MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 6,250 » Forum posts: 6,862 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
EDEP, ADAP VE SOFRA ADABI
12 Mayıs 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler; işte onlar yaratılmışların en hayırlısıdırlar." (Beyyine Suresi, 7. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve O’nun aline salat ve selam eyle. Hz. Yunus, Hz. Musa, Hz. İbrahim, Hz. Hızır ve tüm peygamberlerin üzerine rahmetin olsun.
1. Manevi Budama: Nefis Terbiyesi
Edep ve adap, hayatın her alanını kuşatan bir nizamdır. Mümin, tıpkı bir bahçıvanın elindeki meyve ağacı gibi terbiye edilmeye muhtaçtır. Bahar geldiğinde ağaçlar budanır; gereksiz dallar kesilir ki ağaç gücünü gövdeye değil, meyveye versin.
Terbiye edilmemiş bir nefis, ormandaki yabani bir ağaç gibidir; kendi başına büyür ama meyvesi zahmetli ve az olur. Oysa mümin, bir peygamberin veya bir mürşidin nezaretinde "budanarak" (nefsini terbiye ederek) en güzel meyveleri vermeye hazırlanır. Her insanın yaratılışında (cibilliyatında) farklı bir tat vardır; kimisi limon gibi ekşi ama şifa verici, kimisi şeker gibi tatlı ama besleyicidir. Önemli olan, bu özellikleri hayır yolunda kullanmaktır.
2. Mürşid ve Seyr-ü Süluk
Kişi nefsini bildiğinde Rabbini de bilir. Hakiki bir mürşid, müridinin özündeki cevheri bulmasına yardımcı olur. Mürid, o manevi bahçede bir gül ise, açtığında rayihasıyla çevresine huzur verir. Şehitlik mertebesi de bir gülün en güzel vaktinde dalından koparılıp sevgiliye (Allah’a) sunulması gibidir. Onlar, ölümü bir yok oluş değil, ebedi bir koku gibi cennet iklimine dahil oluş olarak görürler.
3. Sofra Adabı ve Manevi Rızık
Maneviyatın temeli, vücuda giren lokmanın temizliği ve edebiyle başlar. Nimet, sofraya gelene kadar pek çok evreden geçer. Onu yerken gösterilen edep, aslında o nimeti yaratan Allah’a olan saygıdır.
Sünnete Uygun Oturuş: Geleneksel sofra düzeninde, dizlerin bükülerek mideye hafif baskı yapacak şekilde oturulması sünnettir. Bu oturuş biçimi, hem doygunluk hissinin çabuk oluşmasını sağlar hem de vücut sağlığını korur.
Besmelenin Sırrı: Yemeğe Besmele ile başlamak, o rızkı "imanlı" bir enerjiye dönüştürür. Besmele ile yenen lokma, vücutta hayırlı işler yapacak bir kuvvete dönüşür ve manevi bir seyahate (seyr-ü süluk) çıkar. Besmele unutulduğunda ise lokmanın bereketi kaçar ve o enerji nefsin veya şerli duyguların hizmetine girer.
4. Hayvanların Dili ve Kaderin Uyarıları
Geçmiş zamanlarda bir zat, hayvanların dilini öğrenmeyi çok arzu etmiş. Bir peygamberin (a.s.) uyarısına rağmen ısrar edince, bu ilim kendisine verilmiş. Eve gidip sofraya oturduğunda horoz ile köpeğin konuşmasına şahit olmuş:
Horoz: "Yarın sahibimizin atı ölecek, bize büyük ziyafet var!" demiş.
Adam bunu duyunca hemen atını satmış ve zarar etmekten kurtulduğunu sanmış.
Ertesi gün eşeği, sonraki gün ise devesi için aynı şeyi duymuş ve hepsini önceden satmış. Ancak en sonunda horozun şunu dediğini duymuş: "Yarın asıl büyük ziyafet var, çünkü sahibimiz vefat edecek!"
Adam dehşetle peygambere koşmuş. Peygamber (a.s.) ona şu hikmetli dersi vermiş: "Sana gelecek olan bela önce malına geldi, sen malını koruyup sadaka vermek yerine kaçtın; sonra canına geldi. Eğer sabretseydin, o kayıplar senin canına siper olacaktı." Bu kıssa bizlere gösterir ki; başımıza gelen maddi kayıplar bazen manevi ve hayati bir kurtuluşun bedelidir.
5. Son Söz: Hak Yoluna Sadakat
Yol çoktur ama Allah’a ulaştıran yol edep ve sadakatten geçer. Ahir zamanda hidayet bulmak; güneşi inkar etmemek, hakikat rehberlerine sırt çevirmemekle mümkündür. Rabbim bizleri salihlerle ve sadıklarla beraber eylesin. Gönüllerimizi Muhammedî bir bahçenin gülleri gibi uyandırsın.
El-Fatiha maassalavat.
12 Mayıs 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler; işte onlar yaratılmışların en hayırlısıdırlar." (Beyyine Suresi, 7. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve O’nun aline salat ve selam eyle. Hz. Yunus, Hz. Musa, Hz. İbrahim, Hz. Hızır ve tüm peygamberlerin üzerine rahmetin olsun.
1. Manevi Budama: Nefis Terbiyesi
Edep ve adap, hayatın her alanını kuşatan bir nizamdır. Mümin, tıpkı bir bahçıvanın elindeki meyve ağacı gibi terbiye edilmeye muhtaçtır. Bahar geldiğinde ağaçlar budanır; gereksiz dallar kesilir ki ağaç gücünü gövdeye değil, meyveye versin.
Terbiye edilmemiş bir nefis, ormandaki yabani bir ağaç gibidir; kendi başına büyür ama meyvesi zahmetli ve az olur. Oysa mümin, bir peygamberin veya bir mürşidin nezaretinde "budanarak" (nefsini terbiye ederek) en güzel meyveleri vermeye hazırlanır. Her insanın yaratılışında (cibilliyatında) farklı bir tat vardır; kimisi limon gibi ekşi ama şifa verici, kimisi şeker gibi tatlı ama besleyicidir. Önemli olan, bu özellikleri hayır yolunda kullanmaktır.
2. Mürşid ve Seyr-ü Süluk
Kişi nefsini bildiğinde Rabbini de bilir. Hakiki bir mürşid, müridinin özündeki cevheri bulmasına yardımcı olur. Mürid, o manevi bahçede bir gül ise, açtığında rayihasıyla çevresine huzur verir. Şehitlik mertebesi de bir gülün en güzel vaktinde dalından koparılıp sevgiliye (Allah’a) sunulması gibidir. Onlar, ölümü bir yok oluş değil, ebedi bir koku gibi cennet iklimine dahil oluş olarak görürler.
3. Sofra Adabı ve Manevi Rızık
Maneviyatın temeli, vücuda giren lokmanın temizliği ve edebiyle başlar. Nimet, sofraya gelene kadar pek çok evreden geçer. Onu yerken gösterilen edep, aslında o nimeti yaratan Allah’a olan saygıdır.
Sünnete Uygun Oturuş: Geleneksel sofra düzeninde, dizlerin bükülerek mideye hafif baskı yapacak şekilde oturulması sünnettir. Bu oturuş biçimi, hem doygunluk hissinin çabuk oluşmasını sağlar hem de vücut sağlığını korur.
Besmelenin Sırrı: Yemeğe Besmele ile başlamak, o rızkı "imanlı" bir enerjiye dönüştürür. Besmele ile yenen lokma, vücutta hayırlı işler yapacak bir kuvvete dönüşür ve manevi bir seyahate (seyr-ü süluk) çıkar. Besmele unutulduğunda ise lokmanın bereketi kaçar ve o enerji nefsin veya şerli duyguların hizmetine girer.
4. Hayvanların Dili ve Kaderin Uyarıları
Geçmiş zamanlarda bir zat, hayvanların dilini öğrenmeyi çok arzu etmiş. Bir peygamberin (a.s.) uyarısına rağmen ısrar edince, bu ilim kendisine verilmiş. Eve gidip sofraya oturduğunda horoz ile köpeğin konuşmasına şahit olmuş:
Horoz: "Yarın sahibimizin atı ölecek, bize büyük ziyafet var!" demiş.
Adam bunu duyunca hemen atını satmış ve zarar etmekten kurtulduğunu sanmış.
Ertesi gün eşeği, sonraki gün ise devesi için aynı şeyi duymuş ve hepsini önceden satmış. Ancak en sonunda horozun şunu dediğini duymuş: "Yarın asıl büyük ziyafet var, çünkü sahibimiz vefat edecek!"
Adam dehşetle peygambere koşmuş. Peygamber (a.s.) ona şu hikmetli dersi vermiş: "Sana gelecek olan bela önce malına geldi, sen malını koruyup sadaka vermek yerine kaçtın; sonra canına geldi. Eğer sabretseydin, o kayıplar senin canına siper olacaktı." Bu kıssa bizlere gösterir ki; başımıza gelen maddi kayıplar bazen manevi ve hayati bir kurtuluşun bedelidir.
5. Son Söz: Hak Yoluna Sadakat
Yol çoktur ama Allah’a ulaştıran yol edep ve sadakatten geçer. Ahir zamanda hidayet bulmak; güneşi inkar etmemek, hakikat rehberlerine sırt çevirmemekle mümkündür. Rabbim bizleri salihlerle ve sadıklarla beraber eylesin. Gönüllerimizi Muhammedî bir bahçenin gülleri gibi uyandırsın.
El-Fatiha maassalavat.
MEHDİ ZAMANI VE HİDAYET NURU
19 Mayıs 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Ey Ehli Kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde (fetret döneminde), size 'Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı gelmedi' demeyesiniz diye, gerçekleri açıklayan Elçimiz gelmiştir. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kadirdir." (Mâide Suresi, 19. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve O’nun aline salat ve selam eyle. Saadet asrından ahir zamana kadar gelmiş geçmiş tüm mürşidlerin, evliyaların ve Mehdi’ye tabi olan müminlerin üzerine rahmet eyle. Sabır ism-i celili ile hidayet yolunda yürüyenlere selam olsun.
Hz. İbrahim (a.s.) ve Nemrut’un Acziyeti
Manevi yolculuğumuz, Hz. İbrahim’in (a.s.) Nemrut ile olan imtihanından geçer. Nemrut, Hz. İbrahim’e "Senin ibadet ettiğin Rabbin kimdir?" diye sorduğunda; İbrahim (a.s.), "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demiştir. Nemrut, kibriyle "Ben de diriltir ve öldürürüm" diyerek zindandan iki adam çıkarmış; birini öldürüp birini azat ederek kendince ilahlık taslamıştır.
Bunun üzerine Hz. İbrahim, ilahi bir ferasetle şöyle demiştir: "Benim Rabbim güneşi doğudan doğdurur, sen gücün yetiyorsa onu batıdan doğdur!" Nemrut bu hakikat karşısında donup kalmış ve cevap verememiştir. Tarih boyunca hakikat ile batılın savaşı hep böyle olmuştur; batıl ne kadar kibirlenirse kibrlensin, ilahi kudret karşısında daima mağlup olmuştur.
Karınca ve Kertenkele Misali: Niyet ve İstikamet
Kainatta her varlık bir "cibilliyet" (yaratılış özelliği) üzere hareket eder. Hz. İbrahim ateşe atıldığında, rivayet olunur ki karıncalar ağzıyla su taşı(Zeker) ateşi söndürmeye çalışmış; bazı mahlukat ise ateşi harlamaya gayret etmiştir. Bu, bir soyun değil, bir zihniyetin temsilidir.
Kim Allah dostlarının yolunda bir karınca gibi azimle yürürse, o İbrahimî bir ruha sahiptir. Kim de zulmün ve karanlığın ateşini körüklerse, o da hidayetten mahrum kalmış demektir. Ahir zamanda müminin vazifesi, her türlü zorluğa rağmen gönüllerdeki iman çiçeğini yeşertmeye çalışmaktır. Karanlığın ve soğuk inkârın hüküm sürdüğü vakitlerde, Mehdi’nin ve salihlerin yolu gönülleri ısıtan bir bahar nefesidir.
Manevi "Cücük" (Tohumun Özü) ve Sünnet
Her tohumun içinde onu yeşerten bir "cücük" (öz, filiz) vardır. Eğer bir tohumun özü zarar görürse, o tohum ne kadar sulanırsa sulansın yeşermez. İşte ahir zamanda Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine tabi olmak ve Mehdi’nin rehberliğini takip etmek, o manevi özü korumak demektir.
Günümüzde insanın özünü bozmaya çalışan, köksüz ve maneviyattan uzak anlayışlar türemiştir. Ana-baba hakkı tanımayan, manevi silsilesini unutan, sadece maddeye tapan bir nesil arzulanmaktadır. Oysa kalemle yazmayı, ilimle hemhal olmayı ve Rabbimizi tanımayı bırakanlar, manevi kuraklığa mahkum olurlar. Rabbimiz kalemi ve yazmayı (Kutsi kelamı) insana bir kudret olarak vermiştir.
Sehiv Secdesi: Tevbe ve Dönüş Kapısı
İslam dininde "Sehiv Secdesi" (yanılma secdesi) diye bir incelik vardır. Bu, insanın hata yapabileceğini ama hatasından dönme imkanı olduğunu gösterir. Namazda bile hata yapsak, selam vermeden önce yaptığımız bir secde ile eksiğimizi tamamlarız.
Aynı şekilde, bir mümin hayat yolunda yanılsada, henüz nefes alıp verirken tövbe kapısına yönelirse Rabbimiz onu geri çevirmez. Önemli olan, kibrinden dolayı hatasında ısrar eden "kertenkele" ruhundan kurtulup, tevazu ile hakikate teslim olan "karınca" saflarına katılmaktır.
Rabbim bizleri, ahir zamanın fitnelerinden korusun; gönül dünyamızı kurutan deccalî fırtınalara karşı imanımızı diri tutsun. Bizleri Kur'an'ın nurundan ve salihlerin yolundan ayırmasın.
El-Fatiha maassalavat.
19 Mayıs 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Ey Ehli Kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde (fetret döneminde), size 'Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı gelmedi' demeyesiniz diye, gerçekleri açıklayan Elçimiz gelmiştir. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kadirdir." (Mâide Suresi, 19. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve O’nun aline salat ve selam eyle. Saadet asrından ahir zamana kadar gelmiş geçmiş tüm mürşidlerin, evliyaların ve Mehdi’ye tabi olan müminlerin üzerine rahmet eyle. Sabır ism-i celili ile hidayet yolunda yürüyenlere selam olsun.
Hz. İbrahim (a.s.) ve Nemrut’un Acziyeti
Manevi yolculuğumuz, Hz. İbrahim’in (a.s.) Nemrut ile olan imtihanından geçer. Nemrut, Hz. İbrahim’e "Senin ibadet ettiğin Rabbin kimdir?" diye sorduğunda; İbrahim (a.s.), "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demiştir. Nemrut, kibriyle "Ben de diriltir ve öldürürüm" diyerek zindandan iki adam çıkarmış; birini öldürüp birini azat ederek kendince ilahlık taslamıştır.
Bunun üzerine Hz. İbrahim, ilahi bir ferasetle şöyle demiştir: "Benim Rabbim güneşi doğudan doğdurur, sen gücün yetiyorsa onu batıdan doğdur!" Nemrut bu hakikat karşısında donup kalmış ve cevap verememiştir. Tarih boyunca hakikat ile batılın savaşı hep böyle olmuştur; batıl ne kadar kibirlenirse kibrlensin, ilahi kudret karşısında daima mağlup olmuştur.
Karınca ve Kertenkele Misali: Niyet ve İstikamet
Kainatta her varlık bir "cibilliyet" (yaratılış özelliği) üzere hareket eder. Hz. İbrahim ateşe atıldığında, rivayet olunur ki karıncalar ağzıyla su taşı(Zeker) ateşi söndürmeye çalışmış; bazı mahlukat ise ateşi harlamaya gayret etmiştir. Bu, bir soyun değil, bir zihniyetin temsilidir.
Kim Allah dostlarının yolunda bir karınca gibi azimle yürürse, o İbrahimî bir ruha sahiptir. Kim de zulmün ve karanlığın ateşini körüklerse, o da hidayetten mahrum kalmış demektir. Ahir zamanda müminin vazifesi, her türlü zorluğa rağmen gönüllerdeki iman çiçeğini yeşertmeye çalışmaktır. Karanlığın ve soğuk inkârın hüküm sürdüğü vakitlerde, Mehdi’nin ve salihlerin yolu gönülleri ısıtan bir bahar nefesidir.
Manevi "Cücük" (Tohumun Özü) ve Sünnet
Her tohumun içinde onu yeşerten bir "cücük" (öz, filiz) vardır. Eğer bir tohumun özü zarar görürse, o tohum ne kadar sulanırsa sulansın yeşermez. İşte ahir zamanda Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine tabi olmak ve Mehdi’nin rehberliğini takip etmek, o manevi özü korumak demektir.
Günümüzde insanın özünü bozmaya çalışan, köksüz ve maneviyattan uzak anlayışlar türemiştir. Ana-baba hakkı tanımayan, manevi silsilesini unutan, sadece maddeye tapan bir nesil arzulanmaktadır. Oysa kalemle yazmayı, ilimle hemhal olmayı ve Rabbimizi tanımayı bırakanlar, manevi kuraklığa mahkum olurlar. Rabbimiz kalemi ve yazmayı (Kutsi kelamı) insana bir kudret olarak vermiştir.
Sehiv Secdesi: Tevbe ve Dönüş Kapısı
İslam dininde "Sehiv Secdesi" (yanılma secdesi) diye bir incelik vardır. Bu, insanın hata yapabileceğini ama hatasından dönme imkanı olduğunu gösterir. Namazda bile hata yapsak, selam vermeden önce yaptığımız bir secde ile eksiğimizi tamamlarız.
Aynı şekilde, bir mümin hayat yolunda yanılsada, henüz nefes alıp verirken tövbe kapısına yönelirse Rabbimiz onu geri çevirmez. Önemli olan, kibrinden dolayı hatasında ısrar eden "kertenkele" ruhundan kurtulup, tevazu ile hakikate teslim olan "karınca" saflarına katılmaktır.
Rabbim bizleri, ahir zamanın fitnelerinden korusun; gönül dünyamızı kurutan deccalî fırtınalara karşı imanımızı diri tutsun. Bizleri Kur'an'ın nurundan ve salihlerin yolundan ayırmasın.
El-Fatiha maassalavat.
HAVF VE RECA ARASINDA MÜMİNLİK: FURKAN VE HİDAYET
26 Mayıs 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Doğru yolu bulasınız diye Musa’ya Kitab’ı ve Furkan’ı (hak ile batılı ayırt eden hükmü) vermiştik." (Bakara Suresi, 53. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.), onun temiz Ehli Beyt’ine, Mehdi’ye ve tüm müminlere salat ve selam eyle. Haşr meydanına ve İsrafil aleyhisselama selam olsun.
Hz. İbrahim (a.s.) ve Furkan Bilinci
Yolculuğumuz, Hz. İbrahim’in (a.s.) kıssasıyla başlıyor. Nemrut’un baskılarına rağmen dünyaya gelen İbrahim aleyhisselama, Rabbimiz daha çocuk yaşta "Furkan" vermiştir. Furkan; farkındalıktır, bilinçtir, iyiyi kötüden ayırt etme kudretidir.
Babası Azer onu Nemrut’un huzuruna çıkardığında, Nemrut tanrılık iddia etmiş; rızkı kendisinin verdiğini söyleme cüretinde bulunmuştur. Ancak Hz. İbrahim, kalbindeki o ilahi bilinçle ona şöyle haykırmıştır: "Beni yaratan da, bana hidayet veren de, beni yedirip içiren de Rabbimdir!" Bu feraset karşısında Nemrut ve askerleri donup kalmıştır.
Karanlık ve Aydınlık Arasındaki Seçim
Cenab-ı Hak kime Furkan (feraset) verdiyse, o kimse ahir zamanda hidayet ehliyle beraber olur. Bu yolculukta iki grup vardır: Aydınlığı arayanlar ve karanlığa meyil edenler.
Aydınlık yolcuları: Her ne kadar zaman karanlık olsa da kalpleriyle nuru ararlar. Onlar, Mehdi’nin rehberliğinde hidayet kapısını bulacak olanlardır.
Karanlık yolcuları: Hakikatten yüz çevirip batıla yönelenler ise toprak altındaki madenler (kömür, petrol) gibi yanmaya mahkum olurlar.
Bir tohumun toprağın altından yukarıya, aydınlığa doğru filizlenmesi onun "hidayeti" bulmasıdır. Eğer tohum yönünü şaşırıp aşağıya doğru uzamaya çalışırsa, çürümeye mahkum olur.
Manevi Navigasyon: Mehdi ve Kur’an
Ahir zamanda hidayet rehberi, bir navigasyon cihazının uyduya bağlanması gibidir. İnsanın manevi cihazı (kalbi) şarj edilmeli ve bir hedefi (adresi) olmalıdır. Eğer hedefimiz Allah rızası ve beka alemi ise, Kur’an ve sünnet bize en doğru yolu gösterecektir.
Doğum anında yönünü şaşıran bir canlı nasıl tehlikedeyse, manevi yolculuğunda yönünü şaşıran insan da helake sürüklenir. Bizim vazifemiz; lokmalarımızdan aldığımız enerjiyi hayır yollarda sarf ederek, ilahi uyduya (vahiyle gelen bilgiye) sadık kalmaktır.
Havf ve Reca: Korku ile Ümit Arasında
Gerçek mümin, Havf (korku) ile Reca (ümit) arasında yaşayan kimsedir.
Eğer melekler "Buradan sadece bir kişi cennete girecek" deseler, mümin "Acaba o ben miyim?" diye ümit etmelidir.
Yine melekler "Sadece bir kişi cehenneme girecek" deseler, "Acaba o ben miyim?" diye titremeli ve korku içinde olmalıdır.
Ne Allah’ın rahmetinden ümit kesilir, ne de "ben kesin kurtuldum" diyerek gurura kapılınır. Efendimiz (s.a.v.) bile kızı Hz. Fatıma’ya (r.anha) nefsini Allah’tan satın alması (salih amellere sarılması) gerektiğini hatırlatarak bu dengeyi bizlere öğretmiştir.
Sona Kalanların Müjdesi
Efendimiz'in (s.a.v.) bir hadisinde bahsettiği gibi; ümmetin en sonunda gelen, günahları çok olup ancak Allah’ın rahmetiyle Sırat’ı sürünerek, yalvararak, yorularak geçen bir kul vardır. O kul en sonunda cennete dahil olur. Bizler ahir zaman müslümanları olarak, belki o en arkada kalanlarız. Ancak imanımız varsa, sürünerek de olsa hedefimiz selamet kapısı olmalıdır.
Rabbim bizleri ahir zamanda Mehdi’ye ve Kur’an’a tabi olan müttakilerden eylesin. Beka alemine göçerken bizlere iman selameti ve doğru istikamet nasip etsin. Yeni nesillere bu çetin zamanda Furkan bilinci ihsan eylesin.
El-Fatiha maassalavat.
26 Mayıs 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Doğru yolu bulasınız diye Musa’ya Kitab’ı ve Furkan’ı (hak ile batılı ayırt eden hükmü) vermiştik." (Bakara Suresi, 53. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.), onun temiz Ehli Beyt’ine, Mehdi’ye ve tüm müminlere salat ve selam eyle. Haşr meydanına ve İsrafil aleyhisselama selam olsun.
Hz. İbrahim (a.s.) ve Furkan Bilinci
Yolculuğumuz, Hz. İbrahim’in (a.s.) kıssasıyla başlıyor. Nemrut’un baskılarına rağmen dünyaya gelen İbrahim aleyhisselama, Rabbimiz daha çocuk yaşta "Furkan" vermiştir. Furkan; farkındalıktır, bilinçtir, iyiyi kötüden ayırt etme kudretidir.
Babası Azer onu Nemrut’un huzuruna çıkardığında, Nemrut tanrılık iddia etmiş; rızkı kendisinin verdiğini söyleme cüretinde bulunmuştur. Ancak Hz. İbrahim, kalbindeki o ilahi bilinçle ona şöyle haykırmıştır: "Beni yaratan da, bana hidayet veren de, beni yedirip içiren de Rabbimdir!" Bu feraset karşısında Nemrut ve askerleri donup kalmıştır.
Karanlık ve Aydınlık Arasındaki Seçim
Cenab-ı Hak kime Furkan (feraset) verdiyse, o kimse ahir zamanda hidayet ehliyle beraber olur. Bu yolculukta iki grup vardır: Aydınlığı arayanlar ve karanlığa meyil edenler.
Aydınlık yolcuları: Her ne kadar zaman karanlık olsa da kalpleriyle nuru ararlar. Onlar, Mehdi’nin rehberliğinde hidayet kapısını bulacak olanlardır.
Karanlık yolcuları: Hakikatten yüz çevirip batıla yönelenler ise toprak altındaki madenler (kömür, petrol) gibi yanmaya mahkum olurlar.
Bir tohumun toprağın altından yukarıya, aydınlığa doğru filizlenmesi onun "hidayeti" bulmasıdır. Eğer tohum yönünü şaşırıp aşağıya doğru uzamaya çalışırsa, çürümeye mahkum olur.
Manevi Navigasyon: Mehdi ve Kur’an
Ahir zamanda hidayet rehberi, bir navigasyon cihazının uyduya bağlanması gibidir. İnsanın manevi cihazı (kalbi) şarj edilmeli ve bir hedefi (adresi) olmalıdır. Eğer hedefimiz Allah rızası ve beka alemi ise, Kur’an ve sünnet bize en doğru yolu gösterecektir.
Doğum anında yönünü şaşıran bir canlı nasıl tehlikedeyse, manevi yolculuğunda yönünü şaşıran insan da helake sürüklenir. Bizim vazifemiz; lokmalarımızdan aldığımız enerjiyi hayır yollarda sarf ederek, ilahi uyduya (vahiyle gelen bilgiye) sadık kalmaktır.
Havf ve Reca: Korku ile Ümit Arasında
Gerçek mümin, Havf (korku) ile Reca (ümit) arasında yaşayan kimsedir.
Eğer melekler "Buradan sadece bir kişi cennete girecek" deseler, mümin "Acaba o ben miyim?" diye ümit etmelidir.
Yine melekler "Sadece bir kişi cehenneme girecek" deseler, "Acaba o ben miyim?" diye titremeli ve korku içinde olmalıdır.
Ne Allah’ın rahmetinden ümit kesilir, ne de "ben kesin kurtuldum" diyerek gurura kapılınır. Efendimiz (s.a.v.) bile kızı Hz. Fatıma’ya (r.anha) nefsini Allah’tan satın alması (salih amellere sarılması) gerektiğini hatırlatarak bu dengeyi bizlere öğretmiştir.
Sona Kalanların Müjdesi
Efendimiz'in (s.a.v.) bir hadisinde bahsettiği gibi; ümmetin en sonunda gelen, günahları çok olup ancak Allah’ın rahmetiyle Sırat’ı sürünerek, yalvararak, yorularak geçen bir kul vardır. O kul en sonunda cennete dahil olur. Bizler ahir zaman müslümanları olarak, belki o en arkada kalanlarız. Ancak imanımız varsa, sürünerek de olsa hedefimiz selamet kapısı olmalıdır.
Rabbim bizleri ahir zamanda Mehdi’ye ve Kur’an’a tabi olan müttakilerden eylesin. Beka alemine göçerken bizlere iman selameti ve doğru istikamet nasip etsin. Yeni nesillere bu çetin zamanda Furkan bilinci ihsan eylesin.
El-Fatiha maassalavat.
MÜMİN HATA ETSE DE TÖVBESİYLE İMANLIDIR
02 Haziran 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Onlar ki Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler; onlar ahireti de inkâr edenlerdir." (Araf Suresi, 45. Ayet)
"Kötülükleri işleyip de sonra ardından tövbe edenler ve inananlar bilsinler ki, Rabbin ondan sonra elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (Araf Suresi, 153. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve onun aline salat ve selam eyle. İsimlerini bildiğin ve bildirmediğin tüm peygamberlere, Hz. Musa’ya, Hz. Harun’a, Hz. Davud’a ve Hz. Süleyman’a (a.s.) selam olsun.
İhlas ve Sosyal Adalet
Mekke’nin ileri gelenleri, Efendimiz'e (s.a.v.) haber göndererek: "Yanındaki fakirlerle ve kölelerle bizi bir tutma; onlar meclisinden çıkarsa biz seninle oturur, sana tabi oluruz" dediler. Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz, onların iman etmesine vesile olur düşüncesiyle bir anlık bir içtihatta bulundu. Ancak Cenab-ı Hak, En'am Suresi 52. Ayet-i Kerime'yi inzal buyurdu: "Sabah akşam sadece O’nun rızasını dileyerek dua edenleri huzurundan kovma... Eğer onları kovarsan zalimlerden olursun."
Bu uyarı üzerine Efendimiz (s.a.v.), müminlerle beraber sabretmeyi emreden Rabbine şükretti. Hz. Ömer Efendimiz de bu hatasından dolayı hemen tövbe etti. İşte bu hadise bizlere bu haftaki sünnetimizi hatırlatır: Alimler, idareciler ve ev sahipleri, misafirleri ayrılmadan meclisi terketmemelidir. Gemi nizamında olduğu gibi, rehber olan kimse cemaatini en son terk eder. Tokalaşırken (musafaha) dahi, karşısındaki elini bırakmadan Efendimiz elini bırakmazdı.
Cemaat Edebi ve Uhud Dersi
Manevi nizamda edep her şeydir. Namazda imam selam vermeden cemaat selam vermemeli, imamdan önce rükuya veya secdeye varılmamalıdır. Bu konudaki uyarılar çok ciddidir. Uhud Savaşı’nda okçuların, Efendimiz’in kesin emrine rağmen yerlerini terk etmeleri, İslam ordusunun büyük bir bedel ödemesine ve Efendimiz’in mübarek dişinin şehit edilmesine sebep olmuştu. Bir ferdin yaptığı edepsizlik, tüm cemaati ve rehberi etkileyebilir. Ahir zamanda Mehdi cemaatine dahil olanlar, bu edep ve sadakat hususunda çok daha dikkatli olmalıdır.
Fasıklar ve Duaların Sınırı
Münafıkların reisi Übey bin Selül ölürken, Efendimiz'den (s.a.v.) namazını kılmasını ve gömleğini kefen yapmasını istemişti. Efendimiz, engin merhametiyle onun cenaze namazını kılmak istediğinde, Hz. Ömer Efendimiz itiraz etti. O sırada Tevbe Suresi 84. Ayet nazil oldu: "Onlardan ölen birinin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ettiler..."
Bu ayet bizlere gösterir ki; bilerek küfürde inat eden ve fasıklıkta direnenler için yapılan dualar kabul olunmaz. Kafirlerin ıslahı için "hidayet" dilenir ancak kötülükleri için "şerlerinden emin olma" duası edilir. Karanlığın doğası gereği aydınlanması beklenmez; ancak karanlıktan çıkıp aydınlığa ulaştırılması dilenebilir.
Manevi Tekamül ve Nefis Terbiyesi
Hz. Nuh’un gemisinde mahlukatın her türü vardı. İnsanlar arasında da farklı huy sahipleri vardır. Kötü ahlaklı kişilerle beraber olanlar onların huyunu kapar; ancak ehlullahın (Allah dostlarının) sohbetine katılanlar, kötü huylarından (tilkilik, kurnazlık, hırsızlık gibi) arınarak manevi bir "evrime" yani tekamüle ulaşırlar.
İnsanın nefsi, dünya malına ve kibre meyillidir. Kişi ne kadar dünyalık peşinde koşarsa, manevi güneşten o kadar uzaklaşır. Güneşten uzaklaşan ise soğuğa ve karanlığa mahkum olur. Dervişlik ve yunusluk ise; kalpteki tüm fazlalıkları atıp sadece "Bir" olan Allah’ın rızasını bırakmaktır.
Son Gemi: Mehdi’ye Bağlılık
Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e uzanan şeriat zincirinin son halkası, ahir zamandaki manevi diriliştir. İnsanın yaratılışındaki nizam gibi, kainatın sonunda da bir nizam vardır. Mehdi, bu nizamın son mührü ve kiyamet öncesi son hidayet rehberidir.
Sizler, bu "Muhammedi Gemiye" yani mehdi nizamına dahil olarak, aslında bir vücudun azaları gibi akıl ve kalbin (ilahi emrin) hizmetine girmiş olursunuz. Rabbim bizleri bu son gemiye hakkıyla binenlerden eyleyip, haşr gününde selametle menzile ulaşan müminlerden kılsın. Düşmanların şerrinden bizleri halas eylesin.
El-Fatiha maas-salavat.
02 Haziran 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"Onlar ki Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler; onlar ahireti de inkâr edenlerdir." (Araf Suresi, 45. Ayet)
"Kötülükleri işleyip de sonra ardından tövbe edenler ve inananlar bilsinler ki, Rabbin ondan sonra elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (Araf Suresi, 153. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve onun aline salat ve selam eyle. İsimlerini bildiğin ve bildirmediğin tüm peygamberlere, Hz. Musa’ya, Hz. Harun’a, Hz. Davud’a ve Hz. Süleyman’a (a.s.) selam olsun.
İhlas ve Sosyal Adalet
Mekke’nin ileri gelenleri, Efendimiz'e (s.a.v.) haber göndererek: "Yanındaki fakirlerle ve kölelerle bizi bir tutma; onlar meclisinden çıkarsa biz seninle oturur, sana tabi oluruz" dediler. Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz, onların iman etmesine vesile olur düşüncesiyle bir anlık bir içtihatta bulundu. Ancak Cenab-ı Hak, En'am Suresi 52. Ayet-i Kerime'yi inzal buyurdu: "Sabah akşam sadece O’nun rızasını dileyerek dua edenleri huzurundan kovma... Eğer onları kovarsan zalimlerden olursun."
Bu uyarı üzerine Efendimiz (s.a.v.), müminlerle beraber sabretmeyi emreden Rabbine şükretti. Hz. Ömer Efendimiz de bu hatasından dolayı hemen tövbe etti. İşte bu hadise bizlere bu haftaki sünnetimizi hatırlatır: Alimler, idareciler ve ev sahipleri, misafirleri ayrılmadan meclisi terketmemelidir. Gemi nizamında olduğu gibi, rehber olan kimse cemaatini en son terk eder. Tokalaşırken (musafaha) dahi, karşısındaki elini bırakmadan Efendimiz elini bırakmazdı.
Cemaat Edebi ve Uhud Dersi
Manevi nizamda edep her şeydir. Namazda imam selam vermeden cemaat selam vermemeli, imamdan önce rükuya veya secdeye varılmamalıdır. Bu konudaki uyarılar çok ciddidir. Uhud Savaşı’nda okçuların, Efendimiz’in kesin emrine rağmen yerlerini terk etmeleri, İslam ordusunun büyük bir bedel ödemesine ve Efendimiz’in mübarek dişinin şehit edilmesine sebep olmuştu. Bir ferdin yaptığı edepsizlik, tüm cemaati ve rehberi etkileyebilir. Ahir zamanda Mehdi cemaatine dahil olanlar, bu edep ve sadakat hususunda çok daha dikkatli olmalıdır.
Fasıklar ve Duaların Sınırı
Münafıkların reisi Übey bin Selül ölürken, Efendimiz'den (s.a.v.) namazını kılmasını ve gömleğini kefen yapmasını istemişti. Efendimiz, engin merhametiyle onun cenaze namazını kılmak istediğinde, Hz. Ömer Efendimiz itiraz etti. O sırada Tevbe Suresi 84. Ayet nazil oldu: "Onlardan ölen birinin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr ettiler..."
Bu ayet bizlere gösterir ki; bilerek küfürde inat eden ve fasıklıkta direnenler için yapılan dualar kabul olunmaz. Kafirlerin ıslahı için "hidayet" dilenir ancak kötülükleri için "şerlerinden emin olma" duası edilir. Karanlığın doğası gereği aydınlanması beklenmez; ancak karanlıktan çıkıp aydınlığa ulaştırılması dilenebilir.
Manevi Tekamül ve Nefis Terbiyesi
Hz. Nuh’un gemisinde mahlukatın her türü vardı. İnsanlar arasında da farklı huy sahipleri vardır. Kötü ahlaklı kişilerle beraber olanlar onların huyunu kapar; ancak ehlullahın (Allah dostlarının) sohbetine katılanlar, kötü huylarından (tilkilik, kurnazlık, hırsızlık gibi) arınarak manevi bir "evrime" yani tekamüle ulaşırlar.
İnsanın nefsi, dünya malına ve kibre meyillidir. Kişi ne kadar dünyalık peşinde koşarsa, manevi güneşten o kadar uzaklaşır. Güneşten uzaklaşan ise soğuğa ve karanlığa mahkum olur. Dervişlik ve yunusluk ise; kalpteki tüm fazlalıkları atıp sadece "Bir" olan Allah’ın rızasını bırakmaktır.
Son Gemi: Mehdi’ye Bağlılık
Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e uzanan şeriat zincirinin son halkası, ahir zamandaki manevi diriliştir. İnsanın yaratılışındaki nizam gibi, kainatın sonunda da bir nizam vardır. Mehdi, bu nizamın son mührü ve kiyamet öncesi son hidayet rehberidir.
Sizler, bu "Muhammedi Gemiye" yani mehdi nizamına dahil olarak, aslında bir vücudun azaları gibi akıl ve kalbin (ilahi emrin) hizmetine girmiş olursunuz. Rabbim bizleri bu son gemiye hakkıyla binenlerden eyleyip, haşr gününde selametle menzile ulaşan müminlerden kılsın. Düşmanların şerrinden bizleri halas eylesin.
El-Fatiha maas-salavat.
KEMALAT VE REZALET: ŞAHİT VE KAZİB
09 Haziran 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"İnanıp sonra inkâr edenleri, sonra yine inanıp tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını artıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir." (Nisâ Suresi, 137. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.), onun tertemiz eşlerine, sadık ashabına, şahitlik eden ümmetine, ihlaslı müminlere ve hak yolunda cihat eden şahitlere salat ve selam eyle. Seher vaktinde bağışlanma dileyenlerin, gizli ve açıkta Allah’ı zikredenlerin, mümin ferasetiyle kalp ve dünya hakikatlerini görenlerin üzerine rahmet eyle. Güneşi ve ayı belli bir nizamla akıtan Aziz ve Alim olan Allah’ın takdiri ne yücedir.
Kemal Yolculuğu ve Şehadet
Yolculuğumuz, kemal mertebelerinin başlangıcı olan şehadet ile başlıyor. Bir kimse kemalat kazanmak istiyorsa, bu okulun ilk dersi şehadettir. Dervişlik; Allah’tan gayrı ne varsa kalpten atmak ve sadece "O"nun rızasını bırakmaktır. Kelime-i Şehadet’in "Lâ ilâhe" (İlah yoktur) kısmı bir nefiy (reddetme) işlemidir; yani Allah’tan başka gerçek bir varlık ve kudret sahibi olmadığını kabul etmektir. Bu, kalpteki karanlıkları ve küfrü dışarı atmak, ruhu temizlemektir.
Dünya Adaleti ve Rızık Hakikati
Dünya hayatında insanlar arasında rızık ve kazanç bakımından büyük farklar görülebilir. Kimi saatte çok az bir ücretle geçinmeye çalışırken, bir fabrika sahibi devasa kazançlar elde edebilir. Dışarıdan bakıldığında bu durum bir adaletsizlik gibi görünebilir. Ancak İslam’ın adaleti burada devreye girer: Zengin olanın üzerine, malının kırkta birini (zekatını) fakire vermesi farz kılınmıştır.
Asıl zenginlik ise fani olan dünya malı değil, baki kalacak olan hidayet ve hizmettir. Ahir zamanda hidayet yolunda hizmet edenlerin kazancı, dünyadaki en büyük fabrikaların kazancından kat kat daha değerlidir. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Sizin yaptıklarınızın (dinin emirlerinin) onda birini onlar yapsalar kurtuluşa erecekler." Bu, ahir zamanın zorlukları içinde ihlasla yapılan küçük bir amelin bile ne kadar kıymetli olduğunu gösterir.
Manevi Çarklar ve Sünnet-i Seniyye
Kainat, birbirine bağlı çarklar gibi işleyen devasa bir saat gibidir. Bu saatteki her parça, her yıldız ve her gezegen ilahi bir nizamla hareket eder. Müminlerin bu manevi nizamda yerini alabilmesi, Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine tabi olmalarına bağlıdır.
Bu haftaki sünnetimiz, abdest alırken hilalleme yapmaktır:
Elleri Hilallemek: Parmakları birbirinin arasından geçirerek yıkamak.
Sakalı Hilallemek: Islak parmaklarla sakalın altından yukarı doğru tarayarak kuru yer bırakmamak.
Ayakları Hilallemek: Sol elin küçük parmağıyla başlayarak ayak parmaklarının arasını temizlemek.
Bu sünnet, manevi bir disiplinin ve nizamın parçasıdır. Saatin bir çarkı bozulursa saat doğruyu göstermez; aynı şekilde sünnetlerden birini kasten terk etmek veya hafife almak da insanın manevi dengesini bozar.
Manevi Emanet ve Sadakat
Tasavvuf yolunda en mühim meselelerden biri de "cezbe" ve "hal" emniyetidir. Bir mümin, nasıl yaşarsa öyle ölür. Eğer kalbi dünya sevgisiyle, mal hırsıyla doluysa son nefeste onları sayıklar. Ancak kalbi Allah aşkıyla dolu olan, uykusunda da uyanıklığında da "Allah" der.
Manevi emanetlere hıyanet edenler, nefsine yenik düşüp hırsızlık (manevi çalma) peşinde koşanlar, aslında kendi ahiretlerini tehlikeye atarlar. Bu yolun kaptanı da yolcusu da sadakatle mükelleftir. Nefsinin ve şeytanın peşinden gidenler, karanlık dehlizlerde kaybolmaya mahkumdur. Bizim yolumuz, sağdan sola (hayra) giden alaturka saat gibidir; yönü karanlığa değil, Nur-u Muhammedi’ye (s.a.v.) doğrudur.
Yönünü ve yolunu doğru tutanlara, emanete sadık kalanlara selam olsun.
El-Fatiha maas-salavat.
09 Haziran 2012
Euzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm
"İnanıp sonra inkâr edenleri, sonra yine inanıp tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını artıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecektir." (Nisâ Suresi, 137. Ayet)
Allah’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.), onun tertemiz eşlerine, sadık ashabına, şahitlik eden ümmetine, ihlaslı müminlere ve hak yolunda cihat eden şahitlere salat ve selam eyle. Seher vaktinde bağışlanma dileyenlerin, gizli ve açıkta Allah’ı zikredenlerin, mümin ferasetiyle kalp ve dünya hakikatlerini görenlerin üzerine rahmet eyle. Güneşi ve ayı belli bir nizamla akıtan Aziz ve Alim olan Allah’ın takdiri ne yücedir.
Kemal Yolculuğu ve Şehadet
Yolculuğumuz, kemal mertebelerinin başlangıcı olan şehadet ile başlıyor. Bir kimse kemalat kazanmak istiyorsa, bu okulun ilk dersi şehadettir. Dervişlik; Allah’tan gayrı ne varsa kalpten atmak ve sadece "O"nun rızasını bırakmaktır. Kelime-i Şehadet’in "Lâ ilâhe" (İlah yoktur) kısmı bir nefiy (reddetme) işlemidir; yani Allah’tan başka gerçek bir varlık ve kudret sahibi olmadığını kabul etmektir. Bu, kalpteki karanlıkları ve küfrü dışarı atmak, ruhu temizlemektir.
Dünya Adaleti ve Rızık Hakikati
Dünya hayatında insanlar arasında rızık ve kazanç bakımından büyük farklar görülebilir. Kimi saatte çok az bir ücretle geçinmeye çalışırken, bir fabrika sahibi devasa kazançlar elde edebilir. Dışarıdan bakıldığında bu durum bir adaletsizlik gibi görünebilir. Ancak İslam’ın adaleti burada devreye girer: Zengin olanın üzerine, malının kırkta birini (zekatını) fakire vermesi farz kılınmıştır.
Asıl zenginlik ise fani olan dünya malı değil, baki kalacak olan hidayet ve hizmettir. Ahir zamanda hidayet yolunda hizmet edenlerin kazancı, dünyadaki en büyük fabrikaların kazancından kat kat daha değerlidir. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Sizin yaptıklarınızın (dinin emirlerinin) onda birini onlar yapsalar kurtuluşa erecekler." Bu, ahir zamanın zorlukları içinde ihlasla yapılan küçük bir amelin bile ne kadar kıymetli olduğunu gösterir.
Manevi Çarklar ve Sünnet-i Seniyye
Kainat, birbirine bağlı çarklar gibi işleyen devasa bir saat gibidir. Bu saatteki her parça, her yıldız ve her gezegen ilahi bir nizamla hareket eder. Müminlerin bu manevi nizamda yerini alabilmesi, Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine tabi olmalarına bağlıdır.
Bu haftaki sünnetimiz, abdest alırken hilalleme yapmaktır:
Elleri Hilallemek: Parmakları birbirinin arasından geçirerek yıkamak.
Sakalı Hilallemek: Islak parmaklarla sakalın altından yukarı doğru tarayarak kuru yer bırakmamak.
Ayakları Hilallemek: Sol elin küçük parmağıyla başlayarak ayak parmaklarının arasını temizlemek.
Bu sünnet, manevi bir disiplinin ve nizamın parçasıdır. Saatin bir çarkı bozulursa saat doğruyu göstermez; aynı şekilde sünnetlerden birini kasten terk etmek veya hafife almak da insanın manevi dengesini bozar.
Manevi Emanet ve Sadakat
Tasavvuf yolunda en mühim meselelerden biri de "cezbe" ve "hal" emniyetidir. Bir mümin, nasıl yaşarsa öyle ölür. Eğer kalbi dünya sevgisiyle, mal hırsıyla doluysa son nefeste onları sayıklar. Ancak kalbi Allah aşkıyla dolu olan, uykusunda da uyanıklığında da "Allah" der.
Manevi emanetlere hıyanet edenler, nefsine yenik düşüp hırsızlık (manevi çalma) peşinde koşanlar, aslında kendi ahiretlerini tehlikeye atarlar. Bu yolun kaptanı da yolcusu da sadakatle mükelleftir. Nefsinin ve şeytanın peşinden gidenler, karanlık dehlizlerde kaybolmaya mahkumdur. Bizim yolumuz, sağdan sola (hayra) giden alaturka saat gibidir; yönü karanlığa değil, Nur-u Muhammedi’ye (s.a.v.) doğrudur.
Yönünü ve yolunu doğru tutanlara, emanete sadık kalanlara selam olsun.
El-Fatiha maas-salavat.
MUHAMMED'E TABİ OLANLAR BAHARDA ÇİÇEK AÇAR
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
"Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâguta inanıyorlar ve kâfirler için, 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadır' diyorlar." (Nisâ Suresi, 51)
Salât ve Selam
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin.
Ve sellim alâ ashâbihî ecmâîn.
Ve sellim alâ etbâihî ecmâîn.
Ve sellim alâ tebeut tâbiîn.
Ve sellim alâ etbaut tâbiîn.
Ve sellim alâ Âdeme ve Havvâ.
Ve sellim alâ Nûh ve ashâbihî.
Ve sellim alâ İbrâhîm, İsmâil, İshak ve Yâkûb.
Ve sellim alâ Yûsuf ve Züleyhâ.
Ve sellim alâ Hârûn ve Mûsâ.
Ve sellim alâ Dâvûd ve Süleymân.
Ve sellim alâ Zekeriyyâ ve Yahyâ.
Ve sellim alâ Meryem ve Îsâ.
Ve selâm, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Zeynep, Hazreti Fâtıma, Hazreti Âişe, Hazreti Hatîce, Hazreti Âsiye, Hazreti Hacer ve Hazreti Sâre üzerine olsun.
Vaazın Konusu
Yolculuğumuza, bütün meyve veren ağaçlardan başlıyoruz. Daha önce dediğimiz gibi, meyve ağaçları bir bakıma peygamberleri temsil eder. Her meyve türü bir peygamberin tabiatını yansıtır.
Her meyve veren ağaç baharda çiçek açar. Eğer baharda çiçek açmazsa veya açan çiçekleri solar da meyveye dönüşmezse, o ağaç için hasat bir sonraki bahara kalmış demektir. İnsanoğlu da eğer baharda vereceği meyvenin çiçeğini açamazsa, hasat mevsiminde o meyveyi veremez; çiçeksiz meyve olmaz.
Mevsimler bellidir. Bahar, bir doğuş mevsimidir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde, annesinin hamilelikte canının neye çektiği, o çocuğun hangi türden bir fayda ile insanlığa hizmet edeceğine dair bir işaret olabilir. Tıpkı düğme, iplik alacak olanın manifaturacıya, çekiç alacak olanın nalbura gitmesi gibi... Sebze alacak olan sebzeciye, un alacak olan değirmene gider. Değirmenden sebze satın almak nasıl abes ise, Hz. İsâ (a.s.) gibi marangoz olacak bir çocuğun terbiyesi ve manevi eğitimi için başvuracağı yer de onun yolundan gidenlerin irfan ocağı olur.
Hz. İsâ (a.s.) bir marangozdu. Kütükleri, odunları keser, yontar, onları sadece yakılmak için değil, insanlara hizmet eden sandalye, masa, dolap gibi faydalı eşyalara dönüştürürdü. Bu, manevi bir meseldir: Onun hakiki mesleği, insanları cehennem ateşinden kurtarıp, hayırlı bir amele ve hayata yönlendirmekti. Günümüzde Hristiyan ve Yahudi toplumlarından birçok kimse, bu hakiki manayı anlamadıkları için manen bir çıkmaz içindedirler. Onları, tıpkı bir marangozun kaba odunu işleyip güzel bir eşya haline getirmesi gibi, hakikat ile tanıştırmak, onları ateşten kurtarmaktır. Bu da, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır" hadisinin bir tezahürüdür.
Nasıl portakal insana vitamin verir, mikroplarla savaşmasına yardım ederse; inek, koyun, keçi de eti, sütü, derisiyle insana faydalı olursa; Hristiyan veya Yahudi toplumundan da insanlığa faydalı işler yapan, doktorluk, hemşirelik gibi hizmetlerde bulunan kimseler vardır. Eğer onlar, kendi dinlerinde bile olsa, Allah'ı anarak, besmele ile yemek yiyen, insanlığa şefkatle hizmet eden kimseler ise, bu onların temiz bir soydan geldiğine veya atalarının hayırlı amellerinin bir meyvesi olduğuna işaret olabilir. Fayda, her yerde hayırdır.
Ancak, insana zarar veren şeyler de vardır. İçki, uyuşturucu, haram gıdalar, insanı aldatıp günaha sokan her türlü kötü ahlak... Bunlar, insan bedenine giren mikrop gibidir. Maalesef bazı kimseler, bu zararlı şeyleri savunup, onlara tabi olanları doğru yolda zannederler. Halbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadisi hem hayrı, hem de şerri tarif eder: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Buna mukabil, insanların en şerlisi de insanlara zarar verendir.
Rabbimiz, temiz ve helal kıldığı hayvanları bildirmiştir: Koyun, keçi, sığır, deve gibi ehli hayvanlar ve avlanmak suretiyle değil de, helal gıdalarla beslenen kuşlar ile denizden çıkan balıklar... Yunus gibi, denizde insana yol gösteren, dost canlısı bir varlığı kesip yemek ise, tıpkı insanın yol gösteren dostunu yemesi gibi uygun değildir.
Bitkilerden de insana faydalı olanlar helal kılınmıştır. İnsanlara faydalı olan her şey, bir bakıma peygamberlerin ve onların izinden gidenlerin yoludur. Her peygambere, kendi kavminin ve zamanının şartlarına göre mucizeler ve kitaplar verilmiştir. Musa (a.s.)'ya asâ, İsa (a.s.)'ya şifa mucizesi verildiği gibi... Her kitap, o topluma hayat rehberi olmuş, onları kötülüklerden koruyacak haritayı göstermiştir.
Hak yol varken, batıla ve zarara talip olanların hali, ateşe odun olmayı göze almak gibidir. İyiler ise, bir Müslümanın evinde, namaz vaktini gösteren saat gibi veya bir ehl-i kitabın evinde, insanlığa hizmet eden faydalı bir eşya gibi değerli bir hizmet görebilir. Her hizmetin bir derecesi vardır. Müslüman olmak ve son Peygamber'in ümmeti olmak büyük bir şereftir ve cennete girişte de bir üstünlük sebebidir.
İnsan, yaptığı amellerle hem kendisinin, hem de çocuklarının ve torunlarının kaderini şekillendirir. Hayırlı evlat yetiştirmek, amel defterinin kapanmamasına vesile olan büyük bir sadaka-i cariyedir. Kötü ameller ise sadece kişiyi değil, neslini de etkiler. Evde bir bardak kırılsa, sorumluluk aileye aittir. Manevi hayatta da böyledir.
Tövbenin Önemi
Maide Suresi 105. ayet-i kerimede Rabbimiz buyurur:
"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduktan sonra sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman size, yapmakta olduklarınızı haber verecektir."
Ahir zamanda günahlar çoğalmıştır. İnsana düşen, dini iyi öğrenmek, hükümlerine göre yaşamak ve günahtan kaçınmaktır. Günah işlemek ne kadar kolaysa, ondan pişman olup tövbe etmek de o kadar kolaydır. Asıl zor olan, tövbeden sonra bir daha o günaha dönmemek, tövbede sebat etmektir. Tövbe, manevi kirleri temizleyen bir su gibidir. Nasıl bedenimiz kirlenince yıkanıyorsak, günahlarımızdan da tövbe ile arınmalıyız.
Ali İmran Suresi 135. ayette buyrulur:
"Onlar, bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler..."
Nasr Suresi'nde ise Rabbimizi tesbih etmemiz, O'na hamd ve istiğfar etmemiz emredilir.
Peygamber'e İman ve Ümmetin Sorumluluğu
Hazreti Ali (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, Yüce Allah, Hz. Âdem'den (a.s.) itibaren her peygamberden, eğer Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zamanına yetişirlerse ona iman etmeleri ve yardımda bulunmaları üzere söz almıştır. Bu, ona iman etmenin bütün insanlık için bir sorumluluk ve ihtiyaç olduğunu gösterir.
Nasıl meyve veren ağaçların bahara ve güneşe ihtiyacı varsa, insanlığın da hidayete ve kurtuluşa ermek için son Peygamber'in getirdiği dinin güneşine ihtiyacı vardır. O'nun sünnetleri, tıpkı mevsim meyveleri gibi, her birinin ayrı bir faydası ve hikmeti olan birer hayat iksiridir. Bir sünnetin unutulması, insanlığın büyük bir faydadan mahrum kalması demektir.
Yunus (a.s.)'un yüz bin kişilik kavmini imana getirdiği rivayet edilir. Bu, manevi dünyada sayısız hayır yolunun, iyilik erbabının varlığına bir işarettir. Ahir zamanda da iyiliği emredip kötülükten men eden, insanlara yol gösteren hakiki âlimler, bu manevi görevi sürdürürler. Onların sayısı azaldıkça, dünyada kötülük artar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kıyamet kopuncaya kadar, ümmetimden Allah'ın emrini ayakta tutan bir topluluk bulunacaktır." Bu, emr-i bi'l-ma‘rûf ve nehy-i ani'l-münker vazifesinin kıyamete kadar devam edeceğinin müjdesidir.
Bu vazife, farz-ı kifaye olan çok mühim bir mesuliyettir. Denizlerin kaynadığı (fitnelerin çoğaldığı) zamanlarda dahi, hayra çağıran, hakikati haykıran kimseler olacaktır.
Dua
Yunus (a.s.) gibi sabırlı, hakka çağıran ve insanlığı kurtuluşa erdirmeye çalışan tüm hak yol erlerine selam olsun.
El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
"Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâguta inanıyorlar ve kâfirler için, 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadır' diyorlar." (Nisâ Suresi, 51)
Salât ve Selam
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin.
Ve sellim alâ ashâbihî ecmâîn.
Ve sellim alâ etbâihî ecmâîn.
Ve sellim alâ tebeut tâbiîn.
Ve sellim alâ etbaut tâbiîn.
Ve sellim alâ Âdeme ve Havvâ.
Ve sellim alâ Nûh ve ashâbihî.
Ve sellim alâ İbrâhîm, İsmâil, İshak ve Yâkûb.
Ve sellim alâ Yûsuf ve Züleyhâ.
Ve sellim alâ Hârûn ve Mûsâ.
Ve sellim alâ Dâvûd ve Süleymân.
Ve sellim alâ Zekeriyyâ ve Yahyâ.
Ve sellim alâ Meryem ve Îsâ.
Ve selâm, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Zeynep, Hazreti Fâtıma, Hazreti Âişe, Hazreti Hatîce, Hazreti Âsiye, Hazreti Hacer ve Hazreti Sâre üzerine olsun.
Vaazın Konusu
Yolculuğumuza, bütün meyve veren ağaçlardan başlıyoruz. Daha önce dediğimiz gibi, meyve ağaçları bir bakıma peygamberleri temsil eder. Her meyve türü bir peygamberin tabiatını yansıtır.
Her meyve veren ağaç baharda çiçek açar. Eğer baharda çiçek açmazsa veya açan çiçekleri solar da meyveye dönüşmezse, o ağaç için hasat bir sonraki bahara kalmış demektir. İnsanoğlu da eğer baharda vereceği meyvenin çiçeğini açamazsa, hasat mevsiminde o meyveyi veremez; çiçeksiz meyve olmaz.
Mevsimler bellidir. Bahar, bir doğuş mevsimidir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde, annesinin hamilelikte canının neye çektiği, o çocuğun hangi türden bir fayda ile insanlığa hizmet edeceğine dair bir işaret olabilir. Tıpkı düğme, iplik alacak olanın manifaturacıya, çekiç alacak olanın nalbura gitmesi gibi... Sebze alacak olan sebzeciye, un alacak olan değirmene gider. Değirmenden sebze satın almak nasıl abes ise, Hz. İsâ (a.s.) gibi marangoz olacak bir çocuğun terbiyesi ve manevi eğitimi için başvuracağı yer de onun yolundan gidenlerin irfan ocağı olur.
Hz. İsâ (a.s.) bir marangozdu. Kütükleri, odunları keser, yontar, onları sadece yakılmak için değil, insanlara hizmet eden sandalye, masa, dolap gibi faydalı eşyalara dönüştürürdü. Bu, manevi bir meseldir: Onun hakiki mesleği, insanları cehennem ateşinden kurtarıp, hayırlı bir amele ve hayata yönlendirmekti. Günümüzde Hristiyan ve Yahudi toplumlarından birçok kimse, bu hakiki manayı anlamadıkları için manen bir çıkmaz içindedirler. Onları, tıpkı bir marangozun kaba odunu işleyip güzel bir eşya haline getirmesi gibi, hakikat ile tanıştırmak, onları ateşten kurtarmaktır. Bu da, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır" hadisinin bir tezahürüdür.
Nasıl portakal insana vitamin verir, mikroplarla savaşmasına yardım ederse; inek, koyun, keçi de eti, sütü, derisiyle insana faydalı olursa; Hristiyan veya Yahudi toplumundan da insanlığa faydalı işler yapan, doktorluk, hemşirelik gibi hizmetlerde bulunan kimseler vardır. Eğer onlar, kendi dinlerinde bile olsa, Allah'ı anarak, besmele ile yemek yiyen, insanlığa şefkatle hizmet eden kimseler ise, bu onların temiz bir soydan geldiğine veya atalarının hayırlı amellerinin bir meyvesi olduğuna işaret olabilir. Fayda, her yerde hayırdır.
Ancak, insana zarar veren şeyler de vardır. İçki, uyuşturucu, haram gıdalar, insanı aldatıp günaha sokan her türlü kötü ahlak... Bunlar, insan bedenine giren mikrop gibidir. Maalesef bazı kimseler, bu zararlı şeyleri savunup, onlara tabi olanları doğru yolda zannederler. Halbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadisi hem hayrı, hem de şerri tarif eder: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Buna mukabil, insanların en şerlisi de insanlara zarar verendir.
Rabbimiz, temiz ve helal kıldığı hayvanları bildirmiştir: Koyun, keçi, sığır, deve gibi ehli hayvanlar ve avlanmak suretiyle değil de, helal gıdalarla beslenen kuşlar ile denizden çıkan balıklar... Yunus gibi, denizde insana yol gösteren, dost canlısı bir varlığı kesip yemek ise, tıpkı insanın yol gösteren dostunu yemesi gibi uygun değildir.
Bitkilerden de insana faydalı olanlar helal kılınmıştır. İnsanlara faydalı olan her şey, bir bakıma peygamberlerin ve onların izinden gidenlerin yoludur. Her peygambere, kendi kavminin ve zamanının şartlarına göre mucizeler ve kitaplar verilmiştir. Musa (a.s.)'ya asâ, İsa (a.s.)'ya şifa mucizesi verildiği gibi... Her kitap, o topluma hayat rehberi olmuş, onları kötülüklerden koruyacak haritayı göstermiştir.
Hak yol varken, batıla ve zarara talip olanların hali, ateşe odun olmayı göze almak gibidir. İyiler ise, bir Müslümanın evinde, namaz vaktini gösteren saat gibi veya bir ehl-i kitabın evinde, insanlığa hizmet eden faydalı bir eşya gibi değerli bir hizmet görebilir. Her hizmetin bir derecesi vardır. Müslüman olmak ve son Peygamber'in ümmeti olmak büyük bir şereftir ve cennete girişte de bir üstünlük sebebidir.
İnsan, yaptığı amellerle hem kendisinin, hem de çocuklarının ve torunlarının kaderini şekillendirir. Hayırlı evlat yetiştirmek, amel defterinin kapanmamasına vesile olan büyük bir sadaka-i cariyedir. Kötü ameller ise sadece kişiyi değil, neslini de etkiler. Evde bir bardak kırılsa, sorumluluk aileye aittir. Manevi hayatta da böyledir.
Tövbenin Önemi
Maide Suresi 105. ayet-i kerimede Rabbimiz buyurur:
"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduktan sonra sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman size, yapmakta olduklarınızı haber verecektir."
Ahir zamanda günahlar çoğalmıştır. İnsana düşen, dini iyi öğrenmek, hükümlerine göre yaşamak ve günahtan kaçınmaktır. Günah işlemek ne kadar kolaysa, ondan pişman olup tövbe etmek de o kadar kolaydır. Asıl zor olan, tövbeden sonra bir daha o günaha dönmemek, tövbede sebat etmektir. Tövbe, manevi kirleri temizleyen bir su gibidir. Nasıl bedenimiz kirlenince yıkanıyorsak, günahlarımızdan da tövbe ile arınmalıyız.
Ali İmran Suresi 135. ayette buyrulur:
"Onlar, bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler..."
Nasr Suresi'nde ise Rabbimizi tesbih etmemiz, O'na hamd ve istiğfar etmemiz emredilir.
Peygamber'e İman ve Ümmetin Sorumluluğu
Hazreti Ali (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, Yüce Allah, Hz. Âdem'den (a.s.) itibaren her peygamberden, eğer Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zamanına yetişirlerse ona iman etmeleri ve yardımda bulunmaları üzere söz almıştır. Bu, ona iman etmenin bütün insanlık için bir sorumluluk ve ihtiyaç olduğunu gösterir.
Nasıl meyve veren ağaçların bahara ve güneşe ihtiyacı varsa, insanlığın da hidayete ve kurtuluşa ermek için son Peygamber'in getirdiği dinin güneşine ihtiyacı vardır. O'nun sünnetleri, tıpkı mevsim meyveleri gibi, her birinin ayrı bir faydası ve hikmeti olan birer hayat iksiridir. Bir sünnetin unutulması, insanlığın büyük bir faydadan mahrum kalması demektir.
Yunus (a.s.)'un yüz bin kişilik kavmini imana getirdiği rivayet edilir. Bu, manevi dünyada sayısız hayır yolunun, iyilik erbabının varlığına bir işarettir. Ahir zamanda da iyiliği emredip kötülükten men eden, insanlara yol gösteren hakiki âlimler, bu manevi görevi sürdürürler. Onların sayısı azaldıkça, dünyada kötülük artar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kıyamet kopuncaya kadar, ümmetimden Allah'ın emrini ayakta tutan bir topluluk bulunacaktır." Bu, emr-i bi'l-ma‘rûf ve nehy-i ani'l-münker vazifesinin kıyamete kadar devam edeceğinin müjdesidir.
Bu vazife, farz-ı kifaye olan çok mühim bir mesuliyettir. Denizlerin kaynadığı (fitnelerin çoğaldığı) zamanlarda dahi, hayra çağıran, hakikati haykıran kimseler olacaktır.
Dua
Yunus (a.s.) gibi sabırlı, hakka çağıran ve insanlığı kurtuluşa erdirmeye çalışan tüm hak yol erlerine selam olsun.
El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
YAZ MEVSİMİ VE DÜNYAMIZIN NEŞVÜ NEMA BULMASI
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
"Mûsâ dedi ki: 'Rabbim! Kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve bu (dünya) yurdunun sonucunun kimin için olacağını en iyi bilen sensin. Şüphesiz zalimler asla kurtuluşa eremezler.'" (Kasas Suresi, 37)
"Hayır, (onların zannettiği gibi değil!) Hak (İslâm) geldi, bâtıl zâil oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur." (İsrâ Suresi, 81)
"Geceleyin kalk, (gecenin) birazı hariç olmak üzere. Yahut bunu yarıya indir. Veya bunu biraz artır ve Kur'an'ı ağır ağır, tane tane oku." (Müzzemmil Suresi, 2-4)
"Gerçek şu ki, o Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (mahvolacaklardır). Hâlbuki o, eşsiz yüce bir kitaptır." (Fussilet Suresi, 41)
Salât ve Selam
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Ve sellim alâ Eyyûb ve zevcihi ve ehlihî.
Allahümme salli alâ sahibi zamâni's-sayfî Eyyûb ve ehlihî.
Allahümme salli alâ Muhammed Mustafâ ve ümmetihî. Ve rahim ve erhamhum ilâ yevmi'l-kıyâme ve'l-haşri ve'n-neşr.
Ve rahim ve erham sâhibe'z-zamâni'l-Mehdî ve ehlehû ve sâdıka'l-mücâhidîne'l-mehdiyyîn.
Vaazın Konusu
Yolculuğumuz, yakın zamanda girmiş olduğumuz yaz mevsimi, bu mevsimin bereketi, Hz. Eyyûb (a.s.) ve buğday nimeti hakkında olacaktır.
Yaz mevsiminin en aziz nimetlerinden biri, onun kemâlâtını temsil eden buğdaydır. Nasıl her mevsimin bir kâmil zâtı varsa, yaz mevsiminin de kâmil zâtı Hz. Eyyûb (a.s.)'dır. Onun zamanında, başına gelen belâları görüp de, "Herhalde büyük bir günah işledi de Allah onu affetmedi" demeyen bir kul kalmamıştı. Hatta eşi Hz. Leylâ validemiz bile bu fikre kapılmıştı. Hz. Eyyûb (a.s.) ağır bir hastalığa yakalandı ve 18 yıl bu hastalıkla imtihan edildi. Halk, onun her tarafının kurtlandığını görünce, hastalığın kendilerine de bulaşmasından korkarak onu şehirden çıkardılar ve şehrin dışındaki bir yere bıraktılar. Bu durumda eşi Hz. Leylâ da ümidini kesmeye başlamıştı.
Çöplükte yapayalnız kaldığı bir sırada eşi, ona yardım edebileceğini söyleyen bir adama rastladı. O adam, kendisine secde ederlerse Hz. Eyyûb’un hastalığını iyileştirebileceğini söyledi. Leylâ validemiz bu sözleri Hz. Eyyûb’a anlatınca, o şiddetle öfkelendi ve: "Ey kadın! O şeytandı, sen onu anlamadın mı? Eğer iyileşip kalkarsam sana yüz sopa vuracağım" dedi ve eşini yanından uzaklaştırdı.
Artık Allah'tan başka yardım edecek kimsesi kalmayınca, Rabbimize şöyle niyaz etti:
"Rabbim! Gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (Enbiyâ Suresi, 83)
Buğday ve Pamuğun Hikmeti
Yaz mevsiminin iki önemli bitkisi olan buğday ve pamuk, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarını karşılar. Buğday, aç olanı doyurur; pamuk ise çıplağı giydirir. İşte Hz. Eyyûb (a.s.) gibi bir peygamberin sünneti de budur: Açları doyurmak, çıplakları giydirmek. Allah (c.c.) topraktan insanı doyurur ve yine topraktan onu giydirir.
Her peygamberin ve onun temsil ettiği nimetlerin bir düşmanı vardır. Buğdayın düşmanları güve ve çekirgedir. Güve, buğdaya veya pamuğa musallat olunca, onu delik deşik eder ve işe yaramaz hale getirir. İşte Hz. Eyyûb (a.s.) da, toplumunun anlayışsızlığı ve ifsadı yüzünden adeta şehrin çöplüğüne atılmıştı. O, kendisine en çok rahatsızlık veren şeyin, ardından konuşup fitne çıkaran müfsitler olduğunu söylemiştir.
Güve gibi küçük bir canlının verdiği zarar nasıl büyük oluyorsa, nefis ve şeytanın vesvesesi de insanın kalbini ve aklını öyle kemirir. Aslında güzel bir kelebek olabilecek bir varlık, sapkınlığı yüzünden zararlı bir kurt haline gelebilir. Nerede bir tahıl veya pamuk varsa, ona musallat olur.
Hâlbuki Allah Teâlâ, insana cüz'i irade vermiştir. İnsan, bir bıçağı ekmek kesmek için de kullanabilir, bir cana kıymak için de. Nasıl ki Hz. Eyyûb (a.s.)'ın ümmetindeki müfsitler onun bu imtihanı çekmesine sebep olduysa, bir günah işleyen kimseye de önce malından, sonra evladından, daha sonra canından ceza gelir ki tevbe etsin. Tevbe etmezse, imanına halel gelmesinden endişe edilir.
Peygamberler masumdur, günahsızdır. Onların çektikleri sıkıntılar, çoğunlukla kendi kavimlerinin inkâr, isyan ve ifsadlarından kaynaklanır. Nasıl ki buğdayın düşmanı onu kemirirse, insanlığa hizmet eden salih kimselerin de düşmanları onların yoluna taş koymaya çalışır.
Kurtuluş ve İlâhî Rahmet
Hz. Eyyûb (a.s.)'ın duası kabul olundu. Rabbimiz ona, ayağını yere vurmasını emretti. Vurunca yerden bir su çıktı, o suyla yıkandı. İçmesi emredilen başka bir sudan içince de, vücudundaki bütün kurtlar döküldü ve eski sağlığına, hatta gençliğine kavuştu. Bu sırada eşi Leylâ validemiz geri döndü. Onu sağlıklı ve genç halinde görünce tanımadı. Hz. Eyyûb kendini tanıtınca sevindiler. Rivayetlere göre Leylâ validemiz de gençliğine kavuştu ve mutlu bir hayat sürdüler.
Hz. Eyyûb (a.s.)'ın, iyileşirse eşine yüz sopa vuracağını söylemiş olması da bir imtihandı. Ancak Rabbimiz, bu duruma da bir çare lütfetti: Yüz tane buğday sapını bir araya getirip bir defa vurmasını emretti. Böylece hem sözü yerine gelmiş oldu, hem de eziyet verilmemiş oldu. Allah'ın salih kullarının çaresi tükenmez.
Ahde Vefa ve Sorumluluk
Şûrâ Suresi 34. ayet-i kerimede buyrulur:
"Ahde vefa gösterin; çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir."
Verdiğimiz sözleri tutmak çok önemlidir. Hz. Eyyûb (a.s.) da sözünde durmanın önemini bize öğretmiştir. Eğer yerine getirmekte zorlanacağımız bir söz vermişsek, bunun meşru bir çaresini âlimlere danışarak bulmalıyız.
Çekirge Zararı ve Tatlının Önemi
Tahıllara musallat olan bir diğer zararlı da çekirgedir. Bu, bize, nimetlerin aslî halini korumanın ve sağlıklı beslenmenin önemini hatırlatır. Örneğin, hakiki balın yerini tutmayan, ifsat edilmiş tatlandırıcıların yaygınlaşması gibi... Nimetleri aslından saptırmak, toplum sağlığına ve bereketine zarar verir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in ve ashâbının sünnetinde, hastalara, üzülenlere hakiki tatlı ikram etmek vardır. "Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım" sözü de bu inceliğe işaret eder. Tatlı yemek (ölçülü olmak kaydıyla) insanın tabiatını yumuşatır, sözünü ve davranışlarını güzelleştirir. Çekirge zararına karşı da, hakiki şekerden yapılmış bir şerbetin ilaç olarak kullanılabileceği bir hikmet olabilir. Esas olan, nimetleri ifsat etmeden, doğal halleriyle ve şükrederek tüketmektir.
Kur'an-ı Kerim ve İlhâm-ı İlâhî
Allah Teâlâ'nın Kelâm sıfatı vardır. Kur'an-ı Kerim, O'nun ezelî kelâmıdır. Kıyamete kadar ona gönülden tabi olanlara, sözsüz, harfsiz bir ilham ile doğru yolu gösterir. Ahir zamanda da Kur'an'a gerçek manada tâbi olanlar, Allah'ın bu ilhamıyla hareket eder ve insanlığın kurtuluşuna vesile olurlar. Kur'an okumasını bilen, onu her an yeniden yazılan bir hayat rehberi olarak görür.
Rabbimiz, ahir zamanda da Kur'an'a ve onun hakiki mânâsına sımsıkı sarılmayı, O'nun yolundan gitmeyi tüm inananlara nasip eylesin.
Dua
El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
"Mûsâ dedi ki: 'Rabbim! Kendi katından kimin hidayet getirdiğini ve bu (dünya) yurdunun sonucunun kimin için olacağını en iyi bilen sensin. Şüphesiz zalimler asla kurtuluşa eremezler.'" (Kasas Suresi, 37)
"Hayır, (onların zannettiği gibi değil!) Hak (İslâm) geldi, bâtıl zâil oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur." (İsrâ Suresi, 81)
"Geceleyin kalk, (gecenin) birazı hariç olmak üzere. Yahut bunu yarıya indir. Veya bunu biraz artır ve Kur'an'ı ağır ağır, tane tane oku." (Müzzemmil Suresi, 2-4)
"Gerçek şu ki, o Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (mahvolacaklardır). Hâlbuki o, eşsiz yüce bir kitaptır." (Fussilet Suresi, 41)
Salât ve Selam
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Allahümme salli alâ Eyyûb...
Ve sellim alâ Eyyûb ve zevcihi ve ehlihî.
Allahümme salli alâ sahibi zamâni's-sayfî Eyyûb ve ehlihî.
Allahümme salli alâ Muhammed Mustafâ ve ümmetihî. Ve rahim ve erhamhum ilâ yevmi'l-kıyâme ve'l-haşri ve'n-neşr.
Ve rahim ve erham sâhibe'z-zamâni'l-Mehdî ve ehlehû ve sâdıka'l-mücâhidîne'l-mehdiyyîn.
Vaazın Konusu
Yolculuğumuz, yakın zamanda girmiş olduğumuz yaz mevsimi, bu mevsimin bereketi, Hz. Eyyûb (a.s.) ve buğday nimeti hakkında olacaktır.
Yaz mevsiminin en aziz nimetlerinden biri, onun kemâlâtını temsil eden buğdaydır. Nasıl her mevsimin bir kâmil zâtı varsa, yaz mevsiminin de kâmil zâtı Hz. Eyyûb (a.s.)'dır. Onun zamanında, başına gelen belâları görüp de, "Herhalde büyük bir günah işledi de Allah onu affetmedi" demeyen bir kul kalmamıştı. Hatta eşi Hz. Leylâ validemiz bile bu fikre kapılmıştı. Hz. Eyyûb (a.s.) ağır bir hastalığa yakalandı ve 18 yıl bu hastalıkla imtihan edildi. Halk, onun her tarafının kurtlandığını görünce, hastalığın kendilerine de bulaşmasından korkarak onu şehirden çıkardılar ve şehrin dışındaki bir yere bıraktılar. Bu durumda eşi Hz. Leylâ da ümidini kesmeye başlamıştı.
Çöplükte yapayalnız kaldığı bir sırada eşi, ona yardım edebileceğini söyleyen bir adama rastladı. O adam, kendisine secde ederlerse Hz. Eyyûb’un hastalığını iyileştirebileceğini söyledi. Leylâ validemiz bu sözleri Hz. Eyyûb’a anlatınca, o şiddetle öfkelendi ve: "Ey kadın! O şeytandı, sen onu anlamadın mı? Eğer iyileşip kalkarsam sana yüz sopa vuracağım" dedi ve eşini yanından uzaklaştırdı.
Artık Allah'tan başka yardım edecek kimsesi kalmayınca, Rabbimize şöyle niyaz etti:
"Rabbim! Gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (Enbiyâ Suresi, 83)
Buğday ve Pamuğun Hikmeti
Yaz mevsiminin iki önemli bitkisi olan buğday ve pamuk, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarını karşılar. Buğday, aç olanı doyurur; pamuk ise çıplağı giydirir. İşte Hz. Eyyûb (a.s.) gibi bir peygamberin sünneti de budur: Açları doyurmak, çıplakları giydirmek. Allah (c.c.) topraktan insanı doyurur ve yine topraktan onu giydirir.
Her peygamberin ve onun temsil ettiği nimetlerin bir düşmanı vardır. Buğdayın düşmanları güve ve çekirgedir. Güve, buğdaya veya pamuğa musallat olunca, onu delik deşik eder ve işe yaramaz hale getirir. İşte Hz. Eyyûb (a.s.) da, toplumunun anlayışsızlığı ve ifsadı yüzünden adeta şehrin çöplüğüne atılmıştı. O, kendisine en çok rahatsızlık veren şeyin, ardından konuşup fitne çıkaran müfsitler olduğunu söylemiştir.
Güve gibi küçük bir canlının verdiği zarar nasıl büyük oluyorsa, nefis ve şeytanın vesvesesi de insanın kalbini ve aklını öyle kemirir. Aslında güzel bir kelebek olabilecek bir varlık, sapkınlığı yüzünden zararlı bir kurt haline gelebilir. Nerede bir tahıl veya pamuk varsa, ona musallat olur.
Hâlbuki Allah Teâlâ, insana cüz'i irade vermiştir. İnsan, bir bıçağı ekmek kesmek için de kullanabilir, bir cana kıymak için de. Nasıl ki Hz. Eyyûb (a.s.)'ın ümmetindeki müfsitler onun bu imtihanı çekmesine sebep olduysa, bir günah işleyen kimseye de önce malından, sonra evladından, daha sonra canından ceza gelir ki tevbe etsin. Tevbe etmezse, imanına halel gelmesinden endişe edilir.
Peygamberler masumdur, günahsızdır. Onların çektikleri sıkıntılar, çoğunlukla kendi kavimlerinin inkâr, isyan ve ifsadlarından kaynaklanır. Nasıl ki buğdayın düşmanı onu kemirirse, insanlığa hizmet eden salih kimselerin de düşmanları onların yoluna taş koymaya çalışır.
Kurtuluş ve İlâhî Rahmet
Hz. Eyyûb (a.s.)'ın duası kabul olundu. Rabbimiz ona, ayağını yere vurmasını emretti. Vurunca yerden bir su çıktı, o suyla yıkandı. İçmesi emredilen başka bir sudan içince de, vücudundaki bütün kurtlar döküldü ve eski sağlığına, hatta gençliğine kavuştu. Bu sırada eşi Leylâ validemiz geri döndü. Onu sağlıklı ve genç halinde görünce tanımadı. Hz. Eyyûb kendini tanıtınca sevindiler. Rivayetlere göre Leylâ validemiz de gençliğine kavuştu ve mutlu bir hayat sürdüler.
Hz. Eyyûb (a.s.)'ın, iyileşirse eşine yüz sopa vuracağını söylemiş olması da bir imtihandı. Ancak Rabbimiz, bu duruma da bir çare lütfetti: Yüz tane buğday sapını bir araya getirip bir defa vurmasını emretti. Böylece hem sözü yerine gelmiş oldu, hem de eziyet verilmemiş oldu. Allah'ın salih kullarının çaresi tükenmez.
Ahde Vefa ve Sorumluluk
Şûrâ Suresi 34. ayet-i kerimede buyrulur:
"Ahde vefa gösterin; çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir."
Verdiğimiz sözleri tutmak çok önemlidir. Hz. Eyyûb (a.s.) da sözünde durmanın önemini bize öğretmiştir. Eğer yerine getirmekte zorlanacağımız bir söz vermişsek, bunun meşru bir çaresini âlimlere danışarak bulmalıyız.
Çekirge Zararı ve Tatlının Önemi
Tahıllara musallat olan bir diğer zararlı da çekirgedir. Bu, bize, nimetlerin aslî halini korumanın ve sağlıklı beslenmenin önemini hatırlatır. Örneğin, hakiki balın yerini tutmayan, ifsat edilmiş tatlandırıcıların yaygınlaşması gibi... Nimetleri aslından saptırmak, toplum sağlığına ve bereketine zarar verir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in ve ashâbının sünnetinde, hastalara, üzülenlere hakiki tatlı ikram etmek vardır. "Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım" sözü de bu inceliğe işaret eder. Tatlı yemek (ölçülü olmak kaydıyla) insanın tabiatını yumuşatır, sözünü ve davranışlarını güzelleştirir. Çekirge zararına karşı da, hakiki şekerden yapılmış bir şerbetin ilaç olarak kullanılabileceği bir hikmet olabilir. Esas olan, nimetleri ifsat etmeden, doğal halleriyle ve şükrederek tüketmektir.
Kur'an-ı Kerim ve İlhâm-ı İlâhî
Allah Teâlâ'nın Kelâm sıfatı vardır. Kur'an-ı Kerim, O'nun ezelî kelâmıdır. Kıyamete kadar ona gönülden tabi olanlara, sözsüz, harfsiz bir ilham ile doğru yolu gösterir. Ahir zamanda da Kur'an'a gerçek manada tâbi olanlar, Allah'ın bu ilhamıyla hareket eder ve insanlığın kurtuluşuna vesile olurlar. Kur'an okumasını bilen, onu her an yeniden yazılan bir hayat rehberi olarak görür.
Rabbimiz, ahir zamanda da Kur'an'a ve onun hakiki mânâsına sımsıkı sarılmayı, O'nun yolundan gitmeyi tüm inananlara nasip eylesin.
Dua
El-Fâtiha ve salavât ile...
Başağaçlı Raşit Tunca
Kar©glan
CENNETU ADN, BEKKE VE MEKKE
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
﴿وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَٰئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا . وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا . وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا﴾
(Nisâ Sûresi, 124-126)
Sadakallâhulazîm.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muğammed Mustafa (s.a.v.)’in, onun tertemiz âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Bugünkü sohbetimizde Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçen iki mübarek beldeyi, “Bekke” ve “Mekke”yi, bu isimlerin manevî işaretlerini ve insan-ı kâmil olma yolunda nefsimizle mücadelemizin öneminden bahsedeceğiz.
Kur’ân-ı Kerim’de Mekke-i Mükerreme bazen “Bekke” bazen de “Mekke” olarak zikredilir. Tefsir âlimlerimiz, bu iki ismin farklı cihetlere işaret ettiğini belirtmişlerdir. “Bekke”, Hz. İbrahim (a.s.)’in tayin ettiği ilk sınırları, Kâbe’nin ilk temellerini hatırlatır. “Mekke” ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in zamanındaki ve onun belirlediği geniş sınırları içine alan harem bölgesini ifade eder. Bu mübarek belde, Safâ ve Merve tepelerinden başlayıp, manen çok daha geniş bir alanı kapsayan, iki harem (Mekke ve Medine) arasında kalan kutlu bir bölgedir.
İnsan bedeni de bir kâinat gibidir. İki kaş arasında yer alan bölge, nefsin karargâhı olarak yorumlanmıştır. Nefis, insanı hak yoldan saptırmaya çalışan, sürekli kötülüğü emreden bir iç düşmandır. Tasavvuf yolunda ilerleyenler, nefsi terbiye etmek için çeşitli zikir ve riyazetlerle bu iç düşmanla mücadele ederler. Örneğin, bazı tarikatlarda “nefsi ispat” mertebesine ulaşmak için çokça zikre devam edilir. Bu, nefsin son kalesini fethetmek, onu tamamen teslim almak için verilen manevî bir mücadeledir.
Bu mücadele, tıpkı tarihte İstanbul’un fethi gibidir. İstanbul, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in müjdesine mazhar olmuş, İslam’ın son ve en önemli kalelerinden biri haline gelmiştir. Nefsimizin fethi de öyledir; sabır, azim ve Allah’a tam bir teslimiyet gerektirir. Gemileri karadan yürütmek gibi, alışılmışın dışında bir gayret, ihlas ve fedakârlık ister.
Cenâb-ı Hak, Hz. Adem (a.s.)’ı yaratırken, cennetin en yüksek mertebesi olan “Cennetü’l-Adn”ı bizzat kendi kudret eliyle yaratmıştır. İnsan bedenindeki karşılığı ise, yönetim ve idrakin merkezi olan baş bölgesidir. Burada, nefsin karargâhı da bulunur. İnsan, kalbiyle, vicdanıyla hareket ederse, ruhunun sesini dinler. Daha ileri bir mertebe olan “sır” mertebesine ulaşan kimseler ise, olayların perde arkasını, görünenin ötesindeki hikmetleri idrak etmeye başlarlar. Onlar bir ekmek alırken, o ekmeğin kimlere nasip olacağını, hangi hayırlı işlere vesile olacağını derinden hissedebilirler.
Bu anlayış bize şunu öğretir: Her olayın görünen bir yüzü, bir de hakikatte taşıdığı hikmet ve sırlar vardır. Mümin, sabırla ve basiretle hareket ederek, olayların arka planını anlamaya çalışmalı, hemen hüküm vermemelidir. Öfke ve önyargı ile hareket etmek, insanı yanıltır.
Bu manevî mücadelenin ve basiretin en önemli meyvelerinden biri de “salih amel”dir. Yüce Allah, iman edip salih ameller işleyen herkesi, erkek olsun kadın olsun, cennetine koyacağını vaat buyurmuştur. Salih amel, sadece kişinin kendi nefsini kurtarması değil, aynı zamanda çevresine, tüm mahlukata faydalı olmasıdır. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere zarar vermekten kaçınmak, onların iyiliği için çalışmak da birer salih ameldir.
İslam, faydayı ve temizliği esas alır. Helal ve temiz olan şeyler, insanın bedenine ve ruhuna fayda verir. Haram ve pis (necis) olan şeyler ise, insanı manen kirletir, ruhunu hasta eder. Bir mümin, yediğine, içtiğine, söylediğine, yaptığı her işe dikkat eder. Çünkü biliyor ki, temiz olanlar, temizlerin yurdu olan cennete kavuşacaktır.
Ramazan-ı Şerif yaklaşıyor. Bu ay, nefsi terbiye etmenin, tevbeyi çoğaltmanın, salih amellere koşmanın en güzel fırsatıdır. Oruç, sadece aç ve susuz kalmak değil, tüm uzuvları haramlardan korumak, kalbi kötü düşüncelerden arındırmaktır. Oruç tutmak, sabır mektebinden geçmektir. Tıpkı buğdayın olgunlaşması, üzümün şerbete dönüşmesi için çektiği çile gibi, oruç da mümini olgunlaştırır, ruhunu tatlandırır.
Ey müminler! Nefsimizin fethi için, İstanbul’un fethi gibi bir azim ve gayret içinde olalım. Salih ameller işleyerek, hem kendimize hem etrafımıza faydalı olmaya çalışalım. Ramazan’ın bereketinden en güzel şekilde istifade edelim. Yediğimiz lokmanın, söylediğimiz sözün, yaptığımız işin ardındaki hikmeti ve sorumluluğu düşünelim. Rabbimiz, bizleri nefsinin esaretinden kurtulup, hakiki hürriyete ve cennetü’l-adn’a kavuşan bahtiyar kullarından eylesin.
Rabbim, ahir zaman fitnelerinden, kötülüklerden, bölücülüklerden ümmet-i Muhammed’i muhafaza buyursun. Bize basiret, sabır ve hakka hizmet aşkı versin. Bizi, salih ameller işleyen, faydalı birer kul olmaya muvaffak kılsın.
Velhâsıl-ı kelâm. El-Fâtiha. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
﴿وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَٰئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا . وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا . وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا﴾
(Nisâ Sûresi, 124-126)
Sadakallâhulazîm.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muğammed Mustafa (s.a.v.)’in, onun tertemiz âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Bugünkü sohbetimizde Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçen iki mübarek beldeyi, “Bekke” ve “Mekke”yi, bu isimlerin manevî işaretlerini ve insan-ı kâmil olma yolunda nefsimizle mücadelemizin öneminden bahsedeceğiz.
Kur’ân-ı Kerim’de Mekke-i Mükerreme bazen “Bekke” bazen de “Mekke” olarak zikredilir. Tefsir âlimlerimiz, bu iki ismin farklı cihetlere işaret ettiğini belirtmişlerdir. “Bekke”, Hz. İbrahim (a.s.)’in tayin ettiği ilk sınırları, Kâbe’nin ilk temellerini hatırlatır. “Mekke” ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in zamanındaki ve onun belirlediği geniş sınırları içine alan harem bölgesini ifade eder. Bu mübarek belde, Safâ ve Merve tepelerinden başlayıp, manen çok daha geniş bir alanı kapsayan, iki harem (Mekke ve Medine) arasında kalan kutlu bir bölgedir.
İnsan bedeni de bir kâinat gibidir. İki kaş arasında yer alan bölge, nefsin karargâhı olarak yorumlanmıştır. Nefis, insanı hak yoldan saptırmaya çalışan, sürekli kötülüğü emreden bir iç düşmandır. Tasavvuf yolunda ilerleyenler, nefsi terbiye etmek için çeşitli zikir ve riyazetlerle bu iç düşmanla mücadele ederler. Örneğin, bazı tarikatlarda “nefsi ispat” mertebesine ulaşmak için çokça zikre devam edilir. Bu, nefsin son kalesini fethetmek, onu tamamen teslim almak için verilen manevî bir mücadeledir.
Bu mücadele, tıpkı tarihte İstanbul’un fethi gibidir. İstanbul, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in müjdesine mazhar olmuş, İslam’ın son ve en önemli kalelerinden biri haline gelmiştir. Nefsimizin fethi de öyledir; sabır, azim ve Allah’a tam bir teslimiyet gerektirir. Gemileri karadan yürütmek gibi, alışılmışın dışında bir gayret, ihlas ve fedakârlık ister.
Cenâb-ı Hak, Hz. Adem (a.s.)’ı yaratırken, cennetin en yüksek mertebesi olan “Cennetü’l-Adn”ı bizzat kendi kudret eliyle yaratmıştır. İnsan bedenindeki karşılığı ise, yönetim ve idrakin merkezi olan baş bölgesidir. Burada, nefsin karargâhı da bulunur. İnsan, kalbiyle, vicdanıyla hareket ederse, ruhunun sesini dinler. Daha ileri bir mertebe olan “sır” mertebesine ulaşan kimseler ise, olayların perde arkasını, görünenin ötesindeki hikmetleri idrak etmeye başlarlar. Onlar bir ekmek alırken, o ekmeğin kimlere nasip olacağını, hangi hayırlı işlere vesile olacağını derinden hissedebilirler.
Bu anlayış bize şunu öğretir: Her olayın görünen bir yüzü, bir de hakikatte taşıdığı hikmet ve sırlar vardır. Mümin, sabırla ve basiretle hareket ederek, olayların arka planını anlamaya çalışmalı, hemen hüküm vermemelidir. Öfke ve önyargı ile hareket etmek, insanı yanıltır.
Bu manevî mücadelenin ve basiretin en önemli meyvelerinden biri de “salih amel”dir. Yüce Allah, iman edip salih ameller işleyen herkesi, erkek olsun kadın olsun, cennetine koyacağını vaat buyurmuştur. Salih amel, sadece kişinin kendi nefsini kurtarması değil, aynı zamanda çevresine, tüm mahlukata faydalı olmasıdır. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere zarar vermekten kaçınmak, onların iyiliği için çalışmak da birer salih ameldir.
İslam, faydayı ve temizliği esas alır. Helal ve temiz olan şeyler, insanın bedenine ve ruhuna fayda verir. Haram ve pis (necis) olan şeyler ise, insanı manen kirletir, ruhunu hasta eder. Bir mümin, yediğine, içtiğine, söylediğine, yaptığı her işe dikkat eder. Çünkü biliyor ki, temiz olanlar, temizlerin yurdu olan cennete kavuşacaktır.
Ramazan-ı Şerif yaklaşıyor. Bu ay, nefsi terbiye etmenin, tevbeyi çoğaltmanın, salih amellere koşmanın en güzel fırsatıdır. Oruç, sadece aç ve susuz kalmak değil, tüm uzuvları haramlardan korumak, kalbi kötü düşüncelerden arındırmaktır. Oruç tutmak, sabır mektebinden geçmektir. Tıpkı buğdayın olgunlaşması, üzümün şerbete dönüşmesi için çektiği çile gibi, oruç da mümini olgunlaştırır, ruhunu tatlandırır.
Ey müminler! Nefsimizin fethi için, İstanbul’un fethi gibi bir azim ve gayret içinde olalım. Salih ameller işleyerek, hem kendimize hem etrafımıza faydalı olmaya çalışalım. Ramazan’ın bereketinden en güzel şekilde istifade edelim. Yediğimiz lokmanın, söylediğimiz sözün, yaptığımız işin ardındaki hikmeti ve sorumluluğu düşünelim. Rabbimiz, bizleri nefsinin esaretinden kurtulup, hakiki hürriyete ve cennetü’l-adn’a kavuşan bahtiyar kullarından eylesin.
Rabbim, ahir zaman fitnelerinden, kötülüklerden, bölücülüklerden ümmet-i Muhammed’i muhafaza buyursun. Bize basiret, sabır ve hakka hizmet aşkı versin. Bizi, salih ameller işleyen, faydalı birer kul olmaya muvaffak kılsın.
Velhâsıl-ı kelâm. El-Fâtiha. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
ZEMZEM, SAFA VE MERVE TEPELERİ
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
﴿إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ . فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ . وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ . وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ . وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ . لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ . لِيَوْمِ الْفَصْلِ . وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ . وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ . أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ . ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ . كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ . وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ﴾
(Mürselât Sûresi, 7-19)
Sadakallâhulazîm.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in, onun tertemiz âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Bugünkü sohbetimizde, Yüce Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olan suyun hikmetinden, zemzemden ve insanlığın manevî durumundan bahsedeceğiz.
Su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Yani yapısının üçte ikisi hidrojen, üçte biri oksijendir. Dünyamızın da yaklaşık üçte ikisi su, üçte biri karalarla kaplıdır. Aynı şekilde, karbondioksit gazının yapısında da bir karbon ve iki oksijen atomu bulunur. Bu oranlar, tabiattaki dengeyi sağlayan ilâhî ölçülerdendir. Bu denge bozulduğunda, ekolojik sistemler altüst olur.
Bu ilâhî nizamdan alacağımız bir ders şudur: Toplumların sağlıklı ve huzurlu olabilmesi için de bir denge gerekir. Bir toplumda, iman ve iyilik üzere yaşayan, hayra koşan, adaleti ayakta tutan insanların oranı yüksek olmalıdır. Tıpkı suyun hayat kaynağı oksijen gibi, toplumun da can damarı salih ameller ve güzel ahlaktır. Bu iyi insanların oranı düştüğünde, toplumsal çürüme başlar.
Bir meyveye bakalım: Bir meyvenin üçte biri çürükse, geri kalanı yenebilir, hâlâ ümit vardır. Ama çürüklük yarıyı geçti mi, o meyve artık çöpe atılır. İşte toplumlar da böyledir. Bir toplumun büyük çoğunluğu iyilik ve iman üzereyse, o toplum ayakta kalır, gelişir. Ama bozulma, kötülük ve imansızlık artar, hakikatler inkâr edilirse, o toplum manen çürümeye yüz tutar.
Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen “Yevmü’l-Fasl”, yani “Ayırma Günü”, işte bu hak ile batılın, iyi ile kötünün tam olarak birbirinden ayrılacağı gündür. O gün, tıpkı bir meyve sepetindeki çürüklerin ayıklanıp atılması gibi, insanlar da amellerine göre ayrılacaklardır. İyiler mükâfatlandırılacak, kötüler ise yaptıklarının cezasını bulacaktır.
Ahir zamanda bu manevî çürümeye karşı bir uyarıcı, bir ıslah edici gönderileceği müjdelenmiştir. O, emr-i bi’l-ma’ruf (iyiliği emretmek) ve nehy-i ani’l-münker (kötülükten sakındırmak) vazifesiyle insanları bu çürümekten korumaya çalışacaktır. Ona tabi olup imanını ve salih amellerini koruyanlar, iyilerden olacak; ona karşı çıkanlar ise helake giden yolda ilerleyeceklerdir.
İnsan bedeni de bir âlemin, bir kâinatın haritası gibidir. Bedenimizdeki tükürük bezleri, Safa ve Merve tepelerini hatırlatır. Hz. Hacer validemizin su arayışı, bir tulumbanın çalışması gibi zemzemin çıkmasına vesile olmuştur. Tıpkı bunun gibi, insan bedenindeki salgılar ve atıklar da bir denge ve temizlik sisteminin parçasıdır. Sağlıklı bir bedende, alınan gıdalar ve nefes, hücrelere faydalı olacak şekilde işlenir, atıklar düzenli olarak vücuttan uzaklaştırılır. Bu sistem bozulduğunda hastalıklar baş gösterir.
Toplumun manevî yapısı bozulduğunda da, tıpkı vücuttaki bir hastalık gibi, huzursuzluk, adaletsizlik, zulüm ve ahlaki çöküş yaygınlaşır. Bu durum, nihayetinde büyük toplumsal sıkıntılara ve çöküşlere yol açar.
Buradan çıkaracağımız en önemli ders şudur: İnsanlığın kurtuluşu, toplu bir tevbeye, toplu bir ıslaha bağlıdır. Her birimiz, şahsi olarak nefsimizi ıslah etmek, günahlardan kaçınmak, iyiliklere koşmak ve her gün defalarca içten bir tevbe ile Rabbimize yönelmekle mükellefiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), günde yetmiş, hatta yüz defa tevbe istiğfar ederdi. Bu tevbe, sadece dilde değil, hal ve davranışlarda bir değişimi, kötü ahlaktan vazgeçmeyi gerektirir.
Ramazan ayı yaklaşmaktadır. Ramazan, tevbe, arınma ve yenilenme ayıdır. Oruç, nefsi terbiye etmenin en güzel yollarından biridir. Sahur, orucun bir bereketi ve sünnetidir. Bu mübarek aya gereken saygıyı gösterelim, oruçlarımızı hakkıyla tutmaya, geceleri ibadetle değerlendirmeye gayret edelim. Unutmayalım, bir toplumun kurtuluşu, o toplumu oluşturan fertlerin kendi nefsi ile hesaplaşmasından, Allah’a olan bağlılığını güçlendirmesinden geçer.
Son olarak, şu hakikati bir kere daha hatırlayalım: İlim öğrenmek, Kur’ân’ı ezberlemek elbette çok kıymetlidir. Ancak asıl olan, öğrenilen ilimle amel etmek, Kur’ân’ın hükümlerini hayata geçirmektir. Sadece taşıyıcı olmak değil, taşıdığımız o yüce kitabın emirlerini anlayıp yaşamaktır asıl gaye. Peygamberler, insanlara sadece bilgi taşımak için değil, o bilgiyi hayata tatbik etmek için gönderilmişlerdir.
Rabbim, bizleri sadece hamal değil, amil olan; yani ilmiyle amel eden, Kur’ân’ı okuyup anlayan ve hayatına tatbik eden kullarından eylesin. Bütün insanlığa hidayet nasip etsin. Bizi, iyiliklerde yarışan, zemzem gibi berrak, saf ve temiz bir ümmetten kılsın. Bizi, Yevmü’l-Fasl’da yüzümüzün akıyla ayrılacak olan bahtiyar kullarının arasına dahil eylesin.
Velhâsıl-ı kelâm. El-Fâtiha. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
﴿إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ . فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ . وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ . وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ . وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ . لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ . لِيَوْمِ الْفَصْلِ . وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ . وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ . أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ . ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ . كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ . وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ﴾
(Mürselât Sûresi, 7-19)
Sadakallâhulazîm.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in, onun tertemiz âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Bugünkü sohbetimizde, Yüce Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olan suyun hikmetinden, zemzemden ve insanlığın manevî durumundan bahsedeceğiz.
Su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Yani yapısının üçte ikisi hidrojen, üçte biri oksijendir. Dünyamızın da yaklaşık üçte ikisi su, üçte biri karalarla kaplıdır. Aynı şekilde, karbondioksit gazının yapısında da bir karbon ve iki oksijen atomu bulunur. Bu oranlar, tabiattaki dengeyi sağlayan ilâhî ölçülerdendir. Bu denge bozulduğunda, ekolojik sistemler altüst olur.
Bu ilâhî nizamdan alacağımız bir ders şudur: Toplumların sağlıklı ve huzurlu olabilmesi için de bir denge gerekir. Bir toplumda, iman ve iyilik üzere yaşayan, hayra koşan, adaleti ayakta tutan insanların oranı yüksek olmalıdır. Tıpkı suyun hayat kaynağı oksijen gibi, toplumun da can damarı salih ameller ve güzel ahlaktır. Bu iyi insanların oranı düştüğünde, toplumsal çürüme başlar.
Bir meyveye bakalım: Bir meyvenin üçte biri çürükse, geri kalanı yenebilir, hâlâ ümit vardır. Ama çürüklük yarıyı geçti mi, o meyve artık çöpe atılır. İşte toplumlar da böyledir. Bir toplumun büyük çoğunluğu iyilik ve iman üzereyse, o toplum ayakta kalır, gelişir. Ama bozulma, kötülük ve imansızlık artar, hakikatler inkâr edilirse, o toplum manen çürümeye yüz tutar.
Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen “Yevmü’l-Fasl”, yani “Ayırma Günü”, işte bu hak ile batılın, iyi ile kötünün tam olarak birbirinden ayrılacağı gündür. O gün, tıpkı bir meyve sepetindeki çürüklerin ayıklanıp atılması gibi, insanlar da amellerine göre ayrılacaklardır. İyiler mükâfatlandırılacak, kötüler ise yaptıklarının cezasını bulacaktır.
Ahir zamanda bu manevî çürümeye karşı bir uyarıcı, bir ıslah edici gönderileceği müjdelenmiştir. O, emr-i bi’l-ma’ruf (iyiliği emretmek) ve nehy-i ani’l-münker (kötülükten sakındırmak) vazifesiyle insanları bu çürümekten korumaya çalışacaktır. Ona tabi olup imanını ve salih amellerini koruyanlar, iyilerden olacak; ona karşı çıkanlar ise helake giden yolda ilerleyeceklerdir.
İnsan bedeni de bir âlemin, bir kâinatın haritası gibidir. Bedenimizdeki tükürük bezleri, Safa ve Merve tepelerini hatırlatır. Hz. Hacer validemizin su arayışı, bir tulumbanın çalışması gibi zemzemin çıkmasına vesile olmuştur. Tıpkı bunun gibi, insan bedenindeki salgılar ve atıklar da bir denge ve temizlik sisteminin parçasıdır. Sağlıklı bir bedende, alınan gıdalar ve nefes, hücrelere faydalı olacak şekilde işlenir, atıklar düzenli olarak vücuttan uzaklaştırılır. Bu sistem bozulduğunda hastalıklar baş gösterir.
Toplumun manevî yapısı bozulduğunda da, tıpkı vücuttaki bir hastalık gibi, huzursuzluk, adaletsizlik, zulüm ve ahlaki çöküş yaygınlaşır. Bu durum, nihayetinde büyük toplumsal sıkıntılara ve çöküşlere yol açar.
Buradan çıkaracağımız en önemli ders şudur: İnsanlığın kurtuluşu, toplu bir tevbeye, toplu bir ıslaha bağlıdır. Her birimiz, şahsi olarak nefsimizi ıslah etmek, günahlardan kaçınmak, iyiliklere koşmak ve her gün defalarca içten bir tevbe ile Rabbimize yönelmekle mükellefiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), günde yetmiş, hatta yüz defa tevbe istiğfar ederdi. Bu tevbe, sadece dilde değil, hal ve davranışlarda bir değişimi, kötü ahlaktan vazgeçmeyi gerektirir.
Ramazan ayı yaklaşmaktadır. Ramazan, tevbe, arınma ve yenilenme ayıdır. Oruç, nefsi terbiye etmenin en güzel yollarından biridir. Sahur, orucun bir bereketi ve sünnetidir. Bu mübarek aya gereken saygıyı gösterelim, oruçlarımızı hakkıyla tutmaya, geceleri ibadetle değerlendirmeye gayret edelim. Unutmayalım, bir toplumun kurtuluşu, o toplumu oluşturan fertlerin kendi nefsi ile hesaplaşmasından, Allah’a olan bağlılığını güçlendirmesinden geçer.
Son olarak, şu hakikati bir kere daha hatırlayalım: İlim öğrenmek, Kur’ân’ı ezberlemek elbette çok kıymetlidir. Ancak asıl olan, öğrenilen ilimle amel etmek, Kur’ân’ın hükümlerini hayata geçirmektir. Sadece taşıyıcı olmak değil, taşıdığımız o yüce kitabın emirlerini anlayıp yaşamaktır asıl gaye. Peygamberler, insanlara sadece bilgi taşımak için değil, o bilgiyi hayata tatbik etmek için gönderilmişlerdir.
Rabbim, bizleri sadece hamal değil, amil olan; yani ilmiyle amel eden, Kur’ân’ı okuyup anlayan ve hayatına tatbik eden kullarından eylesin. Bütün insanlığa hidayet nasip etsin. Bizi, iyiliklerde yarışan, zemzem gibi berrak, saf ve temiz bir ümmetten kılsın. Bizi, Yevmü’l-Fasl’da yüzümüzün akıyla ayrılacak olan bahtiyar kullarının arasına dahil eylesin.
Velhâsıl-ı kelâm. El-Fâtiha. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 6,250
» Forum posts: 6,862
Read More / Comment 
