MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 6,260 » Forum posts: 6,880 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler
Cennete giden yollar nelerdir?
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”
(M4879 Müslim, İmâre, 116)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”
(M194 Müslim, Îmân, 93)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”
(M7162 Müslim, Cennet, 27)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)
***
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)
***
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:
"Gelin ey kardeşler gelin,
Bu menzil uzağa benzer.
Nazar kıldım şu dünyaya,
Kurulmuş tuzağa benzer."
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Cennete giden yollar nelerdir?
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”
(M4879 Müslim, İmâre, 116)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”
(M194 Müslim, Îmân, 93)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”
(M7162 Müslim, Cennet, 27)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)
***
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)
***
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:
"Gelin ey kardeşler gelin,
Bu menzil uzağa benzer.
Nazar kıldım şu dünyaya,
Kurulmuş tuzağa benzer."
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Cennet: Sonsuz Esenlik Yurdu
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.”
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “قَالَ اللَّهُ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِى الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ…”
(B3244 Buhârî, Bed'ü'l-halk, 8)
***
عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ قَالَ: هَذَا مَا حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَذَكَرَ أَحَادِيثَ مِنْهَا وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ أَدْنَى مَقْعَدِ أَحَدِكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ أَنْ يَقُولَ لَهُ: تَمَنَّ فَيَتَمَنَّى وَيَتَمَنَّى فَيَقُولُ لَهُ: هَلْ تَمَنَّيْتَ؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ. فَيَقُولُ لَهُ: فَإِنَّ لَكَ مَا تَمَنَّيْتَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ.”
Hemmâm b. Münebbih (ra), “Bu, bize Ebû Hüreyre'nin (ra) Resûlullah'tan (sas) naklettiği hadislerdir.” diyerek birtakım hadisler zikretti. Onlardan birisi de şu idi: Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah'ın, "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır.”
(M453Müslim, Îmân, 301)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ أَنْفَقَ زَوْجَيْنِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ نُودِيَ فِى الْجَنَّةِ: يَا عَبْدَ اللَّهِ! هَذَا خَيْرٌ. فَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّلاَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّلاَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجِهَادِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الْجِهَادِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّدَقَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّدَقَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصِّيَامِ دُعِيَ مِنْ بَابِ الرَّيَّانِ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah'ın (cc) kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır.”
(N2240 Nesâî, Sıyâm, 43)
***
Resûlullah (sas) ashâbıyla birlikte oturuyordu. Onlara cennetteki güzellikleri anlatıyor, ashâb da can kulağı ile Kutlu Elçi’yi (sas) dinliyorlardı. Bu arada bir ses duyuldu. Bir adam Resûlullah’a (sas), "Ey Allah’ın Resûlü! Ben atları severim. Cennette at var mıdır?" diye sordu. Şöyle cevap verdi Sevgili Resûl (sas): "Cennete girersen sana kırmızı yakuttan iki kanatlı bir at getirilecek. Sen de o ata binecek ve dilediğin yere onunla uçup gideceksin." Bir başkası gönlünden geçeni şöyle sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Cennette deve de var mıdır?" Allah Resûlü (sas), dinleyenlerden her birinin zihinlerinden geçeni sormak istediğini fark etmiş olmalı ki bu soruya herkes için cevap mahiyetinde olan şu sözlerle karşılık verdi: "Allah (cc) seni cennete koyarsa canının çektiği ve gözüne hoş görünen her şey senin olacaktır."
Resûlullah (sas) böylece, kendisini dinleyenlerle beraber geçmişten günümüze bütün inananlara cennette tüm isteklerinin gerçekleşeceği müjdesini vermiştir. Zira Allah Teâlâ (cc), "Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey var..." âyetiyle cennet ehlinin istediği her şeye sahip olacağını ve görmek istediği her şeyi de görebileceğini bildirmiştir.
Allah Teâlâ (cc) iman edip de kendisinin razı olduğu işleri yapan kullarını bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetleriyle mükâfatlandıracaktır. "İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele." buyruğu doğrultusunda Hz. Peygamber (sas), kimi zaman Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle kimi zaman da kendi ifadeleriyle insanlara cennet hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Buna göre;
Müminler âhiret yurtları olan cennete varınca sekiz kapıyla karşılaşırlar. Cennetin bekçileri tarafından ilk olarak âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’e (sas) açılan bu kapılardan onlar, pazartesi ve perşembe günleri içeri alınırlar. Dünyada işledikleri amellere göre farklı bölümlerden girerler ebedî yurtlarına. Allah Resûlü (sas), kişilere özel olan bu cennet kapılarını şöyle anlatmıştır: "Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah’ın kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır."
Cennette müminleri bekleyen nimetler çok çeşitlidir. Bunlar arasında çeşitli özelliklerdeki denizlerden, ’bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan nehirler’ kollar hâlinde ayrılır. Bunların dışında cennette, insana ferahlık veren ve devamlı akan pınarlar ile Allah Teâlâ’nın (cc) Resûlullah’a (sas) vaad ettiği, "Kevser ırmağı" vardır. İki kenarı altından olan bu nehrin toprağı miskten daha güzel kokar. Yakutlar ve inciler üzerinde akıp giden suyu, baldan daha tatlı, kardan daha beyazdır. Nehrin üzerinde, boyunları deve boynu gibi (besili) birtakım kuşlar vardır ki bu kuşların tadı, görünüşlerinden de güzeldir.
Cennetin toprağı tıpkı halis buğday unu gibi yumuşak, beyaz ve misk kokuludur. Yakıcı sıcaktan ve dondurucu soğuktan korunmuş mümin topluluğu gövdesi altından olan iri yapılı ağaçlar altında gölgelenir. Göz alabildiğine yeşilliklerle dolu bu mekânda dikensiz sidr (Arabistan kirazı) ağaçları, meyveleri salkım salkım dizilmiş muz ağaçları ve hurma ve nar gibi daha pek çok ağaç sıralanmıştır. Nimetlerle dopdolu olan bu ağaçların meyveleri, dileyenin rahatça toplayabilmesi için yakınlaştırılmıştır.
Cennetlikler nehirlerin yanı başında, rüzgâr esintisiyle sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşilliklerle çevrili, yüksek ve güvenli yerlerdeki köşklerde, saraylarda, ’güzel meskenlerde’, ’üst üste kurulmuş konaklarda’ ve ’evlerde’ bulunurlar. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüşten olan bu binaların harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı ise za’ferândır. Değerli taşlarla süslenmiş bu ihtişamlı konaklar kişiyi rahat ettirecek şekilde hazırlanmıştır. Ayrıca müminler için her biri tek bir inciden yapılmış, olağanüstü güzellikte çadırlar kurulmuştur. Çok yüksek olan bu çadırlar, içinde yaşayan müminlerin dolaşırken birbirlerini göremeyecekleri kadar da geniştir.
Her biri kendisine ait özel konaklarda ikamet eden cennet ehli haftada bir gün Rableriyle (cc) görüşme şerefine ererler. Allah (cc) onlar için arşını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede kendilerine görünür. Burada cennetlikler için nurdan, inciden, yakuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar kurulmuştur. Cennet halkının makam bakımından en aşağı olanı da misk ve kâfur tepecikleri üzerine yerleştirilir. Allah Teâlâ (cc), her biriyle ayrı ayrı ilgilendikten sonra onları, canlarının istediği her şeyi almaları için cennet çarşılarına yönlendirir. Herkesin göz kamaştıran giysilerle dolaştığı bu çarşılarda almak ya da satmak diye bir şey yoktur, isteyenin her istediği yanı başına getiriliverir. Müminler, bu buluşmadan güzelliklerine güzellik katan tatlı bir meltem ve üzerlerine serpilen güzel kokularla ayrılırlar.
Cennetlikler kılsız, tüysüz, sürmeli, otuz veya otuz üç yaşlarında ve benzersiz güzellikte yaratılır. Gençlikleri ve güzellikleri ebedî olan bu ay yüzlü müminler için ne hastalık, ne fakirlik ne de başka bir sıkıntı vardır burada. Dünyadaki sakatlık ve kusurlarından ise hiç eser kalmamıştır. Eşsiz güzellikte yaratılan cennetlikler, arzu ettiklerinde farklı görünümlere bürünebilir, istedikleri her surete girebilirler. Onlar için yorulmak ve sıkılmak da söz konusu değildir. Yalandan, kendilerini günaha sevk edecek diğer sözlerden ve faydasız işlerden uzakta, huzur ve esenlik içerisinde güven dolu bir yaşantı sürerler.
Her türlü nimetin kendisini çevrelediği âhiret yurdunda hiçbir mümin yalnız değildir. Herkes eşiyle birlikte zevk ve eğlence içerisinde yaşar, gölgeler altındaki koltuklara yaslanır. ’Yüksek tahtları, sıra sıra yastıkları ve serilmiş gösterişli yaygıları’ vardır. Dört bir yanlarında isteklerini yerine getirmek üzere görevlendirilmiş, saçılmış incileri andıran hizmetçiler yer alır. Ayrıca eşlerine çok düşkün ve kendilerine denk yaşta, el değmemiş, güzel ve iri gözlü, son derece zarif huriler vardır.
Cennetlikler, ince ipekten ve parlak atlastan yapılmış yeşil renkte, hiç eskimeyen elbiseler giyerler. Altın ve gümüş bileziklerle, incilerle süslenirler. Son derece parlak incilerle bezenmiş taçlar takan cennetliklerin tarakları altın, buhurdanlıklarının yakacağı da güzel kokulu çubuktur.
Kendilerine balık ciğeri ve Selsebîl adlı bir pınarın suyu ikram edilen cennet ehli hiçbir sınırlama olmadan canlarının çektiği her türlü yiyecek ve içecekten tadarlar. Her türlü meyve ve et çeşidi, bitmek tükenmek bilmeyen yemişler ve içenlere keyif veren berrak cennet şarabıyla ağırlanırlar. Etraflarında altın tepsiler ve bardaklar, gümüşten billur kaplar, ’içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları cennet pınarından doldurulmuş sürahiler, ibrikler ve kadehler, beğendikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri’ dolaştırılır.
Müminler âhirette hak ettikleri mükâfatlara uygun olarak nitelik bakımından farklı cennetlerde bulunurlar. Bu cennetlerin sayısı tam olarak bilinmemekle beraber, Hz. Peygamber (sas) aralarında yer ile gök arası kadar mesafe bulunan yüz farklı derece bulunduğunu söylemiş, özellikle dört cennete dikkat çekmiştir. Bu cennetlerden ikisinin kap kacakları ve içindeki diğer eşyaları gümüşten, diğer ikisininkiler ise altındandır.
Cennetler içinde Firdevs ve Adn cennetlerinin özel bir yeri vardır. Nitekim Rahmân’ın (cc) arşı, cennetlerin tam ortasında yer alan Firdevs’in üzerindedir. Kurtuluşa eren müminlerin ebedî mekânı olan Firdevs, nehirlerin çıktığı yer olup cennetlerin en üstünüdür. Bir şehir gibi olan Adn cenneti ise peygamberlerin de barınacağı yerdir. Binaları altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış olan bu şehirde Hz. Peygamber’in (sas) bir konağı vardır. Burada yaşayanlar ile Rablerinin arasında sadece, O’nun yüzündeki sonsuz azamet perdesi vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de iman edip salih ameller işleyenlere Me’vâ ve Naîm cennetleri vaad edilmiştir. Her biri birbirinden değerli olan bu cennetler, dünyadayken Rablerinin rızasına erişen kullar için türlü güzelliklerle donatılmıştır.
Cennetlikler akıllarına gelen, hoşlarına giden her şeyi isteyebilecek, istemeleriyle birlikte Allah’ın (cc) izniyle bunlara anında sahip olacaklardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah’ın (cc), "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır." Üstelik bu nimetler cennetliklerin bir ihtiyacını karşılamak, bir eksiğini gidermek veya bir kusurunu örtmek amacıyla da olmayacak, sadece Allah’ın (cc) bir ikramı olarak cennet ehlinin zevk almaları için verilecektir. Cennet ortamında bir kimse ne isterse yapabileceği için, dilediği takdirde çalışmaya ihtiyacı olmadığı hâlde zevk için tarımla uğraşması bile mümkündür.
Kur’an âyetlerinin ve bunlara ek olarak Hz. Peygamber’in (sas) verdiği bu bilgilerden anlaşıldığı üzere Allah’ın (cc) cennette yarattığı nimetler tüm duyulara hitap edecek ve böylece her şekilde insanı tatmin edecek niteliktedir. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas) bize naklettiğine göre Allah Teâlâ (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım." buyurmuştur. Allah Resûlü (sas), kişinin dünyadaki hâliyle idrakinin çok uzağında olan olağanüstü güzelliklerle ve nimetlerle dolu olan cenneti, anlaşılır örneklerden hareketle, muhataplarının zihinlerinde canlanacak şekilde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere şekil olarak dünyadakilere çok benzeyen cennet nimetleri, insanların hayalini kuramayacağı kadar güzel ve üstün niteliktedir. Ancak bu nimetlerin gerçek renk, lezzet veya şekilleri insanların tasavvurlarını da aşan güzelliktedir. Cennetin bu eşsiz güzelliğini vurgulamak isteyen Resûlullah (sas), "Cennetteki nimetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey dünyaya gösterilmiş olsaydı gökler ve yeryüzü her tarafıyla süs içerisinde kalırdı. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse güneşin yıldızların ışığını silip süpürdüğü gibi o da güneşin ışığını silip süpürürdü." buyurmuştur.
"Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır." âyetinde veciz bir şekilde ifade edildiği üzere cennette arzu edilen her şey fazlasıyla mevcuttur. Mümin kişi cenneti ve nimetlerini kazanmaya çaba sarf ederek yaşar. Ancak asıl olan kişinin Rabbi kendisinden, kendisi de Rabbinden (cc) razı olarak cennete girmeye lâyık olmasıdır. Zira cennet, Allah Teâlâ’nın (cc) salih kullarına âhirette vereceği mükâfattır.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.”
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “قَالَ اللَّهُ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِى الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ…”
(B3244 Buhârî, Bed'ü'l-halk, 8)
***
عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ قَالَ: هَذَا مَا حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَذَكَرَ أَحَادِيثَ مِنْهَا وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ أَدْنَى مَقْعَدِ أَحَدِكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ أَنْ يَقُولَ لَهُ: تَمَنَّ فَيَتَمَنَّى وَيَتَمَنَّى فَيَقُولُ لَهُ: هَلْ تَمَنَّيْتَ؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ. فَيَقُولُ لَهُ: فَإِنَّ لَكَ مَا تَمَنَّيْتَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ.”
Hemmâm b. Münebbih (ra), “Bu, bize Ebû Hüreyre'nin (ra) Resûlullah'tan (sas) naklettiği hadislerdir.” diyerek birtakım hadisler zikretti. Onlardan birisi de şu idi: Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah'ın, "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır.”
(M453Müslim, Îmân, 301)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ أَنْفَقَ زَوْجَيْنِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ نُودِيَ فِى الْجَنَّةِ: يَا عَبْدَ اللَّهِ! هَذَا خَيْرٌ. فَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّلاَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّلاَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجِهَادِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الْجِهَادِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّدَقَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّدَقَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصِّيَامِ دُعِيَ مِنْ بَابِ الرَّيَّانِ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah'ın (cc) kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır.”
(N2240 Nesâî, Sıyâm, 43)
***
Resûlullah (sas) ashâbıyla birlikte oturuyordu. Onlara cennetteki güzellikleri anlatıyor, ashâb da can kulağı ile Kutlu Elçi’yi (sas) dinliyorlardı. Bu arada bir ses duyuldu. Bir adam Resûlullah’a (sas), "Ey Allah’ın Resûlü! Ben atları severim. Cennette at var mıdır?" diye sordu. Şöyle cevap verdi Sevgili Resûl (sas): "Cennete girersen sana kırmızı yakuttan iki kanatlı bir at getirilecek. Sen de o ata binecek ve dilediğin yere onunla uçup gideceksin." Bir başkası gönlünden geçeni şöyle sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Cennette deve de var mıdır?" Allah Resûlü (sas), dinleyenlerden her birinin zihinlerinden geçeni sormak istediğini fark etmiş olmalı ki bu soruya herkes için cevap mahiyetinde olan şu sözlerle karşılık verdi: "Allah (cc) seni cennete koyarsa canının çektiği ve gözüne hoş görünen her şey senin olacaktır."
Resûlullah (sas) böylece, kendisini dinleyenlerle beraber geçmişten günümüze bütün inananlara cennette tüm isteklerinin gerçekleşeceği müjdesini vermiştir. Zira Allah Teâlâ (cc), "Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey var..." âyetiyle cennet ehlinin istediği her şeye sahip olacağını ve görmek istediği her şeyi de görebileceğini bildirmiştir.
Allah Teâlâ (cc) iman edip de kendisinin razı olduğu işleri yapan kullarını bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetleriyle mükâfatlandıracaktır. "İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele." buyruğu doğrultusunda Hz. Peygamber (sas), kimi zaman Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle kimi zaman da kendi ifadeleriyle insanlara cennet hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Buna göre;
Müminler âhiret yurtları olan cennete varınca sekiz kapıyla karşılaşırlar. Cennetin bekçileri tarafından ilk olarak âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’e (sas) açılan bu kapılardan onlar, pazartesi ve perşembe günleri içeri alınırlar. Dünyada işledikleri amellere göre farklı bölümlerden girerler ebedî yurtlarına. Allah Resûlü (sas), kişilere özel olan bu cennet kapılarını şöyle anlatmıştır: "Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah’ın kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır."
Cennette müminleri bekleyen nimetler çok çeşitlidir. Bunlar arasında çeşitli özelliklerdeki denizlerden, ’bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan nehirler’ kollar hâlinde ayrılır. Bunların dışında cennette, insana ferahlık veren ve devamlı akan pınarlar ile Allah Teâlâ’nın (cc) Resûlullah’a (sas) vaad ettiği, "Kevser ırmağı" vardır. İki kenarı altından olan bu nehrin toprağı miskten daha güzel kokar. Yakutlar ve inciler üzerinde akıp giden suyu, baldan daha tatlı, kardan daha beyazdır. Nehrin üzerinde, boyunları deve boynu gibi (besili) birtakım kuşlar vardır ki bu kuşların tadı, görünüşlerinden de güzeldir.
Cennetin toprağı tıpkı halis buğday unu gibi yumuşak, beyaz ve misk kokuludur. Yakıcı sıcaktan ve dondurucu soğuktan korunmuş mümin topluluğu gövdesi altından olan iri yapılı ağaçlar altında gölgelenir. Göz alabildiğine yeşilliklerle dolu bu mekânda dikensiz sidr (Arabistan kirazı) ağaçları, meyveleri salkım salkım dizilmiş muz ağaçları ve hurma ve nar gibi daha pek çok ağaç sıralanmıştır. Nimetlerle dopdolu olan bu ağaçların meyveleri, dileyenin rahatça toplayabilmesi için yakınlaştırılmıştır.
Cennetlikler nehirlerin yanı başında, rüzgâr esintisiyle sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşilliklerle çevrili, yüksek ve güvenli yerlerdeki köşklerde, saraylarda, ’güzel meskenlerde’, ’üst üste kurulmuş konaklarda’ ve ’evlerde’ bulunurlar. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüşten olan bu binaların harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı ise za’ferândır. Değerli taşlarla süslenmiş bu ihtişamlı konaklar kişiyi rahat ettirecek şekilde hazırlanmıştır. Ayrıca müminler için her biri tek bir inciden yapılmış, olağanüstü güzellikte çadırlar kurulmuştur. Çok yüksek olan bu çadırlar, içinde yaşayan müminlerin dolaşırken birbirlerini göremeyecekleri kadar da geniştir.
Her biri kendisine ait özel konaklarda ikamet eden cennet ehli haftada bir gün Rableriyle (cc) görüşme şerefine ererler. Allah (cc) onlar için arşını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede kendilerine görünür. Burada cennetlikler için nurdan, inciden, yakuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar kurulmuştur. Cennet halkının makam bakımından en aşağı olanı da misk ve kâfur tepecikleri üzerine yerleştirilir. Allah Teâlâ (cc), her biriyle ayrı ayrı ilgilendikten sonra onları, canlarının istediği her şeyi almaları için cennet çarşılarına yönlendirir. Herkesin göz kamaştıran giysilerle dolaştığı bu çarşılarda almak ya da satmak diye bir şey yoktur, isteyenin her istediği yanı başına getiriliverir. Müminler, bu buluşmadan güzelliklerine güzellik katan tatlı bir meltem ve üzerlerine serpilen güzel kokularla ayrılırlar.
Cennetlikler kılsız, tüysüz, sürmeli, otuz veya otuz üç yaşlarında ve benzersiz güzellikte yaratılır. Gençlikleri ve güzellikleri ebedî olan bu ay yüzlü müminler için ne hastalık, ne fakirlik ne de başka bir sıkıntı vardır burada. Dünyadaki sakatlık ve kusurlarından ise hiç eser kalmamıştır. Eşsiz güzellikte yaratılan cennetlikler, arzu ettiklerinde farklı görünümlere bürünebilir, istedikleri her surete girebilirler. Onlar için yorulmak ve sıkılmak da söz konusu değildir. Yalandan, kendilerini günaha sevk edecek diğer sözlerden ve faydasız işlerden uzakta, huzur ve esenlik içerisinde güven dolu bir yaşantı sürerler.
Her türlü nimetin kendisini çevrelediği âhiret yurdunda hiçbir mümin yalnız değildir. Herkes eşiyle birlikte zevk ve eğlence içerisinde yaşar, gölgeler altındaki koltuklara yaslanır. ’Yüksek tahtları, sıra sıra yastıkları ve serilmiş gösterişli yaygıları’ vardır. Dört bir yanlarında isteklerini yerine getirmek üzere görevlendirilmiş, saçılmış incileri andıran hizmetçiler yer alır. Ayrıca eşlerine çok düşkün ve kendilerine denk yaşta, el değmemiş, güzel ve iri gözlü, son derece zarif huriler vardır.
Cennetlikler, ince ipekten ve parlak atlastan yapılmış yeşil renkte, hiç eskimeyen elbiseler giyerler. Altın ve gümüş bileziklerle, incilerle süslenirler. Son derece parlak incilerle bezenmiş taçlar takan cennetliklerin tarakları altın, buhurdanlıklarının yakacağı da güzel kokulu çubuktur.
Kendilerine balık ciğeri ve Selsebîl adlı bir pınarın suyu ikram edilen cennet ehli hiçbir sınırlama olmadan canlarının çektiği her türlü yiyecek ve içecekten tadarlar. Her türlü meyve ve et çeşidi, bitmek tükenmek bilmeyen yemişler ve içenlere keyif veren berrak cennet şarabıyla ağırlanırlar. Etraflarında altın tepsiler ve bardaklar, gümüşten billur kaplar, ’içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları cennet pınarından doldurulmuş sürahiler, ibrikler ve kadehler, beğendikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri’ dolaştırılır.
Müminler âhirette hak ettikleri mükâfatlara uygun olarak nitelik bakımından farklı cennetlerde bulunurlar. Bu cennetlerin sayısı tam olarak bilinmemekle beraber, Hz. Peygamber (sas) aralarında yer ile gök arası kadar mesafe bulunan yüz farklı derece bulunduğunu söylemiş, özellikle dört cennete dikkat çekmiştir. Bu cennetlerden ikisinin kap kacakları ve içindeki diğer eşyaları gümüşten, diğer ikisininkiler ise altındandır.
Cennetler içinde Firdevs ve Adn cennetlerinin özel bir yeri vardır. Nitekim Rahmân’ın (cc) arşı, cennetlerin tam ortasında yer alan Firdevs’in üzerindedir. Kurtuluşa eren müminlerin ebedî mekânı olan Firdevs, nehirlerin çıktığı yer olup cennetlerin en üstünüdür. Bir şehir gibi olan Adn cenneti ise peygamberlerin de barınacağı yerdir. Binaları altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış olan bu şehirde Hz. Peygamber’in (sas) bir konağı vardır. Burada yaşayanlar ile Rablerinin arasında sadece, O’nun yüzündeki sonsuz azamet perdesi vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de iman edip salih ameller işleyenlere Me’vâ ve Naîm cennetleri vaad edilmiştir. Her biri birbirinden değerli olan bu cennetler, dünyadayken Rablerinin rızasına erişen kullar için türlü güzelliklerle donatılmıştır.
Cennetlikler akıllarına gelen, hoşlarına giden her şeyi isteyebilecek, istemeleriyle birlikte Allah’ın (cc) izniyle bunlara anında sahip olacaklardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah’ın (cc), "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır." Üstelik bu nimetler cennetliklerin bir ihtiyacını karşılamak, bir eksiğini gidermek veya bir kusurunu örtmek amacıyla da olmayacak, sadece Allah’ın (cc) bir ikramı olarak cennet ehlinin zevk almaları için verilecektir. Cennet ortamında bir kimse ne isterse yapabileceği için, dilediği takdirde çalışmaya ihtiyacı olmadığı hâlde zevk için tarımla uğraşması bile mümkündür.
Kur’an âyetlerinin ve bunlara ek olarak Hz. Peygamber’in (sas) verdiği bu bilgilerden anlaşıldığı üzere Allah’ın (cc) cennette yarattığı nimetler tüm duyulara hitap edecek ve böylece her şekilde insanı tatmin edecek niteliktedir. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas) bize naklettiğine göre Allah Teâlâ (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım." buyurmuştur. Allah Resûlü (sas), kişinin dünyadaki hâliyle idrakinin çok uzağında olan olağanüstü güzelliklerle ve nimetlerle dolu olan cenneti, anlaşılır örneklerden hareketle, muhataplarının zihinlerinde canlanacak şekilde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere şekil olarak dünyadakilere çok benzeyen cennet nimetleri, insanların hayalini kuramayacağı kadar güzel ve üstün niteliktedir. Ancak bu nimetlerin gerçek renk, lezzet veya şekilleri insanların tasavvurlarını da aşan güzelliktedir. Cennetin bu eşsiz güzelliğini vurgulamak isteyen Resûlullah (sas), "Cennetteki nimetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey dünyaya gösterilmiş olsaydı gökler ve yeryüzü her tarafıyla süs içerisinde kalırdı. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse güneşin yıldızların ışığını silip süpürdüğü gibi o da güneşin ışığını silip süpürürdü." buyurmuştur.
"Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır." âyetinde veciz bir şekilde ifade edildiği üzere cennette arzu edilen her şey fazlasıyla mevcuttur. Mümin kişi cenneti ve nimetlerini kazanmaya çaba sarf ederek yaşar. Ancak asıl olan kişinin Rabbi kendisinden, kendisi de Rabbinden (cc) razı olarak cennete girmeye lâyık olmasıdır. Zira cennet, Allah Teâlâ’nın (cc) salih kullarına âhirette vereceği mükâfattır.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Cehenneme Giden Yollar: Süfliyat ve Behimi Arzular
Kişiyi cehenneme götüren sebepler nelerdir? Cehennemden kurtulmanın yolları nelerdir?
Câbir (b. Abdullah) (ra) anlatıyor:
“Bir adam Hz. Peygamber'e (sas) gelerek, "Ey Allah'ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas), "Allah'a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah'a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer." buyurdu.”
عَنْ جَابِرٍ قَالَ:أَتَى النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رَجُلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُوجِبَتَانِ؟ قَالَ: “مَنْ مَاتَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ.”
(M269 Müslim, Îmân, 151)
***
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ وَلاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرِيَاءَ.”
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez.”
(M266 Müslim, Îmân, 148; T1998 Tirmizî, Birr, 61)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ قَالَ: “تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ.” وَسُئِلَ عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ قَالَ: “الْفَمُ وَالْفَرْجُ.”
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah'a (sas), "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Allah'tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurdu. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." diye cevap verdi.
(T2004 Tirmizî, Birr, 62; İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)
***
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا.”
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında "doğru/sıddîk" olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında "yalancı/kezzâb" olarak tescillenir.”
(B6094 Buhârî, Edeb, 69)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ، وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ.”
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır.”
(B6487 Buhârî, Rikâk, 28; M7130 Müslim, Cennet, 1)
***
Resûl-i Ekrem’e (sas) sahâbî olma şerefine erenlerden biriydi. Her mümin gibi o da dünyada neler yapabileceğini, âhiretteki durumunun ne olacağını merak etmekteydi. Çoktandır zihninde oluşan soruları sormak üzere gelmişti. Bulduğu ilk fırsatta sırasıyla namaz, cihad, hicret ve faziletli Müslüman’ın özellikleri hakkında Allah Resûlü’ne (sas) sorular sordu. Her birine tek tek aldığı cevaplardan sonra belki de asıl sorusuna gelmişti sıra. "Ey Allah’ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas) bu soruya kısa ve net bir cevap verdi: "Allah’a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah’a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer."
O kadar önemli bir soruydu ki bu, muhtemelen sorulan sorunun içeriği, soruyu soran bu şahsın kim olduğunu gölgelemişti. Öyle ki hadis kaynakları ve şerhleri, soranın kim olduğuna değil soruya ve verilen cevaba yoğunlaştıkları için bu iman erinin kim olduğu tespit edilememişti.
Evet, cehenneme götüren belki de yüzlerce sebep vardı ve bu sebeplerin en başında şirk yer alıyordu. Nitekim Kur’an’daki pek çok âyet, Allah’a (cc) şirk koşanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirmişti.
Küfür ve inkâr, kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeptir. İnsan, Allah’a (cc) iman etmedikçe, inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık olur ve "Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın (cc) rahmetinden uzak olsun!" hitabını hak eder. Kur’ân-ı Kerîm pek çok âyetinde inkâr edip hükümlerini yalanlayanların, Allah’a (cc) karşı yalan uydurup kendilerine gelen gerçeği yalan sayanların cehennemlik olduklarını bildirir. Kur’an’ın ‘inatçı kâfir’ olarak nitelediği böyle kimselere malları ve evlâtları da hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’ı (cc) inkâr edenlerin son durağı cehennemdir. Doğru yola ulaşmamış, hakkı görememiş olanlar kör, dilsiz ve sağır bir şekilde haşredildikten sonra cehenneme sürükleneceklerdir.
Kur’an, son ilâhî davetin tebliğcisi ve son peygamber olan Hz. Muhammed’e (sas) uymayı da cehennemden kurtulmak için şart koşmuştur. Bu bağlamda, "Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir." buyurmuştur. Bir başka âyette ise bu husus, "Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber’e (sas) karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir." şeklinde ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (sas) de "Muhammed’in (sas) varlığını elinde tutana yemin olsun ki bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan olan bir kişi beni dinlemez ve kendisiyle gönderildiğim dini kabul etmeden ölürse kesinlikle cehennemlik olur." buyurmuştur. Kur’an, bu durumu, "Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır." şeklinde ifade buyurmuştur. Önceki ümmetler de peygamberlerine samimiyetle uymuşlarsa cehennemden kurtulmuşlardır. Gönderilen uyarıcılara uymayanlar ise cehennemdedirler. Ayrıca irtidat etmek yani Müslüman olduktan sonra dinden dönüp kâfir olmak da kişiyi cehenneme götüren bir sebeptir.
Kişiyi cehenneme götüren bir başka sebep ise münafıklıktır. Münafık, iman etmiş görünse de aslında içinden dini yalanlayan ikiyüzlü kimsedir. Allah (cc), münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecek ve münafıkları cehennemin en alt katında cezalandıracaktır. Onlar ebediyen orada kalacaklardır. Münafıklarla müminler arasında gerçekleşecek olan bir konuşma Kur’an’da şöyle nakledilir: "Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, "Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım." diyecekleri gün kendilerine, "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık (nur) arayın." denilecektir..." Burada nurun, geride kalan dünya hayatında aranması gerektiğine işaret edilmesinin nedeni, müminlerdeki nurun dünyada işledikleri salih amellerden kaynaklanıyor olmasıdır. "Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.(Münafıklar) müminlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Müminler) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın (cc) emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah (cc) hakkında da sizi aldattı." İkiyüzlü insanlar olan münafıklar, gösterişe düşkün, riyakâr kimselerdir. Hz. Peygamber (sas), dünyada ikiyüzlü olan kimsenin âhirette de ateşten iki dili olacağını haber vermiştir.
Günaha aldırmamak, açıkça günah işlemekten çekinmemek, günah işledikten sonra pişmanlık duymaksızın günahında ısrar etmek, kısacası günah karşısında tavizkâr ve umursamaz olmak kişiyi cehenneme sürükler. Nitekim hem Kur’an hem de Hz. Peygamber (sas), tevhid inancına sahip fakat günahkâr olan kimselerin cehennemde azap göreceklerini bildirmişlerdir. Allah’a (cc) şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, haram aylarda savaşmak, bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak onun rızası olmaksızın yemek, fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek, insanlar arasında fitne çıkarmak, faiz yemek, anne babaya isyan etmek, akrabaya miras hakkını vermemek, malı gereksiz yere israf etmek, zina etmek, haksız yere adam öldürmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, kibirlenmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, kötülük yapmak ve Allah’ın huzuruna kötülükle gelmek, savaş esnasında savaştan kaçmak, azgınlık yapmak ve insanlara işkence edip tevbe etmemek Kur’an’da belirtildiği üzere insanı cehenneme götüren günahlardandır.
Hz. Peygamber (sas), İslâm ümmetine kılıç çekmeyi, Müslüman kardeşine karşı küs iken ölmeyi ve komşulara eziyet etmeyi de cehenneme götüren kötü davranışlar arasında zikretmiştir. Aynı şekilde anne babaya saygısız ve kötü davranmak, onların hakları konusunda duyarsız olmak kişiyi âhiret hayatında mutsuzluğa sürükleyen önemli sebeplerdendir. Basit bir küslük gibi görünse de aslında akrabalık ilişkilerini kesmek de kişiyi cehenneme götürür. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanların, Allah’ın (cc) korunmasını emrettiği akrabalık bağlarını koparanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cehennemlik olduğu haber verilir.
Haksız yere bir cana kıymak ve hukukî bir gerekçesi olmaksızın Allah’ın (cc) dokunulmaz kıldığı insan hayatına kastetmek cehennemi gerektiren suçlardan bir diğeridir. Kur’an’da, "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir." buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (sas) de bu konuda, "İki Müslüman birbirine kılıç çekerse öldüren de ölen de cehennemdedir." buyurmuştur.
İnsanın kendisine Allah (cc) tarafından emanet edilen bedenine ihanet etmesi ve kendi canına kıyması da cehennemle sonuçlanacak bir yolculuğun ilk adımıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (sas), "Her kim kendini bir demir parçası ile öldürürse demiri elinde, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak kalacaktır. Her kim zehir içerek kendini öldürürse o kimse de zehrini cehennem ateşinde ebedî ve daimî kalarak içecektir. Her kim kendini yüksekten atarak öldürürse o da ebedî ve daimî olarak cehennem ateşine düşecektir." buyurmuştur.
Riyakârlık ve gösteriş merakı, kişiyi cehenneme sürükleyen bir diğer sebeptir. Bu iki özellik Yüce Yaratıcı’nın (cc) hoşnutluğunu kazanmaya değil de insanların gözünde değer kazanmaya odaklanmış bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ (cc), ibadetleri ve salih amelleri sadece O’nun (cc) rızası için yapıldığında kabul eder. Riyakârlık aynı zamanda gizli şirktir. Hz. Peygamber’in (sas) bazı hadislerinde cihad edip şehit düşmek, Kur’an okuyup okutmak ve Allah (cc) yolunda harcamada bulunmak gibi görünürde en faziletli işlerde bile Allah (cc) rızası değil de gösteriş amaçlandığında bunları yapan riyakârların nasıl yüzüstü cehenneme atıldığı çok acıklı bir biçimde anlatılır.
Gösteriş merakının yakın dostu olan kibir de cehenneme götüren sebeplerden birisidir. Kur’an’da Allah’a (cc) boyun eğip sadece O’na (cc) kulluk etmeyi kendilerine yediremeyen kibir sahiplerinin aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceği bildirilir. En kısa ifadesiyle, kibirlenenlerin yeri cehennemdir. Çünkü kibirlenenler, Allah (cc) karşısındaki konumlarını unutarak tevazu göstermeleri gerektiği hâlde büyüklenmekte ve bu davranışlarıyla kibirli şeytana benzemektedirler. Bu yüzden Hz. Peygamber (sas), "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez." buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte cehennemliklerin, kalpleri merhametten yoksun, kaba saba ve kendilerini diğer insanlardan büyük gören kibirli insanlar oldukları ifade edilmiştir.
Cehenneme giden yollardan bir diğeri de halkı irşad edenlerin kendi söyledikleriyle amel etmemeleridir. Resûl-i Ekrem (sas), bunun ne kadar ciddi sonuçları olabileceğini şöyle anlatmıştır: "Kıyamet günü bir kişi getirilir ve cehenneme atılır, (sıcaktan) karnındaki bağırsaklar dışarı çıkar (patlar) ve ateşte tıpkı bir merkebin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi döner. Cehennemdekiler o kişinin etrafında toplanır ve "Ey filân, sana ne oldu? Bize iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan sen değil miydin?" derler. O da, "Evet, ben size iyiliği emrederdim ama onu kendim yapmazdım. Kötülüğü yasaklardım, fakat onu kendim yapardım." der."
Yöneticilik ve hâkimlik gibi üst düzey sorumluluk gerektiren görevleri üstlenenler de hak ve adaletten sapmaları hâlinde, Hz. Peygamber’in (sas) ifade ettiği üzere, cehennemlik olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Resûlullah (sas), "Müslümanlardan bir topluluğun başına yönetici olup da onlar arasında adaletli davranmayarak ihanet üzere ölen hiç kimse yoktur ki Allah (cc) ona cenneti haram kılmasın." buyururken, Kur’ân-ı Kerîm, zalimlere meyletmeyi dahi cehenneme götüren bir davranış olarak addetmiştir. Yine bu bağlamda Hz. Peygamber (sas), insanlar hakkında hüküm verme konumunda olanların üç kısma ayrıldığını; biri hariç ikisinin cehennemde olduğunu, hakikati bilip ona göre hüküm verenin cennette, hakikati öğrendiği hâlde hükmünde zulmeden ile hakikati bilmeden insanlar hakkında hüküm verenin ise cehennemde olduğunu haber vermiştir.
İnsanlara zorbalık etmek, şiddet uygulamak, merhametten ve şefkatten uzak ezici bir ilişki tarzı geliştirmek cehennemi kaçınılmaz kılmaktadır. Diğer yandan haram bir ilişkiye sebep olacak şekilde duygu istismarı yapmak kastıyla tahrik edici tarzda giyinmek ve davranışlarda bulunmak da cennetten mahrumiyete sebep olacaktır. Zira Hz. Peygamber’in (sas) ifadesiyle, "Hayâ imandandır, imanın yeri ise cennettir. Kötü söz insanlara sıkıntı verir, sıkıntının yeri de cehennemdir."
İnsanları cehenneme sürükleyen sebeplerden birisi de dilleriyle söyledikleridir. Peygamberimizin (sas) yakın dostlarından Muâz b. Cebel (ra) şöyle anlatır: "Bir gün, "Ey Allah’ın Resûlü, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyle." dedim. Buyurdu ki, "Büyük bir şey sordun ama o, Allah Teâlâ’nın (cc) kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah’a (cc) ibadet eder, O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Kâbe’yi haccedersin." Sonra da dedi ki, "Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, bir kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür. Geceleyin bir kimsenin namaz kılması da böyledir." Daha sonra, "Onların vücutları (gece namaz kılmak için) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine (cc) dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak kendileri için göz aydınlığı olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu şimdi kimse bilmez." mealindeki âyetleri okudu. Ondan sonra, "Dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. "Dinin başı teslimiyet, direği namazdır, zirvesi de cihaddır." buyurdu. Ondan sonra da "Bu dediklerimin hepsini kemale erdiren ve tamamlayan şeyin ne olduğunu sana söyleyeyim mi?" diye sordu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. Mübarek dilini eliyle tutup, "İşte şunu tut." buyurdu. "Ey Allah’ın Resûlü, biz söylediğimiz sözler sebebiyle de mi sorgulanacağız?" dedim. Resûl-i Ekrem (sas), "Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzükoyun burunları üzerinde sürünerek cehenneme götüren, dilleriyle kazandıkları değil midir? " buyurdu."
Dil ile cehennem arasındaki bağlantı konusunda Hz. Peygamber (sas), "Şüphesiz kul düşüncesizce bir söz söyler. Bu yüzden cehennemde, doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzak bir yere düşer." buyurmuş, ayrıca kötü sözün sıkıntı verip insanları incittiğini, kötü konuşan kimselerin de yerinin cehennem olduğunu bildirmiştir. Benzer şekilde Peygamber Efendimiz (sas), dedikodu yapanların cennete giremeyeceğini de belirtmiştir.
Hz. Peygamber’in (sas) dil ile işlenen günahlarla ilgili uyarıları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Bir keresinde ona, "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulmuş, "Allah’tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurmuştur. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulduğunda ise Hz. Peygamber (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." cevabını vermiştir. Allah (cc) tarafından insanlara emanet edilen bu iki organ, Allah’ın (cc) emrine uygun kullanılmadıkları zaman insanı felâkete götürür.
Özü sözü bir, dürüst ve güvenilir bir insan olmamak da cehenneme aday olmak anlamına gelmektedir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir." Şayet yalan söyleme işi, Hz. Peygamber (sas) adına hadis uydurma şeklinde olursa bunun cezası çok daha ağır olacaktır. Nitekim hadis kaynaklarımızda yer alan, "Her kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." buyruğu bunu göstermektedir.
Allah’ın (cc) verdiği nimetleri gereğince değerlendirmemek, insanı cehenneme sürükleyen sebeplerden bir başkasıdır. Resûl-i Ekrem (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü âdemoğlu bir kuzu gibi getirilerek Allah’ın (cc) huzurunda durdurulur ve Allah (cc) ona şöyle der: "Sana dünyada mal, mülk ve hizmetçi verdim. Sana nimet ihsan ettim. Sen ne yaptın?" O kişi şöyle cevap verir: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Allah (cc) şöyle buyurur: "Âhiret için hazırlayıp önden gönderdiklerini bana göster." O kişi ikinci kez şöyle der: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Böylece bu kulun âhireti için hiçbir hayır hazırlamadığı anlaşılır ve cehenneme götürülür." Nitekim Kur’an’da da servet biriktirip gereğini yapmayanlara bu servetlerle cehennemde azap edileceği bildirilmiştir.
Hz. Peygamber (sas) zekât görevini yerine getirmeyenlerin cehennemde göreceği azabı ise şöyle tasvir etmiştir: "Altın ve gümüşü olup da bunların hakkını vermeyen hiç kimse yoktur ki kıyamet gününde bu altın ve gümüş, ateşten levhalar hâline dönüştürülüp, cehennem ateşinde kızdırılmak suretiyle yanakları, alnı ve sırtı dağlanmasın... Bu levhalar soğudukça süresi elli bin seneye tekabül eden bir gün boyunca bu azap tekrarlanır. Nihayet kullar arasında hüküm verilir ve kişiye yolunun cennete mi yoksa cehenneme mi çıktığı gösterilir."
Kişiyi cehenneme mecbur eden bir sebep de kul ve kamu hakkına riayet etmemektir. Bir keresinde Hz. Peygamber (sas), "Biliyor musunuz müflis kimdir?" diye sorar. Yanında bulunanlar, "Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." diye cevap verirler. Bunun üzerine Peygamber (sas) şu şekilde açıklamada bulunur: "Asıl müflis, kıyamet gününde kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını da dövmüştür. (İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak) iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır." Bu bağlamda Kur’an’da da âhirette ameller tartıldığında tartıları hafif gelen kimselerin cehenneme atılacağı bildirilmektedir.
Aynı şekilde başkasının hakkını gasp ederek haksız kazanç sağlamak da cehennemlik bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), "Bir kimse yemin ederek bir Müslüman’ın hakkını elinden alırsa Allah (cc) o kimseye cehennemi kaçınılmaz, cenneti ise haram kılar." buyurmuş, bunun üzerine bir adam, "Eğer o hak, küçük/basit bir şey ise!" deyince Peygamber (sas), "İsterse erak ağacından (misvak için) bir dal parçası olsun." buyurmuştur. Başka bir hadiste de Allah Resûlü (sas), "Kim hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve o kişi cehennemdeki yerine hazırlansın." buyurmuştur. Yine Allah Resûlü (sas), zorla başkasının malını almak için mücadele ederken ölen kimsenin cehennemlik olduğunu bildirmiş, "Birtakım adamlar Allah’ın (cc) malında haksız olarak tasarruf ederler. İşte onlar için kıyamet gününde ateş vardır." buyurmuştur. Yine bu çerçevede yetim malı yemek de cehenneme götüren bir sebeptir.
Gasp gibi hırsızlık da cehennemle sonuçlanan bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), ganimetten bir giysi çalan Kerkere adlı kişinin ve Hayber Gazvesi’nde ölen bir adamın ganimetten çaldıkları eşyalar sebebiyle cehennemlik olduklarını haber vermiştir.
Diğer taraftan ilmi kötü amaçlar için öğrenmek, kişiyi cehenneme sürükler. Hz. Peygamber (sas), "Kim âlimlere karşı övünmek, cahillerle münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kendisine yöneltmek için ilim öğrenirse Allah (cc) o kimseyi cehenneme sokar." buyurmuştur. Benzer şekilde Kur’an âyetleri hakkında bilgisizce konuşan ve hüküm veren kimse için de Hz. Peygamber (sas), "Cehennemdeki yerine hazır olsun." buyurmuştur. Âyetleri etkisiz hâle getirmek için çabalayanların cehennemlik olduğunu Kur’an da haber vermiştir.
Durumu iyi olduğu hâlde dilencilik yapmak da hadislerde kişiyi cehenneme götüren sebepler arasında sıralanmıştır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Zengin, güçlü, kuvvetli kimseye dilenmek helâl değildir. Ancak aşırı derecede fakir veya aşırı borçlu olana caizdir. Kim malını artırmak için insanlardan dilenirse kıyamet günü dilenmesinin bir işareti olarak yüzünde tırnak izi yara ve bere olacak ve cehennemden alıp yiyeceği kızgın bir taş olacaktır. Dileyen bu işaretlerini ve yiyeceğini azaltsın, dileyen de çoğaltsın."
Kişiyi cehennemlik kılan bir diğer sebep de diğer canlıların yaşama hakkına tecavüzdür. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Bir kadın, hapsederek ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden azaba uğradı ve bu yüzden cehenneme girdi. Hapsettiğinde kediye bir şeyler yedirip içirmediği gibi, yeryüzündeki haşereleri yemesi için de onu salmamıştı." buyurmuştur.
Kur’an’da cennetlikler ile cehennemlikler arasında yaşanacak olan ilginç bir söyleşi anlatılır. Cennetlikler cehennemliklere ‘Sekar’ adlı cehenneme neden atıldıklarını sorarlar. Onlar, "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlardık. Ve sonunda (bu hâldeyken) bize ölüm gelip çattı." şeklinde cevap verirler.
Hz. Peygamber (sas) ise uzunca bir konuşmasının sonunda cehennemlikleri şöyle taksim eder: "Cehennemlikler beş kısımdır: (Birincisi) Aklını kullanmayan ve zaafları olan kimsedir ki aranızda size tâbi olarak bulunur, aile ve mal konusunda sorumluluk üstlenmez. (İkincisi) Gizlice hırs besleyen hain kimsedir ki kapısını her çalana ihanet eder. (Üçüncüsü) Ailen ve malın konusunda gece gündüz sana tuzak kuran kimsedir. (Dördüncüsü) Cimri veya yalancı kişidir. (Beşincisi ise) Açıkça ahlâksızlık yapan kimsedir."
Sonuç olarak cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, Allah’ın (cc) haklarına ve kulların haklarına tecavüz edenler şeklinde ikili bir tasnife tâbi tutulabilir. Allah’ın (cc) hakkına saygı göstermeyerek haddi aşmak, kısaca iman yolunu terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Kul hakkına riayet etmemek de kişinin gerek kendi varlığına gerekse toplumsal hayatı paylaştığı diğer bütün insanların haklarına hürmet göstermeyerek sınırları ihlâl etmesidir. Kalpleri olup bunlarla doğruyu anlayamayan, gözleri olup bunlarla gerçeği göremeyen, kulakları olup bunlarla hakikati işitemeyen, sonuçta cehennemi hak eden böyle kişiler hakkında Yüce Allah (cc), "Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri! Allah (cc) ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!" buyuracaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere cennet vaad edildiği gibi, kâfir ve günahkâr kimselere de cehennem vaad edilmiştir. Kâfir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedî kalacaklardır; orada ölmezler ve azapları hafifletilmez. Tevbe etmeden günahkâr olarak ölen müminler ise cehennemde hataları miktarınca cezalandırılacak ve sonra oradan kurtulup cennete gireceklerdir. İşlenilen çeşitli günahlar sebebiyle Müslümanların cehenneme gireceklerini bildiren hadisler, ‘terhîb’ yani müminleri bu günahlardan sakındırma amacı taşımakta olup, ebediyen sürecek bir cezalandırma anlamı taşımamaktadır.
Nefsin arzu ve isteklerine kendini kaptırıp gününü gün ederek geçici dünya hayatını tercih etmek, insanı, son durağı cehennem olan bir yolun yolcusu olma talihsizliğine sürükler. Zira Peygamber Efendimiz (sas), "Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır." buyurmuştur. O hâlde inanan insan için sabır ve sebat göstererek cennete uzanan zorlu yolda yürümekten ve nefsine hoş gelse de cehenneme sürükleyen adımlardan ısrarla kaçınmaktan başka çıkar yol yoktur.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Kişiyi cehenneme götüren sebepler nelerdir? Cehennemden kurtulmanın yolları nelerdir?
Câbir (b. Abdullah) (ra) anlatıyor:
“Bir adam Hz. Peygamber'e (sas) gelerek, "Ey Allah'ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas), "Allah'a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah'a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer." buyurdu.”
عَنْ جَابِرٍ قَالَ:أَتَى النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رَجُلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُوجِبَتَانِ؟ قَالَ: “مَنْ مَاتَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ.”
(M269 Müslim, Îmân, 151)
***
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ وَلاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرِيَاءَ.”
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez.”
(M266 Müslim, Îmân, 148; T1998 Tirmizî, Birr, 61)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ قَالَ: “تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ.” وَسُئِلَ عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ قَالَ: “الْفَمُ وَالْفَرْجُ.”
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah'a (sas), "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Allah'tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurdu. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." diye cevap verdi.
(T2004 Tirmizî, Birr, 62; İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)
***
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا.”
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında "doğru/sıddîk" olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında "yalancı/kezzâb" olarak tescillenir.”
(B6094 Buhârî, Edeb, 69)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ، وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ.”
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır.”
(B6487 Buhârî, Rikâk, 28; M7130 Müslim, Cennet, 1)
***
Resûl-i Ekrem’e (sas) sahâbî olma şerefine erenlerden biriydi. Her mümin gibi o da dünyada neler yapabileceğini, âhiretteki durumunun ne olacağını merak etmekteydi. Çoktandır zihninde oluşan soruları sormak üzere gelmişti. Bulduğu ilk fırsatta sırasıyla namaz, cihad, hicret ve faziletli Müslüman’ın özellikleri hakkında Allah Resûlü’ne (sas) sorular sordu. Her birine tek tek aldığı cevaplardan sonra belki de asıl sorusuna gelmişti sıra. "Ey Allah’ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas) bu soruya kısa ve net bir cevap verdi: "Allah’a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah’a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer."
O kadar önemli bir soruydu ki bu, muhtemelen sorulan sorunun içeriği, soruyu soran bu şahsın kim olduğunu gölgelemişti. Öyle ki hadis kaynakları ve şerhleri, soranın kim olduğuna değil soruya ve verilen cevaba yoğunlaştıkları için bu iman erinin kim olduğu tespit edilememişti.
Evet, cehenneme götüren belki de yüzlerce sebep vardı ve bu sebeplerin en başında şirk yer alıyordu. Nitekim Kur’an’daki pek çok âyet, Allah’a (cc) şirk koşanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirmişti.
Küfür ve inkâr, kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeptir. İnsan, Allah’a (cc) iman etmedikçe, inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık olur ve "Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın (cc) rahmetinden uzak olsun!" hitabını hak eder. Kur’ân-ı Kerîm pek çok âyetinde inkâr edip hükümlerini yalanlayanların, Allah’a (cc) karşı yalan uydurup kendilerine gelen gerçeği yalan sayanların cehennemlik olduklarını bildirir. Kur’an’ın ‘inatçı kâfir’ olarak nitelediği böyle kimselere malları ve evlâtları da hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’ı (cc) inkâr edenlerin son durağı cehennemdir. Doğru yola ulaşmamış, hakkı görememiş olanlar kör, dilsiz ve sağır bir şekilde haşredildikten sonra cehenneme sürükleneceklerdir.
Kur’an, son ilâhî davetin tebliğcisi ve son peygamber olan Hz. Muhammed’e (sas) uymayı da cehennemden kurtulmak için şart koşmuştur. Bu bağlamda, "Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir." buyurmuştur. Bir başka âyette ise bu husus, "Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber’e (sas) karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir." şeklinde ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (sas) de "Muhammed’in (sas) varlığını elinde tutana yemin olsun ki bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan olan bir kişi beni dinlemez ve kendisiyle gönderildiğim dini kabul etmeden ölürse kesinlikle cehennemlik olur." buyurmuştur. Kur’an, bu durumu, "Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır." şeklinde ifade buyurmuştur. Önceki ümmetler de peygamberlerine samimiyetle uymuşlarsa cehennemden kurtulmuşlardır. Gönderilen uyarıcılara uymayanlar ise cehennemdedirler. Ayrıca irtidat etmek yani Müslüman olduktan sonra dinden dönüp kâfir olmak da kişiyi cehenneme götüren bir sebeptir.
Kişiyi cehenneme götüren bir başka sebep ise münafıklıktır. Münafık, iman etmiş görünse de aslında içinden dini yalanlayan ikiyüzlü kimsedir. Allah (cc), münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecek ve münafıkları cehennemin en alt katında cezalandıracaktır. Onlar ebediyen orada kalacaklardır. Münafıklarla müminler arasında gerçekleşecek olan bir konuşma Kur’an’da şöyle nakledilir: "Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, "Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım." diyecekleri gün kendilerine, "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık (nur) arayın." denilecektir..." Burada nurun, geride kalan dünya hayatında aranması gerektiğine işaret edilmesinin nedeni, müminlerdeki nurun dünyada işledikleri salih amellerden kaynaklanıyor olmasıdır. "Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.(Münafıklar) müminlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Müminler) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın (cc) emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah (cc) hakkında da sizi aldattı." İkiyüzlü insanlar olan münafıklar, gösterişe düşkün, riyakâr kimselerdir. Hz. Peygamber (sas), dünyada ikiyüzlü olan kimsenin âhirette de ateşten iki dili olacağını haber vermiştir.
Günaha aldırmamak, açıkça günah işlemekten çekinmemek, günah işledikten sonra pişmanlık duymaksızın günahında ısrar etmek, kısacası günah karşısında tavizkâr ve umursamaz olmak kişiyi cehenneme sürükler. Nitekim hem Kur’an hem de Hz. Peygamber (sas), tevhid inancına sahip fakat günahkâr olan kimselerin cehennemde azap göreceklerini bildirmişlerdir. Allah’a (cc) şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, haram aylarda savaşmak, bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak onun rızası olmaksızın yemek, fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek, insanlar arasında fitne çıkarmak, faiz yemek, anne babaya isyan etmek, akrabaya miras hakkını vermemek, malı gereksiz yere israf etmek, zina etmek, haksız yere adam öldürmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, kibirlenmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, kötülük yapmak ve Allah’ın huzuruna kötülükle gelmek, savaş esnasında savaştan kaçmak, azgınlık yapmak ve insanlara işkence edip tevbe etmemek Kur’an’da belirtildiği üzere insanı cehenneme götüren günahlardandır.
Hz. Peygamber (sas), İslâm ümmetine kılıç çekmeyi, Müslüman kardeşine karşı küs iken ölmeyi ve komşulara eziyet etmeyi de cehenneme götüren kötü davranışlar arasında zikretmiştir. Aynı şekilde anne babaya saygısız ve kötü davranmak, onların hakları konusunda duyarsız olmak kişiyi âhiret hayatında mutsuzluğa sürükleyen önemli sebeplerdendir. Basit bir küslük gibi görünse de aslında akrabalık ilişkilerini kesmek de kişiyi cehenneme götürür. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanların, Allah’ın (cc) korunmasını emrettiği akrabalık bağlarını koparanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cehennemlik olduğu haber verilir.
Haksız yere bir cana kıymak ve hukukî bir gerekçesi olmaksızın Allah’ın (cc) dokunulmaz kıldığı insan hayatına kastetmek cehennemi gerektiren suçlardan bir diğeridir. Kur’an’da, "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir." buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (sas) de bu konuda, "İki Müslüman birbirine kılıç çekerse öldüren de ölen de cehennemdedir." buyurmuştur.
İnsanın kendisine Allah (cc) tarafından emanet edilen bedenine ihanet etmesi ve kendi canına kıyması da cehennemle sonuçlanacak bir yolculuğun ilk adımıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (sas), "Her kim kendini bir demir parçası ile öldürürse demiri elinde, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak kalacaktır. Her kim zehir içerek kendini öldürürse o kimse de zehrini cehennem ateşinde ebedî ve daimî kalarak içecektir. Her kim kendini yüksekten atarak öldürürse o da ebedî ve daimî olarak cehennem ateşine düşecektir." buyurmuştur.
Riyakârlık ve gösteriş merakı, kişiyi cehenneme sürükleyen bir diğer sebeptir. Bu iki özellik Yüce Yaratıcı’nın (cc) hoşnutluğunu kazanmaya değil de insanların gözünde değer kazanmaya odaklanmış bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ (cc), ibadetleri ve salih amelleri sadece O’nun (cc) rızası için yapıldığında kabul eder. Riyakârlık aynı zamanda gizli şirktir. Hz. Peygamber’in (sas) bazı hadislerinde cihad edip şehit düşmek, Kur’an okuyup okutmak ve Allah (cc) yolunda harcamada bulunmak gibi görünürde en faziletli işlerde bile Allah (cc) rızası değil de gösteriş amaçlandığında bunları yapan riyakârların nasıl yüzüstü cehenneme atıldığı çok acıklı bir biçimde anlatılır.
Gösteriş merakının yakın dostu olan kibir de cehenneme götüren sebeplerden birisidir. Kur’an’da Allah’a (cc) boyun eğip sadece O’na (cc) kulluk etmeyi kendilerine yediremeyen kibir sahiplerinin aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceği bildirilir. En kısa ifadesiyle, kibirlenenlerin yeri cehennemdir. Çünkü kibirlenenler, Allah (cc) karşısındaki konumlarını unutarak tevazu göstermeleri gerektiği hâlde büyüklenmekte ve bu davranışlarıyla kibirli şeytana benzemektedirler. Bu yüzden Hz. Peygamber (sas), "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez." buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte cehennemliklerin, kalpleri merhametten yoksun, kaba saba ve kendilerini diğer insanlardan büyük gören kibirli insanlar oldukları ifade edilmiştir.
Cehenneme giden yollardan bir diğeri de halkı irşad edenlerin kendi söyledikleriyle amel etmemeleridir. Resûl-i Ekrem (sas), bunun ne kadar ciddi sonuçları olabileceğini şöyle anlatmıştır: "Kıyamet günü bir kişi getirilir ve cehenneme atılır, (sıcaktan) karnındaki bağırsaklar dışarı çıkar (patlar) ve ateşte tıpkı bir merkebin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi döner. Cehennemdekiler o kişinin etrafında toplanır ve "Ey filân, sana ne oldu? Bize iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan sen değil miydin?" derler. O da, "Evet, ben size iyiliği emrederdim ama onu kendim yapmazdım. Kötülüğü yasaklardım, fakat onu kendim yapardım." der."
Yöneticilik ve hâkimlik gibi üst düzey sorumluluk gerektiren görevleri üstlenenler de hak ve adaletten sapmaları hâlinde, Hz. Peygamber’in (sas) ifade ettiği üzere, cehennemlik olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Resûlullah (sas), "Müslümanlardan bir topluluğun başına yönetici olup da onlar arasında adaletli davranmayarak ihanet üzere ölen hiç kimse yoktur ki Allah (cc) ona cenneti haram kılmasın." buyururken, Kur’ân-ı Kerîm, zalimlere meyletmeyi dahi cehenneme götüren bir davranış olarak addetmiştir. Yine bu bağlamda Hz. Peygamber (sas), insanlar hakkında hüküm verme konumunda olanların üç kısma ayrıldığını; biri hariç ikisinin cehennemde olduğunu, hakikati bilip ona göre hüküm verenin cennette, hakikati öğrendiği hâlde hükmünde zulmeden ile hakikati bilmeden insanlar hakkında hüküm verenin ise cehennemde olduğunu haber vermiştir.
İnsanlara zorbalık etmek, şiddet uygulamak, merhametten ve şefkatten uzak ezici bir ilişki tarzı geliştirmek cehennemi kaçınılmaz kılmaktadır. Diğer yandan haram bir ilişkiye sebep olacak şekilde duygu istismarı yapmak kastıyla tahrik edici tarzda giyinmek ve davranışlarda bulunmak da cennetten mahrumiyete sebep olacaktır. Zira Hz. Peygamber’in (sas) ifadesiyle, "Hayâ imandandır, imanın yeri ise cennettir. Kötü söz insanlara sıkıntı verir, sıkıntının yeri de cehennemdir."
İnsanları cehenneme sürükleyen sebeplerden birisi de dilleriyle söyledikleridir. Peygamberimizin (sas) yakın dostlarından Muâz b. Cebel (ra) şöyle anlatır: "Bir gün, "Ey Allah’ın Resûlü, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyle." dedim. Buyurdu ki, "Büyük bir şey sordun ama o, Allah Teâlâ’nın (cc) kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah’a (cc) ibadet eder, O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Kâbe’yi haccedersin." Sonra da dedi ki, "Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, bir kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür. Geceleyin bir kimsenin namaz kılması da böyledir." Daha sonra, "Onların vücutları (gece namaz kılmak için) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine (cc) dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak kendileri için göz aydınlığı olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu şimdi kimse bilmez." mealindeki âyetleri okudu. Ondan sonra, "Dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. "Dinin başı teslimiyet, direği namazdır, zirvesi de cihaddır." buyurdu. Ondan sonra da "Bu dediklerimin hepsini kemale erdiren ve tamamlayan şeyin ne olduğunu sana söyleyeyim mi?" diye sordu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. Mübarek dilini eliyle tutup, "İşte şunu tut." buyurdu. "Ey Allah’ın Resûlü, biz söylediğimiz sözler sebebiyle de mi sorgulanacağız?" dedim. Resûl-i Ekrem (sas), "Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzükoyun burunları üzerinde sürünerek cehenneme götüren, dilleriyle kazandıkları değil midir? " buyurdu."
Dil ile cehennem arasındaki bağlantı konusunda Hz. Peygamber (sas), "Şüphesiz kul düşüncesizce bir söz söyler. Bu yüzden cehennemde, doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzak bir yere düşer." buyurmuş, ayrıca kötü sözün sıkıntı verip insanları incittiğini, kötü konuşan kimselerin de yerinin cehennem olduğunu bildirmiştir. Benzer şekilde Peygamber Efendimiz (sas), dedikodu yapanların cennete giremeyeceğini de belirtmiştir.
Hz. Peygamber’in (sas) dil ile işlenen günahlarla ilgili uyarıları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Bir keresinde ona, "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulmuş, "Allah’tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurmuştur. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulduğunda ise Hz. Peygamber (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." cevabını vermiştir. Allah (cc) tarafından insanlara emanet edilen bu iki organ, Allah’ın (cc) emrine uygun kullanılmadıkları zaman insanı felâkete götürür.
Özü sözü bir, dürüst ve güvenilir bir insan olmamak da cehenneme aday olmak anlamına gelmektedir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir." Şayet yalan söyleme işi, Hz. Peygamber (sas) adına hadis uydurma şeklinde olursa bunun cezası çok daha ağır olacaktır. Nitekim hadis kaynaklarımızda yer alan, "Her kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." buyruğu bunu göstermektedir.
Allah’ın (cc) verdiği nimetleri gereğince değerlendirmemek, insanı cehenneme sürükleyen sebeplerden bir başkasıdır. Resûl-i Ekrem (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü âdemoğlu bir kuzu gibi getirilerek Allah’ın (cc) huzurunda durdurulur ve Allah (cc) ona şöyle der: "Sana dünyada mal, mülk ve hizmetçi verdim. Sana nimet ihsan ettim. Sen ne yaptın?" O kişi şöyle cevap verir: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Allah (cc) şöyle buyurur: "Âhiret için hazırlayıp önden gönderdiklerini bana göster." O kişi ikinci kez şöyle der: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Böylece bu kulun âhireti için hiçbir hayır hazırlamadığı anlaşılır ve cehenneme götürülür." Nitekim Kur’an’da da servet biriktirip gereğini yapmayanlara bu servetlerle cehennemde azap edileceği bildirilmiştir.
Hz. Peygamber (sas) zekât görevini yerine getirmeyenlerin cehennemde göreceği azabı ise şöyle tasvir etmiştir: "Altın ve gümüşü olup da bunların hakkını vermeyen hiç kimse yoktur ki kıyamet gününde bu altın ve gümüş, ateşten levhalar hâline dönüştürülüp, cehennem ateşinde kızdırılmak suretiyle yanakları, alnı ve sırtı dağlanmasın... Bu levhalar soğudukça süresi elli bin seneye tekabül eden bir gün boyunca bu azap tekrarlanır. Nihayet kullar arasında hüküm verilir ve kişiye yolunun cennete mi yoksa cehenneme mi çıktığı gösterilir."
Kişiyi cehenneme mecbur eden bir sebep de kul ve kamu hakkına riayet etmemektir. Bir keresinde Hz. Peygamber (sas), "Biliyor musunuz müflis kimdir?" diye sorar. Yanında bulunanlar, "Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." diye cevap verirler. Bunun üzerine Peygamber (sas) şu şekilde açıklamada bulunur: "Asıl müflis, kıyamet gününde kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını da dövmüştür. (İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak) iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır." Bu bağlamda Kur’an’da da âhirette ameller tartıldığında tartıları hafif gelen kimselerin cehenneme atılacağı bildirilmektedir.
Aynı şekilde başkasının hakkını gasp ederek haksız kazanç sağlamak da cehennemlik bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), "Bir kimse yemin ederek bir Müslüman’ın hakkını elinden alırsa Allah (cc) o kimseye cehennemi kaçınılmaz, cenneti ise haram kılar." buyurmuş, bunun üzerine bir adam, "Eğer o hak, küçük/basit bir şey ise!" deyince Peygamber (sas), "İsterse erak ağacından (misvak için) bir dal parçası olsun." buyurmuştur. Başka bir hadiste de Allah Resûlü (sas), "Kim hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve o kişi cehennemdeki yerine hazırlansın." buyurmuştur. Yine Allah Resûlü (sas), zorla başkasının malını almak için mücadele ederken ölen kimsenin cehennemlik olduğunu bildirmiş, "Birtakım adamlar Allah’ın (cc) malında haksız olarak tasarruf ederler. İşte onlar için kıyamet gününde ateş vardır." buyurmuştur. Yine bu çerçevede yetim malı yemek de cehenneme götüren bir sebeptir.
Gasp gibi hırsızlık da cehennemle sonuçlanan bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), ganimetten bir giysi çalan Kerkere adlı kişinin ve Hayber Gazvesi’nde ölen bir adamın ganimetten çaldıkları eşyalar sebebiyle cehennemlik olduklarını haber vermiştir.
Diğer taraftan ilmi kötü amaçlar için öğrenmek, kişiyi cehenneme sürükler. Hz. Peygamber (sas), "Kim âlimlere karşı övünmek, cahillerle münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kendisine yöneltmek için ilim öğrenirse Allah (cc) o kimseyi cehenneme sokar." buyurmuştur. Benzer şekilde Kur’an âyetleri hakkında bilgisizce konuşan ve hüküm veren kimse için de Hz. Peygamber (sas), "Cehennemdeki yerine hazır olsun." buyurmuştur. Âyetleri etkisiz hâle getirmek için çabalayanların cehennemlik olduğunu Kur’an da haber vermiştir.
Durumu iyi olduğu hâlde dilencilik yapmak da hadislerde kişiyi cehenneme götüren sebepler arasında sıralanmıştır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Zengin, güçlü, kuvvetli kimseye dilenmek helâl değildir. Ancak aşırı derecede fakir veya aşırı borçlu olana caizdir. Kim malını artırmak için insanlardan dilenirse kıyamet günü dilenmesinin bir işareti olarak yüzünde tırnak izi yara ve bere olacak ve cehennemden alıp yiyeceği kızgın bir taş olacaktır. Dileyen bu işaretlerini ve yiyeceğini azaltsın, dileyen de çoğaltsın."
Kişiyi cehennemlik kılan bir diğer sebep de diğer canlıların yaşama hakkına tecavüzdür. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Bir kadın, hapsederek ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden azaba uğradı ve bu yüzden cehenneme girdi. Hapsettiğinde kediye bir şeyler yedirip içirmediği gibi, yeryüzündeki haşereleri yemesi için de onu salmamıştı." buyurmuştur.
Kur’an’da cennetlikler ile cehennemlikler arasında yaşanacak olan ilginç bir söyleşi anlatılır. Cennetlikler cehennemliklere ‘Sekar’ adlı cehenneme neden atıldıklarını sorarlar. Onlar, "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlardık. Ve sonunda (bu hâldeyken) bize ölüm gelip çattı." şeklinde cevap verirler.
Hz. Peygamber (sas) ise uzunca bir konuşmasının sonunda cehennemlikleri şöyle taksim eder: "Cehennemlikler beş kısımdır: (Birincisi) Aklını kullanmayan ve zaafları olan kimsedir ki aranızda size tâbi olarak bulunur, aile ve mal konusunda sorumluluk üstlenmez. (İkincisi) Gizlice hırs besleyen hain kimsedir ki kapısını her çalana ihanet eder. (Üçüncüsü) Ailen ve malın konusunda gece gündüz sana tuzak kuran kimsedir. (Dördüncüsü) Cimri veya yalancı kişidir. (Beşincisi ise) Açıkça ahlâksızlık yapan kimsedir."
Sonuç olarak cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, Allah’ın (cc) haklarına ve kulların haklarına tecavüz edenler şeklinde ikili bir tasnife tâbi tutulabilir. Allah’ın (cc) hakkına saygı göstermeyerek haddi aşmak, kısaca iman yolunu terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Kul hakkına riayet etmemek de kişinin gerek kendi varlığına gerekse toplumsal hayatı paylaştığı diğer bütün insanların haklarına hürmet göstermeyerek sınırları ihlâl etmesidir. Kalpleri olup bunlarla doğruyu anlayamayan, gözleri olup bunlarla gerçeği göremeyen, kulakları olup bunlarla hakikati işitemeyen, sonuçta cehennemi hak eden böyle kişiler hakkında Yüce Allah (cc), "Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri! Allah (cc) ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!" buyuracaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere cennet vaad edildiği gibi, kâfir ve günahkâr kimselere de cehennem vaad edilmiştir. Kâfir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedî kalacaklardır; orada ölmezler ve azapları hafifletilmez. Tevbe etmeden günahkâr olarak ölen müminler ise cehennemde hataları miktarınca cezalandırılacak ve sonra oradan kurtulup cennete gireceklerdir. İşlenilen çeşitli günahlar sebebiyle Müslümanların cehenneme gireceklerini bildiren hadisler, ‘terhîb’ yani müminleri bu günahlardan sakındırma amacı taşımakta olup, ebediyen sürecek bir cezalandırma anlamı taşımamaktadır.
Nefsin arzu ve isteklerine kendini kaptırıp gününü gün ederek geçici dünya hayatını tercih etmek, insanı, son durağı cehennem olan bir yolun yolcusu olma talihsizliğine sürükler. Zira Peygamber Efendimiz (sas), "Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır." buyurmuştur. O hâlde inanan insan için sabır ve sebat göstererek cennete uzanan zorlu yolda yürümekten ve nefsine hoş gelse de cehenneme sürükleyen adımlardan ısrarla kaçınmaktan başka çıkar yol yoktur.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Cehennem: Yakıtı İnsan ve Taş Olan Azap Yeri
Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif'lerde cehennem nasıl tasvir edilmiştir?
Abdullah b. Abbâs (ra) şöyle demiştir:
“Güneş tutuldu. Resûlullah (sas) namaz kıldırdı. Sonra, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurdu.”
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: انْخَسَفَتِ الشَّمْسُ، فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ثُمَّ قَالَ: “أُرِيتُ النَّارَ، فَلَمْ أَرَ مَنْظَرًا كَالْيَوْمِ قَطُّ أَفْظَعَ.”
(B431 Buhârî, Salât, 51)
***
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)… قَالَ: “لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِرَتْ فِى دَارِ الدُّنْيَا لَأَفْسَدَتْ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا مَعَايِشَهُمْ فَكَيْفَ بِمَنْ يَكُونُ طَعَامُهُ.”
İbn Abbâs'tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!”
(T2585 Tirmizî, Sıfatü cehennem, 4)
***
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا يَنْتَعِلُ بِنَعْلَيْنِ مِنْ نَارٍ يَغْلِى دِمَاغُهُ مِنْ حَرَارَةِ نَعْلَيْهِ.”
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak cehennemliklerin en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyecek, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynayacak.”
(M514 Müslim, Îmân, 361)
***
عَنْ عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: قَالَ النَّبيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “…اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.”
Adî b. Hâtim"in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)”
(B6540 Buhârî, Rikâk, 49)
***
Fâni dünya hayatı sona erdiğinde, herkesin amellerinin karşılığını göreceği kıyamet günü, Allah Teâlâ (cc) cehenneme girecek olan kullarının azap bakımından en hafif olanına şöyle seslenir: "Yeryüzündeki bütün mallar senin olsaydı, bu cezadan kurtulmak için onların hepsini feda eder miydin?" Beklemediği korkunç sonla karşılaşan ve bir kurtuluş çaresi arayan bu kul, "Evet!" diye cevap verir. Bunun üzerine âlemlerin Rabbi (cc), "Halbuki ben, daha dünyaya gönderilmeden bundan daha kolay olanını senden istemiştim: Bana ortak koşmamanı. Fakat sen yüz çevirdin ve bana ortak koşmakta ısrar ettin." diyerek onu cezasıyla baş başa bırakır.
Âyet ve hadislerde cehennem son derece korkunç manzaralarla, insanın tüylerini ürperten, oldukça canlı tasvirlerle gözler önüne serilmiştir. Şüphesiz, insanın dünyadaki algısından çok uzak olan bu âhiret yurdu, onun anlayabileceği şekilde sunulmuş ve bunun için dünya hayatındaki tecrübeler esas alınmıştır. Resûlullah (sas) ashâbına, "Sizin ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçasından biridir." buyurmuş, ashâb "Yâ Resûlallah (dünyadaki) bu ateş (azap için) yeterli olurdu!" diye karşılık verince de Allah Resûlü (sas): "Cehennemde bu ateşin üzerine, her biri dünya ateşi sıcaklığında altmış dokuz kat daha ilâve edilmiştir." buyurmuştur. Böylece Efendimiz (sas), dünya ateşine bile dayanamayan insanın bundan daha şiddetli olan cehennem ateşine hiç tahammül edemeyeceğini ifade etmiştir. Bir defasında güneş tutulması sırasında namaz kıldırdıktan sonra ashâbına, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurmuştur. Kimi zaman bu tür anlatımlarla, cehennemin ne kadar kötü bir varış yeri olduğu zihinlere iyice yerleştirilmek istenmiş ve insanların atacakları her adımda bu kötü sonu hesaba katmaları hedeflenmiştir.
Cehennem, Allah Resûlü’nün (sas) getirmiş olduğu hidayeti inkâr edenler ve onun gösterdiği dosdoğru yoldan sapan fâsık kimselerin âhiretteki mekânıdır. Bu azgın kimseler, kendilerine gelen apaçık âyetleri dinlemeye bile tahammül edemeyerek küfürde ısrarcı olmaları ve Allah’ın (cc) âyetlerini boşa çıkarmaya çalışmalarına karşılık böylesine kötü bir yerde kalmayı hak etmişlerdir. "Çürümüş hâldeki kemiklere kim hayat verecek!" diyerek kıyamet gününü yalanlamışlar ve alay edercesine, tehdit edildikleri azabın bir an önce gelmesini istemişlerdir. Fakat bu umursamaz ve inkârcı tavırlarının sonucunda, "Tadın azabınızı! İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!" sözünün muhatabı olarak yalanladıkları cehennem hayatına tüm gerçekliğiyle şahit olurlar.
Cehennemi uzaktan gördüklerinde onun korkunç kaynamasını ve uğultusunu duyarlar. Dünyada yaptıklarını hatırlayarak bu azabın içine gireceklerini anlarlar ve kaçacak yer bulamazlar. İşte o zaman kendileri için yedi kapı vardır. Cezalarını çekmek üzere cehenneme bölük bölük sevk edilen inkârcılar kapılara vardıklarında, cehennemi bekleyen melekler onlara, "Size içinizden, Rabbinizin (cc) âyetlerini okuyan ve bugününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" diye sorar. "Evet." yanıtını alınca da Allah (cc) tarafından kendilerine verilen her görevi yerine getiren bu sert tabiatlı melekler, "Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a (cc) iman etmiyordu." emriyle cehennemlikleri içeri alırlar.
Cehennem, üst üste katlar şeklinde birçok bölümden oluşmuş, oldukça derin, dipsiz bir çukur, etrafı kalın duvarlarla çevrili bir zindandır. Uzaktan bakıldığında kaynaması ve uğuldaması duyulan, yana yana renk değiştirmiş, sonunda siyah ve karanlık bir hâl almış, doymaz bir ateş kaplamıştır her yanını. Bu öylesine doymaz bir ateştir ki ceza görecek kimseler içine atıldığı zaman, "Doydun mu?" diye sorulur da o, "Daha yok mu!" diye cevap verir. Bu muazzam ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. Kızıl develeri andıran, saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçan bu ateş, son derece kızgın ve yakıcıdır. Öyle ki Hz. Peygamber (sas) cehennem ateşinin bu kavurucu sıcaklığının dünyadakinden kat kat daha fazla olacağını bildirmiştir.
Cehennem ehli için iliklere işleyen kavurucu rüzgârlar (semûm) ve kaynar sular (hamîm) vardır. Onların gölgeliği, ne serinlik ne de başka bir fayda veren, cehennem ateşinden alınmış, simsiyah bir dumandır. Onlar burada büyük bir azap içerisindedirler. Kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir, gömlekleri ise katrandandır. "Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?" şeklindeki inkârcı tutumlarına ve hakkı yalanlamalarına karşılık boyunlarına demir halkalar geçirilerek kaynar suda sürüklenir, sonra da ateşe atılırlar. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Haydi tadın yakıcı azabı! Bu, sizin daha önce yaptıklarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah (cc) kullarına zulmedici değildir." diye haykırırlar.
Cehennem ehline, azaplarına denk şekilde açlık sıkıntısı verilir. Bunun üzerine onlar yardım isterler. Kendilerine açlığı gidermeyen ve besleyici de olmayan dikenli, pis kokulu, acı bir bitki (darî’) verilir. Tekrar yiyecek isterler, bu sefer de boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek ikram edilir. Sonra dünyada iken böyle boğaza takılan lokmaları su ile geçirdiklerini hatırlarlar ve hemen su isterler. Kendilerine demir çengelli kaynar sular verilir. Erimiş maden kadar sıcak olan bu içecekler, yüzlerine yaklaştırılınca yüzlerini yakıp kavurur, midelerine inince de içlerinde olan her şeyi paramparça eder.
Diğer bir yiyecekleri de cehennemin dibinden çıkan ve tomurcukları şeytanların başı gibi olan zakkum ağacıdır. Azabın bir parçası olan bu yiyeceğin tadı o kadar kötüdür ki Hz. Peygamber (sas), "(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!" buyurmuştur. Bu kötü yiyecekle karınlarını doyuran cehennem ehli, üzerine de kaynar sular içerler. Bu sulardan, kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içmelerine rağmen susuzlukları geçmez. "İşte bu, onların hesap ve ceza günündeki ziyafetleridir."
Cehennemlikler, içinde bulundukları dehşetli durumdan kurtulmak ümidiyle cehennem bekçilerini çağırırlar. Fakat bekçiler, onların derdine derman olmak yerine, "Elçileriniz size açık delillerle gelmemiş miydi?" diye sorarlar. "Evet." cevabını verdiklerinde ise "Yalvarın! Allah’tan (cc) gelen gerçekleri inkâr edenlerin yalvarması boşunadır!" diyerek onların ümitlerini boşa çıkarırlar. Cehennem ehli bu defa cehennemden sorumlu olan Mâlik isimli meleği çağırarak Allah’tan (cc) kendileri için ölüm hükmünü vermesini ister. Fakat onlar için burada ölüm yoktur, azapları da bir an olsun hafifletilmez. Kaçmak istedikleri her seferde demirden kamçılarla dövülerek ateşin ta ortasına itilirler.
Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. Kendilerine, "Bir kere yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin." denir. Ateşten bir döşeğe yatırılır, yine ateşten örtülere büründürülürler. Kendileriyle birlikte ailelerinin de hüsranına neden olan bu suçluların altlarında ve üstlerinde ateşten katmanlar vardır, etraflarını alevden ve dumandan oluşan duvarlar kuşatmıştır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar ve ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak dişleriyle kalıverirler. Cezanın sona ermesi dileğiyle feryat ederler. Fakat yanıp dökülen derileri, azabı tekrar tatmaları için sürekli yenilenir. Cehennem ateşi ile kaynar sular arasında gider gelirler. Kimi zaman da ‘Zemherîr’ adı verilen şiddetli ve yakıcı soğuklara maruz kalırlar.
İnkâr edenlere, "Allah’ı (cc) bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" diye sorulur. İlâh edindikleri putlarla kendilerini aynı ateşin içinde gören kâfirler, kendine bile fayda veremeyen bu âciz putlara dünyada taptıklarına yanıp hayıflanırlar. "Allah’a (cc) andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi (cc) ile bir tutuyorduk." derler. Sonra kendilerinin yolunu takip ettikleri önderlerini suçlamaya başlarlar. "Biz size tâbi olmuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?" diye yakınırlar ve doğru yoldan sapmalarına neden olan bu öncüler için azabın iki kat olmasını isterler. Bu önderler ise onlara şöyle karşılık verirler: "Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah (cc), kulları arasında (böyle) hüküm vermiştir."
Cehennemlikler büyük bir pişmanlık içinde yalvarmaya başlarlar. Dünyadayken Rablerine (cc) karşı nankörlük içerisinde ömür süren bu kullar, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim." diye yakarır. Fakat kendilerine düşünen kimsenin öğüt alabileceği kadar müddet verilen bu insanlar fırsatı iyi değerlendiremeyerek bu cezaya mahkûm olmuşlardır. Artık hiçbir yardımcıları yoktur.
Şüphesiz bu azap yurdundaki herkes aynı cezayı görmeyecektir. Dünyada işledikleri suçlar nasıl farklı farklıysa, bu azap yurdunda görecekleri cezalar da işledikleri suçlara denk düşecek şekilde derece derece olacaktır. Onlardan kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine, kimisi de beline, göğsüne ya da boynuna kadar ateşe gömülür. Peygamberimizin (sas) ifade buyurduğuna göre, azap itibariyle en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyer, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynar. Bu hâldeyken o, kendisinden daha ağır azabı olan kimsenin olmadığını zanneder.
Öyle kimseler de vardır ki ateşe atılır atılmaz bağırsakları dökülür, değirmen döndüren merkep gibi kendi çevrelerinde dönüp dururlar. Cehennemlikler bunlardan birine, "Senin hâlin nedir? Sen bize dünyada iyiliği emredip kötülükten alıkoymuyor muydun?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirirler. Bu kişi, "Ben size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım, sizi kötülükten sakındırdığım hâlde ise onu kendim yapardım." diyerek suçunu itiraf eder.
Topluma faydalı olmaya çalışmayan, altın ve gümüş gibi mallarını biriktiren ve yardımlaşmaya yanaşmayan kimselerin kendilerine sakladıkları malları da cehennem ateşinde kızdırılır. Daha sonra onlara, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilerek kızdırılan mallarıyla bu cimrilerin alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır.
Dünya hayatında gösteriş niyetiyle Kur’an okuyan ve amellerinde riyakâr olanlar, ’üzüntü kuyusu’nda bulurlar kendilerini. Bu öyle korkunç bir çukurdur ki cehennemin kendisi dahiher gün yüz kere ondan Allah’a (cc) sığınır. Kendini beğenip büyüklük taslayanlar ise ‘Bûles’ denilen hapishanelere atılırlar. Üzerlerinden ateşler yükselir ve onlar cehennemliklerin kan, irin ve tortularını içerler. Kâfirler ‘Saûd’ isimli ateşten bir dağa tırmanır, ’Veyl’ adında derin bir vadiye bırakılırlar. Ve bütün zorbalar ‘Hebheb’ adındaki vadide birleşirler. Cehennemin en alt tabakasında da mümin göründükleri hâlde kalpleri küfürle dolu olan münafıklar yer alır. Dünyadayken inananlar için, "Bunları dinleri aldatmış" diyen bu kulların kendileri aldanmış ve hiç beklemedikleri o acıklı azabın en şiddetli yerine lâyık görülmüşlerdir.
Cehenneme atılanların bir kısmı burada ebedî değildirler. Allah’ın (cc) birliğine inanan, O’na (cc) hiçbir ortak koşmayan, ama amelleri yüzünden cehenneme düşen bu kullar, alınlarındaki secde izinden tanınırlar. Zira Allah (cc), cehennem ateşine secde izini haram kılmıştır. Onlar, bir süre azap çektikten sonra bulundukları yerden kapkara olarak çıkarılırlar. Üzerlerine dökülen hayat suyuyla, âdeta sel birikintisinin içinde canlanıp filizlenen tohumlar gibi bedenlerine can gelen bu müminler, içinde ebedî kalmak üzere cennete konulurlar. Öyle ki kalbinde buğday tanesi kadar iman bulunan hiç kimse cehennemde kalmaz. Fakat cennete girdiklerinde de cehennemden geldikleri herkes tarafından bilinir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde cehennem azabının dünyadaki hâliyle insan aklını aşan o korkunç şiddeti ve dehşeti, insanın algı düzeyine indirgenerek ayrıntılı tasvirlerle anlatılmıştır. Böylece Allah Teâlâ (cc) kullarına, hak yoldan ayrılıp küfürde ısrar etmeleri hâlinde kendilerini nasıl acıklı bir sonun beklediğini henüz dünyadayken bildirmiştir. İman eden kullarına da bu korkunç azabı hatırlatarak kendilerini ve ailelerini günahlardan korumalarını istemiş, onlara dünyanın imtihan yeri olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber (sas) de cehenneme götürecek fiillerden uzak durmalarını ashâbına her fırsatta söylemiştir. Onlara, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi cehennemden korunmaya dair dualar öğretmiş ve "Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)" tavsiyesinde bulunmuştur. Akrabaları olan Kureyş boylarını ve hatta kızı Hz. Fâtıma’yı (ra) da cehennem ateşinden korunmaya teşvik eden Peygamber Efendimiz (sas), bu ateşe girdikleri takdirde onlara bir faydasının olmayacağını hatırlatmıştır. Nitekim geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış olmasına rağmen çoğu zaman bizzat kendisi de cehennem azabından koruması için Allah’a (cc) dua etmiştir.
Cehennem, Allah Teâlâ’nın (cc) doğru yoldan sapan kullarına hazırladığı azap yeridir. Her şeyi kuşatan rahmetiyle bilinen Yüce Allah’ın (cc) gazabı da bir o kadar şiddetlidir. Bu gazabını tüm dehşetiyle cehenneme giren kullarına gösterecek, onlara hayal bile edemeyecekleri acılar tattıracaktır. Dünyadayken durumu ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi aklından bile geçirmeyen insanoğlu, eziyetlerle dolu cehennem hayatından kurtulmak için ölümü tek çare olarak görecek ve ölümüne hükmedilmesi için yalvaracaktır. Fakat bu, beklenmeyen bir son değildir. İnsana düşünebilmesi ve doğru yolu bulması için akıl verilmiş, hidayet rehberi olan kitaplar ve elçiler gönderilmiştir. İnsan bütün bu yardımcıların önderliğinde Allah’ın (cc) ipine sımsıkı sarılmalı, O’na asla ortak koşmamalı, inandıktan sonra da kendisini bu tehlikeye düşmekten korumaya dikkat etmelidir. Zira bu korkunç sondan onu kurtaracak olan ne dünyada kazandığı malları, ne yakınları ne de çocuklarıdır. Yalnızca imanı ve salih amelleridir.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif'lerde cehennem nasıl tasvir edilmiştir?
Abdullah b. Abbâs (ra) şöyle demiştir:
“Güneş tutuldu. Resûlullah (sas) namaz kıldırdı. Sonra, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurdu.”
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: انْخَسَفَتِ الشَّمْسُ، فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ثُمَّ قَالَ: “أُرِيتُ النَّارَ، فَلَمْ أَرَ مَنْظَرًا كَالْيَوْمِ قَطُّ أَفْظَعَ.”
(B431 Buhârî, Salât, 51)
***
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)… قَالَ: “لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِرَتْ فِى دَارِ الدُّنْيَا لَأَفْسَدَتْ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا مَعَايِشَهُمْ فَكَيْفَ بِمَنْ يَكُونُ طَعَامُهُ.”
İbn Abbâs'tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!”
(T2585 Tirmizî, Sıfatü cehennem, 4)
***
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا يَنْتَعِلُ بِنَعْلَيْنِ مِنْ نَارٍ يَغْلِى دِمَاغُهُ مِنْ حَرَارَةِ نَعْلَيْهِ.”
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak cehennemliklerin en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyecek, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynayacak.”
(M514 Müslim, Îmân, 361)
***
عَنْ عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: قَالَ النَّبيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “…اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.”
Adî b. Hâtim"in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)”
(B6540 Buhârî, Rikâk, 49)
***
Fâni dünya hayatı sona erdiğinde, herkesin amellerinin karşılığını göreceği kıyamet günü, Allah Teâlâ (cc) cehenneme girecek olan kullarının azap bakımından en hafif olanına şöyle seslenir: "Yeryüzündeki bütün mallar senin olsaydı, bu cezadan kurtulmak için onların hepsini feda eder miydin?" Beklemediği korkunç sonla karşılaşan ve bir kurtuluş çaresi arayan bu kul, "Evet!" diye cevap verir. Bunun üzerine âlemlerin Rabbi (cc), "Halbuki ben, daha dünyaya gönderilmeden bundan daha kolay olanını senden istemiştim: Bana ortak koşmamanı. Fakat sen yüz çevirdin ve bana ortak koşmakta ısrar ettin." diyerek onu cezasıyla baş başa bırakır.
Âyet ve hadislerde cehennem son derece korkunç manzaralarla, insanın tüylerini ürperten, oldukça canlı tasvirlerle gözler önüne serilmiştir. Şüphesiz, insanın dünyadaki algısından çok uzak olan bu âhiret yurdu, onun anlayabileceği şekilde sunulmuş ve bunun için dünya hayatındaki tecrübeler esas alınmıştır. Resûlullah (sas) ashâbına, "Sizin ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçasından biridir." buyurmuş, ashâb "Yâ Resûlallah (dünyadaki) bu ateş (azap için) yeterli olurdu!" diye karşılık verince de Allah Resûlü (sas): "Cehennemde bu ateşin üzerine, her biri dünya ateşi sıcaklığında altmış dokuz kat daha ilâve edilmiştir." buyurmuştur. Böylece Efendimiz (sas), dünya ateşine bile dayanamayan insanın bundan daha şiddetli olan cehennem ateşine hiç tahammül edemeyeceğini ifade etmiştir. Bir defasında güneş tutulması sırasında namaz kıldırdıktan sonra ashâbına, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurmuştur. Kimi zaman bu tür anlatımlarla, cehennemin ne kadar kötü bir varış yeri olduğu zihinlere iyice yerleştirilmek istenmiş ve insanların atacakları her adımda bu kötü sonu hesaba katmaları hedeflenmiştir.
Cehennem, Allah Resûlü’nün (sas) getirmiş olduğu hidayeti inkâr edenler ve onun gösterdiği dosdoğru yoldan sapan fâsık kimselerin âhiretteki mekânıdır. Bu azgın kimseler, kendilerine gelen apaçık âyetleri dinlemeye bile tahammül edemeyerek küfürde ısrarcı olmaları ve Allah’ın (cc) âyetlerini boşa çıkarmaya çalışmalarına karşılık böylesine kötü bir yerde kalmayı hak etmişlerdir. "Çürümüş hâldeki kemiklere kim hayat verecek!" diyerek kıyamet gününü yalanlamışlar ve alay edercesine, tehdit edildikleri azabın bir an önce gelmesini istemişlerdir. Fakat bu umursamaz ve inkârcı tavırlarının sonucunda, "Tadın azabınızı! İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!" sözünün muhatabı olarak yalanladıkları cehennem hayatına tüm gerçekliğiyle şahit olurlar.
Cehennemi uzaktan gördüklerinde onun korkunç kaynamasını ve uğultusunu duyarlar. Dünyada yaptıklarını hatırlayarak bu azabın içine gireceklerini anlarlar ve kaçacak yer bulamazlar. İşte o zaman kendileri için yedi kapı vardır. Cezalarını çekmek üzere cehenneme bölük bölük sevk edilen inkârcılar kapılara vardıklarında, cehennemi bekleyen melekler onlara, "Size içinizden, Rabbinizin (cc) âyetlerini okuyan ve bugününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" diye sorar. "Evet." yanıtını alınca da Allah (cc) tarafından kendilerine verilen her görevi yerine getiren bu sert tabiatlı melekler, "Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a (cc) iman etmiyordu." emriyle cehennemlikleri içeri alırlar.
Cehennem, üst üste katlar şeklinde birçok bölümden oluşmuş, oldukça derin, dipsiz bir çukur, etrafı kalın duvarlarla çevrili bir zindandır. Uzaktan bakıldığında kaynaması ve uğuldaması duyulan, yana yana renk değiştirmiş, sonunda siyah ve karanlık bir hâl almış, doymaz bir ateş kaplamıştır her yanını. Bu öylesine doymaz bir ateştir ki ceza görecek kimseler içine atıldığı zaman, "Doydun mu?" diye sorulur da o, "Daha yok mu!" diye cevap verir. Bu muazzam ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. Kızıl develeri andıran, saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçan bu ateş, son derece kızgın ve yakıcıdır. Öyle ki Hz. Peygamber (sas) cehennem ateşinin bu kavurucu sıcaklığının dünyadakinden kat kat daha fazla olacağını bildirmiştir.
Cehennem ehli için iliklere işleyen kavurucu rüzgârlar (semûm) ve kaynar sular (hamîm) vardır. Onların gölgeliği, ne serinlik ne de başka bir fayda veren, cehennem ateşinden alınmış, simsiyah bir dumandır. Onlar burada büyük bir azap içerisindedirler. Kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir, gömlekleri ise katrandandır. "Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?" şeklindeki inkârcı tutumlarına ve hakkı yalanlamalarına karşılık boyunlarına demir halkalar geçirilerek kaynar suda sürüklenir, sonra da ateşe atılırlar. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Haydi tadın yakıcı azabı! Bu, sizin daha önce yaptıklarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah (cc) kullarına zulmedici değildir." diye haykırırlar.
Cehennem ehline, azaplarına denk şekilde açlık sıkıntısı verilir. Bunun üzerine onlar yardım isterler. Kendilerine açlığı gidermeyen ve besleyici de olmayan dikenli, pis kokulu, acı bir bitki (darî’) verilir. Tekrar yiyecek isterler, bu sefer de boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek ikram edilir. Sonra dünyada iken böyle boğaza takılan lokmaları su ile geçirdiklerini hatırlarlar ve hemen su isterler. Kendilerine demir çengelli kaynar sular verilir. Erimiş maden kadar sıcak olan bu içecekler, yüzlerine yaklaştırılınca yüzlerini yakıp kavurur, midelerine inince de içlerinde olan her şeyi paramparça eder.
Diğer bir yiyecekleri de cehennemin dibinden çıkan ve tomurcukları şeytanların başı gibi olan zakkum ağacıdır. Azabın bir parçası olan bu yiyeceğin tadı o kadar kötüdür ki Hz. Peygamber (sas), "(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!" buyurmuştur. Bu kötü yiyecekle karınlarını doyuran cehennem ehli, üzerine de kaynar sular içerler. Bu sulardan, kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içmelerine rağmen susuzlukları geçmez. "İşte bu, onların hesap ve ceza günündeki ziyafetleridir."
Cehennemlikler, içinde bulundukları dehşetli durumdan kurtulmak ümidiyle cehennem bekçilerini çağırırlar. Fakat bekçiler, onların derdine derman olmak yerine, "Elçileriniz size açık delillerle gelmemiş miydi?" diye sorarlar. "Evet." cevabını verdiklerinde ise "Yalvarın! Allah’tan (cc) gelen gerçekleri inkâr edenlerin yalvarması boşunadır!" diyerek onların ümitlerini boşa çıkarırlar. Cehennem ehli bu defa cehennemden sorumlu olan Mâlik isimli meleği çağırarak Allah’tan (cc) kendileri için ölüm hükmünü vermesini ister. Fakat onlar için burada ölüm yoktur, azapları da bir an olsun hafifletilmez. Kaçmak istedikleri her seferde demirden kamçılarla dövülerek ateşin ta ortasına itilirler.
Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. Kendilerine, "Bir kere yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin." denir. Ateşten bir döşeğe yatırılır, yine ateşten örtülere büründürülürler. Kendileriyle birlikte ailelerinin de hüsranına neden olan bu suçluların altlarında ve üstlerinde ateşten katmanlar vardır, etraflarını alevden ve dumandan oluşan duvarlar kuşatmıştır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar ve ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak dişleriyle kalıverirler. Cezanın sona ermesi dileğiyle feryat ederler. Fakat yanıp dökülen derileri, azabı tekrar tatmaları için sürekli yenilenir. Cehennem ateşi ile kaynar sular arasında gider gelirler. Kimi zaman da ‘Zemherîr’ adı verilen şiddetli ve yakıcı soğuklara maruz kalırlar.
İnkâr edenlere, "Allah’ı (cc) bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" diye sorulur. İlâh edindikleri putlarla kendilerini aynı ateşin içinde gören kâfirler, kendine bile fayda veremeyen bu âciz putlara dünyada taptıklarına yanıp hayıflanırlar. "Allah’a (cc) andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi (cc) ile bir tutuyorduk." derler. Sonra kendilerinin yolunu takip ettikleri önderlerini suçlamaya başlarlar. "Biz size tâbi olmuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?" diye yakınırlar ve doğru yoldan sapmalarına neden olan bu öncüler için azabın iki kat olmasını isterler. Bu önderler ise onlara şöyle karşılık verirler: "Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah (cc), kulları arasında (böyle) hüküm vermiştir."
Cehennemlikler büyük bir pişmanlık içinde yalvarmaya başlarlar. Dünyadayken Rablerine (cc) karşı nankörlük içerisinde ömür süren bu kullar, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim." diye yakarır. Fakat kendilerine düşünen kimsenin öğüt alabileceği kadar müddet verilen bu insanlar fırsatı iyi değerlendiremeyerek bu cezaya mahkûm olmuşlardır. Artık hiçbir yardımcıları yoktur.
Şüphesiz bu azap yurdundaki herkes aynı cezayı görmeyecektir. Dünyada işledikleri suçlar nasıl farklı farklıysa, bu azap yurdunda görecekleri cezalar da işledikleri suçlara denk düşecek şekilde derece derece olacaktır. Onlardan kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine, kimisi de beline, göğsüne ya da boynuna kadar ateşe gömülür. Peygamberimizin (sas) ifade buyurduğuna göre, azap itibariyle en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyer, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynar. Bu hâldeyken o, kendisinden daha ağır azabı olan kimsenin olmadığını zanneder.
Öyle kimseler de vardır ki ateşe atılır atılmaz bağırsakları dökülür, değirmen döndüren merkep gibi kendi çevrelerinde dönüp dururlar. Cehennemlikler bunlardan birine, "Senin hâlin nedir? Sen bize dünyada iyiliği emredip kötülükten alıkoymuyor muydun?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirirler. Bu kişi, "Ben size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım, sizi kötülükten sakındırdığım hâlde ise onu kendim yapardım." diyerek suçunu itiraf eder.
Topluma faydalı olmaya çalışmayan, altın ve gümüş gibi mallarını biriktiren ve yardımlaşmaya yanaşmayan kimselerin kendilerine sakladıkları malları da cehennem ateşinde kızdırılır. Daha sonra onlara, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilerek kızdırılan mallarıyla bu cimrilerin alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır.
Dünya hayatında gösteriş niyetiyle Kur’an okuyan ve amellerinde riyakâr olanlar, ’üzüntü kuyusu’nda bulurlar kendilerini. Bu öyle korkunç bir çukurdur ki cehennemin kendisi dahiher gün yüz kere ondan Allah’a (cc) sığınır. Kendini beğenip büyüklük taslayanlar ise ‘Bûles’ denilen hapishanelere atılırlar. Üzerlerinden ateşler yükselir ve onlar cehennemliklerin kan, irin ve tortularını içerler. Kâfirler ‘Saûd’ isimli ateşten bir dağa tırmanır, ’Veyl’ adında derin bir vadiye bırakılırlar. Ve bütün zorbalar ‘Hebheb’ adındaki vadide birleşirler. Cehennemin en alt tabakasında da mümin göründükleri hâlde kalpleri küfürle dolu olan münafıklar yer alır. Dünyadayken inananlar için, "Bunları dinleri aldatmış" diyen bu kulların kendileri aldanmış ve hiç beklemedikleri o acıklı azabın en şiddetli yerine lâyık görülmüşlerdir.
Cehenneme atılanların bir kısmı burada ebedî değildirler. Allah’ın (cc) birliğine inanan, O’na (cc) hiçbir ortak koşmayan, ama amelleri yüzünden cehenneme düşen bu kullar, alınlarındaki secde izinden tanınırlar. Zira Allah (cc), cehennem ateşine secde izini haram kılmıştır. Onlar, bir süre azap çektikten sonra bulundukları yerden kapkara olarak çıkarılırlar. Üzerlerine dökülen hayat suyuyla, âdeta sel birikintisinin içinde canlanıp filizlenen tohumlar gibi bedenlerine can gelen bu müminler, içinde ebedî kalmak üzere cennete konulurlar. Öyle ki kalbinde buğday tanesi kadar iman bulunan hiç kimse cehennemde kalmaz. Fakat cennete girdiklerinde de cehennemden geldikleri herkes tarafından bilinir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde cehennem azabının dünyadaki hâliyle insan aklını aşan o korkunç şiddeti ve dehşeti, insanın algı düzeyine indirgenerek ayrıntılı tasvirlerle anlatılmıştır. Böylece Allah Teâlâ (cc) kullarına, hak yoldan ayrılıp küfürde ısrar etmeleri hâlinde kendilerini nasıl acıklı bir sonun beklediğini henüz dünyadayken bildirmiştir. İman eden kullarına da bu korkunç azabı hatırlatarak kendilerini ve ailelerini günahlardan korumalarını istemiş, onlara dünyanın imtihan yeri olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber (sas) de cehenneme götürecek fiillerden uzak durmalarını ashâbına her fırsatta söylemiştir. Onlara, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi cehennemden korunmaya dair dualar öğretmiş ve "Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)" tavsiyesinde bulunmuştur. Akrabaları olan Kureyş boylarını ve hatta kızı Hz. Fâtıma’yı (ra) da cehennem ateşinden korunmaya teşvik eden Peygamber Efendimiz (sas), bu ateşe girdikleri takdirde onlara bir faydasının olmayacağını hatırlatmıştır. Nitekim geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış olmasına rağmen çoğu zaman bizzat kendisi de cehennem azabından koruması için Allah’a (cc) dua etmiştir.
Cehennem, Allah Teâlâ’nın (cc) doğru yoldan sapan kullarına hazırladığı azap yeridir. Her şeyi kuşatan rahmetiyle bilinen Yüce Allah’ın (cc) gazabı da bir o kadar şiddetlidir. Bu gazabını tüm dehşetiyle cehenneme giren kullarına gösterecek, onlara hayal bile edemeyecekleri acılar tattıracaktır. Dünyadayken durumu ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi aklından bile geçirmeyen insanoğlu, eziyetlerle dolu cehennem hayatından kurtulmak için ölümü tek çare olarak görecek ve ölümüne hükmedilmesi için yalvaracaktır. Fakat bu, beklenmeyen bir son değildir. İnsana düşünebilmesi ve doğru yolu bulması için akıl verilmiş, hidayet rehberi olan kitaplar ve elçiler gönderilmiştir. İnsan bütün bu yardımcıların önderliğinde Allah’ın (cc) ipine sımsıkı sarılmalı, O’na asla ortak koşmamalı, inandıktan sonra da kendisini bu tehlikeye düşmekten korumaya dikkat etmelidir. Zira bu korkunç sondan onu kurtaracak olan ne dünyada kazandığı malları, ne yakınları ne de çocuklarıdır. Yalnızca imanı ve salih amelleridir.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası
Şefaat ne demektir? Ahirette kendilerine şefaat hakkı verilecek kişiler kimlerdir? Kimlere şefaat edilmeyecektir?
Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre o, “Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resûlullah (sas) şöyle cevap vermişti:
“Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ.
(HM10724 İbn Hanbel, II, 518)
***
عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.”
Ebû Musa el-Eş'arî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”
(İM4311 İbn Mâce, Zühd, 37)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”
(M487 Müslim, Îmân, 334)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”
(D4673 Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)
***
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…”
Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kur'an okuyun! Çünkü Kur'an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”
(HM22546 İbn Hanbel, V, 255; M1874 Müslim, Müsâfirîn, 252)
***
Peygamber Efendimiz (sas), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahâbîlerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî de Resûlullah’ın (sas), "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, "Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var." dedi. Resûlullah (sas), "İhtiyacın nedir?" buyurduğunda da, "İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir." cevabını verdi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sas), "Sana bu konuda kim yol gösterdi?" sorusunu yönelttiğinde o, "Rabbim." cevabını verdi. Allah Resûlü (sas), "İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!" buyurdu.
"Şefaat", âhiret gününde Resûlullah’ın (sas), diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, müminlerin bağışlanmaları için Allah (sas) katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti.
Câhiliye döneminde, insanlar arasında yaygın bir şefaat anlayışı vardı. Putları aracı kılmaya dayanan bu anlayışa göre, Yaratıcı’ya (sas) ulaşma yolunda put gibi somut bir destek şarttı. Putlara tapmayı meşrulaştırarak onları vazgeçilmez kılan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah’a (sas) ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, "Allah’ı (cc) bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah (cc) katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlar..." âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hz. Peygamber’e (sas) inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah (cc) arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. "...O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz, onlara sadece bizi Allah’a (cc) daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar."
Kur’an, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. "Yoksa Allah’tan (cc) başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" "De ki: Şefaat tümüyle Allah’a (cc) aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na (cc) döndürüleceksiniz." âyetleriyle Allah’a (cc) ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.
"O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur..."
"O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?"
"Rahmân’ın (cc) katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır."
"Bunlar Allah’ın (cc) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler..."
"O gün Rahmân’ın (cc) izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."
"O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a (cc) şahitlik edenler şefaat edebilirler."
Bütün bu âyetlerde sadece Allah’ın (cc) izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ’nın (cc) rahmet ve ikramı ile bazı müminlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır.
Hadislerde ise şefaat izni verilecek kimselerle, kendilerine şefaat edilecek olanların kimler olduğuna dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ebû Hüreyre (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?" diye sorunca şu cevabı almıştır: "Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir."
Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah’tan (cc) başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine (cc) karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Peygamber Efendimiz (sas) bununla ilgili olarak da, "Bana, şefaat etmek ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercihte bulunma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir." buyurmuştur.
Âhirette Hz. Peygamber’in (sas) ilk şefaatinin nasıl gerçekleşeceğinin de ilginç bir hikâyesi vardır. Hesaba çekilmek üzere uzun bir süre bekleyen insanlar hesabın başlatılması için sırasıyla Hz. Âdem (as), Hz. Nuh (as), Hz. İbrâhim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’dan (as) şefaat talebinde bulunacaklar, ancak o günün dehşeti karşısında hiçbiri buna yaklaşmak istemeyecektir. Sonunda Hz. İsa (as) bu taleplerini Hz. Muhammed’e (sas) iletmelerini tavsiye edecektir. İnsanlar Hz. Peygamber’e (sas) yönelecekler, Hz. Peygamber (sas) de Allah’tan (cc) şefaat talebinde bulunacak ve Allah Teâlâ (cc) onun bu isteğini kabul edecektir.
Allah Resûlü (sas) bir gün, Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsa’nın (as) kendilerine inananlar için yaptıkları duaları hatırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de de yer alan bu duaları okuduktan sonra ellerini açar ve "Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!" diyerek dua edip, ağlar. O kadar yalvarır ki nihayet ümmeti hakkında kendisinin razı edileceği müjdesini alır. Ve kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın son tebliğcisi ve hak dinin tamamlayıcısı olan Hz. Muhammed’e (sas) de şefaat için izin verilir. O (sas) diğer peygamberlere göre kendisine daha çok inanan olduğunu belirtir. Ve "Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum." buyurur. Bunun yanında, "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." buyurarak şefaat hususunda kendisine tanınan ayrıcalığa işaret eder.
Allah Resûlü’ne (sas) bahşedilen bu şerefli konum, ‘makâm-ı mahmûd’ diye adlandırılmaktadır. Bu makam, Peygamberimizin (sas) ümmeti için şefaat dilediği makamdır. İnsanlar için af dilediği o en yüce, en büyük, en kapsamlı şefaat, ‘şefaat-i uzmâ’dır. İnsanlar kendileri için şefaatte bulunmasını istediklerinde Resûlullah (sas), Allah’ın (cc) huzurunda secdeye kapanacak, O’na hamdedip övgüler sıralayacak ve kendisine, "Dile! Ne dilersen, dileğin yerine getirilecek. Şefaat et! Şefaatin kabul edilecek. Söyle! Sözün dinlenecek." denilecektir. İşte Kur’an’da, "Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın." âyetinde ifade edilen ‘makâm-ı mahmûd’ da bu olacaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah’a (cc) ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir:
"Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez."
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır..."
"Onlar (ashâbü’l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi cehenneme ne soktu?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez."
Allah’ı (cc) inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: "Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah’a (cc) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e (sas) yaraşır ne de müminlere. İbrâhim’in (as) babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah (as) düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı..." Peygamber Efendimize (sas), kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azabını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah (cc) olduğu gerçeğidir.
Resûlullah (sas), "Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler." buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar.
Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, Hak uğruna canından vazgeçen, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler. Aynı şekilde Kur’an’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’an sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.
İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah’tan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih müminler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resûlü (sas), müminlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine (cc) yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder:
"Müminler Rablerine (cc) diyecekler ki, "Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mümin kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?" Allah (cc) onlara, "Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın." buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, "Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık." deyip Allah’a (cc) yönelirler. Allah (cc) da, "Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın." buyurur." Hadisi Peygamberimizden (sas) nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."
Müminlerin cehennem azabından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler, dünyada müminlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte müminlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler. O gün melekler Allah’ın (cc) izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah’a (cc) şöyle yalvarırlar: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."
Bu rivayetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah’ın (cc), şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre, "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar." Peygamber Efendimiz (sas) de, "Her kim Allah’tan (cc), başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir." buyurur. Bu anlamda nakledilen diğer rivayetlerde de Allah’ın (cc) iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir.
Hz. Ömer (ra) ile Resûlullah (sas) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (ra) şöyle anlatıyor: "Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) uğradığımda, "Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider." buyurdu. Daha sonra onun (sas) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (ra) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resûlullah’a (sas) geri götürdü ve "Ey Allah’ın Resûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenebilirler." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) sustu."
Bu olayın Hz. Ömer (ra) ile Ebû Hüreyre (ra) arasında geçtiği de nakledilmektedir. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. Ömer’in (ra) bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hz. Nebî (sas) bu şekilde ashâbına müjde verirken Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir." âyetleri bu hususa işaret etmektedir.
Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah (cc), mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah’ın (cc) elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Nitekim bir gün Resûlullah (sas) ashâbına, "İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez." buyurur. Ashâb, "Yâ Resûlallah, siz de mi?" derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: "Evet, Allah Teâlâ (cc) rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam."
İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Maz’ûn (ra) vefat ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (sas) biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü’l-Alâ’, Allah’ın (cc) Osman b. Maz’ûn’a (cc) lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sas) de, "Allah’ın (cc) ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?" diye sorar. Hanım sahâbî, "Ey Allah’ın Resûlü, Allah (cc) ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?" deyince Kutlu Nebî (sas), "Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resûlü (sas) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem." buyurmuşlardır. Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah’ın (cc) adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir.
Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, "(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün..." âyetinde Hz. Peygamber’in (sas) kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resûlü’nün (sas) ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah (cc) katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir.
Rahmet Elçisi (sas) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd’a (ra) seslenir: "Abdullah! Gel de bana Kur’an oku." Bir an için şaşıran değerli sahâbî, "Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?" sözleriyle anlatır duygularını. "Evet." buyurur, Allah Resûlü (sas). "Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum." İbn Mes’ûd (ra) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hz. Peygamber’in (sas) gözlerinden yaşlar dökülür ve "Yeter." buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!" Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur.
İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcısı’nın (cc) huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah (cc), daha dünyadayken Hz. Peygamber’den (sas) hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister. Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resûlü (sas), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette müminlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır. Bu yönüyle şefaat, günahkâr müminlerin kurtuluşu için ve Allah’ın (cc) onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe (cc) yöneltilen samimi dualardır.
Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah’ın (cc) izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah’ın (cc) izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. Hz. Peygamber (sas), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, "Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğini belirtir. Yine buna benzer şekilde, Allah Resûlü (sas), zalim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir. Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır.
Rivayetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (sas), "Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır..." buyurarak Kur’an okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. Aynı şekilde, "Kıyamet gününde oruç ve Kur’an, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, "Ey Rabbim ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der. Kur’an da, "Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der ve şefaat ederler." buyurmuştur. Yine, "Ezanı duyan kişi, "Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!" derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur." buyurmuştur.
Hz. Peygamber (sas), "Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah (cc) kendilerine mutlaka şefaat izni verir." buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, "Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah (cc) onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder." şeklinde rivayet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah (cc) katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivayetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir.
Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı (cc) nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka müminin kurtuluşu için Allah (cc) katında yer edinebilmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivayetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır. Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir.
Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan, daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. "Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah (cc) her şeyin karşılığını vericidir." Peygamber Efendimiz (sas) de bu anlamda, "(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz." buyurmuştu. Nitekim Allah Resûlü (sas) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu. Öte taraftan Allah Resûlü (sas) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’in Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sas), "Allah’ın (cc) hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?" buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti.
Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimizin (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah’ın (cc) rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslâm’da tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Şefaat ne demektir? Ahirette kendilerine şefaat hakkı verilecek kişiler kimlerdir? Kimlere şefaat edilmeyecektir?
Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre o, “Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resûlullah (sas) şöyle cevap vermişti:
“Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ.
(HM10724 İbn Hanbel, II, 518)
***
عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.”
Ebû Musa el-Eş'arî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”
(İM4311 İbn Mâce, Zühd, 37)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”
(M487 Müslim, Îmân, 334)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”
(D4673 Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)
***
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…”
Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kur'an okuyun! Çünkü Kur'an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”
(HM22546 İbn Hanbel, V, 255; M1874 Müslim, Müsâfirîn, 252)
***
Peygamber Efendimiz (sas), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahâbîlerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî de Resûlullah’ın (sas), "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, "Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var." dedi. Resûlullah (sas), "İhtiyacın nedir?" buyurduğunda da, "İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir." cevabını verdi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sas), "Sana bu konuda kim yol gösterdi?" sorusunu yönelttiğinde o, "Rabbim." cevabını verdi. Allah Resûlü (sas), "İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!" buyurdu.
"Şefaat", âhiret gününde Resûlullah’ın (sas), diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, müminlerin bağışlanmaları için Allah (sas) katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti.
Câhiliye döneminde, insanlar arasında yaygın bir şefaat anlayışı vardı. Putları aracı kılmaya dayanan bu anlayışa göre, Yaratıcı’ya (sas) ulaşma yolunda put gibi somut bir destek şarttı. Putlara tapmayı meşrulaştırarak onları vazgeçilmez kılan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah’a (sas) ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, "Allah’ı (cc) bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah (cc) katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlar..." âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hz. Peygamber’e (sas) inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah (cc) arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. "...O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz, onlara sadece bizi Allah’a (cc) daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar."
Kur’an, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. "Yoksa Allah’tan (cc) başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" "De ki: Şefaat tümüyle Allah’a (cc) aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na (cc) döndürüleceksiniz." âyetleriyle Allah’a (cc) ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.
"O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur..."
"O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?"
"Rahmân’ın (cc) katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır."
"Bunlar Allah’ın (cc) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler..."
"O gün Rahmân’ın (cc) izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."
"O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a (cc) şahitlik edenler şefaat edebilirler."
Bütün bu âyetlerde sadece Allah’ın (cc) izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ’nın (cc) rahmet ve ikramı ile bazı müminlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır.
Hadislerde ise şefaat izni verilecek kimselerle, kendilerine şefaat edilecek olanların kimler olduğuna dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ebû Hüreyre (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?" diye sorunca şu cevabı almıştır: "Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir."
Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah’tan (cc) başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine (cc) karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Peygamber Efendimiz (sas) bununla ilgili olarak da, "Bana, şefaat etmek ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercihte bulunma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir." buyurmuştur.
Âhirette Hz. Peygamber’in (sas) ilk şefaatinin nasıl gerçekleşeceğinin de ilginç bir hikâyesi vardır. Hesaba çekilmek üzere uzun bir süre bekleyen insanlar hesabın başlatılması için sırasıyla Hz. Âdem (as), Hz. Nuh (as), Hz. İbrâhim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’dan (as) şefaat talebinde bulunacaklar, ancak o günün dehşeti karşısında hiçbiri buna yaklaşmak istemeyecektir. Sonunda Hz. İsa (as) bu taleplerini Hz. Muhammed’e (sas) iletmelerini tavsiye edecektir. İnsanlar Hz. Peygamber’e (sas) yönelecekler, Hz. Peygamber (sas) de Allah’tan (cc) şefaat talebinde bulunacak ve Allah Teâlâ (cc) onun bu isteğini kabul edecektir.
Allah Resûlü (sas) bir gün, Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsa’nın (as) kendilerine inananlar için yaptıkları duaları hatırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de de yer alan bu duaları okuduktan sonra ellerini açar ve "Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!" diyerek dua edip, ağlar. O kadar yalvarır ki nihayet ümmeti hakkında kendisinin razı edileceği müjdesini alır. Ve kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın son tebliğcisi ve hak dinin tamamlayıcısı olan Hz. Muhammed’e (sas) de şefaat için izin verilir. O (sas) diğer peygamberlere göre kendisine daha çok inanan olduğunu belirtir. Ve "Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum." buyurur. Bunun yanında, "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." buyurarak şefaat hususunda kendisine tanınan ayrıcalığa işaret eder.
Allah Resûlü’ne (sas) bahşedilen bu şerefli konum, ‘makâm-ı mahmûd’ diye adlandırılmaktadır. Bu makam, Peygamberimizin (sas) ümmeti için şefaat dilediği makamdır. İnsanlar için af dilediği o en yüce, en büyük, en kapsamlı şefaat, ‘şefaat-i uzmâ’dır. İnsanlar kendileri için şefaatte bulunmasını istediklerinde Resûlullah (sas), Allah’ın (cc) huzurunda secdeye kapanacak, O’na hamdedip övgüler sıralayacak ve kendisine, "Dile! Ne dilersen, dileğin yerine getirilecek. Şefaat et! Şefaatin kabul edilecek. Söyle! Sözün dinlenecek." denilecektir. İşte Kur’an’da, "Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın." âyetinde ifade edilen ‘makâm-ı mahmûd’ da bu olacaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah’a (cc) ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir:
"Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez."
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır..."
"Onlar (ashâbü’l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi cehenneme ne soktu?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez."
Allah’ı (cc) inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: "Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah’a (cc) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e (sas) yaraşır ne de müminlere. İbrâhim’in (as) babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah (as) düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı..." Peygamber Efendimize (sas), kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azabını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah (cc) olduğu gerçeğidir.
Resûlullah (sas), "Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler." buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar.
Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, Hak uğruna canından vazgeçen, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler. Aynı şekilde Kur’an’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’an sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.
İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah’tan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih müminler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resûlü (sas), müminlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine (cc) yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder:
"Müminler Rablerine (cc) diyecekler ki, "Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mümin kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?" Allah (cc) onlara, "Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın." buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, "Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık." deyip Allah’a (cc) yönelirler. Allah (cc) da, "Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın." buyurur." Hadisi Peygamberimizden (sas) nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."
Müminlerin cehennem azabından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler, dünyada müminlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte müminlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler. O gün melekler Allah’ın (cc) izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah’a (cc) şöyle yalvarırlar: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."
Bu rivayetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah’ın (cc), şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre, "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar." Peygamber Efendimiz (sas) de, "Her kim Allah’tan (cc), başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir." buyurur. Bu anlamda nakledilen diğer rivayetlerde de Allah’ın (cc) iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir.
Hz. Ömer (ra) ile Resûlullah (sas) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (ra) şöyle anlatıyor: "Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) uğradığımda, "Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider." buyurdu. Daha sonra onun (sas) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (ra) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resûlullah’a (sas) geri götürdü ve "Ey Allah’ın Resûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenebilirler." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) sustu."
Bu olayın Hz. Ömer (ra) ile Ebû Hüreyre (ra) arasında geçtiği de nakledilmektedir. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. Ömer’in (ra) bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hz. Nebî (sas) bu şekilde ashâbına müjde verirken Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir." âyetleri bu hususa işaret etmektedir.
Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah (cc), mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah’ın (cc) elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Nitekim bir gün Resûlullah (sas) ashâbına, "İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez." buyurur. Ashâb, "Yâ Resûlallah, siz de mi?" derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: "Evet, Allah Teâlâ (cc) rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam."
İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Maz’ûn (ra) vefat ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (sas) biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü’l-Alâ’, Allah’ın (cc) Osman b. Maz’ûn’a (cc) lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sas) de, "Allah’ın (cc) ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?" diye sorar. Hanım sahâbî, "Ey Allah’ın Resûlü, Allah (cc) ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?" deyince Kutlu Nebî (sas), "Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resûlü (sas) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem." buyurmuşlardır. Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah’ın (cc) adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir.
Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, "(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün..." âyetinde Hz. Peygamber’in (sas) kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resûlü’nün (sas) ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah (cc) katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir.
Rahmet Elçisi (sas) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd’a (ra) seslenir: "Abdullah! Gel de bana Kur’an oku." Bir an için şaşıran değerli sahâbî, "Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?" sözleriyle anlatır duygularını. "Evet." buyurur, Allah Resûlü (sas). "Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum." İbn Mes’ûd (ra) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hz. Peygamber’in (sas) gözlerinden yaşlar dökülür ve "Yeter." buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!" Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur.
İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcısı’nın (cc) huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah (cc), daha dünyadayken Hz. Peygamber’den (sas) hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister. Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resûlü (sas), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette müminlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır. Bu yönüyle şefaat, günahkâr müminlerin kurtuluşu için ve Allah’ın (cc) onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe (cc) yöneltilen samimi dualardır.
Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah’ın (cc) izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah’ın (cc) izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. Hz. Peygamber (sas), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, "Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğini belirtir. Yine buna benzer şekilde, Allah Resûlü (sas), zalim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir. Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır.
Rivayetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (sas), "Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır..." buyurarak Kur’an okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. Aynı şekilde, "Kıyamet gününde oruç ve Kur’an, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, "Ey Rabbim ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der. Kur’an da, "Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der ve şefaat ederler." buyurmuştur. Yine, "Ezanı duyan kişi, "Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!" derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur." buyurmuştur.
Hz. Peygamber (sas), "Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah (cc) kendilerine mutlaka şefaat izni verir." buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, "Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah (cc) onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder." şeklinde rivayet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah (cc) katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivayetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir.
Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı (cc) nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka müminin kurtuluşu için Allah (cc) katında yer edinebilmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivayetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır. Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir.
Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan, daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. "Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah (cc) her şeyin karşılığını vericidir." Peygamber Efendimiz (sas) de bu anlamda, "(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz." buyurmuştu. Nitekim Allah Resûlü (sas) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu. Öte taraftan Allah Resûlü (sas) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’in Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sas), "Allah’ın (cc) hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?" buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti.
Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimizin (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah’ın (cc) rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslâm’da tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.
Kaynak:
Diyanet Hadislerle İslam
Ahiret: Beka Yurdumuz
Ba’s ne demektir? Haşir ne demektir? Mahşer ne demektir? Sırat ne demektir? Havz-ı kevser ne demektir?
Câbir'in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Herkes öldüğü hâl üzere diriltilecektir.”
عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.”
(M7232 Müslim, Cennet, 83)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةَ أَصْنَافٍ: صِنْفًا مُشَاةً وَصِنْفًا رُكْبَانًا وَصِنْفًا عَلَى وُجُوهِهِمْ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar kıyamet günü üç grup hâlinde; kimi yaya olarak, kimi binitli olarak, kimi de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanır.”
(T3142 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 17)
***
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ.”
İbn Mes'ûd'dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”
(T2416 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 1)
***
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الْكَوْثَرُ نَهْرٌ فِى الْجَنَّةِ حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ.”
Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır.”
(T3361 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 108)
***
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ…قِيلَ:يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: “دَحْضٌ مَزِلَّةٌ فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلاَلِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ وَكَالْبَرْقِ وَكَالرِّيحِ وَكَالطَّيْرِ وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ وَمَكْدُوسٌ فِى نَارِ جَهَنَّمَ…”
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, “Sırat köprüsü nedir yâ Resûlallah?” diye soruldu. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:
“Kaypak ve kaygan bir şeydir. Onda kancalar, çengeller ve Necid'de bulunan sa'dân denilen dikene benzer dikenler vardır. Müminler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins yürük at ve deve gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış…”
(M454 Müslim, Îmân, 302)
***
Veda Haccı günleriydi. Allah Resûlü’yle (sas) birlikte bütün hacılar Arafat’a çıkmıştı. Bir ara Allah Resûlü’nün (sas) yanında devesinin üzerinde oturan bir sahâbî, devenin ani bir hareketi ile yere düştü, boynu kırıldı ve öldü. Allah Resûlü (sas), "Onu su ve sidr ile yıkayın, iki ihram bezi ile kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü o, lebbeyk diyerek diriltilecektir." buyurdu.
Allah Resûlü’nün (sas) bahsettiği ‘ba’s’ yani diriliş, ‘Kıyamet koptuktan sonra sûra ikinci defa üfürülmesi ile bütün varlıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri, yeniden canlandırılmaları’ demektir. Öldükten sonra dirilme inancı Mısır, İran ve Hint dinlerinde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da vardır. Câhiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu yeniden dirilişi inkâr etmekteyse de bir kısmı kabul etmekteydi.
Kur’an’da ’yevmü’1-ba’s’ ve ’yevmü’l-hurûc’ diye isimlendirilen diriliş günü; kabirlerin açılacağı, yeryüzünün içindeki ağırlıkları dışarıya atacağı, Allah’ın (cc) insanları tekrar dirilterek yerden ot bitirir gibi topraktan çıkaracağı, ölmüş insanların ayağa kalkacağı, canlanacağı gün şeklinde tasvir edilir.
Kur’an, öldükten sonra dirilmeyi şaşkınlıkla ve hayretler içerisinde karşılayan ve bu hadisenin nasıl meydana geleceğini merak eden Hz. İbrâhim’e (as) Yüce Allah’ın (cc) hitabını ayrıntılı olarak şu şekilde zikreder: "Hani İbrâhim (as), "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!" demişti. (Allah (cc) ona), "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için." demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."
Kur’ân-ı Kerîm, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini inkârcılara şu yöntemlerle anlatmaktadır:
Öncelikle, yoktan yaratmak ikinci kez yaratmaktan daha zordur. Kur’an’da Allah’ın (cc) ilk önce yoktan yarattığı, bu yaratmayı ölümden sonra diriltmek suretiyle tekrarladığı, Allah (cc) için ikinci kez yaratmanın daha kolay olacağı bildirilmekte; "İnsan, ‘Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?" buyrularak bu gerçek ifade edilmektedir. Yine Kur’an, öldükten sonra çürümüş bedenlerinin nasıl diriltileceğini anlayamayıp soranlara yaratmayı ilk defa yapan Yüce Allah’ın (cc) yeniden hayata döndürmeye de kadir olduğunu şu şekilde haber vermektedir. "Dediler ki: Biz bir yığın kemik, bir yığın toz olduğumuz zaman mı yeniden diriltilecekmişiz? De ki: (Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.) Diyecekler ki: Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek? De ki: Sizi ilk defa yaratan (hayata tekrar döndürecek)."
Diğer yandan, bir şeyin benzerini yaratan kendisini de yaratır. Kur’an’da Allah’ın (cc) yaş, yeşil ağaçtan ateşi çıkardığı, gökleri, yeri ve tüm kâinatı yoktan yarattığı, bütün bunları yaratan ve yaşatan olarak bu yarattıklarının benzerlerini tekrar yaratabileceği şu şekilde ifade edilmektedir: "O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (cc), onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir."
Kur’an’da bu şekilde anlatılan diriliş gerçeği hadis rivayetlerinde daha ayrıntılı bir biçimde yer alır. Öncelikle Kur’an’da iman edilmesi gereken bir gerçek olarak sunulan dirilişi inkâr etmek Allah’ı (cc) yalanlamak olarak ifade edilir. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir gün dirilişi anlatırken, "Kıyamet günü insanlar çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak diriltilecekler." deyince Hz. Âişe (ra) dayanamayıp, "Peki yâ Resûlallah, insanların avret yerleri ne olacak? İnsanlar birbirlerine bakmazlar mı?" diye sorunca Allah Resûlü (sas), "O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır." buyurur.
Hadislere göre o gün diriltilecek ilk kişi Hz. Peygamber (sas), giydirilecek ilk insan da Hz. İbrâhim’dir (as). Ayrıca Allah Resûlü (sas) herkesin öldüğü hâl üzere diriltileceğini bildirmiş, meselâ, "Şehitleri kanlarıyla ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnedin. Çünkü Allah (cc) yolunda yaralanan her kimse kıyamet günü yarası kanayarak Allah’ın (cc) huzuruna gelir. Yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusu gibidir." buyurmuştur. Veda Haccı’nda Arafat’ta devesinden düşerek ölen sahâbînin telbiye getirerek (lebbeyk diyerek) diriltileceğini haber vermiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) tarafından azaba uğramaları neticesinde toptan helâk edilen bir toplumun her bir ferdinin kendi ameline göre diriltileceğini ifade etmiştir.
Yeniden diriliş, çürümüş olan insan bedeninin parçalarının bir araya getirilmesi ve bu bedene ruhun iade edilmesi suretiyle ruhen ve bedenen gerçekleşecektir. Nitekim, "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyenlere cevap olarak, "De ki, onları ilk defa yaratan diriltecektir." buyrulması dirilişin hem ruh hem de beden ile birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir.
Âhiret hayatında dirilişten sonraki merhale ‘haşir’ ve ‘mahşer’dir. Kıyamet gününde yeniden diriltilen bütün insanların hesaba çekilmek üzere bir meydana sevk edilip toplanmasına ‘haşir’, toplanılacak yere de ‘mahşer’, ‘mevkıf’ veya ‘arasat’ denir.
Kur’ân-ı Kerîm’de haşir ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Kur’an, insanların ve cinlerin hesaba çekilmek için haşredileceklerini haber vermektedir. Ayrıca bütün insanların bir araya toplanacakları bir günden ve o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağından, Allah’ın (cc) bütün insanları bir gün kadar kısa hissettikleri bir zaman içerisinde bir araya getireceğinden, huzurunda toplayacağından bahsetmektedir. O gün yer yarılacak, insanlar süratle kabirlerinden çıkarak çekirgeler gibi kendilerini çağırana doğru koşacak, herkesin yanında, biri yaptıklarına şahitlik etmek, diğeri de onu mahşere götürmekle görevli iki melek bulunacak, kimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamayacaktır. O gün, günahkârların gözlerinin korkudan gömgök olacağı, âmâ, dilsiz, sağır olacakları, yüzüstü sürünecekleri, suya koşan develer gibi susayacakları, zincire vurulup katrandan gömlek giydirilecekleri ve bu hâlde haşredilecekleri âyetlerde bildirilmektedir.
Hadislerde de haşrin şekli, inanç ve amelleri değişik olan insanların haşir esnasındaki durumları hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Allah Resûlü (sas) haşir esnasında insanların yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olacaklarını, insanların kendi dertlerini ve sıkıntılarını düşünmekten birbirlerine bakamayacaklarını, kiminin binitli, kiminin yaya, kiminin de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanacaklarını haber vermiş, sahâbe-i kirâmın, "Ey Allah’ın Resûlü! Yüzüstü nasıl yürüyecekler?" diye sormaları üzerine de, "Onları ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan (gücü yeten) Allah (cc), yüzleri üstünde de yürütmeye kadirdir." buyurmuştur.
Allah Resûlü (sas) ilk olarak haşredilecek kişinin kendisi olacağını ifade etmiş, insanların dünya hayatında yapıp ettiklerine göre farklı şekillerde haşr edileceklerini bildirmiştir. O gün haşrolunan insanlardan bir kısmı Allah’ın (cc) arşının gölgesinde barınacak, diğer bir kısmı ise ağız ve kulak hizasına kadar ter içerisinde kalacaktır. Başka bir hadiste de insanların üç grup hâlinde; birinci grubun binek üzerinde karnı tok ve giyinmiş; ikinci grubun melekler tarafından yüzükoyun süründürülerek cehenneme atılmış; üçüncü grubun ise Allah’ın (cc) arkalarından gönderdiği bir afetten kaçarak haşredilecekleri haber verilmiştir. Böylesine dehşetli sahnelerin yaşanacağı o günde Allah Resûlü (sas) kendisinin fakirlerle beraber haşredilmek istediğini ifade etmiştir.
İnsanların haşredileceği mahşer meydanı ise kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz, hiç kimsenin saklanabileceği tümsek veya çukurun bulunmadığı dümdüz bir arazi ve bir kimseye yol gösterecek herhangi bir işaretin (dağ, taş veya ağacın) olmadığı bir yer olarak tasvir edilmiştir. O günün tek hâkimi olan Yüce Allah (cc), bu meydanda bütün insanları toplayacak, "Melik ancak benim! Deyyân (amellere karşılık veren) ancak benim!" diyerek onlara seslenecektir.
O gün dünyada insanın yapıp ettiklerini izleyip kaydeden meleklerin ortaya koyacağı amel defterleri herkese verilip okutulacaktır. Yaptıklarının eksiksiz olarak kaydedildiğini görerek hayretler içerisinde kalan insanın hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "(O gün) Kitap (herkesin amel defteri) ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize!’ derler, ‘Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." İnsanlardan bir kısmının kitabı sağ tarafından verilecek, bir kısmınınki de sol tarafından veya arkasından verilecektir. Kitabını sağ tarafından alanların hesapları kolay, sol tarafından veya arkalarından alanlarınki ise çok zor olacaktır.
Amel defterlerinin dağıtılmasından sonra adalet terazileri kurulacak ve hesap görülecektir. O gün tek hesap sorucu Allah’tır (cc). Yüce Allah (cc) hesabı eksiksiz ve son derece hızlı bir şekilde görecek, amellerin tartılması için teraziler kuracaktır. Bu husus Kur’an’da şu şekilde zikredilir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz." Yüce Allah (cc) hesap anında asla haksızlık yapmayacak, zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da yaptığının karşılığını görecektir. O gün sevap tartıları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif gelenlerse kendilerine yazık etmiş olacaklardır.
Resûl-i Ekrem (sas), hesap öncesi bekleyişin sıkıntılı bir süreç olduğundan ve hesaba ilk önce Muhammed ümmetinin çekileceğinden O (sas), "Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden." Bazı rivayetlerde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Sorgusuz cennete gireceklerden bahsedilen rivayetlerde farklı rakamların zikredilmesi, bu sayının çokluktan kinaye olduğunu, gerçek sayıyı ifade etmediğini göstermektedir.
Kıyamet günü Müslümanların ilk hesaba çekileceği şey, farz namazlardır. Eğer farz namazlarında eksiklik varsa Yüce Allah (cc) meleklerine, "Kulumun nafile namazı var mı bakınız." buyuracaktır. Nafilelerle eksik farzların tamamlanmasını ve hesabın da ona göre yapılmasını emredecektir. O gün Yüce Allah (cc), vermiş olduğu tüm nimetlerin ve bu nimetler için şükredilip edilmediğinin hesabını soracak, Hz. Peygamber’in (sas) işaret buyurduğu üzere temel iki besin kaynağı olan su ve hurmanın hesabı dahi sorulacaktır.
İnsana kendi yaptığı kötülüklerin hesabının sorulması bir yana, başkalarının yaptığı kötülüklere neden engel olmadığı da sorulacaklar arasındadır. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bu günde insanlar arasında görülecek davaların ilki cinayet davaları olacaktır. Şüphesiz dünya, iş görme, âhiret de karşılık bulma yurdudur. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bu da hesapla tespit edilecektir. Bu tespit esnasında hesabı zorlu geçen kimse, hüsrana ve azaba uğrayıp helâk olacaktır. Hesabı kolay geçen ise kurtuluşa erecektir.
Sevgili Peygamberimizin (sas) bildirdiğine göre o gün Yüce Allah (cc) sorgulamayı doğrudan kendisi yapar, insana aracısız hitap eder. O zaman insan sağına bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, soluna bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, önüne bakar yüzünün karşısında ateşten başka bir şey göremez. Onun için herkes, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, yarım hurma miktarı sadaka vermekle dahi olsa ateşten korunmanın yolunu aramalıdır.
Âhiret hayatındaki önemli duraklardan biri de ‘sırat’tır. Sırat, cehennemin üzerine kurulup herkesin üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de sırat kelimesi birçok yerde geçmesine rağmen akaid terimi olarak kullanıldığını gösteren herhangi bir işaret yoktur. Övgüye lâyık, dosdoğru ve düzgün gibi sıfatlarla nitelenen sırat kelimesi, Kur’an’da Allah’ın (cc) peygamberlerle gönderdiği doğru yol için kullanılmaktadır.
Hadis rivayetlerinde sırat, sa’dân denilen bir bitkinin dikenini andıran alevleri, kanca ve çengelleri olan, cehennemin iki yakası üzerine kurulan, insanların üstünden geçmeye çalıştıkları, kiminin sapasağlam geçip kurtulduğu, kiminin o diken gibi alevlerden yara alarak kurtulduğu, kiminin de o diken gibi alevlere takılarak tepetaklak cehenneme yuvarlandığı kaygan bir köprü olarak tasvir edilir. Sırat üzerinde müminin parolası; "Rabbim selâmet ver, selâmet ver!" olacaktır. Ancak dünyada sırât-ı müstakîm’den (doğru yoldan) ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan edenlerle, mümin olarak yaşayıp iyilikleri günahlarından fazla olanlar bu köprüden farklı şekillerde geçeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Müminler sırattan kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins at ve deve gibi hızla geçer. Bazısı (bakarsın) sapasağlam kurtulmuş, diğeri yara almış da salıverilmiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış olarak geçer." buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.
Âhiret hayatındaki duraklardan biri de ‘havz-ı kevser’dir. Havz, âhirette Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edileceği bildirilen çok büyük bir havuzu; kevser de, Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edilen bütün cennet ırmaklarının kendisinden doğduğu büyük bir su kaynağını veya nehri ifade etmekte, Arapçada ayrı ayrı kullanılan bu iki kelime Türkçede havz-ı kevser şeklinde bir tek terime dönüşmüş bulunmaktadır. Kur’an’da bir âyette geçen ve içinde geçtiği sûreye de adını veren ‘kevser’, Peygamberimize (sas) verildiği ifade edilen en önemli nimetlerdendir. Tefsirlerde konu özelindeki hadislere dayanılarak kevser kelimesine, "Hz. Peygamber’e (sas) cennette bahşedilen nehir" anlamı verilmekle beraber kelime daha çok Allah Resûlü’ne (sas) lütfedilen nübüvvet, hikmet, ilim, Kur’an, İslâm, dünyadaki ve âhiretteki ona mahsus tüm nimetler ve iyilikler şeklinde yorumlanmıştır.
Resûl-i Ekrem (sas), "Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır." buyurmuştur. Bu nehrin iki kıyısında inciden oyulmuş kubbeler mevcuttur. Kadehleri, gökteki yıldızların sayısı kadardır. Her kim ondan bir yudum içerse bir daha ebediyen susamayacaktır. O, Allah Resûlü’nün (sas) Müslüman kardeşlerini cennette karşılayacağı bir havuzdur. Köşelerinin düz olduğu belirtilen bu havuzun kenar uzunlukları ile ilgili bilgiler rivayetlere göre farklılık arz etmektedir. Havuzun kenar uzunluğu ile ilgili bilgiler bir aylık yol mesafesinde, Cerbâ ile Ezruh arası mesafede Aden’den Amman’a kadar, Eyle ile Yemen’in San’a şehri arasındaki mesafe gibi uzaklığı ifade eden farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre, Allah Resûlü (sas) bir gün bir mezarlığa uğradı ve "Ey müminler topluluğu, selâm olsun size! Biz de inşallah size katılacağız." diyerek, "Kardeşlerimi görmekten dolayı sevindim." buyurdu. Oradakiler, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin kardeşin değil miyiz?" dediler. Allah Resûlü (sas), "Siz benim ashâbımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmediler. Ben onları kevser havuzunun başında bekleyeceğim." buyurdu. Onlar da, "Ümmetinden senden sonra gelecekleri nasıl biliyorsun?" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Düşünün bakalım bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?" "Evet, tanır." dediler. O zaman Allah Resûlü (sas), "İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl ve abdest organları da parlayarak oraya geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım." buyurdu.
Rivayetlerde ayrıca Allah Resûlü’ne (sas) Mi’rac’da kevserin gösterildiği, onun, üzerinde pek çok hayır bulunan bir nehir, kıyamet günü Muhammed ümmetinin yanına geleceği bir havuz olduğu ifade edilmiştir. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle kevser, Yüce Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize (sas) ikram ettiği engin bir hayırdır.
Hadis kaynaklarında kıyamet günü her peygamberin bir havuzunun olacağı, her birisinin oraya su içmeye gelen ümmetinin çokluğu ile övünecekleri, Peygamberimizin (sas) su içmeye gelen en çok ümmete sahip olmayı ümit ettiği ifade edilir.
Muhacirlerin fakirlerinden olup saçı başı dağınık, elbiseleri kirli, lüks yaşamı seven kadınlarla evlenemeyen, kendilerine kapıların açılmadığı ve kıt kanaat geçinen insanların kıyamet günü havzın başına ilk gelen kimseler olacağı bildirilmiştir. Öte yandan dinin aslında olmadığı hâlde sonradan onda ekleme ve değişiklikler yapan bid’atçıların, havzın başından Yüce Allah (cc) tarafından uzaklaştırılacakları ifade edilmiştir.
Kur’an’ın ve hadislerin ifade ettiği diriliş ve sonrası yaşanacak sahneler, dünya hayatındaki yaşantıya göre şekillenecek, dünyada Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) gösterdiği yolda yürüyenler âhiret hayatının bütün merhalelerinde rahat edecek, huzur bulacak ve Yüce Allah’ın (cc) kendileri için sunduğu kolaylıkları yaşayacaklardır. Kur’an’ın ve Allah Resûlü’nün (sas) âhiret hayatına dair konularda bizleri bilgilendirmesinin en önemli hikmeti, fâni olan dünyanın geçiciliğine insanın dikkatini çekmek, bu bilinçle dünya hayatını sürdürmesini ona telkin etmek ve âhiret hayatına hazırlıklı olmasını temin etmektir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sas) akıllı kişiyi şöyle tarif etmiştir: "Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularının peşinde koşup da Allah’tan (cc) bağışlanma dileyendir." Hz. Ömer (ra) da "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." diyerek bu gerçeğe dikkatleri çekmiştir.
Kaynak :
Diyanethaber
Ba’s ne demektir? Haşir ne demektir? Mahşer ne demektir? Sırat ne demektir? Havz-ı kevser ne demektir?
Câbir'in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Herkes öldüğü hâl üzere diriltilecektir.”
عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.”
(M7232 Müslim, Cennet, 83)
***
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةَ أَصْنَافٍ: صِنْفًا مُشَاةً وَصِنْفًا رُكْبَانًا وَصِنْفًا عَلَى وُجُوهِهِمْ.”
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar kıyamet günü üç grup hâlinde; kimi yaya olarak, kimi binitli olarak, kimi de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanır.”
(T3142 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 17)
***
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ.”
İbn Mes'ûd'dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”
(T2416 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 1)
***
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الْكَوْثَرُ نَهْرٌ فِى الْجَنَّةِ حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ.”
Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır.”
(T3361 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 108)
***
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ…قِيلَ:يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: “دَحْضٌ مَزِلَّةٌ فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلاَلِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ وَكَالْبَرْقِ وَكَالرِّيحِ وَكَالطَّيْرِ وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ وَمَكْدُوسٌ فِى نَارِ جَهَنَّمَ…”
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, “Sırat köprüsü nedir yâ Resûlallah?” diye soruldu. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:
“Kaypak ve kaygan bir şeydir. Onda kancalar, çengeller ve Necid'de bulunan sa'dân denilen dikene benzer dikenler vardır. Müminler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins yürük at ve deve gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış…”
(M454 Müslim, Îmân, 302)
***
Veda Haccı günleriydi. Allah Resûlü’yle (sas) birlikte bütün hacılar Arafat’a çıkmıştı. Bir ara Allah Resûlü’nün (sas) yanında devesinin üzerinde oturan bir sahâbî, devenin ani bir hareketi ile yere düştü, boynu kırıldı ve öldü. Allah Resûlü (sas), "Onu su ve sidr ile yıkayın, iki ihram bezi ile kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü o, lebbeyk diyerek diriltilecektir." buyurdu.
Allah Resûlü’nün (sas) bahsettiği ‘ba’s’ yani diriliş, ‘Kıyamet koptuktan sonra sûra ikinci defa üfürülmesi ile bütün varlıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri, yeniden canlandırılmaları’ demektir. Öldükten sonra dirilme inancı Mısır, İran ve Hint dinlerinde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da vardır. Câhiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu yeniden dirilişi inkâr etmekteyse de bir kısmı kabul etmekteydi.
Kur’an’da ’yevmü’1-ba’s’ ve ’yevmü’l-hurûc’ diye isimlendirilen diriliş günü; kabirlerin açılacağı, yeryüzünün içindeki ağırlıkları dışarıya atacağı, Allah’ın (cc) insanları tekrar dirilterek yerden ot bitirir gibi topraktan çıkaracağı, ölmüş insanların ayağa kalkacağı, canlanacağı gün şeklinde tasvir edilir.
Kur’an, öldükten sonra dirilmeyi şaşkınlıkla ve hayretler içerisinde karşılayan ve bu hadisenin nasıl meydana geleceğini merak eden Hz. İbrâhim’e (as) Yüce Allah’ın (cc) hitabını ayrıntılı olarak şu şekilde zikreder: "Hani İbrâhim (as), "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!" demişti. (Allah (cc) ona), "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için." demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."
Kur’ân-ı Kerîm, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini inkârcılara şu yöntemlerle anlatmaktadır:
Öncelikle, yoktan yaratmak ikinci kez yaratmaktan daha zordur. Kur’an’da Allah’ın (cc) ilk önce yoktan yarattığı, bu yaratmayı ölümden sonra diriltmek suretiyle tekrarladığı, Allah (cc) için ikinci kez yaratmanın daha kolay olacağı bildirilmekte; "İnsan, ‘Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?" buyrularak bu gerçek ifade edilmektedir. Yine Kur’an, öldükten sonra çürümüş bedenlerinin nasıl diriltileceğini anlayamayıp soranlara yaratmayı ilk defa yapan Yüce Allah’ın (cc) yeniden hayata döndürmeye de kadir olduğunu şu şekilde haber vermektedir. "Dediler ki: Biz bir yığın kemik, bir yığın toz olduğumuz zaman mı yeniden diriltilecekmişiz? De ki: (Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.) Diyecekler ki: Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek? De ki: Sizi ilk defa yaratan (hayata tekrar döndürecek)."
Diğer yandan, bir şeyin benzerini yaratan kendisini de yaratır. Kur’an’da Allah’ın (cc) yaş, yeşil ağaçtan ateşi çıkardığı, gökleri, yeri ve tüm kâinatı yoktan yarattığı, bütün bunları yaratan ve yaşatan olarak bu yarattıklarının benzerlerini tekrar yaratabileceği şu şekilde ifade edilmektedir: "O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (cc), onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir."
Kur’an’da bu şekilde anlatılan diriliş gerçeği hadis rivayetlerinde daha ayrıntılı bir biçimde yer alır. Öncelikle Kur’an’da iman edilmesi gereken bir gerçek olarak sunulan dirilişi inkâr etmek Allah’ı (cc) yalanlamak olarak ifade edilir. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir gün dirilişi anlatırken, "Kıyamet günü insanlar çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak diriltilecekler." deyince Hz. Âişe (ra) dayanamayıp, "Peki yâ Resûlallah, insanların avret yerleri ne olacak? İnsanlar birbirlerine bakmazlar mı?" diye sorunca Allah Resûlü (sas), "O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır." buyurur.
Hadislere göre o gün diriltilecek ilk kişi Hz. Peygamber (sas), giydirilecek ilk insan da Hz. İbrâhim’dir (as). Ayrıca Allah Resûlü (sas) herkesin öldüğü hâl üzere diriltileceğini bildirmiş, meselâ, "Şehitleri kanlarıyla ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnedin. Çünkü Allah (cc) yolunda yaralanan her kimse kıyamet günü yarası kanayarak Allah’ın (cc) huzuruna gelir. Yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusu gibidir." buyurmuştur. Veda Haccı’nda Arafat’ta devesinden düşerek ölen sahâbînin telbiye getirerek (lebbeyk diyerek) diriltileceğini haber vermiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) tarafından azaba uğramaları neticesinde toptan helâk edilen bir toplumun her bir ferdinin kendi ameline göre diriltileceğini ifade etmiştir.
Yeniden diriliş, çürümüş olan insan bedeninin parçalarının bir araya getirilmesi ve bu bedene ruhun iade edilmesi suretiyle ruhen ve bedenen gerçekleşecektir. Nitekim, "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyenlere cevap olarak, "De ki, onları ilk defa yaratan diriltecektir." buyrulması dirilişin hem ruh hem de beden ile birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir.
Âhiret hayatında dirilişten sonraki merhale ‘haşir’ ve ‘mahşer’dir. Kıyamet gününde yeniden diriltilen bütün insanların hesaba çekilmek üzere bir meydana sevk edilip toplanmasına ‘haşir’, toplanılacak yere de ‘mahşer’, ‘mevkıf’ veya ‘arasat’ denir.
Kur’ân-ı Kerîm’de haşir ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Kur’an, insanların ve cinlerin hesaba çekilmek için haşredileceklerini haber vermektedir. Ayrıca bütün insanların bir araya toplanacakları bir günden ve o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağından, Allah’ın (cc) bütün insanları bir gün kadar kısa hissettikleri bir zaman içerisinde bir araya getireceğinden, huzurunda toplayacağından bahsetmektedir. O gün yer yarılacak, insanlar süratle kabirlerinden çıkarak çekirgeler gibi kendilerini çağırana doğru koşacak, herkesin yanında, biri yaptıklarına şahitlik etmek, diğeri de onu mahşere götürmekle görevli iki melek bulunacak, kimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamayacaktır. O gün, günahkârların gözlerinin korkudan gömgök olacağı, âmâ, dilsiz, sağır olacakları, yüzüstü sürünecekleri, suya koşan develer gibi susayacakları, zincire vurulup katrandan gömlek giydirilecekleri ve bu hâlde haşredilecekleri âyetlerde bildirilmektedir.
Hadislerde de haşrin şekli, inanç ve amelleri değişik olan insanların haşir esnasındaki durumları hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Allah Resûlü (sas) haşir esnasında insanların yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olacaklarını, insanların kendi dertlerini ve sıkıntılarını düşünmekten birbirlerine bakamayacaklarını, kiminin binitli, kiminin yaya, kiminin de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanacaklarını haber vermiş, sahâbe-i kirâmın, "Ey Allah’ın Resûlü! Yüzüstü nasıl yürüyecekler?" diye sormaları üzerine de, "Onları ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan (gücü yeten) Allah (cc), yüzleri üstünde de yürütmeye kadirdir." buyurmuştur.
Allah Resûlü (sas) ilk olarak haşredilecek kişinin kendisi olacağını ifade etmiş, insanların dünya hayatında yapıp ettiklerine göre farklı şekillerde haşr edileceklerini bildirmiştir. O gün haşrolunan insanlardan bir kısmı Allah’ın (cc) arşının gölgesinde barınacak, diğer bir kısmı ise ağız ve kulak hizasına kadar ter içerisinde kalacaktır. Başka bir hadiste de insanların üç grup hâlinde; birinci grubun binek üzerinde karnı tok ve giyinmiş; ikinci grubun melekler tarafından yüzükoyun süründürülerek cehenneme atılmış; üçüncü grubun ise Allah’ın (cc) arkalarından gönderdiği bir afetten kaçarak haşredilecekleri haber verilmiştir. Böylesine dehşetli sahnelerin yaşanacağı o günde Allah Resûlü (sas) kendisinin fakirlerle beraber haşredilmek istediğini ifade etmiştir.
İnsanların haşredileceği mahşer meydanı ise kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz, hiç kimsenin saklanabileceği tümsek veya çukurun bulunmadığı dümdüz bir arazi ve bir kimseye yol gösterecek herhangi bir işaretin (dağ, taş veya ağacın) olmadığı bir yer olarak tasvir edilmiştir. O günün tek hâkimi olan Yüce Allah (cc), bu meydanda bütün insanları toplayacak, "Melik ancak benim! Deyyân (amellere karşılık veren) ancak benim!" diyerek onlara seslenecektir.
O gün dünyada insanın yapıp ettiklerini izleyip kaydeden meleklerin ortaya koyacağı amel defterleri herkese verilip okutulacaktır. Yaptıklarının eksiksiz olarak kaydedildiğini görerek hayretler içerisinde kalan insanın hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "(O gün) Kitap (herkesin amel defteri) ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize!’ derler, ‘Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." İnsanlardan bir kısmının kitabı sağ tarafından verilecek, bir kısmınınki de sol tarafından veya arkasından verilecektir. Kitabını sağ tarafından alanların hesapları kolay, sol tarafından veya arkalarından alanlarınki ise çok zor olacaktır.
Amel defterlerinin dağıtılmasından sonra adalet terazileri kurulacak ve hesap görülecektir. O gün tek hesap sorucu Allah’tır (cc). Yüce Allah (cc) hesabı eksiksiz ve son derece hızlı bir şekilde görecek, amellerin tartılması için teraziler kuracaktır. Bu husus Kur’an’da şu şekilde zikredilir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz." Yüce Allah (cc) hesap anında asla haksızlık yapmayacak, zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da yaptığının karşılığını görecektir. O gün sevap tartıları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif gelenlerse kendilerine yazık etmiş olacaklardır.
Resûl-i Ekrem (sas), hesap öncesi bekleyişin sıkıntılı bir süreç olduğundan ve hesaba ilk önce Muhammed ümmetinin çekileceğinden O (sas), "Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden." Bazı rivayetlerde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Sorgusuz cennete gireceklerden bahsedilen rivayetlerde farklı rakamların zikredilmesi, bu sayının çokluktan kinaye olduğunu, gerçek sayıyı ifade etmediğini göstermektedir.
Kıyamet günü Müslümanların ilk hesaba çekileceği şey, farz namazlardır. Eğer farz namazlarında eksiklik varsa Yüce Allah (cc) meleklerine, "Kulumun nafile namazı var mı bakınız." buyuracaktır. Nafilelerle eksik farzların tamamlanmasını ve hesabın da ona göre yapılmasını emredecektir. O gün Yüce Allah (cc), vermiş olduğu tüm nimetlerin ve bu nimetler için şükredilip edilmediğinin hesabını soracak, Hz. Peygamber’in (sas) işaret buyurduğu üzere temel iki besin kaynağı olan su ve hurmanın hesabı dahi sorulacaktır.
İnsana kendi yaptığı kötülüklerin hesabının sorulması bir yana, başkalarının yaptığı kötülüklere neden engel olmadığı da sorulacaklar arasındadır. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bu günde insanlar arasında görülecek davaların ilki cinayet davaları olacaktır. Şüphesiz dünya, iş görme, âhiret de karşılık bulma yurdudur. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bu da hesapla tespit edilecektir. Bu tespit esnasında hesabı zorlu geçen kimse, hüsrana ve azaba uğrayıp helâk olacaktır. Hesabı kolay geçen ise kurtuluşa erecektir.
Sevgili Peygamberimizin (sas) bildirdiğine göre o gün Yüce Allah (cc) sorgulamayı doğrudan kendisi yapar, insana aracısız hitap eder. O zaman insan sağına bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, soluna bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, önüne bakar yüzünün karşısında ateşten başka bir şey göremez. Onun için herkes, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, yarım hurma miktarı sadaka vermekle dahi olsa ateşten korunmanın yolunu aramalıdır.
Âhiret hayatındaki önemli duraklardan biri de ‘sırat’tır. Sırat, cehennemin üzerine kurulup herkesin üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de sırat kelimesi birçok yerde geçmesine rağmen akaid terimi olarak kullanıldığını gösteren herhangi bir işaret yoktur. Övgüye lâyık, dosdoğru ve düzgün gibi sıfatlarla nitelenen sırat kelimesi, Kur’an’da Allah’ın (cc) peygamberlerle gönderdiği doğru yol için kullanılmaktadır.
Hadis rivayetlerinde sırat, sa’dân denilen bir bitkinin dikenini andıran alevleri, kanca ve çengelleri olan, cehennemin iki yakası üzerine kurulan, insanların üstünden geçmeye çalıştıkları, kiminin sapasağlam geçip kurtulduğu, kiminin o diken gibi alevlerden yara alarak kurtulduğu, kiminin de o diken gibi alevlere takılarak tepetaklak cehenneme yuvarlandığı kaygan bir köprü olarak tasvir edilir. Sırat üzerinde müminin parolası; "Rabbim selâmet ver, selâmet ver!" olacaktır. Ancak dünyada sırât-ı müstakîm’den (doğru yoldan) ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan edenlerle, mümin olarak yaşayıp iyilikleri günahlarından fazla olanlar bu köprüden farklı şekillerde geçeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Müminler sırattan kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins at ve deve gibi hızla geçer. Bazısı (bakarsın) sapasağlam kurtulmuş, diğeri yara almış da salıverilmiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış olarak geçer." buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.
Âhiret hayatındaki duraklardan biri de ‘havz-ı kevser’dir. Havz, âhirette Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edileceği bildirilen çok büyük bir havuzu; kevser de, Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edilen bütün cennet ırmaklarının kendisinden doğduğu büyük bir su kaynağını veya nehri ifade etmekte, Arapçada ayrı ayrı kullanılan bu iki kelime Türkçede havz-ı kevser şeklinde bir tek terime dönüşmüş bulunmaktadır. Kur’an’da bir âyette geçen ve içinde geçtiği sûreye de adını veren ‘kevser’, Peygamberimize (sas) verildiği ifade edilen en önemli nimetlerdendir. Tefsirlerde konu özelindeki hadislere dayanılarak kevser kelimesine, "Hz. Peygamber’e (sas) cennette bahşedilen nehir" anlamı verilmekle beraber kelime daha çok Allah Resûlü’ne (sas) lütfedilen nübüvvet, hikmet, ilim, Kur’an, İslâm, dünyadaki ve âhiretteki ona mahsus tüm nimetler ve iyilikler şeklinde yorumlanmıştır.
Resûl-i Ekrem (sas), "Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır." buyurmuştur. Bu nehrin iki kıyısında inciden oyulmuş kubbeler mevcuttur. Kadehleri, gökteki yıldızların sayısı kadardır. Her kim ondan bir yudum içerse bir daha ebediyen susamayacaktır. O, Allah Resûlü’nün (sas) Müslüman kardeşlerini cennette karşılayacağı bir havuzdur. Köşelerinin düz olduğu belirtilen bu havuzun kenar uzunlukları ile ilgili bilgiler rivayetlere göre farklılık arz etmektedir. Havuzun kenar uzunluğu ile ilgili bilgiler bir aylık yol mesafesinde, Cerbâ ile Ezruh arası mesafede Aden’den Amman’a kadar, Eyle ile Yemen’in San’a şehri arasındaki mesafe gibi uzaklığı ifade eden farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre, Allah Resûlü (sas) bir gün bir mezarlığa uğradı ve "Ey müminler topluluğu, selâm olsun size! Biz de inşallah size katılacağız." diyerek, "Kardeşlerimi görmekten dolayı sevindim." buyurdu. Oradakiler, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin kardeşin değil miyiz?" dediler. Allah Resûlü (sas), "Siz benim ashâbımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmediler. Ben onları kevser havuzunun başında bekleyeceğim." buyurdu. Onlar da, "Ümmetinden senden sonra gelecekleri nasıl biliyorsun?" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Düşünün bakalım bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?" "Evet, tanır." dediler. O zaman Allah Resûlü (sas), "İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl ve abdest organları da parlayarak oraya geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım." buyurdu.
Rivayetlerde ayrıca Allah Resûlü’ne (sas) Mi’rac’da kevserin gösterildiği, onun, üzerinde pek çok hayır bulunan bir nehir, kıyamet günü Muhammed ümmetinin yanına geleceği bir havuz olduğu ifade edilmiştir. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle kevser, Yüce Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize (sas) ikram ettiği engin bir hayırdır.
Hadis kaynaklarında kıyamet günü her peygamberin bir havuzunun olacağı, her birisinin oraya su içmeye gelen ümmetinin çokluğu ile övünecekleri, Peygamberimizin (sas) su içmeye gelen en çok ümmete sahip olmayı ümit ettiği ifade edilir.
Muhacirlerin fakirlerinden olup saçı başı dağınık, elbiseleri kirli, lüks yaşamı seven kadınlarla evlenemeyen, kendilerine kapıların açılmadığı ve kıt kanaat geçinen insanların kıyamet günü havzın başına ilk gelen kimseler olacağı bildirilmiştir. Öte yandan dinin aslında olmadığı hâlde sonradan onda ekleme ve değişiklikler yapan bid’atçıların, havzın başından Yüce Allah (cc) tarafından uzaklaştırılacakları ifade edilmiştir.
Kur’an’ın ve hadislerin ifade ettiği diriliş ve sonrası yaşanacak sahneler, dünya hayatındaki yaşantıya göre şekillenecek, dünyada Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) gösterdiği yolda yürüyenler âhiret hayatının bütün merhalelerinde rahat edecek, huzur bulacak ve Yüce Allah’ın (cc) kendileri için sunduğu kolaylıkları yaşayacaklardır. Kur’an’ın ve Allah Resûlü’nün (sas) âhiret hayatına dair konularda bizleri bilgilendirmesinin en önemli hikmeti, fâni olan dünyanın geçiciliğine insanın dikkatini çekmek, bu bilinçle dünya hayatını sürdürmesini ona telkin etmek ve âhiret hayatına hazırlıklı olmasını temin etmektir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sas) akıllı kişiyi şöyle tarif etmiştir: "Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularının peşinde koşup da Allah’tan (cc) bağışlanma dileyendir." Hz. Ömer (ra) da "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." diyerek bu gerçeğe dikkatleri çekmiştir.
Kaynak :
Diyanethaber
Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusunda neler söylemiştir?
Feraset: Allah'ın nuruyla bakmak
Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)
Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”
(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)
***
Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”
(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)
***
Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”
(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)
---
Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi.
Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.
Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.
İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.
Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.
Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”
Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır.
O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.
Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu.
Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir.
Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.
Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.
Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.
Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.” âyeti ışığında hareket etmelidir.
Kaynak: DİB Hadislerle İslam
Feraset: Allah'ın nuruyla bakmak
Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)
Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”
(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)
***
Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”
(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)
***
Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”
(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)
---
Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi.
Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.
Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.
İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.
Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.
Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”
Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır.
O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.
Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu.
Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir.
Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.
Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.
Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.
Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.” âyeti ışığında hareket etmelidir.
Kaynak: DİB Hadislerle İslam
“Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ فَجَعَلْنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن سِجِّيلٍ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَٰتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Fe ehazethumus sayhatu muşrikîn. Fe cealnâ âliyehâ sâfilehâ ve emternâ aleyhim hıcâreten min siccîl. İnne fî zâlike le âyâtin lil mutevessimîn.
Meali :
Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi. Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler (feraset sahipleri için) için ibretler vardır.
(Sadakallahul Aziym Hicr Suresi 73. 74. 75. Ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ فَجَعَلْنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن سِجِّيلٍ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَٰتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Fe ehazethumus sayhatu muşrikîn. Fe cealnâ âliyehâ sâfilehâ ve emternâ aleyhim hıcâreten min siccîl. İnne fî zâlike le âyâtin lil mutevessimîn.
Meali :
Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi. Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler (feraset sahipleri için) için ibretler vardır.
(Sadakallahul Aziym Hicr Suresi 73. 74. 75. Ayet)
İyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının, sözü hadis mi?
Soru Detayı
- İyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının anlamında bir hadis var mı, sıhhati nedir?
- Hadiste kastedilen nedir?
- İyilik yapmayalım mı?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Bu sözün kaynağı için bk. Aclûnî, Keşfu’l-hafa, 1/52, no: 86.
Bu sözün hadis olmadığını, bazı selef alimlerinin sözü olduğunu belirten Acluni, bu sözü şöyle açıklamıştır:
“Bu söz mutlak olarak herkes için geçerli değildir. Bilakis, kerim / erdem olmayan, aksine leim / erdemsiz, mürüvvetsiz olan kimseler için söz konusudur.” (Keşfu’l-hafa, a.y.)
Rivayete göre Hz. Ali de şöyle demiştir:
“Mürüvvet sahibi erdemli bir kimseye iyilik yaparsanız, yumuşar. Mürüvvetsiz, erdemsiz bir kimseye iyilik yaparsanız sertleşir.” (bk. Keşfu’l-hafa, a.y.)
Bu konuda aynı bilgiler için bk. Sahavi, el-Mekasidu’l-hasene, 1/60, no: 25)
Bu anlamdaki sözleri değerlendirirken, şu noktaya dikkat etmekte fayda vardır:
İman sahibi bir insanın yani bir müminin hoş karşılanmayan hareket ve davranışları olabilir ve bu noktada görünüşte sanki leimdir. Yani iyilik yaptığın zaman şerrinden korkulacak birisi gibi görünebilir.
Ancak, bu insanın imanı olduğu için, bu iman sayesinde şeref ve kıymet kazanmıştır. İman, ona değer kattığı gibi, hakikat noktasında leim değildir, kerimdir. Bu açıdan mümin kirlenmiş bir elmas gibidir, ne kadar kirli de olsa yine de elmastır ve değerlidir, onu temizlemek ve korumak fayda verecektir.
Demek ki, hiçbir mümin gerçek anlamda leim olamaz. İmanın yanında, çirkin davranışları elmasın kirleri gibidir, çok basit kalıyor. Madem kalbinde iman cevheri var, öyle ise sevilmeye ve iyilik edilmeye layıktır. Bizim ikramımızla, iyiliklerimizle inşallah bize düşman değil dost olacağını ümit ederiz. (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup)
Şu halde, iyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının, mürüvvetsiz, erdemsiz bir kimseye iyilik yaparsanız sertleşir gibi ifadeleri, imanı olmayan leim insanlar için söylendiği şeklinde anlamak mümkündür.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Soru Detayı
- İyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının anlamında bir hadis var mı, sıhhati nedir?
- Hadiste kastedilen nedir?
- İyilik yapmayalım mı?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Bu sözün kaynağı için bk. Aclûnî, Keşfu’l-hafa, 1/52, no: 86.
Bu sözün hadis olmadığını, bazı selef alimlerinin sözü olduğunu belirten Acluni, bu sözü şöyle açıklamıştır:
“Bu söz mutlak olarak herkes için geçerli değildir. Bilakis, kerim / erdem olmayan, aksine leim / erdemsiz, mürüvvetsiz olan kimseler için söz konusudur.” (Keşfu’l-hafa, a.y.)
Rivayete göre Hz. Ali de şöyle demiştir:
“Mürüvvet sahibi erdemli bir kimseye iyilik yaparsanız, yumuşar. Mürüvvetsiz, erdemsiz bir kimseye iyilik yaparsanız sertleşir.” (bk. Keşfu’l-hafa, a.y.)
Bu konuda aynı bilgiler için bk. Sahavi, el-Mekasidu’l-hasene, 1/60, no: 25)
Bu anlamdaki sözleri değerlendirirken, şu noktaya dikkat etmekte fayda vardır:
İman sahibi bir insanın yani bir müminin hoş karşılanmayan hareket ve davranışları olabilir ve bu noktada görünüşte sanki leimdir. Yani iyilik yaptığın zaman şerrinden korkulacak birisi gibi görünebilir.
Ancak, bu insanın imanı olduğu için, bu iman sayesinde şeref ve kıymet kazanmıştır. İman, ona değer kattığı gibi, hakikat noktasında leim değildir, kerimdir. Bu açıdan mümin kirlenmiş bir elmas gibidir, ne kadar kirli de olsa yine de elmastır ve değerlidir, onu temizlemek ve korumak fayda verecektir.
Demek ki, hiçbir mümin gerçek anlamda leim olamaz. İmanın yanında, çirkin davranışları elmasın kirleri gibidir, çok basit kalıyor. Madem kalbinde iman cevheri var, öyle ise sevilmeye ve iyilik edilmeye layıktır. Bizim ikramımızla, iyiliklerimizle inşallah bize düşman değil dost olacağını ümit ederiz. (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup)
Şu halde, iyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının, mürüvvetsiz, erdemsiz bir kimseye iyilik yaparsanız sertleşir gibi ifadeleri, imanı olmayan leim insanlar için söylendiği şeklinde anlamak mümkündür.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 6,260
» Forum posts: 6,880
Read More / Comment 
