Milletvekili Neriman Ağaoğlu, 31 Temmuz 1969 günü partilerinden ve milletvekilliklerinden istifa ettiler. Bu gelişme eski DP'lilerin AP’lilerle ihtilaflarının su yüzüne çıkması şeklinde yorumlandı.[17]

12 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de AP yüzde 47 oy alarak yine tek başına iktidar oldu ve Demirel ikinci hükûmetini kurdu (3 Kasım 1969). Ancak, halktan gelen bu destek AP'nin bölünmesini önleyemedi; partisi dışından gelen eleştiriler karşısında hoşgörülü, liberal bir siyaset izleyen Demirel, Adalet Partisi içinde başlayan muhalefete karşı aynı hoşgörüyü göstermedi. Kendisine bağlı "Yeminliler" hizibindeki kişilerin kayırılması, ülkede günden güne artan toplumsal, iktisadi, siyasi karışıklıklara son verilmesi ve eski Demokrat Parti mensuplarının siyasi haklarının iadesi sorununun çözülmesi gibi istekleri dile getiren milletvekilleri partiden çıkarıldı. Bunun üzerine 72 AP'li senatör ve milletvekili, aynı istekleri içeren bir muhtırayı Demirel'e verdi (12 Ocak 1970). Demirel'in, "Biz muhtırayla iş görmeyiz." diyerek belirtilen istekleri göz ardı etmesi karşısında, 11 Şubat 1970'te, Saadettin Bilgiç ve Faruk Sükan'ın başını çektiği 41 AP'li milletvekili bütçe görüşmeleri sırasında, CHP ve öteki muhalefet partileriyle beraber ret oyu vererek Demirel'i istifaya zorladı. 41 milletvekilinin karşı oy vermesi üzerine bütçe 214 kabul oyuna karşılık 224 ret oyuyla güvenoyu alamadı ve Demirel ertesi gün başbakanlıktan istifa etti. Bu olaylardan sonra Celâl Bayar çevresindeki AP milletvekilleri istifa ederek eski Demokrat Parti'nin gerçek mirasçısı olma savındaki Demokratik Parti'yi kurdular. Aynı dönemde AP'nin İslamcı kanadının önemli bir bölümü partiden ayrılıp Necmettin Erbakan'ın kurduğu Millî Nizam Partisi'ne katıldı. Adalet Partisi'nde meydana gelen bu kopmalar, hükûmetin zayıflığından yakınanlar için önemli bir dayanak oluşturdu.

Demirel, Mart 1970'te yeni bir hükûmet kurdu ve aynı yıl yapılan 5. Kongre'de yeniden genel başkan seçildi.

12 Mart Dönemi

Parti içi muhalefet gibi Demirel iktidarının cendere altına alındığı bir diğer sorun haşhaştı. 1970 yılında, Richard Nixon yönetimindeki ABD Hükûmeti Demirel hükûmetinden haşhaş ekiminin yasaklanmasını istedi. 1960'lı yılların ikinci yarısında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki yakınlaşmadan rahatsızlık duyan ABD yönetiminin bu talebinin, siyasi tabanı kırsal nüfusa dayanan Demirel tarafından reddedilmesiyle zaten yolunda gitmeyen ABD-Türkiye ilişkileri iyice gerildi.[18] Haşhaş meselesi 12 Mart'ın temel sebeplerinden biri oldu.[19]

İktisadi durumun bozulması, Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran 1970 Olayları, Türk Lirası'nın değerinin yüzde 66 oranında düşürülmesi (10 Ağustos 1970)[20], 68 öğrenci olayları ve grevler karşısında Demirel, 1961 Anayasası'nı suçlayarak bu anayasayla ülkenin yönetilemeyeceğini savundu. Bu konuyu da kullanan Millî Demokratik Devrimciler 1971 yılında 9 Mart darbe teşebbüsüne kalkışınca 12 Mart muhtırası ile hükûmet istifaya zorlandı. Aynı gün Demirel istifa etmesiyle Nihat Erim hükûmeti kuruldu. Anayasa'da Demirel'in istediği yönde değişiklikler 12 Mart döneminde gerçekleştirildi, o da parti başkanı olarak "partilerüstü" denilen hükûmetleri bakan vererek destekledi. Bir yandan da parlamentodaki gücüne dayanarak askerî kesim karşısında üstünlük elde etmeye çalıştı. 1973 ilkbaharında CHP ile anlaşarak Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesini önledi. Bu göreve, iki partinin de üzerinde anlaştığı Fahri Korutürk getirildi.

1973'ten 12 Eylül 1980'e

14 Ekim 1973 genel seçimlerinde, siyasi rakibi olan Bülent Ecevit'in liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Demirel'in AP'sinden daha çok oy aldı, böylece AP 11 yıl aradan sonra CHP'nin karşısında ikinci parti durumuna düştü.

Adalet Partisinin bu başarısızlığının ardında 1972'de CHP liderliğine seçilen Ecevit'in halk nezdindeki popülaritesi kadar, Adalet Partisi içindeki bölünmeler de büyük rol oynamıştı. 1965 seçimlerinde oyların yarısını alan AP sağ siyasetin her rengini, küçük burjuvasından büyük burjuvasına kadar ülkedeki sermaye sahiplerinin tüm kesimlerinin çıkarlarını temsil eden bir koalisyondu. Ancak gelişen kapitalist ekonominin yol açtığı toplumsal sonuçlar 1960'ların sonlarında Türk sağında parçalanmalara neden olmuştu. 1960'lı yıllarda iyice belirgin hâle gelen İstanbul merkezli büyük sermayenin gelişip, yabancı sermayenin uzantısı (montaj sanayi) hâline gelmesiyle, Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve toprak sahipleri piyasanın rekabet koşullarıyla baş edemez hâle geldi. Kuruluşundan sonra uzun süre farklı çıkarların temsilini bünyesinde taşıyan AP, 1960’ların sonlarına doğru git gide salt büyük sermayenin çıkarlarının savunucusu oldu. Bunun sonucu olarak Necmettin Erbakan'ın MSP'si ile birlikte aynı toplumsal tabana (Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve zanaatkârlar) hitap eden, AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti 1973 seçimleri'nde toplam yüzde 24 oy oranına erişirken, Demirel liderliğindeki AP'nin oyları yüzde 17 oranında geriledi.[21]

Seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP koalisyonu Kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştirmesine rağmen, Kıbrıs başta olmak üzere birçok konuda kendi içinde anlaşmazlığa düşmüştü. Başbakan Ecevit erken seçime gidebilmek için 18 Eylül 1974'te istifa etmesine rağmen bu istifa erken seçimin yapılmasını sağlayamadığı gibi Eylül 1974'ten Mart 1975'e kadar 200 günü aşkın süren bir hükûmet krizine neden oldu. Sonunda güvenoyu alamayan Sadi Irmak hükûmetinin ardından 31 Mart 1975'te AP Genel Başkanı Süleyman Demirel'in başkanlığında Adalet Partisi (AP), Millî Selamet Partisi (MSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi'nden (CGP) oluşan koalisyon hükûmeti kuruldu. Sola karşı hemen hemen bütün sağ partilerin birliğini oluşturan Demirel hükûmeti, "I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti" olarak anıldı. Dört yıl aradan sonra başbakanlık koltuğuna oturan Demirel, koalisyonu yürütebilmek için MSP ve MHP'nin yandaşlarının devlet örgütü içinde kadrolaşmalarına göz yumdu. Bu hükûmet döneminde ülkede yeniden yoğun terör olayları ve toplumsal hareketler başladı; ülke dış ödemeler açığı ve hızlı enflasyondan kaynaklanan bir ekonomik bunalıma girdi.

1975 yılında kardeşi Hacı Ali Demirel'in oğlu Yahya Kemal Demirel'in adı hayali mobilya ihracatı yaptığı iddiasıyla gündeme geldi. Yurt dışına mobilya yerine sunta gönderdiği, devletten haksız vergi iadesi aldığı iddia edildi. Bu iddia gazeteci Uğur Mumcu tarafından haberleştirildi ve Altan Öymen'le birlikte hazırladıkları Mobilya Dosyası adlı kitapta belgeleriyle yayınlandı. Yahya Demirel kısa bir süre de cezaevinde yattı.[22]
Dönemin Romanya cumhurbaşkanı Nicolae Ceauşescu, Süleyman Demirel ile yaptığı görüşmede 23 Haziran 1976, Ankara

AP, 1977 seçimlerinde bir derece güçlenmesine karşın, aldığı 36,9 oy oranıyla, oylarını 8 puan artırarak yüzde 41,4 oy alan CHP'nin ardından ikinci parti olabildi. Seçim sonrasında kurulan Ecevit hükûmeti güvenoyu alamayınca, Ağustos 1977'de MSP ve MHP'nin de katılımıyla oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti'nin başbakanı oldu. Bu hükûmet, Güneş Motel Olayı diye anılan operasyonla CHP'nin Adalet Partisi'nden seçilmiş 13 milletvekilini bakanlık vaadiyle transfer etmesinin üstüne 31 Aralık 1977'de CHP'nin gensoru önergesiyle düşürüldü. 1978 başında Ecevit tek başına iktidar oldu. AP'den transfer edilen milletvekillerinin çoğuna bakanlık verildi. İktidarı yitiren Demirel, CHP ağırlıklı hükûmetle diyalog kurmayı reddedip, Ecevit'e karşı hırçın bir muhalefet yürüttü. 21 Şubat 1979 Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e, sıkıyönetimin uzatılmasına karşı olduklarını açıkladı.

ABD ambargosunun getirdiği sıkıntılar, enflasyon ve bir kısmı Türk Gladio'su tarafından organize edilen anarşik olaylar (özellikle Kontrgerilla tarafından tertiplendiği iddia edilen Maraş Katliamı), Ecevit iktidarının halkın nezdinde güven kaybetmesine neden oldu. 14 Ekim 1979 ara seçimlerinde devrimci grupların da boykot etmesiyle oyları gerileyen CHP iktidardan çekildi. Büyük bir farkla seçimleri kazanan AP'nin lideri Demirel, önceki Milliyetçi Cephe hükûmetlerinin yarattığı olumsuz hava nedeniyle hükûmetini dışarıdan desteklenen bir azınlık hükûmeti olarak kurdu. Kasım 1979'da MHP ve MSP'nin dışarıdan desteğiyle kurulan 6. Demirel hükûmetiyle tekrar başbakan olan Demirel 12 Eylül 1980 Darbesi'ne kadar görevini sürdürdü.

Ülkenin büyük boyutlara varan iktisadi sorunları karşısında, kredi veren uluslararası kurumların önerdiği önlemleri (24 Ocak Kararları) uygulamak durumunda kaldı. Bu sırada Başbakanlık Müsteşarlığına Turgut Özal'ı getirdi. 24 Ocak 1980 Türkiye'nin liberal ekonomiye geçişinde tam bir dönüm noktası oldu.

12 Eylül Darbesi


Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının 1979 yılının son günlerinde cumhurbaşkanına verdikleri "uyarı mektubu"ndan sonra askerî darbenin beklenir duruma gelmesine karşın, ana muhalefet partisi başkanı Ecevit ile tırmanan teröre (eski başbakan Nihat Erim, eski Tekel Bakanı MHP'li Gün Sazak ve Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler gibi önemli kişiliklerin suikastlarla öldürülmesi) karşı ortak bir çözüm üzerinde anlaşmaktan kaçındı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün süresini doldurarak görevinden ayrılmasından (Nisan 1980) sonra ortaya çıkan cumhurbaşkanı seçim sorununun çözülmesini geciktirdi.

12 Eylül 1980'deki askerî müdahaleyle başbakanlığı sona erdi ve Hamzakoy'da (Gelibolu) yaklaşık bir ay gözetim altında tutuldu (13 Eylül-11 Ekim 1980). Partisi 16 Ekim 1981'de kapatılıncaya kadar başkanlıktan ayrılmadı. 7 Kasım 1982 halkoylamasında kabul edilen 1982 Anayasası'nın geçici 4. maddesi ile 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alındı. Ancak partisinin eski yöneticileriyle bağlantılarını sürdürdü. Mayıs 1983'te siyasi partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra, Demirel "Tapulu arazime gecekondu yaptırmam." diyerek ne askerî yönetimin Bülend Ulusu'ya kurdurmaya çalıştığı partiye ne Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi'ne ne de Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi'ne (ANAP) destek verdi.[23] 20 Mayıs 1983'te AP'nin devamı olarak Büyük Türkiye Partisi (BTP) kuruldu. Ancak, 31 Mayıs 1983'te AP'nin devamı olduğu gerekçesiyle Millî Güvenlik Konseyi tarafından kapatıldı. Demirel de siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle bazı CHP ve AP'lilerle birlikte bir süre Çanakkale, Zincirbozan'da dört ay zorunlu ikamete tabi tutuldu.

Doğru Yol Partisi (DYP) kurulunca onu destekledi. 6 Eylül 1987'deki halk oylaması sonucunda siyaset yasağı kalkan Demirel, DYP'nin o tarihteki genel başkanı Hüsamettin Cindoruk'un istifası ile 24 Eylül 1987'de DYP'nin genel başkanlığa seçildi. 29 Kasım 1987 seçimlerinde Isparta'dan milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. 1988 ve 1990 yıllarında yapılan büyük kongrelerde DYP genel başkanlığına yeniden seçildi. Bu dönemde, 24 Ocak Kararları'nı beraber hazırladığı Turgut Özal'a karşı sert bir muhalefet yürüttü.

Son başbakanlığı

20 Ekim 1991 genel seçimlerinde DYP oyların yüzde 27'sini alarak çıkardığı 178 milletvekiliyle TBMM'de birinci parti durumuna gelince Demirel, hükûmeti kurmakla görevlendirildi. 20 Kasım 1991'de Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile bir koalisyon hükûmeti kurdu.

Bu dönemde Cumhurbaşkanı Turgut Özal'la Süleyman Demirel hükûmeti arasındaki yetki çatışması uzun süre siyaset gündemini belirledi ve parlamenter sistemde cumhurbaşkanının konumuyla ilgili bir sistem tartışmasına yol açtı. DYP-SHP hükûmetinin demokratikleşme yolunda attığı en önemli adımlar "Kürt realitesinin tanındığının" açıklanması[24], Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu'nun yeniden düzenlenmesi, 27 Mayıs 1960'tan sonra kapatılan DP ile 12 Eylül'den sonra kapatılan partilerin açılması ve sendikal özgürlüklerle ilgili bazı uluslararası sözleşmelerin onaylanması oldu.

Süleyman Demirel'in başbakanlığı döneminde DYP-SHP hükûmeti, enflasyon konusunda söz verdiği başarıyı gösterememekle birlikte, ekonomik büyümeyi canlandırmakta ve ücretlilerin reel gelirlerini artırmakta bir ölçüde başarılı oldu. 1992 yılında herhangi bir sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık giderlerini karşılamak için "Yeşil Kart" uygulaması başlatıldı.[25] 1987 yılında başlatılan, emeklilikte belirli bir süre prim ödeme ve belirli bir süre sigortalı olma şartının yanında üçüncü bir şart olarak da belirli bir yaşı tamamlama şartı uygulaması Demirel döneminde değiştirildi; 1992 yılında çıkarılan 3774 sayılı Kanun'la emeklilikte “yaş” şartı tamamen kaldırıldı, böylece kadınlar 38 ve erkekler 43 yaşında emeklilik hakkı elde etti.[26]

Büyük kentlerdeki aşırı sol terör eylemlerinin denetim altına alınmasında da ilerleme sağlandı. Buna karşılık, laiklik yanlısı yazar Uğur Mumcu'nun Ocak 1993'te bombalı bir suikast sonucunda öldürülmesi, hükûmetin radikal İslamcı terör karşısındaki duyarlılığının sınanmasına yol açtı.

Koalisyonun iki ortağı da geçmişte Güneydoğu Anadolu'da olağanüstü hâlin ve koruculuk sisteminin kaldırılmasını, Çekiç Güç'ün görevine son verilmesini savundukları hâlde, DYP-SHP hükûmeti bu uygulamaları sürdürdü.

Cumhurbaşkanlığı

17 Nisan 1993 tarihinde 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp ve koroner yetmezliğine bağlı tansiyon düşmesi sonucunda yaşamını yitirdi. Süleyman Demirel 4 Mayıs tarihinde, Turgut Özal'ın beklenmeyen ölümüyle boşalan Cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan etti. 8 Mayıs günü TBMM'de yapılan seçimin ilk turunda Demirel 234 oyda kalarak yeterli çoğunluğu sağlayamadı. İkinci turda Demirel 225, öteki partilerin adayları Kamran İnan (ANAP) 95, Lütfi Doğan (RP) 49, İsmail Cem (CHP) 25 oy aldı. 16 Mayıs'taki üçüncü turda Doğru Yol Partisi dışında koalisyon ortağı Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) desteğiyle 244 oy olan Demirel Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.[27]

Mart 1995'te Azerbaycan'da Haydar Aliyev'e karşı gerçekleştirilen darbe girişimini önceden haber alıp Aliyev'i bilgilendirdi.[28]

18 Mayıs 1996 tarihinde İzmit'te katıldığı bir alışveriş merkezinin temel atma töreni sırasında İbrahim Gümrükçüoğlu adlı bir eylemcinin ateşli silahla düzenlediği suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Saldırıda, silahını ateşlemek üzere çıkaran İbrahim Gümrükçüoğlu'nun üzerine atlayan koruma müdürü Şükrü Çukurlu kolundan, bir gazeteci ise ayağından yaralandı.

28 Şubat Süreci olarak bilinen dönemde bazı çevrelerce Refahyol Hükümeti'ne karşı oluşan cephenin başaktörü olmakla itham edilirken[29], bazı çevrelerce de gerginliği yumuşatarak bir darbeyi engellediği öne sürüldü.[30]

Görev süresinin bitimine doğru cumhurbaşkanlığı süresinin beş yıl daha uzatılmasını öngören T.C. Anayasası'nın 101. maddesi ilgili değişiklik teklifi, 5 Nisan 2000 tarihinde TBMM Genel Kurulu'nda reddedildi.[31] TBMM'de 351 sandalyesi bulunan koalisyon ortakları Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi'nin liderlerinin mutabakat açıklamalarına karşın, bir kişinin beşer yıllığına iki kez cumhurbaşkanı olabilmesini öngören anayasa değişiklik teklifine verilen oyların 303'te kalmasıyla Demirel köşke veda etmek zorunda kaldı. 16 Mayıs 2000 tarihinde, görevini Ahmet Necdet Sezer'e devretmiştir.

Eşi Nazmiye Demirel, Alzheimer hastalığı tedavisi gördüğü hastanede 27 Mayıs 2013'te yaşamını yitirdi.

Demirel'in memurluktan cumhurbaşkanlığının sona erdiği döneme kadar geçen sürede kullandığı eşyaların sergilendiği Süleyman Demirel Demokrasi ve Kalkınma Müzesi Isparta'da 26 Ekim 2014 tarihinde açıldı.[

Vefatı ve cenazesi

13 Mayıs 2015 tarihinde böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu sebebiyle Güven Hastanesi'ne yatırılan Demirel, 17 Haziran 2015 günü, saat 02.05'te solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle aynı hastanede hayatını kaybetti. 19 Haziran 2015'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'deki devlet cenaze töreni ile Kocatepe Camii'ndeki dini törenden sonra Demirel'in naaşı memleketi Isparta'ya götürüldü. Naaşı ertesi gün memleketi Isparta, İslamköy'deki anıt mezar olarak tahsis edilen yerde toprağa verildi

Ödülleri


   Polonya Beyaz Kartal Nişanı, 28 Ekim 1993
   Hırvatistan Kral Tomislav Grand Madalyası, Zagrep 7 Temmuz 1994 (Türkiye ile Hırvatistan Cumhuriyeti arasındaki dönemin dış ilişkilerinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in barış, istikrar ve işbirliğinin yararına yönelik dış politikası, iki ülke ve iki halkın karşılıklı yararına, Hırvatistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki dostane ilişkiler kurmak ve geliştirmeye yönelik katkıları adına verilmiştir.)
   İtalya Liyakat Nişanı, 7 Ekim 1996
   Estonya Terra Mariana Haç Nişanı, 1997
   Romanya Romanya Yıldız Nişanı, 1999
   Gürcistan Altın Post, 1999
   Almanya Liyakat Nişanı, 6 Nisan 2000

Notlar

   Siyasi kariyeri boyunca, çocukluk yıllarında çobanlık yaptığı için "Çoban Sülü", 1950'li yıllardaki Devlet Su İşleri'ndeki çalışmaları için "Barajlar Kralı"[33], 1960'ların başlarında çalıştığı ABD'li Morrison Knudsen adlı mühendislik firması nedeniyle "Morrison Süleyman"[34], 12 Eylül Darbesi sonrasında siyasi yasaklı olduğu dönemde "Bir Bilen"[35] gibi lakaplarla anılmıştır.

Popüler Kültür

Fikret Kızılok, Yadigâr (1995) albümündeki "Demirbaş" şarkısıyla, Süleyman Demirel'in siyaset sahnesinden uzaklaşamamasını esprili bir dille anlatmıştır. Barış Manço'nun 1992 tarihli Mega Manço albümünün hit şarkılarından biri olan "Süleyman" yine bir Süleyman Demirel taşlamasıydı. 2007 yapımı Zincirbozan filminde Haldun Boysan tarafından canlandırılmıştır.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye'de filminde de konuk oyuncu olarak yer almıştır.



Adı verilen yerler


Süleyman Demirel'in adı memleketi Isparta'da yapılan bir havalimanına, bir üniversiteye ve çok sayıda okula verildi. Bunların bir kısmı

   Afyon Süleyman Demirel Fen Lisesi
   ADANA Süleyman Demirel Bulvarı
   Erciyes Üniversitesi Süleyman Demirel Kapalı Spor Salonu
   Isparta Süleyman Demirel Havalimanı[36]
   Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Süleyman Demirel Konferans Salonu
   Isparta Süleyman Demirel Bulvarı
   Isparta Süleyman Demirel Fen Lisesi
   Süleyman Demirel Üniversitesi[37]
   Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi
   Konya Selçuk Üniversitesi Süleyman
   Tiflis Özel Demirel Koleji
   Demirel Kültür Merkezi
   İstanbul, Kartal, Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[38]
   İzmir, Karşıyaka, Emlakbank Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[39]
   İzmir, Bornova, Süleyman Demirel Çok Programlı Lisesi[40]
   Silopi Süleyman Demirel İlköğretim Okulu[41]
   Hatay, Dörtyol, Dörtyol Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[42]
   Ankara, Sincan, Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[43]
   Kahramanmaraş Süleyman Demirel Fen Lisesi
   Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi
   Kahramanmaraş Süleyman Demirel İlköğretim Okulu
   Isparta, Keçiborlu, Süleyman Demirel Teknik Lise ve Çok Programlı Lisesi[44]
   Isparta Süleyman Demirel Eğitim Kompleksi
   Çankırı Süleyman Demirel Fen Lisesi
   Aydın, Efeler-Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[45]
   Kdz. Ereğli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel İmam Hatip Orta Okulu
   Kdz. Ereğli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Orta Okulu
   Gebze Süleyman Demirel Anadolu Lisesi

------------------
Kaynakca :
Wikipedia


Ünal Aysal Kimdir

1941 İstanbul doğumlu olan Ünal Aysal orta öğrenimini 1960 yılında mezun olduğu Galatasaray Lisesinde, Yüksek öğrenimini de İsviçre - Neuchatel Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden de muadelet diplomasını aldı.

Galatasaray Lisesi'nden mezun olduğu 1960 yılından itibaren, çalışma hayatına başlamış olan Ünal Aysal, 1970-72 yıllarında Koç Holding bünyesindeki Ram Dış Ticaret şirketinde ihracat koordinatörü olarak görev yaptı.

Ünal Aysal, 1973 yılı başında Brüksel'deki bir firmanın ticaret müdürü olarak çalıştı. 1974 yılında da Unit International'i kurdu. Bu şirkette, ilk 10 yıllık dönemde demir çelik ve sanayi mamulleri satışı ve petrol swap işlemleri yaptıktan sonra, 1984 de petrolün yanı sıra, elektrik üretimi ve anahtar teslim santral inşa ve finansmanı projelerinde ihtisaslaştı.

Bu arada, Türkiye ve İran'da elektrik santralleri kuran Ünal Aysal, daha sonra temiz enerji yatırımları ve madencilik faaliyetlerine yöneldi.

Ünal Aysal, bu alandaki çalışma ve başarıları yanında turizm sektörü ile de ilgilendi; Antalya Kemer'de, biri 450, diğeri 370 odalı 5 yıldızlı oteller kurdu. Ayrıca İstanbul Boğazda bir butik otel sahibidir.
Ünal Aysal'ın, 1000 kişinin çalıştığı Unit Grubu'nun çatısını oluşturan 23 şirketin yönetim kurulu başkanı olarak yürüttüğü girişimlerden başka, bazı yatırımcı Avrupa şirketlerinin yönetim kurullarında da faal üye olarak çalışmaktadır.

Ünal Aysal 1999 yılında, Türkiye'yi yurt dışında en iyi temsil eden iş adamlarından biri olarak, Bakanlar Kurulu kararı ile Cumhurbaşkanı tarafından verilen Yüksek Liyakat Madalyası ile onurlandırılmıştır.
İktisadî Araştırmalar Vakfı, Tez Değerlendirme Yarışmasının sponsorluğunu üstlenen Ünal Aysal'ı, her yıl bu amaçla yapmış olduğu katkılardan dolayı şeref üyeliğine seçmiştir.

Ünal Aysal 2010-2011 Sezonununda 14.05.2011 tarihinde katıldığı seçimi kazanarak Galatasaray SK başkanı seçilmiştir. 2998 oy alarak tarihin en çok oy alan başkanı olmuştur.

Ahmet Mete Işıkara

Deprem Dede

Türk Kızılayı Danışmanı

akademisyen

1941 yılında Mersin'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Bölümünden mezun oldu, aynı yerde doktora çalışmalarını tamamladı.

17 Ağustos 1999'da Marmara bölgesinde yaşanan deprem sonrası yaptığı toplumu bilinçlendirme çabaları nedeniyle özellikle dönemin çocuklarının bilincine deprem dede, deprem amca gibi isimlerle de yerleşti.

1964 – 1976 yılları arasında Arzmanyetik alanının değişimi ile ilgili çalışmalar yaptı ve Manyetik ve elektromanyetik yöntemlerle yer kabuğunun yapısının araştırılması çalışmalarında bulundu.
1969 yılında Necmi Rıza Ahıska'nın kızı Aysel Ahıska ile evlendi.

1976 - 1983 yılları arasında Türkiye Ulusal Jeodezi ve Jeofizik Birliği Ulusal Jeomagnetizma ve Aeronomi Komisyonu Başkanlığı yaptı.

1979 - 1982 yılları arasında Avrupa Depremlerin Önceden Belirlenmesi Çalışma Grubu’nda koordinatör yaptı.

1980 - 1983 yılları arasında Türkiye adına Avrupa Konseyi Deprem Uzmanları Komitesi’nde temsilcilik yaptı.

1980 - 1992 yılları arasında Avrupa Sismoloji Komisyonu’nda, Depremlerin Önceden Belirlenmesi Komisyonunda Sekter olarak bulundu.
1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde göreve başladı.

1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür yardımcısı oldu.

1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür oldu.

1991 – 1992 B.Ü Rektör Yardımcılığı yaptı
1985 – 1999 Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Jeofizik Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı.

1991 – 2002 Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü olarak görev yaptı.
1992 – 2000 B.Ü Yönetim Kurulu Üyesi oldu.
1993 - 2000 yılları arasında Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu’nda, Depremlerinin Önceden Belirlenmesi Değerlendirme Danışma Komitesi Üyeliğinde bulundu.

2000 – 2002 Başbakanlık Ulusal Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü Ulusal Danışmanlığı görevini yürüttü.

2002 Afete Hazırlık Eğitim Derneği (AHDER) Başkanlığı’nda bulundu.

2005 Türk Kızılayı Genel Başkan Danışmanlığı yapıyor.
1976 – 2008 yılları arasında deprem ve depremselik çalışması, depremlerin önceden belirlenmesi araştırmaları, deprem konusunda toplum eğitimi, afet yönetimi ve afet zararlarının azaltılması konusunda çalışmalar yürütüyor.

HABER


2010-2014 deprem geliyor
Milliyet 4 Eylül 2008

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü'nün 140. yılı kutlamalarında açıklama yapan Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, olası İstanbul depreminin 2010 - 2014 yılları arasında olacağını söyledi.

Kendisinin yürüttüğü olasılık araştırmasına göre, bu veriyi elde ettiğini söyleyen Işıkara, bu yıllar arasında Marmara depreminin büyük bir olasılıkla yaşanacağını kaydetti. " Benim bir olasılık modelime göre yaptığım bir araştırma var. Buna göre İstanbul'da her an bir deprem olabilir" diyen Işıkara 2010-2014 yılları arasında depremin olma olasılığının çok daha yüksek olduğunu kaydetti.

"DEPREMİ ÖNCEDEN BİLMEK MÜMKÜN DEĞİL"

"Depremi önceden bilmek demek, bir depremin nerede, ne büyüklükte olacağını bilmek demek" diye konuşan Işıkara, depremi önceden bilmenin mümkün olmadığını söyledi. Prof. Işıkara depremin nerede ve ne büyüklükte olacğını bilimin söylediğini, ama bilimin maalesef zamnı tahmin edemediğini kaydetti. 1999'dan bu yana deprem konusunda bilincin arttığını, toplumun eskisinden daha da bilinçli olduğunu söyleyen Işıkara, Türkiye'nin deprem araştırmaları konusunda oldukça ileri düzeyde olduğunu da sözlerine ekledi.

HABER


Işıkara deprem bekliyor

Işıkara, “Marmara depremine, bir gün daha yaklaşıyoruz. 17 Nisan’a kadar 5 ve 5’in üzerinde bir veya iki deprem olursa sürpriz olmaz“ dedi.

Işıkara, “Yılda bir kere 5’in üzerinde 6 ile 6,9 büyüklüğünde deprem olurken, 1 Mayıs 2003’ten bu yana bu yaşanmadı. Bundan rahatsız oluyorum. 17 Ağustos öncesi de böyleydi. Deprem olacak gerçeğini kabul edip, hazırlıklı olmalıyız” dedi. Işıkara, Marmara depreminin 2010 ile 2014 yılları arasında olma ihtimalinin de yüksek olduğuna dikkat çekti.

HABER


'Deprem Dede' yoğun bakımda
Zaman 20 Kasım 2012

Türk Kızılayı Genel Başkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, tedavi gördüğü hastanede yoğun bakıma alındı.

'Deprem Dede' olarak da bilinen Işıkara, İstanbul Göztepe - Medical Park Hastanesi'nde yoğun bakıma alındı. Işıkara'nın solunum yetmezliğinden dolayı yoğun bakıma alındığı ve koah hastası olduğu hastane yetkilileri tarafından belirtildi.

Işıkara, daha önce de nefes darlığı, yüksek tansiyon, yüksek tansiyona bağlı kalp yetersizliği ve kalp krizi şüphesi ile hastaneye başvurmuş ve 3 Ocak 2012 tarihinde anjiyo olmuştu.

VEFAT-HABER

Deprem Dede hayatını kaybetti
21 Ocak 2013

Kamuoyunda Deprem Dede olarak bilinen Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara vefat etti.Göztepe Medical Park Hastanesi'nde yoğun bakımdu tutulan Işıkara'nın bugün iki kez kalbi durdu. Yapılan tüm müdahalelere rağmen Işıkara kurtarılamadı.

Prof. Işıkara, 20 Kasım'da da Yüksek tansiyon, yüksek tansiyona bağlı kalp yetersizliği ve kalp krizi şüphesi hastaneye kaldırıymıştı.

Işıkara 3 Ocak 2012 tarihinde anjiyo olmuştu.

Virginia Apgar Kimdir?

1952 yılında bir hastane kafeteryasında kahvaltı yaptığında bir bebeğin doğumunun ne kadar iyi geçtiğini değerlendirmek için bir yol buldu. Derhal beş değerlendirme kriteri yazdı: Solunum, kalp hızı, kas tonu, refleksler ve cilt rengi. Tarihe “Apgar Skorlaması” olarak geçen ve yeni doğan bebeklerin sağlık durumunu kontrol etmeyi amaçlayan bu testin mucidi Dr. Virginia Apgar’ın kim olduğunu bilmiyor olabilirsiniz, ama bir ihtimal bu kişi, bir bebeğin annenin rahmindan dünyaya geldiğinde o bebeğin hayatına dokunmuş olabilir.

Virginia Apgar kimdir?

1909 doğumlu Virginia Apgar, kadınlar hâlâ tıp alanına girmek için mücadele ettiği bir dönemde büyüdü. Apgar’ın bir kardeşi tüberkülozdan öldü ve diğer kardeşi çocukluk dönemi hastalıklarıyla uğraşıyordu. Bu miras, huzursuz bir merak duygusu ile birlikte Apgar’ı tıp okumaya itti ve tıbbi derecesini elde etmek için bir ilham kaynağı oldu.

Apgar’ın başarısı etkileyicidir. O, Columbia Üniversitesi Presbyterian Hastanesi’nde Hekimler ve Cerrahlar Koleji’nde profesör olarak çalışan, bir bölüm yöneten ve yenidoğan bakımı için kritik bir araç tasarlayan ilk kadın doktordur. Ayrıca hastalar için büyük bir savunucuydu. Karşılanmamış bir klinik ihtiyaca göre nispeten basit bir çözüm bulan ve bebek ölüm hızlarını azaltmada önemli katkı sağlamıştır.

En önemlisi, “Apgar Skorlaması” olarak adlandırılan ve yeni doğmuş bebekleri algılamanın değiştirilmesi üzerinde kalıcı bir etkiye sahiptir. Bir anestezi doktoru olan Apgar’dan önce anestezinin annelere olan etkleri üzerinde durulmuş, bebekler ikinci planda tutulmuştur. İşte daha önce doğumun bir yan ürünü olarak görülen yenidoğanlar Apgar’dan sonra artık doğum salonunda bakım merkezindedir. 60 yılı aşkın bir süredir, teknolojideki önemli gelişmelere rağmen,” Apgar Skorlaması” yeni doğmuş bir bebeğin ilk tıbbi değerlendirmesidir.
Abgar Skorlaması nedir?

“Apgar skorlaması” olarak anılan bu testte, 5 objektif bulguya dayanılarak verilen puanlardan toplanan skorun 10 olması halinde  Apgar skoruna göre yeni doğmuş bebeğin durumunun mükemmel olduğu kabul edilir.

Bu 5 bulgu; bebeğin solunumu, kalp hızı, kas tonu, refleks cevabı ve cilt rengidir.

Anne ve bebeğe bağlı sebeplerin her biri APGAR skorlamasının düşük olmasına sebep olur. Doğum öncesi ve doğum sırasında bebeği sıkıntıya sokabilecek anne ve bebeğe ait birçok etken APGAR test sonucunu etkileyen nedenler olarak sayılabilir.

Özellikle 10.dakika APGAR’ın düşük olması ilerideki nörolojik hasarı gösterebilmesi açısından önemlidir. Genel olarak  APGAR skoru 8’in üzerinde olan bebekler sağlıklı kabul edilirler ancak bebeğin sağlıklı olduğunun tek göstergesi bu değildir.

“Apgar Skoru”nun geliştirilmesi, çoğunlukla Dr. Apgar’ın dahil olduğu doğum kusurlarının önlenmesi ve tedavisi ile ilgili zengin bir araştırmaya ilham kaynağı oldu.

1959’da, Ulusal Ifantil Felç Vakfı (bugünkü Dimes March olarak da bilinir) doğumsal kusurların bölünmesinin direktörlüğünü yapmıştır; bu pozisyon 1974’te ölümüne kadar devam etmiştir.

“Doğruluk kusurlarına ulusal dikkat gösterilmesi, bu koşulların bebek ölümlerinde önemli katkı sağladığına” işaret etti. “Dr. Apgar’ın Dimes March’daki çalışması doğum kusurlarını önlemek ve böylece bebek ölümlerini azaltmak için ülke çapında faaliyetlere yol açtı.”

Karmaşık tıbbi problemleri halka iletmek için pratik bir çözüm bularak Dr. Apgar, algılamadaki değişikliğin sağlık üzerinde nasıl derin bir etkisi olabileceğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Virginia Apgar

Virginia Apgar (June 7, 1909 – August 7, 1974) was an Armenian-American obstetrical anesthesiologist, best known as the inventor of the Apgar score, a way to quickly assess the health of a newborn child immediately after birth. She was a leader in the fields of anesthesiology and teratology, and introduced obstetrical considerations to the established field of neonatology.

Early life and education

The youngest of three children, Apgar was born and raised in Westfield, New Jersey. Her father was an insurance executive, and also an amateur inventor and astronomer.[1] Her older brother died early from tuberculosis, and her other brother had a chronic illness.[2] She graduated from Westfield High School in 1925, knowing that she wanted to be a doctor.[3]

Apgar graduated from Mount Holyoke College in 1929, where she studied zoology with minors in physiology and chemistry.[4] In 1933, she graduated fourth in her class from Columbia University College of Physicians and Surgeons (P&S)[2] and completed a residency in surgery at P&S in 1937.

She was discouraged by Dr. Allen Whipple, the chairman of surgery at Columbia-Presbyterian Medical Center, from continuing her career as a surgeon because he had seen many women attempt to be successful surgeons and ultimately fail. He instead encouraged her to practice anesthesiology because he felt that advancements in anesthesia were needed to further advance surgery and felt that she had the "energy and ability" to make a significant contribution.[2] Deciding to continue her career in anesthesiology, she trained for six months under Dr. Ralph Waters at the University of Wisconsin–Madison, where he had established the first anesthesiology department in the United States.[2] She then studied for a further six months under Dr. Ernest Rovenstine in New York at Bellevue Hospital.[2] She received a certification as an anesthesiologist in 1937,[4] and returned to P&S in 1938 as director of the newly formed division of anesthesia.[5] She later received a masters degree in public health at Johns Hopkins School of Hygiene and Public Health, graduating in 1959

Work and research

As the first woman to head a specialty division at Columbia-Presbyterian Medical Center (now NewYork–Presbyterian Hospital) and Columbia University College of Physicians and Surgeons, Apgar faced many obstacles.[examples needed] In conjunction with Dr. Allen Whipple, she started P&S's anesthesia division. Apgar was placed in charge of the division's administrative duties and was also tasked with coordinating the staffing of the division and its work throughout the hospital. Throughout much of the 1940s, she was an administrator, teacher, recruiter, coordinator and practising physician.[1]

It was often difficult to find residents for the program, as anesthesiology had only recently been converted from a nursing specialty to a physician specialty. New anesthesiologists also faced scrutiny from other physicians, specifically surgeons, who were not used to having an anesthesia-specialized MD in the operating room. These difficulties led to issues in gaining funding and support for the division. With America's entrance into World War II in 1941, many medical professionals enlisted in the military to help the war effort, which created a serious staffing problem for domestic hospitals, Apgar's division included.

When the war ended in 1945, interest in anesthesiology was renewed in returning physicians, and the staffing problem for Apgar's division was quickly resolved. The specialty's growing popularity and Apgar's development of its residency program prompted P&S to establish it as an official department in 1949. Due to her lack of research, Apgar was not made head of the department as was expected and the job was given to her colleague, Dr. Emmanuel Papper. Apgar was given a faculty position at P&S.[1]
Obstetrics

In 1949, Apgar became the first woman to become a full professor at P&S,[6] where she remained until 1959.[4] During this time, she also did clinical and research work at the affiliated Sloane Hospital for Women, still a division of NewYork–Presbyterian Hospital.[7] In 1953, she introduced the first test, called the Apgar score, to assess the health of newborn babies.

Between the 1930s and the 1950s, the United States infant mortality rate decreased, but the number of infant deaths within the first 24 hours after birth remained constant. Apgar noticed this trend and began to investigate methods for decreasing the infant mortality rate specifically within the first 24 hours of the infant's life. As an obstetric anesthesiologist, Apgar was able to document trends that could distinguish healthy infants from infants in trouble. [1]

This investigation led to a standardized scoring system used to assess a newborn's health after birth, with the result referred to as the newborn's "Apgar score". Each newborn is given a score of 0, 1, or 2 (a score of 2 meaning the newborn is in optimal condition, 0 being in distress) in each of the following categories: heart rate, respiration, color, muscle tone, and reflex irritability. Compiled scores for each newborn can range between 0 and 10, with 10 being the best possible condition for a newborn. The scores were to be given to a newborn one minute after birth, and additional scores could be given in five-minute increments to guide treatment if the newborn's condition did not sufficiently improve. By the 1960s, many hospitals in the United States were using the Apgar score consistently.[1] Entering into the 21st century the score continues to be used to provide an accepted and convenient method for reporting the status of the newborn infant immediately after birth .[8]

In 1959, Apgar left Columbia and earned a Master of Public Health degree from the Johns Hopkins School of Hygiene and Public Health.[4] From 1959 until her death in 1974, Apgar worked for the March of Dimes Foundation, serving as vice president for Medical Affairs and directing its research program to prevent and treat birth defects.[9]

As gestational age is directly related to an infant’s Apgar score, Apgar was one of the first at the March of Dimes to bring attention to the problem of premature birth, now one of the March of Dimes top priorities.[9] During this time, she wrote and lectured extensively, authoring articles in popular magazines as well as research work.[4] In 1967, Apgar became vice president and director of basic research at The National Foundation-March of Dimes.[4]

During the rubella pandemic of 1964–65, Apgar became an advocate for universal vaccination to prevent mother-to-child transmission of rubella.[9] Rubella can cause serious congenital disorders if a woman becomes infected while pregnant. Between 1964 and 1965, the United States had an estimated 12.5 million rubella cases, which led to 11,000 miscarriages or therapeutic abortions and 20,000 cases of congenital rubella syndrome. These led to 2,100 deaths in infancy, 12,000 cases of deafness, 3,580 cases of blindness due to cataracts and/or microphthalmia, and 1,800 cases of intellectual disability. In New York City alone, congenital rubella affected 1% of all babies born at that time.[10]

Apgar also promoted effective use of Rh testing, which can identify women who are at risk for transmission of maternal antibodies across the placenta where they may subsequently bind with and destroy fetal red blood cells, resulting in fetal hydrops or even miscarriage.[9]

Apgar traveled thousands of miles each year to speak to widely varied audiences about the importance of early detection of birth defects and the need for more research in this area. She proved an excellent ambassador for the National Foundation, and the annual income of that organization more than doubled during her tenure there. She also served the National Foundation as Director of Basic Medical Research (1967–1968) and Vice-President for Medical Affairs (1971–1974). Her concerns for the welfare of children and families were combined with her talent for teaching in the 1972 book Is My Baby All Right?, written with Joan Beck.

Apgar was also a lecturer (1965–1971) and then clinical professor (1971–1974) of pediatrics at Cornell University School of Medicine, where she taught teratology (the study of birth defects). She was the first to hold a faculty position in this new area of pediatrics. In 1973, she was appointed lecturer in medical genetics at the Johns Hopkins School of Public Health.[11]

Apgar published over sixty scientific articles and numerous shorter essays for newspapers and magazines during her career, along with her book, Is My Baby All Right? She received many awards, including honorary doctorates from the Woman's Medical College of Pennsylvania (1964) and Mount Holyoke College (1965), the Elizabeth Blackwell Award from the American Medical Women's Association (1966), the Distinguished Service Award from the American Society of Anesthesiologists (1966), the Alumni Gold Medal for Distinguished Achievement from Columbia University College of Physicians and Surgeons (1973), and the Ralph M. Waters Award from the American Society of Anesthesiologists (1973). In 1973 she was also elected Woman of the Year in Science by the Ladies Home Journal.

Apgar was equally at home speaking to teens as she was to the movers and shakers of society. She spoke at March of Dimes Youth Conferences about teen pregnancy and congenital disorders at a time when these topics were considered taboo.[9]
Personal life

Throughout her career, Apgar maintained that "women are liberated from the time they leave the womb"[citation needed] and that being female had not imposed significant limitations on her medical career. She avoided women's organizations and causes, for the most part. Though she sometimes privately expressed her frustration with gender inequalities (especially in the matter of salaries), she worked around these by consistently pushing into new fields where there was room to exercise her considerable energy and abilities.[11]

Apgar never married, and died of cirrhosis of the liver[12] on August 7, 1974, at Columbia-Presbyterian Medical Center. She is buried at Fairview Cemetery in Westfield.

Music was an integral part of family life, with frequent family music sessions.[13] Apgar played the violin and her brother played piano and organ.[13] She traveled with her violin, often playing in amateur chamber quartets wherever she happened to be. During the 1950s a friend introduced her to instrument-making, and together they made two violins, a viola, and a cello. She was an enthusiastic gardener, and enjoyed fly-fishing, golfing, and stamp collecting. In her fifties, Apgar started taking flying lessons, stating that her goal was to someday fly under New York's George Washington Bridge.[11]
Legacy

Apgar has continued to earn posthumous recognition for her contributions and achievements. In 1994, she was honored by the United States Postal Service with a 20¢ Great Americans series postage stamp. In November 1995 she was inducted into the National Women's Hall of Fame in Seneca Falls, New York. In 1999, she was designated a Women's History Month Honoree by the National Women's History Project.[14] In 2018, Google celebrated Apgar's 109th birthday with a Google Doodle.[15][16]

Honors and awards

    Honorary doctorate, Women's Medical College of Pennsylvania (1964)
    Honorary doctorate, Mount Holyoke College (1965)
    Distinguished Service Award from the American Society of Anesthesiologists (1966)
    Elizabeth Blackwell Award, from the American Women's Medical Association (1966)
    Honorary doctorate, New Jersey College of Medicine and Dentistry (1967)
    Alumni Gold Medal for Distinguished Achievement, Columbia University College of Physicians and Surgeons (1973)
    Ralph M. Waters Award, American Society of Anesthesiologists (1973)
    Woman of the Year in Science, Ladies Home Journal (1973)
    Fellow of the New York Academy of Medicine, the American Public Health Association, and the New York Academy of Sciences.[4]
References

"The Virginia Apgar Papers". U.S. National Library of Medicine: National Institutes of Health. September 21, 2017. Retrieved April 24, 2018.
"Changing the Face of Medicine: Virginia Apgar". U.S. National Library of Medicine. June 3, 2015. Retrieved April 24, 2018.
"The Virginia Apgar Papers: biographical information". Profiles in Science. National Library of Medicine. Retrieved May 17, 2014.
Amschler, Denise (1999). "Apgar, Virginia (1909-1974)". In Commire, Anne. Women in World History: A biographical encyclopedia. Gale. pp. 415–418.
"Dr. Virginia Apgar". Changing the Face of Medicine. National Library of Medicine. Retrieved May 23, 2014.
Women in Medicine Exhibit Resources Archived 2006-09-01 at the Wayback Machine.
Department of Obstetrics and Gynecology Archived 2008-05-17 at the Wayback Machine.
"Association of Apgar scores with death and neurologic disability".
Dezen, Todd P.; Lynch, Elizabeth (2009-06-24). "March of Dimes Honors 100th Anniversary Of Virginia Apgar". White Plains, New York: March of Dimes Foundation.
Pan American Health Organization (1998). "Public Health Burden of Rubella and CRS" (PDF). EPI Newsletter. XX (4). Retrieved 2011-05-15.
"The Virginia Apgar Papers: Biographical Information". profiles.nlm.nih.gov. Retrieved 2018-04-04.
Scrivener, Laurie; Barnes, J. Suzanne (2002). A Biographical Dictionary of Women Healers. Westport, CT: Oryx Press. pp. 6–7. ISBN 1-57356-219-X.
Cite error: The named reference :0 was invoked but never defined (see the help page).
"Honorees: 2010 National Women's History Month". Women's History Month. National Women's History Project. 2010. Retrieved 14 November 2011.
June 7, 2018. "Dr. Virginia Apgar's 109th Birthday". Google.com. Retrieved 2018-06-07.
"Dr. Virginia Apgar Google Doodle". YouTube. Retrieved 2018-06-07.


---------------
Kaynak :
Wikipedia
time com
medicalnewstoday com
agumama com
“Ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Nasıl yaşamalıyım? Yaşamamın gayesi nedir? Önemli olan ben miyim yoksa başkaları mı? Annem mi haklı, arkadaşım mı yoksa hocam mı? Ölüm nedir? Ya sonrası?”

Tüm bu sorularla karışan kafamızı, bunalan ruhlarımızı, inzal ettiği kitap ile selamete çıkaran ve bunu yaparken de “acaba”ları kapı dışarı atan, bizi bulanık, mikroplu sularda ayüzmekten kurtaran Allah’a, halk ettiklerinin sayısınca hamd ü senalar olsun…

Kadr-i kıymetini ancak Rabbimizin bildiği, nazil olduğu geceyi bir ömre bedel kılan, kendisiyle muhataplığımız ölçüsünde kadrimizi artıracak, inzal etmesiyle Allah’ın bize ne kadar kadir kıymet verdiğini gösteren şerefli, izzetli Kur’ân’a yemin olsun ki…

Allah Azze ve Celle, âdemoğlunu yeryüzüne gönderirken şöyle buyurmuştur: “Hepiniz oradan inin! Yalnız iyi bilin ki size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara 38)

Yeryüzündeyiz… Fakat dünyaya korku ve üzüntü âdeta mührünü vurmuş: Korkudan gözler yuvalarından fırlayacak; üzüntü ile ciğerler pare pare… Ağlamaktan göz pınarları kurumuş. Vicdanlarda sükûnun, toplumda huzurun yerinde yeller esiyor. Hâlbuki çağları üçer beşer atlıyoruz. Hayat standardımız (!) her geçen gün yükseliyor, yükseliyor… Fakat yine de biz daralıyor, sıkılıyor, patlıyoruz… Kapkaranlık… Ya Rab! Yok mu bu gecenin sabahı?

Gözünüz aydın olsun! Güneş çoktan doğdu. Rabbim, doğru yolunu habibi Hz. Muhammed ile son defa gösterdi.

Kitab’ın Kadrini Bilmeyenler, Kadir Gecesi’ni Bilebilirler mi?

“Biz onu Kadir Gecesi’nde indirdik.” (97/Kadir 1) Yani Allah şerefin, izzetin hak etmeyenin elinde oyuncak olduğu bir gecede, onu inzal etmesiyle tüm değerleri, kavramları yerine oturtarak dünyanın kaderini değiştirdi. Fırtınalı bir gecede yolunu kaybetmiş olan geminin rotasını bir kez daha çizerek onu batmaktan kurtardı. Hidayetten daha büyük bir nimet olmadığına, tarihi de şahit tutarak yaptı bunu: “Kime hikmet verilmişse (kimin bu kitaptan nasibi varsa) ona çok büyük hayırlar verilmiştir.” (2/Bakara 269)

Bu gece ne mübarek, ne kıymetli bir gecedir! Aslında Kadir sûresinde, bizlere hiçbir zaman bu hatırayı unutmamamız ve ihmal etmememiz gerektiği hatırlatılmaktadır.

O gecenin kadrini, insanın aklıyla bilmesi ne mümkün! “Bilir misin Kadir Gecesi’nin ne olduğunu?”(97/Kadir 2) Bilemeyiz tabii. İnsanlık halk edildiğinden beri hidayetten hiç mahrum kalmadı ki. O gecenin ne olduğunu bize bildiren de o geceyi kıymetli kılan olacaktır:

“Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”(97/Kadir 3) Zamanın bizatihi kendisi değerli değildir. Değeri, o vakitte yapılan ile doğru orantılıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bu gibi yerlerde geçen rakamsal ifadeler, olayın değerini sayılarla sınırlama amacı taşımaz.

Hakîm olan Cenâb-ı Hakk’ın maksadı, belki de insanları itaate ve ibadetlere yöneltmek ve dünyaya dalmaktan alıkoymaktır. Böylece O, bazen bir itaatin ücretini (sevabını) on katına, bazen de yedi yüz katına[1] çıkarır. Bazen zamanı açısından bazen de yeri açısından böyle değerlendirir. İşte bu yüzden Beytullah ve zemzem diğer yerlere ve sulara üstün kılınır; ramazan diğer aylardan üstün tutulur; cuma diğer günlerden faziletli sayılır. Kadir Gecesi ise diğer gecelerden efdal kılınmıştır.[2]

Bin gece, bin yıl veya bin asır değil de bin ay denilmesinin sebebine gelince (Doğrusunu Rabbimiz bilir.): “Bin ay” yaklaşık seksen üç senedir. Bu da takriben, uzun ömürlü bir insan hayatına tekabül eder. Öyle ki bir ömür arasak bulamayacağımız nimet (yol gösterme), bir gecede verildi. Bizim de şeref ve izzet bulmamız, ömrümüzün binlerce ömre bedel olması ancak Peygamberimize on dört asır evvel inzal olan kitabı tozlanmış rafından hayatımıza indirmekle mümkün. Âyetler, ancak okuyup idrak ederek pratiğe yansıtabildiğimiz ölçüde bize nazil olmuş demektir. Yani “O gecenin kadrini bilirseniz sizin de kıymetiniz artar.” mesajı veriliyor. Aksi takdirde Kadir Gecesi’ne tesadüf etmek bir şey ifade etmeyecek; Ebû Leheb, kıtalar dolaşmaya devam edecektir.

Kadir Gecesi: Ömür Dönümü

Kur’ân-ı Kerim, tanıştığı birey için bir ömür dönümüdür: Hayatının resmi, istikameti tamamen değişir. Onunla bir gecede kat edilen mesafe, Kur’ansız bin ayda alınan yol ile kıyas bile edilemez. Hz. Ömer’in vahiy ile tanışması ile değişen hayatının seyrine bakarsak bunu daha iyi anlarız.

Hz. Peygamberin yirmi üç yılda toplumu getirdiği seviye ile asırlardır insanlığın kat ettiği (kat edemediği) mesafeyi kıyaslarsak ispat için başka delil aramaya gerek kalmaz. Değerlerine sadakat gösterdiği ölçüde Müslümanların tarih sahnesinde büyük muvaffakiyet gösterdiği, İslâm medeniyetinden söz ettirdiği; aksi durumda ise zillet içerisinde, beş para etmez devletlerin kölesi durumuna düştüğüne anbean şahitlik etmekteyiz. Yapılması gereken ise atalarımızın dediği gibi “Her geceyi kadir bil”ip, hayatımızı Kur’ân-ı Kerim ile aydınlatarak bu çarkı ters döndürmek, yeniden medeniyetler inşa etmek, sadece inananları değil tüm insanlığı, canlı-cansız tüm dünyayı bu onursuzluktan kurtarmak.

İnsanın düştüğü en büyük hatalardan biri de ölümün kendisine uzak olduğu düşüncesiyle tevbeyi ertelemesidir. Oysaki zaman sadece ve sadece ölüme doğru akmaktadır. Sorumluluk bilinciyle yaşayan için bunda korkulacak bir şey yoktur. Daha güzel bir hayat onu beklemektedir. Ya diğerleri için? Pişmanlığın içinde sıkışıp kalanlar için de “bin aydan hayırlı gece”ler vardır. “Yani ne kadar günahkâr olursan ol, bir gecede Kur’ân-ı Kerim ile bir ömrü aklayıp paklayabilirsin.” O yüzden olsa gerek Hz. Âişe: “Ey Allah’ın Resûlü, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu bilecek olursam o gecede ne diyeyim?” diye sorduğunda Resûlullah (sas): “Ey Allah’ım, şüphesiz ki sen çok affedensin, çok ikram sahibisin, affetmeyi seversin, o halde beni affet.” de, buyurmuştur.[3] Ayrıca Allah Resûlü: “Kim inanarak ve karşılığını yalnız Cenâb-ı Hakk’tan bekleyerek Kadir Gecesi kalkıp ibadet ederse, geçmiş günahları bağışlanır.” demiştir.[4]

Kadir Gecesi pratiğimize gelince: O gece okunacak birkaç dua, kılınacak kaza namazları üzerine bir de sabaha kadar “kadir beklemek” eklenince tüm sene boyunca işlediğimiz günahlardan arındığımızı zannederiz. Ertesi sabah uyandığında dinin emirlerinden, inanç sisteminden bihaber; hayatında Kur’ân-ı Kerim’den hiçbir kare olmayanlar bu tavırlarıyla Resûlullah’ın sünnetinden kendilerine bir pay alamayacaklardır. Tamam, Efendimizin de buyurduğu gibi kulun tüm günahlardan arınması bir gecede mümkün. Fakat niyet halis olacak: Gerçekten pişmanlık, bir daha aynı hatalara dönmemeye dair söz verme. Böylece tüm günahlardan arınarak yeni bir hayata adım atmış oluruz.

Kadir Gecesi: Arayanlar Bulanlardır

Bu kadar kıymetli olan geceyi ne zaman arayalım? Bu gecenin ramazan ayında olduğu âyetle sabittir: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır.”(2/Bakara 185)

Ramazanın hangi günü olduğu ise ihtilaflıdır ve bu konuda yaklaşık kırk görüş nakledilmiştir.  Ramazan, hicri takvimin aylarından biri olduğu için Kadir Gecesi yıl içinde farklı ay ve gecelerde dönmektedir. Âlimler, onun ramazan ayının son on gecesinin tek gecelerinden biri olduğunu düşünmüşlerdir. Çoğunun görüşü de yirmi yedinci gece olduğu yolundadır. Bu konuda rivayet edilen hadislerden birkaçı: “Kadir Gecesi’ni ramazanın yirmi yedi, yirmi bir ve yirmi üçüncü gecelerinde arayın!”[5] “O, ramazanın son gecesidir.”

Bu ihtilaf bile rahmettir. Arayın ki bulasınız. Abdullah b. Mes’ud: “Yıl boyunca ibadet eden Kadir Gecesi’ne isabet eder.” diyor.[6]

Resûlullah (sas) hayatının en önemli hadisesinin yaşandığı tarihi nasıl bilemez? Rahmet Peygamberi biliyorsa niçin paylaşmaz? O gecenin bildirilmemesi de yine kula duyulan şefkatten ileri gelmektedir: Bütün ramazan geceleri ibadet şuuru içinde ihya edilsin, taatte gayretli olunsun diye bu gecenin hangisi olduğu kesin olarak belirtilmemiştir. Kadir Gecesi’nin gizlenmesindeki hikmet, cuma günündeki icabet saatinin, ölüm vaktinin ve kıyamet gününün gizlenmesindeki hikmet gibidir: Ümmeti tembellikten, beleşçilikten, durağanlıktan kurtarmak.

Ebû Hanife diyor ki, “Kadir Gecesi, sadece belli gecelerde değil, senenin üç yüz altmış küsur günü içindeki her bir gecede aranmalıdır. Siz üç yüz altmış küsur geceyi kemâl-i hassasiyetle ihya ederseniz, Allah Teâlâ da o samimi yüreğinize iltifatlarda bulunur.”

Kapsamı Alanındakilere Rahmet

“O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh her iş için iner dururlar.”(97/Kadir 4)

Melekler Allah’a kulluk yapan insanlara dua etmek, onlar hakkında istiğfarda bulunmak, onlara selam vermek, onları müjdelemek, onların ibadet, zikir meclislerine katılmak için inerler de inerler o gece:

“(Melekler) Müminler için de şöyle istiğfar ederler: “Ey Rabbimiz senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.”  (40/Mü’min 7)

Bu âyetteki (97/Kadir 4) “Ruh”un, “Kur’an, rahmet ve Cebrail” olabileceği söylenmiştir. Nitekim “ruh” kelimesi, “can denilen hayat soluğu, ilham ve vahiy” gibi anlamlara gelir. Yani insan bu ruh ile nefes almaya başlar, hayat bulur. Ölü kalbi dirilir. Öyle ki insanın ulaştığı doruk noktadır Kadir… Rabbiyle iletişime geçtiği, O’na en yakın olduğu andır… Gecesine doğar ve sabahı getirir ardından… Selamdır, esenliktir arkası…

“Selam… Ta fecrin doğuşuna kadar.” (97/Kadir 5)

Selam, zâhir ve bâtın hastalıklardan, afetlerden uzak olmaktır.[7] İç huzuru, kararlılığı ve emin olmayı ifade eder.[8] Dünyadayken kul, ancak kapsamı alanındakilere rahmet olan (hüden li’l-müttekîn) Kitab’a tâbi olmakla selamet bulur:

“Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş (selam) yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.” (5/Maide 16)

Gerçek selamet, güven ise cennette… Zira orada sonu olmayan bir hayat, fakirliği olmayan bir zenginlik, zilleti olmayan bir izzet ve hastalığı olmayan bir sıhhat ve afiyet vardır. Bundan dolayı cennet yurdu, selam yurdu olarak tanımlanmıştır: “Rablerinin katında selam yurdu onlarındır.” (6/En’am 127)

Hayatın iplerini Kur’ân-ı Mübin’in ellerine teslim ettiğimiz zaman artık bize korku yok… Ta ki ölüm bulana kadar… O zaman da gece bitecek ve fecrin doğuşu ile birlikte selam yurduna gözlerimizi açacağız. Ne mutlu Kitab’a tâbi olarak hayat bulanlara! Ne mutlu selam yurduna nail olanlara!

------------------------

[1] Bakınız:2/Bakara 261.

[2] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, XXIII/286-287.

[3] Tirmizi, Deavât 85; İbn Mâce, Dua 5.

[4] Buhârî, İman 25, 27, 28, 35; Savm 6; Terâvih 1; Leyletü’l-Kadr 1.

[5] Ebû Dâvûd, Ramazan, 4.

[6] Müslim, Sıyâm, 220.

[7] Râğıb İsfehâni, Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’an, s-l-m maddesi.

[8] Bakınız: 25/Furkan 63, 26/Şu’arâ 89, 2/Bakara 71, 6/En’am 127, 10/Yûnus 25, 5/Mâide 16.
Siyer-i Nebi, Rabbini en iyi tanıyan ve insanlara en güzel şekilde tanıtan Efendimizin mübarek hayatıdır. Rabbinin terbiye ettiği yüce ahlak sahibi, canımızdan ziyade sevdiğimiz ve O’nu sevmekle Rabbimizin sevgisini kazanabileceğimiz sevgilinin, hayat hikâyesidir.

Efendimiz aleyhisselam, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Rabbini çokça zikreden müminlerin en güzel örneği, önderi ve rehberidir (Ahzab sûresi, 21). O, Kaf dağının ardında yaşayan bir masal kahramanı değil bizden içimizden biridir.

O, babasını hiç görememiş bir yetim, annesini çölün ıssız bir köşesine gömmek zorunda kalan ve mezarı başında gözyaşı döken, henüz altı yaşında öksüz kalmış bir çocuktur. O mübarek yetim, anne ve baba sevgisinden mahrum yaşayanların gözlerinde canlanır.

Geçinmek için dağlarda koyun güden kimsesiz bir çoban, dürüstlükten başka sermayesi olmayan genç bir tüccardır O. Hayatın zorluklarıyla mücadele eden ve ekmeğini taştan çıkaran yiğitlerin yüreğinde, O’nun sabrı ve direnci vardır.

O, çevresindeki kötülük ve çirkinliklere karşı kendisini koruyan, bataklığın ortasında tertemiz kalabilmenin mücadelesini veren faziletli bir kimsedir. Asrın manevi çöküntüsüne güzel ahlakıyla meydan okuyanların ve gençliğini Allah yolunda harcayan müminlerin dayanağı, sığınağı ve ideali O’dur.

Efendimizi bir yetim olarak bulup da himaye eden yüce Allah (Duha sûresi, 6), Kureyşin en zengin ve en temiz kadınını O’nun karşısına çıkarmıştır. Evlenmeye imkânı olmayan, evliliği aklından dahi geçiremeyen ahlak abidesi, herkesin evlenmek istediği ancak kapısından geri çevrildiği bir hanım efendiyle, Hz. Hatice’yle evlenmiştir.

Allah Teâlâ kendisini seven ve sadece kendisine güvenen kullarını hiçbir zaman yalnız ve yardımcısız bırakmamıştır.

O, hanımı Hatice’nin ardından gözyaşı döken ve ölünceye kadar onu hayırla yâd eden vefalı bir eş, çocukları kucağında vefat eden acılı bir baba, namazda omuzlarına çıkan torunlarını rahatsız etmemek için secdesini uzatan nur yüzlü bir dededir. O kızlarını ayakta karşılayan, torunlarını mescidin kapısında gördüğünde koşup onları kucaklayan, sarılıp bağrına basan, Medine’nin yetim çocuklarına öz babalarını aratmayan sevgi Peygamberidir.

Efendimiz, oğulları Kasım ve Abdullah vefat ettiğinde çok üzülmüş, soyunun kesileceğini ve adının yok olmaya mahkûm olacağını söyleyenlere karşı sabır göstermiştir. Oğlu kadar çok sevdiği Zeyd bin Harise şehit düştüğünde hıçkıra hıçkıra ağlamış, kızları ve torunları gözleri önünde can vermiştir. Ömrünün son günlerinde üzerine titrediği ve çok sevdiği küçük yavrusu İbrahim can çekişirken Uhud dağına bakmış: “Ey Uhud dağı, şu yaşadığım acı ve ızdırabı sen taşıyamaz ve paramparça olurdun.” diyerek yüreğindeki yarayı ifade etmiştir. Ancak hiçbir zaman Rabbine isyan etmemiş, Uhud dağından çok daha güçlü olmanın mücadelesini vermiştir.

Aradan geçen yıllar O’na ebter diyenleri tarihin karanlıklarına gömmüş, yetişen nesiller, minarelerden yükselen sesler Rabbini çok seven aziz Peygamberi hiçbir zaman unutmamıştır.

Yavrularını, sevdiklerini, kendilerini hayata bağlayan şeylerini kaybedenler hep O’nu düşünmüş, Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz demişlerdir.

O, Allah’ın mesajını kullarına anlatan ve açıklayandır. “Siz ateşe düşmek istiyorsunuz, Ben ise kuşaklarınızdan tutup sizi korumaya çalışıyorum.” diyendir. Kendisine taş atanlara, dişlerini kıranlara ve işkence edenlere dua eden, onların bağışlanması için geceleri gözyaşı dökendir.

O, bizim içimizden biri, sıkıntıya uğramamıza üzülen, bizim için endişe eden, bize şefkat ve merhamet gösterendir. O, “Ben sizin babanız gibiyim,” diyerek bizi kendisinden ayırmayan, omzunda kerpiç taşıyan, açlıktan midesine taş bağlayandır.

O, Allah’ın üzerine yemin ettiği yüce hayatın sahibi, ilahi kelamın ete kemiğe bürünmüş halidir. O’nu sevmek, O’na tâbi olmak, O’nun davasını anlayabilmek, O’nun hayatını en güzel şekilde öğrenmekle mümkündür. Siyer-i Nebi, Rabbimizin rahmetine ve Efendimizin şefaatine ulaştıran pek mübarek bir ilimdir. Ashâb-ı Kiramı takip eden nesil, Efendimiz ve arkadaşlarının hayatını Kur’ân öğrenir gibi öğrenmiş ve çocuklarına titizlikle öğretmişlerdir. Zira O’nu tanımayan, mücadelesini bilmeyen kimseler pek çok hayırdan mahrum kalmıştır.

-----------------
İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 139t
Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26.
Tirmizî, Edeb 82
Sünen-i Ebû Davûd, c. l, Hadîs No: 8.
Muvatta, Kıble 1.
Ahmed İbn-i Hanbel, II, 247, 250
“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır.”[1] O, ince ruhlu, yumuşak huylu, gözü yaşlı bir peygamberdir.[2] Bütün insanlığın atası, merhamet sahibi babası: O’dur.[3]

“Allah’a teslim olup da iyilik yapan ve tüm kalbiyle İbrahim’in yolunu takip eden kimseden daha üstün kim olabilir? Allah, İbrahim’i kendisine dost edinmiştir.”[4] İbrahim, Rabbinin Halil’idir. İnsanlara daima iyilik eden, yaptıklarının karşılığını Rabbinden isteyen ve kimseden hiçbir şey beklemeyendir.[5]

Kendini bilmezlerden başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirebilir? O, insanlığın lideri, ahiretin salihidir. Rabbi ona Müslüman ol dediğinde, o hemen, “âlemlerin Rabbine teslim oldum,” demiştir.[6]

Babasını Allah’a davet eden, onun cehenneme gitmesine gönlü razı olmayan, gözyaşları içerisinde “Babacığım babacığım” diyerek Müslüman olması için yalvaran vefa ve merhamet sahibidir. Babasının azarlamasına, taşlayarak evinden kovmasına karşılık, babası için dua eden, hidâyete ermesi için Rabbine niyazda bulunan hayırlı bir evlattır.[7]

Hiç babamız için dua ediyor muyuz? Onlar bizim için bunca çile çekerken, biz onlar için neler yapıyoruz? Sabah vakti babamızı namaza kaldırıyor muyuz? Okuduklarımızı, öğrendiklerimizi, Allah’ın kitabındaki âyetleri babamızla paylaşıyor muyuz? Babamız bir kusur işlediğinde onun için endişelenip tatlı bir dille onu uyarıyor muyuz? Sahi, biz babamızı gerçekten seviyor muyuz?

İbrahim (as), kavminin içinde bulunduğu sapıklıktan rahatsızlık duyan, onların putlara tapmasından muzdarip olan ve onların hidayete ermesi için elinden geleni yapan, kameri, yıldızları, güneşi misal veren, sonra sözü Rabbine getiren ve O’na çağıran mükemmel bir davetçidir.[8]

Halkını uyarmak, onları ateşin azabından korumak için putları kıran, kavmine doğru yolu göstermek için canını hiçe sayan fedakâr bir kahramandır.[9]

O, zalim hükümdar Nemrud’un karşısına çıkarıldığında Hakkı haykırmış, muhataplarının delillerini en güzel bir şekilde çürütmüş eşsiz bir İslâm mücahididir. Ateşe atılırken en küçük bir endişe dahi hissetmeyen, canını kurtarmak için kimselere yalvarmayan, Rabbine sığınan, O’na tevekkül eden, kızgın ateşlerin yakamadığı mucize bir kimsedir.[10]

Ben Rabbime gidiyorum diyerek yurdunu terk eden, diyar diyar dolaştığı hicret yollarında, hanımı ve yeğeninden başka kimsesi olmayan yalnız bir yiğittir.[11]

Rabbinden bir evlat isteyen, bir oğlu olduğunda ise onu tevhid üzere kurulacak bir şehirde muvahhid bir neslin yetişmesi için çöllere terk eden, tevhid hareketinin merkezinin mimarı, akılların alamayacağı inanılmaz bir insandır.[12]

Ömrümüzün sonlarında sahip olduğumuz biricik çocuğumuzu çöle terk edebilir miyiz? Ondan aylarca, yıllarca uzak kalabilir miyiz? Bu hadiseyi okurken ya da dinlerken Hacer’in ve oğlunun macerasını merak ediyoruz da, yaşlı bir adamın teslimiyetini ve duygularını neden hiç hesaba katmıyoruz?

Gözünün nurunu, yaşlılığında kendisine verilen paha biçilmez armağanı, canının parçası oğlunu Allah için kurban etmeye gidene ve O’na Rabbinin rızası için itaat eden on üç yaşındaki sabır dolu çocuğa selam olsun.[13]

Çocuklarının dünyalarını düşündükleri gibi ahiretlerini de hesaba katan, Onlara Allah ve Resûlü’nü anlatan, karanlık gecelerde namaza kaldıran ve bizim çocuğumuz da Rabbine davet eden güzel bir davetçi olsun diyen annelere ve babalara da selam olsun. Onlar oldukça İbrahim aleyhisselam’ın fedakârlığı unutulmayacak, O’nun tevhid mücadelesi var olmaya devam edecektir.

İbrahim (as), âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olan, müminler için inşa edilen yüce mabedin, Kâbe’nin mimarıdır. İnsanları Allah’ın emriyle hacca, felaha ve rahmete çağırandır.[14] Binlerce yıldır insanlar, İbrahim’in davetine uymakta, yeryüzünün her köşesinden Kâbe’ye koşmaktadır.

O, tek başına bir ümmet,[15] meşakkatli dünya imtihanını başarıyla aşmış, bütün müminlerin önderi olmuş yüce bir peygamberdir.[16] O, İslâm’ın sancaktarı, hayatı boyunca batılla mücadele etmiş bir tevhid sembolüdür.

İbrahim (as) ailesi, Allah’ın (cc) mübarek kıldığı, milyarlarca müminin namazlarında duada unutmadığı pek bahtiyar bir ailedir. Ailenin babası Harran’da, Suriye’de, Filistin’de, Ürdün’de, Mısır’da ve Arap yarımadasında tevhid üzere nice şehirler kurmuş, Hakka dayalı bir medeniyet tesis etmek için ilerlemiş yaşına bakmadan köy köy, kasaba kasaba dolaşmıştır. Yeğeni Lut (as) Ürdün’de, oğlu İshak (as) Suriye ve Filistin’de, diğer oğlu İsmail (as) Mekke’de tevhid hareketinin lideri olmuştur. Yalnız başına ben ne yapabilirim sorusuna en güzel cevap İbrahim aleyhisselam’dır.

“Hakka tapan bir hanif olan İbrahim’in dinine tabi ol. O hiçbir zaman Allah’a ortak koşanlardan olmadı.”[17]

“Kitapta İsmail’i de an. Çünkü o sözüne sadık bir kimseydi. Resûl ve peygamberdi.  Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. O, Rabbinin rızasına ermişti.”[18]

Önceleri Hacer, Firavunun sarayındaki sayısız hizmetçiden sadece birisiydi. Sonra Allah’ın dostunun hanımı oldu.  Bir gün kendisini kucağındaki yavrusuyla, uçsuz bucaksız bir çölde, kuş uçmaz kervan geçmez, kimselerin görmek istemediği, otun dahi bitmediği kayalık bir yerde belki de dünyanın en mütevazı yerinde buldu. Siyahi mütevazı kadın, mütevazı topraklarda ailesiyle birlikte Mekke şehrini kurdu. Hacer, Zemzemle ve Safa ile Merve arasında koşan müminlerin dillerindeki dualarla ölümsüzlüğe erdi. Mekke, İbrahim’in Kâbe’siyle, müminlerin sevgilisi, ilk fırsatta gidilen, her daim özlenen bir şehir oldu. Mütevazı olanlar Allah’ın (cc) kudretiyle yüceliğe ulaştı.

Muhammed aleyhisselam işte bu ailenin çocuğudur. İbrahim (as) gibi Allah’a Halil olan bir kulun torunu ancak Allah’ın habibi olabilir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, Kâbe’yi inşa ettikleri sırada Rablerinden Muhammed aleyhisselam’ı istemişlerdir.

“Rabbimiz içlerinden, onlara Senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her türlü kötülükten arındıran bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hâkim olan yalnızca Sensin.”[19]

Bir İslâm Peygamberi olan Efendimiz Hz. İsa, İsrail oğullarına O’nu müjdelemiştir.[20] Hz. İbrahim’in duası ve Hz. İsa’nın “Ahmed” diyerek müjdelediği peygamber, genç yaşında dul kalmış Kureyşli bir hanımın rüyalarını süslemektedir.

----------------------------

[1] Mümtehine sûresi, 4.


[2] Tevbe sûresi, 114.

[3] İbrahim ismi Süryanice’de ‘merhametli baba’ manasına gelmekte olup İbranice’de de ‘insanlığın atası’ anlamını taşımaktadır.

[4] Nisa sûresi,125.

[5] Tecrid-i Sarih, IX, 102.

[6] Bakara sûresi, 130-131.

[7] Meryem sûresi, 41-45.

[8] Enam sûresi, 74-83.

[9] Enbiya sûresi, 51-67.

[10] Enbiya sûresi, 67-71.

[11] Saffat sûresi, 99; Ankebut sûresi, 26.

[12] İbrahim sûresi, 37; Bakara sûresi, 128.

[13] Saffat sûresi, 99-113;Hz. İsmail’in kurban edileceği sıradaki yaşı için bkz: İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, 290; Mevdudi, Tevhid Mücadelesi ve Hz Peygamberin Hayatı, 531.

[14] Al-i İmran sûresi, 95-97; Bakara sûresi, 127.

[15] Nahl sûresi, 120.

[16] Bakara sûresi, 124.

[17] Nisa sûresi, 123.

[18] Meryem sûresi, 54.

[19] Bakara sûresi, 129.

[20] Saf sûresi, 6.
Belki de Mekke’nin tüm genç kızları onunla evlenmek isterken, Abdullah kendisine eş olarak Âmine’yi seçti. Abdullah, çevresinde bir Yusuf misali hayranlık uyandıran, üzerine şiirler okunan, sevilen ve sayılan bir gençti. O, Abdülmuttalib’in oğluydu.

Abdülmuttalib, Kureyşin güngörmüş efendisi, hürmet edilen bilgesiydi. Hz. İsmail’den hatıra kalan ve sonraları Cürhümiler tarafından gizlenen yeri belirsiz olan Zemzem kuyusunu o bulmuştu.[1]

Mekkeliler, zemzemi bulduğu sırada onu tehdit etmişler, yalnız, kimsesiz, bir tek oğluyla güçsüz olduğunu söylemişlerdi. “Eğer bir gün on oğlum olursa, Rabbim için birisini kurban edeceğim.” dedi.

Yıllar geçti, Abdülmuttalib’in on oğlu oldu. Sonra verdiği sözü hatırladı. Oğulları arasında kura çekti ve kurada çıkan Abdullah’ı kurban etmeye götürdü. Binlerce yıl önce yine aynı yerde İsmail (as) babasına nasıl itaat etti ise, Abdullah da hiç itiraz etmeden öylece itaat etti.

Abdullah’ın kurban edileceğini duyanlar, şehri ayağa kaldırdı. Eğer o kurban edilirse bu bir âdet olur, insanlar her vesileyle çocuklarını kurban ederlerdi. Araya girildi, meselenin çözümü için Medine’ye kadar gidildi. Nihayet Abdullah’ın yerine yüz deve kesildi.[2]

Sevgili Peygamberimiz bu olayı hatırlatarak kendisine “iki kurbanlığın oğlu” diye hitap edenlere, hem babasını hem de dedesi İsmail aleyhisselam’ı hatırlatanlara tebessüm etti.[3]

Abdullah kurban edilmekten kurtulup evine giderken güzellik ve servet sahibi kadınlar, genç bir erkeği cezp edecek tekliflerle karşısına çıktılar. Hani Züleyha’nın teklifini reddeden Hz. Yusuf nasıl Allah’a sığındıysa, Abdullah da günah işlemekten işte öylece Rabbine sığındı.[4]

Abdülmuttalib, Zühre oğulları kabilesinin lideri Vehb b. Abdimenaf’ın evine giderek kızını oğluna istedi. Abdullah, Vehb’in kızı Âmine ile evlendi. O vakitler, bir erkek evlendiğinde hanımının evinde üç gün kalırdı. Abdullah da öyle yaptı.[5] Mekke’de huzur dolu, nurlu bir yuva kurulmuştu. Âmine ve Abdullah pek bahtiyar olmuştu.

Bir gün Abdullah evinden ayrıldı. Ticaret yapması, evini geçindirmesi lazımdı. Şam’a giden bir kervana katıldı. Şam uzak, yol uzun ve güçlüklerle doluydu. Henüz iki ay önce evlenen gençler, aylarca ayrı kalacaklardı.

Kervan Şam’daki işlerini bitirip Mekke’ye dönmek üzere yola çıktığında Abdullah hasta düştü. Yolu tamamlayamayacağını, Mekke’ye varamayacağını anlayınca “Siz gidin, ben dayılarımın yanında Medine’de kalacağım.” dedi. Abdülmuttalib’in annesi Selma Medineliydi. Oğlu Abdullah da hastalanınca Medine’ye sığındı.

Kervan Mekke’ye ulaşıp genç Abdullah’ı getiremediğinde Haşimoğullarının yurduna ama ille de Âmine’nin yüreğine hüzün çöktü. En sevdiği oğlunun hastalığını öğrenen Abdülmuttalib, büyük oğlu Haris’i Medine’ye, dayılarının yurduna gönderdi.

Haris, kuş olup Medine’ye uçtu ama takdirin önüne geçemedi. Abdullah ölmüş, Adiy b. Neccar oğullarından Nabiğanın bahçesine gömülmüştü. Kardeşini değil onun ölüm haberini Mekke’ye getiren Haris’in sözleri, yaşlı babasını, ailesini ama ille de Âmine’yi hüzne boğdu.[6]  

Genç kadın, kocası için günlerce gözyaşı döktü, okuduğu mersiyelerle onun ne kadar merhametli ve cömert olduğunu ve onu ne kadar sevdiğini söyledi.[7] Abdullah, vefat ettiğinde belki on sekiz[8] belki de yirmi beş yaşındaydı.[9] Geride kalanlara Ümmü Eymen adlı bir cariye, beş deve, birkaç koyun, bir kılıç ve biraz gümüşten başka hiçbir dünyalık bırakmadı.[10] Ama bıraktığı bir hatıra var ki onunla yeryüzü selamet buldu. Genç yaşında gurbet diyarlarda can veren Kureyşli hiçbir vakit unutulmadı.

---------------------------------------

[1] İbn Hişam, Sîre, I, 151-154;İbn Sa’d, Tabakat I, 83.

[2] İbn Hişam, a.g.e., I, 164; Yakubî, Tarih, I, 252.

[3] Hakim, Müstedrek, II, 604.

[4] İbn Hişam, a.g.e., I, 164; Süheyli, Ravzu’l-Unuf, II, 141.

[5] İbn Sa’d, a.g.e., I, 95.

[6] İbn Sa’d, a.g.e., I, 99.

[7] İbn Sa’d, a.g.e., I, 100.

[8] Zürkanî, Şerhu’l-Mevahib, I, 109.

[9] İbn Sa’d, a.g.e., I, 99; İbn Esîr, el-Kamil, I, 10.

[10] İbn Esîr, Üsdü’l-Ğabe, I, 21.
Haşimoğullarının genç yaşta dul kalan gelini,  Abdullah’ın yetiminin doğumunu beklediği sırada Kâbe ve çevresi putlarla doldurulmuştu. Mekke zulmün, Kâbe ise şirkin esiri olmuştu. Oysaki Mekke, Nemrutlarla, Firavunlarla savaşmış mücahit bir peygamberin şehri, Kâbe ise tevhid inancının sembolü, Allah’ın evi ve İbrahim’in hatırasıydı. Şimdi ise Nemrutlar Mekke’ye egemen olmuş, Kâbe put haneye dönüşmüştü.

Arap yarımadasının dört bir yanından insanlar her mevsim Mekke’ye geliyor, Kâbe ve çevresindeki putlarını ziyaret ediyorlardı. Mekke yakınlarında panayırlar kuruluyor, yarımadanın ticari ve kültürel hayatı burada şekilleniyordu. Kureyş kabilesi ise bu durumdan en iyi bir şekilde yararlanıyor, ekonomik gücünü sürekli arttırıyordu. Kâbe’nin Mekke ve Kureyşlilere sağladığı ayrıcalık o sırada Habeşistan’ın Yemen valisi olan Ebrehe’yi rahatsız etti. Ebrehe, Kâbe hakkında yaptığı araştırmada onun dört duvardan ibaret basit bir bina olduğunu öğrenmiş, Kâbe’ye alternatif muhteşem bir bina yapmaya karar vermişti.

Ebrehe, gerek Habeşistan hükümdarının gerekse Bizans İmparatorunun yardımıyla başkent Sana’da Kulleys adında ihtişamlı bir kilise inşa etti. Araplar artık Kâbe’ye değil Kulleys’e gelecek, Mekke değil Yemen zenginleşecek, yarımadanın sermayesi Ebrehe’nin eline geçecekti. Ayrıca herkes kısa zamanda Hıristiyan olacaktı. Arap yarımadasının her köşesine elçiler gönderildi, haberler salındı. Kulleys’in ihtişamı, Ebrehe’nin dillere destan kudreti anlatılarak bütün Araplar Yemen’e davet edildi. Ancak Arapların bu davete tepkisi hiç de Ebrehe’nin umduğu gibi olmadı.

Araplardan bazıları gizli gizli Kulleys’e giriyor, orayı kirletiyor, hayvan leşleriyle dolduruyorlardı. Nihayet Kureyşli bazı gençler Kulleys’i yakmaya dahi teşebbüs etti. Olup bitenleri öfkeyle takip eden Ebrehe, Kulleys’e ve kendisine yapılan hakaretlere karşılık Kâbe’yi yıkmaya karar verdi. Kâbe var oldukça yaptığı binanın hiçbir kıymeti olmayacak, Ebrehe amacına ulaşamayacaktı. Bu sebeple Arapları tahrik etmiş, onların öfkeyle Kulleyse yaptıklarını, Kâbe’yi yıkma arzusuna bahane göstermişti.[1]

Habeşistan hükümdarının gönderdiği filler ve askerlerle güçlenen Ebrehe, ordusunun başında Mekke’ye doğru harekete geçti. Altmış bin askerin önünde on üç tane fil bulunuyor, hiçbir gücün bu orduya zarar verebileceğine ihtimal verilmiyordu. Bazı Arap kabileleri ataları Hz. İbrahim’in mirasını korumak üzere harekete geçmiş ancak hiçbir varlık gösteremeyip esir alınarak canlarını zor kurtarmışlardı.[2]

Ebrehe’nin ordusu Taif önlerine geldiğinde şehirde yaşayan Sakif kabilesi, Kâbe’den çoktan vazgeçmiş, putları Lat’ı korumanın derdine düşmüştü. Ebrehe’yi memnun etmek amacıyla onu en kısa yoldan Kâbe’ye ulaştıracak bir kılavuz vermişlerdi. Ne var ki Ebû Riğal isimli kılavuz Mekke yakınlarındaki Muğammis denilen yerde vefat etti. Araplar yüzyıllar boyunca zavallı adamın mezarını taşa tutmuşlardı.[3]

Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye yaklaştığında öncü birlikleri, Kureşlilerin mallarına, develerine el koydular. Efendimizin dedesi Abdülmuttalibin de iki yüz devesini aldılar. Kureyşliler yaklaşan felaketi görüyor ama ellerinden hiçbir şeyin gelemeyeceğini de biliyorlardı. Nihayet Ebrehe’nin elçisi Hunata el-Himyeri Mekke’ye girerek hükümdarın mesajını Kureyşlilere iletti. Ebrehe, Mekke halkına dokunmayacak, Kâbe’yi yıktıktan sonra şehri terk edecekti. Elçi, Mekkelilerin lideri olan Abdülmuttalib’le görüştükten sonra onu Ebrehe’nin yanına götürerek huzura çıkardı.

Kureyş lideri Abdülmuttalib ilerlemiş yaşına rağmen görenleri kendisine hayran bırakan heybet dolu, yakışıklı bir kimseydi. Ebrehe, onu gayet iyi karşılamış ve bir isteği olup olmadığını sormuştu. Abdülmuttalib, askerlerin iki yüz devesine el koyduklarını belirterek develerin kendisine geri verilmesini istedi. Onun bu sözlerine çok şaşıran Ebrehe, hayretini şu sözlerle iade etti:

“Seni ilk gördüğümde heybetin beni çok etkilemişti. Ancak bu sözlerin seni gözümden düşürdü. Atalarının mabedinin yıkılmaması için bana yalvarman gerekirken sen develerinin derdine düşmüş, onları istiyorsun.”

Abdülmuttalib’in bu sözlere cevabı oldukça sert ve kesin oldu:

“Ben develerimin sahibiyim. Develerimi istiyorum. Kâbe’ye gelince; onun sahibi Allah’tır ve Allah evini kesinlikle koruyacaktır.”[4] Bu sözler ancak yüreği iman dolu bir kimse tarafından söylenebilir ki Efendimizin dedesi işte böyle bir kimsedir.

Abdülmuttalib, Ebrehe’yi Kâbe’yi yıkmaması için ikna etmeye çalışıp, ona çeşitli tekliflerde bulunduysa da herhangi bir sonuç alamadan Mekke’ye geri döndü. Kureyşlilere; kendilerini korumalarını, çevredeki vadi ve dağlara sığınmalarını emretti. Kâbe’de Kureyşlilerin ibadet ettikleri 360 tane put vardı ama hiçbir Kureyşli onlara yalvarmıyor, başlarındaki felaketten kurtarması için Allah’a dua ediyorlardı. İnsanlar Kâbe’nin sonunu izlemek amacıyla dağların başına gittikleri vakit, Abdülmuttalib Kâbe’nin kapısına yapışarak şöyle dua etti:

“Ya Rab, bir kul dahi kendi evini korur. Sen de beytini koru. Ya Rab, onlara karşı ümit bağladığım Senden başka hiçbir kimsem yoktur. Sen onlardan kendi beytini koru. Bu evin düşmanı Senin de düşmanındır. Onları beytini yıkmaktan alıkoy.”[5]

Ebrehe ve askerleri bütün hazırlıklarını tamamlayıp Mekke’ye girecekleri sırada,  merhameti her şeyi aşmış olan Rabbimiz onlara son bir fırsat daha verdi. Ordunun önünde bulunan ve Kâbe’yi yıkacak olan büyük fil durarak yere çöktü. Fili ayağa kaldırmak için çok uğraştılarsa da fayda etmedi. File baltalarla, mızraklarla işkence ettilerse de fil kıpırdamadı. Filin yönünü güneye çevirdiklerinde fil kalkıp koşuyor, Kâbe’ye yönelttiklerinde ise fil hareket dahi etmiyordu.[6]  Yemenden Kâbe’ye kadar gelmiş bir hayvanın bu şekilde durmasının bir sebebi olduğunu düşünebilselerdi, Ebrehe ve askerleri helak olmaktan belki de kurtulacaklardı. Ancak kendisine çok fazla güvenen insanlar etraflarında yaşananlardan hiçbir ders almazlardı.    

Fili hareket ettiremeyen Habeş ordusu kısa bir süre sonra ilahî azapla, büyük felaketle karşılaştı. Kızıldeniz tarafından gelen Ebabil kuşları attıkları taşlarla Yemen ordusunu perişan etti. Her kuş biri gagasında, ikisi de ayaklarında üçer taş taşıyordu. Kuşların attıkları taşlar askerlerin vücutlarını parçalıyor, Habeş ordusu Yemen’e doğru kaçmak için çabalıyordu. Ama Allah’tan nasıl kaçılabilirdi?            

Ebrehe de atılan taşlar sebebiyle yaralanmış, güçlükle Yemene ulaşabilmiş ve burada zavallı bir halde yok olup gitmiştir.[7] Kur’ân-ı Kerim, Fil ashabını ve onların ibret dolu sonunu şu şekilde anlatmaktadır:

“Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine pişirilmiş çamurdan taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları hayvanlar tarafından yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.”[8]

Fil vakasından sonra Mekke ve Kâbe’nin kıymeti, Arapların nezdinde daha da artmıştır. Kâbe’nin Allah tarafından korunması sebebiyle Kâbe çevresinde yaşayan Kureyş kabilesi, Ehlullah ve Carullah olarak nitelendirilerek yarımada halkı tarafından sevgi ve itibar görmüşlerdir.[9] Kureyşliler, Fil vakasından ciddi şekilde etkilenmişlerdir. Onların bu olay sebebiyle yedi ya da on yıl Allah’tan başkasına ibadet etmedikleri ve putları terk ettikleri rivayet edilmektedir.

Yeryüzünün en kuvvetli orduları ve en güçlü silahları dahi Allah (cc)’nin koruması altında bulunanlara hiçbir zarar veremez. Altmış bin kişilik düzenli bir ordu, önlerinde kurşun dahi işlemeyen filler olduğu halde, hiçbir savunması olmayan Kâbe’yi yıkmaya güç yetirememiş, Rabbimiz gökten indirdiği ordularla değil, bildiğimiz kuşlar vesilesiyle onları mahvı perişan etmiştir. Ateşlerin yakamadığı Peygamberin hatırasına Ebrehe’nin gücü nasıl yetebilir?  

Efendimiz aleyhisselam, Fil Vakasından 50-55 gün sonra yeryüzüne teşrif buyurdu.[10] O’nun büyüyüp yetişeceği toprakları hangi güç işgal edebilir?  Ebrehe’nin ordusu Muhammed’in (as) annesinin yüreğine nasıl korku salabilir? Fil vakası Kureyş kabilesine değil gerçekte Efendimize verilen bir ikramdır. O’nun veladetinin müjdecisidir.

Hz. Musa, doğduğunda Rabbimiz onu muhafaza etti. Musa kendisini öldürmek isteyen Firavun’un sarayında yaşadı. Efendimiz İsa aleyhisselam, İsrailoğullarının karşısına çıkan annesi Meryem’i korumak üzere kundakta iken konuştu. Rabbimiz onları birçok mucizeyle destekledi. Muhammed aleyhisselam’a gelince mucizeler o daha doğmadan geliyor, Âlemlerin Rabbi O’nun hatırına Ebrehe ve askerlerini yerin dibine geçiriyordu.

Fil ordusu yok olmuş, ömrünün son günlerinde mucizelere şahit olmuş nurlu bir dedenin, gözyaşları kurumayan Âmine’nin beklediği daha büyük bir mucize yaklaşmıştı. Bir aydınlık beliriyor, Busra saraylarının ışıkları görülüyor, sahibi meçhul bir ses Muhammed Muhammed diye haykırıyordu.[11]  Âmine Muhammed’i, âlemler Muhammed’i bekliyordu.


--------------------------------------------

[1] İbn Hişam, Sîre, I, 45; Süheyli, Ravdu’l-Unuf, I, 115.

[2] Süheyli, a.g.e., I, 116; A. Lütfi Kazancı, “Ebrehe”, DİA, X, 79.

[3] Ezraki, Ahbaru Mekke, I, 142.

[4] İbn Sa’d, Tabakat, I, 92; İbn Esîr el-Kamil, I, 444.

[5] Süheyli, a.g.e., I, 121; İbn Kesîr, el-Bidaye, II, 173.

[6] İbn Hişam, a.g.e., I, 52; Beyhaki, Delail, I, 99.

[7] İbn Hişam, a.g.e., I, 52; Süheyli, a.g.e., I, 123; Ezraki, I, 147.

[8] Fil sûresi, 1-5.

[9] İbn Hişam, a.g.e., 57; Mustafa Fayda, Fil Vakası, XIII, 70.

[10] İbn Habib, el-Muhabber, 10.

[11] İbn Sa’d, a.g.e., I, 102.

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)