<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bizde Forum - Raşidi Tarikatında Nakşibendilik]]></title>
		<link>https://bizdeforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Bizde Forum - https://bizdeforum.com]]></description>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 08:06:34 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Evrad-ı Bahaiyye-i Nakşibendiye]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=32749</link>
			<pubDate>Sun, 17 Nov 2024 12:39:30 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=32749</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evrad-ı Bahaiyye-i Nakşibendiye</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçe Okunuşu</span></span><br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahiym<br />
<br />
* Allahümme entel melikül hayyül kayyumül mübin<br />
* Ellezi la ilahe illa ente rabbi halakteni ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike masteta’tü euzü bike min şerri ma sana’tü ebuü leke bi nı’metike aleyye ve ebuü bi zenbi fağfirli zünubi fe innehu la yağfiruz zünube illa ente ya ğaffar.<br />
* Sübhanellahi vel hamdü lillahi ve la ilahe illellahü vallahü ekberu ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azıym<br />
* Hüvel evvelü vel ahıru vez zahiru vel batınü ve hüve bi külli şey’in alim<br />
* Yuhyi ve yümitü ve hüve hayyüllezi la yemutü bi yedihil hayr<br />
* Ve hüve ala külli şey’in kadir<br />
* Sübhaneke ya azıymel müazzameh<br />
* Sübhaneke ya kayyumel mükerram<br />
* Sübhaneke ya bais<br />
* Sübhaneke ya varis<br />
* Sübhaneke ya kadir<br />
* Sübhaneke ya muktedir<br />
* Sübhaneke ya alimes sirri vel hafiyyat<br />
* Sübhaneke ya baıse men fil cedalete vel müsmekat<br />
* Sübhaneke ya müsta’bede cemiy’ıl halaık<br />
* Sübhaneke ya mukaddiral vahd ves savafık<br />
* Sübhaneke ya men la tatraü aleyhil afat<br />
* Sübhaneke ya mükevvinel ezmineti vel evkat<br />
* Ala kadruke ve tealeyte amma yekulüz zalimune ulüvven kebira<br />
* Sübhaneke ya mu’tikar rikab<br />
* Sübhaneke ya müsebbibel esbab<br />
* Sübhaneke ya hayyü ya kayyumüllezi la yemut<br />
* Sübhaneke ya ilahi ve ilahen nasut<br />
* Halaktena Rabbena bi yedike ve faddaltena ala kesirin min halkık<br />
* Fe lekel hamdü ven na’ma<br />
* Ve leket tavlü vel ala’<br />
* Tebarakte Rabbena ve tealeyte<br />
* Nestağfiruke ve netubü ileyke<br />
* Allahümme entel evvelü fe la şey’e kableke<br />
* Ve entel ahıru fe la şey’e ba’deke<br />
* Ve entez zahiru fe la şey’e yüşbihüke<br />
* Ve entel batinü fe la şey’e yerak<br />
* e entel vahıdü bi la kesir<br />
* Ve entel kadiru bi la vezir* Ve entel müdebbiru bi la müşir<br />
* Kulillahümme malikel mülki tü’til mülke men teşaü ve tenziul mülke mimmen teşaü ve tuızzü men teşaü ve tüzillü men teşaü bi yedikel hayru inneke ala külli şey’in kadir<br />
* Tülicül leyle fin nehari ve tulicün nehara fil leyli ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayyi ve terzüku men teşaü bi ğayri hısab<br />
* Sübhaneke ya menıhtecebe fil ula an cemiy’ıl vera<br />
* Sübhaneke ya men teradda bil vekari vel kibriya’<br />
* Sübhaneke ya malike cemiy’ıl eşya’<br />
* Sübhaneke ya men teazzeze bil kudrati vel ula<br />
* Ve ya men ya’lemü ma fid davahis seb’ı vel husna<br />
* Ve ya men ya’lemü ma yeteleclecü fis suduri vel ahşa’<br />
* Ve ya men şerrafel aruda alel müdüni vel kura* Sübhaneke ya men ya’lemü ma tahtel cebubi ves sera<br />
* Sübhaneke ya men teala ve letufe an en yüra tebarakte ve tealeyte la rabbe ğayruke ve la kahira sivak<br />
* Allahümme entel mün’ımül müfdılül mükıylüş şekur<br />
* Ve eşhedü enneke entellahüllezi la ilahe illa ente<br />
* Ente rabbi ve rabbü külli şey’in fatırus semavati vel erdı alimül ğaybi veş şehadetil aliyyül kebirul müteal<br />
* Taha ta sin mim tasin yasin ha mim ayn sin kaf<br />
* Meracel bahrayni yeltekıyani beynehüma berzehun la yebğıyan<br />
* Allahü la ilahe illa hüvel hayyul kayyumü la te’huzühu sinetün ve la nevmün lehu ma fis semavati ve ma fil erdı men zenzellezi yeşfeu ındehu illa bi iznihi ya’lemü ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm ve la yühiytune bi şey’in min ılmihi illa bima şae vesia kürsiyyyühüs semavati vel erda ve la yeudühu hıfzuhüma ve hüvel aliyyül azıym<br />
* Hamim hamim hamim hamim hamim hamim hamim<br />
* Hummel emru ve caen nasru fe aleyna la yünsarun<br />
* Ha mim<br />
* Tenzilül kitabi minellahil azizil alim<br />
* Ğafiriz zenbi ve kabilit tevbi şedidil ıkabi zit tavli la ilahe illa hüve ileyhil masıyr<br />
* Yef’alüllahü ma yeşaü bi kudratihi ve yahkümü ma yürıdü bi ızzetıh<br />
* Ve la münazia fi ceberutihi ve la şerike lehu fi mülkih<br />
* Sübhanellahi ve bi hamdihi la kuvvete illa billah<br />
* Ma şaellahü kane ve ma lem yeşe’lem yekün<br />
* A’lemü ennellahe ala külli şey’in kadir<br />
* Ve ennellahe kad ehata bi külli şey’in ılma<br />
* Allahümme la taktülna bi ğadabike ve la tühliküna bi mesülatike ve afina kable zalik<br />
* Sübhanellahil melikil kuddus<br />
* Sübhanellahi zil mülki vel melekut<br />
* Sübhaneke zil ızzeti vel azameti vel heybeti vel kudrati vel kibriyae vel celali vel cemali vel kemali vel beka ves sültani vel ceberut<br />
* Sübhanel melikil hayyillezi la yenamü ve la yemutü ebeden bakıyen daimen sübbuhun kuddusün rabbüna ve rabbül melaiketi ver ruh<br />
* Allahümme allimna min ılmike ve fehhimna anke ve kallidna bi samsami nasrik<br />
* Allahümmec’alna leke şakiran ve leke zakiran ve leke rahiben ve leke mıtvaan ve leke muhbiten ve ileyke evvahen müniba<br />
* Allahümme tekabbel tevbetena vağsil havbetena ve seddid mekavilena veslül sehıymete sudurina<br />
* Ve ezhibid dahle vez zahle ver rane vel ıhnete min kulubina<br />
* Allahümme inna neuzü bike min cüdaıl füc’eti ve harkıl me’nuseti ve minel ilhadi vel ğırrati ve minel cemmi vel aneti ve minel ümuril mütammirat<br />
* Allahümmeksim lena min haşyetike ma tehulü bihi beynena ve beyne measıyk<br />
* Ve min taatike ma tüdhılüna ve tübelliğna bihi ila hazıyratil kuds<br />
* Ve minel yekıyni ma tühevvinü bihi aleyna müsıybatid dünya vel ahırah<br />
* Vahşürna mea hayril eşavid<br />
* Ve metı’na bi esmaına ve ebsarina ve kuvvetina ma ahyeytena<br />
* Ve mevvitna ala ahyeytena vec’alhül varise minna vec’al se’rana ala men zalemena vensurna ala men adena vağfir hatayana vekşif razayana<br />
* Veşfi merdana ve nevir cü’şena<br />
* Vakdı evtarana verham nacileyna ve la tec’alil acilete ekbera hemmina ve la mebleğa ılmina ve la tec’al müsıybetena fi dinina ve la tusellıt aleyna bi zünubina men la yerhamüna verzukna ve ente erhamür rahımiyn<br />
* Allahümme inna nes’elüke rahmeten min ındike tehdi biha ruana ve telümme biha şa’sena ve tecmeu biha şemlena<br />
* Ve teşfi biha meridana ve tüzekki biha a’malena ve evkatina ve tülhimüna biha ruşdena<br />
* Allahümme inna nes’elüke bi samedaniyyetike ve bi vahdaniyyetike ve bi ferdaniyyetike ve bi ızzetikel bahirati ve bi rahmetikel vasiati en tec’ale lena nuran fi mesamiına ve nuran fi a’yünina ve nuran fi ecdasina ve nuran fi kulubina ve nuran fi havassina ve nuran fi nesemina ve nuran min beyni eydina<br />
* Allahümme zidna ılmen ve nuran ve hılmen ve atina nı’meten zahiraten ve nı’meten batıneh<br />
* Hasbünellahü li dinina hasbünellahü li dünyana hasbünellahül kerimü lima ehemmena<br />
* Hasbünellahül halimül kaviyyü li men beğa aleyna<br />
* Hasbünellahüş şedidü li men kadena bi su’<br />
* Hasbünellahür rahıymü ındes sam<br />
* Hasbünellahür raufü ındel mes’eleti fil cedes<br />
* Hasbünellahül latiyfü ındel mizan<br />
* Hasbünellahül hakimü indel cenneti ven nar<br />
* Hasbünellahül kadiru indes sırat<br />
* Hasbiyellahü la ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azıym<br />
* Merhaben merhaben bis sabahı ve bil yevmil cedidi ve bil ibbani ve bil fitnetis seıydi ve bis safiri veş şehid<br />
* Üktüb lena ma nekulü bismillahil hamidil mecidir rafiy’ıl vedudil mühıytıl fa’ali fi halkıhi lima yürid<br />
* Ve hüve akrabü ileyhi min hablil verid<br />
* Asbahna billahi mü’minen ve bi likaihi müsaddikan ve bi huccetihi mu’terifen ve li sivellahi fil uluhiyyeti cahıden ve alellahi mütevekkilen nüşhidüllahe ve nüşhidü melaiketehu ve kütübehu ve enbiyaehu ve hamelete ve arşihi bi ennehu hüvallahüllezi la ilahe illa hüve vahdehu la şerike lehu ve neşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühu ve ennel cennete hakkun ven nara hakkun ve ennel havda hakkun ve enneş şefaate hakkun ve enne münkeran ve nekiran hakkun ve va’deke hakkun ve ennes saate atiyetün la raybe fiha ve ennellahe yeb’asü men fil kubur<br />
* Ala zalike nahya ve aleyhi nemutü ve aleyhi nüb’asü ğaden ve la nera azaben in şaellahü teala<br />
* Allahümme innena zalemna enfüsena fağfirlena evzaranel kebaira vel lememi fe innehu la yağfiruhüma illa ente<br />
* Vehdina li ahsenil ahlakı fe innehu la yehdi li ahseniha illa ente<br />
* Lebbeyke ve sa’deyke vel hayru küllühu bi yedeyke nestağfiruke ve netubü ileyke<br />
* Amenna allahümme bima erselte min rasul<br />
* Ve amenna allahümme bima enzelte min kitabin fe saddakna<br />
* Allahümmemle’ evcühena minke hayaen ve kulubena minke hubura<br />
* Allahümmec’alna lühumen ve zalfen ve la tec’alna daninen ve aminen ve nemimen ve nefacen ve dahısa<br />
* Allahümme inna neuuzü bike minel hebrameti vel caveti ve minel utüvvi vel hatratihi vel hayluleti vel feyheci ver rat’ı vel atli ver rammai vel fitnetid dehmai vel meıyşetid danka’<br />
* Allahümmec’al evvele yevmina haza salaha<br />
* Ve evsetahü felahan ve ahırahu necaha<br />
* Allahümmec’al evvelehu rahmeten ve evsetahu zehadeten ve ahırahu tekrimeh<br />
* Allahümmerzukna minel ıyşi erğadehü ve minel umri es’adehu ve miner rizkı evseah<br />
* Allahümme’fü anna bi afvike vahlüm aleyna bi fadlik<br />
* Sübhanekallahümme ve bi hamdike la uhsıy senaen aleyke ente kema esneyte ala nefsik<br />
* Azze caruke ve celle senaüke ve la yühzemü cündüke ve la yuhlefü va’düke ve la ilahe ğayruk<br />
* Sübhaneke ma abednake hakka ıbadetike ya ma’bud<br />
* Sübhaneke ma arafnake hakka ma’rifetike ya ma’ruf* Sübhaneke ma zekernake hakka zikrike ya mezkur<br />
* Sübhaneke ma şekernake hakka zikrike ya mezkur<br />
* Sübhaneke ma şekernake hakka şükrike ya meşkur* Allahümme evzı’na şükra ma en’amte bihi aleyna fe inneke entellahüllezirtefa’te an sıfetil cibilli sıfatü kudratik<br />
* Ve la dıdde şehdüke hıyne fetartel me’ruşe ve la nidde haczüke hıyne bera’tel hubat<br />
* Allahümme inna neuzü bike min cahmetin la tedma’ ve min cenanin la yefza’ ve min kalbin la yahşa’ ve min avadil maun<br />
* Allahümme fehhimna esrarake ve elbisna melabise envarike ve ağmisna fi ramuzil letaifi ve efıd aleyna min avarifil mearif<br />
* Ya nural envari ya letıyfü ya settarü nes’elüke en tüsalliye ve tüsellime ala seyyidina muhammedin nibrasil enbiyai ve neyyiril evliyai ve izbirkanil asfiyai ve yuhıs sekaleyni ve dıyail hafikayn<br />
* Ve en terfea vücudena ila felekil ırfan<br />
* Ve tüsebbite şühudena fi mekamil ıhsan<br />
* Ya allahü ya nuru ya vasiu ya ğafur<br />
* Ya menis semaü bi emrihi mebniyyeh<br />
* Vel ğabraü bi kudratihi medhıyyeh<br />
* Veş şevahiku bi hıkmetihi mersiyyeh<br />
* Vel kamerani bi fadlike müdıy’eh<br />
* Nes’elüke bi ismikellezi terakraket minhül hunnesü vel ezheran<br />
* Ve tecelcelet minhül ananü hırzen manian ve nuran satıan yekadü senaberkıhi yezhebü bil ebsar<br />
* Yükallibüllahül leyle ven nehara inne fi zalike le ibraten li ülil ebsar<br />
* Ta sin mim<br />
* Ve neuzü billahil azıymi minel mearifi vel ıdameti vel mahzuri vel mümahaleti vel ğımar<br />
* Ve min keydil füccari ve min havadisil asrani ve min şerril ecürran<br />
* Ya hafiyzu ıhfazna<br />
* Ya veliyyü ya vali ya aliyyü ya ali ya men la ilahe illa hüve la ya’lemü ehadün keyfe hüve illa hüve ya allahü ya hayyü ya kayyumü ya hakku ya vahıdü ya ehadü ya samedü ya vehhabü ya fettahu ya muhyi ya mümitü ya kahharu ya selam<br />
* Selamün kavlen min rabbin rahıym.Fe seyekfikehümüllahü ve hüves semiy’ul alim<br />
* Hüvellahüllezi la ilahe illa hüver rahmanür rahıym<br />
* Elmelikül kuddusüs selamül mü’minül müheyminül azizül cebbarul mütekebbirul halikul bariül musavvirul ğaffarul mübdiül müiydül berrul muhsır razzakul kadirul kabidul basitul hafidur rafiul müizzül müzillül mükıytüs sadikul bakır raufün nafiud darrul mühlikül mükaddimül müahhırul afüvvül muğnil müntekımüt tevvabüs semiy’ul alimül besıyr<br />
* Hasbünellahü ve nı’mel vekiyl<br />
* Nı’mel Mevla ve nı’men nasıyr<br />
* Ğufraneke Rabbena ve ileykel mesıyr<br />
* Ya daimen bi la fenan ve ya kaimen bi la zeval<br />
* Ve ya müdebbiran bi la vezir<br />
* Sehhil leyna ve ala ebeveyna külle asir<br />
* Allahümme la mania lima a’tayte ve la mu’tıye lima mena’te ve la mübeddile lima hakemte<br />
* Ve la yenfeu zel ceddi minkel ceddü<br />
* Sübhaneke rabbiyel aliyyil azıymil hasibil hakemil adlir rakıybil bazihış şamihıl mücibil ğaniyyir raşidis saburil celilil bediın nuril muksitıl camiıl mu’tıl mani’<br />
* La ilahe illellahül vekilüş şehid<br />
* La ilahe illallahül metinül mecid<br />
* La ilahe illalahül vacidül vali<br />
* La ilahe illellahül macidil müteali<br />
* A’dedna li külli hevlin la ilahe illellah<br />
* Ve li külli rağsin elhamdü lillah<br />
* Ve li külli rahainiş şükrü lillah<br />
* Ve li külli u’cubetin sübhanellah<br />
* Ve li külli leznin hasbiyellah<br />
* Ve li külli ismin estağfirullah<br />
* Ve li külli şecvin ma şaellah<br />
* Ve li külli kadain ve kaderin tevekkeltü alellah<br />
* Ve li külli taatin ve ma’sıyetin la havle ve la kuvvete illa billah<br />
* Ve li külli musiybetin inna lillahi ve li külliş şecbin istaantü billah<br />
* Allahümme inna asbahna nüşhidüke ve nüşhidü melaiketike ve hamelete arşike ve enbiyaike ve cemiy’ı halkıke bi enneke entellahüllezi la ilahe illa ente vahdeke la şerike leke ve enne muhammeden sallellahü aleyhi ve selleme abdüke ve rasulüke ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azıym<br />
* Ya rahmaned dünya ve ya rahıymel ahırah<br />
* Fa’fü anna vağfir lena verhamna ente Mevlana ve ente hayrur rahımiyn<br />
* Bismillahiş şafi fi hüvellah<br />
* Bismillahi kafi hüvellah<br />
* Bismillahil müafi hüvellah<br />
* Bissmillahillezi la yedurru measmihi şey’ün fil erdı ve la fis semai ve hüves semiy’ul alim<br />
* Fallahü hayrun hafizan ve hüve erhamür rahımiyn<br />
* Vallahü min veraihim mühıytun bel hüve kur’anün mecidün fi levhin mahfuz<br />
* Hafizu ales salevati ves salatil vüsta ve kumu lillahi kanitin<br />
* İn küllü nefsin lemma aleyna hafız<br />
* Nı’mel hafizu Allah<br />
* Ya hafıyzu ıhfazna sümme enzele aleyküm min ba’dil ğammi emeneten nüasen yağşa taifeten minküm ve taifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yezunnune billahil ğayral hakkı zannel cahiliyyeti yekulune hel lena minel emri min şey’in kul innel emra küllehu lillahi yuhfune fi enfüsihim ma la yübdune leke yekulune lev kane lena minel emri şey’ün ma kutilna hahüna kul lev küntüm fi büyutiküm le berazelleziyne kütibe aleyhimül katlü ila medaciıhim ve li yebteliyellahü ma fi suduriküm ve li yumahhısa ma fi kulubiküm vallahü alimün bi zatis sudur<br />
* Ellezine yekulune Rabbena innena amenna fağfir lena zünubena ve kına azaben nar<br />
* Essabirine ves sadikıyne vel kanitine vel münfikıyne vel müstağfirine bil eshar<br />
* Şehidellahü ennehu la ilahe illa hüve vel melaiketü ve ulül ılmi kaimem bil kıstı la ilahe illa hüvel azizül hakim<br />
* İnned dine indellahil İslam<br />
* Fe sübhanellahi hıyne tümsune ve hıyne tusbihun<br />
* Ve lehül hamdü fis semavati vel erdı ve aşiyyen ve hıyne tuzhirun<br />
* Yuhricül hayye minel meyyiti ve yuhricül meyyite minel hayyi ve yuhyil erda ba’de mevtiha ve kezalike tuhracun<br />
* İnni tevekkeltü alellahi rabbi ve rabbiküm ma min dabbetin illa hüve ahızun binasıyetiha inne rabbi ala sıratın müstekıym<br />
* Ve ma lena ella netevekkele alellahi ve kad hedana sübülena ve le nasbiranne ala ma azeytümuna ve alellahi fel yetevekkelil mütevekkilun<br />
* Kul len yüsıybena illa ma ketebellahü lena hüve Mevlana ve alellahi fel yetefekkelil mü’minun<br />
* Ve ma min dabbetin fil erdı illa alellahi rizkuha ve ya’lemü müstekarraha ve müstevdeaha küllün fi kitabin mübin<br />
* Ve keeyyin min dabbetin la tahmilu rizkaha allahü yerzükuha ve iyyaküm ve hüves semiy’ul alim<br />
* Ma yeftehıllahü lin nasi min rahmetin fe la mümsike leha ve ma yümsik fe la mürsile lehu min ba’dihi ve hüvel azizül hakiym<br />
* Ve lein seeltehüm men halekas semavati vel erda le yekulünnellahü kul eferaeytüm ma ted’une min dunillahi in eradeniyellahü bi durrin hel hünne kaşifatü durrihi ev eradeni bi rahmetin hel hünne mümsikatü rahmetihi kul hasbiyellahü aleyhi yetevekkelül mütevekkilun<br />
* Ve ma cealehüllahü illa büşra leküm ve li tatmeinne kulubüküm bihi ve men nasru illa min ındillahil azizil hakim<br />
* Kef ha ya ayn sad ha mim ayn sin kaf* İkfina verhamna hüvellahül kadirul kahiruz zahirul batınül fatırul latıyfül habiru kavlühül mülkü yevme yünfehu fis suri alimül ğaybi veş şehadeti ve hüvel hakimül habir<br />
* Ya hannanü ya mennanü ya bediy’as semavati vel erdı ya hayyü ya kayyumü ya zel celali vel ikram<br />
* Nes’elüke bi ızametil lahutiyyeti en tenkule tıbaana min tıbaıl beşeriyyeh<br />
* Ve en terfea mühecena mea melaiketikel ulviyyeh<br />
* Ya muhavvilel havli vel ahvali havil halena ila ahsenil hal<br />
* Sübhanekellahümme ve bi hamdik<br />
* Eşhedü en la ilahe illa ente<br />
* Estağfiruke ve etubu ileyke* Allahümme salli ala seyyidina muhammedinis sabikı ilel enami nurühu rahmetün lil alemine zuhuruh<br />
* Adede men meda minel beriyyeti ve men bekıye ve men seıde minhüm ve men şekıye salaten testağrikul adde ve tühıytu bil hadd<br />
* Salaten la ğayete leha ve lentiha’<br />
* Ve la emede leha ve lenkıda’<br />
* Salatekelleti salleyte biha aleyh<br />
* Salaten daimeten bi devamik<br />
* Ve ala alihi ve sahbihi ve ıtratihi misle zalik<br />
* Sübhaneke rabbike rabbil ızzeti amma yesıfune ve selamün alel mürselin<br />
* Vel hamdü lillahi rabbil alemiyn<br />
<br />
</span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ARAPÇA YAZILIŞI</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">EVRADI BAHAiYE</span><br />
<br />
<span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم</span><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><br />
<br />
اللَّهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ الْحَقُّ الْمُبِينُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَنْتَ رَبِّي خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ اَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَى وَأَبُوءُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لي ذُنُوبِي فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ يَا غَفَّارُ . سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِي الْعَظِيمِ ( هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ) لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ الْحَيُّ الَّذِي لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ • سُبْحَانَكَ يَا عَظِيمُ الْمُعَظَمُ . سُبْحَانَكَ يَا قَيُّومُ الْمُكَرَّمُ . سُبْحَانَكَ يَا بَاعِثُ • سُبْحَانَكَ يَا وَارِثُ سُبْحَانَكَ يَا مُقْتَدِرُ • سُبْحَانَكَ يَا عَالِمَ السِّر وَالْخَفِيَّاتِ سُبْحَانَكَ يَا بَاعِثَ مَنْ فِي الْجَدَالَةِ وَالْمُسْمَكَاتِ سُبْحَانَكَ يَا مَعْبُودَ جَمِيعِ الْخَلَائِقِ سُبْحَانَكَ يَا مُقَدِّرَ الْوَجْدِ وَالصَّوَافِقِ سُبْحَانَكَ يَا مَنْ لَا تَطْرَأُ عَلَيْهِ الْأَفَاتُ • سُبْحَانَكَ يَا مُكَونَ الْأَزْمِنَةِ وَالْأَوْقَاتِ عَلَا قَدْرُكَ وَتَعَالَيْتَ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا ● سُبْحَانَكَ يَا مُعْتِقَ الرِّقَابِ سُبْحَانَكَ يَا مُسَبِّبَ الْأَسْبَابِ ● سُبْحَانَكَ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ الَّذِي لَا يَمُوتُ ● سُبْحَانَكَ يَا الهي وَالهَ النَّاسُوتِ ● خَلَقْتَنَا رَبَّنَا بِيَدِكَ وَفَضَّلْتَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ خَلْقِكَ فَلَكَ الْحَمْدُ وَالنَّعْمَاءُ . وَلَكَ الطَّوْلُ وَالْأَلاء • تَبَارَكْتَ رَبَّنَا وَتَعَالَيْتَ نَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ إِلَيْكَ . اَللَّهُمَّ أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَا شَيْءٍ قَبْلَكَ . وَأَنْتَ الْأَخِرُ فَلَا شَيْءٍ بَعْدَكَ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَا شَيْءَ يُشْبِهُكَ . وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَا شَيْءَ يَرَاكَ وَأَنْتَ الْوَاحِدُ بِلَا كَثِيرٍ وَأَنْتَ الْقَادِرُ بِلا وَزِيرٍ وَأَنْتَ الْمُدَبِّرُ بِلَا مُشِيرٍ • قُلِ اللهمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بيدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ • تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيْتَ مِنَ الْحَيَ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ سُبْحَانَكَ يَا مَنِ احْتَجَبَ فِي الْأُولى عَنْ جَمِيعِ الْوَرَى سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تَرَدُّى بِالْوَقَارِ وَالْكِبْرِيَاءِ ● سُبْحَانَكَ يَا مَالِكَ جَمِيعِ الْأَشْيَاءِ سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تَعَزَّزَ بِالْقُدْرَةِ وَالْعُلى وَيَا مَنْ يَعْلَمُ مَا فِي الضَّوَاحِي السَّبْع وَالحُسْنَى ) وَيَا مَنْ يَعْلَمُ مَا يَتَلَجْلَجُ فِي الصُّدُورِ وَالْأَحْشَاءِ . وَيَا مَنْ شَرَّفَ الْعَرُوضَ عَلَى الْمُدُنِ وَالْقُرى . سُبْحَانَكَ يَا مَنْ يَعْلَمُ مَا تَحْتَ الْجَبُوبِ وَالثَّرَى ) سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تَعَالَى وَلَطْفَ عَنْ أَنْ يُرَى تَبَارَكْتَ رَبَّنَا وَتَعَالَيْتَ لَا رَبَّ غَيْرُكَ وَلَا قَاهِرَ سِوَاكَ اللهُمَّ أنْتَ الْمُنْعِمُ الْمُفْضِلُ الْمُقِيلُ الشَّكُورُ وَأَشْهَدُ أَنَّكَ أنتَ اللهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ أَنْتَ رَبِّي وَرَبُّ كُلِّ شَيْءٍ فَاطِرُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَلِيُّ الكبيرُ الْمُتَعَالِ طه طسم طس بس حم عسق مَرْجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لا يَبْغِيَانِ . اللهُ لَا إِلَهَ إلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمْوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ . ر حم حم حم حم حَمَ حُمَّ الْأَمْرُ وَجَاءَ النَّصْرُ فَعَلَيْنَا لَا يُنْصَرُونَ حَمَ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّولِ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ . يَفْعَلُ الله مَا يَشَاءُ بِقُدْرَتِهِ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ بِعِزَّتِهِ . وَلَا مُنَازِعَ لَهُ فِي جَبَرُوتِهِ وَلَا شَرِيكَ لَهُ فِي مُلْكِهِ سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ مَا شَاءَ الله كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ أَعْلَمُ أَنَّ اللهَ عَلَى كُل شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا اللَّهُمَّ لَا تَقْتُلْنَا بِغَضَبِكَ وَلَا تُهْلِكْنَا بِمَثْلَاتِكَ وَعَافِنَا قَبْلَ ذلِكَ سُبْحَانَ اللَّهِ الْمَلِكِ القُدُّوسِ ا سُبْحَانَ ذِي الْمُلْكِ وَالْمَلَكُوتِ ● سُبْحَانَ ذِي الْعِزَّةِ وَالْعَظَمَةِ وَالْهَيْبَةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْجَلَالِ وَالْجَمَالِ وَالْكَمَالِ وَالْبَقَاءِ وَالسُّلْطَانِ وَالْجَبَرُوتِ ) سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْحَيَ الَّذِي لَا يَنَامُ وَلَا يَمُوتُ أَبَدًا باقِيَا دَائِمَا سُبُّوحٌ قُدُّوسُ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوح اللهُم عَلَّمْنَا مِنْ عِلْمِكَ وَفَهَمْنَا عَنْكَ وَقَلِدْنَا بِصَمْصَامِ نَصْرِكَ اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا لَكَ شَاكِرًا وَلَكَ ذَاكِرًا وَلَكَ رَاهِبًا وَلَكَ مِطْوَاعًا وَلَكَ مُحْيِنًا وَإِلَيْكَ أَوَّاهَا مُنيا . اللهم تَقَبَّلْ تَوْبَتَنَا وَاغْسِلْ حَوْبَتَنَا وَسَدِدْ مَقَاوِلَنَا وَاسْلُلْ سَخِيمَةَ صُدُورِنَا وَأَذْهِبِ النَّخْلَ وَالرَّانَ وَالْإِحْنَةَ مِنْ قُلُوبِنَا • اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ جَدَاعَ الْفَجْأَةِ وَمِنْ حَرْقِ الْمَانُوسَةِ . وَمِنَ الْإِلْحَادِ وَالْغِرَّةِ وَمِنَ الْجَةِ وَالْعَنَةِ وَمِنَ الْأُمُورِ الْمُطَمَرَاتِ اللهُمَّ اقْسِمُ لَنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ وَمِنْ طَاعَتِكَ مَا تُدْخِلُنَا وَتُبَلِّغُنَا إلى حَظِيرَةِ الْقُدْسِ وَمِنَ الْيَقِينِ مَا تُهَوَنُ بِهِ عَلَيْنَا مُصِيبَاتِ الدُنْيَا وَالْآخِرَةِ . وَاحْشُرْنَا مَعَ خَيْرِ الْأَسَاوِذِ وَمَتِّعْنَا بِأَسْمَاعِنَا وَأَبْصَارِنَا وَقُوَّتِنَا مَا أَحْيَيْتَنَا وَاجْعَلْهُ الْوَارِثَ مِنَّا وَاجْعَلْ ثَأْرَنَا عَلَى مَنْ ظَلَمَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى مَنْ عَادَانَا وَاغْفِرْ خَطَايَانَا وَاكْشِفْ رَزَايَانَا وَاشْفِ مَرْضَينَا وَنَوِرْ جُؤْشَنَا وَاقْضِ أَوْطَارَنَا وَارْحَمْ نَاجِلَيْنَا وَلَا تَجْعَلِ الْعَاجِلَةَ أَكْبَرَ هَمِّنَا وَلَا مَبْلَغَ عِلْمِنَا وَلَا تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا وَدُنْيَانَا وَلَا تُسَلَّطْ عَلَيْنَا بِذُنُوبِنَا مَنْ لَا يَرْحَمْنَا وَارْزُقْنَا وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ اللَّهُمَّ إِنَّا نَسْتَلْكَ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِكَ تَهْدِي بِهَا رَوْعَنَا وَتَلْقُ بِهَا شَعْتَنَا وَتَجْمَعُ بِهَا شَمْلَنَا وَتَشْفِي بِهَا مَرِيضَنَا وَتُزَكِّي بِهَا أَعْمَالَنَا وَأَوْقَاتَنَا وَتُلْهِمْنَا بِهَا رُشْدَنَا اللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِصَمَدَانِيَّتِكَ وَبِوَحْدَانِيَّتِكَ وَ بِفَرْدَانِيَّتِكَ وَ بِعِزَّتِكَ الْبَاهِرَةِ وَبِرَحْمَتِكَ الْوَاسِعَةِ أَنْ تَجْعَلَ لَنَا نُورًا فِي مَسَامِعِنَا وَنُورًا فِي أَعْيُنِنَا وَنُ رًا فِي أَجْدَائِنَا وَنُورًا فِي قُلُوبِنَا وَنُورًا فِي حَوَاتِنَا وَنُورًا فِي نَسَمِنَا وَنُورًا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا • اللَّهُمَّ زِدْنَا عِلْمًا وَنُورًا وَحِلْمًا وَاتِنَا نِعْمَةً ظَاهِرَةً وَنِعْمَةً بَاطِنَةً حَسْبُنَا اللهُ لِدِينِنَا حَسْبُنَا اللَّهُ لِدُنْيَانَا حَسْبُنَا اللَّهُ الْكَرِيمُ لِمَا أَهَمَّنَا حَسْبُنَا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْقَوِيُّ كَادَنَا لِمَنْ بَغَى عَلَيْنَا . حَسْبُنَا اللهُ الشَّدِيدُ لِمَنْ بِسُوءٍ حَسْبُنَا اللهُ الرَّحِيمُ عِنْدَ السَّامِ ) حَسْبُنَا اللهُ الرَّؤُوفُ عِنْدَ الْمَسْئَلَةِ فِي الْجَدَثِ . حَسْبُنَا اللهُ الْكَرِيمُ عِنْدَ الْحِسَابِ ● حَسْبُنَا اللَّهُ اللَّطِيفُ عِنْدَ الْمِيزَانِ ● حَسْبُنَا اللَّهُ الْحَكِيمُ عِنْدَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ حَسْبُنَا اللَّهُ الْقَدِيرُ عِنْدَ الصِّرَاطِ حَسْبِيَ الله لا إلهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ● مَرْحَبًا مَرْحَبًا بِالصَّبَاحِ وَبِالْيَوْمِ الْجَدِيدِ . وَبِالْإِبَانِ وَبِالْقَيْنَةِ السَّعِيدِ . وَبِالسَّافِرِ وَالشَّهِيدِ اكْتُبْ لَنَا مَا نَقُولُ بِسْمِ اللهِ الْحَمِيدِ الْمَجِيدِ الرَّفِيعِ الْوَدُودِ الْمُحِيطِ الْفَعَالِ فِي خَلْقِهِ لِمَا يُرِيدُ وَهُوَ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ أَصْبَحْنَا بِاللَّهِ مُؤْمِنًا وَبِلِقَائِهِ مُصَدِّقًا وَبِحُجَّتِهِ مُعْتَرِفًا وَلِسِوَى اللَّهِ فِي الْأَلْوَهِيَّةِ جَاحِدًا وَعَلَى اللهِ مُتَوَكَّلَا نُشْهِدُ اللهَ وَنُشْهِدُ مَلَائِكَتَهُ وَكُتُبَهُ وَأَنْبِيَانَهُ وَحَمَلَةَ عَرْشِهِ بِأَنَّهُ هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَأَنَّ الْجَنَّةَ حَقُّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَأَنَّ الْحَوْضَ حَقٌّ وَأَنَّ الشَّفَاعَةُ حَقٌّ وَأَنَّ مُنكَرًا وَنَكِيرًا حَقٌّ وَ وَعْدَكَ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ أَنِيَّةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ عَلَى ذَلِكَ نَحْيِي وَعَلَيْهِ نَمُوتُ وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا وَلَا نَرَى عَذَابًا إِنْ شَاءَ اللهُ تَعَالَى . اللَّهُمَّ إِنَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا فَاغْفِرْ لَنَا أَوْزَارَنَا الْكَبَائِرَ وَاللَّمَمَ فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُهُمَا إِلَّا أَنْتَ . وَاهْدِنَا لِأَحْسَنِ الْأَخْلَاقِ فَإِنَّهُ لَا يَهْدِي لِأَحْسَنِهَا إِلَّا أَنْتَ . لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ وَالْخَيْرُ كُلُّهُ بِيَدَيْكَ نَسْتَغْفِرُكَ وَتَتُوبُ إِلَيْكَ . أَمَنَّا اللهُمَّ بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَأَمَنَّا اللهُم بِمَا أَنزَلْتَ مِنْ كِتَابِ فَصَدَّقْنَا ، اللهُمَّ أَمْلَا أَوْجُهَنَا مِنْكَ حَيَاءً وَقُلُوبَنَا مِنْكَ حُبُورًا ) اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا لَهُوما وَظَلِفًا وَلَا تَجْعَلْنَا ضَنِينًا وَعَمِيمًا وَنَمِيمَا وَنَفَاجًا وَدَاحِسَا اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَبْرَمَةِ وَالْجَوَى وَمِنَ الْعُتُقِ وَالْخَطْرَبَةِ وَالْخَيْلُولَةِ وَالْفَيْهَج وَالرَّنْعَ وَالْعَتْلِ وَالرَّمَاءِ وَالْفِتْنَةِ الدُّهْمَاءِ وَالْمَعِيشَةِ الضَّنَكَاءِ اللَّهُمَّ اجْعَلْ أَوَّلَ يَوْمِنَا هَذَا صَلَاحًا وَأَوْسَطَهُ فَلَاحًا وَأُخِرَهُ نَجَاحًا ) وَاخْتِمْ لَنَا بِالسَّعَادَةِ وَالشَّهَادَةِ وَالتَّوْبَةِ وَالْمَغْفِرَةِ وَالْإِيمَانِ اَللّهُمَّ اجْعَلْ اَوَّلَهُ رَحْمَةً وَأَوْسَطَهُ زَهَادَةً وَاخِرَهُ تَكْرِمَةَ اللَّهُمَّ ارْزُقْنَا مِنَ الْعَيْشِ أَرْغَدَهُ وَمِنَ الْعُمْرِ أَسْعَدَهُ وَمِنَ الرِّزْقِ أَوْسَعَهُ اللَّهُمَّ اعْفُ عَنَّا بِعَفْوِكَ وَاحْلُمُ عَلَيْنَا بِفَضْلِكَ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ لَا أَحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلَا يُهْزَمُ جُنْدُكَ وَلَا يُخْلَفُ وَعْدُكَ وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ سُبْحَانَكَ مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شكركَ يَا مَشْكُورُ اللَّهُمَّ أَوْزِعْنَا شُكْرَ مَا أَنْعَمْتَ بِهِ عَلَيْنَا فَإِنَّكَ أَنْتَ اللهُ الَّذِي ارْتَفَعَتْ عَنْ صِفَةِ الْجِبل صِفَاتُ قُدْرَتِكَ وَلَا ضِدَّ شَهِدَكَ حِينَ فَطَرْتَ الْمَأْرُوشَ وَلَا نِدَّ حَجَزَكَ حِينَ بَرَأتَ الْحَوَابَاتِ ) اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ جَحْمَةٍ لَا تَدْمَعُ وَمِنْ جَنَانٍ لَا يَفْزَعُ وَمِنْ قَلْبِ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ عَوَاذِ الْمَاعُونِ اللهُمَّ فَهَمْنَا أَسْرَارَ قُرانِكَ وَالْبَسْنَا مَلَابَسَ أَنْوَارِكَ وَاغْمِسْنَا فِي رَامُوزِ اللَّطَائِفِ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ يَا نُورَ الْأَنْوَارِ • يَا لَطِيفُ يَا سَتَارُ ) نَسْأَلُكَ أَنْ تُصَلِّي عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ نِبْرَاسِ الْأَنْبِيَاءِ وَنَيْرِ الْأَوْلِيَاءِ وَزِبْرِقانِ الْأَصْفِيَاءِ وَيُوحِ الثَّقَلَيْنِ وَضِيَاءِ الْخَافِقَيْنِ وَأَنْ تَرْفَعَ وُجُودَنَا إِلَى فَلْكِ الْعِرْفَانِ وَأَنْ تُثبت شُهُودَنَا فِي مَقَامِ الْإِحْسَانِ . يَا اللهُ يَا نُورُ يَا وَاسِعُ يَا غَفُورُ يَا مَنِ السَّمَاءُ بِأَمْرِهِ مَبْنِيَّةٌ ) وَالْغَبْرَاءُ بِقُدْرَتِهِ مَدْحِيَّةٌ وَالشَّوَاهِقُ بِحِكْمَتِهِ مَرْسِيَّةٌ ) وَالْقَمَرَانِ بِفَضْلِهِ مُضيئَةُ نَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي تَرَقْرَقَتْ مِنْهُ الْحُنَّسُ وَالْاَزْهَرَانِ . وَتَجَلْجَلَتْ مِنْهُ الْعَنَانُ حِرْزًا مَانِعَا وَنُورًا سَاطِعاً يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالْأَبْصَارِ يُقَلبُ اللهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِأُولِي الْأَبْصَارِ طَسَم وَنَعُوذُ بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ مِنَ الْمَعَازِفِ وَالْعِضَةِ وَالْمَحْظُورِ وَالْمُمَاحَلَةِ وَالْغِمَارِ وَمِنْ كَيْدِ الْفُجَّارِ وَمِنْ حَوَادِثِ الْعَصْرَانِ وَمِنْ شَرِ الْاَجْرَانِ . يَا حَفِيظٌ اِحْفَظْنَا يَا وَلِيُّ يَا وَالِي يَا عَلِيُّ يَا عَالِي يَا مَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَا يَعْلَمُ أَحَدٌ كَيْفَ هُوَ إِلَّا هُوَ يَا اللَّهُ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا حَقُّ يَا وَاحِدُ يَا أَحَدُ يَا صَمَدُ يَا وَهَّابُ يَا فَتَّاحُ يَا مُحْيِي يَا مُمِيتُ يَا قَهَارُ يَا سَلَامُ • سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبِّ رَجِيمِ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ . هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ ) هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِرُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ الْغَفَّارُ الْمُبْدِئُ الْمُعِيدُ الْبَرُّ الْمُحْصِي الرَّزَّاقُ الْقَابِضُ الْبَاسِطُ الْخَافِضُ الرَّافِعُ الْمُعِيُّ الْمُذِلُّ الْمُقِيتُ الصَّادِقُ الْبَاقِي الرَّؤُوفُ النَّافِعُ الضَّارُّ الْمُهْلِكُ الْمُقَدِّمُ الْمُؤَخِّرُ الْعَفُو الْغَنِيُّ الْمُغْنِي الْمُنْتَقِمُ التَّوَّابُ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ الْبَصِيرُ حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ يَا دَائِمًا بِلَا فَنَاءِ وَيَا قَائِمَا بِلَا زَوَالٍ وَيَا مُدْبَرًا بِلَا وَزِيرِ سَهْلْ عَلَيْنَا وَعَلَى أَبَوَيْنَا وَعَلَى جَميع طَلبَةِ النُّورِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ كَافَّةً كُلَّ عَسير • اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلَا رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ وَلَا مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِ مِنْكَ الْجَدُّ سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِي الْعَظيمِ الْحَسِيبِ الْحَكَمِ الْعَدْلِ الرَّقِيبِ الْبَاذِخِ السَّامِحِ الْمُجِيبِ الْغَنِيَ الرَّشِيدِ الصَّبُورِ الْجَلِيلِ الْبَدِيعِ النُّورِ الْمُقْسِطِ الْجَامِعِ الْمُعْطِي الْمَانِعِ لا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْوَكِيلُ الشَّهِيدُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَتِينُ الْمَجِيد • لا إله إلا اللهُ الْوَاحِدُ الْوَالى . لا إله إِلَّا اللهُ الْمَاجِدُ الْمُتَعَالِي . أَعْدَدْنَا لِكُلِّ هَوْلٍ لَا إله إلا الله . وَلِكُلِّ رَغْسِ الْحَمْدُ لِلَّهِ . وَلِكُلِّ رَحَاءِ الشُّكْرُ لِلهِ . وَلِكُلِّ أَعْجُوبَةٍ سُبْحَانَ اللهِ ) وَلِكُلِّ لَزْنٍ حَسْبِيَ اللَّهُ وَلِكُلِّ إِثْمٍ اسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَلِكُلِّ شَجُو مَا شَاءَ اللهُ . وَلِكُلِّ قَضَاءِ وَقَدَرٍ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ وَلِكُلِّ مُصِيَةٍ إِنَّا لِلَّهِ وَلِكُلّ طَاعَةٍ وَمَعْصِيَةٍ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ وَلِكُلِّ شَجْبِ اسْتَعَنْتُ بِاللَّهِ وَ اللَّهُمَّ إِنَّا أَصْبَحْنَا نُشْهِدُكَ وَنُشْهِدُ مَلَائِكَتَكَ وَحَمَلَةَ عَرْشِكَ وَأَنْبِيَانَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بِأَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرِيكَ لَكَ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِي الْعَظِيمِ يَا رَحْمَنَ الدُّنْيَا وَيَا رَحِيمَ الْآخِرَةِ فَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنْتَ مَوْلْينَا وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ بِسْمِ اللهِ السَّافِي هُوَ اللهُ بِسْمِ اللَّهِ الْكَافِي هُوَ اللَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الْمُعَافِي هُوَ اللهُ بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ اللَّهُمَّ يَا مُحْيِي أَحْيِنَا حَيَاةً طَيِّبَةً بِالصَّحَةِ وَالْعَافِيَةِ فِي دَارِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ . فَاللَّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ . وَاللَّهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَلوةِ الْوُسْطَى وَقُومُوا قَانِتِينَ إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ نِعْمَ الْحَافِظُ اللهُ يَاحَافِظُ اِحْفَظْنَا مِنْ كُلِّ شَرٍ وَضَرٍ ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللَّهِ لله ما غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الأمر مِنْ شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ في صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللَّهُ عَليمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ • الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا أمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَئِكَةُ وَأُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ . فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ . وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيَ وَيُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ أَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَمَا لَنَا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدْينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْرَنَّ عَلَى مَا أَذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّل الْمُتَوَكَّلُونَ . قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا هُوَ مَوْلْينَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللهُ بِضُرْ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ . وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُل فِي كِتَابٍ مُبِينِ . وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ مَا يَفْتَح اللهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ) وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ الله قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللهُ بِضُرٌ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرْهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ الله عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكَّلُونَ . وَمَا جَعَلَهُ اللهُ إِلَّا بُشْرَى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِهِ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ • كَهيعص . حم عسق ، اِكْفِنَا وَارْحَمْنَا هُوَ اللهُ الْقَادِرُ الْقَاهِرُ الظَّاهِرُ الْبَاطِنُ الْفَاطِرُ اللطيفُ الْخَبِيرُ قَوْلُهُ الْحَقُّ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ يَا بَدِيعَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ نَسْأَلُكَ يعظم اللاهونية أَنْ تَنْقُلَ طِبَاعَنَا مِنْ طِبَاع الْبَشَرِيَّةِ وَأَنْ تَرْفَعَ مُهَجَنَا مَعَ مَلَائِكَتِكَ الْعُلْوِيَّةِ . يَا مُحَوّلَ الْحَوْلِ وَالْأَحْوَالِ حَوّلْ حَالَنَا إِلَى أَحْسَنِ الْحَالِ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ اسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ السَّابِقِ إِلَى الْأَنَامِ نورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ عَدَدَ مَنْ مَضَى مِنَ الْبَرِيَّةِ وَمَنْ بَقِيَ وَمَنْ سَعِدَ مِنْهُمْ وَمَنْ شَقِيَ صلوة تَسْتَغْرقُ العَدَّ وَتُحِيطُ بِالْحَدِ صَلوةَ لَا غَايَةَ لَهَا وَلَا انْتِهَاءَ وَلَا أَمَدَ لَهَا وَلَا انْقِضَاءَ صَلوتَكَ الَّتِي صَلَّيْتَ بِهَا عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَعِشْرَتِهِ مِثْلَ ذلِكَ بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ . وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اللهم رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ . اللهم اَعْطِنَا كُلَّ خَيْرٍ وَاعِدْنَا مِنْ كُلِّ شَرٍ . اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِبَائِهَا وَعَلَى الِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ . اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَالِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ اللهُمَّ بِحَقِّ كَلَامِكَ الْقَدِيمِ وَرَسُولِكَ الْكَرِيمِ وَبِحَقِّ جَميعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ . وَبِحُرْمَةِ الْأَوْرَادِ الْقُدْسِيَّةِ وَمَا فِيهَا مِنَ الْحَقَائِقِ يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ وَيَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ ادْفَعْ عَنَّا الْبَلَايَا وَارْزُقْنَا وَاسْتَاذَنَا وَوَالِدَيْنَا وَطَلابَ النُّور بِحُسْنِ الْخَاتِمَةِ أَمِينَ أمِينَ أمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ وَالِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا </span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evrad-ı Bahaiyye-i Nakşibendiye</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçe Okunuşu</span></span><br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahiym<br />
<br />
* Allahümme entel melikül hayyül kayyumül mübin<br />
* Ellezi la ilahe illa ente rabbi halakteni ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike masteta’tü euzü bike min şerri ma sana’tü ebuü leke bi nı’metike aleyye ve ebuü bi zenbi fağfirli zünubi fe innehu la yağfiruz zünube illa ente ya ğaffar.<br />
* Sübhanellahi vel hamdü lillahi ve la ilahe illellahü vallahü ekberu ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azıym<br />
* Hüvel evvelü vel ahıru vez zahiru vel batınü ve hüve bi külli şey’in alim<br />
* Yuhyi ve yümitü ve hüve hayyüllezi la yemutü bi yedihil hayr<br />
* Ve hüve ala külli şey’in kadir<br />
* Sübhaneke ya azıymel müazzameh<br />
* Sübhaneke ya kayyumel mükerram<br />
* Sübhaneke ya bais<br />
* Sübhaneke ya varis<br />
* Sübhaneke ya kadir<br />
* Sübhaneke ya muktedir<br />
* Sübhaneke ya alimes sirri vel hafiyyat<br />
* Sübhaneke ya baıse men fil cedalete vel müsmekat<br />
* Sübhaneke ya müsta’bede cemiy’ıl halaık<br />
* Sübhaneke ya mukaddiral vahd ves savafık<br />
* Sübhaneke ya men la tatraü aleyhil afat<br />
* Sübhaneke ya mükevvinel ezmineti vel evkat<br />
* Ala kadruke ve tealeyte amma yekulüz zalimune ulüvven kebira<br />
* Sübhaneke ya mu’tikar rikab<br />
* Sübhaneke ya müsebbibel esbab<br />
* Sübhaneke ya hayyü ya kayyumüllezi la yemut<br />
* Sübhaneke ya ilahi ve ilahen nasut<br />
* Halaktena Rabbena bi yedike ve faddaltena ala kesirin min halkık<br />
* Fe lekel hamdü ven na’ma<br />
* Ve leket tavlü vel ala’<br />
* Tebarakte Rabbena ve tealeyte<br />
* Nestağfiruke ve netubü ileyke<br />
* Allahümme entel evvelü fe la şey’e kableke<br />
* Ve entel ahıru fe la şey’e ba’deke<br />
* Ve entez zahiru fe la şey’e yüşbihüke<br />
* Ve entel batinü fe la şey’e yerak<br />
* e entel vahıdü bi la kesir<br />
* Ve entel kadiru bi la vezir* Ve entel müdebbiru bi la müşir<br />
* Kulillahümme malikel mülki tü’til mülke men teşaü ve tenziul mülke mimmen teşaü ve tuızzü men teşaü ve tüzillü men teşaü bi yedikel hayru inneke ala külli şey’in kadir<br />
* Tülicül leyle fin nehari ve tulicün nehara fil leyli ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayyi ve terzüku men teşaü bi ğayri hısab<br />
* Sübhaneke ya menıhtecebe fil ula an cemiy’ıl vera<br />
* Sübhaneke ya men teradda bil vekari vel kibriya’<br />
* Sübhaneke ya malike cemiy’ıl eşya’<br />
* Sübhaneke ya men teazzeze bil kudrati vel ula<br />
* Ve ya men ya’lemü ma fid davahis seb’ı vel husna<br />
* Ve ya men ya’lemü ma yeteleclecü fis suduri vel ahşa’<br />
* Ve ya men şerrafel aruda alel müdüni vel kura* Sübhaneke ya men ya’lemü ma tahtel cebubi ves sera<br />
* Sübhaneke ya men teala ve letufe an en yüra tebarakte ve tealeyte la rabbe ğayruke ve la kahira sivak<br />
* Allahümme entel mün’ımül müfdılül mükıylüş şekur<br />
* Ve eşhedü enneke entellahüllezi la ilahe illa ente<br />
* Ente rabbi ve rabbü külli şey’in fatırus semavati vel erdı alimül ğaybi veş şehadetil aliyyül kebirul müteal<br />
* Taha ta sin mim tasin yasin ha mim ayn sin kaf<br />
* Meracel bahrayni yeltekıyani beynehüma berzehun la yebğıyan<br />
* Allahü la ilahe illa hüvel hayyul kayyumü la te’huzühu sinetün ve la nevmün lehu ma fis semavati ve ma fil erdı men zenzellezi yeşfeu ındehu illa bi iznihi ya’lemü ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm ve la yühiytune bi şey’in min ılmihi illa bima şae vesia kürsiyyyühüs semavati vel erda ve la yeudühu hıfzuhüma ve hüvel aliyyül azıym<br />
* Hamim hamim hamim hamim hamim hamim hamim<br />
* Hummel emru ve caen nasru fe aleyna la yünsarun<br />
* Ha mim<br />
* Tenzilül kitabi minellahil azizil alim<br />
* Ğafiriz zenbi ve kabilit tevbi şedidil ıkabi zit tavli la ilahe illa hüve ileyhil masıyr<br />
* Yef’alüllahü ma yeşaü bi kudratihi ve yahkümü ma yürıdü bi ızzetıh<br />
* Ve la münazia fi ceberutihi ve la şerike lehu fi mülkih<br />
* Sübhanellahi ve bi hamdihi la kuvvete illa billah<br />
* Ma şaellahü kane ve ma lem yeşe’lem yekün<br />
* A’lemü ennellahe ala külli şey’in kadir<br />
* Ve ennellahe kad ehata bi külli şey’in ılma<br />
* Allahümme la taktülna bi ğadabike ve la tühliküna bi mesülatike ve afina kable zalik<br />
* Sübhanellahil melikil kuddus<br />
* Sübhanellahi zil mülki vel melekut<br />
* Sübhaneke zil ızzeti vel azameti vel heybeti vel kudrati vel kibriyae vel celali vel cemali vel kemali vel beka ves sültani vel ceberut<br />
* Sübhanel melikil hayyillezi la yenamü ve la yemutü ebeden bakıyen daimen sübbuhun kuddusün rabbüna ve rabbül melaiketi ver ruh<br />
* Allahümme allimna min ılmike ve fehhimna anke ve kallidna bi samsami nasrik<br />
* Allahümmec’alna leke şakiran ve leke zakiran ve leke rahiben ve leke mıtvaan ve leke muhbiten ve ileyke evvahen müniba<br />
* Allahümme tekabbel tevbetena vağsil havbetena ve seddid mekavilena veslül sehıymete sudurina<br />
* Ve ezhibid dahle vez zahle ver rane vel ıhnete min kulubina<br />
* Allahümme inna neuzü bike min cüdaıl füc’eti ve harkıl me’nuseti ve minel ilhadi vel ğırrati ve minel cemmi vel aneti ve minel ümuril mütammirat<br />
* Allahümmeksim lena min haşyetike ma tehulü bihi beynena ve beyne measıyk<br />
* Ve min taatike ma tüdhılüna ve tübelliğna bihi ila hazıyratil kuds<br />
* Ve minel yekıyni ma tühevvinü bihi aleyna müsıybatid dünya vel ahırah<br />
* Vahşürna mea hayril eşavid<br />
* Ve metı’na bi esmaına ve ebsarina ve kuvvetina ma ahyeytena<br />
* Ve mevvitna ala ahyeytena vec’alhül varise minna vec’al se’rana ala men zalemena vensurna ala men adena vağfir hatayana vekşif razayana<br />
* Veşfi merdana ve nevir cü’şena<br />
* Vakdı evtarana verham nacileyna ve la tec’alil acilete ekbera hemmina ve la mebleğa ılmina ve la tec’al müsıybetena fi dinina ve la tusellıt aleyna bi zünubina men la yerhamüna verzukna ve ente erhamür rahımiyn<br />
* Allahümme inna nes’elüke rahmeten min ındike tehdi biha ruana ve telümme biha şa’sena ve tecmeu biha şemlena<br />
* Ve teşfi biha meridana ve tüzekki biha a’malena ve evkatina ve tülhimüna biha ruşdena<br />
* Allahümme inna nes’elüke bi samedaniyyetike ve bi vahdaniyyetike ve bi ferdaniyyetike ve bi ızzetikel bahirati ve bi rahmetikel vasiati en tec’ale lena nuran fi mesamiına ve nuran fi a’yünina ve nuran fi ecdasina ve nuran fi kulubina ve nuran fi havassina ve nuran fi nesemina ve nuran min beyni eydina<br />
* Allahümme zidna ılmen ve nuran ve hılmen ve atina nı’meten zahiraten ve nı’meten batıneh<br />
* Hasbünellahü li dinina hasbünellahü li dünyana hasbünellahül kerimü lima ehemmena<br />
* Hasbünellahül halimül kaviyyü li men beğa aleyna<br />
* Hasbünellahüş şedidü li men kadena bi su’<br />
* Hasbünellahür rahıymü ındes sam<br />
* Hasbünellahür raufü ındel mes’eleti fil cedes<br />
* Hasbünellahül latiyfü ındel mizan<br />
* Hasbünellahül hakimü indel cenneti ven nar<br />
* Hasbünellahül kadiru indes sırat<br />
* Hasbiyellahü la ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azıym<br />
* Merhaben merhaben bis sabahı ve bil yevmil cedidi ve bil ibbani ve bil fitnetis seıydi ve bis safiri veş şehid<br />
* Üktüb lena ma nekulü bismillahil hamidil mecidir rafiy’ıl vedudil mühıytıl fa’ali fi halkıhi lima yürid<br />
* Ve hüve akrabü ileyhi min hablil verid<br />
* Asbahna billahi mü’minen ve bi likaihi müsaddikan ve bi huccetihi mu’terifen ve li sivellahi fil uluhiyyeti cahıden ve alellahi mütevekkilen nüşhidüllahe ve nüşhidü melaiketehu ve kütübehu ve enbiyaehu ve hamelete ve arşihi bi ennehu hüvallahüllezi la ilahe illa hüve vahdehu la şerike lehu ve neşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühu ve ennel cennete hakkun ven nara hakkun ve ennel havda hakkun ve enneş şefaate hakkun ve enne münkeran ve nekiran hakkun ve va’deke hakkun ve ennes saate atiyetün la raybe fiha ve ennellahe yeb’asü men fil kubur<br />
* Ala zalike nahya ve aleyhi nemutü ve aleyhi nüb’asü ğaden ve la nera azaben in şaellahü teala<br />
* Allahümme innena zalemna enfüsena fağfirlena evzaranel kebaira vel lememi fe innehu la yağfiruhüma illa ente<br />
* Vehdina li ahsenil ahlakı fe innehu la yehdi li ahseniha illa ente<br />
* Lebbeyke ve sa’deyke vel hayru küllühu bi yedeyke nestağfiruke ve netubü ileyke<br />
* Amenna allahümme bima erselte min rasul<br />
* Ve amenna allahümme bima enzelte min kitabin fe saddakna<br />
* Allahümmemle’ evcühena minke hayaen ve kulubena minke hubura<br />
* Allahümmec’alna lühumen ve zalfen ve la tec’alna daninen ve aminen ve nemimen ve nefacen ve dahısa<br />
* Allahümme inna neuuzü bike minel hebrameti vel caveti ve minel utüvvi vel hatratihi vel hayluleti vel feyheci ver rat’ı vel atli ver rammai vel fitnetid dehmai vel meıyşetid danka’<br />
* Allahümmec’al evvele yevmina haza salaha<br />
* Ve evsetahü felahan ve ahırahu necaha<br />
* Allahümmec’al evvelehu rahmeten ve evsetahu zehadeten ve ahırahu tekrimeh<br />
* Allahümmerzukna minel ıyşi erğadehü ve minel umri es’adehu ve miner rizkı evseah<br />
* Allahümme’fü anna bi afvike vahlüm aleyna bi fadlik<br />
* Sübhanekallahümme ve bi hamdike la uhsıy senaen aleyke ente kema esneyte ala nefsik<br />
* Azze caruke ve celle senaüke ve la yühzemü cündüke ve la yuhlefü va’düke ve la ilahe ğayruk<br />
* Sübhaneke ma abednake hakka ıbadetike ya ma’bud<br />
* Sübhaneke ma arafnake hakka ma’rifetike ya ma’ruf* Sübhaneke ma zekernake hakka zikrike ya mezkur<br />
* Sübhaneke ma şekernake hakka zikrike ya mezkur<br />
* Sübhaneke ma şekernake hakka şükrike ya meşkur* Allahümme evzı’na şükra ma en’amte bihi aleyna fe inneke entellahüllezirtefa’te an sıfetil cibilli sıfatü kudratik<br />
* Ve la dıdde şehdüke hıyne fetartel me’ruşe ve la nidde haczüke hıyne bera’tel hubat<br />
* Allahümme inna neuzü bike min cahmetin la tedma’ ve min cenanin la yefza’ ve min kalbin la yahşa’ ve min avadil maun<br />
* Allahümme fehhimna esrarake ve elbisna melabise envarike ve ağmisna fi ramuzil letaifi ve efıd aleyna min avarifil mearif<br />
* Ya nural envari ya letıyfü ya settarü nes’elüke en tüsalliye ve tüsellime ala seyyidina muhammedin nibrasil enbiyai ve neyyiril evliyai ve izbirkanil asfiyai ve yuhıs sekaleyni ve dıyail hafikayn<br />
* Ve en terfea vücudena ila felekil ırfan<br />
* Ve tüsebbite şühudena fi mekamil ıhsan<br />
* Ya allahü ya nuru ya vasiu ya ğafur<br />
* Ya menis semaü bi emrihi mebniyyeh<br />
* Vel ğabraü bi kudratihi medhıyyeh<br />
* Veş şevahiku bi hıkmetihi mersiyyeh<br />
* Vel kamerani bi fadlike müdıy’eh<br />
* Nes’elüke bi ismikellezi terakraket minhül hunnesü vel ezheran<br />
* Ve tecelcelet minhül ananü hırzen manian ve nuran satıan yekadü senaberkıhi yezhebü bil ebsar<br />
* Yükallibüllahül leyle ven nehara inne fi zalike le ibraten li ülil ebsar<br />
* Ta sin mim<br />
* Ve neuzü billahil azıymi minel mearifi vel ıdameti vel mahzuri vel mümahaleti vel ğımar<br />
* Ve min keydil füccari ve min havadisil asrani ve min şerril ecürran<br />
* Ya hafiyzu ıhfazna<br />
* Ya veliyyü ya vali ya aliyyü ya ali ya men la ilahe illa hüve la ya’lemü ehadün keyfe hüve illa hüve ya allahü ya hayyü ya kayyumü ya hakku ya vahıdü ya ehadü ya samedü ya vehhabü ya fettahu ya muhyi ya mümitü ya kahharu ya selam<br />
* Selamün kavlen min rabbin rahıym.Fe seyekfikehümüllahü ve hüves semiy’ul alim<br />
* Hüvellahüllezi la ilahe illa hüver rahmanür rahıym<br />
* Elmelikül kuddusüs selamül mü’minül müheyminül azizül cebbarul mütekebbirul halikul bariül musavvirul ğaffarul mübdiül müiydül berrul muhsır razzakul kadirul kabidul basitul hafidur rafiul müizzül müzillül mükıytüs sadikul bakır raufün nafiud darrul mühlikül mükaddimül müahhırul afüvvül muğnil müntekımüt tevvabüs semiy’ul alimül besıyr<br />
* Hasbünellahü ve nı’mel vekiyl<br />
* Nı’mel Mevla ve nı’men nasıyr<br />
* Ğufraneke Rabbena ve ileykel mesıyr<br />
* Ya daimen bi la fenan ve ya kaimen bi la zeval<br />
* Ve ya müdebbiran bi la vezir<br />
* Sehhil leyna ve ala ebeveyna külle asir<br />
* Allahümme la mania lima a’tayte ve la mu’tıye lima mena’te ve la mübeddile lima hakemte<br />
* Ve la yenfeu zel ceddi minkel ceddü<br />
* Sübhaneke rabbiyel aliyyil azıymil hasibil hakemil adlir rakıybil bazihış şamihıl mücibil ğaniyyir raşidis saburil celilil bediın nuril muksitıl camiıl mu’tıl mani’<br />
* La ilahe illellahül vekilüş şehid<br />
* La ilahe illallahül metinül mecid<br />
* La ilahe illalahül vacidül vali<br />
* La ilahe illellahül macidil müteali<br />
* A’dedna li külli hevlin la ilahe illellah<br />
* Ve li külli rağsin elhamdü lillah<br />
* Ve li külli rahainiş şükrü lillah<br />
* Ve li külli u’cubetin sübhanellah<br />
* Ve li külli leznin hasbiyellah<br />
* Ve li külli ismin estağfirullah<br />
* Ve li külli şecvin ma şaellah<br />
* Ve li külli kadain ve kaderin tevekkeltü alellah<br />
* Ve li külli taatin ve ma’sıyetin la havle ve la kuvvete illa billah<br />
* Ve li külli musiybetin inna lillahi ve li külliş şecbin istaantü billah<br />
* Allahümme inna asbahna nüşhidüke ve nüşhidü melaiketike ve hamelete arşike ve enbiyaike ve cemiy’ı halkıke bi enneke entellahüllezi la ilahe illa ente vahdeke la şerike leke ve enne muhammeden sallellahü aleyhi ve selleme abdüke ve rasulüke ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azıym<br />
* Ya rahmaned dünya ve ya rahıymel ahırah<br />
* Fa’fü anna vağfir lena verhamna ente Mevlana ve ente hayrur rahımiyn<br />
* Bismillahiş şafi fi hüvellah<br />
* Bismillahi kafi hüvellah<br />
* Bismillahil müafi hüvellah<br />
* Bissmillahillezi la yedurru measmihi şey’ün fil erdı ve la fis semai ve hüves semiy’ul alim<br />
* Fallahü hayrun hafizan ve hüve erhamür rahımiyn<br />
* Vallahü min veraihim mühıytun bel hüve kur’anün mecidün fi levhin mahfuz<br />
* Hafizu ales salevati ves salatil vüsta ve kumu lillahi kanitin<br />
* İn küllü nefsin lemma aleyna hafız<br />
* Nı’mel hafizu Allah<br />
* Ya hafıyzu ıhfazna sümme enzele aleyküm min ba’dil ğammi emeneten nüasen yağşa taifeten minküm ve taifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yezunnune billahil ğayral hakkı zannel cahiliyyeti yekulune hel lena minel emri min şey’in kul innel emra küllehu lillahi yuhfune fi enfüsihim ma la yübdune leke yekulune lev kane lena minel emri şey’ün ma kutilna hahüna kul lev küntüm fi büyutiküm le berazelleziyne kütibe aleyhimül katlü ila medaciıhim ve li yebteliyellahü ma fi suduriküm ve li yumahhısa ma fi kulubiküm vallahü alimün bi zatis sudur<br />
* Ellezine yekulune Rabbena innena amenna fağfir lena zünubena ve kına azaben nar<br />
* Essabirine ves sadikıyne vel kanitine vel münfikıyne vel müstağfirine bil eshar<br />
* Şehidellahü ennehu la ilahe illa hüve vel melaiketü ve ulül ılmi kaimem bil kıstı la ilahe illa hüvel azizül hakim<br />
* İnned dine indellahil İslam<br />
* Fe sübhanellahi hıyne tümsune ve hıyne tusbihun<br />
* Ve lehül hamdü fis semavati vel erdı ve aşiyyen ve hıyne tuzhirun<br />
* Yuhricül hayye minel meyyiti ve yuhricül meyyite minel hayyi ve yuhyil erda ba’de mevtiha ve kezalike tuhracun<br />
* İnni tevekkeltü alellahi rabbi ve rabbiküm ma min dabbetin illa hüve ahızun binasıyetiha inne rabbi ala sıratın müstekıym<br />
* Ve ma lena ella netevekkele alellahi ve kad hedana sübülena ve le nasbiranne ala ma azeytümuna ve alellahi fel yetevekkelil mütevekkilun<br />
* Kul len yüsıybena illa ma ketebellahü lena hüve Mevlana ve alellahi fel yetefekkelil mü’minun<br />
* Ve ma min dabbetin fil erdı illa alellahi rizkuha ve ya’lemü müstekarraha ve müstevdeaha küllün fi kitabin mübin<br />
* Ve keeyyin min dabbetin la tahmilu rizkaha allahü yerzükuha ve iyyaküm ve hüves semiy’ul alim<br />
* Ma yeftehıllahü lin nasi min rahmetin fe la mümsike leha ve ma yümsik fe la mürsile lehu min ba’dihi ve hüvel azizül hakiym<br />
* Ve lein seeltehüm men halekas semavati vel erda le yekulünnellahü kul eferaeytüm ma ted’une min dunillahi in eradeniyellahü bi durrin hel hünne kaşifatü durrihi ev eradeni bi rahmetin hel hünne mümsikatü rahmetihi kul hasbiyellahü aleyhi yetevekkelül mütevekkilun<br />
* Ve ma cealehüllahü illa büşra leküm ve li tatmeinne kulubüküm bihi ve men nasru illa min ındillahil azizil hakim<br />
* Kef ha ya ayn sad ha mim ayn sin kaf* İkfina verhamna hüvellahül kadirul kahiruz zahirul batınül fatırul latıyfül habiru kavlühül mülkü yevme yünfehu fis suri alimül ğaybi veş şehadeti ve hüvel hakimül habir<br />
* Ya hannanü ya mennanü ya bediy’as semavati vel erdı ya hayyü ya kayyumü ya zel celali vel ikram<br />
* Nes’elüke bi ızametil lahutiyyeti en tenkule tıbaana min tıbaıl beşeriyyeh<br />
* Ve en terfea mühecena mea melaiketikel ulviyyeh<br />
* Ya muhavvilel havli vel ahvali havil halena ila ahsenil hal<br />
* Sübhanekellahümme ve bi hamdik<br />
* Eşhedü en la ilahe illa ente<br />
* Estağfiruke ve etubu ileyke* Allahümme salli ala seyyidina muhammedinis sabikı ilel enami nurühu rahmetün lil alemine zuhuruh<br />
* Adede men meda minel beriyyeti ve men bekıye ve men seıde minhüm ve men şekıye salaten testağrikul adde ve tühıytu bil hadd<br />
* Salaten la ğayete leha ve lentiha’<br />
* Ve la emede leha ve lenkıda’<br />
* Salatekelleti salleyte biha aleyh<br />
* Salaten daimeten bi devamik<br />
* Ve ala alihi ve sahbihi ve ıtratihi misle zalik<br />
* Sübhaneke rabbike rabbil ızzeti amma yesıfune ve selamün alel mürselin<br />
* Vel hamdü lillahi rabbil alemiyn<br />
<br />
</span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ARAPÇA YAZILIŞI</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">EVRADI BAHAiYE</span><br />
<br />
<span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم</span><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><br />
<br />
اللَّهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ الْحَقُّ الْمُبِينُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَنْتَ رَبِّي خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ اَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَى وَأَبُوءُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لي ذُنُوبِي فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ يَا غَفَّارُ . سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِي الْعَظِيمِ ( هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ) لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ الْحَيُّ الَّذِي لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ • سُبْحَانَكَ يَا عَظِيمُ الْمُعَظَمُ . سُبْحَانَكَ يَا قَيُّومُ الْمُكَرَّمُ . سُبْحَانَكَ يَا بَاعِثُ • سُبْحَانَكَ يَا وَارِثُ سُبْحَانَكَ يَا مُقْتَدِرُ • سُبْحَانَكَ يَا عَالِمَ السِّر وَالْخَفِيَّاتِ سُبْحَانَكَ يَا بَاعِثَ مَنْ فِي الْجَدَالَةِ وَالْمُسْمَكَاتِ سُبْحَانَكَ يَا مَعْبُودَ جَمِيعِ الْخَلَائِقِ سُبْحَانَكَ يَا مُقَدِّرَ الْوَجْدِ وَالصَّوَافِقِ سُبْحَانَكَ يَا مَنْ لَا تَطْرَأُ عَلَيْهِ الْأَفَاتُ • سُبْحَانَكَ يَا مُكَونَ الْأَزْمِنَةِ وَالْأَوْقَاتِ عَلَا قَدْرُكَ وَتَعَالَيْتَ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا ● سُبْحَانَكَ يَا مُعْتِقَ الرِّقَابِ سُبْحَانَكَ يَا مُسَبِّبَ الْأَسْبَابِ ● سُبْحَانَكَ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ الَّذِي لَا يَمُوتُ ● سُبْحَانَكَ يَا الهي وَالهَ النَّاسُوتِ ● خَلَقْتَنَا رَبَّنَا بِيَدِكَ وَفَضَّلْتَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ خَلْقِكَ فَلَكَ الْحَمْدُ وَالنَّعْمَاءُ . وَلَكَ الطَّوْلُ وَالْأَلاء • تَبَارَكْتَ رَبَّنَا وَتَعَالَيْتَ نَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ إِلَيْكَ . اَللَّهُمَّ أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَا شَيْءٍ قَبْلَكَ . وَأَنْتَ الْأَخِرُ فَلَا شَيْءٍ بَعْدَكَ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَا شَيْءَ يُشْبِهُكَ . وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَا شَيْءَ يَرَاكَ وَأَنْتَ الْوَاحِدُ بِلَا كَثِيرٍ وَأَنْتَ الْقَادِرُ بِلا وَزِيرٍ وَأَنْتَ الْمُدَبِّرُ بِلَا مُشِيرٍ • قُلِ اللهمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بيدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ • تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيْتَ مِنَ الْحَيَ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ سُبْحَانَكَ يَا مَنِ احْتَجَبَ فِي الْأُولى عَنْ جَمِيعِ الْوَرَى سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تَرَدُّى بِالْوَقَارِ وَالْكِبْرِيَاءِ ● سُبْحَانَكَ يَا مَالِكَ جَمِيعِ الْأَشْيَاءِ سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تَعَزَّزَ بِالْقُدْرَةِ وَالْعُلى وَيَا مَنْ يَعْلَمُ مَا فِي الضَّوَاحِي السَّبْع وَالحُسْنَى ) وَيَا مَنْ يَعْلَمُ مَا يَتَلَجْلَجُ فِي الصُّدُورِ وَالْأَحْشَاءِ . وَيَا مَنْ شَرَّفَ الْعَرُوضَ عَلَى الْمُدُنِ وَالْقُرى . سُبْحَانَكَ يَا مَنْ يَعْلَمُ مَا تَحْتَ الْجَبُوبِ وَالثَّرَى ) سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تَعَالَى وَلَطْفَ عَنْ أَنْ يُرَى تَبَارَكْتَ رَبَّنَا وَتَعَالَيْتَ لَا رَبَّ غَيْرُكَ وَلَا قَاهِرَ سِوَاكَ اللهُمَّ أنْتَ الْمُنْعِمُ الْمُفْضِلُ الْمُقِيلُ الشَّكُورُ وَأَشْهَدُ أَنَّكَ أنتَ اللهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ أَنْتَ رَبِّي وَرَبُّ كُلِّ شَيْءٍ فَاطِرُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَلِيُّ الكبيرُ الْمُتَعَالِ طه طسم طس بس حم عسق مَرْجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لا يَبْغِيَانِ . اللهُ لَا إِلَهَ إلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمْوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ . ر حم حم حم حم حَمَ حُمَّ الْأَمْرُ وَجَاءَ النَّصْرُ فَعَلَيْنَا لَا يُنْصَرُونَ حَمَ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّولِ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ . يَفْعَلُ الله مَا يَشَاءُ بِقُدْرَتِهِ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ بِعِزَّتِهِ . وَلَا مُنَازِعَ لَهُ فِي جَبَرُوتِهِ وَلَا شَرِيكَ لَهُ فِي مُلْكِهِ سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ مَا شَاءَ الله كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ أَعْلَمُ أَنَّ اللهَ عَلَى كُل شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا اللَّهُمَّ لَا تَقْتُلْنَا بِغَضَبِكَ وَلَا تُهْلِكْنَا بِمَثْلَاتِكَ وَعَافِنَا قَبْلَ ذلِكَ سُبْحَانَ اللَّهِ الْمَلِكِ القُدُّوسِ ا سُبْحَانَ ذِي الْمُلْكِ وَالْمَلَكُوتِ ● سُبْحَانَ ذِي الْعِزَّةِ وَالْعَظَمَةِ وَالْهَيْبَةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْجَلَالِ وَالْجَمَالِ وَالْكَمَالِ وَالْبَقَاءِ وَالسُّلْطَانِ وَالْجَبَرُوتِ ) سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْحَيَ الَّذِي لَا يَنَامُ وَلَا يَمُوتُ أَبَدًا باقِيَا دَائِمَا سُبُّوحٌ قُدُّوسُ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوح اللهُم عَلَّمْنَا مِنْ عِلْمِكَ وَفَهَمْنَا عَنْكَ وَقَلِدْنَا بِصَمْصَامِ نَصْرِكَ اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا لَكَ شَاكِرًا وَلَكَ ذَاكِرًا وَلَكَ رَاهِبًا وَلَكَ مِطْوَاعًا وَلَكَ مُحْيِنًا وَإِلَيْكَ أَوَّاهَا مُنيا . اللهم تَقَبَّلْ تَوْبَتَنَا وَاغْسِلْ حَوْبَتَنَا وَسَدِدْ مَقَاوِلَنَا وَاسْلُلْ سَخِيمَةَ صُدُورِنَا وَأَذْهِبِ النَّخْلَ وَالرَّانَ وَالْإِحْنَةَ مِنْ قُلُوبِنَا • اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ جَدَاعَ الْفَجْأَةِ وَمِنْ حَرْقِ الْمَانُوسَةِ . وَمِنَ الْإِلْحَادِ وَالْغِرَّةِ وَمِنَ الْجَةِ وَالْعَنَةِ وَمِنَ الْأُمُورِ الْمُطَمَرَاتِ اللهُمَّ اقْسِمُ لَنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ وَمِنْ طَاعَتِكَ مَا تُدْخِلُنَا وَتُبَلِّغُنَا إلى حَظِيرَةِ الْقُدْسِ وَمِنَ الْيَقِينِ مَا تُهَوَنُ بِهِ عَلَيْنَا مُصِيبَاتِ الدُنْيَا وَالْآخِرَةِ . وَاحْشُرْنَا مَعَ خَيْرِ الْأَسَاوِذِ وَمَتِّعْنَا بِأَسْمَاعِنَا وَأَبْصَارِنَا وَقُوَّتِنَا مَا أَحْيَيْتَنَا وَاجْعَلْهُ الْوَارِثَ مِنَّا وَاجْعَلْ ثَأْرَنَا عَلَى مَنْ ظَلَمَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى مَنْ عَادَانَا وَاغْفِرْ خَطَايَانَا وَاكْشِفْ رَزَايَانَا وَاشْفِ مَرْضَينَا وَنَوِرْ جُؤْشَنَا وَاقْضِ أَوْطَارَنَا وَارْحَمْ نَاجِلَيْنَا وَلَا تَجْعَلِ الْعَاجِلَةَ أَكْبَرَ هَمِّنَا وَلَا مَبْلَغَ عِلْمِنَا وَلَا تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا وَدُنْيَانَا وَلَا تُسَلَّطْ عَلَيْنَا بِذُنُوبِنَا مَنْ لَا يَرْحَمْنَا وَارْزُقْنَا وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ اللَّهُمَّ إِنَّا نَسْتَلْكَ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِكَ تَهْدِي بِهَا رَوْعَنَا وَتَلْقُ بِهَا شَعْتَنَا وَتَجْمَعُ بِهَا شَمْلَنَا وَتَشْفِي بِهَا مَرِيضَنَا وَتُزَكِّي بِهَا أَعْمَالَنَا وَأَوْقَاتَنَا وَتُلْهِمْنَا بِهَا رُشْدَنَا اللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِصَمَدَانِيَّتِكَ وَبِوَحْدَانِيَّتِكَ وَ بِفَرْدَانِيَّتِكَ وَ بِعِزَّتِكَ الْبَاهِرَةِ وَبِرَحْمَتِكَ الْوَاسِعَةِ أَنْ تَجْعَلَ لَنَا نُورًا فِي مَسَامِعِنَا وَنُورًا فِي أَعْيُنِنَا وَنُ رًا فِي أَجْدَائِنَا وَنُورًا فِي قُلُوبِنَا وَنُورًا فِي حَوَاتِنَا وَنُورًا فِي نَسَمِنَا وَنُورًا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا • اللَّهُمَّ زِدْنَا عِلْمًا وَنُورًا وَحِلْمًا وَاتِنَا نِعْمَةً ظَاهِرَةً وَنِعْمَةً بَاطِنَةً حَسْبُنَا اللهُ لِدِينِنَا حَسْبُنَا اللَّهُ لِدُنْيَانَا حَسْبُنَا اللَّهُ الْكَرِيمُ لِمَا أَهَمَّنَا حَسْبُنَا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْقَوِيُّ كَادَنَا لِمَنْ بَغَى عَلَيْنَا . حَسْبُنَا اللهُ الشَّدِيدُ لِمَنْ بِسُوءٍ حَسْبُنَا اللهُ الرَّحِيمُ عِنْدَ السَّامِ ) حَسْبُنَا اللهُ الرَّؤُوفُ عِنْدَ الْمَسْئَلَةِ فِي الْجَدَثِ . حَسْبُنَا اللهُ الْكَرِيمُ عِنْدَ الْحِسَابِ ● حَسْبُنَا اللَّهُ اللَّطِيفُ عِنْدَ الْمِيزَانِ ● حَسْبُنَا اللَّهُ الْحَكِيمُ عِنْدَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ حَسْبُنَا اللَّهُ الْقَدِيرُ عِنْدَ الصِّرَاطِ حَسْبِيَ الله لا إلهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ● مَرْحَبًا مَرْحَبًا بِالصَّبَاحِ وَبِالْيَوْمِ الْجَدِيدِ . وَبِالْإِبَانِ وَبِالْقَيْنَةِ السَّعِيدِ . وَبِالسَّافِرِ وَالشَّهِيدِ اكْتُبْ لَنَا مَا نَقُولُ بِسْمِ اللهِ الْحَمِيدِ الْمَجِيدِ الرَّفِيعِ الْوَدُودِ الْمُحِيطِ الْفَعَالِ فِي خَلْقِهِ لِمَا يُرِيدُ وَهُوَ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ أَصْبَحْنَا بِاللَّهِ مُؤْمِنًا وَبِلِقَائِهِ مُصَدِّقًا وَبِحُجَّتِهِ مُعْتَرِفًا وَلِسِوَى اللَّهِ فِي الْأَلْوَهِيَّةِ جَاحِدًا وَعَلَى اللهِ مُتَوَكَّلَا نُشْهِدُ اللهَ وَنُشْهِدُ مَلَائِكَتَهُ وَكُتُبَهُ وَأَنْبِيَانَهُ وَحَمَلَةَ عَرْشِهِ بِأَنَّهُ هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَأَنَّ الْجَنَّةَ حَقُّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَأَنَّ الْحَوْضَ حَقٌّ وَأَنَّ الشَّفَاعَةُ حَقٌّ وَأَنَّ مُنكَرًا وَنَكِيرًا حَقٌّ وَ وَعْدَكَ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ أَنِيَّةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ عَلَى ذَلِكَ نَحْيِي وَعَلَيْهِ نَمُوتُ وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا وَلَا نَرَى عَذَابًا إِنْ شَاءَ اللهُ تَعَالَى . اللَّهُمَّ إِنَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا فَاغْفِرْ لَنَا أَوْزَارَنَا الْكَبَائِرَ وَاللَّمَمَ فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُهُمَا إِلَّا أَنْتَ . وَاهْدِنَا لِأَحْسَنِ الْأَخْلَاقِ فَإِنَّهُ لَا يَهْدِي لِأَحْسَنِهَا إِلَّا أَنْتَ . لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ وَالْخَيْرُ كُلُّهُ بِيَدَيْكَ نَسْتَغْفِرُكَ وَتَتُوبُ إِلَيْكَ . أَمَنَّا اللهُمَّ بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَأَمَنَّا اللهُم بِمَا أَنزَلْتَ مِنْ كِتَابِ فَصَدَّقْنَا ، اللهُمَّ أَمْلَا أَوْجُهَنَا مِنْكَ حَيَاءً وَقُلُوبَنَا مِنْكَ حُبُورًا ) اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا لَهُوما وَظَلِفًا وَلَا تَجْعَلْنَا ضَنِينًا وَعَمِيمًا وَنَمِيمَا وَنَفَاجًا وَدَاحِسَا اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَبْرَمَةِ وَالْجَوَى وَمِنَ الْعُتُقِ وَالْخَطْرَبَةِ وَالْخَيْلُولَةِ وَالْفَيْهَج وَالرَّنْعَ وَالْعَتْلِ وَالرَّمَاءِ وَالْفِتْنَةِ الدُّهْمَاءِ وَالْمَعِيشَةِ الضَّنَكَاءِ اللَّهُمَّ اجْعَلْ أَوَّلَ يَوْمِنَا هَذَا صَلَاحًا وَأَوْسَطَهُ فَلَاحًا وَأُخِرَهُ نَجَاحًا ) وَاخْتِمْ لَنَا بِالسَّعَادَةِ وَالشَّهَادَةِ وَالتَّوْبَةِ وَالْمَغْفِرَةِ وَالْإِيمَانِ اَللّهُمَّ اجْعَلْ اَوَّلَهُ رَحْمَةً وَأَوْسَطَهُ زَهَادَةً وَاخِرَهُ تَكْرِمَةَ اللَّهُمَّ ارْزُقْنَا مِنَ الْعَيْشِ أَرْغَدَهُ وَمِنَ الْعُمْرِ أَسْعَدَهُ وَمِنَ الرِّزْقِ أَوْسَعَهُ اللَّهُمَّ اعْفُ عَنَّا بِعَفْوِكَ وَاحْلُمُ عَلَيْنَا بِفَضْلِكَ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ لَا أَحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلَا يُهْزَمُ جُنْدُكَ وَلَا يُخْلَفُ وَعْدُكَ وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ سُبْحَانَكَ مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شكركَ يَا مَشْكُورُ اللَّهُمَّ أَوْزِعْنَا شُكْرَ مَا أَنْعَمْتَ بِهِ عَلَيْنَا فَإِنَّكَ أَنْتَ اللهُ الَّذِي ارْتَفَعَتْ عَنْ صِفَةِ الْجِبل صِفَاتُ قُدْرَتِكَ وَلَا ضِدَّ شَهِدَكَ حِينَ فَطَرْتَ الْمَأْرُوشَ وَلَا نِدَّ حَجَزَكَ حِينَ بَرَأتَ الْحَوَابَاتِ ) اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ جَحْمَةٍ لَا تَدْمَعُ وَمِنْ جَنَانٍ لَا يَفْزَعُ وَمِنْ قَلْبِ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ عَوَاذِ الْمَاعُونِ اللهُمَّ فَهَمْنَا أَسْرَارَ قُرانِكَ وَالْبَسْنَا مَلَابَسَ أَنْوَارِكَ وَاغْمِسْنَا فِي رَامُوزِ اللَّطَائِفِ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ يَا نُورَ الْأَنْوَارِ • يَا لَطِيفُ يَا سَتَارُ ) نَسْأَلُكَ أَنْ تُصَلِّي عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ نِبْرَاسِ الْأَنْبِيَاءِ وَنَيْرِ الْأَوْلِيَاءِ وَزِبْرِقانِ الْأَصْفِيَاءِ وَيُوحِ الثَّقَلَيْنِ وَضِيَاءِ الْخَافِقَيْنِ وَأَنْ تَرْفَعَ وُجُودَنَا إِلَى فَلْكِ الْعِرْفَانِ وَأَنْ تُثبت شُهُودَنَا فِي مَقَامِ الْإِحْسَانِ . يَا اللهُ يَا نُورُ يَا وَاسِعُ يَا غَفُورُ يَا مَنِ السَّمَاءُ بِأَمْرِهِ مَبْنِيَّةٌ ) وَالْغَبْرَاءُ بِقُدْرَتِهِ مَدْحِيَّةٌ وَالشَّوَاهِقُ بِحِكْمَتِهِ مَرْسِيَّةٌ ) وَالْقَمَرَانِ بِفَضْلِهِ مُضيئَةُ نَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الَّذِي تَرَقْرَقَتْ مِنْهُ الْحُنَّسُ وَالْاَزْهَرَانِ . وَتَجَلْجَلَتْ مِنْهُ الْعَنَانُ حِرْزًا مَانِعَا وَنُورًا سَاطِعاً يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالْأَبْصَارِ يُقَلبُ اللهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِأُولِي الْأَبْصَارِ طَسَم وَنَعُوذُ بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ مِنَ الْمَعَازِفِ وَالْعِضَةِ وَالْمَحْظُورِ وَالْمُمَاحَلَةِ وَالْغِمَارِ وَمِنْ كَيْدِ الْفُجَّارِ وَمِنْ حَوَادِثِ الْعَصْرَانِ وَمِنْ شَرِ الْاَجْرَانِ . يَا حَفِيظٌ اِحْفَظْنَا يَا وَلِيُّ يَا وَالِي يَا عَلِيُّ يَا عَالِي يَا مَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَا يَعْلَمُ أَحَدٌ كَيْفَ هُوَ إِلَّا هُوَ يَا اللَّهُ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا حَقُّ يَا وَاحِدُ يَا أَحَدُ يَا صَمَدُ يَا وَهَّابُ يَا فَتَّاحُ يَا مُحْيِي يَا مُمِيتُ يَا قَهَارُ يَا سَلَامُ • سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبِّ رَجِيمِ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ . هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ ) هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِرُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ الْغَفَّارُ الْمُبْدِئُ الْمُعِيدُ الْبَرُّ الْمُحْصِي الرَّزَّاقُ الْقَابِضُ الْبَاسِطُ الْخَافِضُ الرَّافِعُ الْمُعِيُّ الْمُذِلُّ الْمُقِيتُ الصَّادِقُ الْبَاقِي الرَّؤُوفُ النَّافِعُ الضَّارُّ الْمُهْلِكُ الْمُقَدِّمُ الْمُؤَخِّرُ الْعَفُو الْغَنِيُّ الْمُغْنِي الْمُنْتَقِمُ التَّوَّابُ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ الْبَصِيرُ حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ يَا دَائِمًا بِلَا فَنَاءِ وَيَا قَائِمَا بِلَا زَوَالٍ وَيَا مُدْبَرًا بِلَا وَزِيرِ سَهْلْ عَلَيْنَا وَعَلَى أَبَوَيْنَا وَعَلَى جَميع طَلبَةِ النُّورِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ كَافَّةً كُلَّ عَسير • اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلَا رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ وَلَا مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِ مِنْكَ الْجَدُّ سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِي الْعَظيمِ الْحَسِيبِ الْحَكَمِ الْعَدْلِ الرَّقِيبِ الْبَاذِخِ السَّامِحِ الْمُجِيبِ الْغَنِيَ الرَّشِيدِ الصَّبُورِ الْجَلِيلِ الْبَدِيعِ النُّورِ الْمُقْسِطِ الْجَامِعِ الْمُعْطِي الْمَانِعِ لا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْوَكِيلُ الشَّهِيدُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَتِينُ الْمَجِيد • لا إله إلا اللهُ الْوَاحِدُ الْوَالى . لا إله إِلَّا اللهُ الْمَاجِدُ الْمُتَعَالِي . أَعْدَدْنَا لِكُلِّ هَوْلٍ لَا إله إلا الله . وَلِكُلِّ رَغْسِ الْحَمْدُ لِلَّهِ . وَلِكُلِّ رَحَاءِ الشُّكْرُ لِلهِ . وَلِكُلِّ أَعْجُوبَةٍ سُبْحَانَ اللهِ ) وَلِكُلِّ لَزْنٍ حَسْبِيَ اللَّهُ وَلِكُلِّ إِثْمٍ اسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَلِكُلِّ شَجُو مَا شَاءَ اللهُ . وَلِكُلِّ قَضَاءِ وَقَدَرٍ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ وَلِكُلِّ مُصِيَةٍ إِنَّا لِلَّهِ وَلِكُلّ طَاعَةٍ وَمَعْصِيَةٍ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ وَلِكُلِّ شَجْبِ اسْتَعَنْتُ بِاللَّهِ وَ اللَّهُمَّ إِنَّا أَصْبَحْنَا نُشْهِدُكَ وَنُشْهِدُ مَلَائِكَتَكَ وَحَمَلَةَ عَرْشِكَ وَأَنْبِيَانَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بِأَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرِيكَ لَكَ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِي الْعَظِيمِ يَا رَحْمَنَ الدُّنْيَا وَيَا رَحِيمَ الْآخِرَةِ فَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنْتَ مَوْلْينَا وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ بِسْمِ اللهِ السَّافِي هُوَ اللهُ بِسْمِ اللَّهِ الْكَافِي هُوَ اللَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الْمُعَافِي هُوَ اللهُ بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ اللَّهُمَّ يَا مُحْيِي أَحْيِنَا حَيَاةً طَيِّبَةً بِالصَّحَةِ وَالْعَافِيَةِ فِي دَارِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ . فَاللَّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ . وَاللَّهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَلوةِ الْوُسْطَى وَقُومُوا قَانِتِينَ إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ نِعْمَ الْحَافِظُ اللهُ يَاحَافِظُ اِحْفَظْنَا مِنْ كُلِّ شَرٍ وَضَرٍ ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللَّهِ لله ما غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الأمر مِنْ شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ في صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللَّهُ عَليمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ • الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا أمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَئِكَةُ وَأُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ . فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ . وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيَ وَيُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ أَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَمَا لَنَا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدْينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْرَنَّ عَلَى مَا أَذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّل الْمُتَوَكَّلُونَ . قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا هُوَ مَوْلْينَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللهُ بِضُرْ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ . وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُل فِي كِتَابٍ مُبِينِ . وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ مَا يَفْتَح اللهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ) وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ الله قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللهُ بِضُرٌ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرْهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ الله عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكَّلُونَ . وَمَا جَعَلَهُ اللهُ إِلَّا بُشْرَى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِهِ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ • كَهيعص . حم عسق ، اِكْفِنَا وَارْحَمْنَا هُوَ اللهُ الْقَادِرُ الْقَاهِرُ الظَّاهِرُ الْبَاطِنُ الْفَاطِرُ اللطيفُ الْخَبِيرُ قَوْلُهُ الْحَقُّ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ يَا بَدِيعَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ نَسْأَلُكَ يعظم اللاهونية أَنْ تَنْقُلَ طِبَاعَنَا مِنْ طِبَاع الْبَشَرِيَّةِ وَأَنْ تَرْفَعَ مُهَجَنَا مَعَ مَلَائِكَتِكَ الْعُلْوِيَّةِ . يَا مُحَوّلَ الْحَوْلِ وَالْأَحْوَالِ حَوّلْ حَالَنَا إِلَى أَحْسَنِ الْحَالِ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ اسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ السَّابِقِ إِلَى الْأَنَامِ نورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ عَدَدَ مَنْ مَضَى مِنَ الْبَرِيَّةِ وَمَنْ بَقِيَ وَمَنْ سَعِدَ مِنْهُمْ وَمَنْ شَقِيَ صلوة تَسْتَغْرقُ العَدَّ وَتُحِيطُ بِالْحَدِ صَلوةَ لَا غَايَةَ لَهَا وَلَا انْتِهَاءَ وَلَا أَمَدَ لَهَا وَلَا انْقِضَاءَ صَلوتَكَ الَّتِي صَلَّيْتَ بِهَا عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَعِشْرَتِهِ مِثْلَ ذلِكَ بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ . وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اللهم رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ . اللهم اَعْطِنَا كُلَّ خَيْرٍ وَاعِدْنَا مِنْ كُلِّ شَرٍ . اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِبَائِهَا وَعَلَى الِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ . اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَالِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ اللهُمَّ بِحَقِّ كَلَامِكَ الْقَدِيمِ وَرَسُولِكَ الْكَرِيمِ وَبِحَقِّ جَميعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ . وَبِحُرْمَةِ الْأَوْرَادِ الْقُدْسِيَّةِ وَمَا فِيهَا مِنَ الْحَقَائِقِ يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ وَيَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ ادْفَعْ عَنَّا الْبَلَايَا وَارْزُقْنَا وَاسْتَاذَنَا وَوَالِدَيْنَا وَطَلابَ النُّور بِحُسْنِ الْخَاتِمَةِ أَمِينَ أمِينَ أمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ وَالِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا </span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evradı Fethiye-i Nakşibendiye]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=32748</link>
			<pubDate>Sun, 17 Nov 2024 12:29:43 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=32748</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evradı Fethiye-i Nakşibendiye</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evradı Fethiye Türkçe Okunuşu</span></span><br />
<br />
Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym<br />
<br />
Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
 Lâ ilâhe illallâhü adede habbâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede hayâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede hasatihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede kelimâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede halgihi.. Lâ ilâhe illallâhü zinete arşihi. Lâ ilâhe illallâhü mil’e semâvâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü mil’e ardıhi.. Lâ ilâhe illallâhü adede misli zâlike meahû.. Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şeriyke leh. Lehül-mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyul lâ yemûtü bi yedihil hayru ve hüve alâ külli şey’in gadiyr ve ileyh-il-masiyr.. Estağfirullâhe Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâhil-Aliyyil-Azıym... <br />
 Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
 Sübhânallâhi ve bi-hamdihi.. Ve mâ tevfiygu illâ billâhi ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâhi Sübhânallâh-il-Azıymi ve bi-hamdihi.. Sübhânallâhi ve bi-hamdihi adede halgihi ve zinete arşihi ve ridâe nefsihi ve midâde kelimâtihi ve müntehâ ılmihi ve minnetihi ve rahmetihi ve ra’fetihi ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh-il-Aliyyil-Azıym..Allâhümme yâ Hayyü yâ Gayyûmü yâ Allâhü yâ bediy-as-semâvâti vel ardi yâ Mâlik-el-Mülki yâ Zel-Celâli vel-ikrâm.. Yâ lâ ilâhe illâ ente innâ nes’elüke bi-izzetike en tuhyiye gulûbenâ ve ecsâmenâ ve ebdânenâ ve ervâhanâ bi-envâri mâ’rifetike ebeden dâimem bâgıyen hâdiyey yâ Allâhü yâ Allâhü yâ Allâh.Ve bi-envâri hidâyetike ve bi-envâri gudratike ilâhi â’mâlünâ galiylüv ve hâcâtünâ kesiyrüv ve ilâhünâ Basiyr.. Allâhümmef’al binâ mâ ente lehû ehlüv ve lâ tef’al binâ mâ nahnü lehû ehlün.. Allâhümme inni es’elüke mâ lâ estahiggu ve eûzü bike mimmâ estahiggu ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr ğufrâneke Rabbenâ ve ileyk-el-masiyr.. Ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh-il-Aliyyil-Aziym.. Elhamdü lillâhi Rabbil-âlemiyn es-salâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammediv ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyn..Allâhümme yâ Vâcib-el-Vücûdi ve yâ Vâhib-el-hayri vel cûd.. Efıd aleynâ envâra rahmetike ve yessir lenel-vüsûle ilâ kemâli mâ’rifetike.. Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ ve lâ yuhiytûne bi-şey’im min ilmihi illâ bi-mâ şâ’e ve lâ mâ’rifete lenâ illâ mâ elhemtenâ inneke entel-Aliym-ül-Hakiym.. Allâhümme innâ nes’elüke minel-ismeti devâmehâ ve minen-ni’meti temâmehâ ve minel-âfiyeti husûlehâ ve miner-rahmeti şümûlehâ ve min-el-ayşi erğadehû ve minel umri es’adehû ve minel vagti etyebehû ve miner rizgi evseahû ve minel fadli â’zebehû ve minel lutfi enfe’ahû ve minel in’âmi e’ammehû ve minel ihsâni etemmehû.. Allâhümme yâ Allâhü kül lenâ yâ Cebbâr.. Ve lâ tekün aleynâ yâ Ğaffâr.. Allâhümme yâ Allâhü ahtim bis-seâdeti âcâlenâ ve haggig biz-ziyâdeti âmâlenâ vagrum bil-âfiyeti ğudüvvenâ ve âsâlenâ vec’al ilâ rahmetike ve mağfiratike masiyranâ ve meâlenâ ve subbe sicale afvike alâ zünûbinâ ve münne aleynâ bi-islâhi uyubinâ vec’al-it-tagvâ zâdenâ ve fiy diynike ictihâdenâ fe-inne aleyke tevekkülenâ ve i'timâdenâ ve sebbitnâ alâ nehc-il istigâmeti ve eidnâ mim mûcibât-in-nedâmeti yevm-el-giyâmeti ve haffif annâ sigal-el-evzâri verzügnâ meıyşetil-ebrâr vagfinâ vasrif annâ şerral-eşrâri ve a'tig rigâbenâ ve rigâbe âbâinâ ve ümmehâtinâ ve meşâyihinâ ve üstâzinâ mined-deyni vel-mezâlimi ven-nâri bi-izzetike yâ Aziyzü yâ Ğaffârü ya Keriymü yâ Settârü yâ Haliymü yâ Vehhâb.. Ve sallallâhümme alâ seyyidinâ Muhammediv ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyne (Âmin) bi-rahmetike yâ Erham-er-Râhimiyn vel-hamdülillâhi Rabbil-âlemiyn... <br />
 Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
Estağfirullâh-el-Aziym.. Estağfirullâh-el-Aziym.. Estağfirullâh-el-Aziym.. Elleziy lâ ilâhe illâ hüvel-Hayyül Gayyûme ve etûbü ileyh.. Allâhümme-entes-Selâmü ve minkes-Selâmü ve ileyke yerci-üs-Selâmü hayyinâ Rabbenâ bis-Selâmi ve-edhilnâ dâr-as-Selâmi tebârakte Rabbenâ ve teâleyte yâ Zel-Celâli-vel-ikrâm.. Allâhümme lekel hamdü hamdey yüvâfiy niamike ve yükâfiy meziyde keramike ahmedüke bi-cemiy-i mehâmidike mâ alimtü minhâ ve mâ lem â’lemü ve alâ cemiy-i niamike küllihâ mâ alimtü minhâ ve mâ lem â’lem ve alâ külli hâl.. <br />
E'ûzü billâhi min-eş-şeytan-ir-raciym Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel-Hayyül Gayyûmü lâ te’hüzühû sinetüv velâ nevm lehû mâ fis-semâvâti ve mâ fil-ardi men-zellezî yeşfeu indehû illâ bi-iznih yâ’lemü mâ beyne eydiyhim ve mâ halfehüm ve lâ yuhiytûne bi-şey’in min ilmihiy illâ bi-mâ şâ’e vesia kürsiy-yühüs-semâvâti vel-arda ve lâ yeûdühû hifzuhümâ ve hüvel-Aliyyül-Aziym.. Sübhânallâhi el-hamdü lillâhi Allâhü ekberu lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şeriyke leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey’in Gadiyr.. Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber.. Lâ ilâhe illallâh-ül Melik-ül Cebbâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Vâhid-ül Gahhâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Aziyz-ül-Ğaffâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Keriym-üs-Settâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Kebiyr-ül-Müteâl.. Lâ ilâhe illallâhü Hâlig-ul- leyli ven-nehâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül mâ'bûdü bi-külli mekân.. Lâ ilâhe illallâh-ül mezkûr-ül bi-külli lisân.. Lâ ilâhe illallâh-ül mâ’rûfü bi-külli ihsân.. Lâ ilâhe illallâhü iymânem billâh.. Lâ ilâhe illallâhü emânem minallâh.. Lâ ilâhe illallâhü emâneten indallâh.. Lâ ilâhe illallâhü ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh.. Lâ ilâhe illallâhü ve lâ nâ’büdü illâ iyyâh.. Lâ ilahe illallâhü haggan hagga.. Lâ ilahe illallâhü iymânev ve sidgâ.. Lâ ilâhe illallâhü teabbüdev ve riggâ.. Lâ ilâhe illallâhü telâttüfev ve rifgâ.. Lâ ilâhe illallâhü gable külli şey.. Lâ ilâhe illallâhü bâ’de külli şey.. Lâ ilâhe illallâhü yebgâ Rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü külli şey.. Lâ ilâhe illallâh-ül Melik-ül Haggul-mübiyn.. Lâ ilâhe illallâh-ül Melik-ül Haggul-yagiyn.. Lâ ilâhe illallâh-ül Aliyyül-Aziym.. Lâ ilâhe illallâh-ül Hakim-ül-Keriym.. Lâ ilâhe illallâhü Rabbüs semâvât-is-seb’i ve Rabbül arş-il-Aziym.. Lâ ilâhe illallâhü ekram-ül ekramiyn.. Lâ ilâhe illallâhü erham-ür-râhimiyn.. Lâ ilâhe illallâhü habib-üt-tevvâbiyn.. Lâ ilâhe illallâhü râhim-ül-mesâkiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hâdiyül-mudilliyn.. Lâ ilâhe illallâhü delil-ül-hâiriyn.. Lâ ilâhe illallâhü emân-ül-hâifiyn.. Lâ ilâhe illallâhü ğıyâs-ül müsteğıysiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-un-nâsiriyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-hâfiziyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ül-vârisiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-hâkimiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ur-râzigiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-fâtihiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-ğâfiriyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ur-râhimiyn.. Lâ ilâhe illallâhü vahdehû ve sadega va’dehû ve nasara abdehû ve e’azze cündehû ve hezem-el-ahzâbe vahdehû ve lâ şey’e bâ’dehû.. Lâ ilâhe illallâhü ehl-ün-ni’meti ve lehül-fadlü ve lehüs-senâ’ül-hasen.. Lâ ilâhe illallâhü adede halgihi ve zinete arşihi ve ridâe nefsihi ve midâde kelimâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü Sahib-ül vahdâniyyet-il ferdâniyyet-il gadiymiyyet-il ezeliyyet-il ebediyyet-illeziy leyse lehû siddüv ve lâ niddüv ve lâ şibhüv ve lâ şeriyküy yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyül lâ yemûtü biyedih-il hayru ve hüve alâ külli şey’in gadiyr ve ileyh-il masiyr.. Hüvel-evvelü vel-Âhiru vez-Zâhiru vel-Bâtınü ve hüve bi-külli şey’in Aliym. Leyse kemislihi şey’ün ve hüves-semi’ül-Basiyr.. Hasbünallâhü ve ni’mel-vekiyl ni’mel Mevlâ ve ni’men-nasiyr.. Hasbünallâhü ve ni’mel-vekiyl ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr.Ğufrâneke Rabbenâ ve ileyk-el-masiyr. Allâhümme lâ mânia limâ a’tayte ve lâ mu’tiye limâ mena’te ve lâ râdde limâ gadayte ve lâ yenfeu zel-ceddi mink-el-ced.. Sübhâne Rabbiyel aliyyil-â’lel-Vehhâb.. Sübhâne Rabbiyel aliyyil-a’lel Keriym-il-Vehhâb.. Sübhâneke mâ abednâke hagga ibâdetike.. Sübhâneke mâ arafnâke hagga ma’firatike.. Sübhâneke mâ zekernâke hagga zikrike.. Sübhâneke mâ şekernâke hagga şükrike.. Sübhân’Allâh-il-ebediyyil-ebed.. Sübhân’Allâh-il-Vâhid-il-Ehad.. Sübhân’Allâh-il ferd-is-Samed.. Sübhân’Allâhi Râfi-is-semâvati bi-ğayri amed.. Sübhân’Allâhi Bâsit-il-eradıyne bilâ sened.. Sübhân’Allâh-illeziy lem yettehiz sâhibetev ve lâ veledâ.. Sübhân’Allâh-illeziy lem yelid ve lem yûled ve lem yeküllehû küfüven ehad.. Sübhân-el-Melik-il-Guddûs.. Sübhâne zil-mülki vel-melekût.. Sübhâne zil-izzeti vel-azameti vel-gudrati vel-heybeti vel-celâli vel-cemâli vel-kemâli vel-begâi ves-senâi ved-diyâi vel-âlâi ven-nüamâi vel-kibriyâi vel ceberût.. Sübhân-el Melik-il-ma’bûd.. Sübhân-el Melik-il-vücûd.. Sübhân-el Melikil Hâlig-il Hayyilleziy lâ yenâmü ve lâ yemût.. Sübbûhün Guddûsür Rabbünâ ve Rabbül-melâ’iketi ver-rûh.. Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh-il Aliyyil-Aziym.. <br />
<br />
Allâhümme ent-el melik-ül-haggullezi lâ ilâhe illâ ente.. <br />
<br />
Yâ Allâhü.. Yâ Rahmânü.. Yâ Rahiymü.. Yâ Mâlikü, Yâ Guddûsü, Yâ Selâmü, Yâ Mü’minü, Yâ Müheyminü, Yâ Aziyzü, Yâ Cebbâru, Yâ Mütekebbiru, Yâ Hâligu, Yâ Bâriü, Yâ Musavviru, Yâ Ğaffâru, Yâ Gahhâru, Yâ Vehhâbü, Yâ Razzâgu, Yâ Fettâhu, Yâ Aliymü, Yâ Gâbidu, Yâ Bâsitu, Yâ Hâfidu, Yâ Râfiu, Yâ Mü’izzü, Yâ Müzillü, Yâ Semiy’u, Yâ Basiyru, Yâ Hakemü, Yâ Adlü, Yâ Latiyfü, Yâ Habiyru, Yâ Haliymü, Yâ Aziymü, Yâ Ğafûru, Yâ Şekûru, Yâ Aliyyü, Yâ Kebiyrü, Yâ Hafiyzü, Yâ Mugiytü, Yâ Hasiybü, Yâ Celiylü, Yâ Keriymü, Yâ Ragiybü, Yâ Müciybü, Yâ Vâsiu, Yâ Hagiymü, Yâ Vedûdü, Yâ Meciydü, Yâ Bâ’isü, Yâ Şehiydü, Yâ Haggu, Yâ Vekiylü, Yâ Gaviyyü, Yâ Metiynü, Yâ Veliyyü, Yâ Hamiydü, Yâ Mühsiy, Yâ Mübdiü, Yâ Müiydü, Yâ Muhyi, Yâ Mümiytü, Yâ Hayyü, Yâ Gayyûmü, Yâ Vâcidü, Yâ Mâcidü, Yâ Vâhidü, Yâ Ehadü, Yâ Samedü, Yâ Gâdiru, Yâ Mugtediru, Yâ Mugaddimü, Yâ Müahhiru Yâ Evvelü, Yâ Âhiru, Yâ Zâhiru, Yâ Bâtinü, Yâ Vâliy, Yâ Müteâliy, Yâ Berru, Yâ Tevvâbü, Yâ Mün’imü, Yâ Müntegimü, Yâ Afüvvü, Yâ Raüfü, Yâ Mâlik-el-mülki, Yâ Zel-Celâli vel-ikrâmi, Yâ Rabbi, Yâ Mugsitu, Yâ Câmiu, Yâ Ğaniyyü, Yâ Muğni, Yâ Mü’tiy, Yâ Mâniu, Yâ Darru, Yâ Nâfiu, Yâ Nûru, Yâ Hâdiy, Yâ Bediy’u, Yâ Bâgiy, Yâ Vârisü, Yâ Raşiydü, Yâ Sabûru, Yâ Sâdigu, Yâ Settâru, Yâ men tegaddeset an-il-eşbâhi zâtühû ve tenezzehet am müşabehet-il emsâli sıfâtühû ve yâ men dellet alâ vahdaniyyetihi ve âyâtihi ve şehidet bi-rübûbiyetihi masnû’atühû. Vâhidül lâ min gilletiv ve mevcûdül lâ min illetin.. Yâ men hüve bil-birri mâ’rûfüv ve bil ihsâni mevsûfün. Ma’rûfüm bilâ ğayetin, ve mevsûfüm bilâ nihayetin evvelün gadiymüm bilâ ibtidâ’i, âhirün keriymür rahiymüm bilâ intihâ’i.. Ve ğafera zünûb-el müznibiyne keramev ve hilmen.. Yâ mel leyse kemislihi şey’ün ve hüves-Semiy’ul-Basiyr.. Hasbünallâhü ve ni’mel-vekil ve ni’mel-Mevlâ ve ni’men nasiyr.. Yâ dâ’imem bilâ fenâ’iv ve yâ gâimem bilâ zevâlin ve yâ müdebbiram bilâ veziyrün, sehhil aleynâ ve alâ vâlidiynâ külle asiyr. Lâ uhsiy senâ’en aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike azze câruke ve celle senâ’üke ve tegaddeset esmâ’üke ve azume şânüke ve lâ ilâhe ğayruke.. Yef’alüllahe mâ yeşâ’ü bi-gudratihi ve yahkümü mâ yüriydü ve bi-izzetihi.. Elâ ilâllâhi tasiyr-ül-umûr küllü şey’in hâlikün illâ vechehû lehül-hükmü ve ileyhi türce’ûn.. Feseyekfiykehümüllahü ve hüves-Semiy’ul-Aliym.. Hasbünallâhü ve kefâ semiAllâhü limen deâ leyse verâAllâhil müntehâ menî tesame billâhi yuhyiy.. Sübhâne men lem yezel Rabben rahiymev ve lâ yezâlü keriymen.. Lâ ilâhe illallâhül haliym-ül-keriymü Sübhânallâhi ve tebârakallâhü Rabbüs-semâvatis-seb’i ve Rabbül arş-il-Aziym vel-hamdü lillâhi Rabbil-âlemiyne ilâhev vâhiden ehaden sameden ferden vitren hayyen gayyûmen ebeden lem yettehiz sahibetev ve lâ veledev ve lem yekül lehû şeriykün fil mülki ve lem yekûl lehû veliyyüm min-ez-zülli ve kebbirhü tekbiyran Allâhü ekber.. <br />
<br />
Hasbünallâhü li-dininâ.. Hasbünallâhü li-dünyanâ.. Hasbünallâhü limâ ehemmenâ.. Hasbünallâhü limen bega aleynâ.. Hasbünallâhü limen hasedenâ, Hasbünallâhü limen kâdena bi-su’in.. Hasbünallâhü ind-el-mevti.. Hasbünallâhü ind-el-kabri.. Hasbünallâhü ind-el-mesâ’ili.. Hasbünallâhü ind-el-hisabi.. Hasbünallâhü ind-el-miyzâni.. Hasbünallâhü ind-es-sırati.. Hasbünallâhü ind-el-cenneti ven-nâr.. Hasbünallâhü ind-el-lika’i.. HasbiyAllâhüllezi lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve ileyhi üniyb.. Lâ ilâhe illallâhü Sübhânallâhi mâ â’zamAllâhü lâ ilâhe illallâhü Sübhânallâhi mâ ahlemAllâhü.. Lâ ilâhe illallâhü Sübhânallâhi mâ ekremAllâhü.. Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şeriyke lehu Muhammedür Resûlüllah.. Allâhümme salli alâ Muhammedin küllemâ zekereh-üz-zâkirun.. Allâhümme salli alâ Muhammedin küllemâ gafele an zikrih-il-ğâfilûn.. Radîynâ billâhi teâlâ Rabben ve bil-islâmi diynen ve bi-Muhammedin sallallâhü aleyhi ve selleme nebiyyen ve resûlen ve bil-gur’âni imâmev ve bil-kâ’beti gibletev ve bis-salâti ves-savmi vez-zekâti vel-hacci farizatan ve bil-mü’miniyne ihvânev ve bil-mü’minâti ahevâtiv ve bis-Sıddiygi vel-Faruki ve ziyn-Nûreyni vel-Mürtedâ e’immeten ve bi-sair-is-sahabeti ridvanullahü teâlâ aleyhim ecma’iyne kıdveten bi-halâllahi teâla helâlev ve bihi hisabev ve bi-haramillahi teâlâ haramev ve bihi azabev ve bil-cenneti sevabev ve bin-nâri ikaben.. Merhaben merhaba bis-sabah-il-cedidi ve bil-yevm-is-sa’iyd ve bil-melekeyn-il kirâmeyn-il kâtibeyn-iş şâhideyn-il âdileyni hayyen kümAllâhü teâlâ fi gurreti yevminâ hazektübâ fi evveli sahifetinâ hâzihi  Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym  ve eşhede bi-enna neşhedü en lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerike lehu ve neşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühu erselehu bil-hüdâ ve din-il-hakkı alâ hâzih-iş-şehadeti nahyâ ve aleyhâ nemûtu ve aleyhâ nüb’asü inşâ’Allâhu teâlâ.. E’uzü bi-kelimâtillah-it-tâmmati külleha min şerri mâ halâga.. Bismillahi hayr-il-esmâ-i.. Bismillahi Rabbil-ardi ve Rabbis-semâ’i.. Bismillahillezi lâ yadurru mâ’a ismihi şey’ün fil’ardi ve lâ fis-semâ’i ve hüves-semi’ul-aliym.. El-hamdü lillâhillezi ahyanâ bâ’de mâ ematenâ ve redde ilebnâ ervahenâ ve ileyh-il bâ’sü ven-nüşuûr.. Asbahnâ ve asbehal-mülkü lillâhi vel-azametü velkibriyâ’ü vel-ceberutü ves-sultanü vel-bürhanü lillâhi vel-âlâü ven-nuamâ’ü lillâhi vel-leylü ven-neharü lillâhi ve mâ sekene fiyhimâ lillah-il vahid-il-kahhâr.. Asbahnâ alâ fıtra’t-il-islâmi ve alâ kelime’t-il-ihlâsi ve alâ din-i nebiyyinâ Muhammedin sallAllâhu aleyhi ve selleme ve alâ milleti ebiynâ İbrahiyme haniyfen müslimen ve mâ kân emin-el-müşrikiyn.. Salâvatullahi ve melâ’iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halgihi alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashabihi aleyhi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullahi ve berekâtühü.. <br />
<br />
Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ Rasûlallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ habiballâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ halilallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ nebiyyallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ safiyyallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hayra halgillâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ menihtârahullah.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men erselehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men zeyyenehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men kerramehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men azzemehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ seyyid-el-mürseliyn.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ imam-el-müttegiyn.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hâtem-en-nebiyyin.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ şefi-al-müznibiyn.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ rasûle Rabbil-âlemiyn.. Salâvatullahi ve melâ’iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halgihi alâ seyyidinâ Muhammediv ve alâ âlihi ve ashâbihi aleyhi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullâhi ve berekâtüh.. Allâhümme salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-evveliyn.. Ve salli alâ seyyidinâ Muhammedin fil-âhiriyn.. Ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-melâil â’lâ ilâ yevmid-din ve salli alâ seyyidinâ Muhammedin fi külli vagtiv ve hıyn ve salli alâ cemiy-il enbiyâ-i vel-mürseliyn ve alâ melâ’iketik-el-mugarrabiyn ve alâ ibâdik-es-sâlihiyn ve alâ ehl-i tâ’atike ecmaiyne min ehlis-semâvâti ve min ehl-il eradiyn verhamnâ vahşürnâ me’ahüm bi-rahmetike yâ Erham-er-Râhimiyn.. Allâhümme edhilnâ fi rahmetike ve ente hayr-ür-râhimiyn.. <br />
Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
 Allâhümme yâ Mâlik-er-Rigâb.. Yâ müfettih-el-ebvâb.. Ve yâ müsebbib-el-esbâb heyyi lenâ sebeben lâ nestatıy’u lehu taleben.. Allâhümmec’alnâ meşguliyne bi-emrike âminiyne bi-ahdike âyisiyne min halkıke ânisiyne bike müstevhışıyne an gayrike radıyne bi-kada’ike sâbiriyne alâ belâ’ike şâkiriyne le-ni’mâ’ike mütelezziziyne bi-zikrike ferihiyne bi-kitabike münâciyne bike fi ânâ’il-leyli ve etraf-in-nehâr mübgızıyne lid-dünya muhibbiyne lil-âhireti müştakıyne ilâ lika’ike müteveccihiyne ilâ cenâbike müsta’ıddıyne lil-mevti..Rabbenâ Âtina mâ ve adtenâ alâ rüsûlike ve lâ tuhzinâ yevm-el-kıyameti inneke lâ tuhlif-ül-mi’ad. Allâhümmec’al tevfiyke refiykanâ ves-sırat-el müstakiyme tariykanâ. Allâhümme evsılnâ ilâ makasidina ve tüb aleynâ inneke ent-et-tevvab-ür-rahiym.. Allâhümme bike asbahnâ ve bike emseynâ ve bike nahyâ ve bike nemûtü ve ileyk-el-masiyr.. Allâhümme erinel-hakka hakkan verzuknâ ettiba’ahu ve erinel-bâtıla bâtılen verzuknâ ectinâbehu teveffenâ müslimiyne velhıknâ bis-sâlihiyn.. Vedfâ’annâ şerrez-zâlimiyne ve eşriknâ fi dua-il-mü’miniyn.. Ve ginâ Rabbenâ şerre mâ kadayte.. Allâhümmağfir li-ümmeti Muhammed.. Allâhümmansur ümmete Muhammed.. Allâhümmerham ümmete Muhammed.. Allâhümmahfaz ümmete Muhammed.. Allâhümme ferric an ümmeti Muhammed.. Allâhümme yâ habib-et-tevvâbiyne tüb aleynâ ve yâ emân-el-hâ’ifiyne âminnâ ve yâ delil-el-mütehayyiriyne düllenâ ve yâ hadiyel-mudıllıynehdinâ ve yâ gıyas-el müstagıysiyne agisnâ ve yâ recâ-el-münkatı’ıyne lâ taktâ’ recâ’enâ ve yâ gafir-el-müznibiyne ıgfir lenâ zünübenâ ve kefir annâ seyyi’atinâ ve teveffenâ mâ’al-ebrâr Allâhümme nevvir kulûbenâ.. Allâhümmeşrah sudurenâ.. Allâhümme yessir umurenâ.. Allâhümmestür uyubenâ.. Yâ hafiy-yel-eltâfi neccinâ mimmâ nehaf.. Allâhümmagfir lenâ ve valideynâ ve li-üstâzinâ ve li-meşâyihinâ ve li-ihvanina ve li-ashabinâ ve li-ahbabinâ ve li-aşâ’irinâ ve li-kabâ’ilinâ ve limen lehu hakka aleynâ ve limen vessanâ bid-dua’il-hayri ve li-cemi-il mü’miniyne vel-mü’minât vel-müslimiyne vel-müslimât el-ahyâ’ü minhüm vel-emvât.. Allâhümmahfeznâ yâ feyyâzü min cemi-il belâ’i vel-emrâzı kâffeten bi-rahmetike yâ erham-er-râhimiyn..<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Evradı Fethiye Türkçe Meali</span></span><br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
<br />
Allahu Tealanın yarattığı taneler sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın hayatı sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın yarattığı küçük taşlar sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın kelimeleri sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın bütün yarattıkları sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim<br />
Allahu Tealanın arş-ı aziminin ağırlığınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın gökleri dolusunca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın yerleri dolusunca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Bütün bu zikrolunanların misli sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Mabud-u bil-hak yoktur, illa Allahu Teala vardır Birdir, uluhiyette ortağı yoktur. Mülk ve tasarruf onundur. Bütün hamdedenlerin hamdi ona mahsustur. Bütün dirileri diri eden bütün ölenleri öldüren odur. Bütün hayırlar onun elindedir. Herşey üzerine bizzat kadirdir tam kudret sahibidir öldükten sonra bizimde dönüşümüz onadır.<br />
Allahu Tealadan günahlarımın örtülmesini ve mağfiretimi dilerim. Allahu Tealayı zatı pakine ve şanı şerefine layık olmayan noksanlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim.Hamd Allahu Tealaya mahsustur. Mabud-u bil-hak yoktur, illa Allahu Teala vardır herşeyden büyük ve ziyadesiyle uludur. Masiyetlerden onun korunması ile sakınır taat ve ibadetede çok ulu ve yüce olan Allahu Tealanın yardımı ile kudret bulurum.<br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
Allahu Tealayı zatı pakine ve şanı şerefine layık olmayan noksanlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ve ona Hamd-ü sena ederim. Zatı ecel ve alasının kudret ve kuvvetini ve kulun aciz ve zilletini öğrenmemize tevfikini ihsan buyuran ve bizleri iyman ve İslamla şereflendiren odur. O ulu Allahu Tealayı noksan ve eksik sıfatlardan pak eder ve beni bu lütfuna mazhar kıldığı içinde aynı zamanda ona hamdederim. Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih eder ve ona yarattıkları sayısınca hamd-ü sena ederim. Bu tespih ve tahmidim arş-ı aziminin ağırlığıncadır. Bu tespih ve tahmidim benden razı olasıya kadardır. Bu tespih ve tahmidim kelimelerinin miktarı ve ilminin sonsuzluğu kadardır. Bu tespih ve tahmidim ihsan ve inayet buyurduğu nimetleri, rahmetleri, refetleri kadardır. Bu tespih ve tahmid ve diğer bütün ibadetlere gücümün yetmesi ancak Allahu Tealanın azamet ve tevfiki ile olabilmektedir. Bütün bunlara bende kuvvet ve kudret yoktur. Kuvvet ve kudret onundur. Bütün bunlar Allahu tealanın kudreti ve yardımı sayesindedir. O öylesine yüce ve Ulu öylesine azamet sahibidirki Ona sıfat ve mahiyyeti ilahiyesinde kimse ortak olamaz. Herşey ona nisbetle hakirdir. Ey her zaman diri ve canlı, daimi hayat sahibi Ey her zaman yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam göstern Allahım. Ey vücudu vacib olan Allah Ey göklerin ve yerlerin yaratıcısı Ey mülkün gerçek maliki ve mutasarrıfı Ey şeref ve kemal sahibi Ey zatı eceli ve alasından başka Mabud-u bil-hak olmayan illa zatı var olan Kudret ve azametin hürmetine senden kalplerimizi, cisimlerimizi, bedenlerimizi ve ruhlarımızı marifetinin nurları ile ebedi, baki, daim ve hadi olarak ihya etmeni isteriz. Ya Allah Ya Allah<br />
Ya Allah Hidayetinin ve Kudretinin nurları ile bizleri nurlandır.<br />
Ey Allahım senin için amellerimiz ve ibadetlerimiz gayet azdır sana ihtiyacımız ise gayet çoktur. İlahımız amel ve ibadetlerimizin azlığını ve ihtiyaçlarımızın çokluğunu görücüdür. Allahımız ne iyi bir Mevladır ki bu kadar az amel ve ibadete dahi fazlı ve keremi ile bol bol sevaplar bahş ve ihsan eder ne iyi yardımcıdırki ihtiyaçlarımızı karşılar ve giderir. Günahlarımız için mağfiretini dileriz Ey Rabbimiz öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Masiyetlerden onun korunması ile sakınır taat ve ibadetede çok ulu ve yüce olan Allahu Tealanın kudreti ve yardımı ile kuvvet buluruz. Bütün Hamd-ü senalar o Allahü tealayadır ki alemlerin Rabbi, mürebbisi ve malikidir. Salat ve selam Efendimiz Hazreti Muhammed (A.S)’a ve onun aline, evladına ve ashabına olsun. Ey vücudu sabit ve Kamil ey kullarına kereminin ve rahmetinin eserlerinin bahşedici Allahım Rahmetinin ışıklarını üzerimize dök taşır bizi nimetlerinle sevindir ve üzerimizdeki şerleri ve zararları defeyle Seni kemal ile bilmek ve bulmak nasıl mümkün ise tevfikinle onu bize kolaylaştırki sana vasıl olalım Seni noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederiz. Biz senin künh-ü zatını bilmekten aciziz. İlminin tamamı sendedir ancak öğrettiğin kadarını bilebiliriz başka bilgimiz yoktur. Bize bildirdiğin kadarını biliriz. Ancak o kadarını biliriz ki onu sen kalplerimize feyz yolu ile kendi kazancımız olmaksızın telkin ve ilham eyledin. Gerçekten bilgin herşeyi kuşatır sen herşeyi bilirsin herşeyi yerli yerine koyan ilim, amel ve ihsanda kemal sahibi ancak sensin Allahım İsmetimizi devam ettirmeni ,bizi isyanlardan korumanı ve şerlerimizi def eylemeni isteriz. Dünyada ve Ahirette bize ihsan edeceğin nimetlerin tamamını isteriz afiyetin husulünü isteriz Rahmetinin şumülünü isteriz. Geçim ve dirlik bakımından genişlik isteriz ömürlerimizin mest ve mübarek olmasını isteriz vakit ve zamanın pak olmasını isteriz bol ve geniş rızık isteriz Kullarına sebebsiz olarak ihsan buyurduklarının tatlısını ve iyisini isteriz Lütuf ve tevfikinin en yararlısını isteriz Dünya ve Ahiret nimetlerinin tamamını isteriz. İyman ve diğer ibadetlerde tam ihlas ihsanını isteriz Allahım Din ve Dünyamız için yararlı ol kullarına yararlı olan ancak sensin. Ey kullarının işlerini düzelten her işlerine tekeffül eden ve onların düzelmelerini takdir eyleyen Din ve Dünyamız için bize zararlı olma zira zararları ulaştırmayı icad edende sensin Allahım ecellerimizi iyilik ve saadetle doldur ve sonuçlandır Ümitlerimizi ve ricalarımızı fazlasıyla gerçekleştir. Bizi her vakit afiyete yakın et ve ulaştır öldükten sonra sana dönüşümüzde bize rahmet ve mağfiret kıl affını üzerimize boşaltarak günahlarımızı bağışla ve yok eyle ayıplarımızı ıslah ve fesadlarımızı gidererek bizi nimetlendir. Takvayı bizim için yol azığı ve rızık kıl olanca gücümüzle senin taatinde bulundur Biz aciziz seni kefil ettik sana dayandık ve sana güvendik bizi doğru yol üzerinde sabit ve daim eyle bizi kıyamet günü pişmanlığı gerektirecek şeylerden koru günahlarımızın ağırlığını hafiflet bizi salih kullarını rızıklandırdığın gibi rızıklandır ihtiyacımız olan şeylerde bize kifayet edici ol yaramazların şerlerini ve yaramazlıklarını döndür ve men et kendimizi ve nefsimizi azad et ana ve babalarımızın nefislerinide azad et şeyhlerimizi ,pirlerimizi, üstadlarımızıda azad et borçlardan, zalimlerden ve cehennem ateşinden koru Kudret ve azametin hürmetine ey kemal ve Kudret sahibi ey günah ve kabahatlerimizi örtücü ey kullarının istediklerini verici ey asilerin günah ve ayıplarını örtücü ey asilerin cezalandırılmalarında acele etmeyen Ey karşılıksız türlü atiyyeler zahiri ve batini nimetler bağışlayıcı Ya Allah efendimiz ve ulumuz Hazreti Muhammedin(A.S) üzerine ne kadar layıksa o kadar salat et, aline, evladına ve ashabınada (amin) Rahmetin sebebi ile ey rahmedicilerden daha fazla rahmedici ve nimetlendirici Bütün hamd-ü senalar o Allahu Tealayadır ki alemlerin Rabbi, mürebbisi ve malikidir.<br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
Azamet sahibi Allahu Tealadan dünya ve ahirette günahlarımı açığa çıkarmamasını örtmesini ve mağfiret etmesini dilerim O Allahu Teala ki ondan gayri Mabud-u bil-hak yoktur illa Allahu Teala vardır.Daima diridir yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam göstericidir ve ben ona döner ona tövbe ederim. Allahım sen noksanlardan ve afetlerden salim ve münehzehsin mahlukatın afetlerden ve mekruh olan şeylerden selametide ancak sendendir. Selamet sana raci olur. Ey Rabbimiz bizi afetlerden ve mekruh olan şeylerden selametle diri eyle bizi cennetine dahil eyle Ey Rabbimiz senin hayrın ve yararın çoktur herşey üzerine tam bir Kudretle faik ve galibsin Ey azamet ve ikram sahibi Allahım bize ulaşan nimetlerine hamdolsun ki o hamdimiz ancak senin içindir o hamdimiz dünya ve ahirette senin ziyade keremine müsavidir.Sana senin bütün hamdlerinle ve hamdlerinden bilmiş olduklarımla hamd ederim Bildiğim ve bilmediğim bütün nimetlerine hamd ederim İster sevinç ve neşe ister yas ve keder bütün hallerde sana hamd ederim<br />
EUZÜ BESMELE<br />
O yegane Mabud-u haktır. Ondan başka Mabud yoktur. Hayat sıfatı ile muttasıf baki daim ebedidir. Halkın umuruna kaimdir onu ne gaflet ne de uyku basar göklerde ve yerde ne varsa hep onundur onun mülküdür izni olmaksızın kim yanında şefaat edebilir o yarattıklarının önünde ve arkasında ne varsa hepsini bilir onlar ise onun malumatından hiçbirisini kavrayamazlar ancak dilediği kadarını kavrayabilirler onun Kürsüsü yerleri ve gökleri kuşatmıştır ve bunların korunması ona ağırlık ve meşakkat vermez O pek Ulu pek Büyüktür. Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim.Hamd Allahu Tealaya mahsustur. Allahu Teala herşeyden Yüce ve çok Uludur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır tektir ortağı ve benzeri yoktur mülk onundur hamd onundur o herşey üzerine kadirdir Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Hamd Allahu Tealaya mahsustur ve Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır o herşeyden yüce ve uludur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki cebbar padişah odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Uluhiyette tekdir ve birdir herşey üzerine galiptir. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki galiptir ve günahları yarlıgayıcıdır. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Kerimdir ve ayıpları örtücüdür. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Şanı yücedir ve herşey üzerine tam kudretle faik ve alidir. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki geceleri ve gündüzleri yaratıcıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her mekanda Mabuddur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her lisanda zikrolunur.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bütün iyiliklerle tanınmıştır.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her an yeni bir iştedir. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu tealayı iman ve tasdik ettiğim için söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Tealada aman olarak söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Teala katında emanet olduğundan söylerim.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki onun tevfiki olmaksızın isyandan yüz çevirmeye ibadet ve taatte sebat ve karar etmeğe imkan yoktur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Allahu Tealadan gayriye ibadet etmeyiz ancak ona ibade ederiz doğru ve haklı bildiğim için LA İLAHE İLLALLAH derim LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu tealayı iman ve tasdik ettiğim ve sadık olduğum için söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini ibadet ve kulluk olduğu için söylerim LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Teala bana iyilik ettiği için söylerim Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki herşeyden öncedir ondan gayri evvel yoktur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki ondan sonra hiçbirşey yoktur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bizim Rabbimiz herşey fani olup gittikten sonra da bakidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki gerçek padişahtır padişahlığa layıktır İstihkak padişahlık ile zahirdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki padişahlığa layıktır ve padişahlığı hakkal-yakin zahir olmuştur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Uluhiyette ortağı ve benzeri yoktur öylesine şanı yüce ve uludur ki ona nisbetle herşey hakirdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Celal ve Azamet sahibidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yedi kat göklerin ve o yüce arşın maliki ve sahibidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki kerim olanların hepsinden daha Kerimdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki onun rahmeti rahmet edicilerin rahmetinden ziyadedir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki tövbe edenleri sevicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki miskinlere merhamet edicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki azgınlara ve sapıklara yol göstericidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki şaşırıp kalanlara yol göstericidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki korkanları korkularından emin kılıcıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki meded isteyenlerin imdatlarına yetişicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yardım edenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki koruyucuların en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki hakimlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki rızık verenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki fatihlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yarlıgayıcıların en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki rahmet edenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki tektir vadinde sadıktır kullarına yardım eden odur kendi askerlerini galip eylemiştir kafirlerin topluluklarına bozgunluk ve kırgın vermiştir ondan sonra hiçbirşey yoktur bütün mahlukatın fenasından sonra baki kalacak odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bütün nimetlerin sahibidir Fadl’ da onundur En güzel senalara layık ve müstehak olanda odur LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Tealanın mahlukatı sayısınca, arşının ağırlığı miktarınca o razı oluncaya kadar kelimeleri miktarınca söylerim Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki vahdaniyet ve ferdaniyet sahibidir Kadimdir,ezelidir,ebedidir onun Uluhiyet emrine karşı gelecek zıddı yoktur onun işlerine isteklerine muhalefet edebilecek benzeri ve eşitide yoktur Benzeri ve Uluhiyette ortağı yoktur.diriltir ve öldürür Zatı ecel ve alası daima diridir ona ölüm arız olamaz bütün hayırlar onun kudret elindedir o herşey üzerine kadirdir ölümden sonra herkes ona dönecektir O Evveldir, O Ahirdir, O Zahirdir, O Batındır aza veya çoğa olana veya olmayana bütün eşya ve mevcudata alimdir hiçbirşey onun misli değildir O bütün işitenleri işitir bütün görenleri görücüdür O Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi Vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir O Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi Vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir Ey Kudret ve azamet sahibi Rabbim senin mağfiretini isteriz öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Allahım senin ezelde takdir ederek verdiklerine hiçbirşey engel olamaz senin men ettiğini verebilecek vericide yoktur senin kaza ettiğini reddedebilecekte yoktur Varlık sahibinin varlığı senin katında hiçbir fayda vermez faydası olabilecek ancak salih amellerdir. Rabbimi tenzih ederim O yücelerin yücesi ve çok bağışlayıcı ve kerimdir Seni tenzih ederiz sana layık hakiki ibadet ile ibadet edemedik Seni tenzih ederiz seni layık olduğun şekilde bilemedik Seni tenzih ederiz seni layık olduğun şekilde zikredemedik Seni tenzih ederiz sana layık olduğun şekilde şükredemedik Allahu Tealayı tenzih ederim ebediyen ebedi odur.Allahu Tealayı tenzih ederim sıfatında,mahiyetinde ve hakikatinde birdir. Allahu Tealayı tenzih ederim birdir,uludur bütün hacetlerde ona kasd olunur. Allahu Tealayı tenzih ederim gökleri yükselten direksiz ve dayanaksız tutan odur. Allahu Tealayı tenzih ederim yerleri dayanaksız döşeyende odur Allahu Tealayı tenzih ederim o eş ve çocuk edinmemiştir. Allahu Tealayı tenzih ederim hiç kimse ondan doğmamıştır. Kendiside kimseden doğmamıştır Allahu Tealayı tenzih ederim ki o öylesine padişahtır ki her türlü ayıptan paktır Allahu Tealayı tenzih ederim mülk ve melekut sahibidir. Allahu Tealayı tenzih ederim o İzzet ve Kudret azamet.heybet, Celal ve Cemal, kemal,beka,sena ve ziya sahibidir nimet sahibidir. Zatında ve sıfatında ululuk sahibidir Tenzih ederim o padişahı ki Mabudumdur Tenzih ederim o padişahı ki mevcuttur Tenzih ederim o padişahı ki bütün alemlerin yaratıcısıdır O öyle bir padişahtır ki daima diridir uyumaz ve ölmez Her türlü noksanlıklardan ve ayıplardan paktır münezzehtir ve uzaktır. Celal ve azamet sahibi Rabbimizdir Bütün meleklerin ve ruhlarında Rabbidir Allahu tealayı her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan tenzih ederim Hamd ancak Allahu Tealaya mahsustur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu teala büyüktür ve çok uludur Masiyetlerden sakınmamız ancak onun koruması ile ibadet ve taatte bulunabilmemiz onun bahşettiği kuvvet ve kudretledir. Allahım sen padişahsın padişahlığa layıksın senden gayri Mabud-u Bil hak yoktur illa sen varsın Ya Allah Ey dünyada ve ahirette yardım edici Ey ahirette rahmet edici Ey Padişah Ey her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan pak ve uzak olan Ey her türlü afetlerden ve noksanlıklardan salim olan Ey kullarını zulümden emin edici olan Ey gözleyici ve koruyucu Ey herşeyin üzerine galip ve aziz olan Ey halkı dilediği herşeye zorlayan veya halkın halini ıslah eden Ey her türlü ihtiyaçlardan ve noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Ey bütün mahlukatı yaratan Ey bütün eşyayı yaratan Ey eşyanın suret ve keyfiyetini yaratan Ey çok yarlıgayıcı Ey herşey üzerine galip Ey zahir nimetlerini bağışlayıcı Ey kullarına bol bol rızık verici Ey son derece fatih Ey son derece bilici Ey dilediğini sıkan ve daraltan Ey dilediğini açan ve genişleten Ey dilediğini alçaltan Ey dilediğini yücelten Ey aziz eyleyen Ey hor ve hakir eyleyen Ey çok iyi işiten Ey çok iyi gören Ey hükmeden Hakkı yerine getiren Ey çok adaletli olan Ey kullarına lütuf ve dostluk eden Ey herşeyden haberdar olan Ey hilm sahibi Ey çok azametli Ey mağfireti çok Ey rızasına uygun işleri fazlasıyla karşılayan Ey çok yüce Ey çok büyük Ey Halkı mekruhlardan saklayıcı Ey her yaratılmışın rızkını veren Ey misafire ve zaife kifayet edici Ey celadet ve ululuk sahibi Ey keremi bol Ey bütün varlıklar üzerinde gözetici Ey kendisine yalvaranların isteklerini veren Ey rızkı ve rahmeti herkese eriştirici Ey ilim ve hikmet sahibi Ey itaat eden kullarını sevici Ey kudret ve azamet sahibi Ey ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran Ey kendisinden hiçbirşey kaybolmayan her yerde hazır ve nazır olan Ey varlığı hiç değimeden duran Ey kullarından sevdiklerine vekil olan Ey çok güçlü Ey çok sağlam Ey iyi kullarına dost Ey övülen ve övülmeğe kendisinden gayrı müstehak bulunmayan Ey ilminden hiçbirşey kaybolmadan bütün eşyayı zapteyleyen Ey eşyayı yoktan peyda eden Ey mahlukatı hayattan ölüme geri döndüren Ey hayat veren Ey öldüren Ey her zaman diri olan Ey halkın korunup kollanmasına kıyam gösteren Ey istediğini istediği vakit bulan Ey kadri ve şanı büyük kerem ve semahati bol olan Ey Uluhiyet sıfatlarında tek olan Ey hacetlerin bitirilmesi ve ızdırapların giderilmesi için tek mercii Ey her istediğini dilediği gibi yapmaya gücü yeten Ey kuvvet ve kudret sahiplerine de dilediği gibi tasarruf eden Ey istediğini ileri geçiren öne alan Ey istediğini geriye bırakan Ey kendisinden gayrı herşeyden sonra olan Ey vücudu zahir Ey zatının hakikatı akıldan ve duygulardan örtülü olan Ey mülkünde hakim ve mutasarrıfı olan Ey herşeye tam kudret ile faik ve mahlukat sıfatlarından ali ve münezzeh olan Ey kullarına ihsan edici Ey tövbeleri kabul edici Ey nimet verici Ey günahkar kullarından dilediklerine cezalarını verici Ey günahları affedici Ey çok rahmet ve şefkat edici Ey mülkün ebedi maliki Ey mutlak istiğna ve fazl-u kerem sahibi Ey Rabbimiz Ey bütün işlerini yerli yerince ve birbirine uygun olarak yapan Ey kıyamet günü halkı toplayıcı Ey hiçbir vakit hiçbir kimseye ihtiyacı olmayan Ey zengin edici Ey atiyye verici Ey dilediği kimseyi dilediğinden men edici Ey hikmeti gereğince dilediğine zarar eriştirici Ey dilediğini dilediğinden yararlandırıcı Ey iman ve marifetle yeryüzünü, gökyüzünü ve herşeyi aydınlatıcı Ey doğru yolu gösterici Ey örneksiz benzersiz akıllara hayret veren alemler icad eden Ey fena kabul etmeyen daimi Ey dünya ehlinin fenasından sonra yerleri ve gökleri miras tutucu Ey her türlü işlerinde halka yol göstererek irşad edici Ey çok sabırlı olan Ey haber verdiği herşeyde doğru söyleyen Ey asilerin günahlarını örten Ey Zatı ve benzeri bulunmaktan pak olan Ey sıfatı benzerlerine benzemekten de münezzeh olan Ey birliğinin alametleri olarak mahlukatını delil gösteren Ey kudret ve azamet sahibi Allahu Teala olduğuna ilahi sanatının eserleri şahitlik eden O birdir birliği azlığından değildir öyle bir mevcuttur ki vücudu bir sebeble zuhur etmediği gibi gayndan neşet etmişte değildir Ey ol ki iyilikle maruf ve meşhur olan Ey ihsan ile mevsuf olan öyle bir maruftur ki maruflukta sonu yoktur öyle bir mevsuftur ki mevsufluktada nihayeti yoktur Evveldir Kadimdir vücuduna başlangıç yoktur Ahardır Kerimdir Rahimdir vücuduna son yoktur Kerem ve Hilmi ile günahkarların günahlarını yarlıgar Ey ol ki hiçbirşey onun misli değildir O bütün işitenleri işitici bütün görenleri görücüdür Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir Ey daim ve ebedi olan ve fena bulmayan ve Ey zeval bulmayan gözcü ve koruyucu Ey vezirsiz tedbir edici Bizim ve ana babalarımızın bütün güçlüklerimizi kolaylaştır. Senin kendi nefsini sena ettiğin gibi seni sena etmeye hiçbir zaman kadir olamam sana sığınan galip ve kuvvetli olur senin senanın ululuğu herşeyden uludur. Senin isimlerin batıl tevillerden pak olmuştur senin işin azim olmuştur senden gayrı Mabud-u Bil hak yoktur Allahu Teala dilediği herşeyi kendi kudreti ile işler Dilediği herşeye kendi galibiyet ve kuvveti ile hükmeder Bilmiş olunuz ki herşey Allahu teala canibine rücu eder herşey fanidir helak olur yalnız onun Zatı bakidir hüküm onundur ve öldükten sonra Allahu Teala canibine rücu edilse gerektir Allahu Teala sana kafirlerden kifayet eder Allahu Teala müminlerin ve kafirlerin sözlerini işiticidir Allahu teala müminlerin itikat ve ihlasını ve kafirlerin inkar ve düşmanlıklarını bilicidir Allahu Teala bütün önemli işlerimizde bize kafidir Allahu Teala ihlas ile dua edenlerin dualarını kabul eder Allahu Tealanın bilinmeyen sınırları ötesindeki arzu ve istek yerlerinin sonu yoktur. Allahu Tealaya temessük edenler onun dinine sıkı sıkı sarılanlar necat buldular nimet ve ihsanları ile kullarını gören ve gözeten Rahim Rabbimiz paktır Her zaman kerim olan odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır halimdir ve kerimdir Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim Allahu tealanın hayrı ve yararı çoktur yedi kat göklerin ve azim arşın Rabbi odur Hamdü sena Allahu tealaya mahsustur ki o alemlerin Rabbidir sıfatında birdir Zatında birdir öyle uludur ki bütün ihtiyaçlarda ona kasdolunur tektir yalnızdır çocuk edinmekten münezzehtir tektir eş edinmekten münezzehtir daima diridir bütün mahlukatın kollanmasına kıyam göstericidir vücuduna nihayet yoktur eş ve çocuk edinmemiştir mülkünde ve Uluhiyette şeriki yoktur zillet bakımından dost edinmemiştir Hak Tealayı tazim ile tazim ederim Allahu Teala uludur ve yücedir Allahu Teala bize dinimiz için kifayet edicidir Allahu Teala bize dünyamız için kifayet edicidir Allahu Teala bütün mühim işlerimizde bize kifayet edicidir Allahu Teala bize zulüm ve haksızlık edecekler için kifayet edicidir Allahu Teala bize kötülükle yaklaşacaklar için kifayet edicidir Allahu Teala ölüm vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala kabre konulduğumuzda bize kifayet edicidir Allahu Teala hesap vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala sual sorulduğu zaman bize kifayet edicidir Allahu Teala mizan vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala sıratı geçişte bize kafidir Allahu Teala cennete yakın cehenneme uzak olmayı istediğimiz vakit bize kifayet edicidir Allahu Teala kendisine kavuşulduğu zaman bize kifayet edicidir Allahu Teala bana kafidir başka MBH yoktur illa Allahu Teala vardır ona tevekkül ederim ve dönüşümde onadır MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep azim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep halim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep kerim oldu Allahu Azimüşşan ne acep azim oldu Allahu Azimüşşan ne acep halim oldu Allahu Azimüşşan ne acep kerim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır tektir Uluhiyette şeriki yoktur Hz Muhammed (S.A.V) Allahu Tealanın Resulüdür Allahım zakirler onu zikreyledikçe Hazreti Muhammed(S.A.V) üzerine rahmet ve inam eyle Allahım gafiller onu zikreylemekten gafil olunca Hazreti Muhammed (S.A.V) üzerine rahmet ve inam eyle Allahu Tealanın Rabbimiz olmasına razı olduk Din olarak İslama razı olduk Hazreti Muhammed(S.A.V) in risaletinede razı olduk İmam olarak Kuran-ı Kerime de razı olduk Kabe-i Muazzamanın kıble olmasına namazın, orucun zekatın ve haccın farz kılınmasına razı olduk Din kardeşlerimiz olarak müminlere razı olduk Din kardeşlerimiz olarak iman sahibi kadınlardan da razı olduk Hz.Ebu-Bekir-is Sıddıyk, Hz Ömer-ül Faruk, Hz Osman zinnureyn ve Hz Aliyyül Mürteza rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn efendilerimiz hazeratının Resulallah (S.A.V) efendimizden sonra her birisinin imam-ı Bil hak ve halife olduklarına da razı olduk Örnek ve önder oldukları için diğer sahabe-i kiram rıdvanullahi Teala aleyhim ecmain efendilerimizin hepsinden de razı olduk Allahu Tealanın helal buyurduklarına helal oldukları ve üzerlerine hesap olunduğu için razı olduk Allahu Tealanın haram kıldıklarınada haram oldukları ve azaba sebep oldukları için razı olduk sevap ve ceza olduğu için cennetede razı olduk kafir ve asiler için ikab olduğundan cehennem ateşinede razı olduk<br />
Merhaba......Merhaba........Merhaba derim o yeni sabaha ve o kutlu güne hayır ve şerlerimizi yazan ve bütün amellerimize adil birer şahit olan Kiramen Katibeyn adındaki melekler Ey Kiramen Katibeyn melekleri Allahu Teala sizlere selam ve tahiyyet etsin Ey amellerimizi yazan melekler bu günümüzün başında amel sahifemizin başına Besmele yazanız Ey melekler sizler şahit olunuz biz şehadet ederiz ki MBH yoktur illa Allahu Teala vardır birdir Uluhiyette şeriki yoktur Şehadet ederiz ki Muhammed Aleyhisselam Allahu Tealanın kulu ve Resulüdür Allahu Teala tarafından doğru yolu göstermek ve İslam dinini öğretmek için gönderilmiştir Biz bu şehadet ile diriliriz bu şehadet ile ölürüz ve biz bu şehadet ile kabirlerimizden kalkarız İnşallahu Teala yarattığı şeylerin şerrinden Allahu Tealanın bütün tam ve kamil kelimelerine sığınırım İsimlerin en hayırlısı olan ALLAHU Tealanın ismine sığınırım Yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allahu Tealanın isimlerine sığınırım Yerlerde ve göklerde hiçbir zarar eriştirmeyen ALLAHU Tealanın ismine sığınırım O Allahu Teala ki işitici ve bilicidir Hamd Allahu Tealaya mahsustu rki bizi öldürdükten sonra diriltir ve ruhlarımızı bedenimize reddeyler hesap günü ölülerin dirilmesi ve dönmesi onun canibinedir Mülk ve padişahlık Allahu Tealanın olduğu halde sabaha dahil olduk Zat ululuğu azamet ve Celal sıfat ululuğu Padişahlık vücut ve vahdeti üzerine vazih delil olan Allahu Teala içindir Zahiri ve mutlak nimetler Allahu Teala ya mahsustur gece ve gündüz Allah içindir Gece ve gündüzde sakin olan herşey bir ve kahredici olan Allahu Teala içindir İslam hilkat ve kabiliyeti ile ihlas kelimesiyle sabaha dahil olduk Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) in dini babamız Hz İbrahim aleyhisselamın milleti üzerine ki onun batıldan Hakka mail ve müslim olduğu müşriklerden olmadığı gibi Allahu Teala’nın meleklerinin nebilerinin resullerinin arzı taşıyan meleklerinin ve bütün yarattıklarının salavatı efendimiz Hz Muhammed(S.A.V)’ in ve onun alinin ve ashabının üzerlerine olsun Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın Resulü Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın sevgilisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın dostu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın Nebisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın saf ve seçkin kulu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın yarattıklarının en hayırlısı ve değerlisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın seçtiği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın gönderdiği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın ziynetlediği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın mükerrem kıldığı Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın muazzam kıldığı Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Resullerin en ulusu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey müttekilerin önderi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Nebilerin sonuncusu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey günahkarların şefaatçisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Rabbil Aleminin Resulü Allahu Tealanın meleklerinin nebilerinin resullerinin arşı taşıyan meleklerinin ve bütün halkın salavatı önderimiz rehberimiz Hz Muhammed Sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimize ve onun ali evladı ehli beyti ve ashabı üzerine olsun Allahım ulumuz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmetinle nimetinle fazlınla ikram eyleki evveliyn arasında halk senin onun hakkındaki lutuflarını bilsinler Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed(S.A.V) üzerine ahiriyn arasında da rahmet ve inam eyle Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed (S.A.V) üzerine meleklerden müteşekkil büyük bir cemaat ortasındada kıyamete kadar rahmet ve inam eyle Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed(S.A.V) üzerine her zaman ve her an rahmet ve inam eyle Bütün nebiler ve resuller üzerine de rahmet ve inam eyle Mukarreb meleklerine de rahmet ve inam eyle Salih kulların üzerine de rahmet ve inam eyle Bütün taat ehlinin üzerine de rahmet ve inam eyle Gök ve yer ehline de rahmet ve inam Bizi merhamet eyle ve bizide onlarla birlikte haşret Rahmetin hürmetine ey rahmet edenlerin rahmet edicisi Allahım bizi rahmetine ithal eyle sen rahmedenlerin en hayırlısısın<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİYM<br />
Allahım Ey bütün ins ve cinnin sahibi ey feyizlerin ve hayırların kapılarını açıcı ey bazı şeyleri bazı şeylere sebeb eyleyen bize yararlı ve yardımcı olacak sebebleri hazırla ki biz onları istemeğe kadir değiliz Allahım bizi emirlerinle meşgul eyle bizi ahdinle emin eyle Mahlukattan umudumuzu kes ki tevekkül ve itimadımız ancak senin lutfuna olsun bizi sana enis eyle senden gayrısından bizi uzaklaştır ve ayır bizi kazana razı eyle bizi belalarına sabredenlerden eyle bizi nimetlerine şükredenlerden eyle bizi zikrinle lezzet duyanlardan eyle bizi kitabın olan Kuran-ı Kerim ile ferahlayanlardan eyle bizi gece saatlerinde ve günün başında ve sonunda münacat edenlerden eyle bizi dünyaya buğz edenlerden eyle ki ondan yüz çevirelim bizi ahireti sevenlerden eyle ki ahiret için çalışalım bizi Didarını özleyenlerden eyle bizi Cenabına teveccüh edenlerden eyle bizi ölüme hazır bulundur ki ölümümüzü düşünerek ahiret işleriyle daha çok meşgul olalım Ey Rabbimiz bize fazlından sevap ve ihsanından vaad ettiklerini ver Resullerinin lisanı ile vaad ettiklerini kıyamet gününde bizi mahzun eyleme sen va’dinden dönmezsin Allahım tevfikini bize refik eyle Yolumuzu Sırat-ı Müstakim eyle Allahım bizi maksatlarımıza vasıl eyle Tövbelerimizi kabul eyle Muhakkak ki sen asilerin tövbelerini kabul ve onlara rahmet edicisin Allahım senin emrinle sabaha (veya akşama) dahil olduk senin emrinle yaşar senin emrinle ölürüz dönüşümüzde sanadır Allahım bize Hakkı bildir Hakka tabi olmayı bize rızık eyle bize batıl olanın batıl olduğunuda bildir bize batıldan uzak bulunmayı ve sakınmayı rızık eyle bizi müslim olarak öldür bizi salih kullarına ilhak eyle zalimlerin şerlerini üzerimizden defet Müminlerin dualarına bizi ortak et bizi sakla ve koru Ey Rabbimiz kaza ettiğin şerden bizi koru Allahım Ümmeti Muhammedin günahlarını yarlıga Allahım Ü.M’’de yardım eyle Allahım Ü.M ‘e merhamet eyle Allahım Ü.M’ di hıfzeyle Allahım Ü.M’ di gamdan tasadan elemden uzak tut Allahım Ü.M’ in günahlarından geç ve affeyle Ey tövbe edenleri seven Allahım tövbelerimizi kabul eyle ey korkanları korkularından emin eyleyen bizi de korktuklarımızdan emin eyle ey şaşıranlara yol gösteren bize doğru yolu göster ey azanlara ve sapıklara hidayet eden bize doğru yolu göster ey yardım isteyenlere yardım eden bize yardım eyle ey masivadan geçenlerin isteği ve arzusu olan rica ve arzumuzu senden kesme ey asilere rahmeyleyen bize rahmeyle ey günahları yarlıgayan bizim günahlarımızıda yarlıga kötü amellerimizi ört ve affeyle bizi ebrar zümresi ile öldür<br />
Allahım kalplerimizi marifet nurunla nurlandır Allahım zulmet ve kederleri iman nuru ile ve hikmetle doldurarak göğüslerimizi aç Allahım bütün işlerimizi kolaylaştır Allahım ayıplarımızı yüzümüze vurmayarak lütfunla ört Allahım Ey lütufları gizli olan Allahımız bizi dünya ve ahirette korktuklarımızdan kurtar Allahım bizi ana babamızı üstadlarımızı ve pirlerimizi kardeşlerimizi ashabımızı ahbabımızı aşiretlerimizi kabilelerimizi üzerlerimizde hakları bulunanları bize hayır dua ile vasiyyet olunanları erkek veya kadın bütün müminleri erkek veye kadın bütün müslimleri mümin ve müslim zümresinden kadın veya erkek ölü veya diri olanların hepsini yarlıga<br />
Ey feyiz veren Allahımız bizi bütün belalardan bütün hastalıklardan hepsinden kendi rahmetinle hıfz eyle ve koru Ey Rahmet edenlerin rahm edicisi <br />
<br />
</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ARAPÇA YAZILIŞI</span></span><br />
<br />
EVRADI FETHiYE<br />
</span></span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"> أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"> أَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ (۳) الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ، وَأَسْأَلُهُ التَّوْبَةَ . اَللّهُمَّ أَنْتَ السَّلَامُ، وَمِنْكَ السَّلَامُ، وَإِلَيْكَ يَرْجِعُ السَّلَامُ، فَحَيْنَا رَبَّنَا بِالسَّلَامِ وَأَدْخِلْنَا بِفَضْلِكَ وَكَرَمِكَ دَارَكَ دَارَ السَّلَامِ، تَبَارَكْتَ وَتَعَالَيْتَ لَكَ الْحَمْدُ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ * اَللهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ حَمْدًا يُوَافِي نِعَمَكَ، وَيُكَافِي مَزِيدَ كَرَمِكَ، أَحْمَدُكَ مَحَامِدِكَ كُلِّهَا مَا عَلِمْتُ مِنْهَا وَمَا لَمْ أَعْلَمْ، وَعَلَى جَمِيعِ نِعَمِكَ مَا بِجَمِيع عَلِمْتُ مِنْهَا وَمَا لَمْ أَعْلَمْ، وَعَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ . بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَاللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا إله إلا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ فِي وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِةٍ إِلَّا بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ، [سُبْحَانَ الله (۳۳)]، [الْحَمْدُ لِلهِ (۳۳)]، [اللهُ أَكْبَرُ (۳۳)]، لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَريكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ لَا إِلَهَ إلَّا اللهُ الْمَلِكُ الْجَبَّارُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْكَرِيمُ السَّتَّارُ . لَا إِلهَ إِلَّا اللهُ الْكَبِ الْمُتَعَالِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَالِقُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَعْبُودُ : بِكُلّ مَكَانٍ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَذْكُورُ بِكُلِّ لِسَانٍ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَعْرُوفُ بِكُلِّ إِحْسَانِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ . لَا إِلَهَ إلَّا اللهُ إِيمَانًا باللهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَمَانَا مِنَ اللهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَمَانَةً عِنْدَ اللهِ لَا إِلَهَ ِلَّا اللهُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ . وَلَا نَعْبُدُ إِلَّا إِيَّاهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ حَقًّا حَقًّا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ إِيمَانًا وَصِدْقًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ تَعَبدًا وَرِقًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ تَلَطَّفًا وَرِفْقًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ قَبْلَ كُلّ شَيْءٍ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ بَعْدَ كُلِّ شَيْءٍ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَبْقَى رَبُّنَا وَيَفْنَى كُلُّ شَيْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْيَقِينُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ . لا إلهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَكْرَمُ الْأَكْرَمِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ * أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ حَبِيبُ التَّوَّابِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَاحِمُ الْمَسَاكِينِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ هَادِي الْمُضِلِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ دَلِيلُ الْحَائِرِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَمَانُ الْخَائِفِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ غِيَاتُ الْمُسْتَغِيثِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ النَّاصِرِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْحَافِظِينَ • لا إلهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْوَارِثِينَ • لا إلهَ إلا اللهُ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ • لا إلهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْغَافِرِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ لا إِلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ، صَدَقَ وَعْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، وَأَعَزَّ جُنْدَهُ، وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، وَلَا شَيْءَ بَعْدَهُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ لَهُ النِّعْمَةُ وَلَهُ الْفَضْلُ وَلَهُ الثَّناءُ الْحَسَنُ : لا إلهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ خَلْقِهِ، وَزِنَةَ عَرْشِهِ، وَرِضَا نَفْسِهِ، وَمِدَادَ كَلِمَاتِهِ . لَا إِلهَ إِلَّا اللهُ صَاحِبُ الْوَحْدَانِيَّةِ الْفَرْدَانِيَّةِ الْقَدِيمِيَّةِ الْأَزَلِيَّةِ الْأَبَدِيَّةِ، الَّذِي لَيْسَ لَهُ ضِدٌ وَلَا نِدٌ وَلَا شِبْة وَلَا شَرِيكَ لا إِلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ ۚ وَهُوَ بِكُلّ شَيْءٍ عَلِيمٌ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ) حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ الغُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ (۳) وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ الْعَلِي الْعَظِيمِ اَللَّهُمَّ لَا ﴾ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلَا رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ، وَلَا مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ، وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِ مِنْكَ الْجَدُّ ● [سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِي الْأَعْلَى الْوَهَّابِ (۳)] . سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِيِّ الْكَرِيمِ الْوَهَّابِ، يَا وَهَّابُ سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ سُبْحَانَكَ مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ سُبْحَانَ اللهِ الْأَبَدِي الْأَبَدِ • سُبْحَانَ اللهِ . الْوَاحِدِ الْأَحَدِ َ سُبْحَانَ اللهِ الْفَرْدِ الصَّمَدِ . سُبْحَانَ اللهِ رَافِعِ السَّمَاءِ بِغَيْرِ عَمَدٍ : سُبْحَانَ اللهِ بَاسِطِ الْأَرَضِينَ بلَا سَنَدٍ سُبْحَانَ اللهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذُ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا سُبْحَانَ اللهِ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ * وَلَمْ * يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ سُبْحَانَ سُبْحَانَ الْمَلِكِ القُدّوس * ذِي الْمُلْكَ وَالْمَلَكُوتِ ● سُبْحَانَ ذِي الْعِزَّةِ وَالْعَظَمَةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْهَيْبَةِ وَالْجَلَالِ وَالْجَمَالِ وَالْكَمَالِ وَالْبَقَاءِ وَالثَّنَاءِ وَالصِّيَاءِ وَالأَلَاءِ وَالنَّعْمَاءِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْجَبَرُوتِ سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْمَعْبُودِ سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْمَوْجُودِ سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْخَالِقِ الْحَيِّ الَّذِي لَا يَنَامُ وَلَا يَمُوتُ ● سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوح ● سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إلهَ إِلَّا اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ، وَلَا حَوْلَ وَلا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيم اللَّهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ الْحَقُّ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ يَا اللَّهُ عَ، يَا رَحْمَنُ ، يَا رَحِيمُ ، يَا مَلِكُ ، يَا قُدُّوسُ ، يَا سَلامُ ، يَا مُؤْمِنُ ، يَا مُهَيْمِنُ ، يَا عَزِيزُ ، يَا جَبَّارُ جَ، يَا مُتَكَبِّرُ ، يَا خَالِقُ الله ، يَا بَارِيُّ ، يَا مُصَوِّرُ ، يَا غَفَّارُ ، يَا قَهَّارُ عَ، يَا وَهَّابُ ، يَا رَزَّاقُ ، يَا فَتَّاحُ ، يَا عَلِيمٌ ، يَا قَابِضُ ، يَا بَاسِطُ ، يَا خَافِضُ ، يَا رَافِعُ ، يَا مُعِرٌّ ، يَا مُذِلُّ ، يَا سَمِيعُ يَا بَصِيرُ ، يَا حَكَمُ ، يَا عَدْلُ ، يَا لَطِيفُ ، يَا خَبيرُ الة، يَا حَلِيمٌ لا يَا عَظِيمُ ، يَا غَفُورُ ، يَا شَكُورُ ، يَا عَلِيٌّ يَا كَبِيرُ ، يَا حَفِيظٌ ، يَا مُقِیتُ ، يَا حَسِيبُ ، يَا جَلِيلُ يَا كَرِيمُ ، يَا رَقِيبُ ، يَا مُجِيبُ ، يَا وَاسِعُ ، يَا حَكِيمُ ، يَا وَدُودُ ، يَا مَجِيدُ ، يَا بَاعِثُ ، يَا شَهِيدُ ، يَا حَقُّ الا. يَا وَكِيلُ ، يَا قَوِيٌّ ، يَا مَتِينُ ، يَا وَلِيُّ ، يَا حَمِيدُ ، يَا مُحْصِي ، يَا مُبْدِيُّ ، يَا مُعِيدُ ، يَا مُحْيِي ، يَا مُمِيتُ لا ، يَا حَيُّ ، يَا قَيُّومُ الله، يَا وَاجِدُ لله، يَا مَاجِدُ ، يَا وَاحِدُ الله، يَا أَحَدُ ، يَا صَمَدُ ، يَا قَادِرُ ، يَا مُقْتَدِرُ ، يَا مُقَدِّمُ ، يَا مُؤَخِّرُ ، يَا أَوَّلُ ، يَا أَخِرُ ، يَا ظَاهِرُ ، يَا بَاطِنُ ، يَا وَالِي ، يَا مُتَعَالِ ، يَا بَرُّ ، يَا تَوَّابُ ، يَا مُنْتَقِمُ . يَا عَفُوٌّ ، يَا رَؤُوفُ ، يَا مَالِكَ الْمُلْكَ لا يَا ذَا الْجَلال وَالْإِكْرَامِ ، يَا رَبُّ ، يَا مُقْسِطُ ، يَا جَامِعُ ، يَا غَنِيُّ ، يَا مُغْنِي ، يَا مُعْطِي ، يَا مَانِعُ لا يَا ضَارُّ ، يَا نَافِعُ الا ، يَا نُورُ ، يَا هَادِي ، يَا بَدِيعُ ، يَا بَاقِي ، يَا وَارِثُ ، يَا رَشِيدُ ، يَا صَبُورُ الله، يَا صَادِقُ ، يَا سَتَارُ جَلا يَا مَنْ نَقَدَّسَتْ عَن الأَشْبَاهِ ذَاتُهُ، وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الأَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَيَا مَنْ دَلَّتْ عَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ آيَاتُهُ، وَشَهِدَتْ بِرُبُوبِيَّتِهِ مَصْنُوعَاتُهُ، وَاحِدٌ لا مِنْ قِلَّةٍ، وَمَوْجُودٌ لا مِنْ عِلَّةٍ يَا مَنْ هُوَ بِالْبِرِّ مَعْرُوفٌ، وَبِالْإِحْسَانِ مَوْصُوفٌ؛ مَعْرُوفٌ بِلا غَايَةٍ، وَمَوْصُوفٌ بِلَا نِهَايَةٍ، أَوَّلٌ قَدِيمٌ بِلَا ابْتِدَاءِ، وَأَخِرٌ كَرِيمٌ رَحِيمٌ بلَا انْتِهَاءِ، وَغَفَرَ ذُنُوبَ الْمُذْنِبينَ وَالْعَاصِينَ كَرَمًا وَلُطْفًا وَحِلْمًا، يَا حَلِيمُ، يَا مَنْ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ، نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ * يَا دَائِمًا بِلا فَنَاءٍ، وَيَا قَائِمًا بِلا زَوَالٍ، وَيَا مُدَبِّرًا بِلا وَزِيرٍ، سَهِّلْ عَلَيْنَا وَعَلَى وَالِدِينَا كُلّ عَسِيرٍ لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ، عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَتَقَدَّسَتْ أَسْمَاؤُكَ وَعَظُمَ شَأْنُكَ وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ . يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ بِقُدْرَتِهِ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ بِعِزَّتِهِ ﴿أَلَا إِلَى اللهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَةً لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ ﴿فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللَّهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ حَسْبُنَا اللهُ وَكَفَى سَمِعَ اللهُ لِمَنْ دَعَا لَيْسَ وَرَاءَ اللَّهِ الْمُنْتَهَى، وَمَنِ اعْتَصَمَ بِاللهِ نَجَا • سُبْحَانَ مَنْ لَمْ يَزَلْ رَبَّا رَحِيمًا، وَلا يَزَالُ حَقًّا كَرِيمًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ ● سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ * اَلْحَمْدُ لِلَّهِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ • لا إلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، إلها وَاحِدًا صَمَدًا فَرْدًا وِتْرًا حَيَّا قَيُّومًا دَائِمًا أَبَدًا، لَمْ يَتَّخِذْ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكَ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا، اللهُ أَكْبَرُ حَسْبُنَا اللهُ لِدِينِنَا، حَسْبُنَا اللهُ لِدُنْيَانَا، حَسْبُنَا اللهُ لِمَا أَهَمَّنَا، حَسْبُنَا اللهُ لِمَنْ بَغَى عَلَيْنَا، حَسْبُنَا اللَّهُ لِمَنْ حَسَدَنَا، حَسْبُنَا اللهُ لِمَنْ كَادَنَا بِسُوءٍ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْمَوْتِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْقَبْرِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْمَسَائِل، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْحِسَابِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْمِيزَانِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الصِّرَاطِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ اللَّقَاءِ، حَسْبِيَ اللهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، سُبْحَانَ اللَّهِ، مَا أَعْظَمَ اللَّهَ لَا إِلهَ إِلَّا اللهُ، سُبْحَانَ اللهِ، مَا أَحْلَمَ اللهَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، سُبْحَانَ اللَّهِ، مَا أَكْرَمَ اللهُ لا إلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ حَقًّا اَللّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ كُلَّمَا ذَكَرَهُ الذَّاكِرُونَ، وَصَلَّ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ كُلَّمَا غَفَلَ عَنْ ذِكْرِهِ الْغَافِلُونَ رَضِينَا بِاللَّهِ تَعَالَى رَبَّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَرَسُولاً، وَبِالْقُرْآنِ إِمَامًا، وَبِالْكَعْبَةِ قِبْلَةً، وَبِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَالصَّوْمِ وَالْحَجِّ فَرِيضَةً، وَبِالْمُؤْمِنِينَ إِخْوَانًا، وَبِالْمُؤْمِنَاتِ أَخَوَاتِ، وَبِالصِّدِيقِ وَالْفَارُوقِ وَذِي النُّورَيْنِ وَالْمُرْتَضَى أَئِمَّةً، وَبِسَائِرِ الصَّحَابَةِ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ قُدْوَةً، وَبِحَلَالِ اللهِ تَعَالَى حَلَالاً وَعَلَيْهِ حِسَابًا، وَبِحَرَامِ اللهِ تَعَالَى حَرَامًا وَعَلَيْهِ عَذَابًا، وَفِي الْجَنَّةِ ثَوَابًا، وَفِي النَّارِ عِقَابًا * مَرْحَبًا مَرْحَبًا بِالصَّبَاحِ الْجَدِيدِ، وَبِالْيَوْمِ السَّعِيدِ، وَبِالْمَلَكَيْنِ الْكَرِيمَيْنِ الْكَاتِبَيْنِ الشَّاهِدَيْنِ الْعَادِلَيْنِ حَيَّاكُمَا اللهُ تَعَالَى فِي غُرَّةِ يَوْمِنَا هَذَا، أَكْتُبَا فِي أَوَّلِ صَحِيفَتِنَا هَذِهِ: بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَاشْهَدَا بِأَنَّا نَشْهَدُ أَنْ لا إله إلا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، وَأَرْسَلَهُ بِالْهُدى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ ۚ وَلَوْ كَرِهَ بشم الْمُشْرِكُونَ ، عَلَى هَذِهِ الشَّهَادَةِ نَحْيَا وَعَلَيْهَا نَمُوتُ وَعَلَيْهَا نُبْعَثُ غَدًا إِنْ شَاءَ اللهُ أَمِنِينَ أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ كُلِّهَا مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ . بِسْمِ اللهِ خَيْرِ الْأَسْمَاء، اللهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ . [الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَحْيَانَا بَعْدَمَا أَمَاتَنَا وَرَدَّ إِلَيْنَا أَرْوَاحَنَا وَإِلَيْهِ الْبَعْثُ وَالنُّشُورُ (۳)] أَصْبَحْنَا وَأَصْبَحَ الْمُلْكُ لِلَّهِ، وَالْعَظَمَةُ وَالْكِبْرِيَاءُ وَالْجَبَرُوتُ وَالسُّلْطَانُ وَالْبُرْهَانُ لِلَّهِ، وَالْأَلاَءُ وَالنَّعْمَاءُ لِلهِ، وَاللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَمَا سَكَنَ فِيهِمَا لِلهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ أَصْبَحْنَا عَلَى فِطْرَةِ الْإِسْلَامِ، وَعَلَى كَلِمَةِ الْإِخْلَاصِ ، وَعَلَى دِينِ نَبِيَّنَا مُحَمَّدٍ ، وَعَلَى مِلَّةِ أَبِينَا إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ صَلَوَاتُ اللهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَأَنْبِيَائِهِ وَرُسُلِهِ وَحَمَلَةِ عَرْشِهِ وَجَمِيع خَلْقِهِ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ، وَعَلَيْهِ وَعَلَيْهِمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ ) اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا حَبيبَ اللهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا خَلِيلَ اللَّهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا نَبِيَّ اللهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا صَفِيَّ اللَّهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا خَيْرَ خَلْقِ اللهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا نُورَ عَرْشِ الله اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا أَمِينَ وَحْيِ اللَّهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنِ اخْتَارَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ أَرْسَلَهُ اللهُ اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ زَيَّنَهُ اللهُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ شَرَّفَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ كَرَّمَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ عَظْمَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ عَلَّمَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا سَيِّدَ الْمُرْسَلِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا إِمَامَ الْمُتَّقِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا خَاتَمَ النَّبِيِّينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا شَفِيعَ الْمُذْنِبِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ رَبِّ الْعَالَمِينَ صَلَوَاتُ اللهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَأَنْبِيَائِهِ وَرُسُلِهِ وَحَمَلَةِ عَرْشِهِ وَجَمِيعِ خَلْقِهِ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ، وَعَلَيْهِ وَعَلَيْهِمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ * اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِي الْأَوَّلِينَ، وَصَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِي الْآخِرِينَ، وَصَلَّ عَلَى سَيّدِنَا وَنَبِيَّنَا مُحَمَّدٍ فِي الْمَلَا الْأَعْلَى إِلَى يَوْمِ الدِّينِ، وَصَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِي كُلِّ وَقْتِ وَحِينٍ، وَصَلِّ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى مَلَائِكَتِكَ الْمُقَرَّبِينَ، وَعَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ، وَعَلَى أَهْل طَاعَتِكَ أَجْمَعِينَ، مِنْ أَهْل السَّمَاوَاتِ وَمِنْ أَهْلِ الْأَرَضِينَ، وَارْحَمْنَا وَاحْشُرْنَا مَعَهُمْ بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَبَارِكْ وَسَلَّمْ عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ اَللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي الْأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الْآخِرَةِ ● سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِي الْأَعْلَى الْوَهَّابِ، يَا وَهَّابُ : اَللّهُمَّ يَا مَالِكَ الرِّقَابِ وَيَا مُفَتِّحَ الْأَبْوَابِ وَيَا مُسَبِّبَ الْأَسْبَابِ، هَيْء لَنَا سَبَبًا لاَ نَسْتَطِيعُ لَهُ طَلَبَا اَللّهُمَّ اجْعَلْنَا مَشْغُولِينَ بِأَمْرِكَ، أُمِنِينَ بِفَضْلِكَ، أيسِينَ مِنْ خَلْقِكَ، أَنِسِينَ بِكَ، مُسْتَوْحِشِينَ عَنْ غَيْرِكَ، رَاضِينَ بِقَضَائِكَ، صَابِرِينَ عَلَى بَلَائِكَ، شَاكِرِينَ لِنَعْمَائِكَ، مُتَلَذِذِينَ بِذِكْرِكَ، فَرِحِينَ بِكِتَابِكَ، مُنَاجِينَ بِكَ فِي أَنَاءِ اللَّيْلِ وَأَطْرَافِ النَّهَارِ، مُبْغِضِينَ لِلدُّنْيَا، مُحِبّينَ لِلْآخِرَةِ مُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ، مُتَوَجْهِينَ إِلَى جَنَابِكَ، مُتَضَرِّعِينَ عَلَى بَابِكَ مُسْتَعِدِينَ لِلْمَوْتِ رَبَّنَا وَاتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيمَةِ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ • اللهم اَللّهُمَّ اجْعَلِ التَّوْفِيقَ رَفِيقَنَا، وَالصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ طَرِيقَنَا . اَللَّهُمَّ أَوْصِلْنَا إلَى مَقَاصِدِنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ . اَللَّهُمَّ بِكَ أَصْبَحْنَا وَبِكَ أَمْسَيْنَا وَبِكَ نَحْيَا وَبِكَ نَمُوتُ وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ اللَّهُمَّ أَرنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ، وَأَلْحِقْنَا بِالصَّالِحِينَ، وَادْفَعْ عَنَّا شَرَّ الظَّالِمِينَ، وَأَشْرِكْنَا فِي دُعَاءِ الْمُؤْمِنِينَ، وَقِنَا شَرَّ مَا قَضَيْتَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ اشْفَعْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ اَللّهُمَّ انْصُرْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ • اللَّهُمَّ افْتَحْ عَلَى أُمَّةٍ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ افْتَحْ قُلُوبَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ * * اَللّهُمَّ أَصْلِحْ أَحْوَالَ أُمَّةٍ مُحَمَّدٍ اَللَّهُمَّ احْفَظْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ بَارِكْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ * اللَّهُمَّ الهلال امه أُمَّة فَرِّجْ كُرْبَةَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ تَجَاوَزْ عَنْ سَيِّئَاتِ جَمِيعِ مُحَمَّدٍ ، بِحُرْمَةِ سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ اللَّهُمَّ يَا حَبِيبَ التَّوَّابِينَ تُبْ عَلَيْنَا ، وَيَا أَمَانَ الْخَائِفِينَ أَمِنَّا، وَيَا دَلِيلَ الْمُتَحَيّرِينَ دُلَّنَا، وَيَا هَادِيَ الْمُضِلِينَ اهْدِنَا، وَيَا غِيَاثَ الْمُسْتَغِيثِينَ أَعْتُنَا، وَيَا رَجَاءَ الْمُنْقَطِعِينَ لَا تَقْطَعْ رَجَاءَنَا، وَيَا رَاحِمَ الْعَاصِينَ ارْحَمْنَا، وَيَا غَافِرَ الْمُذْنِبِينَ اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ * اَللّهُمَّ افْتَحْ قُلُوبَنَا . اللَّهُمَّ نَوّرْ قُلُوبَنَا . اَللَّهُمَّ اشْرَحْ صُدُورَنَا اللهُمَّ اسْتُرْ عُيُوبَنَا . اَللّهُمَّ يَسِرُ أُمُورَنَا . اَللَّهُمَّ بَيضُ وُجُوهَنَا اَللَّهُمَّ طَهِّرْ قُلُوبَنَا . اَللّهُمَّ نَوَرْ قُبُورَنَا . اَللَّهُمَّ اغْفِرْ ذُنُوبَنَا . اَللَّهُمَّ احْفَظْ قُلُوبَنَا . اَللّهُمَّ حَصِلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَنَا . اَللَّهُمَّ يَا خَفِيَّ الْأَلْطَافِ نَجْنَا مِمَّا نَخَافُ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا، وَلِوَالِدِينَا، وَلِوَالِدِي وَالِدِينَا، وَلِمَشَايِخِنَا، وَلِمَشَايِحَ مَشَايِخِنَا، وَلِأُسْتَاذِنَا، وَلِأَسَاتِيذِ أُسْتَاذِنَا، وَلِأَحِبَّائِنَا، وَلِعَشَائِرِنَا، وَلِقَبَائِلِنَا، وَلِأَصْحَابِنَا، وَلإِخْوَانِنَا، وَلِمَنْ أَحْسَنَ إِلَيْنَا، وَلإِخْوَانِنَا فِي الدِّينِ، وَلِمَنْ دَعَا لَنَا بِالدُّعَاءِ الْخَيْر ، وَلِمَنْ لَهُ حَقٌّ عَلَيْنَا، وَلِمَنْ أَوْصَانَا وَوَصَّانَا بِالدُّعَاءِ الْخَيْرِ، وَلِجَمِيع أُمَّةٍ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ . اَللّهُمَّ احْفَظْنَا يَا فَيَّاضُ مِنْ جَمِيعِ الْبَلَايَا وَالْأَمْرَاضِ كَافَّةً عَامَّةً بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ لاَ إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، [يَا حَيُّ (۳۳)]، [لا إله إلا الله (۳۳)]، [الله (۳۳)]، خَالِصًا مُخْلِصًا صَادِقًا مُصَدِّقًا، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ حَقًّا وَصَلِّ عَلَى جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اِخْتِتَامُ وَرْدِ الْفَتْحِيَّةِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا ﴿إِنَّ اللَّهَ وَمَلْئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلى النَّبِي يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلَّمُوا تَسْلِيمًا اَللهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيّدِنَا وَنَبِيِّنَا وَرَسُولِنَا وَشَفِيعِنَا وَشَفِيعٍ جَمِيع ذُنُوبِنَا وَطَبيبنَا وَطَبيب قُلُوبِنَا وَقُرَّةِ أَعْيُنِنَا وَمَوْلَانَا وَمَوْلَى الْعَالَمِينَ وَجَدِ الْحَسَنَيْنِ أَشْرَفِ الْخَلْقِ أَبِي الْقَاسِم مُحَمَّدٍ، وَعَلَى أَلِهِ وَأَوْلَادِهِ وَأَزْوَاجِهِ الطَّيّبينَ الطَّاهِرينَ وَسَائِرِ الصَّحَابَةِ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ ، وَعَلَى التَّابِعِينَ وَتَبَع التَّابِعِينَ لَهُمْ بِإِحْسَانٍ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ، الْأَنْبِيَاء وَالْمُرْسَلِينَ، وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَصَلَّ عَلَى جَمِيعِ • اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى دَوَامِ ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ، وَوَفِّقْنَا لِطَاعَتِكَ وَجَنِّبْنَا عَنْ مَعْصِيَتِكَ اَللَّهُمَّ اجْعَلْ وَقْتَنَا وَقْتَ الصَّالِحِينَ الذَّاكِرِينَ الشَّاكِرِينَ الرَّاكِعِينَ السَّاجِدِينَ، وَلَا تَجْعَلْنَا مِنَ الْخَائِبِينَ الْخَاسِرِينَ الْجَاهِلِينَ الْقَانِطِينَ النَّادِمِينَ الْغَافِلِينَ . اللَّهُمَّ انْصُرْ مَنْ نَصَرَ الدِّينَ، وَاخْذُلْ مَنْ خَذَلَ الْمُسْلِمِينَ . اَللهُمَّ اغْفِرْ لَنَا جَمِيعًا وَارْحَمْنَا جَمِيعًا وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ جَمِيعًا . اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ شُرُوطٌ فَتْحِيَّةٌ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ حَبَّاتِهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ عَدَدَ حَصَاهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ كَلِمَاتِهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ زِنَةَ عَرْشِهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ مِلْءَ سَمَاوَاتِهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مِلْءَ أَرْضِهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ مِثْل ذلِكَ مَعَهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ . أَسْتَغْفِرُ اللهَ سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ الْعَلِي الْعَظِيم، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ : سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللهِ الْعَظِيمِ * أَسْتَغْفِرُ اللهَ، سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ عَدَدَ خَلْقِهِ وَزِنَةَ عَرْشِهِ وَرِضَا نَفْسِهِ وَمِدَادَ كَلِمَاتِهِ وَمُنْتَهَى عِلْمِهِ وَمِيَّتِهِ وَرَحْمَتِهِ وَرَأْفَتِهِ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ اَللَّهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا اللَّهُ يَا بَدِيعَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَا مَالِكَ الْمُلْكِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَام يَا مَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِعِزَّتِكَ أَنْ تُحْيِيَ قُلُوبَنَا وَأَجْسَامَنَا وَأَبْدَانَنَا وَأَرْوَاحَنَا بِأَنْوَارٍ مَعْرِفَتِكَ وَبِأَنْوَارِ قُدْرَتِكَ أَبَدًا دَائِمًا بَاقِيًا هَادِيًا، [يَا اللَّهُ (۳)] اللَّهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا اللَّهُ يَا بَدِيعَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَا مَالِكَ الْمُلْكِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ، لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِعِزَّتِكَ أَنْ تُحْيِيَ قُلُوبَنَا وَأَجْسَامَنَا وَأَبْدَانَنَا وَأَرْوَاحَنَا بِأَنْوَار مَعْرِفَتِكَ أَبَدًا دَائِمًا باقيًا هَادِيًا، [يَا اللهُ (۳)] إِلهِي أَعْمَالُنَا قَلِيلَةٌ، وَحَاجَاتُنَا كَثِيرَةٌ، وَإِلْهُنَا بَصِيرٌ، نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ، غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِي الْعَظِيم . اَللّهُمَّ يَا وَاجِبَ الْوُجُودِ وَيَا وَاهِبَ الْخَيْرِ وَالْجُودِ، أَفِضُ عَلَيْنَا أَنْوَارَ رَحْمَتِكَ وَيَسِّرْ لَنَا الْوُصُولَ إِلَى كَمَالِ مَعْرِفَتِكَ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا، وَلاَ مَعْرِفَةَ لَنَا إِلَّا مَا أَلْهَمْتَنَا، إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ . اَللّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مِنَ الْعِصْمَةِ دَوَامَهَا، وَمِنَ النِّعْمَةِ تَمَامَهَا، وَمِنَ الرَّحْمَةِ شُمُولَهَا، وَمِنَ الْعَافِيَةِ حُصُولَهَا، وَمِنَ الْعَيْشِ أَرْغَدَهُ، وَمِنَ الْعُمُر أَسْعَدَهُ، وَمِنَ الْوَقْتِ أَطْيَبَهُ، وَمِنَ الرِّزْقِ أَوْسَعَهُ، وَمِنَ الْفَضْلِ أَعْذَبَهُ، وَمِنَ اللُّطْفِ أَنْفَعَهُ، وَمِنَ الْإِنْعَامِ أَعَمَّهُ، وَمِنَ الْإِحْسَانِ أَتَمَّهُ . اَللّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا يَا غَفَّارُ . اَللَّهُمَّ حَصِلْ بِالسَّعَادَةِ أَجَالَنَا، وَحَقِّقْ بِالزِّيَادَةِ أَمَالَنَا، وَاقْرُنُ بِالْعَافِيَةِ غُدُوِّنَا وَأَصَالَنَا، وَاجْعَلْ إِلَى مَغْفِرَتِكَ مَصِيرَنَا وَمَأْلَنَا، وَصُبَّ سِجَالَ عَفْوكَ عَلَى ذُنُوبِنَا، وَمُنَّ عَلَيْنَا بِإِصْلاح عُيُوبِنَا، وَاجْعَلِ التَّقْوَى زَادَنَا، وَفِي دِينِكَ اجْتِهَادَنَا، فَإِنَّ عَلَيْكَ تَوَكُلَنَا وَاعْتِمَادَنَا، وَثَبِّتْنَا عَلَى نَهْجِ الْاِسْتِقَامَةِ، وَأَعِذْنَا فِي الدُّنْيَا مِنْ مُوجِبَاتِ النَّدَامَةِ يَوْمَ الْقِيامَةِ . اَللّهُمَّ رَبَّنَا خَفِّفْ عَنَّا ثِقَلَ الْأَوْزَار وَارْزُقْنَا مَعِيشَةَ الْأَبْرَارِ، وَاكْفِنَا وَاصْرِفْ عَنَّا شَرَّ الْأَشْرَارِ، وَأَعْتِقْ رِقَابَنَا وَرِقَابَ أَبَائِنَا وَأُمَّهَاتِنَا وَمَشَايِخِنَا وَمَشَايِحَ مَشَايِخِنَا وَأُسْتَاذِنَا وَأَسَاتِيذِ أُسْتَاذِنَا وَإِخْوَانِنَا، وَرقَابَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَمُرِيدِينَا وَتَلَامِيذِنَا مِنَ الدَّيْنِ وَالْمَظَالِمِ وَالنَّارِ، بِعَفْوِكَ وَبِرَحْمَتِكَ يَا عَزِيزُ يَا غَفَّارُ، يَا كَرِيمُ يَا سَتَّارُ ، يَا حَلِيمُ يَا جَبَّارُ، وَيَا وَهَّابُ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى الِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ </span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evradı Fethiye-i Nakşibendiye</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evradı Fethiye Türkçe Okunuşu</span></span><br />
<br />
Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym<br />
<br />
Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
 Lâ ilâhe illallâhü adede habbâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede hayâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede hasatihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede kelimâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü adede halgihi.. Lâ ilâhe illallâhü zinete arşihi. Lâ ilâhe illallâhü mil’e semâvâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü mil’e ardıhi.. Lâ ilâhe illallâhü adede misli zâlike meahû.. Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şeriyke leh. Lehül-mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyul lâ yemûtü bi yedihil hayru ve hüve alâ külli şey’in gadiyr ve ileyh-il-masiyr.. Estağfirullâhe Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâhil-Aliyyil-Azıym... <br />
 Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
 Sübhânallâhi ve bi-hamdihi.. Ve mâ tevfiygu illâ billâhi ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâhi Sübhânallâh-il-Azıymi ve bi-hamdihi.. Sübhânallâhi ve bi-hamdihi adede halgihi ve zinete arşihi ve ridâe nefsihi ve midâde kelimâtihi ve müntehâ ılmihi ve minnetihi ve rahmetihi ve ra’fetihi ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh-il-Aliyyil-Azıym..Allâhümme yâ Hayyü yâ Gayyûmü yâ Allâhü yâ bediy-as-semâvâti vel ardi yâ Mâlik-el-Mülki yâ Zel-Celâli vel-ikrâm.. Yâ lâ ilâhe illâ ente innâ nes’elüke bi-izzetike en tuhyiye gulûbenâ ve ecsâmenâ ve ebdânenâ ve ervâhanâ bi-envâri mâ’rifetike ebeden dâimem bâgıyen hâdiyey yâ Allâhü yâ Allâhü yâ Allâh.Ve bi-envâri hidâyetike ve bi-envâri gudratike ilâhi â’mâlünâ galiylüv ve hâcâtünâ kesiyrüv ve ilâhünâ Basiyr.. Allâhümmef’al binâ mâ ente lehû ehlüv ve lâ tef’al binâ mâ nahnü lehû ehlün.. Allâhümme inni es’elüke mâ lâ estahiggu ve eûzü bike mimmâ estahiggu ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr ğufrâneke Rabbenâ ve ileyk-el-masiyr.. Ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh-il-Aliyyil-Aziym.. Elhamdü lillâhi Rabbil-âlemiyn es-salâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammediv ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyn..Allâhümme yâ Vâcib-el-Vücûdi ve yâ Vâhib-el-hayri vel cûd.. Efıd aleynâ envâra rahmetike ve yessir lenel-vüsûle ilâ kemâli mâ’rifetike.. Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ ve lâ yuhiytûne bi-şey’im min ilmihi illâ bi-mâ şâ’e ve lâ mâ’rifete lenâ illâ mâ elhemtenâ inneke entel-Aliym-ül-Hakiym.. Allâhümme innâ nes’elüke minel-ismeti devâmehâ ve minen-ni’meti temâmehâ ve minel-âfiyeti husûlehâ ve miner-rahmeti şümûlehâ ve min-el-ayşi erğadehû ve minel umri es’adehû ve minel vagti etyebehû ve miner rizgi evseahû ve minel fadli â’zebehû ve minel lutfi enfe’ahû ve minel in’âmi e’ammehû ve minel ihsâni etemmehû.. Allâhümme yâ Allâhü kül lenâ yâ Cebbâr.. Ve lâ tekün aleynâ yâ Ğaffâr.. Allâhümme yâ Allâhü ahtim bis-seâdeti âcâlenâ ve haggig biz-ziyâdeti âmâlenâ vagrum bil-âfiyeti ğudüvvenâ ve âsâlenâ vec’al ilâ rahmetike ve mağfiratike masiyranâ ve meâlenâ ve subbe sicale afvike alâ zünûbinâ ve münne aleynâ bi-islâhi uyubinâ vec’al-it-tagvâ zâdenâ ve fiy diynike ictihâdenâ fe-inne aleyke tevekkülenâ ve i'timâdenâ ve sebbitnâ alâ nehc-il istigâmeti ve eidnâ mim mûcibât-in-nedâmeti yevm-el-giyâmeti ve haffif annâ sigal-el-evzâri verzügnâ meıyşetil-ebrâr vagfinâ vasrif annâ şerral-eşrâri ve a'tig rigâbenâ ve rigâbe âbâinâ ve ümmehâtinâ ve meşâyihinâ ve üstâzinâ mined-deyni vel-mezâlimi ven-nâri bi-izzetike yâ Aziyzü yâ Ğaffârü ya Keriymü yâ Settârü yâ Haliymü yâ Vehhâb.. Ve sallallâhümme alâ seyyidinâ Muhammediv ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyne (Âmin) bi-rahmetike yâ Erham-er-Râhimiyn vel-hamdülillâhi Rabbil-âlemiyn... <br />
 Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
Estağfirullâh-el-Aziym.. Estağfirullâh-el-Aziym.. Estağfirullâh-el-Aziym.. Elleziy lâ ilâhe illâ hüvel-Hayyül Gayyûme ve etûbü ileyh.. Allâhümme-entes-Selâmü ve minkes-Selâmü ve ileyke yerci-üs-Selâmü hayyinâ Rabbenâ bis-Selâmi ve-edhilnâ dâr-as-Selâmi tebârakte Rabbenâ ve teâleyte yâ Zel-Celâli-vel-ikrâm.. Allâhümme lekel hamdü hamdey yüvâfiy niamike ve yükâfiy meziyde keramike ahmedüke bi-cemiy-i mehâmidike mâ alimtü minhâ ve mâ lem â’lemü ve alâ cemiy-i niamike küllihâ mâ alimtü minhâ ve mâ lem â’lem ve alâ külli hâl.. <br />
E'ûzü billâhi min-eş-şeytan-ir-raciym Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel-Hayyül Gayyûmü lâ te’hüzühû sinetüv velâ nevm lehû mâ fis-semâvâti ve mâ fil-ardi men-zellezî yeşfeu indehû illâ bi-iznih yâ’lemü mâ beyne eydiyhim ve mâ halfehüm ve lâ yuhiytûne bi-şey’in min ilmihiy illâ bi-mâ şâ’e vesia kürsiy-yühüs-semâvâti vel-arda ve lâ yeûdühû hifzuhümâ ve hüvel-Aliyyül-Aziym.. Sübhânallâhi el-hamdü lillâhi Allâhü ekberu lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şeriyke leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey’in Gadiyr.. Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber.. Lâ ilâhe illallâh-ül Melik-ül Cebbâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Vâhid-ül Gahhâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Aziyz-ül-Ğaffâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Keriym-üs-Settâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül Kebiyr-ül-Müteâl.. Lâ ilâhe illallâhü Hâlig-ul- leyli ven-nehâr.. Lâ ilâhe illallâh-ül mâ'bûdü bi-külli mekân.. Lâ ilâhe illallâh-ül mezkûr-ül bi-külli lisân.. Lâ ilâhe illallâh-ül mâ’rûfü bi-külli ihsân.. Lâ ilâhe illallâhü iymânem billâh.. Lâ ilâhe illallâhü emânem minallâh.. Lâ ilâhe illallâhü emâneten indallâh.. Lâ ilâhe illallâhü ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh.. Lâ ilâhe illallâhü ve lâ nâ’büdü illâ iyyâh.. Lâ ilahe illallâhü haggan hagga.. Lâ ilahe illallâhü iymânev ve sidgâ.. Lâ ilâhe illallâhü teabbüdev ve riggâ.. Lâ ilâhe illallâhü telâttüfev ve rifgâ.. Lâ ilâhe illallâhü gable külli şey.. Lâ ilâhe illallâhü bâ’de külli şey.. Lâ ilâhe illallâhü yebgâ Rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü külli şey.. Lâ ilâhe illallâh-ül Melik-ül Haggul-mübiyn.. Lâ ilâhe illallâh-ül Melik-ül Haggul-yagiyn.. Lâ ilâhe illallâh-ül Aliyyül-Aziym.. Lâ ilâhe illallâh-ül Hakim-ül-Keriym.. Lâ ilâhe illallâhü Rabbüs semâvât-is-seb’i ve Rabbül arş-il-Aziym.. Lâ ilâhe illallâhü ekram-ül ekramiyn.. Lâ ilâhe illallâhü erham-ür-râhimiyn.. Lâ ilâhe illallâhü habib-üt-tevvâbiyn.. Lâ ilâhe illallâhü râhim-ül-mesâkiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hâdiyül-mudilliyn.. Lâ ilâhe illallâhü delil-ül-hâiriyn.. Lâ ilâhe illallâhü emân-ül-hâifiyn.. Lâ ilâhe illallâhü ğıyâs-ül müsteğıysiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-un-nâsiriyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-hâfiziyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ül-vârisiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-hâkimiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ur-râzigiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-fâtihiyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ul-ğâfiriyn.. Lâ ilâhe illallâhü hayr-ur-râhimiyn.. Lâ ilâhe illallâhü vahdehû ve sadega va’dehû ve nasara abdehû ve e’azze cündehû ve hezem-el-ahzâbe vahdehû ve lâ şey’e bâ’dehû.. Lâ ilâhe illallâhü ehl-ün-ni’meti ve lehül-fadlü ve lehüs-senâ’ül-hasen.. Lâ ilâhe illallâhü adede halgihi ve zinete arşihi ve ridâe nefsihi ve midâde kelimâtihi.. Lâ ilâhe illallâhü Sahib-ül vahdâniyyet-il ferdâniyyet-il gadiymiyyet-il ezeliyyet-il ebediyyet-illeziy leyse lehû siddüv ve lâ niddüv ve lâ şibhüv ve lâ şeriyküy yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyül lâ yemûtü biyedih-il hayru ve hüve alâ külli şey’in gadiyr ve ileyh-il masiyr.. Hüvel-evvelü vel-Âhiru vez-Zâhiru vel-Bâtınü ve hüve bi-külli şey’in Aliym. Leyse kemislihi şey’ün ve hüves-semi’ül-Basiyr.. Hasbünallâhü ve ni’mel-vekiyl ni’mel Mevlâ ve ni’men-nasiyr.. Hasbünallâhü ve ni’mel-vekiyl ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr.Ğufrâneke Rabbenâ ve ileyk-el-masiyr. Allâhümme lâ mânia limâ a’tayte ve lâ mu’tiye limâ mena’te ve lâ râdde limâ gadayte ve lâ yenfeu zel-ceddi mink-el-ced.. Sübhâne Rabbiyel aliyyil-â’lel-Vehhâb.. Sübhâne Rabbiyel aliyyil-a’lel Keriym-il-Vehhâb.. Sübhâneke mâ abednâke hagga ibâdetike.. Sübhâneke mâ arafnâke hagga ma’firatike.. Sübhâneke mâ zekernâke hagga zikrike.. Sübhâneke mâ şekernâke hagga şükrike.. Sübhân’Allâh-il-ebediyyil-ebed.. Sübhân’Allâh-il-Vâhid-il-Ehad.. Sübhân’Allâh-il ferd-is-Samed.. Sübhân’Allâhi Râfi-is-semâvati bi-ğayri amed.. Sübhân’Allâhi Bâsit-il-eradıyne bilâ sened.. Sübhân’Allâh-illeziy lem yettehiz sâhibetev ve lâ veledâ.. Sübhân’Allâh-illeziy lem yelid ve lem yûled ve lem yeküllehû küfüven ehad.. Sübhân-el-Melik-il-Guddûs.. Sübhâne zil-mülki vel-melekût.. Sübhâne zil-izzeti vel-azameti vel-gudrati vel-heybeti vel-celâli vel-cemâli vel-kemâli vel-begâi ves-senâi ved-diyâi vel-âlâi ven-nüamâi vel-kibriyâi vel ceberût.. Sübhân-el Melik-il-ma’bûd.. Sübhân-el Melik-il-vücûd.. Sübhân-el Melikil Hâlig-il Hayyilleziy lâ yenâmü ve lâ yemût.. Sübbûhün Guddûsür Rabbünâ ve Rabbül-melâ’iketi ver-rûh.. Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ guvvete illâ billâh-il Aliyyil-Aziym.. <br />
<br />
Allâhümme ent-el melik-ül-haggullezi lâ ilâhe illâ ente.. <br />
<br />
Yâ Allâhü.. Yâ Rahmânü.. Yâ Rahiymü.. Yâ Mâlikü, Yâ Guddûsü, Yâ Selâmü, Yâ Mü’minü, Yâ Müheyminü, Yâ Aziyzü, Yâ Cebbâru, Yâ Mütekebbiru, Yâ Hâligu, Yâ Bâriü, Yâ Musavviru, Yâ Ğaffâru, Yâ Gahhâru, Yâ Vehhâbü, Yâ Razzâgu, Yâ Fettâhu, Yâ Aliymü, Yâ Gâbidu, Yâ Bâsitu, Yâ Hâfidu, Yâ Râfiu, Yâ Mü’izzü, Yâ Müzillü, Yâ Semiy’u, Yâ Basiyru, Yâ Hakemü, Yâ Adlü, Yâ Latiyfü, Yâ Habiyru, Yâ Haliymü, Yâ Aziymü, Yâ Ğafûru, Yâ Şekûru, Yâ Aliyyü, Yâ Kebiyrü, Yâ Hafiyzü, Yâ Mugiytü, Yâ Hasiybü, Yâ Celiylü, Yâ Keriymü, Yâ Ragiybü, Yâ Müciybü, Yâ Vâsiu, Yâ Hagiymü, Yâ Vedûdü, Yâ Meciydü, Yâ Bâ’isü, Yâ Şehiydü, Yâ Haggu, Yâ Vekiylü, Yâ Gaviyyü, Yâ Metiynü, Yâ Veliyyü, Yâ Hamiydü, Yâ Mühsiy, Yâ Mübdiü, Yâ Müiydü, Yâ Muhyi, Yâ Mümiytü, Yâ Hayyü, Yâ Gayyûmü, Yâ Vâcidü, Yâ Mâcidü, Yâ Vâhidü, Yâ Ehadü, Yâ Samedü, Yâ Gâdiru, Yâ Mugtediru, Yâ Mugaddimü, Yâ Müahhiru Yâ Evvelü, Yâ Âhiru, Yâ Zâhiru, Yâ Bâtinü, Yâ Vâliy, Yâ Müteâliy, Yâ Berru, Yâ Tevvâbü, Yâ Mün’imü, Yâ Müntegimü, Yâ Afüvvü, Yâ Raüfü, Yâ Mâlik-el-mülki, Yâ Zel-Celâli vel-ikrâmi, Yâ Rabbi, Yâ Mugsitu, Yâ Câmiu, Yâ Ğaniyyü, Yâ Muğni, Yâ Mü’tiy, Yâ Mâniu, Yâ Darru, Yâ Nâfiu, Yâ Nûru, Yâ Hâdiy, Yâ Bediy’u, Yâ Bâgiy, Yâ Vârisü, Yâ Raşiydü, Yâ Sabûru, Yâ Sâdigu, Yâ Settâru, Yâ men tegaddeset an-il-eşbâhi zâtühû ve tenezzehet am müşabehet-il emsâli sıfâtühû ve yâ men dellet alâ vahdaniyyetihi ve âyâtihi ve şehidet bi-rübûbiyetihi masnû’atühû. Vâhidül lâ min gilletiv ve mevcûdül lâ min illetin.. Yâ men hüve bil-birri mâ’rûfüv ve bil ihsâni mevsûfün. Ma’rûfüm bilâ ğayetin, ve mevsûfüm bilâ nihayetin evvelün gadiymüm bilâ ibtidâ’i, âhirün keriymür rahiymüm bilâ intihâ’i.. Ve ğafera zünûb-el müznibiyne keramev ve hilmen.. Yâ mel leyse kemislihi şey’ün ve hüves-Semiy’ul-Basiyr.. Hasbünallâhü ve ni’mel-vekil ve ni’mel-Mevlâ ve ni’men nasiyr.. Yâ dâ’imem bilâ fenâ’iv ve yâ gâimem bilâ zevâlin ve yâ müdebbiram bilâ veziyrün, sehhil aleynâ ve alâ vâlidiynâ külle asiyr. Lâ uhsiy senâ’en aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike azze câruke ve celle senâ’üke ve tegaddeset esmâ’üke ve azume şânüke ve lâ ilâhe ğayruke.. Yef’alüllahe mâ yeşâ’ü bi-gudratihi ve yahkümü mâ yüriydü ve bi-izzetihi.. Elâ ilâllâhi tasiyr-ül-umûr küllü şey’in hâlikün illâ vechehû lehül-hükmü ve ileyhi türce’ûn.. Feseyekfiykehümüllahü ve hüves-Semiy’ul-Aliym.. Hasbünallâhü ve kefâ semiAllâhü limen deâ leyse verâAllâhil müntehâ menî tesame billâhi yuhyiy.. Sübhâne men lem yezel Rabben rahiymev ve lâ yezâlü keriymen.. Lâ ilâhe illallâhül haliym-ül-keriymü Sübhânallâhi ve tebârakallâhü Rabbüs-semâvatis-seb’i ve Rabbül arş-il-Aziym vel-hamdü lillâhi Rabbil-âlemiyne ilâhev vâhiden ehaden sameden ferden vitren hayyen gayyûmen ebeden lem yettehiz sahibetev ve lâ veledev ve lem yekül lehû şeriykün fil mülki ve lem yekûl lehû veliyyüm min-ez-zülli ve kebbirhü tekbiyran Allâhü ekber.. <br />
<br />
Hasbünallâhü li-dininâ.. Hasbünallâhü li-dünyanâ.. Hasbünallâhü limâ ehemmenâ.. Hasbünallâhü limen bega aleynâ.. Hasbünallâhü limen hasedenâ, Hasbünallâhü limen kâdena bi-su’in.. Hasbünallâhü ind-el-mevti.. Hasbünallâhü ind-el-kabri.. Hasbünallâhü ind-el-mesâ’ili.. Hasbünallâhü ind-el-hisabi.. Hasbünallâhü ind-el-miyzâni.. Hasbünallâhü ind-es-sırati.. Hasbünallâhü ind-el-cenneti ven-nâr.. Hasbünallâhü ind-el-lika’i.. HasbiyAllâhüllezi lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve ileyhi üniyb.. Lâ ilâhe illallâhü Sübhânallâhi mâ â’zamAllâhü lâ ilâhe illallâhü Sübhânallâhi mâ ahlemAllâhü.. Lâ ilâhe illallâhü Sübhânallâhi mâ ekremAllâhü.. Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şeriyke lehu Muhammedür Resûlüllah.. Allâhümme salli alâ Muhammedin küllemâ zekereh-üz-zâkirun.. Allâhümme salli alâ Muhammedin küllemâ gafele an zikrih-il-ğâfilûn.. Radîynâ billâhi teâlâ Rabben ve bil-islâmi diynen ve bi-Muhammedin sallallâhü aleyhi ve selleme nebiyyen ve resûlen ve bil-gur’âni imâmev ve bil-kâ’beti gibletev ve bis-salâti ves-savmi vez-zekâti vel-hacci farizatan ve bil-mü’miniyne ihvânev ve bil-mü’minâti ahevâtiv ve bis-Sıddiygi vel-Faruki ve ziyn-Nûreyni vel-Mürtedâ e’immeten ve bi-sair-is-sahabeti ridvanullahü teâlâ aleyhim ecma’iyne kıdveten bi-halâllahi teâla helâlev ve bihi hisabev ve bi-haramillahi teâlâ haramev ve bihi azabev ve bil-cenneti sevabev ve bin-nâri ikaben.. Merhaben merhaba bis-sabah-il-cedidi ve bil-yevm-is-sa’iyd ve bil-melekeyn-il kirâmeyn-il kâtibeyn-iş şâhideyn-il âdileyni hayyen kümAllâhü teâlâ fi gurreti yevminâ hazektübâ fi evveli sahifetinâ hâzihi  Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym  ve eşhede bi-enna neşhedü en lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerike lehu ve neşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühu erselehu bil-hüdâ ve din-il-hakkı alâ hâzih-iş-şehadeti nahyâ ve aleyhâ nemûtu ve aleyhâ nüb’asü inşâ’Allâhu teâlâ.. E’uzü bi-kelimâtillah-it-tâmmati külleha min şerri mâ halâga.. Bismillahi hayr-il-esmâ-i.. Bismillahi Rabbil-ardi ve Rabbis-semâ’i.. Bismillahillezi lâ yadurru mâ’a ismihi şey’ün fil’ardi ve lâ fis-semâ’i ve hüves-semi’ul-aliym.. El-hamdü lillâhillezi ahyanâ bâ’de mâ ematenâ ve redde ilebnâ ervahenâ ve ileyh-il bâ’sü ven-nüşuûr.. Asbahnâ ve asbehal-mülkü lillâhi vel-azametü velkibriyâ’ü vel-ceberutü ves-sultanü vel-bürhanü lillâhi vel-âlâü ven-nuamâ’ü lillâhi vel-leylü ven-neharü lillâhi ve mâ sekene fiyhimâ lillah-il vahid-il-kahhâr.. Asbahnâ alâ fıtra’t-il-islâmi ve alâ kelime’t-il-ihlâsi ve alâ din-i nebiyyinâ Muhammedin sallAllâhu aleyhi ve selleme ve alâ milleti ebiynâ İbrahiyme haniyfen müslimen ve mâ kân emin-el-müşrikiyn.. Salâvatullahi ve melâ’iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halgihi alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashabihi aleyhi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullahi ve berekâtühü.. <br />
<br />
Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ Rasûlallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ habiballâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ halilallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ nebiyyallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ safiyyallâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hayra halgillâh.. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ menihtârahullah.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men erselehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men zeyyenehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men kerramehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men azzemehullâh.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ seyyid-el-mürseliyn.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ imam-el-müttegiyn.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hâtem-en-nebiyyin.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ şefi-al-müznibiyn.. .. Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ rasûle Rabbil-âlemiyn.. Salâvatullahi ve melâ’iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halgihi alâ seyyidinâ Muhammediv ve alâ âlihi ve ashâbihi aleyhi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullâhi ve berekâtüh.. Allâhümme salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-evveliyn.. Ve salli alâ seyyidinâ Muhammedin fil-âhiriyn.. Ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-melâil â’lâ ilâ yevmid-din ve salli alâ seyyidinâ Muhammedin fi külli vagtiv ve hıyn ve salli alâ cemiy-il enbiyâ-i vel-mürseliyn ve alâ melâ’iketik-el-mugarrabiyn ve alâ ibâdik-es-sâlihiyn ve alâ ehl-i tâ’atike ecmaiyne min ehlis-semâvâti ve min ehl-il eradiyn verhamnâ vahşürnâ me’ahüm bi-rahmetike yâ Erham-er-Râhimiyn.. Allâhümme edhilnâ fi rahmetike ve ente hayr-ür-râhimiyn.. <br />
Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahiym <br />
 Allâhümme yâ Mâlik-er-Rigâb.. Yâ müfettih-el-ebvâb.. Ve yâ müsebbib-el-esbâb heyyi lenâ sebeben lâ nestatıy’u lehu taleben.. Allâhümmec’alnâ meşguliyne bi-emrike âminiyne bi-ahdike âyisiyne min halkıke ânisiyne bike müstevhışıyne an gayrike radıyne bi-kada’ike sâbiriyne alâ belâ’ike şâkiriyne le-ni’mâ’ike mütelezziziyne bi-zikrike ferihiyne bi-kitabike münâciyne bike fi ânâ’il-leyli ve etraf-in-nehâr mübgızıyne lid-dünya muhibbiyne lil-âhireti müştakıyne ilâ lika’ike müteveccihiyne ilâ cenâbike müsta’ıddıyne lil-mevti..Rabbenâ Âtina mâ ve adtenâ alâ rüsûlike ve lâ tuhzinâ yevm-el-kıyameti inneke lâ tuhlif-ül-mi’ad. Allâhümmec’al tevfiyke refiykanâ ves-sırat-el müstakiyme tariykanâ. Allâhümme evsılnâ ilâ makasidina ve tüb aleynâ inneke ent-et-tevvab-ür-rahiym.. Allâhümme bike asbahnâ ve bike emseynâ ve bike nahyâ ve bike nemûtü ve ileyk-el-masiyr.. Allâhümme erinel-hakka hakkan verzuknâ ettiba’ahu ve erinel-bâtıla bâtılen verzuknâ ectinâbehu teveffenâ müslimiyne velhıknâ bis-sâlihiyn.. Vedfâ’annâ şerrez-zâlimiyne ve eşriknâ fi dua-il-mü’miniyn.. Ve ginâ Rabbenâ şerre mâ kadayte.. Allâhümmağfir li-ümmeti Muhammed.. Allâhümmansur ümmete Muhammed.. Allâhümmerham ümmete Muhammed.. Allâhümmahfaz ümmete Muhammed.. Allâhümme ferric an ümmeti Muhammed.. Allâhümme yâ habib-et-tevvâbiyne tüb aleynâ ve yâ emân-el-hâ’ifiyne âminnâ ve yâ delil-el-mütehayyiriyne düllenâ ve yâ hadiyel-mudıllıynehdinâ ve yâ gıyas-el müstagıysiyne agisnâ ve yâ recâ-el-münkatı’ıyne lâ taktâ’ recâ’enâ ve yâ gafir-el-müznibiyne ıgfir lenâ zünübenâ ve kefir annâ seyyi’atinâ ve teveffenâ mâ’al-ebrâr Allâhümme nevvir kulûbenâ.. Allâhümmeşrah sudurenâ.. Allâhümme yessir umurenâ.. Allâhümmestür uyubenâ.. Yâ hafiy-yel-eltâfi neccinâ mimmâ nehaf.. Allâhümmagfir lenâ ve valideynâ ve li-üstâzinâ ve li-meşâyihinâ ve li-ihvanina ve li-ashabinâ ve li-ahbabinâ ve li-aşâ’irinâ ve li-kabâ’ilinâ ve limen lehu hakka aleynâ ve limen vessanâ bid-dua’il-hayri ve li-cemi-il mü’miniyne vel-mü’minât vel-müslimiyne vel-müslimât el-ahyâ’ü minhüm vel-emvât.. Allâhümmahfeznâ yâ feyyâzü min cemi-il belâ’i vel-emrâzı kâffeten bi-rahmetike yâ erham-er-râhimiyn..<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Evradı Fethiye Türkçe Meali</span></span><br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
<br />
Allahu Tealanın yarattığı taneler sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın hayatı sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın yarattığı küçük taşlar sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın kelimeleri sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın bütün yarattıkları sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim<br />
Allahu Tealanın arş-ı aziminin ağırlığınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın gökleri dolusunca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Allahu Tealanın yerleri dolusunca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Bütün bu zikrolunanların misli sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.<br />
Mabud-u bil-hak yoktur, illa Allahu Teala vardır Birdir, uluhiyette ortağı yoktur. Mülk ve tasarruf onundur. Bütün hamdedenlerin hamdi ona mahsustur. Bütün dirileri diri eden bütün ölenleri öldüren odur. Bütün hayırlar onun elindedir. Herşey üzerine bizzat kadirdir tam kudret sahibidir öldükten sonra bizimde dönüşümüz onadır.<br />
Allahu Tealadan günahlarımın örtülmesini ve mağfiretimi dilerim. Allahu Tealayı zatı pakine ve şanı şerefine layık olmayan noksanlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim.Hamd Allahu Tealaya mahsustur. Mabud-u bil-hak yoktur, illa Allahu Teala vardır herşeyden büyük ve ziyadesiyle uludur. Masiyetlerden onun korunması ile sakınır taat ve ibadetede çok ulu ve yüce olan Allahu Tealanın yardımı ile kudret bulurum.<br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
Allahu Tealayı zatı pakine ve şanı şerefine layık olmayan noksanlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ve ona Hamd-ü sena ederim. Zatı ecel ve alasının kudret ve kuvvetini ve kulun aciz ve zilletini öğrenmemize tevfikini ihsan buyuran ve bizleri iyman ve İslamla şereflendiren odur. O ulu Allahu Tealayı noksan ve eksik sıfatlardan pak eder ve beni bu lütfuna mazhar kıldığı içinde aynı zamanda ona hamdederim. Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih eder ve ona yarattıkları sayısınca hamd-ü sena ederim. Bu tespih ve tahmidim arş-ı aziminin ağırlığıncadır. Bu tespih ve tahmidim benden razı olasıya kadardır. Bu tespih ve tahmidim kelimelerinin miktarı ve ilminin sonsuzluğu kadardır. Bu tespih ve tahmidim ihsan ve inayet buyurduğu nimetleri, rahmetleri, refetleri kadardır. Bu tespih ve tahmid ve diğer bütün ibadetlere gücümün yetmesi ancak Allahu Tealanın azamet ve tevfiki ile olabilmektedir. Bütün bunlara bende kuvvet ve kudret yoktur. Kuvvet ve kudret onundur. Bütün bunlar Allahu tealanın kudreti ve yardımı sayesindedir. O öylesine yüce ve Ulu öylesine azamet sahibidirki Ona sıfat ve mahiyyeti ilahiyesinde kimse ortak olamaz. Herşey ona nisbetle hakirdir. Ey her zaman diri ve canlı, daimi hayat sahibi Ey her zaman yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam göstern Allahım. Ey vücudu vacib olan Allah Ey göklerin ve yerlerin yaratıcısı Ey mülkün gerçek maliki ve mutasarrıfı Ey şeref ve kemal sahibi Ey zatı eceli ve alasından başka Mabud-u bil-hak olmayan illa zatı var olan Kudret ve azametin hürmetine senden kalplerimizi, cisimlerimizi, bedenlerimizi ve ruhlarımızı marifetinin nurları ile ebedi, baki, daim ve hadi olarak ihya etmeni isteriz. Ya Allah Ya Allah<br />
Ya Allah Hidayetinin ve Kudretinin nurları ile bizleri nurlandır.<br />
Ey Allahım senin için amellerimiz ve ibadetlerimiz gayet azdır sana ihtiyacımız ise gayet çoktur. İlahımız amel ve ibadetlerimizin azlığını ve ihtiyaçlarımızın çokluğunu görücüdür. Allahımız ne iyi bir Mevladır ki bu kadar az amel ve ibadete dahi fazlı ve keremi ile bol bol sevaplar bahş ve ihsan eder ne iyi yardımcıdırki ihtiyaçlarımızı karşılar ve giderir. Günahlarımız için mağfiretini dileriz Ey Rabbimiz öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Masiyetlerden onun korunması ile sakınır taat ve ibadetede çok ulu ve yüce olan Allahu Tealanın kudreti ve yardımı ile kuvvet buluruz. Bütün Hamd-ü senalar o Allahü tealayadır ki alemlerin Rabbi, mürebbisi ve malikidir. Salat ve selam Efendimiz Hazreti Muhammed (A.S)’a ve onun aline, evladına ve ashabına olsun. Ey vücudu sabit ve Kamil ey kullarına kereminin ve rahmetinin eserlerinin bahşedici Allahım Rahmetinin ışıklarını üzerimize dök taşır bizi nimetlerinle sevindir ve üzerimizdeki şerleri ve zararları defeyle Seni kemal ile bilmek ve bulmak nasıl mümkün ise tevfikinle onu bize kolaylaştırki sana vasıl olalım Seni noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederiz. Biz senin künh-ü zatını bilmekten aciziz. İlminin tamamı sendedir ancak öğrettiğin kadarını bilebiliriz başka bilgimiz yoktur. Bize bildirdiğin kadarını biliriz. Ancak o kadarını biliriz ki onu sen kalplerimize feyz yolu ile kendi kazancımız olmaksızın telkin ve ilham eyledin. Gerçekten bilgin herşeyi kuşatır sen herşeyi bilirsin herşeyi yerli yerine koyan ilim, amel ve ihsanda kemal sahibi ancak sensin Allahım İsmetimizi devam ettirmeni ,bizi isyanlardan korumanı ve şerlerimizi def eylemeni isteriz. Dünyada ve Ahirette bize ihsan edeceğin nimetlerin tamamını isteriz afiyetin husulünü isteriz Rahmetinin şumülünü isteriz. Geçim ve dirlik bakımından genişlik isteriz ömürlerimizin mest ve mübarek olmasını isteriz vakit ve zamanın pak olmasını isteriz bol ve geniş rızık isteriz Kullarına sebebsiz olarak ihsan buyurduklarının tatlısını ve iyisini isteriz Lütuf ve tevfikinin en yararlısını isteriz Dünya ve Ahiret nimetlerinin tamamını isteriz. İyman ve diğer ibadetlerde tam ihlas ihsanını isteriz Allahım Din ve Dünyamız için yararlı ol kullarına yararlı olan ancak sensin. Ey kullarının işlerini düzelten her işlerine tekeffül eden ve onların düzelmelerini takdir eyleyen Din ve Dünyamız için bize zararlı olma zira zararları ulaştırmayı icad edende sensin Allahım ecellerimizi iyilik ve saadetle doldur ve sonuçlandır Ümitlerimizi ve ricalarımızı fazlasıyla gerçekleştir. Bizi her vakit afiyete yakın et ve ulaştır öldükten sonra sana dönüşümüzde bize rahmet ve mağfiret kıl affını üzerimize boşaltarak günahlarımızı bağışla ve yok eyle ayıplarımızı ıslah ve fesadlarımızı gidererek bizi nimetlendir. Takvayı bizim için yol azığı ve rızık kıl olanca gücümüzle senin taatinde bulundur Biz aciziz seni kefil ettik sana dayandık ve sana güvendik bizi doğru yol üzerinde sabit ve daim eyle bizi kıyamet günü pişmanlığı gerektirecek şeylerden koru günahlarımızın ağırlığını hafiflet bizi salih kullarını rızıklandırdığın gibi rızıklandır ihtiyacımız olan şeylerde bize kifayet edici ol yaramazların şerlerini ve yaramazlıklarını döndür ve men et kendimizi ve nefsimizi azad et ana ve babalarımızın nefislerinide azad et şeyhlerimizi ,pirlerimizi, üstadlarımızıda azad et borçlardan, zalimlerden ve cehennem ateşinden koru Kudret ve azametin hürmetine ey kemal ve Kudret sahibi ey günah ve kabahatlerimizi örtücü ey kullarının istediklerini verici ey asilerin günah ve ayıplarını örtücü ey asilerin cezalandırılmalarında acele etmeyen Ey karşılıksız türlü atiyyeler zahiri ve batini nimetler bağışlayıcı Ya Allah efendimiz ve ulumuz Hazreti Muhammedin(A.S) üzerine ne kadar layıksa o kadar salat et, aline, evladına ve ashabınada (amin) Rahmetin sebebi ile ey rahmedicilerden daha fazla rahmedici ve nimetlendirici Bütün hamd-ü senalar o Allahu Tealayadır ki alemlerin Rabbi, mürebbisi ve malikidir.<br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
Azamet sahibi Allahu Tealadan dünya ve ahirette günahlarımı açığa çıkarmamasını örtmesini ve mağfiret etmesini dilerim O Allahu Teala ki ondan gayri Mabud-u bil-hak yoktur illa Allahu Teala vardır.Daima diridir yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam göstericidir ve ben ona döner ona tövbe ederim. Allahım sen noksanlardan ve afetlerden salim ve münehzehsin mahlukatın afetlerden ve mekruh olan şeylerden selametide ancak sendendir. Selamet sana raci olur. Ey Rabbimiz bizi afetlerden ve mekruh olan şeylerden selametle diri eyle bizi cennetine dahil eyle Ey Rabbimiz senin hayrın ve yararın çoktur herşey üzerine tam bir Kudretle faik ve galibsin Ey azamet ve ikram sahibi Allahım bize ulaşan nimetlerine hamdolsun ki o hamdimiz ancak senin içindir o hamdimiz dünya ve ahirette senin ziyade keremine müsavidir.Sana senin bütün hamdlerinle ve hamdlerinden bilmiş olduklarımla hamd ederim Bildiğim ve bilmediğim bütün nimetlerine hamd ederim İster sevinç ve neşe ister yas ve keder bütün hallerde sana hamd ederim<br />
EUZÜ BESMELE<br />
O yegane Mabud-u haktır. Ondan başka Mabud yoktur. Hayat sıfatı ile muttasıf baki daim ebedidir. Halkın umuruna kaimdir onu ne gaflet ne de uyku basar göklerde ve yerde ne varsa hep onundur onun mülküdür izni olmaksızın kim yanında şefaat edebilir o yarattıklarının önünde ve arkasında ne varsa hepsini bilir onlar ise onun malumatından hiçbirisini kavrayamazlar ancak dilediği kadarını kavrayabilirler onun Kürsüsü yerleri ve gökleri kuşatmıştır ve bunların korunması ona ağırlık ve meşakkat vermez O pek Ulu pek Büyüktür. Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim.Hamd Allahu Tealaya mahsustur. Allahu Teala herşeyden Yüce ve çok Uludur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır tektir ortağı ve benzeri yoktur mülk onundur hamd onundur o herşey üzerine kadirdir Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Hamd Allahu Tealaya mahsustur ve Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır o herşeyden yüce ve uludur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki cebbar padişah odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Uluhiyette tekdir ve birdir herşey üzerine galiptir. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki galiptir ve günahları yarlıgayıcıdır. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Kerimdir ve ayıpları örtücüdür. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Şanı yücedir ve herşey üzerine tam kudretle faik ve alidir. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki geceleri ve gündüzleri yaratıcıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her mekanda Mabuddur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her lisanda zikrolunur.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bütün iyiliklerle tanınmıştır.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her an yeni bir iştedir. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu tealayı iman ve tasdik ettiğim için söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Tealada aman olarak söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Teala katında emanet olduğundan söylerim.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki onun tevfiki olmaksızın isyandan yüz çevirmeye ibadet ve taatte sebat ve karar etmeğe imkan yoktur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Allahu Tealadan gayriye ibadet etmeyiz ancak ona ibade ederiz doğru ve haklı bildiğim için LA İLAHE İLLALLAH derim LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu tealayı iman ve tasdik ettiğim ve sadık olduğum için söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini ibadet ve kulluk olduğu için söylerim LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Teala bana iyilik ettiği için söylerim Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki herşeyden öncedir ondan gayri evvel yoktur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki ondan sonra hiçbirşey yoktur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bizim Rabbimiz herşey fani olup gittikten sonra da bakidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki gerçek padişahtır padişahlığa layıktır İstihkak padişahlık ile zahirdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki padişahlığa layıktır ve padişahlığı hakkal-yakin zahir olmuştur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Uluhiyette ortağı ve benzeri yoktur öylesine şanı yüce ve uludur ki ona nisbetle herşey hakirdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Celal ve Azamet sahibidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yedi kat göklerin ve o yüce arşın maliki ve sahibidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki kerim olanların hepsinden daha Kerimdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki onun rahmeti rahmet edicilerin rahmetinden ziyadedir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki tövbe edenleri sevicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki miskinlere merhamet edicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki azgınlara ve sapıklara yol göstericidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki şaşırıp kalanlara yol göstericidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki korkanları korkularından emin kılıcıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki meded isteyenlerin imdatlarına yetişicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yardım edenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki koruyucuların en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki hakimlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki rızık verenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki fatihlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yarlıgayıcıların en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki rahmet edenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki tektir vadinde sadıktır kullarına yardım eden odur kendi askerlerini galip eylemiştir kafirlerin topluluklarına bozgunluk ve kırgın vermiştir ondan sonra hiçbirşey yoktur bütün mahlukatın fenasından sonra baki kalacak odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bütün nimetlerin sahibidir Fadl’ da onundur En güzel senalara layık ve müstehak olanda odur LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Tealanın mahlukatı sayısınca, arşının ağırlığı miktarınca o razı oluncaya kadar kelimeleri miktarınca söylerim Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki vahdaniyet ve ferdaniyet sahibidir Kadimdir,ezelidir,ebedidir onun Uluhiyet emrine karşı gelecek zıddı yoktur onun işlerine isteklerine muhalefet edebilecek benzeri ve eşitide yoktur Benzeri ve Uluhiyette ortağı yoktur.diriltir ve öldürür Zatı ecel ve alası daima diridir ona ölüm arız olamaz bütün hayırlar onun kudret elindedir o herşey üzerine kadirdir ölümden sonra herkes ona dönecektir O Evveldir, O Ahirdir, O Zahirdir, O Batındır aza veya çoğa olana veya olmayana bütün eşya ve mevcudata alimdir hiçbirşey onun misli değildir O bütün işitenleri işitir bütün görenleri görücüdür O Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi Vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir O Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi Vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir Ey Kudret ve azamet sahibi Rabbim senin mağfiretini isteriz öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Allahım senin ezelde takdir ederek verdiklerine hiçbirşey engel olamaz senin men ettiğini verebilecek vericide yoktur senin kaza ettiğini reddedebilecekte yoktur Varlık sahibinin varlığı senin katında hiçbir fayda vermez faydası olabilecek ancak salih amellerdir. Rabbimi tenzih ederim O yücelerin yücesi ve çok bağışlayıcı ve kerimdir Seni tenzih ederiz sana layık hakiki ibadet ile ibadet edemedik Seni tenzih ederiz seni layık olduğun şekilde bilemedik Seni tenzih ederiz seni layık olduğun şekilde zikredemedik Seni tenzih ederiz sana layık olduğun şekilde şükredemedik Allahu Tealayı tenzih ederim ebediyen ebedi odur.Allahu Tealayı tenzih ederim sıfatında,mahiyetinde ve hakikatinde birdir. Allahu Tealayı tenzih ederim birdir,uludur bütün hacetlerde ona kasd olunur. Allahu Tealayı tenzih ederim gökleri yükselten direksiz ve dayanaksız tutan odur. Allahu Tealayı tenzih ederim yerleri dayanaksız döşeyende odur Allahu Tealayı tenzih ederim o eş ve çocuk edinmemiştir. Allahu Tealayı tenzih ederim hiç kimse ondan doğmamıştır. Kendiside kimseden doğmamıştır Allahu Tealayı tenzih ederim ki o öylesine padişahtır ki her türlü ayıptan paktır Allahu Tealayı tenzih ederim mülk ve melekut sahibidir. Allahu Tealayı tenzih ederim o İzzet ve Kudret azamet.heybet, Celal ve Cemal, kemal,beka,sena ve ziya sahibidir nimet sahibidir. Zatında ve sıfatında ululuk sahibidir Tenzih ederim o padişahı ki Mabudumdur Tenzih ederim o padişahı ki mevcuttur Tenzih ederim o padişahı ki bütün alemlerin yaratıcısıdır O öyle bir padişahtır ki daima diridir uyumaz ve ölmez Her türlü noksanlıklardan ve ayıplardan paktır münezzehtir ve uzaktır. Celal ve azamet sahibi Rabbimizdir Bütün meleklerin ve ruhlarında Rabbidir Allahu tealayı her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan tenzih ederim Hamd ancak Allahu Tealaya mahsustur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu teala büyüktür ve çok uludur Masiyetlerden sakınmamız ancak onun koruması ile ibadet ve taatte bulunabilmemiz onun bahşettiği kuvvet ve kudretledir. Allahım sen padişahsın padişahlığa layıksın senden gayri Mabud-u Bil hak yoktur illa sen varsın Ya Allah Ey dünyada ve ahirette yardım edici Ey ahirette rahmet edici Ey Padişah Ey her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan pak ve uzak olan Ey her türlü afetlerden ve noksanlıklardan salim olan Ey kullarını zulümden emin edici olan Ey gözleyici ve koruyucu Ey herşeyin üzerine galip ve aziz olan Ey halkı dilediği herşeye zorlayan veya halkın halini ıslah eden Ey her türlü ihtiyaçlardan ve noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Ey bütün mahlukatı yaratan Ey bütün eşyayı yaratan Ey eşyanın suret ve keyfiyetini yaratan Ey çok yarlıgayıcı Ey herşey üzerine galip Ey zahir nimetlerini bağışlayıcı Ey kullarına bol bol rızık verici Ey son derece fatih Ey son derece bilici Ey dilediğini sıkan ve daraltan Ey dilediğini açan ve genişleten Ey dilediğini alçaltan Ey dilediğini yücelten Ey aziz eyleyen Ey hor ve hakir eyleyen Ey çok iyi işiten Ey çok iyi gören Ey hükmeden Hakkı yerine getiren Ey çok adaletli olan Ey kullarına lütuf ve dostluk eden Ey herşeyden haberdar olan Ey hilm sahibi Ey çok azametli Ey mağfireti çok Ey rızasına uygun işleri fazlasıyla karşılayan Ey çok yüce Ey çok büyük Ey Halkı mekruhlardan saklayıcı Ey her yaratılmışın rızkını veren Ey misafire ve zaife kifayet edici Ey celadet ve ululuk sahibi Ey keremi bol Ey bütün varlıklar üzerinde gözetici Ey kendisine yalvaranların isteklerini veren Ey rızkı ve rahmeti herkese eriştirici Ey ilim ve hikmet sahibi Ey itaat eden kullarını sevici Ey kudret ve azamet sahibi Ey ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran Ey kendisinden hiçbirşey kaybolmayan her yerde hazır ve nazır olan Ey varlığı hiç değimeden duran Ey kullarından sevdiklerine vekil olan Ey çok güçlü Ey çok sağlam Ey iyi kullarına dost Ey övülen ve övülmeğe kendisinden gayrı müstehak bulunmayan Ey ilminden hiçbirşey kaybolmadan bütün eşyayı zapteyleyen Ey eşyayı yoktan peyda eden Ey mahlukatı hayattan ölüme geri döndüren Ey hayat veren Ey öldüren Ey her zaman diri olan Ey halkın korunup kollanmasına kıyam gösteren Ey istediğini istediği vakit bulan Ey kadri ve şanı büyük kerem ve semahati bol olan Ey Uluhiyet sıfatlarında tek olan Ey hacetlerin bitirilmesi ve ızdırapların giderilmesi için tek mercii Ey her istediğini dilediği gibi yapmaya gücü yeten Ey kuvvet ve kudret sahiplerine de dilediği gibi tasarruf eden Ey istediğini ileri geçiren öne alan Ey istediğini geriye bırakan Ey kendisinden gayrı herşeyden sonra olan Ey vücudu zahir Ey zatının hakikatı akıldan ve duygulardan örtülü olan Ey mülkünde hakim ve mutasarrıfı olan Ey herşeye tam kudret ile faik ve mahlukat sıfatlarından ali ve münezzeh olan Ey kullarına ihsan edici Ey tövbeleri kabul edici Ey nimet verici Ey günahkar kullarından dilediklerine cezalarını verici Ey günahları affedici Ey çok rahmet ve şefkat edici Ey mülkün ebedi maliki Ey mutlak istiğna ve fazl-u kerem sahibi Ey Rabbimiz Ey bütün işlerini yerli yerince ve birbirine uygun olarak yapan Ey kıyamet günü halkı toplayıcı Ey hiçbir vakit hiçbir kimseye ihtiyacı olmayan Ey zengin edici Ey atiyye verici Ey dilediği kimseyi dilediğinden men edici Ey hikmeti gereğince dilediğine zarar eriştirici Ey dilediğini dilediğinden yararlandırıcı Ey iman ve marifetle yeryüzünü, gökyüzünü ve herşeyi aydınlatıcı Ey doğru yolu gösterici Ey örneksiz benzersiz akıllara hayret veren alemler icad eden Ey fena kabul etmeyen daimi Ey dünya ehlinin fenasından sonra yerleri ve gökleri miras tutucu Ey her türlü işlerinde halka yol göstererek irşad edici Ey çok sabırlı olan Ey haber verdiği herşeyde doğru söyleyen Ey asilerin günahlarını örten Ey Zatı ve benzeri bulunmaktan pak olan Ey sıfatı benzerlerine benzemekten de münezzeh olan Ey birliğinin alametleri olarak mahlukatını delil gösteren Ey kudret ve azamet sahibi Allahu Teala olduğuna ilahi sanatının eserleri şahitlik eden O birdir birliği azlığından değildir öyle bir mevcuttur ki vücudu bir sebeble zuhur etmediği gibi gayndan neşet etmişte değildir Ey ol ki iyilikle maruf ve meşhur olan Ey ihsan ile mevsuf olan öyle bir maruftur ki maruflukta sonu yoktur öyle bir mevsuftur ki mevsufluktada nihayeti yoktur Evveldir Kadimdir vücuduna başlangıç yoktur Ahardır Kerimdir Rahimdir vücuduna son yoktur Kerem ve Hilmi ile günahkarların günahlarını yarlıgar Ey ol ki hiçbirşey onun misli değildir O bütün işitenleri işitici bütün görenleri görücüdür Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir Ey daim ve ebedi olan ve fena bulmayan ve Ey zeval bulmayan gözcü ve koruyucu Ey vezirsiz tedbir edici Bizim ve ana babalarımızın bütün güçlüklerimizi kolaylaştır. Senin kendi nefsini sena ettiğin gibi seni sena etmeye hiçbir zaman kadir olamam sana sığınan galip ve kuvvetli olur senin senanın ululuğu herşeyden uludur. Senin isimlerin batıl tevillerden pak olmuştur senin işin azim olmuştur senden gayrı Mabud-u Bil hak yoktur Allahu Teala dilediği herşeyi kendi kudreti ile işler Dilediği herşeye kendi galibiyet ve kuvveti ile hükmeder Bilmiş olunuz ki herşey Allahu teala canibine rücu eder herşey fanidir helak olur yalnız onun Zatı bakidir hüküm onundur ve öldükten sonra Allahu Teala canibine rücu edilse gerektir Allahu Teala sana kafirlerden kifayet eder Allahu Teala müminlerin ve kafirlerin sözlerini işiticidir Allahu teala müminlerin itikat ve ihlasını ve kafirlerin inkar ve düşmanlıklarını bilicidir Allahu Teala bütün önemli işlerimizde bize kafidir Allahu Teala ihlas ile dua edenlerin dualarını kabul eder Allahu Tealanın bilinmeyen sınırları ötesindeki arzu ve istek yerlerinin sonu yoktur. Allahu Tealaya temessük edenler onun dinine sıkı sıkı sarılanlar necat buldular nimet ve ihsanları ile kullarını gören ve gözeten Rahim Rabbimiz paktır Her zaman kerim olan odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır halimdir ve kerimdir Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim Allahu tealanın hayrı ve yararı çoktur yedi kat göklerin ve azim arşın Rabbi odur Hamdü sena Allahu tealaya mahsustur ki o alemlerin Rabbidir sıfatında birdir Zatında birdir öyle uludur ki bütün ihtiyaçlarda ona kasdolunur tektir yalnızdır çocuk edinmekten münezzehtir tektir eş edinmekten münezzehtir daima diridir bütün mahlukatın kollanmasına kıyam göstericidir vücuduna nihayet yoktur eş ve çocuk edinmemiştir mülkünde ve Uluhiyette şeriki yoktur zillet bakımından dost edinmemiştir Hak Tealayı tazim ile tazim ederim Allahu Teala uludur ve yücedir Allahu Teala bize dinimiz için kifayet edicidir Allahu Teala bize dünyamız için kifayet edicidir Allahu Teala bütün mühim işlerimizde bize kifayet edicidir Allahu Teala bize zulüm ve haksızlık edecekler için kifayet edicidir Allahu Teala bize kötülükle yaklaşacaklar için kifayet edicidir Allahu Teala ölüm vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala kabre konulduğumuzda bize kifayet edicidir Allahu Teala hesap vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala sual sorulduğu zaman bize kifayet edicidir Allahu Teala mizan vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala sıratı geçişte bize kafidir Allahu Teala cennete yakın cehenneme uzak olmayı istediğimiz vakit bize kifayet edicidir Allahu Teala kendisine kavuşulduğu zaman bize kifayet edicidir Allahu Teala bana kafidir başka MBH yoktur illa Allahu Teala vardır ona tevekkül ederim ve dönüşümde onadır MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep azim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep halim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep kerim oldu Allahu Azimüşşan ne acep azim oldu Allahu Azimüşşan ne acep halim oldu Allahu Azimüşşan ne acep kerim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır tektir Uluhiyette şeriki yoktur Hz Muhammed (S.A.V) Allahu Tealanın Resulüdür Allahım zakirler onu zikreyledikçe Hazreti Muhammed(S.A.V) üzerine rahmet ve inam eyle Allahım gafiller onu zikreylemekten gafil olunca Hazreti Muhammed (S.A.V) üzerine rahmet ve inam eyle Allahu Tealanın Rabbimiz olmasına razı olduk Din olarak İslama razı olduk Hazreti Muhammed(S.A.V) in risaletinede razı olduk İmam olarak Kuran-ı Kerime de razı olduk Kabe-i Muazzamanın kıble olmasına namazın, orucun zekatın ve haccın farz kılınmasına razı olduk Din kardeşlerimiz olarak müminlere razı olduk Din kardeşlerimiz olarak iman sahibi kadınlardan da razı olduk Hz.Ebu-Bekir-is Sıddıyk, Hz Ömer-ül Faruk, Hz Osman zinnureyn ve Hz Aliyyül Mürteza rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn efendilerimiz hazeratının Resulallah (S.A.V) efendimizden sonra her birisinin imam-ı Bil hak ve halife olduklarına da razı olduk Örnek ve önder oldukları için diğer sahabe-i kiram rıdvanullahi Teala aleyhim ecmain efendilerimizin hepsinden de razı olduk Allahu Tealanın helal buyurduklarına helal oldukları ve üzerlerine hesap olunduğu için razı olduk Allahu Tealanın haram kıldıklarınada haram oldukları ve azaba sebep oldukları için razı olduk sevap ve ceza olduğu için cennetede razı olduk kafir ve asiler için ikab olduğundan cehennem ateşinede razı olduk<br />
Merhaba......Merhaba........Merhaba derim o yeni sabaha ve o kutlu güne hayır ve şerlerimizi yazan ve bütün amellerimize adil birer şahit olan Kiramen Katibeyn adındaki melekler Ey Kiramen Katibeyn melekleri Allahu Teala sizlere selam ve tahiyyet etsin Ey amellerimizi yazan melekler bu günümüzün başında amel sahifemizin başına Besmele yazanız Ey melekler sizler şahit olunuz biz şehadet ederiz ki MBH yoktur illa Allahu Teala vardır birdir Uluhiyette şeriki yoktur Şehadet ederiz ki Muhammed Aleyhisselam Allahu Tealanın kulu ve Resulüdür Allahu Teala tarafından doğru yolu göstermek ve İslam dinini öğretmek için gönderilmiştir Biz bu şehadet ile diriliriz bu şehadet ile ölürüz ve biz bu şehadet ile kabirlerimizden kalkarız İnşallahu Teala yarattığı şeylerin şerrinden Allahu Tealanın bütün tam ve kamil kelimelerine sığınırım İsimlerin en hayırlısı olan ALLAHU Tealanın ismine sığınırım Yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allahu Tealanın isimlerine sığınırım Yerlerde ve göklerde hiçbir zarar eriştirmeyen ALLAHU Tealanın ismine sığınırım O Allahu Teala ki işitici ve bilicidir Hamd Allahu Tealaya mahsustu rki bizi öldürdükten sonra diriltir ve ruhlarımızı bedenimize reddeyler hesap günü ölülerin dirilmesi ve dönmesi onun canibinedir Mülk ve padişahlık Allahu Tealanın olduğu halde sabaha dahil olduk Zat ululuğu azamet ve Celal sıfat ululuğu Padişahlık vücut ve vahdeti üzerine vazih delil olan Allahu Teala içindir Zahiri ve mutlak nimetler Allahu Teala ya mahsustur gece ve gündüz Allah içindir Gece ve gündüzde sakin olan herşey bir ve kahredici olan Allahu Teala içindir İslam hilkat ve kabiliyeti ile ihlas kelimesiyle sabaha dahil olduk Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) in dini babamız Hz İbrahim aleyhisselamın milleti üzerine ki onun batıldan Hakka mail ve müslim olduğu müşriklerden olmadığı gibi Allahu Teala’nın meleklerinin nebilerinin resullerinin arzı taşıyan meleklerinin ve bütün yarattıklarının salavatı efendimiz Hz Muhammed(S.A.V)’ in ve onun alinin ve ashabının üzerlerine olsun Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın Resulü Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın sevgilisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın dostu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın Nebisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın saf ve seçkin kulu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın yarattıklarının en hayırlısı ve değerlisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın seçtiği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın gönderdiği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın ziynetlediği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın mükerrem kıldığı Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın muazzam kıldığı Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Resullerin en ulusu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey müttekilerin önderi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Nebilerin sonuncusu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey günahkarların şefaatçisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Rabbil Aleminin Resulü Allahu Tealanın meleklerinin nebilerinin resullerinin arşı taşıyan meleklerinin ve bütün halkın salavatı önderimiz rehberimiz Hz Muhammed Sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimize ve onun ali evladı ehli beyti ve ashabı üzerine olsun Allahım ulumuz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmetinle nimetinle fazlınla ikram eyleki evveliyn arasında halk senin onun hakkındaki lutuflarını bilsinler Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed(S.A.V) üzerine ahiriyn arasında da rahmet ve inam eyle Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed (S.A.V) üzerine meleklerden müteşekkil büyük bir cemaat ortasındada kıyamete kadar rahmet ve inam eyle Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed(S.A.V) üzerine her zaman ve her an rahmet ve inam eyle Bütün nebiler ve resuller üzerine de rahmet ve inam eyle Mukarreb meleklerine de rahmet ve inam eyle Salih kulların üzerine de rahmet ve inam eyle Bütün taat ehlinin üzerine de rahmet ve inam eyle Gök ve yer ehline de rahmet ve inam Bizi merhamet eyle ve bizide onlarla birlikte haşret Rahmetin hürmetine ey rahmet edenlerin rahmet edicisi Allahım bizi rahmetine ithal eyle sen rahmedenlerin en hayırlısısın<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİYM<br />
Allahım Ey bütün ins ve cinnin sahibi ey feyizlerin ve hayırların kapılarını açıcı ey bazı şeyleri bazı şeylere sebeb eyleyen bize yararlı ve yardımcı olacak sebebleri hazırla ki biz onları istemeğe kadir değiliz Allahım bizi emirlerinle meşgul eyle bizi ahdinle emin eyle Mahlukattan umudumuzu kes ki tevekkül ve itimadımız ancak senin lutfuna olsun bizi sana enis eyle senden gayrısından bizi uzaklaştır ve ayır bizi kazana razı eyle bizi belalarına sabredenlerden eyle bizi nimetlerine şükredenlerden eyle bizi zikrinle lezzet duyanlardan eyle bizi kitabın olan Kuran-ı Kerim ile ferahlayanlardan eyle bizi gece saatlerinde ve günün başında ve sonunda münacat edenlerden eyle bizi dünyaya buğz edenlerden eyle ki ondan yüz çevirelim bizi ahireti sevenlerden eyle ki ahiret için çalışalım bizi Didarını özleyenlerden eyle bizi Cenabına teveccüh edenlerden eyle bizi ölüme hazır bulundur ki ölümümüzü düşünerek ahiret işleriyle daha çok meşgul olalım Ey Rabbimiz bize fazlından sevap ve ihsanından vaad ettiklerini ver Resullerinin lisanı ile vaad ettiklerini kıyamet gününde bizi mahzun eyleme sen va’dinden dönmezsin Allahım tevfikini bize refik eyle Yolumuzu Sırat-ı Müstakim eyle Allahım bizi maksatlarımıza vasıl eyle Tövbelerimizi kabul eyle Muhakkak ki sen asilerin tövbelerini kabul ve onlara rahmet edicisin Allahım senin emrinle sabaha (veya akşama) dahil olduk senin emrinle yaşar senin emrinle ölürüz dönüşümüzde sanadır Allahım bize Hakkı bildir Hakka tabi olmayı bize rızık eyle bize batıl olanın batıl olduğunuda bildir bize batıldan uzak bulunmayı ve sakınmayı rızık eyle bizi müslim olarak öldür bizi salih kullarına ilhak eyle zalimlerin şerlerini üzerimizden defet Müminlerin dualarına bizi ortak et bizi sakla ve koru Ey Rabbimiz kaza ettiğin şerden bizi koru Allahım Ümmeti Muhammedin günahlarını yarlıga Allahım Ü.M’’de yardım eyle Allahım Ü.M ‘e merhamet eyle Allahım Ü.M’ di hıfzeyle Allahım Ü.M’ di gamdan tasadan elemden uzak tut Allahım Ü.M’ in günahlarından geç ve affeyle Ey tövbe edenleri seven Allahım tövbelerimizi kabul eyle ey korkanları korkularından emin eyleyen bizi de korktuklarımızdan emin eyle ey şaşıranlara yol gösteren bize doğru yolu göster ey azanlara ve sapıklara hidayet eden bize doğru yolu göster ey yardım isteyenlere yardım eden bize yardım eyle ey masivadan geçenlerin isteği ve arzusu olan rica ve arzumuzu senden kesme ey asilere rahmeyleyen bize rahmeyle ey günahları yarlıgayan bizim günahlarımızıda yarlıga kötü amellerimizi ört ve affeyle bizi ebrar zümresi ile öldür<br />
Allahım kalplerimizi marifet nurunla nurlandır Allahım zulmet ve kederleri iman nuru ile ve hikmetle doldurarak göğüslerimizi aç Allahım bütün işlerimizi kolaylaştır Allahım ayıplarımızı yüzümüze vurmayarak lütfunla ört Allahım Ey lütufları gizli olan Allahımız bizi dünya ve ahirette korktuklarımızdan kurtar Allahım bizi ana babamızı üstadlarımızı ve pirlerimizi kardeşlerimizi ashabımızı ahbabımızı aşiretlerimizi kabilelerimizi üzerlerimizde hakları bulunanları bize hayır dua ile vasiyyet olunanları erkek veya kadın bütün müminleri erkek veye kadın bütün müslimleri mümin ve müslim zümresinden kadın veya erkek ölü veya diri olanların hepsini yarlıga<br />
Ey feyiz veren Allahımız bizi bütün belalardan bütün hastalıklardan hepsinden kendi rahmetinle hıfz eyle ve koru Ey Rahmet edenlerin rahm edicisi <br />
<br />
</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ARAPÇA YAZILIŞI</span></span><br />
<br />
EVRADI FETHiYE<br />
</span></span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"> أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"> أَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ (۳) الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ، وَأَسْأَلُهُ التَّوْبَةَ . اَللّهُمَّ أَنْتَ السَّلَامُ، وَمِنْكَ السَّلَامُ، وَإِلَيْكَ يَرْجِعُ السَّلَامُ، فَحَيْنَا رَبَّنَا بِالسَّلَامِ وَأَدْخِلْنَا بِفَضْلِكَ وَكَرَمِكَ دَارَكَ دَارَ السَّلَامِ، تَبَارَكْتَ وَتَعَالَيْتَ لَكَ الْحَمْدُ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ * اَللهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ حَمْدًا يُوَافِي نِعَمَكَ، وَيُكَافِي مَزِيدَ كَرَمِكَ، أَحْمَدُكَ مَحَامِدِكَ كُلِّهَا مَا عَلِمْتُ مِنْهَا وَمَا لَمْ أَعْلَمْ، وَعَلَى جَمِيعِ نِعَمِكَ مَا بِجَمِيع عَلِمْتُ مِنْهَا وَمَا لَمْ أَعْلَمْ، وَعَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّحِيمِ . بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَاللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا إله إلا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ فِي وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِةٍ إِلَّا بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ، [سُبْحَانَ الله (۳۳)]، [الْحَمْدُ لِلهِ (۳۳)]، [اللهُ أَكْبَرُ (۳۳)]، لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَريكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ لَا إِلَهَ إلَّا اللهُ الْمَلِكُ الْجَبَّارُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْكَرِيمُ السَّتَّارُ . لَا إِلهَ إِلَّا اللهُ الْكَبِ الْمُتَعَالِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَالِقُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَعْبُودُ : بِكُلّ مَكَانٍ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَذْكُورُ بِكُلِّ لِسَانٍ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَعْرُوفُ بِكُلِّ إِحْسَانِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ . لَا إِلَهَ إلَّا اللهُ إِيمَانًا باللهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَمَانَا مِنَ اللهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَمَانَةً عِنْدَ اللهِ لَا إِلَهَ ِلَّا اللهُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ . وَلَا نَعْبُدُ إِلَّا إِيَّاهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ حَقًّا حَقًّا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ إِيمَانًا وَصِدْقًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ تَعَبدًا وَرِقًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ تَلَطَّفًا وَرِفْقًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ قَبْلَ كُلّ شَيْءٍ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ بَعْدَ كُلِّ شَيْءٍ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَبْقَى رَبُّنَا وَيَفْنَى كُلُّ شَيْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْيَقِينُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ . لا إلهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَكْرَمُ الْأَكْرَمِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ * أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ حَبِيبُ التَّوَّابِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَاحِمُ الْمَسَاكِينِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ هَادِي الْمُضِلِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ دَلِيلُ الْحَائِرِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ أَمَانُ الْخَائِفِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ غِيَاتُ الْمُسْتَغِيثِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ النَّاصِرِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْحَافِظِينَ • لا إلهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْوَارِثِينَ • لا إلهَ إلا اللهُ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ • لا إلهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ خَيْرُ الْغَافِرِينَ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ لا إِلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ، صَدَقَ وَعْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، وَأَعَزَّ جُنْدَهُ، وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، وَلَا شَيْءَ بَعْدَهُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ لَهُ النِّعْمَةُ وَلَهُ الْفَضْلُ وَلَهُ الثَّناءُ الْحَسَنُ : لا إلهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ خَلْقِهِ، وَزِنَةَ عَرْشِهِ، وَرِضَا نَفْسِهِ، وَمِدَادَ كَلِمَاتِهِ . لَا إِلهَ إِلَّا اللهُ صَاحِبُ الْوَحْدَانِيَّةِ الْفَرْدَانِيَّةِ الْقَدِيمِيَّةِ الْأَزَلِيَّةِ الْأَبَدِيَّةِ، الَّذِي لَيْسَ لَهُ ضِدٌ وَلَا نِدٌ وَلَا شِبْة وَلَا شَرِيكَ لا إِلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ ۚ وَهُوَ بِكُلّ شَيْءٍ عَلِيمٌ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ) حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ الغُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ (۳) وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ الْعَلِي الْعَظِيمِ اَللَّهُمَّ لَا ﴾ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلَا رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ، وَلَا مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ، وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِ مِنْكَ الْجَدُّ ● [سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِي الْأَعْلَى الْوَهَّابِ (۳)] . سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِيِّ الْكَرِيمِ الْوَهَّابِ، يَا وَهَّابُ سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ سُبْحَانَكَ مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ سُبْحَانَ اللهِ الْأَبَدِي الْأَبَدِ • سُبْحَانَ اللهِ . الْوَاحِدِ الْأَحَدِ َ سُبْحَانَ اللهِ الْفَرْدِ الصَّمَدِ . سُبْحَانَ اللهِ رَافِعِ السَّمَاءِ بِغَيْرِ عَمَدٍ : سُبْحَانَ اللهِ بَاسِطِ الْأَرَضِينَ بلَا سَنَدٍ سُبْحَانَ اللهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذُ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا سُبْحَانَ اللهِ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ * وَلَمْ * يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ سُبْحَانَ سُبْحَانَ الْمَلِكِ القُدّوس * ذِي الْمُلْكَ وَالْمَلَكُوتِ ● سُبْحَانَ ذِي الْعِزَّةِ وَالْعَظَمَةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْهَيْبَةِ وَالْجَلَالِ وَالْجَمَالِ وَالْكَمَالِ وَالْبَقَاءِ وَالثَّنَاءِ وَالصِّيَاءِ وَالأَلَاءِ وَالنَّعْمَاءِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْجَبَرُوتِ سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْمَعْبُودِ سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْمَوْجُودِ سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْخَالِقِ الْحَيِّ الَّذِي لَا يَنَامُ وَلَا يَمُوتُ ● سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوح ● سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلَا إلهَ إِلَّا اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ، وَلَا حَوْلَ وَلا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيم اللَّهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ الْحَقُّ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ يَا اللَّهُ عَ، يَا رَحْمَنُ ، يَا رَحِيمُ ، يَا مَلِكُ ، يَا قُدُّوسُ ، يَا سَلامُ ، يَا مُؤْمِنُ ، يَا مُهَيْمِنُ ، يَا عَزِيزُ ، يَا جَبَّارُ جَ، يَا مُتَكَبِّرُ ، يَا خَالِقُ الله ، يَا بَارِيُّ ، يَا مُصَوِّرُ ، يَا غَفَّارُ ، يَا قَهَّارُ عَ، يَا وَهَّابُ ، يَا رَزَّاقُ ، يَا فَتَّاحُ ، يَا عَلِيمٌ ، يَا قَابِضُ ، يَا بَاسِطُ ، يَا خَافِضُ ، يَا رَافِعُ ، يَا مُعِرٌّ ، يَا مُذِلُّ ، يَا سَمِيعُ يَا بَصِيرُ ، يَا حَكَمُ ، يَا عَدْلُ ، يَا لَطِيفُ ، يَا خَبيرُ الة، يَا حَلِيمٌ لا يَا عَظِيمُ ، يَا غَفُورُ ، يَا شَكُورُ ، يَا عَلِيٌّ يَا كَبِيرُ ، يَا حَفِيظٌ ، يَا مُقِیتُ ، يَا حَسِيبُ ، يَا جَلِيلُ يَا كَرِيمُ ، يَا رَقِيبُ ، يَا مُجِيبُ ، يَا وَاسِعُ ، يَا حَكِيمُ ، يَا وَدُودُ ، يَا مَجِيدُ ، يَا بَاعِثُ ، يَا شَهِيدُ ، يَا حَقُّ الا. يَا وَكِيلُ ، يَا قَوِيٌّ ، يَا مَتِينُ ، يَا وَلِيُّ ، يَا حَمِيدُ ، يَا مُحْصِي ، يَا مُبْدِيُّ ، يَا مُعِيدُ ، يَا مُحْيِي ، يَا مُمِيتُ لا ، يَا حَيُّ ، يَا قَيُّومُ الله، يَا وَاجِدُ لله، يَا مَاجِدُ ، يَا وَاحِدُ الله، يَا أَحَدُ ، يَا صَمَدُ ، يَا قَادِرُ ، يَا مُقْتَدِرُ ، يَا مُقَدِّمُ ، يَا مُؤَخِّرُ ، يَا أَوَّلُ ، يَا أَخِرُ ، يَا ظَاهِرُ ، يَا بَاطِنُ ، يَا وَالِي ، يَا مُتَعَالِ ، يَا بَرُّ ، يَا تَوَّابُ ، يَا مُنْتَقِمُ . يَا عَفُوٌّ ، يَا رَؤُوفُ ، يَا مَالِكَ الْمُلْكَ لا يَا ذَا الْجَلال وَالْإِكْرَامِ ، يَا رَبُّ ، يَا مُقْسِطُ ، يَا جَامِعُ ، يَا غَنِيُّ ، يَا مُغْنِي ، يَا مُعْطِي ، يَا مَانِعُ لا يَا ضَارُّ ، يَا نَافِعُ الا ، يَا نُورُ ، يَا هَادِي ، يَا بَدِيعُ ، يَا بَاقِي ، يَا وَارِثُ ، يَا رَشِيدُ ، يَا صَبُورُ الله، يَا صَادِقُ ، يَا سَتَارُ جَلا يَا مَنْ نَقَدَّسَتْ عَن الأَشْبَاهِ ذَاتُهُ، وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الأَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَيَا مَنْ دَلَّتْ عَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ آيَاتُهُ، وَشَهِدَتْ بِرُبُوبِيَّتِهِ مَصْنُوعَاتُهُ، وَاحِدٌ لا مِنْ قِلَّةٍ، وَمَوْجُودٌ لا مِنْ عِلَّةٍ يَا مَنْ هُوَ بِالْبِرِّ مَعْرُوفٌ، وَبِالْإِحْسَانِ مَوْصُوفٌ؛ مَعْرُوفٌ بِلا غَايَةٍ، وَمَوْصُوفٌ بِلَا نِهَايَةٍ، أَوَّلٌ قَدِيمٌ بِلَا ابْتِدَاءِ، وَأَخِرٌ كَرِيمٌ رَحِيمٌ بلَا انْتِهَاءِ، وَغَفَرَ ذُنُوبَ الْمُذْنِبينَ وَالْعَاصِينَ كَرَمًا وَلُطْفًا وَحِلْمًا، يَا حَلِيمُ، يَا مَنْ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ، نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ * يَا دَائِمًا بِلا فَنَاءٍ، وَيَا قَائِمًا بِلا زَوَالٍ، وَيَا مُدَبِّرًا بِلا وَزِيرٍ، سَهِّلْ عَلَيْنَا وَعَلَى وَالِدِينَا كُلّ عَسِيرٍ لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ، عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَتَقَدَّسَتْ أَسْمَاؤُكَ وَعَظُمَ شَأْنُكَ وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ . يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ بِقُدْرَتِهِ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ بِعِزَّتِهِ ﴿أَلَا إِلَى اللهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَةً لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ ﴿فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللَّهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ حَسْبُنَا اللهُ وَكَفَى سَمِعَ اللهُ لِمَنْ دَعَا لَيْسَ وَرَاءَ اللَّهِ الْمُنْتَهَى، وَمَنِ اعْتَصَمَ بِاللهِ نَجَا • سُبْحَانَ مَنْ لَمْ يَزَلْ رَبَّا رَحِيمًا، وَلا يَزَالُ حَقًّا كَرِيمًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ ● سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ * اَلْحَمْدُ لِلَّهِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ • لا إلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، إلها وَاحِدًا صَمَدًا فَرْدًا وِتْرًا حَيَّا قَيُّومًا دَائِمًا أَبَدًا، لَمْ يَتَّخِذْ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكَ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا، اللهُ أَكْبَرُ حَسْبُنَا اللهُ لِدِينِنَا، حَسْبُنَا اللهُ لِدُنْيَانَا، حَسْبُنَا اللهُ لِمَا أَهَمَّنَا، حَسْبُنَا اللهُ لِمَنْ بَغَى عَلَيْنَا، حَسْبُنَا اللَّهُ لِمَنْ حَسَدَنَا، حَسْبُنَا اللهُ لِمَنْ كَادَنَا بِسُوءٍ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْمَوْتِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْقَبْرِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْمَسَائِل، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْحِسَابِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْمِيزَانِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الصِّرَاطِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، حَسْبُنَا اللهُ عِنْدَ اللَّقَاءِ، حَسْبِيَ اللهُ لا إِلهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، سُبْحَانَ اللَّهِ، مَا أَعْظَمَ اللَّهَ لَا إِلهَ إِلَّا اللهُ، سُبْحَانَ اللهِ، مَا أَحْلَمَ اللهَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، سُبْحَانَ اللَّهِ، مَا أَكْرَمَ اللهُ لا إلهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ حَقًّا اَللّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ كُلَّمَا ذَكَرَهُ الذَّاكِرُونَ، وَصَلَّ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ كُلَّمَا غَفَلَ عَنْ ذِكْرِهِ الْغَافِلُونَ رَضِينَا بِاللَّهِ تَعَالَى رَبَّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَرَسُولاً، وَبِالْقُرْآنِ إِمَامًا، وَبِالْكَعْبَةِ قِبْلَةً، وَبِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَالصَّوْمِ وَالْحَجِّ فَرِيضَةً، وَبِالْمُؤْمِنِينَ إِخْوَانًا، وَبِالْمُؤْمِنَاتِ أَخَوَاتِ، وَبِالصِّدِيقِ وَالْفَارُوقِ وَذِي النُّورَيْنِ وَالْمُرْتَضَى أَئِمَّةً، وَبِسَائِرِ الصَّحَابَةِ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ قُدْوَةً، وَبِحَلَالِ اللهِ تَعَالَى حَلَالاً وَعَلَيْهِ حِسَابًا، وَبِحَرَامِ اللهِ تَعَالَى حَرَامًا وَعَلَيْهِ عَذَابًا، وَفِي الْجَنَّةِ ثَوَابًا، وَفِي النَّارِ عِقَابًا * مَرْحَبًا مَرْحَبًا بِالصَّبَاحِ الْجَدِيدِ، وَبِالْيَوْمِ السَّعِيدِ، وَبِالْمَلَكَيْنِ الْكَرِيمَيْنِ الْكَاتِبَيْنِ الشَّاهِدَيْنِ الْعَادِلَيْنِ حَيَّاكُمَا اللهُ تَعَالَى فِي غُرَّةِ يَوْمِنَا هَذَا، أَكْتُبَا فِي أَوَّلِ صَحِيفَتِنَا هَذِهِ: بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَاشْهَدَا بِأَنَّا نَشْهَدُ أَنْ لا إله إلا اللهُ وَحْدَهُ لا شَريكَ لَهُ، وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، وَأَرْسَلَهُ بِالْهُدى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ ۚ وَلَوْ كَرِهَ بشم الْمُشْرِكُونَ ، عَلَى هَذِهِ الشَّهَادَةِ نَحْيَا وَعَلَيْهَا نَمُوتُ وَعَلَيْهَا نُبْعَثُ غَدًا إِنْ شَاءَ اللهُ أَمِنِينَ أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ كُلِّهَا مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ . بِسْمِ اللهِ خَيْرِ الْأَسْمَاء، اللهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ . [الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَحْيَانَا بَعْدَمَا أَمَاتَنَا وَرَدَّ إِلَيْنَا أَرْوَاحَنَا وَإِلَيْهِ الْبَعْثُ وَالنُّشُورُ (۳)] أَصْبَحْنَا وَأَصْبَحَ الْمُلْكُ لِلَّهِ، وَالْعَظَمَةُ وَالْكِبْرِيَاءُ وَالْجَبَرُوتُ وَالسُّلْطَانُ وَالْبُرْهَانُ لِلَّهِ، وَالْأَلاَءُ وَالنَّعْمَاءُ لِلهِ، وَاللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَمَا سَكَنَ فِيهِمَا لِلهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ أَصْبَحْنَا عَلَى فِطْرَةِ الْإِسْلَامِ، وَعَلَى كَلِمَةِ الْإِخْلَاصِ ، وَعَلَى دِينِ نَبِيَّنَا مُحَمَّدٍ ، وَعَلَى مِلَّةِ أَبِينَا إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ صَلَوَاتُ اللهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَأَنْبِيَائِهِ وَرُسُلِهِ وَحَمَلَةِ عَرْشِهِ وَجَمِيع خَلْقِهِ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ، وَعَلَيْهِ وَعَلَيْهِمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ ) اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا حَبيبَ اللهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا خَلِيلَ اللَّهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا نَبِيَّ اللهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا صَفِيَّ اللَّهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا خَيْرَ خَلْقِ اللهِ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا نُورَ عَرْشِ الله اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا أَمِينَ وَحْيِ اللَّهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنِ اخْتَارَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ أَرْسَلَهُ اللهُ اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ زَيَّنَهُ اللهُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ شَرَّفَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ كَرَّمَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ عَظْمَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مَنْ عَلَّمَهُ اللهُ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا سَيِّدَ الْمُرْسَلِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا إِمَامَ الْمُتَّقِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا خَاتَمَ النَّبِيِّينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا شَفِيعَ الْمُذْنِبِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ . اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ رَبِّ الْعَالَمِينَ صَلَوَاتُ اللهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَأَنْبِيَائِهِ وَرُسُلِهِ وَحَمَلَةِ عَرْشِهِ وَجَمِيعِ خَلْقِهِ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ، وَعَلَيْهِ وَعَلَيْهِمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ * اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِي الْأَوَّلِينَ، وَصَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِي الْآخِرِينَ، وَصَلَّ عَلَى سَيّدِنَا وَنَبِيَّنَا مُحَمَّدٍ فِي الْمَلَا الْأَعْلَى إِلَى يَوْمِ الدِّينِ، وَصَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِي كُلِّ وَقْتِ وَحِينٍ، وَصَلِّ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى مَلَائِكَتِكَ الْمُقَرَّبِينَ، وَعَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ، وَعَلَى أَهْل طَاعَتِكَ أَجْمَعِينَ، مِنْ أَهْل السَّمَاوَاتِ وَمِنْ أَهْلِ الْأَرَضِينَ، وَارْحَمْنَا وَاحْشُرْنَا مَعَهُمْ بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اللَّهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَبَارِكْ وَسَلَّمْ عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ اَللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي الْأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الْآخِرَةِ ● سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِي الْأَعْلَى الْوَهَّابِ، يَا وَهَّابُ : اَللّهُمَّ يَا مَالِكَ الرِّقَابِ وَيَا مُفَتِّحَ الْأَبْوَابِ وَيَا مُسَبِّبَ الْأَسْبَابِ، هَيْء لَنَا سَبَبًا لاَ نَسْتَطِيعُ لَهُ طَلَبَا اَللّهُمَّ اجْعَلْنَا مَشْغُولِينَ بِأَمْرِكَ، أُمِنِينَ بِفَضْلِكَ، أيسِينَ مِنْ خَلْقِكَ، أَنِسِينَ بِكَ، مُسْتَوْحِشِينَ عَنْ غَيْرِكَ، رَاضِينَ بِقَضَائِكَ، صَابِرِينَ عَلَى بَلَائِكَ، شَاكِرِينَ لِنَعْمَائِكَ، مُتَلَذِذِينَ بِذِكْرِكَ، فَرِحِينَ بِكِتَابِكَ، مُنَاجِينَ بِكَ فِي أَنَاءِ اللَّيْلِ وَأَطْرَافِ النَّهَارِ، مُبْغِضِينَ لِلدُّنْيَا، مُحِبّينَ لِلْآخِرَةِ مُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ، مُتَوَجْهِينَ إِلَى جَنَابِكَ، مُتَضَرِّعِينَ عَلَى بَابِكَ مُسْتَعِدِينَ لِلْمَوْتِ رَبَّنَا وَاتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيمَةِ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ • اللهم اَللّهُمَّ اجْعَلِ التَّوْفِيقَ رَفِيقَنَا، وَالصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ طَرِيقَنَا . اَللَّهُمَّ أَوْصِلْنَا إلَى مَقَاصِدِنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ . اَللَّهُمَّ بِكَ أَصْبَحْنَا وَبِكَ أَمْسَيْنَا وَبِكَ نَحْيَا وَبِكَ نَمُوتُ وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ اللَّهُمَّ أَرنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ، وَأَلْحِقْنَا بِالصَّالِحِينَ، وَادْفَعْ عَنَّا شَرَّ الظَّالِمِينَ، وَأَشْرِكْنَا فِي دُعَاءِ الْمُؤْمِنِينَ، وَقِنَا شَرَّ مَا قَضَيْتَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ اشْفَعْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ اَللّهُمَّ انْصُرْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ • اللَّهُمَّ افْتَحْ عَلَى أُمَّةٍ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ افْتَحْ قُلُوبَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ * * اَللّهُمَّ أَصْلِحْ أَحْوَالَ أُمَّةٍ مُحَمَّدٍ اَللَّهُمَّ احْفَظْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ بَارِكْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ * اللَّهُمَّ الهلال امه أُمَّة فَرِّجْ كُرْبَةَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ اللَّهُمَّ تَجَاوَزْ عَنْ سَيِّئَاتِ جَمِيعِ مُحَمَّدٍ ، بِحُرْمَةِ سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ اللَّهُمَّ يَا حَبِيبَ التَّوَّابِينَ تُبْ عَلَيْنَا ، وَيَا أَمَانَ الْخَائِفِينَ أَمِنَّا، وَيَا دَلِيلَ الْمُتَحَيّرِينَ دُلَّنَا، وَيَا هَادِيَ الْمُضِلِينَ اهْدِنَا، وَيَا غِيَاثَ الْمُسْتَغِيثِينَ أَعْتُنَا، وَيَا رَجَاءَ الْمُنْقَطِعِينَ لَا تَقْطَعْ رَجَاءَنَا، وَيَا رَاحِمَ الْعَاصِينَ ارْحَمْنَا، وَيَا غَافِرَ الْمُذْنِبِينَ اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ * اَللّهُمَّ افْتَحْ قُلُوبَنَا . اللَّهُمَّ نَوّرْ قُلُوبَنَا . اَللَّهُمَّ اشْرَحْ صُدُورَنَا اللهُمَّ اسْتُرْ عُيُوبَنَا . اَللّهُمَّ يَسِرُ أُمُورَنَا . اَللَّهُمَّ بَيضُ وُجُوهَنَا اَللَّهُمَّ طَهِّرْ قُلُوبَنَا . اَللّهُمَّ نَوَرْ قُبُورَنَا . اَللَّهُمَّ اغْفِرْ ذُنُوبَنَا . اَللَّهُمَّ احْفَظْ قُلُوبَنَا . اَللّهُمَّ حَصِلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَنَا . اَللَّهُمَّ يَا خَفِيَّ الْأَلْطَافِ نَجْنَا مِمَّا نَخَافُ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا، وَلِوَالِدِينَا، وَلِوَالِدِي وَالِدِينَا، وَلِمَشَايِخِنَا، وَلِمَشَايِحَ مَشَايِخِنَا، وَلِأُسْتَاذِنَا، وَلِأَسَاتِيذِ أُسْتَاذِنَا، وَلِأَحِبَّائِنَا، وَلِعَشَائِرِنَا، وَلِقَبَائِلِنَا، وَلِأَصْحَابِنَا، وَلإِخْوَانِنَا، وَلِمَنْ أَحْسَنَ إِلَيْنَا، وَلإِخْوَانِنَا فِي الدِّينِ، وَلِمَنْ دَعَا لَنَا بِالدُّعَاءِ الْخَيْر ، وَلِمَنْ لَهُ حَقٌّ عَلَيْنَا، وَلِمَنْ أَوْصَانَا وَوَصَّانَا بِالدُّعَاءِ الْخَيْرِ، وَلِجَمِيع أُمَّةٍ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ . اَللّهُمَّ احْفَظْنَا يَا فَيَّاضُ مِنْ جَمِيعِ الْبَلَايَا وَالْأَمْرَاضِ كَافَّةً عَامَّةً بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ لاَ إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، [يَا حَيُّ (۳۳)]، [لا إله إلا الله (۳۳)]، [الله (۳۳)]، خَالِصًا مُخْلِصًا صَادِقًا مُصَدِّقًا، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ حَقًّا وَصَلِّ عَلَى جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اِخْتِتَامُ وَرْدِ الْفَتْحِيَّةِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا ﴿إِنَّ اللَّهَ وَمَلْئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلى النَّبِي يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلَّمُوا تَسْلِيمًا اَللهُمَّ صَلَّ عَلَى سَيّدِنَا وَنَبِيِّنَا وَرَسُولِنَا وَشَفِيعِنَا وَشَفِيعٍ جَمِيع ذُنُوبِنَا وَطَبيبنَا وَطَبيب قُلُوبِنَا وَقُرَّةِ أَعْيُنِنَا وَمَوْلَانَا وَمَوْلَى الْعَالَمِينَ وَجَدِ الْحَسَنَيْنِ أَشْرَفِ الْخَلْقِ أَبِي الْقَاسِم مُحَمَّدٍ، وَعَلَى أَلِهِ وَأَوْلَادِهِ وَأَزْوَاجِهِ الطَّيّبينَ الطَّاهِرينَ وَسَائِرِ الصَّحَابَةِ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ ، وَعَلَى التَّابِعِينَ وَتَبَع التَّابِعِينَ لَهُمْ بِإِحْسَانٍ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ، الْأَنْبِيَاء وَالْمُرْسَلِينَ، وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَصَلَّ عَلَى جَمِيعِ • اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى دَوَامِ ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ، وَوَفِّقْنَا لِطَاعَتِكَ وَجَنِّبْنَا عَنْ مَعْصِيَتِكَ اَللَّهُمَّ اجْعَلْ وَقْتَنَا وَقْتَ الصَّالِحِينَ الذَّاكِرِينَ الشَّاكِرِينَ الرَّاكِعِينَ السَّاجِدِينَ، وَلَا تَجْعَلْنَا مِنَ الْخَائِبِينَ الْخَاسِرِينَ الْجَاهِلِينَ الْقَانِطِينَ النَّادِمِينَ الْغَافِلِينَ . اللَّهُمَّ انْصُرْ مَنْ نَصَرَ الدِّينَ، وَاخْذُلْ مَنْ خَذَلَ الْمُسْلِمِينَ . اَللهُمَّ اغْفِرْ لَنَا جَمِيعًا وَارْحَمْنَا جَمِيعًا وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ جَمِيعًا . اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ شُرُوطٌ فَتْحِيَّةٌ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ حَبَّاتِهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ عَدَدَ حَصَاهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ كَلِمَاتِهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ زِنَةَ عَرْشِهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ مِلْءَ سَمَاوَاتِهِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مِلْءَ أَرْضِهِ . لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ عَدَدَ مِثْل ذلِكَ مَعَهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ . أَسْتَغْفِرُ اللهَ سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلهِ وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ الْعَلِي الْعَظِيم، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ : سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللهِ الْعَظِيمِ * أَسْتَغْفِرُ اللهَ، سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ عَدَدَ خَلْقِهِ وَزِنَةَ عَرْشِهِ وَرِضَا نَفْسِهِ وَمِدَادَ كَلِمَاتِهِ وَمُنْتَهَى عِلْمِهِ وَمِيَّتِهِ وَرَحْمَتِهِ وَرَأْفَتِهِ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ اَللَّهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا اللَّهُ يَا بَدِيعَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَا مَالِكَ الْمُلْكِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَام يَا مَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِعِزَّتِكَ أَنْ تُحْيِيَ قُلُوبَنَا وَأَجْسَامَنَا وَأَبْدَانَنَا وَأَرْوَاحَنَا بِأَنْوَارٍ مَعْرِفَتِكَ وَبِأَنْوَارِ قُدْرَتِكَ أَبَدًا دَائِمًا بَاقِيًا هَادِيًا، [يَا اللَّهُ (۳)] اللَّهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا اللَّهُ يَا بَدِيعَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَا مَالِكَ الْمُلْكِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ، لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِعِزَّتِكَ أَنْ تُحْيِيَ قُلُوبَنَا وَأَجْسَامَنَا وَأَبْدَانَنَا وَأَرْوَاحَنَا بِأَنْوَار مَعْرِفَتِكَ أَبَدًا دَائِمًا باقيًا هَادِيًا، [يَا اللهُ (۳)] إِلهِي أَعْمَالُنَا قَلِيلَةٌ، وَحَاجَاتُنَا كَثِيرَةٌ، وَإِلْهُنَا بَصِيرٌ، نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ، غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ، وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِي الْعَظِيم . اَللّهُمَّ يَا وَاجِبَ الْوُجُودِ وَيَا وَاهِبَ الْخَيْرِ وَالْجُودِ، أَفِضُ عَلَيْنَا أَنْوَارَ رَحْمَتِكَ وَيَسِّرْ لَنَا الْوُصُولَ إِلَى كَمَالِ مَعْرِفَتِكَ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا، وَلاَ مَعْرِفَةَ لَنَا إِلَّا مَا أَلْهَمْتَنَا، إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ . اَللّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مِنَ الْعِصْمَةِ دَوَامَهَا، وَمِنَ النِّعْمَةِ تَمَامَهَا، وَمِنَ الرَّحْمَةِ شُمُولَهَا، وَمِنَ الْعَافِيَةِ حُصُولَهَا، وَمِنَ الْعَيْشِ أَرْغَدَهُ، وَمِنَ الْعُمُر أَسْعَدَهُ، وَمِنَ الْوَقْتِ أَطْيَبَهُ، وَمِنَ الرِّزْقِ أَوْسَعَهُ، وَمِنَ الْفَضْلِ أَعْذَبَهُ، وَمِنَ اللُّطْفِ أَنْفَعَهُ، وَمِنَ الْإِنْعَامِ أَعَمَّهُ، وَمِنَ الْإِحْسَانِ أَتَمَّهُ . اَللّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا يَا غَفَّارُ . اَللَّهُمَّ حَصِلْ بِالسَّعَادَةِ أَجَالَنَا، وَحَقِّقْ بِالزِّيَادَةِ أَمَالَنَا، وَاقْرُنُ بِالْعَافِيَةِ غُدُوِّنَا وَأَصَالَنَا، وَاجْعَلْ إِلَى مَغْفِرَتِكَ مَصِيرَنَا وَمَأْلَنَا، وَصُبَّ سِجَالَ عَفْوكَ عَلَى ذُنُوبِنَا، وَمُنَّ عَلَيْنَا بِإِصْلاح عُيُوبِنَا، وَاجْعَلِ التَّقْوَى زَادَنَا، وَفِي دِينِكَ اجْتِهَادَنَا، فَإِنَّ عَلَيْكَ تَوَكُلَنَا وَاعْتِمَادَنَا، وَثَبِّتْنَا عَلَى نَهْجِ الْاِسْتِقَامَةِ، وَأَعِذْنَا فِي الدُّنْيَا مِنْ مُوجِبَاتِ النَّدَامَةِ يَوْمَ الْقِيامَةِ . اَللّهُمَّ رَبَّنَا خَفِّفْ عَنَّا ثِقَلَ الْأَوْزَار وَارْزُقْنَا مَعِيشَةَ الْأَبْرَارِ، وَاكْفِنَا وَاصْرِفْ عَنَّا شَرَّ الْأَشْرَارِ، وَأَعْتِقْ رِقَابَنَا وَرِقَابَ أَبَائِنَا وَأُمَّهَاتِنَا وَمَشَايِخِنَا وَمَشَايِحَ مَشَايِخِنَا وَأُسْتَاذِنَا وَأَسَاتِيذِ أُسْتَاذِنَا وَإِخْوَانِنَا، وَرقَابَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَمُرِيدِينَا وَتَلَامِيذِنَا مِنَ الدَّيْنِ وَالْمَظَالِمِ وَالنَّارِ، بِعَفْوِكَ وَبِرَحْمَتِكَ يَا عَزِيزُ يَا غَفَّارُ، يَا كَرِيمُ يَا سَتَّارُ ، يَا حَلِيمُ يَا جَبَّارُ، وَيَا وَهَّابُ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى الِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ أَجْمَعِينَ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ </span></span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hatme Duası Li Raşidiye]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=31481</link>
			<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 14:50:17 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=31481</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hatme Duası Li Raşidiye</span></span><br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
Elhamdü lillâhi rabbil âlemin Elhamdü lillâhi hakka hamdihi ve senâihi vessalâtü vesselâmü alâ hayri halkıhi Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain<br />
Allahümme belliğ ve evsıl misle sevâbi hâzihil hatmetiş şerifetil mübâreketi badel Gabüli minnâ bil fadli vel keremi hediyyeten minnâ vâsıleten ilâ ravdati menbaıs sıdkı vessafâ  eşrafil verâ<br />
Hazreti Seyyidinâ Muhammeden il Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  (ve ilâ rühi)<br />
Küllin min âlihi ve evlâdihi ve ezvâcihi ve ashâbihi ve etbâihi ve zürriyyâtihi ve muhâcirihi ve ensârih (rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain)<br />
Küllin min sâdâti silsiletit tarikatil aliyyetin Nakşibendiyyeti vel Kâdiriyyeti, ves Sühreverdiyyeti vel Çeştiyyeti vel Kübreviyye<br />
Şeyhınâ ve melâzinâ ve kıdvetinâ ve imâminâ ve imâmit tarikati zil feydıl câri vennüris sâri eş şeyh bahâil hakkı vel hakikati veddin hazreti eş şeyh Muhammedinil Üveysiyyil Buhâri<br />
el marüfi bi Şâh-ı Nakşibend<br />
Menbail meârifi vel kemâli seyyidis sâdâti es Seyyid Emir Külâl<br />
El Mukbili aleyke ve limâsivâken nâsi eş Şeyh Muhammed Babassemmâsi<br />
El vâlihi fi mehabbeti mevlâhül ganiyyi el marüfi bi Hazreti azizân Hoca Aliyyir Râmiteni<br />
El Muridi anil murâdid dünyeviyyi vel uhreviyyi Hazreti eş Şeyh Mahmüdinil İnciri Fağnevi<br />
El Mütesellihi anil hicâbil beşeriyyi Hazreti eş şeyh Ârifir Rivegeri<br />
Gutbil evliyei ve burhânil esfiyei kâmiil bidati muhyissünneti şeyhil meşâyihi  mevlânâ Hazreti eş Şeyh Abdülhalık Gucdevâni<br />
Gutbil haggâni el gavsis samedâni eş Şeyh Ahmed el Fârükıyyis serhendi el marüfi bil<br />
İmâmir Rabbâni müceddidil elfisseni<br />
Gutbi dâiretil irşâdi Gavsis sekaleyni ales sedâdi essâiri fillâhir râkis sâcidi<br />
zilcenâheyni Diyeiddin, Mevlânâ Hazreti eş şeyh Hâlid<br />
Menbail hılmi ve nüriz zalâm elhâdi beynel aşeiri vel eğvâm sirâciddinillezi zahera min halefi seyyidil enâm mevlânâ Hazreti es Seyyid Abdullah<br />
Şeyhınel gayürillezi bihi netebehel veguri gutbil irşâdi vel mederi hazreti şihebiddin<br />
mevlana Hazreti eş şeyh es Seyyid Tâhâ<br />
Sultânil küberâil mütegaddimin gıdvetil küberâil müteahhirin gavsil âmmeti vel hâifin gutbil eimmeti ves sâlikin muğisil müsteğisin münisil gurabei vel âşıkin şeyhinel kâmilil mükemmilil Üveysiyyi Mevlânâ Hazreti eş şeyh seyyid Sıbğatullahil Arvesi<br />
Sultânil arifin, kutbil aktâbil vâsılin, el müteşerrifi bil fenâil mutlak mürebbis sâlikine ilâ rabbihim alel vechil ehak, nâsıriş şeriatil garrâ kâmiil  bid'atid darrâ müceddidi âsâris selefi vet tâbiin ve mümehhidi bünyâni tarikatil halefi vellâhikin el mutasarrifi alel ıtlak ellezi lem yüra lehü nâzirun badet tefehhusı fil âfâk, kâtıın nisbeti anil mübtedittâği mevlânâ şeyhinel kâmilil mükemmili, Hazreti eş şeyh Abdurrahmani Tâhi<br />
Şeyhiş şeriati ve şehbâzit tarikati ve burhânil hakikati, elfâni fillâhi ve bâki billâh el mutasımi bi hablillâh şeyhinel kâmili mükemmili, mevlânâ Hazreti eş Şeyh Fethullah<br />
Câmii kemâlâtil evliyâil evvelin ve mecmail âdâbi ve füyüdâtil âhirin, umdetil İslâmi vel müslimin, umüdil meşâyihı bi ecmaihim ves sâlikinn nurus semâvâti vel aradin sirâcil milleti ved din, kehfid duafâi vel mesâkin, kutbil eimmeti ves sâlikin sultânil âşıkin şeyhinel kâmilil mükemmili mevlânâ Hazreti eş-Şeyh Muhammed Diyâüddin<br />
Vârisi makâmâtil evliyâi vel mürselin, imâmil mü'minin, umdetil âbidine ves sâlikin muzhiriş şeriatil ğarrâi muhyit tarikatin Nakşibendiyyetil beydâ el mütesellihi anil hicâbil insiyyi el hâzini lissırril maneviyyi mevlânâ şeyhinel kâmilil mükemmili Hazreti eş şeyh Ahmed el Haznevi<br />
Sultânil câzibin nüri hidâyetil vasılin kutbil ferdi lil âlemin, nâşiril meslekil Ahmediyyeti fer ış şeceretil Muhammediyye pirit tarikatin Nakşibendiyye, sâhibis seciyyetil mahmüdiyye es sâki min hıyâdıl bahâiyye nâsıbil alamid diniyye muhyi âsâri kübbâris selefi vet tâbiin metlail himemi bilyakin menhecis saâdeti lil musaddıkin şeyhinel kâmilil mükemmilil üveysiyyi Bilvânisi Mevlânâ Hazreti eş şeyh es-Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni<br />
Sultânil müslimine vel müstecirin ve tâcil mensürin ve muhibbil mahbübin ve müşâril müsteşirin ve irşâdil mürşidin ve Sırris sâdıkine bi hidâyeti rabbil alemin el fâtihi künüzel ilmi veddin el müstakırri biş şeriatil garrai muhyit tarikatin Nakşibendiyyetil beydâ şeyhinel kâmilil mükemmilil Bilvânisi Mevlânâ Hazreti eş şeyh es Seyyid Muhammed Râşid Hüseyni<br />
Mecmai âmâlil müslimin kutbil fâizine sikkatil müttakine vesiletil mütevekkilin sâhibis sehâveti vel kerâmeti lil âlemin kesîril mehabbeti lil mütevâdiin sâhibiş şeriati vet tarikatin Nakşibendiyye şeyhinel kâmili mükemmilil üveysiyyil Bilvânisi, Mevlânâ Hazreti eş şeyh es Seyyid Abdülbâki EL-Hüseyni<br />
Sultanin âşikin Kutbil aktabil vasilin El mutemessikil bi şeriati seyyidil mürselin Kesiril mahabbeti lissadikin Melceil ûlemai vel arifin, Cazibi kulübil müslimin, muhyis sünnetin nebeviyyeti muceddidil adabi vet tarikatin Nakşabendiyyetil âliyyeti elmensuri min şemsil medinetil münevvereti Mevlaya ve şeyhi ve seyyidi ve senedi ve men bihi temessuki ve aleyhi itimadi ve bihi iftihari ve minhu istimdadi ve kurrati ayni Şeyhinel kamilil mukemmilil bilvanisi mevlana Hazreti Eş şeyh Seyyid Muhammed Saki El-Hüseyni<br />
<br />
Sultanil mü’minîne ve kehfil abidîn. Ennâhici menhece sâdâtınel kâmiliyn, Sıbti seyyidil enbiyâi vel mürselin, Neclil aktabî vel evliyâil müttakıyn, Nasıril ılmi vel ulemâil âmiliyn, Fehril etkıyâi ve mededittâibiyn, Fevzil ussâti ve irşâdil müznibiyn, El kâimi binnasri vel fethil mübiyn, El mensûri min tarafi rabbil alemiyn El mu’tasımi bissünneti vel kitabilmübiyn, El kevserir rahiykı lil müslimiyn. Mevlâyî ve şeyhî ve seyidî ve senedî Ve menbihi temessükî ve aleyhi itimâdî Ve bihi iftihârî ve minhü istimdâdî ve kurrati Aynî Mevlânâ şeyhinel kâmilil mükemmili hazreti Şahı Bilvanisi Eşşeyh Seyyid FEVZEDDiN el-Hüseynî <br />
<br />
Seyyidine ve Eşrefine imamı vaktizzaman Raşid Zülcenaheyn<br />
<br />
Küllin mines sâdâti vel hulefâi vel müridine vel muhibbine vel mahbübine vel mensübine vel müntesibine ilâ hâzihittarikatil aliyyeti ve sâirit turuk.<br />
Allâhümmec al misle sevabihâ mektüben fisahifeti amâli küllin verfa bihâ deracâti küllin ve ali bihâ fi alâ illiyyine menzilete küllin, ve zidnâ bihâ mehabbeten inde cenâbi küllin, ve efid aleynâ min berekâti küllin, ve etmim lenâ sülüke hâzihit tarikatil aliyyeti ve veffiknâ limerdâti şeyhinâ ve imtisâli evâmirihi ve ictinâbi menâhih<br />
Allâhümmerzuknel bekâe bike badel fenai fike alâ kademi sâdâtines sâlikine fihâ<br />
Allâhümmağfir lenâ, hatâyânâ ve eclibnâ ilâ mehabbetike bi-mehabbeti habibike ve bimehabbeti evliyaike verzuknet tevfika vel istikamete ala dinike ve taatike bi rahmetike Yâ Erhamerrâhimin<br />
Âmin, Vel hamdü lillâhi rabbil âlemin.<br />
not: Mübareklerin isimlerin'den sonra adab olarak (Kaddassallahu Sirrahu) denilmesi gerekiyor hatme duasını ezbere bilmeyenlerin hatme i hacegan esnasın'da karıştırmamaları için yazıların arasına eklenmemiştir</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hatme Duası Li Raşidiye</span></span><br />
<br />
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM<br />
Elhamdü lillâhi rabbil âlemin Elhamdü lillâhi hakka hamdihi ve senâihi vessalâtü vesselâmü alâ hayri halkıhi Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain<br />
Allahümme belliğ ve evsıl misle sevâbi hâzihil hatmetiş şerifetil mübâreketi badel Gabüli minnâ bil fadli vel keremi hediyyeten minnâ vâsıleten ilâ ravdati menbaıs sıdkı vessafâ  eşrafil verâ<br />
Hazreti Seyyidinâ Muhammeden il Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  (ve ilâ rühi)<br />
Küllin min âlihi ve evlâdihi ve ezvâcihi ve ashâbihi ve etbâihi ve zürriyyâtihi ve muhâcirihi ve ensârih (rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain)<br />
Küllin min sâdâti silsiletit tarikatil aliyyetin Nakşibendiyyeti vel Kâdiriyyeti, ves Sühreverdiyyeti vel Çeştiyyeti vel Kübreviyye<br />
Şeyhınâ ve melâzinâ ve kıdvetinâ ve imâminâ ve imâmit tarikati zil feydıl câri vennüris sâri eş şeyh bahâil hakkı vel hakikati veddin hazreti eş şeyh Muhammedinil Üveysiyyil Buhâri<br />
el marüfi bi Şâh-ı Nakşibend<br />
Menbail meârifi vel kemâli seyyidis sâdâti es Seyyid Emir Külâl<br />
El Mukbili aleyke ve limâsivâken nâsi eş Şeyh Muhammed Babassemmâsi<br />
El vâlihi fi mehabbeti mevlâhül ganiyyi el marüfi bi Hazreti azizân Hoca Aliyyir Râmiteni<br />
El Muridi anil murâdid dünyeviyyi vel uhreviyyi Hazreti eş Şeyh Mahmüdinil İnciri Fağnevi<br />
El Mütesellihi anil hicâbil beşeriyyi Hazreti eş şeyh Ârifir Rivegeri<br />
Gutbil evliyei ve burhânil esfiyei kâmiil bidati muhyissünneti şeyhil meşâyihi  mevlânâ Hazreti eş Şeyh Abdülhalık Gucdevâni<br />
Gutbil haggâni el gavsis samedâni eş Şeyh Ahmed el Fârükıyyis serhendi el marüfi bil<br />
İmâmir Rabbâni müceddidil elfisseni<br />
Gutbi dâiretil irşâdi Gavsis sekaleyni ales sedâdi essâiri fillâhir râkis sâcidi<br />
zilcenâheyni Diyeiddin, Mevlânâ Hazreti eş şeyh Hâlid<br />
Menbail hılmi ve nüriz zalâm elhâdi beynel aşeiri vel eğvâm sirâciddinillezi zahera min halefi seyyidil enâm mevlânâ Hazreti es Seyyid Abdullah<br />
Şeyhınel gayürillezi bihi netebehel veguri gutbil irşâdi vel mederi hazreti şihebiddin<br />
mevlana Hazreti eş şeyh es Seyyid Tâhâ<br />
Sultânil küberâil mütegaddimin gıdvetil küberâil müteahhirin gavsil âmmeti vel hâifin gutbil eimmeti ves sâlikin muğisil müsteğisin münisil gurabei vel âşıkin şeyhinel kâmilil mükemmilil Üveysiyyi Mevlânâ Hazreti eş şeyh seyyid Sıbğatullahil Arvesi<br />
Sultânil arifin, kutbil aktâbil vâsılin, el müteşerrifi bil fenâil mutlak mürebbis sâlikine ilâ rabbihim alel vechil ehak, nâsıriş şeriatil garrâ kâmiil  bid'atid darrâ müceddidi âsâris selefi vet tâbiin ve mümehhidi bünyâni tarikatil halefi vellâhikin el mutasarrifi alel ıtlak ellezi lem yüra lehü nâzirun badet tefehhusı fil âfâk, kâtıın nisbeti anil mübtedittâği mevlânâ şeyhinel kâmilil mükemmili, Hazreti eş şeyh Abdurrahmani Tâhi<br />
Şeyhiş şeriati ve şehbâzit tarikati ve burhânil hakikati, elfâni fillâhi ve bâki billâh el mutasımi bi hablillâh şeyhinel kâmili mükemmili, mevlânâ Hazreti eş Şeyh Fethullah<br />
Câmii kemâlâtil evliyâil evvelin ve mecmail âdâbi ve füyüdâtil âhirin, umdetil İslâmi vel müslimin, umüdil meşâyihı bi ecmaihim ves sâlikinn nurus semâvâti vel aradin sirâcil milleti ved din, kehfid duafâi vel mesâkin, kutbil eimmeti ves sâlikin sultânil âşıkin şeyhinel kâmilil mükemmili mevlânâ Hazreti eş-Şeyh Muhammed Diyâüddin<br />
Vârisi makâmâtil evliyâi vel mürselin, imâmil mü'minin, umdetil âbidine ves sâlikin muzhiriş şeriatil ğarrâi muhyit tarikatin Nakşibendiyyetil beydâ el mütesellihi anil hicâbil insiyyi el hâzini lissırril maneviyyi mevlânâ şeyhinel kâmilil mükemmili Hazreti eş şeyh Ahmed el Haznevi<br />
Sultânil câzibin nüri hidâyetil vasılin kutbil ferdi lil âlemin, nâşiril meslekil Ahmediyyeti fer ış şeceretil Muhammediyye pirit tarikatin Nakşibendiyye, sâhibis seciyyetil mahmüdiyye es sâki min hıyâdıl bahâiyye nâsıbil alamid diniyye muhyi âsâri kübbâris selefi vet tâbiin metlail himemi bilyakin menhecis saâdeti lil musaddıkin şeyhinel kâmilil mükemmilil üveysiyyi Bilvânisi Mevlânâ Hazreti eş şeyh es-Seyyid Abdülhakim EL-Hüseyni<br />
Sultânil müslimine vel müstecirin ve tâcil mensürin ve muhibbil mahbübin ve müşâril müsteşirin ve irşâdil mürşidin ve Sırris sâdıkine bi hidâyeti rabbil alemin el fâtihi künüzel ilmi veddin el müstakırri biş şeriatil garrai muhyit tarikatin Nakşibendiyyetil beydâ şeyhinel kâmilil mükemmilil Bilvânisi Mevlânâ Hazreti eş şeyh es Seyyid Muhammed Râşid Hüseyni<br />
Mecmai âmâlil müslimin kutbil fâizine sikkatil müttakine vesiletil mütevekkilin sâhibis sehâveti vel kerâmeti lil âlemin kesîril mehabbeti lil mütevâdiin sâhibiş şeriati vet tarikatin Nakşibendiyye şeyhinel kâmili mükemmilil üveysiyyil Bilvânisi, Mevlânâ Hazreti eş şeyh es Seyyid Abdülbâki EL-Hüseyni<br />
Sultanin âşikin Kutbil aktabil vasilin El mutemessikil bi şeriati seyyidil mürselin Kesiril mahabbeti lissadikin Melceil ûlemai vel arifin, Cazibi kulübil müslimin, muhyis sünnetin nebeviyyeti muceddidil adabi vet tarikatin Nakşabendiyyetil âliyyeti elmensuri min şemsil medinetil münevvereti Mevlaya ve şeyhi ve seyyidi ve senedi ve men bihi temessuki ve aleyhi itimadi ve bihi iftihari ve minhu istimdadi ve kurrati ayni Şeyhinel kamilil mukemmilil bilvanisi mevlana Hazreti Eş şeyh Seyyid Muhammed Saki El-Hüseyni<br />
<br />
Sultanil mü’minîne ve kehfil abidîn. Ennâhici menhece sâdâtınel kâmiliyn, Sıbti seyyidil enbiyâi vel mürselin, Neclil aktabî vel evliyâil müttakıyn, Nasıril ılmi vel ulemâil âmiliyn, Fehril etkıyâi ve mededittâibiyn, Fevzil ussâti ve irşâdil müznibiyn, El kâimi binnasri vel fethil mübiyn, El mensûri min tarafi rabbil alemiyn El mu’tasımi bissünneti vel kitabilmübiyn, El kevserir rahiykı lil müslimiyn. Mevlâyî ve şeyhî ve seyidî ve senedî Ve menbihi temessükî ve aleyhi itimâdî Ve bihi iftihârî ve minhü istimdâdî ve kurrati Aynî Mevlânâ şeyhinel kâmilil mükemmili hazreti Şahı Bilvanisi Eşşeyh Seyyid FEVZEDDiN el-Hüseynî <br />
<br />
Seyyidine ve Eşrefine imamı vaktizzaman Raşid Zülcenaheyn<br />
<br />
Küllin mines sâdâti vel hulefâi vel müridine vel muhibbine vel mahbübine vel mensübine vel müntesibine ilâ hâzihittarikatil aliyyeti ve sâirit turuk.<br />
Allâhümmec al misle sevabihâ mektüben fisahifeti amâli küllin verfa bihâ deracâti küllin ve ali bihâ fi alâ illiyyine menzilete küllin, ve zidnâ bihâ mehabbeten inde cenâbi küllin, ve efid aleynâ min berekâti küllin, ve etmim lenâ sülüke hâzihit tarikatil aliyyeti ve veffiknâ limerdâti şeyhinâ ve imtisâli evâmirihi ve ictinâbi menâhih<br />
Allâhümmerzuknel bekâe bike badel fenai fike alâ kademi sâdâtines sâlikine fihâ<br />
Allâhümmağfir lenâ, hatâyânâ ve eclibnâ ilâ mehabbetike bi-mehabbeti habibike ve bimehabbeti evliyaike verzuknet tevfika vel istikamete ala dinike ve taatike bi rahmetike Yâ Erhamerrâhimin<br />
Âmin, Vel hamdü lillâhi rabbil âlemin.<br />
not: Mübareklerin isimlerin'den sonra adab olarak (Kaddassallahu Sirrahu) denilmesi gerekiyor hatme duasını ezbere bilmeyenlerin hatme i hacegan esnasın'da karıştırmamaları için yazıların arasına eklenmemiştir</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Küçük Hatmenin Yapılışı]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=31480</link>
			<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 14:41:46 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=31480</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Küçük Hatmenin Yapılışı</span></span><br />
<br />
Hatmeyi yaptıracak kişi dışında İnşirâh süresini bilenlerin sayısı on kişiden az ise küçük hatme yapılır. Hatme yapacaklar namazdaki teverrük oturuşunun aksine oturur. Büyük hatmede olduğu gibi daim şeklinde bir halka kurarlar. İmam sırtı kıbleye gelecek şekilde oturur, Küçük hatme için yüz tane küçük, beş tane de büyük taş hazırlanır Yüz tane olan küçük taşlar hatme başlamadan önce eşit bir şekilde dağıtılır. İmam büyük taşları önüne koyar. Birinci ve ikinci Fâtiha'ları okuyacak kişileri belirler.<br />
Onlar da birincisinde imam ile sağından altı kişi, ikincisinde ise imamın solundan yedi kişidir. Dolayısıyla küçük hatmede (hatme yapanların sayısına göre) kişi birden fazla Fâtiha okuyabilir. Ardından imam sesli bir şekilde “estağfirullah” der ve oradaki herkes gözlerini kapatarak kendi duyabileceği bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar eder. Sonra imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i<br />
şerife” der ve onunla beraber sağındaki altı kişi kendi duyabilecekleri bir sesle besmele ile birlikte Fâtiha okurlar.<br />
Bundan sonra imam sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş adedince Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) salât ve selâm getirir. Sonra imam sesli bir şekilde “yâ bâki ente'l-bâki” der. Yine herkes elindeki taş sayısınca bu zikri söyler ve bu beş defa tekrarlanır. Sonra imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i şerife” der ve imamın solundan yedi kişi Fâtiha okur. İmam yine sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş adedince Resülullah'a (Sallallahu aleyhi vesellem) salât ve selâm getirir.<br />
Ardından imam elindeki taşları kâseye koyar ve sağ tarafından yanındakine verir. O da elindeki taşları koyar ve yanındakine verir. Boylece sırasıyla herkes bunu yapar ve en son kâse imamın önüne gelir. Sonra imam sesli bir şekilde hatme duasını okumaya başlar. Hatme duasından sonra büyük hatmede olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim'den bir süre okur. Ardından hatmenin bittiğini bildirmek için sesli bir şekilde bır defa “estağfirullah” der. Herkes kendi duyabileceği bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar eder ve gözlerini açar.<br />
Kaynak: Şeyhimiz Gavsı Sani (kuddise sırruhü) El Münhacüs Seni Kitabı S.410 411</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Küçük Hatmenin Yapılışı</span></span><br />
<br />
Hatmeyi yaptıracak kişi dışında İnşirâh süresini bilenlerin sayısı on kişiden az ise küçük hatme yapılır. Hatme yapacaklar namazdaki teverrük oturuşunun aksine oturur. Büyük hatmede olduğu gibi daim şeklinde bir halka kurarlar. İmam sırtı kıbleye gelecek şekilde oturur, Küçük hatme için yüz tane küçük, beş tane de büyük taş hazırlanır Yüz tane olan küçük taşlar hatme başlamadan önce eşit bir şekilde dağıtılır. İmam büyük taşları önüne koyar. Birinci ve ikinci Fâtiha'ları okuyacak kişileri belirler.<br />
Onlar da birincisinde imam ile sağından altı kişi, ikincisinde ise imamın solundan yedi kişidir. Dolayısıyla küçük hatmede (hatme yapanların sayısına göre) kişi birden fazla Fâtiha okuyabilir. Ardından imam sesli bir şekilde “estağfirullah” der ve oradaki herkes gözlerini kapatarak kendi duyabileceği bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar eder. Sonra imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i<br />
şerife” der ve onunla beraber sağındaki altı kişi kendi duyabilecekleri bir sesle besmele ile birlikte Fâtiha okurlar.<br />
Bundan sonra imam sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş adedince Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) salât ve selâm getirir. Sonra imam sesli bir şekilde “yâ bâki ente'l-bâki” der. Yine herkes elindeki taş sayısınca bu zikri söyler ve bu beş defa tekrarlanır. Sonra imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i şerife” der ve imamın solundan yedi kişi Fâtiha okur. İmam yine sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş adedince Resülullah'a (Sallallahu aleyhi vesellem) salât ve selâm getirir.<br />
Ardından imam elindeki taşları kâseye koyar ve sağ tarafından yanındakine verir. O da elindeki taşları koyar ve yanındakine verir. Boylece sırasıyla herkes bunu yapar ve en son kâse imamın önüne gelir. Sonra imam sesli bir şekilde hatme duasını okumaya başlar. Hatme duasından sonra büyük hatmede olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim'den bir süre okur. Ardından hatmenin bittiğini bildirmek için sesli bir şekilde bır defa “estağfirullah” der. Herkes kendi duyabileceği bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar eder ve gözlerini açar.<br />
Kaynak: Şeyhimiz Gavsı Sani (kuddise sırruhü) El Münhacüs Seni Kitabı S.410 411</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Büyük Hatmenin Yapılışı]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=31479</link>
			<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 14:40:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=31479</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Büyük Hatmenin Yapılışı</span></span><br />
<br />
Öncelikle kâse gibi bir kabın içinde yüz tane küçük, on tane de büyük taş bulundurulur. Hatmeyi yaptıran kişi dışında büyük hatme için İnşirâh süresini en az on kişinin bilmesi şarttır. Aksi takdirde küçük hatme yapılır. Hatme yapacakların bulundukları yer genişse yuvarlak bir halka kurarak namazdaki teverrük oturuşunun aksi şeklinde otururlar. Yer geniş değilse halkaya sığmayanlar halkanın ortasında kıbleye dönerek otururlar. Hatmeyi yaptıran kişi sırtını kıbleye çevirir. Taşları dağıtacak kişi imamın önünde oturur ve taşlardan yirmi bir tanesini alıp ona verir. Diğerlerini de dağıtmak için önüne koyar. Büyük olan on taşı ise Fâtiha süresi için imamın önüne koyar.<br />
Ardından imam gözlerini kapatır ve hatmenin başladığını bildirmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler de onunla beraber gözlerini kapatır ve yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler.<br />
Hatme bitene kadar da gözlerini açmazlar. Fakat taşları dağıta. cak kişi gözlerini açar, imama verdiği taşlar dışında geriye kalan taşları toplar ve hatme yapanlara dağıtmak için kâseye koyar. Önce kendisine alır, sonrasında imamın sağından başlayarak eli açık olanlara dağıtma. ya başlar. İnşirâh süresini ezbere bilmeyenler ellerini açmaz.<br />
Taşlar hatme yapanların sayısı çoksa bitene kadar en az birer tane verilecek şekilde dağıtılır. Sayı çok değilse herkese eşit şekilde dağıtılır Kendisine taş verilmeyenler ise bir şey okumaz. Taş dağıtımı bittikten sonra taş dağıtan kişi imamın önüne oturur. Ardından imam “Fâtiha-i şerife” der. Taş dağıtan kişi büyük taşların altısını alıp imamın Sağ ta. rafından altı kişiye verir.<br />
İmam ve kendisine büyük taş verilenler birer defa kendi duyabilecekleri bir sesle Fâtiha'yı besmeleyle birlikte okur. Taş dağıtan, büyük taşları dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar. Ardından o altı taşı diğer dört taşın yanına koyar ve gözlerini kapatarak imamın önüne oturur. İmam sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der. Kendisine küçük taş verilen her kişi elindeki taş adedince Resülullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) Salât ve selâm getirir. Her salavatla beraber sağ elinden sol eline bir taş koyar. Bitince de taşları tekrar sağ eline alır. Bundan sonra imam sesli bir şekilde “Elem neşrah leke-i şerife” der ve elindeki yirmi bir taşla salavatları okumaya devam eder. Cemaat ise ellerindeki taş sayısınca İnşirâh süresi okur.<br />
İmam salavatlarını bitirince hatmedekilere dağıtılan taş kadar elindeki taşlardan kendisine taş alır ve geriye kalanları da kendisinin solundakilere dağıtması için taş dağıtana verir.<br />
Sonra imam sesli bir şekilde “İhlâs-ı şerife” der. İmam dâhil herkes elindeki taş sayısınca kendi duyabilecekleri bir şekilde İhlâs süresini okur. İmam bu şekilde on defa “İhlâs-ı şerife” diyerek İhlâs süresini okutur. Böylece herkes elindeki taş sayısınca İhlâs süresini okur. Sonuç olarak bin defa İhlâs süresi okunmuş olur.<br />
Ardından imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i şerife” der ve taş dağr tan da büyük taşlardan yedi tanesini alıp imamın solundan yedi kişiye<br />
verir onlar da besmele ile birlikte Fâtiha'yı okur. Taş dağıtan bu taşlar yine dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.<br />
Bundan sonra imam “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş gdedince salavat getirir.<br />
Sonra hatmedekilerin sayısı taş sayısı kadar ise ve herkese dağıtmışsa taş dağıtan kişi imamdan başlayarak onun sağından devam edip soluna gelene kadar taşları toplar. Hatmedekilerin sayısı çok ise imamdan başlar onun sağ tarafındaki taşlar bitene kadar toplamaya devam eder. Ardından geri döner, imamın sol tarafında oturanlardan başlayaçak imamda bitecek şekilde taşları toplar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.<br />
Ardından imam sesli bir şekilde hatme duasını okur. Hatme duasından sonra da Kur'ân-ı Kerim'den bir süre okur ve hatmenin bittiğini ifade etmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler veimam kendi duyabilecekleri bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler ve gözlerini açarlar.<br />
Hatme ikindi namazından sonra yapılıyorsa Nebe, yatsı namazından sonra ise Mülk süresi okunur. Bu süreler ezbere bilinmiyorsa İnşirâh süresi, o da bilinmiyorsa Nasr süresi, o da bilinmiyorsa İhlâs ve o da bilinmiyorsa Kur'ân-ı Kerim'den bilinen bir süre okunur.<br />
Küçük hatmede de büyük hatmede de hatme duası okunurken Resülullah/ın (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince herkes kendi duyabileceği bir sesle salât ve selâm getirir. Ashâb-ı kirâm anılınca “radıyallahu anhüm” denir. Sâdâtkirâmın isimleri söylenince de “kuddise Sırruhü”) denir (Aşağıda not kısmını okuyunuz önemli)<br />
Bu esnada kısa bir şekilde sâdât-ı kirâma istimdad Rabıtası yapılır.<br />
Hatmeyi hatme duasını ezbere bılen kimse yaptırır. Fakat hatme yapacakların arasından hatme duasını ezbere bilen yoksa onlardan biri hatmeyi yaptırır ve duayı da kitaptan okur Hatme günde bir defa yapilir ve yapılmadığı takdırde kazâ edilmez.<br />
Kaynak: Şeyhimiz Gavsı Sani (kuddise sırruhü) El Münhacüs Seni Kitabı S.407.408.409<br />
Not: İmam Nevevi (rahmetullahi aleyh| Sahih-i Muslim'e yazdığı şerhin mukaddimesınde şövle buyurmuştur: “Hadis yazan kimse Allah Teâlâ'nın ismi geçince “azze ve celle, teâlâ, subhânehü ve teâlâ, tebâreke ve teâlâ, celle zikruhü, tebâreke ismuhü ve celle azametuhü” gibi bir tâzim ifadesi kullanması müstehaptır. Yine Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince tam bir şekilde 'Sallallahu Aleyhi Vesellem" yazması müstehaptır. Burada müstehap olan salât ve selâm lafızlarının her ikisini de kısaltma kullanmadan yazmaktır. Yine sahabenin ismi geçince de “radıyallahu anh”, babası da sahabi ise "radıyallahu anhüma" âlim ve salihlerin isimleri geçince de “radı. yallahu anh” veya “rahmetullahi aleyh” demesi müstehaptır. Hadis yazan kimse, naklettiği asıl kaynakta tâzim ifadesi yoksa bile yazar. Çünkü bunlar rivayet değil, duadır. Okuyan kişi de nakledilen asıl kaynakta olmasa bile bu tâzim ifadelerinin hepsini okumalı ve tekrar etmekten sıkılmamalıdır. Bundan gafil kalan kimse büyük bir hayırdan ve faziletten mahrum kalır.” Abdülfettâh Ebü Gudde (Rahmetullahi Aleyh) Risâletü'1-Müsterşidin adlı eserin mukaddimesinde şöyle buyurmuştur: “Muteber âlim ve salih kulları tâzim ifadeleriyle anmak, ilimle amel etmenin esası ve ilmin gereklerindendir. Bu tâzim ifadeleri, müsteşrikleri taklit eden bugün bazı kimselerin zannettiği gibi fazla ve gereksiz değildir. Nitekim onlar âlimlerin isimlerini bir tâzim ifadesi kullanmadan sanki alelâde birer isimmiş gibi söylerler. Çok gerekli bir ihtiyaç olmadan tâzim ifadesi kullanmamak, selef âlimlerinin yoluna uymaz ve salih, âlim ve büyüklere karşı fıtratın gereği olan edebe de aykırıdır. Âlim ve salihlerin isimlerini tâzim ifadeleriyle anmak, onların sevgisini kalplerde yeşertir, onlara karşı saygıyı tesis eder, kıymetlerini öğretir, onlara tâbi olmayı ve amel noktasında onlardan fayda görmeyi sağlar. Allah onlardan razı olsun. Bize vesile olmaları açısından onlara en hayırlı mükâfatları versin.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Büyük Hatmenin Yapılışı</span></span><br />
<br />
Öncelikle kâse gibi bir kabın içinde yüz tane küçük, on tane de büyük taş bulundurulur. Hatmeyi yaptıran kişi dışında büyük hatme için İnşirâh süresini en az on kişinin bilmesi şarttır. Aksi takdirde küçük hatme yapılır. Hatme yapacakların bulundukları yer genişse yuvarlak bir halka kurarak namazdaki teverrük oturuşunun aksi şeklinde otururlar. Yer geniş değilse halkaya sığmayanlar halkanın ortasında kıbleye dönerek otururlar. Hatmeyi yaptıran kişi sırtını kıbleye çevirir. Taşları dağıtacak kişi imamın önünde oturur ve taşlardan yirmi bir tanesini alıp ona verir. Diğerlerini de dağıtmak için önüne koyar. Büyük olan on taşı ise Fâtiha süresi için imamın önüne koyar.<br />
Ardından imam gözlerini kapatır ve hatmenin başladığını bildirmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler de onunla beraber gözlerini kapatır ve yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler.<br />
Hatme bitene kadar da gözlerini açmazlar. Fakat taşları dağıta. cak kişi gözlerini açar, imama verdiği taşlar dışında geriye kalan taşları toplar ve hatme yapanlara dağıtmak için kâseye koyar. Önce kendisine alır, sonrasında imamın sağından başlayarak eli açık olanlara dağıtma. ya başlar. İnşirâh süresini ezbere bilmeyenler ellerini açmaz.<br />
Taşlar hatme yapanların sayısı çoksa bitene kadar en az birer tane verilecek şekilde dağıtılır. Sayı çok değilse herkese eşit şekilde dağıtılır Kendisine taş verilmeyenler ise bir şey okumaz. Taş dağıtımı bittikten sonra taş dağıtan kişi imamın önüne oturur. Ardından imam “Fâtiha-i şerife” der. Taş dağıtan kişi büyük taşların altısını alıp imamın Sağ ta. rafından altı kişiye verir.<br />
İmam ve kendisine büyük taş verilenler birer defa kendi duyabilecekleri bir sesle Fâtiha'yı besmeleyle birlikte okur. Taş dağıtan, büyük taşları dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar. Ardından o altı taşı diğer dört taşın yanına koyar ve gözlerini kapatarak imamın önüne oturur. İmam sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der. Kendisine küçük taş verilen her kişi elindeki taş adedince Resülullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) Salât ve selâm getirir. Her salavatla beraber sağ elinden sol eline bir taş koyar. Bitince de taşları tekrar sağ eline alır. Bundan sonra imam sesli bir şekilde “Elem neşrah leke-i şerife” der ve elindeki yirmi bir taşla salavatları okumaya devam eder. Cemaat ise ellerindeki taş sayısınca İnşirâh süresi okur.<br />
İmam salavatlarını bitirince hatmedekilere dağıtılan taş kadar elindeki taşlardan kendisine taş alır ve geriye kalanları da kendisinin solundakilere dağıtması için taş dağıtana verir.<br />
Sonra imam sesli bir şekilde “İhlâs-ı şerife” der. İmam dâhil herkes elindeki taş sayısınca kendi duyabilecekleri bir şekilde İhlâs süresini okur. İmam bu şekilde on defa “İhlâs-ı şerife” diyerek İhlâs süresini okutur. Böylece herkes elindeki taş sayısınca İhlâs süresini okur. Sonuç olarak bin defa İhlâs süresi okunmuş olur.<br />
Ardından imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i şerife” der ve taş dağr tan da büyük taşlardan yedi tanesini alıp imamın solundan yedi kişiye<br />
verir onlar da besmele ile birlikte Fâtiha'yı okur. Taş dağıtan bu taşlar yine dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.<br />
Bundan sonra imam “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş gdedince salavat getirir.<br />
Sonra hatmedekilerin sayısı taş sayısı kadar ise ve herkese dağıtmışsa taş dağıtan kişi imamdan başlayarak onun sağından devam edip soluna gelene kadar taşları toplar. Hatmedekilerin sayısı çok ise imamdan başlar onun sağ tarafındaki taşlar bitene kadar toplamaya devam eder. Ardından geri döner, imamın sol tarafında oturanlardan başlayaçak imamda bitecek şekilde taşları toplar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.<br />
Ardından imam sesli bir şekilde hatme duasını okur. Hatme duasından sonra da Kur'ân-ı Kerim'den bir süre okur ve hatmenin bittiğini ifade etmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler veimam kendi duyabilecekleri bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler ve gözlerini açarlar.<br />
Hatme ikindi namazından sonra yapılıyorsa Nebe, yatsı namazından sonra ise Mülk süresi okunur. Bu süreler ezbere bilinmiyorsa İnşirâh süresi, o da bilinmiyorsa Nasr süresi, o da bilinmiyorsa İhlâs ve o da bilinmiyorsa Kur'ân-ı Kerim'den bilinen bir süre okunur.<br />
Küçük hatmede de büyük hatmede de hatme duası okunurken Resülullah/ın (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince herkes kendi duyabileceği bir sesle salât ve selâm getirir. Ashâb-ı kirâm anılınca “radıyallahu anhüm” denir. Sâdâtkirâmın isimleri söylenince de “kuddise Sırruhü”) denir (Aşağıda not kısmını okuyunuz önemli)<br />
Bu esnada kısa bir şekilde sâdât-ı kirâma istimdad Rabıtası yapılır.<br />
Hatmeyi hatme duasını ezbere bılen kimse yaptırır. Fakat hatme yapacakların arasından hatme duasını ezbere bilen yoksa onlardan biri hatmeyi yaptırır ve duayı da kitaptan okur Hatme günde bir defa yapilir ve yapılmadığı takdırde kazâ edilmez.<br />
Kaynak: Şeyhimiz Gavsı Sani (kuddise sırruhü) El Münhacüs Seni Kitabı S.407.408.409<br />
Not: İmam Nevevi (rahmetullahi aleyh| Sahih-i Muslim'e yazdığı şerhin mukaddimesınde şövle buyurmuştur: “Hadis yazan kimse Allah Teâlâ'nın ismi geçince “azze ve celle, teâlâ, subhânehü ve teâlâ, tebâreke ve teâlâ, celle zikruhü, tebâreke ismuhü ve celle azametuhü” gibi bir tâzim ifadesi kullanması müstehaptır. Yine Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince tam bir şekilde 'Sallallahu Aleyhi Vesellem" yazması müstehaptır. Burada müstehap olan salât ve selâm lafızlarının her ikisini de kısaltma kullanmadan yazmaktır. Yine sahabenin ismi geçince de “radıyallahu anh”, babası da sahabi ise "radıyallahu anhüma" âlim ve salihlerin isimleri geçince de “radı. yallahu anh” veya “rahmetullahi aleyh” demesi müstehaptır. Hadis yazan kimse, naklettiği asıl kaynakta tâzim ifadesi yoksa bile yazar. Çünkü bunlar rivayet değil, duadır. Okuyan kişi de nakledilen asıl kaynakta olmasa bile bu tâzim ifadelerinin hepsini okumalı ve tekrar etmekten sıkılmamalıdır. Bundan gafil kalan kimse büyük bir hayırdan ve faziletten mahrum kalır.” Abdülfettâh Ebü Gudde (Rahmetullahi Aleyh) Risâletü'1-Müsterşidin adlı eserin mukaddimesinde şöyle buyurmuştur: “Muteber âlim ve salih kulları tâzim ifadeleriyle anmak, ilimle amel etmenin esası ve ilmin gereklerindendir. Bu tâzim ifadeleri, müsteşrikleri taklit eden bugün bazı kimselerin zannettiği gibi fazla ve gereksiz değildir. Nitekim onlar âlimlerin isimlerini bir tâzim ifadesi kullanmadan sanki alelâde birer isimmiş gibi söylerler. Çok gerekli bir ihtiyaç olmadan tâzim ifadesi kullanmamak, selef âlimlerinin yoluna uymaz ve salih, âlim ve büyüklere karşı fıtratın gereği olan edebe de aykırıdır. Âlim ve salihlerin isimlerini tâzim ifadeleriyle anmak, onların sevgisini kalplerde yeşertir, onlara karşı saygıyı tesis eder, kıymetlerini öğretir, onlara tâbi olmayı ve amel noktasında onlardan fayda görmeyi sağlar. Allah onlardan razı olsun. Bize vesile olmaları açısından onlara en hayırlı mükâfatları versin.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nakşibendi Şeyhlerim Seyyid Abdulbaki ve Seyyid Muhammed Raşid ve Yarbay Mehmet]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=22632</link>
			<pubDate>Fri, 22 Sep 2023 10:51:17 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=22632</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nakşibendi Şeyhlerim Seyyid Abdulbaki ve Seyyid Muhammed Raşid ve Yarbay Mehmet Ildırar<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bizdeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=188368" target="_blank" title="">Gavsı Sani Şeyh Seyyid Abdulbaki Erol Rahmetullahi Aleyh.jpg</a> (Dosya Boyutu: 305.82 KB / İndirme Sayısı: 53)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bizdeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=188369" target="_blank" title="">Nakşibendi Şeyhlerim Seyyid Abdulbaki ve Yarbay Mehmet Ildırar.JPG</a> (Dosya Boyutu: 1.62 MB / İndirme Sayısı: 53)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bizdeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=188370" target="_blank" title="">Seyyid Muhammed Raşid.JPG</a> (Dosya Boyutu: 1.46 MB / İndirme Sayısı: 53)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<br />
Seyyid Abdulbaki;Abdulbaki;Seyyid Abdulbaki El Hüseyni Erol;Yarbay Mehmet Ildırar ;Seyyid Muhammed Raşid Erol;Menzil Şeyhi;</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nakşibendi Şeyhlerim Seyyid Abdulbaki ve Seyyid Muhammed Raşid ve Yarbay Mehmet Ildırar<br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bizdeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=188368" target="_blank" title="">Gavsı Sani Şeyh Seyyid Abdulbaki Erol Rahmetullahi Aleyh.jpg</a> (Dosya Boyutu: 305.82 KB / İndirme Sayısı: 53)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bizdeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=188369" target="_blank" title="">Nakşibendi Şeyhlerim Seyyid Abdulbaki ve Yarbay Mehmet Ildırar.JPG</a> (Dosya Boyutu: 1.62 MB / İndirme Sayısı: 53)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://bizdeforum.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=188370" target="_blank" title="">Seyyid Muhammed Raşid.JPG</a> (Dosya Boyutu: 1.46 MB / İndirme Sayısı: 53)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<br />
Seyyid Abdulbaki;Abdulbaki;Seyyid Abdulbaki El Hüseyni Erol;Yarbay Mehmet Ildırar ;Seyyid Muhammed Raşid Erol;Menzil Şeyhi;</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nisbet Nedir? Nakşilikte Nisbet Nedir?]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21891</link>
			<pubDate>Thu, 03 Aug 2023 12:26:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21891</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nisbet Nedir? Nakşilikte Nisbet Nedir?</span></span><br />
<br />
İmam Rabbanî hazretleri müritlerine yazdığı mektuplarında Nakşîliğin esasları hakkında detaylı bilgiler verir. Zaman zaman Nakşîliğin diğer sufi metotlara üstünlüğünü de ele alan bu mektuplar, Nakşîliğin tanınması için çok önemlidir. Zira İmam hem ilmî hem de tasavvufî tecrübesi ile bu konuda muktedir bir şahsiyettir. Ayrıca o Nakşîler arasında sıkça geçen ve mânâsı çok açık olmayan bazı kavram ve sözleri de açıklar. Bu kavramlar arasında nisbet kelimesi önemli bir konudur. Nakşilikte nisbet; Hakk ile sâlik arasındaki sevgi ve alâkaya verilen isimdir. Hâce Ammek adlı bir yakınına yazdığı mektupta İmam, Nakşî nisbetini şöyle anlatır:<br />
<br />
Muhterem Oğlum! Bu yüce silsilenin büyükleri (k.s)  buyuruyorlar ki; Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir. Burada anlatılan nisbet tabiri ile huzur ve şuur kastedilmektedir. Bu büyüklere göre makbul olan huzur; kendisinde gaiplik hali olmayan huzurdur. Böyle devamlı olan huzura ise (Yâd Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti, yâd dâşt olmaktadır.<br />
<br />
İmam’ın sözlerinden anlaşıldığına göre onun Hakk ile özel bağ olarak tabir edebileceğimiz nisbet kelimesini en iyi anlatan Nakşî prensibi Yâd Daşt kavramıdır. Nakşî nisbetinin üstünlüğü bu kavramda aranmalıdır ona göre:<br />
<br />
Bu fakirin anladığına göre, yâd dâşt’ın tafsilatı şudur: Allah Teâlâ’nın isimleri, sıfatları fiilleri ve itibârları düşünülmeksizin, yalnız Zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine yani kalbe, ruha görünmesine “Tecellî-i Zât” denir. Bu tecelliye; Tecellî-i Berkî, şimşek tecellisi demişlerdir. Yani, şü’ûn ve itibâr perdelerinin aradan kalkmasıyla zâtın görünmesi, şimşek çakar gibi bir an gelip geçer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca, gaybsız, devamlı huzur düşünülemez. Bilakis huzur bir anlık olup gaybet hali sürekli olmakta ve sufinin çoğu vaktini işgal etmektedir. İşte Nakşî büyükleri böyle olan nisbete kıymet vermemiştir.<br />
<br />
İmam’a göre Nakşîlikte muteber olmayan bu tür berkî tecellîyi diğer tarikatlar sonun sonu yani en üstün mertebe olarak görürler. Nakşî büyükleri ise aksine bununla yetinmezler ve daimi tecelliyi terviç ederler. Onlara göre söz konusu huzur hali devamlı olup asla perdelenme olmaz; isim, sıfat, şuun itibarlarının perdesi olmaksızın Hakk Teala devamlı tecelli ederse gaybetsiz huzur gerçekleşir. Bu durum Nakşî meşayihini diğer tarikatların şeyhlerinden ayırıcı bir özelliktir. İmam bu durumun o dönemde fazla bilinmediğini hatta Nakşî silsilesinde olan bazı kimselerin bile bunu unuttuğunu söyler:<br />
<br />
Bu yüksek nisbet, öyle garip oldu ki, bu silsilenin erbabına durumu anlatsam çoğunun bunu inkâr etmesi muhtemeldir. Şimdi, bu büyüklerin yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allah Teâlâ’nın huzuru ve anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektedir. Yukarıda olmak hayale gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devamlıdır. Bu nisbet yalnız cezbe makamında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarikatlardaki nisbetlerden yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki yukarıda bildirdiğimiz Yâd dâşt, cezbe tamamlandıktan ve sülûk makamları aşıldıktan sonra hâsıl olur. Bunun derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde edilememesindendir. Bir kimse haset ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi kusurundan dolayı inat ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. (27. Mektup)<br />
<br />
İmam’a göre bu nisbeti yani mânevi hali elde etmek için halis bir niyetle mürşidin sohbetinde bulunmak gerekir. Bu nisbeti söz veya yazı ile açıklamak mümkün değildir. Zira nisbet ancak hal transferi ile elde edilebilir, tecrübe edilmeden anlaşılamaz. Zira her makamın kendine has bilgi, vecd ve halleri vardır. Bir makamda zikir ve teveccüh uygun iken diğer bir makamda Kur’an okumak ve namaz kılmak münasip olur. Bazı makamlar sadece cezbe yoluna mahsustur, bazıları da seyr u süluka özgüdür. Bazı makamlar ise her ikisiyle yani süluk ve cezbe ile iç içedir. Makam vardır ki her ikisinden de uzaktır, yani ne cezbeyle ne de süluk ile bir alâkası vardır. İşte en yüksek makam bu olup Allah Resulü’nün sahabesi bu makamla insanlar arasında mümtaz bir yer kazanmıştır. İmam’a göre Ashab-ı Kirâm tasavvufi metotların üstünde bir yer alır, onlar cezbe ve süluka girmeden sırf Hazret-i Peygamberi görmenin şerefi ile en üstün kemâlâta ermişlerdir. Başka bir deyişle onların nisbeti bütün tasavvufi nisbetlerin üstündedir. (32. Mektup)<br />
<br />
İmama göre tasavvufî nisbetlerde de asıl olan ilerlemedir. Bir önceki şeyhe göre sonra gelen zamanına uygun içtihatlar yapabilir, değişik uygulamalarla nisbeti zenginleştirip güçlendirebilir. İmam geçmişin aşırı şekilde idealleştirilerek değişime ve gelişime kapalı bir tasavvuf anlayışı sergilemesini kabul etmez ve bu konuda halifelerini uyarır:<br />
<br />
Mektubunuzda Şeyhimizin nisbetlerinin hala devam ettiğini, ne kadar zaman geçerse geçsin bu nisbette artma ve azalma olmayacağını yazmışsınız. Ey saygıdeğer kardeşim! Bir sanatın kemale ermesi ancak fikirlerin ve düşüncelerin birbirine eklenmesi ile olur. Öyle değil mi? Sibeveyh’in kurduğu Nahiv ilmi sonradan gelen nahivcilerin katkılarıyla onlarca kat gelişmiştir. Aslında bir ilmin çoğalmadan aynı kalması noksanlık olur. Nitekim Bahauddin Nakşibend hazretlerinin zamanında bulunan nisbet, Abduhâlik Gucdüvani Hazretlerinin zamanında yoktur. Her zaman da böyle olmuştur. Bundan başka, kıymetli hocamız Bâkî-billah hazretleri, bu nisbeti daha da olgunlaştırmak istiyordu. Eğer daha yaşasaydı, Allah Teâlâ’nın iradesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir.<br />
<br />
İmam Rabbanî hazretleri bu sözleri ile durağan bir tasavvufu değil de, aksine zaman ve zeminin şartlarına uygun bir tasavvufi terbiyeyi savunmaktadır. Bu açıdan bir mürşidin vefatı ile onun yerine irşad ile vazifelenen mürşid arasındaki terbiye metotlarındaki farklılık normal, hatta gereklidir. Eğer böyle olmasaydı tasavvuf bir araç değil amaç olur, ruhbanlıkta olduğu gibi hiçbir şekilde değişmediği için insanlığa rehberlik edemezdi.<br />
<br />
Bu sebeple özellikle sâlikler, mürşid değişikliğinde önceki dönemleri aşırı idealize ederek değişime kapalı olmamalı, hayattaki mürşidin tavsiyelerine can u gönülden kulak verme konusunda ihmal göstermemelidirler.<br />
<br />
Arapça’da nisbet sözcüğü iki kişi arasındaki yakınlık ya da bağlılık anlamına gelir. Sufi terminolojisinde ise Allah ile insanlar arasında gelişen yakınlık demektir. Sufizm’in özüne göre bir insan bir nitelik ya da erdemi o kadar geliştirmeli ki tüm varlığına yayılabilsin.<br />
<br />
Böylesine bir nitelik kişinin varlığının esas özelliğini oluşturduğu zaman, manevi yakınlık olarak adlandırılabilir. Sufilik arayışının amacı bu manevi yakınlığa ulaşabilmektir.<br />
<br />
Yakınlığın farklı çeşitleri vardır: güzel olanı yapmanın yakınlığı, arı olmanın yakınlığı, yoğun sevginin yakınlığı, manevi düzlemde kendinden geçme halinin yakınlığı, birliğin yakınlığı, huzurun yakınlığı, ve anmanın yakınlığı gibi daha birçok yakınlık hali vardır.<br />
<br />
Bu yakınlıkların ancak Sufi uygulamaları yoluyla edinilebileceğini düşünmek yanlış olur. Alıştırmalar sadece bunlara ulaşmak için birer araçtır. Aslında bunlar Allah’ın, manevi silsileleri ne olursa olsun, istediği kişilere sunduğu hediyeleridir. Bu anlamda Hazreti Hoca Bahaeddin Nakşibend’in (r.a.) ifadesi en kapsamlı olandır.<br />
<br />
Birisi ona silsilesinin evliyaları hakkında soru sormuştur. O da şöyle yanıtlamıştır: Ben Allah’a silsilemdeki evliyalar yoluyla ulaşmadım. Allah’a yakınlık bana sunulmuştu ve beni Allah’a götüren bu oldu.<br />
<br />
Peygamber’in (s.a.v.) sahabeleri (r.a.) ve sonradan ortaya çıkan takipçileri manevi yakınlığa farklı yollarla ulaşıyorlardı. Farz olan beş vakit namazın ve nafil namazların kılınması, Allah’ı sürekli anmak, Kuran-ı Kerim’in okunması, ölümü hatırlamak, ve kıyamet gününden korkmak gibi eylemlerin tutarlılığı ve düzenliliği, bunları uygulayanların kalplerine işleyen Allah’a yakınlık niteliğine götürür. Bu kişiler ömürlerinin sonuna kadar bu yakınlığı korurlar<br />
<br />
<br />
 “Sevgili dostum, iyi bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murad ve mürîd O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.”  (S.93)<br />
<br />
“Zikir ateşi, “herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde) şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar ”Nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.”  (S.95)<br />
<br />
“Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir. Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.” “Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na olan salat ve selâmın devam etmesidir.” (S.99)<br />
<br />
“Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı. Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)<br />
<br />
“Saf hâtır-ı Hakk ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez, onu reddedemez. Bu ilhâm bazen gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur. Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” diye hitab ettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.” (S.100)<br />
<br />
“Bir kere gaybet hâlinde iken Hz.Peygamberi -yanında Hz. Ali olduğu halde- gördüm. Hemen koşup Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “Evet Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.” (S.100-101)<br />
<br />
“Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısındaki durumu gibi.”<br />
<br />
“Ebu Hasan Harakani (öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:<br />
<br />
– Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?<br />
<br />
– Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir.<br />
<br />
Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez, dediler.<br />
<br />
Bu defa onlar:<br />
<br />
– Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?<br />
<br />
– Ben dedim, insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur.” (S.101)<br />
<br />
“Yüce Allah bazan, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder. İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.” (S.102)<br />
<br />
“Birgün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum. O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi, (kalb hâtırı). Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.” “Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)<br />
<br />
“Tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur.” “Velayet mertebesine ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı? Teklifin, meşakkat mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)<br />
<br />
“Şüphesiz ki namaz bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur, meşakkat verir. Zira muhalifin münacaatı beden için zor ve güçtür. Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey işte budur.”<br />
<br />
“Hadramî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum?Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.” “İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)<br />
<br />
“Muhayyile gücü bir mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında , faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde, fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)<br />
<br />
“İlk İstiğrak, ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, (:::) ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)<br />
<br />
“Düzgün hale gelmeden (istikâmet elde etmeden) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.” “Yine halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben, bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim. Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi. Bu durum ve sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)<br />
<br />
“Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vs. gibi.”<br />
<br />
“Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, söz konusu cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla (bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)<br />
<br />
“İkinci İstiğrak. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.” (S.109)<br />
<br />
“Kalp bu esnada ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatli olması halinde Rabb (c.c)a rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin (refleks) hareketleri gibi.”<br />
<br />
“Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”<br />
<br />
“Kalbin zikri, arı vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)<br />
<br />
“Kalbte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir memba müşâhede etmendir.” (S.109)<br />
<br />
“Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.” (S.109)<br />
<br />
“Üçüncü İstiğrak. Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden gayb oluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır. Bunun alâmetlerinden biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”<br />
<br />
“Şu halde huzûr hâli olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.” (S.110)<br />
<br />
“Zikrin –sadece dil ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet hâli ile vücudu söz konusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)<br />
<br />
“İyi bil ki, seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin – gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)<br />
<br />
“Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:<br />
<br />
– ‘Ey Şeyh ben kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’<br />
<br />
– ‘Sen kimsin’, dedim. Bunun üzerine sen:<br />
<br />
– ‘Ben gökteki şu güneşim’ diye karşılık verdin.”<br />
<br />
“Kudsî ruh latîftîr, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur.” (S.112)<br />
<br />
“Gaybet hâlinde iken müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır. Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.” “İyi bil ki Allah’ın bir takım mahdarları (mazhar, meclâ ve tecelligâhları) vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle ayırd edebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın sıfatına ulaşırsın.” (S.113)<br />
<br />
“Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecellî eder.” (S.114)<br />
<br />
“Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”<br />
<br />
“Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”<br />
<br />
“Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)<br />
<br />
“İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”<br />
<br />
“İyi bil ki “Allah yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan, velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “... Şeref Allah’ındır, Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”<br />
<br />
“Alın hizası bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)<br />
<br />
“Gayb âleminde Allah Teâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.” “Seyyar önce -Kur’ân gibi- yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)<br />
<br />
“İyi bil ki, Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur. Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre ism-i âzamın harflerinden biridir.” “Mahabbet marifetin (irfân bilgisinin) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.” (S.118)<br />
<br />
“Zât tevellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”<br />
<br />
“Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.” (S.119)<br />
<br />
“İstihlâk mahabbetin eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz işte bunu tattık.” (S.120) “Mahabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”<br />
<br />
“Bu işin sonu nedir? Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvete temennî, yüreğe (fuâda) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirir.” (S.121)<br />
<br />
“Güç, kuvvet ve takat sûfilere göre mal ve hâl ile olur. Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”<br />
<br />
“Nefis ve şehvetin de bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki: Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)<br />
<br />
“Kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarf eden iki haktır.”<br />
<br />
“Hâl, yolculuğun sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”<br />
<br />
“İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir, ihtiyardır.”<br />
<br />
“Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir.”<br />
<br />
“Yavrunun kanatları havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve heybettir.” (S.123)<br />
<br />
“Onlardan sonra marifet, muhabbet fenâ-bekâ, vasl fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar)” (S.123-124)<br />
<br />
“Çocukların âdetî böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recânın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.” (S.124)<br />
<br />
“Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recâdan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de şudur: Havf ve recânın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)<br />
<br />
“Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazan -iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”<br />
<br />
“Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)<br />
<br />
“Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”<br />
<br />
“Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)<br />
<br />
“Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”<br />
<br />
“Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”<br />
<br />
“Hem korkan (hâif) hem ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”<br />
<br />
“Heybet ve ünsten, mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”<br />
<br />
“Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)<br />
<br />
“Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı 'rızâ ve tefvîz'dir.”<br />
<br />
“Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir.” (S.128)<br />
<br />
“Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir.”<br />
<br />
“Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a aittir.”<br />
<br />
“Hâl seni bir makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.” (S.129)<br />
<br />
“Vakit keskin bir kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor. Sûfî 'ibnu’l-vakt'tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”<br />
<br />
“Murâkebe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”<br />
<br />
“Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbdir.”<br />
<br />
“Sûfî de belâ ve dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun da kahrın da hoştur, der).” (S.130)<br />
<br />
“Allah kendisine dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”<br />
<br />
“Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım. Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim)dir.”<br />
<br />
“Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahut da yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.”<br />
<br />
“Allah’ın Arşı istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)<br />
<br />
“Bu da “Rahman ve Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.” (S.131-132)<br />
<br />
“Rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.” “Ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.” “Bu söylediğim mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85) Bu ifade, ruhun mânası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya benzer.” (S.132)<br />
<br />
“Bu makâma ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.” “Birgün gaybet halinde iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan, 25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.” “Bazan şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah’a yönelen kimse için vech i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nûrları tecelli eder.” (S.133)<br />
<br />
“Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır, halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu kuşattığı gibi.” “Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.” (S.134)<br />
<br />
“Sonra tekrar vücuda (normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihtim. Şevk, yakîn kulluk ve hayret ile dolu idim.”<br />
<br />
“Kalb ve ruh toprağa ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece taaccüb eder.”<br />
<br />
“İşte bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Âl-i İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) Zât ona tecellî eder. İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyar, Allah’ın Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”<br />
<br />
“Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uykusu kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.” (S.135)<br />
<br />
“Bununla beraber şeyh bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.” “Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı” “Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar on bir kere beni halvetten çıkardılar.” (S.136)<br />
<br />
“Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesidir. İşte bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.” (S.136-137)<br />
<br />
“Şeyhim Ammar Yasir, bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’ ”<br />
<br />
Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur.”<br />
<br />
“Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın zikridir. Bazan zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib ederler.” (S.137)<br />
<br />
“Zikirle meşgul olan Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.” “Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sülûku inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.” “Seyyar dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır, teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mü'min, mukîn ve mutkındır (imân eden, şüphesiz ve yakînen bilendir). Ancak, farz namazları kalp takvası ile fiilen edâ eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vermez.” (S.138)<br />
<br />
“Biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez.” “Namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)<br />
<br />
“Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140) “Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.” “Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, nefyu’l havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme), râbıta ve arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.” “Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.” (S.140)<br />
<br />
“Bir defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu. Ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140- 141)<br />
<br />
“İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir.” “Şeyhlerden biri -Sehl b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum- müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.” “Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”<br />
<br />
“Allah kelimesindeki “he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sâkin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.” “”He” sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır” (S.141)<br />
<br />
 “Sözkonusu ettiğimiz “ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen çıkmayanı kasd ediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız” (Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.” “Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” harfi de -ebced hesabıyla- beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyle.”<br />
<br />
“Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.” “Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun – kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür.” (S.142)<br />
<br />
“Allah’ın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takati ve manevi gücü oranında olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı, çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez). Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle on bin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.” “Tusterî demişti ki: “Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.” (S.143)<br />
<br />
“Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der.” “Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)” “Zaman zaman isim denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarı veya başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.” (S.144)<br />
<br />
“Cüneyd Bağdadî'ye (Kaddesellahu sırrehu) dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz.” (S.145)<br />
<br />
“Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.” “Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zaman söz konusudur. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.” “Özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safânın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.” “Bu Allah ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.” (S.146)<br />
<br />
“Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir.” (S.147)<br />
<br />
“Cesedlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.” (S.147-148)<br />
<br />
 “Avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.” “Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.” (S.148)<br />
<br />
“Onun himmeti ile ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırd eder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.” “Gaybet hâlinde iken din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim, “Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)<br />
<br />
“Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şöyle yazılmıştı: Bu Taha suresinin şu âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” (Taha, 20/39-40) Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn” idi.” (S.149-150)<br />
<br />
“Seyyar makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir. Benim gaybtaki ismim Kanterûn’dur.” “Gaybet hâlinde olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz. Ebu Bekir) olduğu halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi. Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası) dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’dır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.” (S.150)<br />
<br />
“Şeytanın ismine gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”. – Garip bir adamım, ismim de Yunak – Hayır sen Azâzilsin. Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve: – Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?“ (S.150-151)<br />
<br />
“Bu olay Peygamberin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”. Şu hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.” “Nefis ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.” (S.151)<br />
<br />
“Ölmüş olan nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve nihayet ayağa kalkar.” (S.151-152)<br />
<br />
 “Her şeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu her şeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm” (S.152)<br />
<br />
“VELÎNİN ALÂMETLERİ”<br />
<br />
“1. Allah tarafından mahfûz olması”<br />
<br />
“2. Allah Teâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talep etmesi ve araması.”<br />
<br />
 “Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve hesapsızdır.”<br />
<br />
“Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”<br />
<br />
“İşte bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse Allah’ın ihsanında bulamayacağı yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun sıfatı değildir.” (S.153)<br />
<br />
“3. Duasının kabul edilmesi” “Bu konuda da Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icâbet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları ile ilgilidir. Buradaki “dua” dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap” şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”<br />
<br />
“4. Bir başka alâmeti kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır. “Velîlerden herbirine Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”<br />
<br />
“Bağdat Şunuziyye Mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlayamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı “Ne oldu sana?”, dedim. “Az önce 'Bu Allah’ın en büyük ismidir' dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi, gerçekten bu İsm-i azam ise şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi malum” (S.154)<br />
<br />
“Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.<br />
<br />
Velîye İsm-i azam verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî varlıkların isimleri de tarif edilir.” (S.154-155)<br />
<br />
“Bil ki Seyyar ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.”  (S.155)<br />
<br />
“Velî irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)<br />
<br />
“ “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevnin (dünyanın) kâf’ı; “nun”ise O’nun nûrudur.” “ “İftah bihanin”, “Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım mânaları vardır. Ancak bunu zevk, hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”, vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir. “Diyorsun ki İfteh bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor? İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur? Biz deriz ki: “Bunu bir zevk ve tadma yoluyla öğrendik.<br />
<br />
Şöyle ki; Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu hal arttı.” “ “İftah bihanin” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.” “Herşeyin İsm-i azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olur.” (S.156)<br />
<br />
 “Tevekkül, Seyyarın va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez.” “Seyyar kendisine kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.” “Zikir, sırra (ruha) vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan bir nur ile zikreder.” “Seyyar, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur. Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.” (S.157)<br />
<br />
“Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz.” “Hakk Sübhanehu ve Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.” “Seyyar, marifetini gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)<br />
<br />
“Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”<br />
<br />
“Artık zâhirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nisbetinde olur. Zât ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.”<br />
<br />
“Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”<br />
<br />
“Fakat maksuda giden yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği söz konusu olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”<br />
<br />
“Seyyar, zâhirî ve batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.” (S.159)<br />
<br />
“Başlangıcı uykudur, sonra -uyku ile uyanıklık arasında olan- vâkıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan sonra da tekvin (yaratma) takib eder.” (S. 160)<br />
<br />
“Allah Teâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri, uyarmalarıdır.” (S.160-161)<br />
<br />
“Bunlar Allah’a yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin sırları ve necâta erenlerin üslûbu bilinir.” (S.161)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nisbet Nedir? Nakşilikte Nisbet Nedir?</span></span><br />
<br />
İmam Rabbanî hazretleri müritlerine yazdığı mektuplarında Nakşîliğin esasları hakkında detaylı bilgiler verir. Zaman zaman Nakşîliğin diğer sufi metotlara üstünlüğünü de ele alan bu mektuplar, Nakşîliğin tanınması için çok önemlidir. Zira İmam hem ilmî hem de tasavvufî tecrübesi ile bu konuda muktedir bir şahsiyettir. Ayrıca o Nakşîler arasında sıkça geçen ve mânâsı çok açık olmayan bazı kavram ve sözleri de açıklar. Bu kavramlar arasında nisbet kelimesi önemli bir konudur. Nakşilikte nisbet; Hakk ile sâlik arasındaki sevgi ve alâkaya verilen isimdir. Hâce Ammek adlı bir yakınına yazdığı mektupta İmam, Nakşî nisbetini şöyle anlatır:<br />
<br />
Muhterem Oğlum! Bu yüce silsilenin büyükleri (k.s)  buyuruyorlar ki; Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir. Burada anlatılan nisbet tabiri ile huzur ve şuur kastedilmektedir. Bu büyüklere göre makbul olan huzur; kendisinde gaiplik hali olmayan huzurdur. Böyle devamlı olan huzura ise (Yâd Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti, yâd dâşt olmaktadır.<br />
<br />
İmam’ın sözlerinden anlaşıldığına göre onun Hakk ile özel bağ olarak tabir edebileceğimiz nisbet kelimesini en iyi anlatan Nakşî prensibi Yâd Daşt kavramıdır. Nakşî nisbetinin üstünlüğü bu kavramda aranmalıdır ona göre:<br />
<br />
Bu fakirin anladığına göre, yâd dâşt’ın tafsilatı şudur: Allah Teâlâ’nın isimleri, sıfatları fiilleri ve itibârları düşünülmeksizin, yalnız Zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine yani kalbe, ruha görünmesine “Tecellî-i Zât” denir. Bu tecelliye; Tecellî-i Berkî, şimşek tecellisi demişlerdir. Yani, şü’ûn ve itibâr perdelerinin aradan kalkmasıyla zâtın görünmesi, şimşek çakar gibi bir an gelip geçer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca, gaybsız, devamlı huzur düşünülemez. Bilakis huzur bir anlık olup gaybet hali sürekli olmakta ve sufinin çoğu vaktini işgal etmektedir. İşte Nakşî büyükleri böyle olan nisbete kıymet vermemiştir.<br />
<br />
İmam’a göre Nakşîlikte muteber olmayan bu tür berkî tecellîyi diğer tarikatlar sonun sonu yani en üstün mertebe olarak görürler. Nakşî büyükleri ise aksine bununla yetinmezler ve daimi tecelliyi terviç ederler. Onlara göre söz konusu huzur hali devamlı olup asla perdelenme olmaz; isim, sıfat, şuun itibarlarının perdesi olmaksızın Hakk Teala devamlı tecelli ederse gaybetsiz huzur gerçekleşir. Bu durum Nakşî meşayihini diğer tarikatların şeyhlerinden ayırıcı bir özelliktir. İmam bu durumun o dönemde fazla bilinmediğini hatta Nakşî silsilesinde olan bazı kimselerin bile bunu unuttuğunu söyler:<br />
<br />
Bu yüksek nisbet, öyle garip oldu ki, bu silsilenin erbabına durumu anlatsam çoğunun bunu inkâr etmesi muhtemeldir. Şimdi, bu büyüklerin yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allah Teâlâ’nın huzuru ve anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektedir. Yukarıda olmak hayale gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devamlıdır. Bu nisbet yalnız cezbe makamında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarikatlardaki nisbetlerden yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki yukarıda bildirdiğimiz Yâd dâşt, cezbe tamamlandıktan ve sülûk makamları aşıldıktan sonra hâsıl olur. Bunun derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde edilememesindendir. Bir kimse haset ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi kusurundan dolayı inat ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. (27. Mektup)<br />
<br />
İmam’a göre bu nisbeti yani mânevi hali elde etmek için halis bir niyetle mürşidin sohbetinde bulunmak gerekir. Bu nisbeti söz veya yazı ile açıklamak mümkün değildir. Zira nisbet ancak hal transferi ile elde edilebilir, tecrübe edilmeden anlaşılamaz. Zira her makamın kendine has bilgi, vecd ve halleri vardır. Bir makamda zikir ve teveccüh uygun iken diğer bir makamda Kur’an okumak ve namaz kılmak münasip olur. Bazı makamlar sadece cezbe yoluna mahsustur, bazıları da seyr u süluka özgüdür. Bazı makamlar ise her ikisiyle yani süluk ve cezbe ile iç içedir. Makam vardır ki her ikisinden de uzaktır, yani ne cezbeyle ne de süluk ile bir alâkası vardır. İşte en yüksek makam bu olup Allah Resulü’nün sahabesi bu makamla insanlar arasında mümtaz bir yer kazanmıştır. İmam’a göre Ashab-ı Kirâm tasavvufi metotların üstünde bir yer alır, onlar cezbe ve süluka girmeden sırf Hazret-i Peygamberi görmenin şerefi ile en üstün kemâlâta ermişlerdir. Başka bir deyişle onların nisbeti bütün tasavvufi nisbetlerin üstündedir. (32. Mektup)<br />
<br />
İmama göre tasavvufî nisbetlerde de asıl olan ilerlemedir. Bir önceki şeyhe göre sonra gelen zamanına uygun içtihatlar yapabilir, değişik uygulamalarla nisbeti zenginleştirip güçlendirebilir. İmam geçmişin aşırı şekilde idealleştirilerek değişime ve gelişime kapalı bir tasavvuf anlayışı sergilemesini kabul etmez ve bu konuda halifelerini uyarır:<br />
<br />
Mektubunuzda Şeyhimizin nisbetlerinin hala devam ettiğini, ne kadar zaman geçerse geçsin bu nisbette artma ve azalma olmayacağını yazmışsınız. Ey saygıdeğer kardeşim! Bir sanatın kemale ermesi ancak fikirlerin ve düşüncelerin birbirine eklenmesi ile olur. Öyle değil mi? Sibeveyh’in kurduğu Nahiv ilmi sonradan gelen nahivcilerin katkılarıyla onlarca kat gelişmiştir. Aslında bir ilmin çoğalmadan aynı kalması noksanlık olur. Nitekim Bahauddin Nakşibend hazretlerinin zamanında bulunan nisbet, Abduhâlik Gucdüvani Hazretlerinin zamanında yoktur. Her zaman da böyle olmuştur. Bundan başka, kıymetli hocamız Bâkî-billah hazretleri, bu nisbeti daha da olgunlaştırmak istiyordu. Eğer daha yaşasaydı, Allah Teâlâ’nın iradesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir.<br />
<br />
İmam Rabbanî hazretleri bu sözleri ile durağan bir tasavvufu değil de, aksine zaman ve zeminin şartlarına uygun bir tasavvufi terbiyeyi savunmaktadır. Bu açıdan bir mürşidin vefatı ile onun yerine irşad ile vazifelenen mürşid arasındaki terbiye metotlarındaki farklılık normal, hatta gereklidir. Eğer böyle olmasaydı tasavvuf bir araç değil amaç olur, ruhbanlıkta olduğu gibi hiçbir şekilde değişmediği için insanlığa rehberlik edemezdi.<br />
<br />
Bu sebeple özellikle sâlikler, mürşid değişikliğinde önceki dönemleri aşırı idealize ederek değişime kapalı olmamalı, hayattaki mürşidin tavsiyelerine can u gönülden kulak verme konusunda ihmal göstermemelidirler.<br />
<br />
Arapça’da nisbet sözcüğü iki kişi arasındaki yakınlık ya da bağlılık anlamına gelir. Sufi terminolojisinde ise Allah ile insanlar arasında gelişen yakınlık demektir. Sufizm’in özüne göre bir insan bir nitelik ya da erdemi o kadar geliştirmeli ki tüm varlığına yayılabilsin.<br />
<br />
Böylesine bir nitelik kişinin varlığının esas özelliğini oluşturduğu zaman, manevi yakınlık olarak adlandırılabilir. Sufilik arayışının amacı bu manevi yakınlığa ulaşabilmektir.<br />
<br />
Yakınlığın farklı çeşitleri vardır: güzel olanı yapmanın yakınlığı, arı olmanın yakınlığı, yoğun sevginin yakınlığı, manevi düzlemde kendinden geçme halinin yakınlığı, birliğin yakınlığı, huzurun yakınlığı, ve anmanın yakınlığı gibi daha birçok yakınlık hali vardır.<br />
<br />
Bu yakınlıkların ancak Sufi uygulamaları yoluyla edinilebileceğini düşünmek yanlış olur. Alıştırmalar sadece bunlara ulaşmak için birer araçtır. Aslında bunlar Allah’ın, manevi silsileleri ne olursa olsun, istediği kişilere sunduğu hediyeleridir. Bu anlamda Hazreti Hoca Bahaeddin Nakşibend’in (r.a.) ifadesi en kapsamlı olandır.<br />
<br />
Birisi ona silsilesinin evliyaları hakkında soru sormuştur. O da şöyle yanıtlamıştır: Ben Allah’a silsilemdeki evliyalar yoluyla ulaşmadım. Allah’a yakınlık bana sunulmuştu ve beni Allah’a götüren bu oldu.<br />
<br />
Peygamber’in (s.a.v.) sahabeleri (r.a.) ve sonradan ortaya çıkan takipçileri manevi yakınlığa farklı yollarla ulaşıyorlardı. Farz olan beş vakit namazın ve nafil namazların kılınması, Allah’ı sürekli anmak, Kuran-ı Kerim’in okunması, ölümü hatırlamak, ve kıyamet gününden korkmak gibi eylemlerin tutarlılığı ve düzenliliği, bunları uygulayanların kalplerine işleyen Allah’a yakınlık niteliğine götürür. Bu kişiler ömürlerinin sonuna kadar bu yakınlığı korurlar<br />
<br />
<br />
 “Sevgili dostum, iyi bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murad ve mürîd O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.”  (S.93)<br />
<br />
“Zikir ateşi, “herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde) şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar ”Nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.”  (S.95)<br />
<br />
“Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir. Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.” “Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na olan salat ve selâmın devam etmesidir.” (S.99)<br />
<br />
“Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı. Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)<br />
<br />
“Saf hâtır-ı Hakk ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez, onu reddedemez. Bu ilhâm bazen gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur. Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” diye hitab ettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.” (S.100)<br />
<br />
“Bir kere gaybet hâlinde iken Hz.Peygamberi -yanında Hz. Ali olduğu halde- gördüm. Hemen koşup Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “Evet Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.” (S.100-101)<br />
<br />
“Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısındaki durumu gibi.”<br />
<br />
“Ebu Hasan Harakani (öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:<br />
<br />
– Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?<br />
<br />
– Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir.<br />
<br />
Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez, dediler.<br />
<br />
Bu defa onlar:<br />
<br />
– Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?<br />
<br />
– Ben dedim, insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur.” (S.101)<br />
<br />
“Yüce Allah bazan, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder. İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.” (S.102)<br />
<br />
“Birgün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum. O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi, (kalb hâtırı). Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.” “Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)<br />
<br />
“Tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur.” “Velayet mertebesine ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı? Teklifin, meşakkat mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)<br />
<br />
“Şüphesiz ki namaz bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur, meşakkat verir. Zira muhalifin münacaatı beden için zor ve güçtür. Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey işte budur.”<br />
<br />
“Hadramî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum?Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.” “İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)<br />
<br />
“Muhayyile gücü bir mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında , faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde, fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)<br />
<br />
“İlk İstiğrak, ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, (:::) ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)<br />
<br />
“Düzgün hale gelmeden (istikâmet elde etmeden) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.” “Yine halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben, bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim. Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi. Bu durum ve sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)<br />
<br />
“Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vs. gibi.”<br />
<br />
“Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, söz konusu cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla (bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)<br />
<br />
“İkinci İstiğrak. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.” (S.109)<br />
<br />
“Kalp bu esnada ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatli olması halinde Rabb (c.c)a rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin (refleks) hareketleri gibi.”<br />
<br />
“Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”<br />
<br />
“Kalbin zikri, arı vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)<br />
<br />
“Kalbte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir memba müşâhede etmendir.” (S.109)<br />
<br />
“Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.” (S.109)<br />
<br />
“Üçüncü İstiğrak. Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden gayb oluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır. Bunun alâmetlerinden biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”<br />
<br />
“Şu halde huzûr hâli olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.” (S.110)<br />
<br />
“Zikrin –sadece dil ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet hâli ile vücudu söz konusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)<br />
<br />
“İyi bil ki, seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin – gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)<br />
<br />
“Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:<br />
<br />
– ‘Ey Şeyh ben kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’<br />
<br />
– ‘Sen kimsin’, dedim. Bunun üzerine sen:<br />
<br />
– ‘Ben gökteki şu güneşim’ diye karşılık verdin.”<br />
<br />
“Kudsî ruh latîftîr, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur.” (S.112)<br />
<br />
“Gaybet hâlinde iken müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır. Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.” “İyi bil ki Allah’ın bir takım mahdarları (mazhar, meclâ ve tecelligâhları) vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle ayırd edebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın sıfatına ulaşırsın.” (S.113)<br />
<br />
“Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecellî eder.” (S.114)<br />
<br />
“Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”<br />
<br />
“Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”<br />
<br />
“Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)<br />
<br />
“İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”<br />
<br />
“İyi bil ki “Allah yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan, velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “... Şeref Allah’ındır, Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”<br />
<br />
“Alın hizası bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)<br />
<br />
“Gayb âleminde Allah Teâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.” “Seyyar önce -Kur’ân gibi- yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)<br />
<br />
“İyi bil ki, Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur. Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre ism-i âzamın harflerinden biridir.” “Mahabbet marifetin (irfân bilgisinin) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.” (S.118)<br />
<br />
“Zât tevellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”<br />
<br />
“Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.” (S.119)<br />
<br />
“İstihlâk mahabbetin eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz işte bunu tattık.” (S.120) “Mahabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”<br />
<br />
“Bu işin sonu nedir? Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvete temennî, yüreğe (fuâda) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirir.” (S.121)<br />
<br />
“Güç, kuvvet ve takat sûfilere göre mal ve hâl ile olur. Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”<br />
<br />
“Nefis ve şehvetin de bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki: Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)<br />
<br />
“Kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarf eden iki haktır.”<br />
<br />
“Hâl, yolculuğun sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”<br />
<br />
“İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir, ihtiyardır.”<br />
<br />
“Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir.”<br />
<br />
“Yavrunun kanatları havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve heybettir.” (S.123)<br />
<br />
“Onlardan sonra marifet, muhabbet fenâ-bekâ, vasl fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar)” (S.123-124)<br />
<br />
“Çocukların âdetî böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recânın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.” (S.124)<br />
<br />
“Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recâdan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de şudur: Havf ve recânın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)<br />
<br />
“Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazan -iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”<br />
<br />
“Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)<br />
<br />
“Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”<br />
<br />
“Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)<br />
<br />
“Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”<br />
<br />
“Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”<br />
<br />
“Hem korkan (hâif) hem ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”<br />
<br />
“Heybet ve ünsten, mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”<br />
<br />
“Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)<br />
<br />
“Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı 'rızâ ve tefvîz'dir.”<br />
<br />
“Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir.” (S.128)<br />
<br />
“Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir.”<br />
<br />
“Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a aittir.”<br />
<br />
“Hâl seni bir makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.” (S.129)<br />
<br />
“Vakit keskin bir kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor. Sûfî 'ibnu’l-vakt'tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”<br />
<br />
“Murâkebe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”<br />
<br />
“Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbdir.”<br />
<br />
“Sûfî de belâ ve dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun da kahrın da hoştur, der).” (S.130)<br />
<br />
“Allah kendisine dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”<br />
<br />
“Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım. Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim)dir.”<br />
<br />
“Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahut da yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.”<br />
<br />
“Allah’ın Arşı istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)<br />
<br />
“Bu da “Rahman ve Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.” (S.131-132)<br />
<br />
“Rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.” “Ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.” “Bu söylediğim mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85) Bu ifade, ruhun mânası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya benzer.” (S.132)<br />
<br />
“Bu makâma ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.” “Birgün gaybet halinde iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan, 25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.” “Bazan şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah’a yönelen kimse için vech i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nûrları tecelli eder.” (S.133)<br />
<br />
“Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır, halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu kuşattığı gibi.” “Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.” (S.134)<br />
<br />
“Sonra tekrar vücuda (normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihtim. Şevk, yakîn kulluk ve hayret ile dolu idim.”<br />
<br />
“Kalb ve ruh toprağa ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece taaccüb eder.”<br />
<br />
“İşte bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Âl-i İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) Zât ona tecellî eder. İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyar, Allah’ın Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”<br />
<br />
“Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uykusu kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.” (S.135)<br />
<br />
“Bununla beraber şeyh bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.” “Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı” “Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar on bir kere beni halvetten çıkardılar.” (S.136)<br />
<br />
“Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesidir. İşte bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.” (S.136-137)<br />
<br />
“Şeyhim Ammar Yasir, bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’ ”<br />
<br />
Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur.”<br />
<br />
“Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın zikridir. Bazan zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib ederler.” (S.137)<br />
<br />
“Zikirle meşgul olan Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.” “Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sülûku inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.” “Seyyar dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır, teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mü'min, mukîn ve mutkındır (imân eden, şüphesiz ve yakînen bilendir). Ancak, farz namazları kalp takvası ile fiilen edâ eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vermez.” (S.138)<br />
<br />
“Biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez.” “Namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)<br />
<br />
“Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140) “Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.” “Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, nefyu’l havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme), râbıta ve arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.” “Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.” (S.140)<br />
<br />
“Bir defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu. Ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140- 141)<br />
<br />
“İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir.” “Şeyhlerden biri -Sehl b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum- müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.” “Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”<br />
<br />
“Allah kelimesindeki “he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sâkin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.” “”He” sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır” (S.141)<br />
<br />
 “Sözkonusu ettiğimiz “ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen çıkmayanı kasd ediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız” (Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.” “Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” harfi de -ebced hesabıyla- beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyle.”<br />
<br />
“Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.” “Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun – kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür.” (S.142)<br />
<br />
“Allah’ın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takati ve manevi gücü oranında olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı, çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez). Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle on bin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.” “Tusterî demişti ki: “Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.” (S.143)<br />
<br />
“Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der.” “Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)” “Zaman zaman isim denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarı veya başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.” (S.144)<br />
<br />
“Cüneyd Bağdadî'ye (Kaddesellahu sırrehu) dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz.” (S.145)<br />
<br />
“Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.” “Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zaman söz konusudur. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.” “Özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safânın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.” “Bu Allah ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.” (S.146)<br />
<br />
“Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir.” (S.147)<br />
<br />
“Cesedlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.” (S.147-148)<br />
<br />
 “Avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.” “Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.” (S.148)<br />
<br />
“Onun himmeti ile ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırd eder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.” “Gaybet hâlinde iken din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim, “Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)<br />
<br />
“Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şöyle yazılmıştı: Bu Taha suresinin şu âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” (Taha, 20/39-40) Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn” idi.” (S.149-150)<br />
<br />
“Seyyar makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir. Benim gaybtaki ismim Kanterûn’dur.” “Gaybet hâlinde olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz. Ebu Bekir) olduğu halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi. Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası) dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’dır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.” (S.150)<br />
<br />
“Şeytanın ismine gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”. – Garip bir adamım, ismim de Yunak – Hayır sen Azâzilsin. Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve: – Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?“ (S.150-151)<br />
<br />
“Bu olay Peygamberin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”. Şu hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.” “Nefis ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.” (S.151)<br />
<br />
“Ölmüş olan nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve nihayet ayağa kalkar.” (S.151-152)<br />
<br />
 “Her şeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu her şeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm” (S.152)<br />
<br />
“VELÎNİN ALÂMETLERİ”<br />
<br />
“1. Allah tarafından mahfûz olması”<br />
<br />
“2. Allah Teâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talep etmesi ve araması.”<br />
<br />
 “Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve hesapsızdır.”<br />
<br />
“Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”<br />
<br />
“İşte bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse Allah’ın ihsanında bulamayacağı yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun sıfatı değildir.” (S.153)<br />
<br />
“3. Duasının kabul edilmesi” “Bu konuda da Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icâbet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları ile ilgilidir. Buradaki “dua” dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap” şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”<br />
<br />
“4. Bir başka alâmeti kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır. “Velîlerden herbirine Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”<br />
<br />
“Bağdat Şunuziyye Mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlayamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı “Ne oldu sana?”, dedim. “Az önce 'Bu Allah’ın en büyük ismidir' dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi, gerçekten bu İsm-i azam ise şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi malum” (S.154)<br />
<br />
“Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.<br />
<br />
Velîye İsm-i azam verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî varlıkların isimleri de tarif edilir.” (S.154-155)<br />
<br />
“Bil ki Seyyar ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.”  (S.155)<br />
<br />
“Velî irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)<br />
<br />
“ “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevnin (dünyanın) kâf’ı; “nun”ise O’nun nûrudur.” “ “İftah bihanin”, “Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım mânaları vardır. Ancak bunu zevk, hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”, vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir. “Diyorsun ki İfteh bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor? İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur? Biz deriz ki: “Bunu bir zevk ve tadma yoluyla öğrendik.<br />
<br />
Şöyle ki; Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu hal arttı.” “ “İftah bihanin” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.” “Herşeyin İsm-i azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olur.” (S.156)<br />
<br />
 “Tevekkül, Seyyarın va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez.” “Seyyar kendisine kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.” “Zikir, sırra (ruha) vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan bir nur ile zikreder.” “Seyyar, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur. Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.” (S.157)<br />
<br />
“Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz.” “Hakk Sübhanehu ve Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.” “Seyyar, marifetini gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)<br />
<br />
“Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”<br />
<br />
“Artık zâhirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nisbetinde olur. Zât ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.”<br />
<br />
“Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”<br />
<br />
“Fakat maksuda giden yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği söz konusu olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”<br />
<br />
“Seyyar, zâhirî ve batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.” (S.159)<br />
<br />
“Başlangıcı uykudur, sonra -uyku ile uyanıklık arasında olan- vâkıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan sonra da tekvin (yaratma) takib eder.” (S. 160)<br />
<br />
“Allah Teâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri, uyarmalarıdır.” (S.160-161)<br />
<br />
“Bunlar Allah’a yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin sırları ve necâta erenlerin üslûbu bilinir.” (S.161)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Raşidi Tarikatında Seyri Sülük Yolu Üçe Ayrılır]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21886</link>
			<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 12:16:22 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21886</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Seyri Sülük Yolu Üçe Ayrılır</span></span><br />
<br />
1. Yol : Nakşibendi yolu yani gizli zikir ile seyri sülük ettirilmek,<br />
2. Yol : Burhani veya Dusukiye yolu  ile açık Zikir ile seyri sülük ettirilmek,<br />
3. Yol : Zül cenaheyn yani Çift kanatlı yol, yani raşidi yolu hem cehri hem de Hafi Zikir ile seyr-i sülük etme yolu.raşidin evini yolu gibi,...  her iki tarfdaki iki kanat ile Cafer Yusufcuk yolu...<br />
<br />
Raşidi yolundan seyri sülük etmek isteyen Sofi ve müridan geldiğinde bakılır,..<br />
Anne veya baba tarafından akraba olan Hasan veya Hüseyin isimli kimseler aranır.<br />
Bu  annesi tarafından veyahut annenin babası ve annesi tarafından akrabalar olabilir, dayı teyze veya baba tarafından hala amca Kuzenler Yeğenler dünürler<br />
bunlardan anne tarafından bu isimlere rastlanırsa, birisi veya ikisi aynı kolda var ise, mesela anne tarafında Hüseyin isimli bir akrabamız var ise, sol koldan gizli zikire bağlıyız yani, yol Ebubekir yolu usulü ile olacak, Eğer Hasan var ise yol cehriyiz, yani Açık zikir yoluyla olacak, ve yol Ali yolu olacak..<br />
Eğer Her ikisi de var ise, direkt bir üst sınıf olan raşidii Tarikatı zikirleriyle başlayacak yol.<br />
Bu baba tarafından olursa, usul baba tarafında Hüseyin varsa sağ kol gizli zikir demek genellikle gizli zikir yapmak zorunda, Eğer Baba tarafında Hasan var ise Ali yolu yani cehri Zikir ile zikir yapmak zorunda..<br />
Eğer ikisi de var ise, o zaman bir üst sınıftan başlayabilir, çift kanatlıdır, hem Hasan hem Hüseyin vardır, yani zülcelaleyndir, bu kimseler<br />
aynı durum anne tarafında da geçerli fakat orada sol taraf olduğu için, anne tarafı sol taraftır, yani Sağ taraf baskın ve baba tarafıdır,  sol taraf baskın olmayan taraf demektir.<br />
Eğer akrabalardan bulunamaz ise bu sefer evimizin Sağ ve sol tarafındA Hasan ve Hüseyin isimli  Konu, komşu, tanıdık, Bakkal, çakkal imam müezzin, ögretmen,...isimlerine bakılabilir. Sağdaki isim Hasan ise Ali yolu cehri yol, hüseyin ise gizli yol, ebu bekr ve nakşi usuluü uygulanır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TÖVBE</span></span><br />
<br />
Bu usul ile yola nakşibendilikle yani gizli zikir ile başlayacak olanlar Yani sağ kol baskın kol Hüseyin kolu olunca<br />
şöyle tövbe alması lazımdır:<br />
<br />
Önce kıbleye karşı oturulur ve Gözler yumulur ve sağ el ileri uzatılır daha sonra <br />
<br />
“Yarabi! ben pişmanım! yapmış olduğum bütün günahlardan! Keşke yapmasaydım! inşallah bir daha yapmayacağım, Başağaçlı Raşit Tunca’yı kendime  şeyh kabul ettim.”<br />
<br />
Euzu besmele ile<br />
<br />
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ<br />
<br />
yedullâhi fevka eydîhim<br />
<br />
Elimin üzerinde onun eli vardır onun elinin üzerinde Allah'ın eli vardır denilir.<br />
Biatım onadır ondan da öte Cenabı Allah'adır.<br />
Denilip gözler açılır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Edepler</span></span><br />
<br />
1 -  Günlük namazlar Eda edilir, <br />
<br />
2 - Boş vakitlerde namaz tesbihleri çekilmemişse, onlar boş vakitlerde çekilir, her vakit için 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 34 Allahu Ekber,<br />
3 - Akşam namazından sonra rabıta yapılır, şeyhe gıyabında rabıta, şeyin Resmine bir defa bakılır, ve şeyh gözler önüne getirilip görülmeye çalışılır, sofinin ve bir hali ve maruzatı varsa, kalpten o'na onu da söylenir. Bu Rabıta şeyhi gerçekten karşında göresiye kadar yahutta, o seni ziyaret edeceği  güne kadar, yahut da sen ona gidebilesiye kadar devam edilir. Amaç gayret etmektir, ulaşılamasa da, bir gün o kapı size açılacaktır, açılmadı diye vazgeçmeyin, Tabii ki akşam namazından sonra iki rekat, veya dört rekat, veya 6 rekat evvabın namazı kılınır, evvabın namazından sonra rabıta yapılır, kıbleye karşı dönülür, gözler yumulur, ve biz de 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur Ondan sonra Şeyh rabıta edilir, gıyabında ve rabıtadan çıkmak isteyince tekrar 13 Estağfurullah denir ve gözler açılır Ondan sonra dünya işlerine dönülür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ZiKiR USULÜ</span></span><br />
<br />
Zikire gelince Hüseyin kolunda gidecek olanlar<br />
Nakşiler gizli efdal  olduğu için  zikrederken bir de üzerlerine örtü almışlardır, Biz de örtü almak diye bir şey yoktur, 13 Estağfurullah çekilir, Sadece gözler yumulur, ve  5.000 Allah zikri ile başlanır zikire, ve 100 taneli tesbih alınır, Bu hafif bir cinsten tesbih olursa bilek ve el Yorulmaz ve küçük taneli tesbih ilede çekebilirseniz, daha kısa devir eder, daha kısa sürede biter ve sıkılmazsınız, eğer büyük taneli tesbih alırsanız, çekmeniz uzun süreceği için, her bir taneyi devirmek uzun sürer, Onun için bir an gelir yorulursunuz, İki gün sonra bırakmak durumunda kalırsınız, Eğer öyle olursa iki üç çeşit tesbih kullanın, orta boy, küçük boy, uzun boy, vaktinizi müsait olduğuna göre küçük veya büyük ile çek,  hızlı çekmek istediğin zaman küçük tesbih ile böyle çekersiniz, veyahut da vaktiniz varsa büyük taneli ile daha uzun sürede ve daha şuurlu şekilde tek tek  düşüre düşüre çekersiniz, ama her an ona o şuura Vakıf olmak mümkün değil, yani Siz sadece çekmeye çalışın, 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur, dil damağa yapıştırılır, dil hareket ettirilmeden Kalp ile Allah Allah Allah Allah Demeye çalışılır, ve tesbih sağ ele alınır, Bu zikir çekilmeden önce sağ el tesbih ile  sol memenin dört parmak altında tutulur, tespih baş parmak ile orta parmak arasında tutulur, ve imamenin oradan, ve işaret parmağıyla, sanki tabancanın mermisini atarcasına, tetiğe dokunurcasına, her bir tane tık tık tık tık tık tık aşağıı çekilir. sadece hızlı şekilde en hızlı şekilde tesbihi nasıl çekebilirseniz o kaadar hızlı şekilde çekebilirsiniz. Allah kelimesini de kalbinizden ne kadar hızlı söyleyebilirsiniz  öyle söyleyin. Yani bu her bir tanede Allah diyeceksin diye uğraşmayın, yani saymaya kalkmayın, sadece tesbih tanelerini  ileri çekin, Çünkü düşünün tetiğe  her bir dokunuşunuzda merminin ileri attığını, Allah denilen bir merminin kalbinizden ateş ettiğini, ve Allah Dedikçe her bir tesbih tanesini aşağıya itmeniz  yeterli bunun için extra saymak gerekmediğini  biliniz. Fakat bu mermi ile Tetik ayın bir şekilde hareket etmez, en hızlı şekilde tesbih tanesinde bir Allah demeniz yeterli, her bir tur da imameye gelindiğinde <br />
“ilahi ente maksudi ve rızâike matlubu” denir<br />
ya rabbi maksadım sensin maksadım rızana talip olmaktır manası bunun da<br />
<br />
ikinci elde de ayri tesbih tutulur ve her bir turdan sonra ondaki taneden bir tane ileri itilir ve  ikinci sabit tesbihdeki taneler 50 tene ayrılmış olmalı elli tane olunca  mesala 5000 Allah demiş olursunuz.<br />
<br />
zikrin adedi Tamam olunca tekrar 13 Estağfurullah çekilir ve zikirden çıkılır gözler açılır.<br />
<br />
Ve bu her 3 ayda bir 5000 yükseltilir, yani 3 ay sonra 10.000 Allah zikri çekilir, O ndan sonraki 3 ay sonra 15.000 Allah zikri çekilir,  Ondan sonraki 3 ay sonra 20.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra sadece 21.000 Allah zikri çekilir, yani Sadece bin artırılır  21.000 Allah zikri çekilir, ve orada artık yol bitmiştir  Ve Hafi Gizli zikreden Gidilmez bizde, Ondan sonra cehri zikre geçmeniz gerekir, Ondan sonra yol Hasan kolundan devam eder, artık  yol cehri zikirdir usul. ve bu usulde forumumuzda daki Dusukuyie usulünü incelediğiniz zaman, oradaki zikir ve evradın  nasıl yapıldığını incelendiği zaman, yol artık o usulü ile devam eder, ve o şekilde üçüncü sınıflara kadar zikir ve Evrad uygulanır, Ondan sonra yol çatallık verir,  yol birleşir, ve fena fillahtan önce bekabillah de Yolları birleştiği yerde, Yollar birleşir, ve artık raşidi usulü ile  Ya  direk Tahsin virdi ile yada (raşidi tahsini şerefiyle) veya  intisab ile girilir zikre başlanır ve artık Çift kanatlı ilerlemeye başlanır ve zikir istenirse cehri istenirse gizli olaraktan zikredilir. ve eğer ailede hangi tarafından Hasan veya Hüseyin varsa. baba tarafında  baskin olan hangisi, baba tarafinda Hüseyin var  ise, o zaman bizim zikrimizdeki Allah zikrine geldiğinde, Hüseyin baba tarafinda ise,  o "Allah" zikiri kalp Zikri şeklinde, Yani biraz önce anlattığımız usulü ile kalp Zikri gibi gizli zikir şeklinde zikredilir, ve eğer baba tarafinda hasan varsa,  cehri Zikir ile zikredilir, bu usulde  artık  kalbin yanına tesbihi tutmak veya benzeri şey yoktur, bizde tespihlerin renkleri vardır, her renk tesbih mevsimine göredir, ve tesbih normal şekilde bir elinizde tutaraktan, Allah zikri normal bir tesbih çekermişcesına zikir edilir. bundan sonraki yolda artık Raşidi usulü devam ettiği için 1. sınıf, 2. sınıf... sınıflara usulüne baktığınız zaman o şekilde devam eder, mezun olduktan sonra iki horoz aynı çiftlikte ötmeyeceği için, artık mezun olan kimse, şeyh raşidin olduğu yerden uzaklaşmak zorundadır. artık kendi usulünü yapaar, misal ile içine Biraz üzüm, biraz Bilmem pekmez katıp, kendisi artık o da yoğuraraktan, kendi usulüne bir şeyler kataraktan, yoluna devam edebilir, yahut da kendisi yol çizebilir, ondan sonra, vesselam.<br />
<br />
Raşit Tunca<br />
Schrems;  1 Ağustos 2023<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Seyri Sülük Yolu Üçe Ayrılır</span></span><br />
<br />
1. Yol : Nakşibendi yolu yani gizli zikir ile seyri sülük ettirilmek,<br />
2. Yol : Burhani veya Dusukiye yolu  ile açık Zikir ile seyri sülük ettirilmek,<br />
3. Yol : Zül cenaheyn yani Çift kanatlı yol, yani raşidi yolu hem cehri hem de Hafi Zikir ile seyr-i sülük etme yolu.raşidin evini yolu gibi,...  her iki tarfdaki iki kanat ile Cafer Yusufcuk yolu...<br />
<br />
Raşidi yolundan seyri sülük etmek isteyen Sofi ve müridan geldiğinde bakılır,..<br />
Anne veya baba tarafından akraba olan Hasan veya Hüseyin isimli kimseler aranır.<br />
Bu  annesi tarafından veyahut annenin babası ve annesi tarafından akrabalar olabilir, dayı teyze veya baba tarafından hala amca Kuzenler Yeğenler dünürler<br />
bunlardan anne tarafından bu isimlere rastlanırsa, birisi veya ikisi aynı kolda var ise, mesela anne tarafında Hüseyin isimli bir akrabamız var ise, sol koldan gizli zikire bağlıyız yani, yol Ebubekir yolu usulü ile olacak, Eğer Hasan var ise yol cehriyiz, yani Açık zikir yoluyla olacak, ve yol Ali yolu olacak..<br />
Eğer Her ikisi de var ise, direkt bir üst sınıf olan raşidii Tarikatı zikirleriyle başlayacak yol.<br />
Bu baba tarafından olursa, usul baba tarafında Hüseyin varsa sağ kol gizli zikir demek genellikle gizli zikir yapmak zorunda, Eğer Baba tarafında Hasan var ise Ali yolu yani cehri Zikir ile zikir yapmak zorunda..<br />
Eğer ikisi de var ise, o zaman bir üst sınıftan başlayabilir, çift kanatlıdır, hem Hasan hem Hüseyin vardır, yani zülcelaleyndir, bu kimseler<br />
aynı durum anne tarafında da geçerli fakat orada sol taraf olduğu için, anne tarafı sol taraftır, yani Sağ taraf baskın ve baba tarafıdır,  sol taraf baskın olmayan taraf demektir.<br />
Eğer akrabalardan bulunamaz ise bu sefer evimizin Sağ ve sol tarafındA Hasan ve Hüseyin isimli  Konu, komşu, tanıdık, Bakkal, çakkal imam müezzin, ögretmen,...isimlerine bakılabilir. Sağdaki isim Hasan ise Ali yolu cehri yol, hüseyin ise gizli yol, ebu bekr ve nakşi usuluü uygulanır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TÖVBE</span></span><br />
<br />
Bu usul ile yola nakşibendilikle yani gizli zikir ile başlayacak olanlar Yani sağ kol baskın kol Hüseyin kolu olunca<br />
şöyle tövbe alması lazımdır:<br />
<br />
Önce kıbleye karşı oturulur ve Gözler yumulur ve sağ el ileri uzatılır daha sonra <br />
<br />
“Yarabi! ben pişmanım! yapmış olduğum bütün günahlardan! Keşke yapmasaydım! inşallah bir daha yapmayacağım, Başağaçlı Raşit Tunca’yı kendime  şeyh kabul ettim.”<br />
<br />
Euzu besmele ile<br />
<br />
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ<br />
<br />
yedullâhi fevka eydîhim<br />
<br />
Elimin üzerinde onun eli vardır onun elinin üzerinde Allah'ın eli vardır denilir.<br />
Biatım onadır ondan da öte Cenabı Allah'adır.<br />
Denilip gözler açılır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Edepler</span></span><br />
<br />
1 -  Günlük namazlar Eda edilir, <br />
<br />
2 - Boş vakitlerde namaz tesbihleri çekilmemişse, onlar boş vakitlerde çekilir, her vakit için 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 34 Allahu Ekber,<br />
3 - Akşam namazından sonra rabıta yapılır, şeyhe gıyabında rabıta, şeyin Resmine bir defa bakılır, ve şeyh gözler önüne getirilip görülmeye çalışılır, sofinin ve bir hali ve maruzatı varsa, kalpten o'na onu da söylenir. Bu Rabıta şeyhi gerçekten karşında göresiye kadar yahutta, o seni ziyaret edeceği  güne kadar, yahut da sen ona gidebilesiye kadar devam edilir. Amaç gayret etmektir, ulaşılamasa da, bir gün o kapı size açılacaktır, açılmadı diye vazgeçmeyin, Tabii ki akşam namazından sonra iki rekat, veya dört rekat, veya 6 rekat evvabın namazı kılınır, evvabın namazından sonra rabıta yapılır, kıbleye karşı dönülür, gözler yumulur, ve biz de 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur Ondan sonra Şeyh rabıta edilir, gıyabında ve rabıtadan çıkmak isteyince tekrar 13 Estağfurullah denir ve gözler açılır Ondan sonra dünya işlerine dönülür.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ZiKiR USULÜ</span></span><br />
<br />
Zikire gelince Hüseyin kolunda gidecek olanlar<br />
Nakşiler gizli efdal  olduğu için  zikrederken bir de üzerlerine örtü almışlardır, Biz de örtü almak diye bir şey yoktur, 13 Estağfurullah çekilir, Sadece gözler yumulur, ve  5.000 Allah zikri ile başlanır zikire, ve 100 taneli tesbih alınır, Bu hafif bir cinsten tesbih olursa bilek ve el Yorulmaz ve küçük taneli tesbih ilede çekebilirseniz, daha kısa devir eder, daha kısa sürede biter ve sıkılmazsınız, eğer büyük taneli tesbih alırsanız, çekmeniz uzun süreceği için, her bir taneyi devirmek uzun sürer, Onun için bir an gelir yorulursunuz, İki gün sonra bırakmak durumunda kalırsınız, Eğer öyle olursa iki üç çeşit tesbih kullanın, orta boy, küçük boy, uzun boy, vaktinizi müsait olduğuna göre küçük veya büyük ile çek,  hızlı çekmek istediğin zaman küçük tesbih ile böyle çekersiniz, veyahut da vaktiniz varsa büyük taneli ile daha uzun sürede ve daha şuurlu şekilde tek tek  düşüre düşüre çekersiniz, ama her an ona o şuura Vakıf olmak mümkün değil, yani Siz sadece çekmeye çalışın, 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur, dil damağa yapıştırılır, dil hareket ettirilmeden Kalp ile Allah Allah Allah Allah Demeye çalışılır, ve tesbih sağ ele alınır, Bu zikir çekilmeden önce sağ el tesbih ile  sol memenin dört parmak altında tutulur, tespih baş parmak ile orta parmak arasında tutulur, ve imamenin oradan, ve işaret parmağıyla, sanki tabancanın mermisini atarcasına, tetiğe dokunurcasına, her bir tane tık tık tık tık tık tık aşağıı çekilir. sadece hızlı şekilde en hızlı şekilde tesbihi nasıl çekebilirseniz o kaadar hızlı şekilde çekebilirsiniz. Allah kelimesini de kalbinizden ne kadar hızlı söyleyebilirsiniz  öyle söyleyin. Yani bu her bir tanede Allah diyeceksin diye uğraşmayın, yani saymaya kalkmayın, sadece tesbih tanelerini  ileri çekin, Çünkü düşünün tetiğe  her bir dokunuşunuzda merminin ileri attığını, Allah denilen bir merminin kalbinizden ateş ettiğini, ve Allah Dedikçe her bir tesbih tanesini aşağıya itmeniz  yeterli bunun için extra saymak gerekmediğini  biliniz. Fakat bu mermi ile Tetik ayın bir şekilde hareket etmez, en hızlı şekilde tesbih tanesinde bir Allah demeniz yeterli, her bir tur da imameye gelindiğinde <br />
“ilahi ente maksudi ve rızâike matlubu” denir<br />
ya rabbi maksadım sensin maksadım rızana talip olmaktır manası bunun da<br />
<br />
ikinci elde de ayri tesbih tutulur ve her bir turdan sonra ondaki taneden bir tane ileri itilir ve  ikinci sabit tesbihdeki taneler 50 tene ayrılmış olmalı elli tane olunca  mesala 5000 Allah demiş olursunuz.<br />
<br />
zikrin adedi Tamam olunca tekrar 13 Estağfurullah çekilir ve zikirden çıkılır gözler açılır.<br />
<br />
Ve bu her 3 ayda bir 5000 yükseltilir, yani 3 ay sonra 10.000 Allah zikri çekilir, O ndan sonraki 3 ay sonra 15.000 Allah zikri çekilir,  Ondan sonraki 3 ay sonra 20.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra sadece 21.000 Allah zikri çekilir, yani Sadece bin artırılır  21.000 Allah zikri çekilir, ve orada artık yol bitmiştir  Ve Hafi Gizli zikreden Gidilmez bizde, Ondan sonra cehri zikre geçmeniz gerekir, Ondan sonra yol Hasan kolundan devam eder, artık  yol cehri zikirdir usul. ve bu usulde forumumuzda daki Dusukuyie usulünü incelediğiniz zaman, oradaki zikir ve evradın  nasıl yapıldığını incelendiği zaman, yol artık o usulü ile devam eder, ve o şekilde üçüncü sınıflara kadar zikir ve Evrad uygulanır, Ondan sonra yol çatallık verir,  yol birleşir, ve fena fillahtan önce bekabillah de Yolları birleştiği yerde, Yollar birleşir, ve artık raşidi usulü ile  Ya  direk Tahsin virdi ile yada (raşidi tahsini şerefiyle) veya  intisab ile girilir zikre başlanır ve artık Çift kanatlı ilerlemeye başlanır ve zikir istenirse cehri istenirse gizli olaraktan zikredilir. ve eğer ailede hangi tarafından Hasan veya Hüseyin varsa. baba tarafında  baskin olan hangisi, baba tarafinda Hüseyin var  ise, o zaman bizim zikrimizdeki Allah zikrine geldiğinde, Hüseyin baba tarafinda ise,  o "Allah" zikiri kalp Zikri şeklinde, Yani biraz önce anlattığımız usulü ile kalp Zikri gibi gizli zikir şeklinde zikredilir, ve eğer baba tarafinda hasan varsa,  cehri Zikir ile zikredilir, bu usulde  artık  kalbin yanına tesbihi tutmak veya benzeri şey yoktur, bizde tespihlerin renkleri vardır, her renk tesbih mevsimine göredir, ve tesbih normal şekilde bir elinizde tutaraktan, Allah zikri normal bir tesbih çekermişcesına zikir edilir. bundan sonraki yolda artık Raşidi usulü devam ettiği için 1. sınıf, 2. sınıf... sınıflara usulüne baktığınız zaman o şekilde devam eder, mezun olduktan sonra iki horoz aynı çiftlikte ötmeyeceği için, artık mezun olan kimse, şeyh raşidin olduğu yerden uzaklaşmak zorundadır. artık kendi usulünü yapaar, misal ile içine Biraz üzüm, biraz Bilmem pekmez katıp, kendisi artık o da yoğuraraktan, kendi usulüne bir şeyler kataraktan, yoluna devam edebilir, yahut da kendisi yol çizebilir, ondan sonra, vesselam.<br />
<br />
Raşit Tunca<br />
Schrems;  1 Ağustos 2023<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Letaif Nedir? Letaifler Nelerdir? Nakşibendilikte Lataif Virdi (Zikri) Yapmanın Usulu]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21884</link>
			<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 11:06:10 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21884</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Letaif Nedir? Letaifler Nelerdir? Nakşibendilikte Lataif Virdi (Zikri) Yapmanın Usulu Nedir?</span></span><br />
<br />
Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!<br />
<br />
Soru :<br />
<br />
Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.<br />
<br />
Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?<br />
<br />
Cevab :<br />
<br />
vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...<br />
<br />
Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...<br />
<br />
illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...<br />
<br />
Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...<br />
<br />
cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.<br />
<br />
onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir<br />
<br />
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:<br />
<br />
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.<br />
<br />
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.<br />
<br />
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.<br />
<br />
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.<br />
<br />
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.<br />
<br />
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:</span></span><br />
<br />
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.<br />
<br />
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.<br />
<br />
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.<br />
<br />
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.<br />
<br />
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.<br />
<br />
Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.<br />
<br />
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.<br />
<br />
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.<br />
<br />
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.<br />
<br />
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.<br />
<br />
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.<br />
<br />
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.<br />
<br />
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.<br />
<br />
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.<br />
<br />
Minah-10 :<br />
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.<br />
<br />
Minah-34 :<br />
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.<br />
<br />
Minah-35 :<br />
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.<br />
<br />
Minah-36 :<br />
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :<br />
<br />
- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.<br />
<br />
- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''<br />
<br />
(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)<br />
<br />
Minah-37 :<br />
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''<br />
<br />
Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.<br />
<br />
Minah-38 :<br />
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.<br />
<br />
Minah-56 :<br />
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.<br />
<br />
Minah-65 :<br />
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.<br />
<br />
Minah-66 :<br />
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.<br />
<br />
Minah-67 :<br />
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.<br />
<br />
Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.<br />
<br />
Minah-68 :<br />
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.<br />
<br />
Minah-69 :<br />
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.<br />
<br />
Minah-70 :<br />
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.<br />
<br />
Minah-71 :<br />
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.<br />
<br />
Minah-72 :<br />
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LETAİFLERİN VÜCUTTAKİ YERLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALB :</span></span> sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RUH :</span></span> sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SIR :</span></span> sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAFİ :</span></span> sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AHFA :</span></span> göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFS</span></span> , latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.<br />
<br />
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.<br />
<br />
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.<br />
<br />
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.<br />
<br />
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.<br />
<br />
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.<br />
<br />
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.<br />
<br />
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.<br />
<br />
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LETÂİF VİRDİ</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.<br />
<br />
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:<br />
<br />
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.<br />
<br />
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.<br />
<br />
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.<br />
<br />
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.<br />
<br />
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.<br />
<br />
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LETAİF VİRDİNİN ÇEKİLİŞİ</span></span><br />
<br />
<br />
Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de “Allah” ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.<br />
<br />
Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir.<br />
<br />
Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.<br />
<br />
Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle ‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” der.<br />
<br />
Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır.<br />
<br />
Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ‘‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” denir.<br />
<br />
Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MENKIBE</span></span><br />
<br />
Letaif zikri…<br />
Mehmet yarbay abimiz sohbet<br />
ediyordu ve sorulara cevap veriyordu. Sorusu olan varmı dedi?<br />
kurban bize zikri anlat inşaallah! Mehmet Yarbay abimiz sohbete<br />
başladı dedi nefis ahtapot gibidir bacakları vardır<br />
bütün lataiflerin üstünü bacaklarınla kapatır kalbin üstünde bir<br />
bacağı vardır ruhun üzerinde bir bacağı vardır<br />
sırrın üstünde bir bacağı vardır ahvanın üzerinde bir bacağı vardır<br />
hafi nin üstünde bir bacağı vardır makamıda iki kaşın arasıdır dedi<br />
ve devam etti<br />
bunlar vucutda olan lafaiflerdir nefs bunların hepsini sarmışdır ama<br />
kalbin üzerinde zikir çekmeye başlayınca<br />
ayağı yanar ve çeker dedi sonra şöyle devam etti kalp dedi<br />
huzurullah makamıdır yeri sol memenin 4 parmak altıdır<br />
orda insan ALLAHIN huzuru ile zikir çeker Ruh dedi muhabbetullah<br />
makamıdır Allahın muhabbeti ile zikir çekilir dedi<br />
makamı sağ memenin 4 parmak altındadır sır teklik makamıdır dedi<br />
nefis hep herşeyin ikitane olmasını ister araba olsa<br />
ikinciyi ister kadın alsa ikinciyi ister bina alsa bi apartman daha<br />
ister bu makam dedi layiki ile ziker çeken<br />
biri her şeyin bir olduğuna kanaat eder makamı sol memenin iki<br />
parmak üstüdür Hafi sağ memenin iki parmak üstüdür dedi<br />
bütün lataifler de toplanan nurlar bu noktada toplanır ve vucuda<br />
burdan dağılır Ahva iman tahtası diyede geçer vucutdaki makamı<br />
göğüs çukurunun iki parmak aşağısıdır<br />
dedi ve anlat maya başladı ahvayı Nasıl çay var dedi nasıl çay<br />
şekeri var dedi bu çay şekeri bu çayın içinde karıştırınca<br />
kaybolduğu gibi işte bu makam da<br />
Allah da kaybolma makamıdır dedi<br />
ortalığı rahmet sardı ve sofilere cezbe hali geldi mubarek<br />
tebessüm etti ve istirhatine gitti… Allah onlardan gani gani Razı<br />
olsun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre Letâif ve Terbiyesi</span></span><br />
<br />
Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi<br />
<br />
Letâif, latîfe (ince, nâzik, şeffaf şey) kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf ıstılâhı olarak insanın hakîkatını oluşturan katmanları ifâde eder. Bunlara rûhun mertebeleri veya farklı boyutları da denebilir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir.<br />
<br />
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir.<br />
<br />
Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler.<br />
<br />
Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir. “Letâif-i Seb‘a” (yedi latîfe) dendiğinde ise bu altılı gruba dört unsurun “latîfe-i kâlebiyye” (beden latîfesi) adıyla tek bir latîfe olarak eklenmesiyle oluşan yedili grup kastedilir.<br />
<br />
Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir.<br />
<br />
Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.<br />
<br />
Ahmed Sirhindî’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi . Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir . Sirhindî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir . Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, Sirhindî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’ye göre “kalp” solda, “ruh” sağda, “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın üst tarafında bulunmaktadır . Sirhindî’nin ana hatlarını belirlediği dizilişi prensip olarak kabul edenler bile bunu üç şekilde yorumlamışlardır:<br />
<br />
1. Şekil: “Kalp” sol memenin altında; “ruh” sağ memenin altında; “sır” kalbin yanında, kalp ile göğsün ortası arasında; “hafî” rûhun yanında, ruh ile göğsün ortası arasında; “ahfâ” kalp ile ruh arasında ve göğsün tam ortasında yer alır. Nefs ise beyinde (dimâğ) bulunmaktadır. Bu dizilişe göre, ilk beş letâif insan göğsünde yatay bir çizgi üzerinde sıralanmış durumdadır . Ahmed Sirhindî’nin ifâde ettiği diziliş budur. İlk dönem Müceddidî şeyhlerinin de çoğunlukla bunu esas aldıkları anlaşılmaktadır.<br />
<br />
2. Şekil: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altındadır. “Sır” sol memenin hizâsında, göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “hafî” sağ memenin hizâsında göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “ahfâ”, göğsün ortasının üst kısmında, nefs de alındadır. Bu dizilişe göre ilk beş letâif insan göğsünde bir üçgen üzerindeki noktalar şeklinde sıralanmıştır. Bu diziliş yorumunu, muhtemelen ilk kez Abdullah Dihlevî (ö. 1240/1824) yapmıştır.<br />
<br />
3. Şekil: Abdullah Dihlevî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) ile başlayan Hâlidiyye kolunda “sır” sol memenin hizâsına değil üstüne, “hafî” de sağ memenin hizâsına değil üstüne yerleştirmiştir. Bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” iki memenin arasında, göğsün ortasındadır. Bu dizilişe göre ilk dört letâif göğüste âdetâ bir dikdörtgen üzerinde dizilmiş, ahfâ da ortalarına yerleşmiş durumdadır . Bazı kaynaklarda “ahfâ”, “sır” ile “hafî” arasına yerleştirilmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZiKiR NEDiR? ZiKRETMENiN ViRDiN USULLERi?</span></span><br />
<br />
Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. Tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.<br />
<br />
Gizli zikrin yanında açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.<br />
<br />
Efendimiz (say) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ demek ve peşinden ‘ La İlahe İllallahü vahdehü La Şerike Lehü ‘ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.<br />
<br />
Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.<br />
<br />
Bunların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Teala’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.<br />
<br />
Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda alim ve arif olan kamil mürşitler yetkilidir.<br />
<br />
Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi alimler tespit eder. Bu alimlere mürşit denir.<br />
<br />
Bir mürşit tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.<br />
<br />
Kalbin manevi hastalıklarda doktoru ise kamil mürşitlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir tercih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.<br />
<br />
Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir. Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.<br />
<br />
Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.<br />
<br />
Onun terbiye metoduna razı olur. zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlasla devamlı yapılanıdır.[181][181]<br />
<br />
Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1-  SESLİ ZİKİR CEEHRi ZiKiR</span></span><br />
<br />
Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. Daha sonra kalbe sıra gelir.<br />
<br />
Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatle kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli özelliklerinden olan zikr, insanı gafletten koruyan, manevi bir zırhtır. İnsan ancak zikir sayesinde huzur bulur. Zikre devam eden insanların kalbinde dünyaya karşı duyulan rağbet zayıflar ve yerini Allah sevgisine terkeder.<br />
<br />
İmam Suyutî’nin sahih dediği bir hadis-i şerifte, bir gün Cebrail (a.s.) gelip dediler ki; “Ya Resulellah, ashabına emret de yüksek sesle tekbir alsınlar”[182][182] buyurmuştur.<br />
<br />
Muaz bin Cebel’ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.):<br />
<br />
“Sizden her hangi biriniz gece namaz kıldığı zaman kıraatı cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına meleklerde iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mümin cinlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretle evin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnilerin fasıklarını da, inadcı şeytanları da tard ve def edip kovalar”[183][183] buyurmuştur.<br />
<br />
Allame Tahtavî, Zikri cehrinin faziletine dair de bir çok hadisi şerif olduğunu söyler. Bazı ilim sahiplerine göre zikri cehrinin ameli faydası daha çok başkalarına da etkili olmasıyla beraber, zakirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neşeyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder.<br />
<br />
Bu sebepledir ki zikrullah’ın mescidlerde toplu olarak yapılması alimler tarafından asla kerahet olmayıp, bilakis müstehap olduğunu gösteren hadisler vardır.<br />
<br />
Allame Alüsî Ruhu’l-Meanî Tefsirinde, İmam Nevevî’nin Fetva kitabından naklederek şöyle der: Meşru bir sakınca olmadığı vakit aşikare zikir mendup ve Şafiî mezhebine göre de cehri zikir, hafi zikirden daha faziletlidir demiştir.<br />
<br />
Büyük velilerden Mahmud İncirfagnevî Hocası Hace Arif Rivegerî Hazretlerinin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük alimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, alimlerin üs­tadı Şemsül- eimme Hulvanî’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en bü­yük imam ve alimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında;<br />
<br />
“Uyu­yanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanla­rın, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir bü­yüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona;<br />
<br />
“Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr et­meniz helal olur” dedi. Ve hakikatın mecazdan ayrılma hududunun ol­ması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmud İncirfagnevî şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan ya­pabilir” buyurdu.[184][184]<br />
<br />
Devrin ileri gelen ilim sahiplerinden Mevlana Seyfeddin Fidda şöyle sormuş:<br />
<br />
“Niçin Allah’ı zikrederken cehri zikri tercih ediyorsun?”<br />
<br />
Hace Azizan Ali Ramitenî (k.s.) şöyle cevap vermiş:<br />
<br />
“Bütün alimler, her müminin son nefeste açıktan Allah’ı zikretmesi gerektiğini söylemişlerdir ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu mealdeki sözünü delil olarak ileri sürmüşlerdir:<br />
<br />
‘Ölmek üzere olanlara kelime-i tevhidi telkin edin.’[185][185]<br />
<br />
Tasavvuf yolunun mürşid-i kamilleri olan veliler de bu yüzden şöyle demişlerdir:<br />
<br />
‘Dünyada iken alınıp verilen her nefes, aslında son nefes demektir.’[186][186]–[187][187]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2- GİZLİ ZİKİR HAFi ZiKiR</span></span><br />
<br />
Gizli zikir, şanı büyük bir iştir. Hak yolcusu salikin kalbi bu zikirle nurlanır. Hak yolcusu salikin alacağı yollar, bu şekilde kısalır, tez zamana varacağı yere varır.<br />
<br />
Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Teala’dır. 0, kula şah damarından daha yakındır.<br />
<br />
Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimiz:<br />
<br />
“Zikrin  en hayırlısı, gizli zikirdir,”[188][188] buyurmuşlardır.<br />
<br />
Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:<br />
<br />
“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.”[189][189]<br />
<br />
Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.[190][190]<br />
<br />
Zikrin gizliliği hakkında Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bir çok deliller vardır. Kur’an’da:<br />
<br />
“Rabbini kendi içinde tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”[191][191]<br />
<br />
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”[192][192] buyuruldu. Zira gizli zikir matlub olan şeylerin hasıl olmalarına yarar. Faziletçe daha çok, makam itibarıyle daha büyüktür. Nasıl öyle olmasın ki: O muhafaza edilmiş bir incidir, inciler sandıklarında saklıdır. Ondan, Allah’ın meleklerinin bile haberi olmaz. hafaza (insanların amellerini yazmakla görevli olan melekler) onu deftere yazamazlar. Gizli zikir, aşikar zikirden  faziletçe daha üstün olduğuna dair, ilimde kök salan pek çok alimler olgun arifler açıkça belirtmişlerdir. Gizli zikir yapılması hakkındaki hadis-i şerif ise, şudur: Müslümanların annesi, Hz. Aişe’den rivayet olunur ki:<br />
<br />
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) “Bir kısım zikir diğerinden yetmiş kat üstün olur” diye buyurdu. Camiu’s-Sagir kitabında ise,<br />
<br />
“Zikrin iyisi, gizli olanı, rızkın iyisi, kafi gelendir” geçmektedir. Bu konudaki hadis-i şerifler pek çoktur.<br />
<br />
Dil ile zikredilmesinin faisesi azdır ve pek çok zamanda afetlere maruz kalıp belalardan kurtulamaz. Hatta düşünerek inceleyip insaf edersen yalnız dil ile yapılan zikrin hiçbir faydası olmadığını mukaddes olan ilahi huzura yaklaşmaya sebep olmadığını anlayacaksın. Burada Feyd el-Varid kitabının ibaresi sona erdi.<br />
<br />
Ey kardeşim! Allahu Teala seni yukarıda adları geçen kitapların yazdıkları şeylerle ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetiyle amel etmeye muvaffak eylesin!<br />
<br />
Akli delil dahi gizli yapılan zikrin müstehap olduğuna delalet eder. Mesela: Padişahın kölelerinden veya askerlerinden birisi, huzurunda terbiyeye aykırı olarak yüksek sesle ey padişah, ey padişah! demesi, gayet terbiyesizlik ve ahmaklıktır. Zira, köleler, padişah ve efendilerinin nezdinde sükut edip ses çıkarmamaları adettir. Bu akli delil, Reşahat kitabındadır. Yine Reşahat kitabının sahibi demiştir ki:<br />
<br />
Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin irşadı zamanında, Şeyh Abdülhalık Gücdevanî’nin ruhaniyeti tarafından azimetle amel etmekle memur olunca, gizli zikretmeyi arzu ederek aşikar zikretmeyi terk etti. Emir Külal’ın müridleri, aşikar zikir ettiklerinde, Şah-ı Nakşibend Hazretleri toplantılarından kalkıp onlardan ayrılıyordu. Yaptığı bu hareketi diğer ashabına hoş gelmez, fakat Hace Hazretleri buna iltifat etmeyip kalplerindeki bu düşüncenin izalesine önem vermiyordu.<br />
<br />
Şeyh Alaeddin el-Gücdevanî demiştir ki: Emir Külal el-Vaşî, bana gizli zikir etmemi emretti. Hatta bunu yanında oturanlardan da gizledi.<br />
<br />
Hülasa; ey kardeşim! Nakşibendi tarikatının temeli, gizlice zikir etme usulü üzeredir. Bu tarikatın sadatı (uluları) cehren zikir etmeyi kabul etmezler.[193][193]<br />
<br />
Ebu Hureyre (r.a.) şöyle buyurur: “Kul Rabbisini gizli olarak zikrederse Rabbi de onu gizlice anar. Eğer cehri olarak cemaatla zikrederse Allahu Teala’da onu daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikreder.[194][194]<br />
<br />
“Zikrin en faziletlisi muhafaza meleklerinin işitmediği zikirdir.”<br />
<br />
Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle diyor: “Gizli zikir -açıkça yapılan- zikirden yetmiş kat üstündür. Kıyamet günü olunca Cenab-ı Allah hesaplarını görmek için bütün mahlukatı geri çevirir, Hafaza melekleri de tesbit edip yazdıkları şeyleri getirir, o zaman Cenab-ı Allah buyurur ki: “Bakınız bir şeyi kaldı mı?” Onlar (melekler): Bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerden hiçbir şey terketmedik. Mutlaka hepsini, tesbit edip, yazdık, diye cevap verince Cenab-ı Allah buyurur: “Benim nezdimde sana ait bir iyilik vardır. Onun karşılığını sana vereceğim. O da gizli zikirdir.”<br />
<br />
Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[195][195]<br />
<br />
Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) diyor: “Yapılan işler arasında öyleleri vardır ki; onları hafaza melekleri de bilmezler. O işlerin başında, kalben Allah’ı anmak gelir.[196][196]<br />
<br />
Sonra da şöyle devam etti:<br />
<br />
-Rüya gördüm; halka konuşma yapıyordum.<br />
<br />
O konuşma arasında bana bir melek geldi, şöyle sordu:<br />
<br />
-Yüce Hakk’a yakınlık duygusu kazananlar, en çok ne ile kazanırlar?<br />
<br />
Şöyle dedim:<br />
<br />
-Tam ölçülü gizli iş…<br />
<br />
Yine dedi ki:<br />
<br />
-Yüce Allah, kalblere iyiliğinden verir; amma, ettikleri zikirde temiz duyguları kadar…<br />
<br />
Şu söz de onun: “Tasavvufun on tane temel özelliği vardır: Biri de Allah’ı kalpten zikretmektir.”[197][197]<br />
<br />
Tavus bin Keysan (r.a) şöyle diyordu: “İbadetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riayet edilendir.”[198][198]<br />
<br />
Abdurrahman bin Muhammed es-Sekkaf (k.s.) de şöyle diyor: “Kalb ile ilgili ameller işleyiniz. Zira kalb ile yapılan ameller zahirî amelleri güzelleştirir.”<br />
<br />
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre:<br />
<br />
Arşı a’ladan başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde yedi sınıf insanın arşı a’la’nın gölgesinde gölgeleneceğini haber vererek bunlardan birisinin de: “Kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gizlice Allahu Teala’yı zikredip gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir” diye buyurmuşlardır.[199][199]<br />
<br />
Ebu’l-Hasan eş-Şazili (k.s.) ise şöyle demiştir: “Kalblerin zerre miktar bir ameli, azaların dağlar kadar amellerine denk gelir.”[200][200]<br />
<br />
Ebu Abdullah el-Busrî (k.s) şöyle demiştir: “Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya olur.”[201][201]<br />
<br />
Şeyh Takıyyüddin der ki: “Kalp ile zikir, kalpten gelmeyerek yapılan bir kıraattan efdaldır.”[202][202]<br />
<br />
Muhammed bin Fadl (k.s) diyor ki: “Dil ile zikretmek, günahlara kefarettir. Kalb ile zikr, Allahu Teala’ya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.”<br />
<br />
Seyyid Abdülkadir el-Geylanî der ki: “Asıl Allah’ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.”[203][203]<br />
<br />
Yine Gavs şöyle buyurdu: “Ey evlad! Önce kalbinle Hak Teala’yı an. Sonra da dilinle… Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bilhassa başına gelecek afetlere karşı Hakk’ı an ve sabırlı ol. Hele dünyalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk’ı anmaktan gayri çare yoktur.[204][204]<br />
<br />
Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s) sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan gizli zikre devam etmek gerekir.<br />
<br />
Zikir esnasında insan, Allahu Teala’nm kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit değildir. Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.<br />
<br />
Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.[205][205]<br />
<br />
Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile size çok şey kazandırır.”[206][206]<br />
<br />
İmam Gazali (k.s.) der ki: Faideli olan zikir, devamlı ve kalp huzuru ile olan zikirdir. Gafil kalp ile yalnız dilden yapılan zikrin faydası azdır.[207][207]<br />
<br />
Yine İmam Muhammed el-Gazali (k.s.) demiştir ki: “Allah’tan başka bir şey hatırına getirmemeğe gayret etmeli, halvette kalp huzuru ile Allah Allah demeğe devam etmeli ve öyle bir hale gelmeli ki, dilini oynatmağı terketmeli ve yine Allah Allah der gibi olmalıdır. Sonra bu hale devam etmeli, ta ki zikir, dilden kalbine intikal etsin. Sonra kalbinden de lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnız bu kelimenin manası kalıncaya kadar sabretmelidir.”[208][208]<br />
<br />
Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Zikir, kalpten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs-i natika üzerinde yapılarak bütün vücudu sardığında artık zikir ‘zikr-i sultani’ ismini alır.<br />
<br />
Zikr-i sultani; zikrin insnın bütün vücudunu sarması hatta bütün eşyada hissedilmesi demektir.”[209][209]<br />
<br />
Velilerden Bennan bin Muhammed el-Hammal (k.s.) ise şöyle der: Dille yapılan zikir derecelerin artmasına, kalple yapılan zikir ise Allah’a yaklaşmaya sebep olur.[210][210]<br />
<br />
Gavs-i Kasrevî (k.s.); “Nakşibendi tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta meleklerin bile haberi olmaz. Biri sağ diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçirmezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Allahu Teala açıkladığı zaman bilinir.<br />
<br />
Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.<br />
<br />
İşte Nakşibendi zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını batıl etmez. O öyle bir maldır ki Allahu Teala’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.”[211][211]<br />
<br />
Abdurrahman et-Tahi (k.s.) de şöyle demiştir: “Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehri olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (c.c.) veya Lailaheillallah kelimei teyyibelerini sesli olarak dört sefer söylerse tarikattan düşerler.”[212][212]–[213][213]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gizli zikir iki şekilde olur:</span></span><br />
<br />
Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır.[214][214]<br />
<br />
“Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrederim.”[215][215] Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulunduğunu gösteriyor.<br />
<br />
Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah… Allah… ‘denir. Allah lafzı, alemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Diğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.<br />
<br />
Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahta ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zikrin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah”zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.[216][216]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vird Nedir?</span></span><br />
<br />
Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır.<br />
<br />
Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird, beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler ‘virdi olmayanın varidi olmaz’[217][217]  demişlerdir.<br />
<br />
Varid,. manevi feyiz ve ilahi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. 0 sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.[218][218]<br />
<br />
Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub eserinde virdlerle ilgili özel bölümde özetle şöyle der:<br />
<br />
“Bil ki vird ve evrad; kulun Allahu Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenab-ı Hakk’a verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder.”[219][219]<br />
<br />
Muhammed Emin Erbilî (k.s.) demiştir ki: “Kalbini başka şeyle meşgul eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kirletmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zorlaşır.”<br />
<br />
Hz. Ömer’in, gece virdinden bir ayet-i kerimeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hatta bu yüzden bir hasta gibi günlerce ziyaret edildiği rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Malik bin Dinar (r.a.) diyor ki: “Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getiremedim. Rüyamda birisi karşıma çıktı ve okuryazarlığın var mı? dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kağıt parçası verdi. Kağıtta; Dünyanın geçici ve aldatıcı nimetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennetin zevk aldığın bu uyku, ebedi saadetine yarayacak ibadetine mani olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur’an-ı Kerim oku. Zira bunlar, uykudan hayırlıdır.”<br />
<br />
Tacüddin (İbn-i Ataullah) İskenderî (k.s): “Kişinin devamlı edindiği virdi kendisini Allah’a yaklaştırır ve ancak cahiller virdi hakir görürler, halbuki vird sahibini yükseltir, ali makamlara çıkarır” demiştir.[220][220]<br />
<br />
Büyük üstad Ebu Ali ed-Dekkak şöyle demiştir: “Manevi varidatlar (fayiz ve ihsanlar) virdlere bağlıdır. Kimin zahirde sürekli yaptığı bir virdi yoksa, onun sırlarında (iç aleminde) bir varidi (feyzi) yoktur.”[221][221]<br />
<br />
Virdi olan gafletle de olsa vird çekmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olur.<br />
<br />
Büyük arif İbn-i Ataullah İskenderî (k.s) şöylr diyor: “O esnada Allahu Teala ile huzurda olmasan da, zikri terk etme! Çünkü zikir ettiğin halde Ondan gafil olman, zikir etmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki, böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”[222][222]<br />
<br />
Ebu Osman’a şöyle bir soru soruldu: “Biz Allahu Teala’yı zikrediyor, fakat bunun zevkini ve halavetini kalbimizde bulamıyoruz.” Ebu Osman bu soruya, “şükrettiğiniz zaman sizi zikrin daha yüksek derecesine yükseltir. Zira şükrederseniz nimet ziyadeleşir.” diye cevap verdi.<br />
<br />
Ebu Osman (k.s.): “Gafletin (ve zikirden uzak kalmanın) sıkıntısını çekmeyen, zikirdeki ünsün tadını bulamaz.” diyor.[223][223]–[224][224]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaç çeşit vird vardır?</span></span><br />
<br />
Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letaif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A- KALP ZİKRİ/VİRDİ</span></span><br />
<br />
a) Kalp virdi nasıl verilir?<br />
<br />
Kalp zikri dersi almanın/vermenin bazı şartları vardır:<br />
<br />
1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.<br />
<br />
2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.<br />
<br />
3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.<br />
<br />
b- Kalb virdi alması için mürid zorlanır mı?<br />
<br />
Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.<br />
<br />
c- Kalb virdi nedir? İlk kaçtan başlar?<br />
<br />
Kalbin üzerinde Lafza-i Celal, (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez.<br />
<br />
f) Kalb zikri nasıl artırılır?<br />
<br />
Kalp virdi, en az aralıksız 4 ay çekilmek kaydı ile artırılır. Yani alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur.<br />
<br />
Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürid mürşidine veya vekiline danışarak virdini artırabilir.<br />
<br />
21 binden sonrası Letaif virdine girer.<br />
<br />
•  Çocuklar kalb zikri alabilir mi?<br />
<br />
Sadat-ı Kiram’ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağma gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.<br />
<br />
g) Sadatların ismini ezberleyemeyenlere ne virdi verilir?<br />
<br />
Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Sadat-ı Kiramın isimlerini                    <br />
<br />
ezberlememiş kimselere isterlerse geçici ders ( acemi dersi) verilir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B- LETAİF ZİKRİ</span></span><br />
<br />
1- Letaif ne demektir?<br />
<br />
Letaif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nurani cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur.<br />
<br />
2- Letaiflerin vücuttaki yerleri ve görevleri nedir?<br />
<br />
Kamil mürşidler letaifleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen halk alemindendir. Bunlartoprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.<br />
<br />
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘Mülk alemi’ denir.<br />
<br />
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi ruhtur.<br />
<br />
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesi nin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.<br />
<br />
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı halk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.<br />
<br />
•    Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:<br />
<br />
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahallidir.<br />
<br />
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahallidir.<br />
<br />
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahallidir.<br />
<br />
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir, ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.<br />
<br />
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlahi sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.<br />
<br />
Nefs, latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.<br />
<br />
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hal perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.<br />
<br />
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kamilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.<br />
<br />
Mürşid-i kamil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her halde zikretme haline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’m razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.<br />
<br />
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kamilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.<br />
<br />
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.<br />
<br />
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.<br />
<br />
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.<br />
<br />
Letaifleri hakîki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C- NEFY U İSBAT ZİKRİ</span></span><br />
<br />
Letaif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.<br />
<br />
Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zati zikirdir. Zati zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir haline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. 0 insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, İlahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Letaif Nedir? Letaifler Nelerdir? Nakşibendilikte Lataif Virdi (Zikri) Yapmanın Usulu Nedir?</span></span><br />
<br />
Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!<br />
<br />
Soru :<br />
<br />
Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.<br />
<br />
Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?<br />
<br />
Cevab :<br />
<br />
vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...<br />
<br />
Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...<br />
<br />
illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...<br />
<br />
Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...<br />
<br />
cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.<br />
<br />
onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir<br />
<br />
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:<br />
<br />
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.<br />
<br />
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.<br />
<br />
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.<br />
<br />
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.<br />
<br />
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.<br />
<br />
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:</span></span><br />
<br />
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.<br />
<br />
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.<br />
<br />
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.<br />
<br />
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.<br />
<br />
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.<br />
<br />
Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.<br />
<br />
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.<br />
<br />
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.<br />
<br />
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.<br />
<br />
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.<br />
<br />
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.<br />
<br />
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.<br />
<br />
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.<br />
<br />
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.<br />
<br />
Minah-10 :<br />
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.<br />
<br />
Minah-34 :<br />
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.<br />
<br />
Minah-35 :<br />
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.<br />
<br />
Minah-36 :<br />
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :<br />
<br />
- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.<br />
<br />
- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''<br />
<br />
(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)<br />
<br />
Minah-37 :<br />
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''<br />
<br />
Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.<br />
<br />
Minah-38 :<br />
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.<br />
<br />
Minah-56 :<br />
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.<br />
<br />
Minah-65 :<br />
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.<br />
<br />
Minah-66 :<br />
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.<br />
<br />
Minah-67 :<br />
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.<br />
<br />
Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.<br />
<br />
Minah-68 :<br />
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.<br />
<br />
Minah-69 :<br />
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.<br />
<br />
Minah-70 :<br />
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.<br />
<br />
Minah-71 :<br />
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.<br />
<br />
Minah-72 :<br />
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LETAİFLERİN VÜCUTTAKİ YERLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALB :</span></span> sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RUH :</span></span> sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SIR :</span></span> sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HAFİ :</span></span> sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">AHFA :</span></span> göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFS</span></span> , latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.<br />
<br />
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.<br />
<br />
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.<br />
<br />
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.<br />
<br />
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.<br />
<br />
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.<br />
<br />
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.<br />
<br />
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.<br />
<br />
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LETÂİF VİRDİ</span></span><br />
<br />
<br />
<br />
Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.<br />
<br />
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:<br />
<br />
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.<br />
<br />
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.<br />
<br />
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.<br />
<br />
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.<br />
<br />
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.<br />
<br />
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LETAİF VİRDİNİN ÇEKİLİŞİ</span></span><br />
<br />
<br />
Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de “Allah” ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.<br />
<br />
Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir.<br />
<br />
Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.<br />
<br />
Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle ‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” der.<br />
<br />
Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır.<br />
<br />
Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ‘‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” denir.<br />
<br />
Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MENKIBE</span></span><br />
<br />
Letaif zikri…<br />
Mehmet yarbay abimiz sohbet<br />
ediyordu ve sorulara cevap veriyordu. Sorusu olan varmı dedi?<br />
kurban bize zikri anlat inşaallah! Mehmet Yarbay abimiz sohbete<br />
başladı dedi nefis ahtapot gibidir bacakları vardır<br />
bütün lataiflerin üstünü bacaklarınla kapatır kalbin üstünde bir<br />
bacağı vardır ruhun üzerinde bir bacağı vardır<br />
sırrın üstünde bir bacağı vardır ahvanın üzerinde bir bacağı vardır<br />
hafi nin üstünde bir bacağı vardır makamıda iki kaşın arasıdır dedi<br />
ve devam etti<br />
bunlar vucutda olan lafaiflerdir nefs bunların hepsini sarmışdır ama<br />
kalbin üzerinde zikir çekmeye başlayınca<br />
ayağı yanar ve çeker dedi sonra şöyle devam etti kalp dedi<br />
huzurullah makamıdır yeri sol memenin 4 parmak altıdır<br />
orda insan ALLAHIN huzuru ile zikir çeker Ruh dedi muhabbetullah<br />
makamıdır Allahın muhabbeti ile zikir çekilir dedi<br />
makamı sağ memenin 4 parmak altındadır sır teklik makamıdır dedi<br />
nefis hep herşeyin ikitane olmasını ister araba olsa<br />
ikinciyi ister kadın alsa ikinciyi ister bina alsa bi apartman daha<br />
ister bu makam dedi layiki ile ziker çeken<br />
biri her şeyin bir olduğuna kanaat eder makamı sol memenin iki<br />
parmak üstüdür Hafi sağ memenin iki parmak üstüdür dedi<br />
bütün lataifler de toplanan nurlar bu noktada toplanır ve vucuda<br />
burdan dağılır Ahva iman tahtası diyede geçer vucutdaki makamı<br />
göğüs çukurunun iki parmak aşağısıdır<br />
dedi ve anlat maya başladı ahvayı Nasıl çay var dedi nasıl çay<br />
şekeri var dedi bu çay şekeri bu çayın içinde karıştırınca<br />
kaybolduğu gibi işte bu makam da<br />
Allah da kaybolma makamıdır dedi<br />
ortalığı rahmet sardı ve sofilere cezbe hali geldi mubarek<br />
tebessüm etti ve istirhatine gitti… Allah onlardan gani gani Razı<br />
olsun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre Letâif ve Terbiyesi</span></span><br />
<br />
Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi<br />
<br />
Letâif, latîfe (ince, nâzik, şeffaf şey) kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf ıstılâhı olarak insanın hakîkatını oluşturan katmanları ifâde eder. Bunlara rûhun mertebeleri veya farklı boyutları da denebilir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir.<br />
<br />
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir.<br />
<br />
Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler.<br />
<br />
Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir. “Letâif-i Seb‘a” (yedi latîfe) dendiğinde ise bu altılı gruba dört unsurun “latîfe-i kâlebiyye” (beden latîfesi) adıyla tek bir latîfe olarak eklenmesiyle oluşan yedili grup kastedilir.<br />
<br />
Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir.<br />
<br />
Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.<br />
<br />
Ahmed Sirhindî’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi . Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir . Sirhindî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir . Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, Sirhindî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’ye göre “kalp” solda, “ruh” sağda, “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın üst tarafında bulunmaktadır . Sirhindî’nin ana hatlarını belirlediği dizilişi prensip olarak kabul edenler bile bunu üç şekilde yorumlamışlardır:<br />
<br />
1. Şekil: “Kalp” sol memenin altında; “ruh” sağ memenin altında; “sır” kalbin yanında, kalp ile göğsün ortası arasında; “hafî” rûhun yanında, ruh ile göğsün ortası arasında; “ahfâ” kalp ile ruh arasında ve göğsün tam ortasında yer alır. Nefs ise beyinde (dimâğ) bulunmaktadır. Bu dizilişe göre, ilk beş letâif insan göğsünde yatay bir çizgi üzerinde sıralanmış durumdadır . Ahmed Sirhindî’nin ifâde ettiği diziliş budur. İlk dönem Müceddidî şeyhlerinin de çoğunlukla bunu esas aldıkları anlaşılmaktadır.<br />
<br />
2. Şekil: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altındadır. “Sır” sol memenin hizâsında, göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “hafî” sağ memenin hizâsında göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “ahfâ”, göğsün ortasının üst kısmında, nefs de alındadır. Bu dizilişe göre ilk beş letâif insan göğsünde bir üçgen üzerindeki noktalar şeklinde sıralanmıştır. Bu diziliş yorumunu, muhtemelen ilk kez Abdullah Dihlevî (ö. 1240/1824) yapmıştır.<br />
<br />
3. Şekil: Abdullah Dihlevî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) ile başlayan Hâlidiyye kolunda “sır” sol memenin hizâsına değil üstüne, “hafî” de sağ memenin hizâsına değil üstüne yerleştirmiştir. Bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” iki memenin arasında, göğsün ortasındadır. Bu dizilişe göre ilk dört letâif göğüste âdetâ bir dikdörtgen üzerinde dizilmiş, ahfâ da ortalarına yerleşmiş durumdadır . Bazı kaynaklarda “ahfâ”, “sır” ile “hafî” arasına yerleştirilmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ZiKiR NEDiR? ZiKRETMENiN ViRDiN USULLERi?</span></span><br />
<br />
Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. Tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.<br />
<br />
Gizli zikrin yanında açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.<br />
<br />
Efendimiz (say) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ demek ve peşinden ‘ La İlahe İllallahü vahdehü La Şerike Lehü ‘ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.<br />
<br />
Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.<br />
<br />
Bunların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Teala’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.<br />
<br />
Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda alim ve arif olan kamil mürşitler yetkilidir.<br />
<br />
Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi alimler tespit eder. Bu alimlere mürşit denir.<br />
<br />
Bir mürşit tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.<br />
<br />
Kalbin manevi hastalıklarda doktoru ise kamil mürşitlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir tercih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.<br />
<br />
Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir. Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.<br />
<br />
Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.<br />
<br />
Onun terbiye metoduna razı olur. zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlasla devamlı yapılanıdır.[181][181]<br />
<br />
Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1-  SESLİ ZİKİR CEEHRi ZiKiR</span></span><br />
<br />
Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. Daha sonra kalbe sıra gelir.<br />
<br />
Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatle kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli özelliklerinden olan zikr, insanı gafletten koruyan, manevi bir zırhtır. İnsan ancak zikir sayesinde huzur bulur. Zikre devam eden insanların kalbinde dünyaya karşı duyulan rağbet zayıflar ve yerini Allah sevgisine terkeder.<br />
<br />
İmam Suyutî’nin sahih dediği bir hadis-i şerifte, bir gün Cebrail (a.s.) gelip dediler ki; “Ya Resulellah, ashabına emret de yüksek sesle tekbir alsınlar”[182][182] buyurmuştur.<br />
<br />
Muaz bin Cebel’ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.):<br />
<br />
“Sizden her hangi biriniz gece namaz kıldığı zaman kıraatı cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına meleklerde iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mümin cinlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretle evin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnilerin fasıklarını da, inadcı şeytanları da tard ve def edip kovalar”[183][183] buyurmuştur.<br />
<br />
Allame Tahtavî, Zikri cehrinin faziletine dair de bir çok hadisi şerif olduğunu söyler. Bazı ilim sahiplerine göre zikri cehrinin ameli faydası daha çok başkalarına da etkili olmasıyla beraber, zakirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neşeyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder.<br />
<br />
Bu sebepledir ki zikrullah’ın mescidlerde toplu olarak yapılması alimler tarafından asla kerahet olmayıp, bilakis müstehap olduğunu gösteren hadisler vardır.<br />
<br />
Allame Alüsî Ruhu’l-Meanî Tefsirinde, İmam Nevevî’nin Fetva kitabından naklederek şöyle der: Meşru bir sakınca olmadığı vakit aşikare zikir mendup ve Şafiî mezhebine göre de cehri zikir, hafi zikirden daha faziletlidir demiştir.<br />
<br />
Büyük velilerden Mahmud İncirfagnevî Hocası Hace Arif Rivegerî Hazretlerinin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük alimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, alimlerin üs­tadı Şemsül- eimme Hulvanî’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en bü­yük imam ve alimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında;<br />
<br />
“Uyu­yanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanla­rın, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir bü­yüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona;<br />
<br />
“Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr et­meniz helal olur” dedi. Ve hakikatın mecazdan ayrılma hududunun ol­ması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmud İncirfagnevî şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan ya­pabilir” buyurdu.[184][184]<br />
<br />
Devrin ileri gelen ilim sahiplerinden Mevlana Seyfeddin Fidda şöyle sormuş:<br />
<br />
“Niçin Allah’ı zikrederken cehri zikri tercih ediyorsun?”<br />
<br />
Hace Azizan Ali Ramitenî (k.s.) şöyle cevap vermiş:<br />
<br />
“Bütün alimler, her müminin son nefeste açıktan Allah’ı zikretmesi gerektiğini söylemişlerdir ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu mealdeki sözünü delil olarak ileri sürmüşlerdir:<br />
<br />
‘Ölmek üzere olanlara kelime-i tevhidi telkin edin.’[185][185]<br />
<br />
Tasavvuf yolunun mürşid-i kamilleri olan veliler de bu yüzden şöyle demişlerdir:<br />
<br />
‘Dünyada iken alınıp verilen her nefes, aslında son nefes demektir.’[186][186]–[187][187]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2- GİZLİ ZİKİR HAFi ZiKiR</span></span><br />
<br />
Gizli zikir, şanı büyük bir iştir. Hak yolcusu salikin kalbi bu zikirle nurlanır. Hak yolcusu salikin alacağı yollar, bu şekilde kısalır, tez zamana varacağı yere varır.<br />
<br />
Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Teala’dır. 0, kula şah damarından daha yakındır.<br />
<br />
Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimiz:<br />
<br />
“Zikrin  en hayırlısı, gizli zikirdir,”[188][188] buyurmuşlardır.<br />
<br />
Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:<br />
<br />
“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.”[189][189]<br />
<br />
Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.[190][190]<br />
<br />
Zikrin gizliliği hakkında Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bir çok deliller vardır. Kur’an’da:<br />
<br />
“Rabbini kendi içinde tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”[191][191]<br />
<br />
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”[192][192] buyuruldu. Zira gizli zikir matlub olan şeylerin hasıl olmalarına yarar. Faziletçe daha çok, makam itibarıyle daha büyüktür. Nasıl öyle olmasın ki: O muhafaza edilmiş bir incidir, inciler sandıklarında saklıdır. Ondan, Allah’ın meleklerinin bile haberi olmaz. hafaza (insanların amellerini yazmakla görevli olan melekler) onu deftere yazamazlar. Gizli zikir, aşikar zikirden  faziletçe daha üstün olduğuna dair, ilimde kök salan pek çok alimler olgun arifler açıkça belirtmişlerdir. Gizli zikir yapılması hakkındaki hadis-i şerif ise, şudur: Müslümanların annesi, Hz. Aişe’den rivayet olunur ki:<br />
<br />
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) “Bir kısım zikir diğerinden yetmiş kat üstün olur” diye buyurdu. Camiu’s-Sagir kitabında ise,<br />
<br />
“Zikrin iyisi, gizli olanı, rızkın iyisi, kafi gelendir” geçmektedir. Bu konudaki hadis-i şerifler pek çoktur.<br />
<br />
Dil ile zikredilmesinin faisesi azdır ve pek çok zamanda afetlere maruz kalıp belalardan kurtulamaz. Hatta düşünerek inceleyip insaf edersen yalnız dil ile yapılan zikrin hiçbir faydası olmadığını mukaddes olan ilahi huzura yaklaşmaya sebep olmadığını anlayacaksın. Burada Feyd el-Varid kitabının ibaresi sona erdi.<br />
<br />
Ey kardeşim! Allahu Teala seni yukarıda adları geçen kitapların yazdıkları şeylerle ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetiyle amel etmeye muvaffak eylesin!<br />
<br />
Akli delil dahi gizli yapılan zikrin müstehap olduğuna delalet eder. Mesela: Padişahın kölelerinden veya askerlerinden birisi, huzurunda terbiyeye aykırı olarak yüksek sesle ey padişah, ey padişah! demesi, gayet terbiyesizlik ve ahmaklıktır. Zira, köleler, padişah ve efendilerinin nezdinde sükut edip ses çıkarmamaları adettir. Bu akli delil, Reşahat kitabındadır. Yine Reşahat kitabının sahibi demiştir ki:<br />
<br />
Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin irşadı zamanında, Şeyh Abdülhalık Gücdevanî’nin ruhaniyeti tarafından azimetle amel etmekle memur olunca, gizli zikretmeyi arzu ederek aşikar zikretmeyi terk etti. Emir Külal’ın müridleri, aşikar zikir ettiklerinde, Şah-ı Nakşibend Hazretleri toplantılarından kalkıp onlardan ayrılıyordu. Yaptığı bu hareketi diğer ashabına hoş gelmez, fakat Hace Hazretleri buna iltifat etmeyip kalplerindeki bu düşüncenin izalesine önem vermiyordu.<br />
<br />
Şeyh Alaeddin el-Gücdevanî demiştir ki: Emir Külal el-Vaşî, bana gizli zikir etmemi emretti. Hatta bunu yanında oturanlardan da gizledi.<br />
<br />
Hülasa; ey kardeşim! Nakşibendi tarikatının temeli, gizlice zikir etme usulü üzeredir. Bu tarikatın sadatı (uluları) cehren zikir etmeyi kabul etmezler.[193][193]<br />
<br />
Ebu Hureyre (r.a.) şöyle buyurur: “Kul Rabbisini gizli olarak zikrederse Rabbi de onu gizlice anar. Eğer cehri olarak cemaatla zikrederse Allahu Teala’da onu daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikreder.[194][194]<br />
<br />
“Zikrin en faziletlisi muhafaza meleklerinin işitmediği zikirdir.”<br />
<br />
Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle diyor: “Gizli zikir -açıkça yapılan- zikirden yetmiş kat üstündür. Kıyamet günü olunca Cenab-ı Allah hesaplarını görmek için bütün mahlukatı geri çevirir, Hafaza melekleri de tesbit edip yazdıkları şeyleri getirir, o zaman Cenab-ı Allah buyurur ki: “Bakınız bir şeyi kaldı mı?” Onlar (melekler): Bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerden hiçbir şey terketmedik. Mutlaka hepsini, tesbit edip, yazdık, diye cevap verince Cenab-ı Allah buyurur: “Benim nezdimde sana ait bir iyilik vardır. Onun karşılığını sana vereceğim. O da gizli zikirdir.”<br />
<br />
Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[195][195]<br />
<br />
Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) diyor: “Yapılan işler arasında öyleleri vardır ki; onları hafaza melekleri de bilmezler. O işlerin başında, kalben Allah’ı anmak gelir.[196][196]<br />
<br />
Sonra da şöyle devam etti:<br />
<br />
-Rüya gördüm; halka konuşma yapıyordum.<br />
<br />
O konuşma arasında bana bir melek geldi, şöyle sordu:<br />
<br />
-Yüce Hakk’a yakınlık duygusu kazananlar, en çok ne ile kazanırlar?<br />
<br />
Şöyle dedim:<br />
<br />
-Tam ölçülü gizli iş…<br />
<br />
Yine dedi ki:<br />
<br />
-Yüce Allah, kalblere iyiliğinden verir; amma, ettikleri zikirde temiz duyguları kadar…<br />
<br />
Şu söz de onun: “Tasavvufun on tane temel özelliği vardır: Biri de Allah’ı kalpten zikretmektir.”[197][197]<br />
<br />
Tavus bin Keysan (r.a) şöyle diyordu: “İbadetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riayet edilendir.”[198][198]<br />
<br />
Abdurrahman bin Muhammed es-Sekkaf (k.s.) de şöyle diyor: “Kalb ile ilgili ameller işleyiniz. Zira kalb ile yapılan ameller zahirî amelleri güzelleştirir.”<br />
<br />
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre:<br />
<br />
Arşı a’ladan başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde yedi sınıf insanın arşı a’la’nın gölgesinde gölgeleneceğini haber vererek bunlardan birisinin de: “Kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gizlice Allahu Teala’yı zikredip gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir” diye buyurmuşlardır.[199][199]<br />
<br />
Ebu’l-Hasan eş-Şazili (k.s.) ise şöyle demiştir: “Kalblerin zerre miktar bir ameli, azaların dağlar kadar amellerine denk gelir.”[200][200]<br />
<br />
Ebu Abdullah el-Busrî (k.s) şöyle demiştir: “Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya olur.”[201][201]<br />
<br />
Şeyh Takıyyüddin der ki: “Kalp ile zikir, kalpten gelmeyerek yapılan bir kıraattan efdaldır.”[202][202]<br />
<br />
Muhammed bin Fadl (k.s) diyor ki: “Dil ile zikretmek, günahlara kefarettir. Kalb ile zikr, Allahu Teala’ya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.”<br />
<br />
Seyyid Abdülkadir el-Geylanî der ki: “Asıl Allah’ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.”[203][203]<br />
<br />
Yine Gavs şöyle buyurdu: “Ey evlad! Önce kalbinle Hak Teala’yı an. Sonra da dilinle… Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bilhassa başına gelecek afetlere karşı Hakk’ı an ve sabırlı ol. Hele dünyalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk’ı anmaktan gayri çare yoktur.[204][204]<br />
<br />
Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s) sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan gizli zikre devam etmek gerekir.<br />
<br />
Zikir esnasında insan, Allahu Teala’nm kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit değildir. Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.<br />
<br />
Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.[205][205]<br />
<br />
Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile size çok şey kazandırır.”[206][206]<br />
<br />
İmam Gazali (k.s.) der ki: Faideli olan zikir, devamlı ve kalp huzuru ile olan zikirdir. Gafil kalp ile yalnız dilden yapılan zikrin faydası azdır.[207][207]<br />
<br />
Yine İmam Muhammed el-Gazali (k.s.) demiştir ki: “Allah’tan başka bir şey hatırına getirmemeğe gayret etmeli, halvette kalp huzuru ile Allah Allah demeğe devam etmeli ve öyle bir hale gelmeli ki, dilini oynatmağı terketmeli ve yine Allah Allah der gibi olmalıdır. Sonra bu hale devam etmeli, ta ki zikir, dilden kalbine intikal etsin. Sonra kalbinden de lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnız bu kelimenin manası kalıncaya kadar sabretmelidir.”[208][208]<br />
<br />
Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Zikir, kalpten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs-i natika üzerinde yapılarak bütün vücudu sardığında artık zikir ‘zikr-i sultani’ ismini alır.<br />
<br />
Zikr-i sultani; zikrin insnın bütün vücudunu sarması hatta bütün eşyada hissedilmesi demektir.”[209][209]<br />
<br />
Velilerden Bennan bin Muhammed el-Hammal (k.s.) ise şöyle der: Dille yapılan zikir derecelerin artmasına, kalple yapılan zikir ise Allah’a yaklaşmaya sebep olur.[210][210]<br />
<br />
Gavs-i Kasrevî (k.s.); “Nakşibendi tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta meleklerin bile haberi olmaz. Biri sağ diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçirmezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Allahu Teala açıkladığı zaman bilinir.<br />
<br />
Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.<br />
<br />
İşte Nakşibendi zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını batıl etmez. O öyle bir maldır ki Allahu Teala’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.”[211][211]<br />
<br />
Abdurrahman et-Tahi (k.s.) de şöyle demiştir: “Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehri olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (c.c.) veya Lailaheillallah kelimei teyyibelerini sesli olarak dört sefer söylerse tarikattan düşerler.”[212][212]–[213][213]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gizli zikir iki şekilde olur:</span></span><br />
<br />
Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır.[214][214]<br />
<br />
“Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrederim.”[215][215] Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulunduğunu gösteriyor.<br />
<br />
Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah… Allah… ‘denir. Allah lafzı, alemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Diğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.<br />
<br />
Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahta ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zikrin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah”zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.[216][216]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vird Nedir?</span></span><br />
<br />
Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır.<br />
<br />
Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird, beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler ‘virdi olmayanın varidi olmaz’[217][217]  demişlerdir.<br />
<br />
Varid,. manevi feyiz ve ilahi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. 0 sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.[218][218]<br />
<br />
Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub eserinde virdlerle ilgili özel bölümde özetle şöyle der:<br />
<br />
“Bil ki vird ve evrad; kulun Allahu Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenab-ı Hakk’a verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder.”[219][219]<br />
<br />
Muhammed Emin Erbilî (k.s.) demiştir ki: “Kalbini başka şeyle meşgul eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kirletmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zorlaşır.”<br />
<br />
Hz. Ömer’in, gece virdinden bir ayet-i kerimeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hatta bu yüzden bir hasta gibi günlerce ziyaret edildiği rivayet edilmiştir.<br />
<br />
Malik bin Dinar (r.a.) diyor ki: “Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getiremedim. Rüyamda birisi karşıma çıktı ve okuryazarlığın var mı? dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kağıt parçası verdi. Kağıtta; Dünyanın geçici ve aldatıcı nimetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennetin zevk aldığın bu uyku, ebedi saadetine yarayacak ibadetine mani olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur’an-ı Kerim oku. Zira bunlar, uykudan hayırlıdır.”<br />
<br />
Tacüddin (İbn-i Ataullah) İskenderî (k.s): “Kişinin devamlı edindiği virdi kendisini Allah’a yaklaştırır ve ancak cahiller virdi hakir görürler, halbuki vird sahibini yükseltir, ali makamlara çıkarır” demiştir.[220][220]<br />
<br />
Büyük üstad Ebu Ali ed-Dekkak şöyle demiştir: “Manevi varidatlar (fayiz ve ihsanlar) virdlere bağlıdır. Kimin zahirde sürekli yaptığı bir virdi yoksa, onun sırlarında (iç aleminde) bir varidi (feyzi) yoktur.”[221][221]<br />
<br />
Virdi olan gafletle de olsa vird çekmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olur.<br />
<br />
Büyük arif İbn-i Ataullah İskenderî (k.s) şöylr diyor: “O esnada Allahu Teala ile huzurda olmasan da, zikri terk etme! Çünkü zikir ettiğin halde Ondan gafil olman, zikir etmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki, böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”[222][222]<br />
<br />
Ebu Osman’a şöyle bir soru soruldu: “Biz Allahu Teala’yı zikrediyor, fakat bunun zevkini ve halavetini kalbimizde bulamıyoruz.” Ebu Osman bu soruya, “şükrettiğiniz zaman sizi zikrin daha yüksek derecesine yükseltir. Zira şükrederseniz nimet ziyadeleşir.” diye cevap verdi.<br />
<br />
Ebu Osman (k.s.): “Gafletin (ve zikirden uzak kalmanın) sıkıntısını çekmeyen, zikirdeki ünsün tadını bulamaz.” diyor.[223][223]–[224][224]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaç çeşit vird vardır?</span></span><br />
<br />
Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letaif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A- KALP ZİKRİ/VİRDİ</span></span><br />
<br />
a) Kalp virdi nasıl verilir?<br />
<br />
Kalp zikri dersi almanın/vermenin bazı şartları vardır:<br />
<br />
1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.<br />
<br />
2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.<br />
<br />
3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.<br />
<br />
b- Kalb virdi alması için mürid zorlanır mı?<br />
<br />
Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.<br />
<br />
c- Kalb virdi nedir? İlk kaçtan başlar?<br />
<br />
Kalbin üzerinde Lafza-i Celal, (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez.<br />
<br />
f) Kalb zikri nasıl artırılır?<br />
<br />
Kalp virdi, en az aralıksız 4 ay çekilmek kaydı ile artırılır. Yani alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur.<br />
<br />
Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürid mürşidine veya vekiline danışarak virdini artırabilir.<br />
<br />
21 binden sonrası Letaif virdine girer.<br />
<br />
•  Çocuklar kalb zikri alabilir mi?<br />
<br />
Sadat-ı Kiram’ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağma gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.<br />
<br />
g) Sadatların ismini ezberleyemeyenlere ne virdi verilir?<br />
<br />
Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Sadat-ı Kiramın isimlerini                    <br />
<br />
ezberlememiş kimselere isterlerse geçici ders ( acemi dersi) verilir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B- LETAİF ZİKRİ</span></span><br />
<br />
1- Letaif ne demektir?<br />
<br />
Letaif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nurani cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur.<br />
<br />
2- Letaiflerin vücuttaki yerleri ve görevleri nedir?<br />
<br />
Kamil mürşidler letaifleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir.<br />
<br />
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen halk alemindendir. Bunlartoprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.<br />
<br />
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘Mülk alemi’ denir.<br />
<br />
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi ruhtur.<br />
<br />
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesi nin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.<br />
<br />
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı halk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.<br />
<br />
•    Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:<br />
<br />
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahallidir.<br />
<br />
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahallidir.<br />
<br />
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahallidir.<br />
<br />
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir, ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.<br />
<br />
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlahi sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.<br />
<br />
Nefs, latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.<br />
<br />
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hal perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.<br />
<br />
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kamilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.<br />
<br />
Mürşid-i kamil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her halde zikretme haline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’m razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.<br />
<br />
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kamilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.<br />
<br />
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.<br />
<br />
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.<br />
<br />
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.<br />
<br />
Letaifleri hakîki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">C- NEFY U İSBAT ZİKRİ</span></span><br />
<br />
Letaif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.<br />
<br />
Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zati zikirdir. Zati zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir haline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. 0 insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, İlahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nakşibendilikte Evvabin Namazı Kılmak ve Rabıta Yapmanın Usulu Nasıldır? Rabıta Nasıl]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21883</link>
			<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 10:43:41 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21883</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nakşibendilikte Evvabin Namazı Kılmak ve Rabıta Yapmanın Usulu Nasıldır? Rabıta Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Sözlük manası ile rabıta, iki şeyi birbirine bağlayan ip, ilgi, sevgi, alaka, münasebet demektir.[1] [2]<br />
<br />
Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah’ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teâlâ’nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.<br />
<br />
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.<br />
<br />
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.<br />
<br />
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.“ [3]<br />
<br />
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.” [4]<br />
<br />
Bütün gaye Allah’tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O’na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayâlı/edebli olmaktır. Buna kısaca takva denir.<br />
<br />
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti kerimede Allah’ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.<br />
<br />
İşte rabıta, Allahu Teâlâ’nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah’a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah’a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:</span></span><br />
<br />
“Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah’ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.<br />
<br />
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala’ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.<br />
<br />
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah’ın s.a.v gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.<br />
<br />
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edeb ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.<br />
<br />
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edeb ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır. [5]<br />
<br />
Rabıtanın aslı, Allah'ın [celle celâluh] kitabı olan Kur'an’a, Hz. Resûlullah'ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine ve imamlarımızın sözlerine dayanmaktadır.<br />
<br />
Kur'ân-ı Kerîm'deki deliller:<br />
<br />
Cenâb-ı Hak,<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda mücâhede edin ki kurtuluşa eresiniz" (Mâide 5/35) buyurmaktadır.<br />
<br />
Şayet, "Âyetteki vesileden maksat, rabıta olmayabilir" dense deriz ki: "Evet, söz konusu âyetin manası umumidir. Fakat emredilen şey, vesiledir. Vesilelerin en faziletlisi ise rabıtadır. Zira vesile, ya Resûlullah Efendimiz'dir [sallallahu aleyhi vesellem] ya da onun vârisi ve vekili olan kâmil velilerdir.<br />
<br />
Sonra Allah Teâlâ,<br />
<br />
"(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Âl-i İmrân 3/31 buyurmaktadır.<br />
<br />
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede rabıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak, tâbi olunan kimseyi görmeyi gerektirir. Bu görüş, ya hissî ya da mana yolundan hayal etmekle olur. İşte rabıtadan maksadımız budur. Aksi halde ittiba gerçekleşmez ve itibadan söz edilemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabıtanın sünnetteki delili:</span></span><br />
<br />
Buhârî'nin ifadesine göre, Hz. Ebû Bekir'in [radıyallahu anh], "Yâ Resûlallah, her yerde hatta helada bile, senin ruhaniyetin benden ayrılmıyor, bundan hayâ ediyorum" diyerek halini şikâyet etmesidir. [6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmamlarımızın sözlerine gelince:</span></span><br />
<br />
Büyük ârif imam Şa'rânî [kuddise sırruhû), Nefehâtü'l-Kudsiyye adlı kitabında zikir edeplerini izah ederken şöyle demiştir:<br />
<br />
"Zikrin yirmi edebi vardır. Bunlardan önemli olanlarından biri, sâlikin şeyhinin sûretini iki gözü ortasından hayal ve tasavvur etmesidir. Bu iş, ehl-i tasavvufa göre edeplerin en gereklerindendir. Çünkü bu sayede mürid, Allah Teâlâ ile beraber olma edebine ve O'nu murakabe haline ulaşır." [7]<br />
<br />
Bizim de rabıtadan maksadımız budur. Bundan başka bir şey değildir.<br />
<br />
Şeyh Tâceddin en-Nakşibendî [kuddise sırruhû] yazdığı Risâle'sinde şöyle demektedir:<br />
<br />
"Mürid, dünyalık işlerini bitirdikten sonra yeniden abdest alır. Sonra tenha bir yere çekilir. Oturduğunda ilk yapacağı şey, mürşidinin sûretini hayaline getirmektir."<br />
<br />
Şeyh Abdülganî en-Nablusî de [kuddise sırruhû], söz konusu risâlenin üzerine yaptığı şerhte şöyle demiştir:<br />
<br />
"Mürid, şeyhinin sûretini en kâmil ve en güzel şekilde düşünmelidir ki, ondan yardım alabilsin, istifade edebilsin. Çünkü şeyh, mürid için Allah'ın huzuruna açılan kapı ve O'na ulaştıran bir vasıtadır. [8]<br />
<br />
Rabıtanın hedefi, müridi fenafillah makamına yükseltmektir. Bu makam ihsan mertebesi olup, yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır.<br />
<br />
Mürşid bu makama ulaştırdığı müridini Allah Teâlâ'ya emanet eder ve aradan çekilir. Artık rabıta murakabe adını alır. Murakabe, her yerde ve her şeyde Allah Teâlâ'nın azametini müşahede etmektir. [9]<br />
<br />
Rabıtanın genel olarak anlamını Abdurrahman et-Tâhî hazretleri şöyle ifade etmiştir:<br />
<br />
"Mürşidin sûretinden yayılan nurun müridin her tarafına yayılıncaya kadar mürşidin sûretine bakmaktır. Mürid, mürşidin sûreti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin sûretini buraya yerleştirmelidir." Mübareğe sormuşlar:<br />
<br />
"Kurban, nerede olursam olayım, bu şekilde ben rabıta yapamıyorum, o bahsettiğiniz görüntü gözümün önüne gelmiyor!" diye... Şöyle buyurmuş: "İnsanın istediği yanına gelmeyince, o, istediğinin (mürşidi ziyaret ederek) yanına gitmelidir." Yani şeyhini(n suretini) yanına getirinceye/gönlünde tutuncaya dek sık sık onu ziyarete git tekrar tekrar şeyhine git. [10]<br />
<br />
Rahmetli Mehmet Ildırar diyor ki: “Sâdât-ı kirâm efendilerimizde defalarca şahit oldum; rabıtaya oturdukları vakit saatine bakıyorlardı. Bitirince de arada geçen süreyi kontrol ediyorlardı. Neden? Çünkü rabıtada geçen zaman çok önemlidir. Rabıtanın en azı on beş dakika, normali yarım saat, iyisi ise bir saattir. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de Şeyda hazretleri de ramazan ve mübarek günler hariç, akşam namazının sünnetini ve evvâbîn namazını kıldıktan sonra rabıta yapmışlardır. [11]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu:</span></span><br />
<br />
"Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek uzaktan tesir ederek olur. Mürid, yol gösteren mürşidine karşı kalbindeki muhabbet bağı ile her an onun gibi olmakta ve mürşidinden akseden, yayılan nurlar ile temizlenmektedir. Müridin, bunları anlamasına lüzum yoktur. Aslında nurları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her an olgunlaşan ve tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne gerek vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez!"[12]<br />
<br />
<br />
Rabıta, tasavvufta çok önemli bir usuldür, bir yoldur. İmam Gazâlî hazretleri (k.s) rabıta için, "Sofinin mürşidinden emdiği ana sütü" ifadesini kullanır.<br />
<br />
Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri de (k.s), "Mürşidin gölgesi, zikr-i Hak'tan iyidir" buyurmuştur. Bu kelâmı, İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) oğlu Hâce Masum hazretleri (k.s) şöyle açıklamıştır:<br />
<br />
"Rabbin azâmeti bakımından, kul ile Rab arasında hiçbir münasebet yok ki kul Rabbinden istifade edebilsin. Öyle ise kula iki cihetli, beşeriyet ve mukaddesiyet cihetiyle muttasıf olan bir vasıta lazımdır. Rabıtanın maksadı, Allah'ın feyzinden istifade etmektir. Gerçekten rabıta, zikr-i Hak'tan (Allah’ı zikretmekten) efdal olduğu için değil belki halis kul ile kadim olan Rabbin arasında münasebet kurduğu için sofiye menfaat sağlaması bakımından üstün sayılmıştır." Yani sofinin olgunlaşmasını rabıta sağlar. Allah'a yaklaşmak zikirle olur. Şu halde mesele, süt emen çocuğun annesine muhtaçlığına benziyor. Hak yolcusu olan sofi de şeyhine daima muhtaçtır.<br />
<br />
İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), "Rabıta, Allah'a ibadette huzura kavuşturucudur. Rabıta esnasında kalbe gaflet gelmez. Rabıtada, Allah'tan gayri her şey kalpten silinir. Onda yalnız mürşidin hayali, ondan da (bir müddet sonra) vazgeçip murakabe safhası başlar" buyurmuştur.<br />
<br />
Şah-ı Hazne (k.s) Mektubatında şöyle buyurur:<br />
<br />
"Rabıta, Nakşibendîliğin medarıdır. İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), 'Rabıta Allah'a yapılan ibadetler için mânevî huzura kavuşturan vesilelerin cümlesinden olup fuzûlî hatıraları giderir.' buyurdu. [13]<br />
<br />
Sohbet iki türlüdür: Cismani ve ruhani. Ruhani ve kalbi beraberliğe sevgi ve rabıta denir. Rabıta, gönlün sevdiği ile beraber olmasıdır.<br />
<br />
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik iki türlü olur:<br />
<br />
Birincisi, zâhirî beraberliktir. Bu, onlarla birlikte olmak, onların sohbet halkalarına girmek, meclislerinde bulunmaktır. Buna devam eden müridin kalbi, sadık velilerin iç âlemindeki nurla nurlanır, onların ahlâkı ile ahlâklanır.<br />
<br />
İkincisi, manevi beraberliktir. Bu, müridle Allah arasında vasıta olmayı hak etmiş kimselere kalbini bağlayarak rabıta etmektir. İstifade etmek için sürekli onlarla aynı meclisi paylaşmak ve zâhir gözleriyle onları seyretmek gerekmez. Onlarla her yerde birlikte olma keyfiyetini elde ederek şekilden manaya geçmek lazımdır. Bunu gerçekleştiren mürid, gönül gözüyle onları seyreder. Buna özenle devam edildiği zaman onların sırrı ile müridin sırrı arasında bir ilişki ve birleşme oluşur. Böylece onlarda hâsıl olan gerçek gaye müridin hakikatinde de gerçekleşmiş olur. [14] [15]<br />
<br />
Kâmil bir mürşidi vesile kılarak Allah yoluna çıkan bir insan, önündeki rehberi ile ruhen tanışmazsa, kalben kaynaşmazsa, onunla aynı sevgide buluşmazsa, kendisinden nasıl istifade edebilir?!..<br />
<br />
Allah için böyle bir rabıtaya ve sevdaya sahip olmayan insan, acaba kalbini hangi tür rabıtalar ve sevdalar ile ıslah ve ihya edecek? [16]<br />
<br />
Bu yolda ilerlemenin şartı mürşidi sevmeye bağlıdır. Mürşid sevgisinin artması için de mürşid rabıtası ve sohbeti lazımdır. Sevgi arttığı nisbette istifade de artar. İnsanın mürşide sevgisi artmıyorsa yerinde sayıyor demektir.<br />
<br />
İnsan, mürşidinden sevdiği ölçüde istifade edebilir. Mürşid doktora, sofi de hastaya benzer. Sofide, "Beni bu doktor iyi edebilir" itikadı yerleşmiş olacak ki istifade edebilsin. [17]<br />
<br />
Mürşid-i kâmilin rabıtası, sohbeti, kendisinden sık sık bahsedilmesi kalplerin pasını siler. Mürşid vasıtadır; asıl maksat Allah'tır.<br />
<br />
"Bir kadeh muhabbet şarabı iç. O zaman gönlün Mevlâ'ya mütemayil olur. Ten kadehin kırılır, yerine nur-i Muhammedi teşekkül eder" diyor Hz. Mevlânâ...<br />
<br />
Şarap, mecazdır. Şaraptan maksat şeyhtir. Ne mutlu evliya şarabı içene! [18]<br />
<br />
Terbiye tek başına olmaz. Bunun en güzel yolu kâmil insanlarla beraber olmaktır. Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ayeti (Tövbe, 119) bunu emreder.<br />
<br />
Tasavvuf büyükleri, rabıtanın öz itibariyle şu âyetlere dayandığını belirtmişlerdir:<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun." [19]<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz." [20]<br />
<br />
Her iki âyet de bize takvayı emrediyor. Takvayı elde etmek için birinci âyette Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci âyette ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.<br />
<br />
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik ya beden ile ya da kalp ile olur. Asıl mesele onlarla Allah yolunda kalp ile beraber olmaktır. Beden ile beraberlik bundan sonra fayda verir.<br />
<br />
Bedeni camide, kalbi caddede olan birisi, gerçekte camide değildir.<br />
<br />
İşte rabıta, Allah Teâlâ'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile kalp, gönül, hayal, sevgi, fikir, fiil ve bedenle beraber olmaktır.<br />
<br />
Mürşidle ilk beraberlik onun terbiyesine girmekle başlar. Ardından mürid onunla aynı meclisi, aynı mekanları, aynı işleri, aynı ibadetleri paylaşmaya başlar. Bundan sonra mürid, kalben mürşidine yakınlık duyar.<br />
<br />
Mürid mürşidini yakından tanıdıkça, onun Allah'a karşı sevgisini, güzel edebini gördükçe kendisine hayran olur. Onu Allah için sever. Onun gibi samimiyetle Allah adamı olmaya ve güzel amel yapmaya yönelir.<br />
<br />
İşte asıl hedef bu kalp ve gönül beraberliğidir. Bu sevginin ve beraberliğin sonucu mürşiddeki ihlâs, takva, edep ve ilâhi aşk, müridin samimiyet derecesine göre kendisine geçer. [21]<br />
<br />
Rabıta, sadıklarla bulunmak demektir. Rabıta, onlara kadar uzanan, onlara bağlayan manevî bir hattır, manevî bir bağdır. Zahîren nasıl huzurlarına varılıyorsa, rabıtayla da ma'nen onların huzurlarına varılır. İnsan rabıta yaptığı müddetçe onların huzurlarında olur.<br />
<br />
İnsan Allah dostlarıyla bulunur, onlarla oturup kalkarsa, yankesicilerin insanın haberi olmadan ceplerini boşalttığı gibi, Allah dostları da hiç insanın haberi olmadan gayet ustalıkla, insanın kötü ahlâkını, içinde bulunan kin, buğz, adavet, riya, hased ve küfür gibi hastalıkları kesip atar. Yankesicinin habersizce cebi kesip aldığı gibi, onlar da insandaki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek Allah'a çekerler. [22]<br />
<br />
Şeyh Muhammed Esad Erbilî hazretleri, Mektubat' ında (Yedinci Mektup) şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
"Nakşibendî tarikatının kurtuluş dairesine giren ve şeyhinin gösterdiği âdâp üzerinde zikirlerine başlayan sadık bir mürid, Cenab-ı Hakk'ın, “Sadıklarla beraber olunuz' (Tevbe, 9/119) emr-i celilesine uyarak, şeyhini hiçbir an hatırından çıkarmamalıdır. Bunun hikmeti şudur: Nefis ve şeytan gibi iki amansız düşmana karşı koymak her yiğidin harcı/işi değildir. Bu düşmanlar milyonlarca mümini gaflete sokarak Cenab-ı Hakk'a karşı isyana sevketmiş ve etmektedir. Müminlerin, bir kuvvete dayanmadan bu düşmanlara karşı gelebilmeleri müşküldür. Bu sebeple sâlik/mürid, bu kuvveti, Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) mânen dayanan bir mürşid-i kâmil silsilesinde aramalıdır. Cenab-ı Hakk'ın sadık bir kulu olduğuna inanarak kendisine şeyh edindiği mürşide maddî ve mânevî irtibat ile bu ruhanî beraberliğe/rabıta girmelidir." [23]<br />
<br />
Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, zâtî sıfatların hakikatine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini hayalinde muhafaza etmekten ibarettir. Zira bu sıfatlarla sıfatlanmış kâmil şeyhi görmek,<br />
<br />
"Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah hatırlanır" [24] meâlindeki hadis-i şerif gereğince kalpte zikrin faydasını doğurur. Böyle bir mürşidin sohbeti ise, "Onlar, Allah ile meclis kuranlardır" [25] meâlindeki hadis gereğince de Allah ile kalbî beraberliğin oluşmasını sağlar.<br />
<br />
Hiç şüphesiz salihlerle birlikte olmayı teşvik eden sayısız hadis mevcuttur.[26] Şeyh, bir oluk gibidir. Feyiz, onun okyanus gibi geniş kalbinden kendisine rabıta kuran müridin kalbine akar. Mürid, "Kişi sevdiği ile beraberdir" [27] hadis-i şerifi gereğince şeyhinin simasını hayalinde tutmaya, onu hayal etmeye çalışmalıdır. Onu daima hayalinde tutmak suretiyle şeyhinin vasıfları ile vasıflanır, halleriyle hallenir ve onu sevmeye başlar. Ayrıca fenâ fi'ş-şeyh (bütün varlığını şeyhinin manevi şahsiyetinde yok etme hali) fenâ fillâhın (bütün benliğini Allah'ın varlığında yok olmasının) başlangıcıdır.[28]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabıta Kur’an’da zikredilen tefekkür ve murakabenin bir çeşidi ve türüdür.</span></span><br />
<br />
Rabıta, Kur'an'da ve sünnette emredilen tefekkürün bir çeşididir. Bu anlamda bir nevi murakabedir. Allah Teâlâ'nın zatı dışında her şey tefekküre konu edilebilir. Çünkü hadisler, Allah'ın bizzat şeklini düşünmeyi yasaklamıştır. [29]<br />
<br />
Diğer yandan tefekkür ise emredilmiştir, farzdır. Kalbin en önemli vazifesi de tefekkür yoluyla uyanmak ve yüce Allah'a bağlanmaktır.<br />
<br />
Tefekkür kâinattaki ilâhi sanata bakıp. Yüce sanatkârı tanımak ve ona hayran olmaktır. Tefekkür varlıklarda gizlenen ilâhi güzellikleri ve tecellileri gönül gözüyle seyretmektir. Kâinattaki bütün güzelliklerin, üstünlüklerin, izzet ve şerefin asıl sahibi Allah Teâlâ'dır. İnsan olsun melek olsun, her kimde ne varsa O'nundur. Aklın vazifesi O'nu tanımak, gönlün vazifesi O'nu aramak, kalbin vazifesi O'nun sevgisini tatmaktır.<br />
<br />
Yüce Yaratıcı zatını nur ile gizlemiş, bazı tecelliler ile perdelemiştir. Ardından bütün akıllılara, adeta 'Bana gelin, beni tanıyın, benim dostum olun' dercesine haber göndermiştir.<br />
<br />
Bu yüzden ilâhi sevgiye gönül verenler, her yerde, her şeyde, her sevgilide O'na ait bir ilim aramış, O'ndan bir haber duymak istemiştir.<br />
<br />
Bu hususta Yüce Mevla'yı sevenlerine tanıtacak ve sevgisini tattıracak en güzel yol, O'nun boyası ile boyanmış, her halleriyle O'nun şahidi olmuş kâmil müminlerdir. Zira onlar rabbani âlimlerdir, kâmil mürşidlerdir. Onlardaki ilâhi ilme ve sevgiye ulaşmak için kalp hazinelerine girmek gerekir. Kalbe girmek için kalbi kullanmak icap eder.<br />
<br />
Ayrıca, sevgi dolu bir gönülle mürşidin kalbine yönelmek, ihlâsla ihtiyacını dile getirmek, samimiyetle yardım talep etmek, sabır ve edeple kalbin kapısında beklemek gerekir. Böyle olunca kalp kalbe açılır, birinden diğerine nur intikal eder, ilim geçer, feyiz akar, sevgi yayılır. [30]<br />
<br />
Kişinin Allah’ın sevgili kulunu tasavvur etmesi kadar münasip bir tavır yoktur.<br />
<br />
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah’a ve ahirete bağlamaz. [31]<br />
<br />
Rabıtaya şirk demek, bu sözü söyleyeni sıkıntıya sokar. Kalbin herhangi bir şeye ilgi duyup bağlanmasına da rabıta diyebiliriz. Bu tür bağlanma, iyi veya kötü olabilir. Kalbin sevip bağlandığı bu şey, bir insan olabileceği gibi eşya, dünya, para gibi şeyler de olabilir. Bu manadaki rabıtayı bütün insanlar farklı isim, şekil ve derecelerde yapmaktadırlar.<br />
<br />
Rabıtayı inkâr etmek, insanı inkâr etmek demektir.<br />
<br />
Çünkü rabıta, düşünmek, hayal etmek, sevmek, özlemek, özenmek ve etkilenmekten ibarettir. Bu bir insanın en tabii halleridir. Bir insanın en tabii halini tümüyle reddetmek yerine, yanlış davranışını ıslah etmek daha uygundur.<br />
<br />
Mürşid üzerinden gelecek bütün sevgi, feyiz, nur ve mânevî ilimler aslında yüce Allah'ın rahmeti ve mülküdür. Onları doğrudan yüce Allah'tan alabilecek bir kimsenin, arada başka vasıtaya ihtiyacı yoktur.<br />
<br />
Ancak bu rahmeti çekmek, onu muhafaza etmek ve hakkını vermek için kalbin çok ciddi bir terbiyeden geçmesi ve ilahi emanetleri taşımaya hazır hale gelmesi gerekir. Yoksa manen hasta ve gafil bir kalp, bu haliyle o nimetlere ulaşamaz.<br />
<br />
Hasta kalbin terbiyeye ve özel desteğe ihtiyacı vardır. İşte rabıta, kalbi kâmil mürşidin elinde terbiye edip temizlemek ve onun vereceği özel destek ile kalbi kuvvetlendirmektir. [32]<br />
<br />
Sahabe hazırda ve gaipte Resulullah’ı (s.a.v) düşünüp rabıta etmişlerdir.<br />
<br />
Sevban (r.a.), bir gün mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü’nün huzuruna girdi. Rasul-i Kibriya Efendimiz (s.a.v.), “Neyin var senin?” diye sordu. Sevban (r.a.):<br />
<br />
“Ey Allah’ın Rasulü! Ben sizi kendimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum, duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz niçin ağladığını sordu. Sevban r.a. şöyle dedi:<br />
<br />
“Sizin ve benim vefat edeceğimizi düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum, sizi göremem. Bunun için ağlıyorum.”<br />
<br />
Efendimiz s.a.v. sükût etti. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:<br />
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır! Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)<br />
<br />
Rasulullah s.a.v. Efendimiz ona, “Müjde sana, sevin.” buyurdu. [33] [34]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ VE ÇEŞİTLERİ</span></span><br />
<br />
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekillerine göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mürşidin huzurunda yapılan rabıta;</span></span><br />
<br />
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisini de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi düşünür. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak mana sultanının huzuruna arzeder. Bu hal, hayalle değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar. Rabıtada hedef mürşidin yüzü değil özüdür;  zahiri değil sırrıdır. Mürşidden alınacak ilahi marifet, sevgi, feyiz ve nur kalbindedir. Kalbe, kalple girilir; bunun için mürşidin huzurunda da olsa, rabıtada baş gözü kapanır, gönül gözü açılır, gönül diliyle kendisine arz-ı hal edilir. Himmet istenir. İnsanın yüzü zatını temsil eder, göz gönlün penceresidir, bakış ve nazar iki kaşın arasından gerçekleşir; bunun için rabıtada önce kamil insanın yüzü, sonra özü hedefe alınır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mürşidin gıyabında yapılan rabıta;</span></span><br />
<br />
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Biri günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usülüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÜNLÜK DERS OLAN RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ</span></span><br />
<br />
Günlük ders olarak yapılan rabıta;<br />
<br />
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman normal zamanlarda akşam namazından sonra Evvabin Namazı Kılınır ve ardından da Rabıta Yapılır, ramazan-ı şerifte ise öğle namazından sonra abdestli bir şekilde kıbleye karşı edep üzere oturur, gözlerini kapatır, 25 defa estağfirullah der. Mürşidinin İlahi nura ayna olan ve dolunay gibi parlayan cemalini hayalinde canlandırır.<br />
<br />
Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek veya doğrudan kalbine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.<br />
<br />
Kadınlar ders rabıtası yaparken mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür.  Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evvabin Namazı Nedir? Vakitleri Ne Zamandır? Kaç Rekattırlar? Nasıl Kılınır?</span></span><br />
<br />
Evvabin namazı: Evvâb( Veya Tevvab) "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokca yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.<br />
<br />
Ammâr b. Yâsir (r. anhümâ)'den şu hadis rivayet edilmiştir:<br />
<br />
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."<br />
<br />
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: "Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir"<br />
<br />
(el-İsrâ, 17/25 ; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri'l-İzah, İstanbul 1984. s.74)<br />
<br />
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم<br />
<br />
<br />
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا<br />
<br />
Euzubillahimineşşeytanirracim<br />
Bismillahirrahmenirrahim<br />
<br />
Rabbukum a’lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ<br />
<br />
Meali :<br />
<br />
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O’na yönelip, tövbe edenleri) avf ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.<br />
<br />
(Sadakallahul Aziym İSRA Suresi 25. ayet)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Altı Rekatlık Evvabin Namazının kılınışı</span></span><br />
<br />
1. Rekat<br />
"Niyet ettim Allah rızası için Altı rekat evvabin namazını kılmaya" diye niyet ederiz<br />
"Allahu Ekber" diyerek İftitah Tekbiri alır ve namaza başlarız<br />
Sübhaneke'yi okuruz<br />
Euzü-besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
<br />
2. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
Oturarak Ettahiyyatu okuruz<br />
<br />
3. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
<br />
4. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
Oturarak Ettahiyyatu okuruz<br />
<br />
5. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
<br />
6. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
Oturarak Ettahiyyatu ve Allâhumme salli, Allâhumme Bârik ve Rabbenâ dualarını okuruz<br />
"Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" diye sağa ve sola selam vererek namazı tamamlarız<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatın her anına yayılan rabıta;</span></span><br />
<br />
Buna manevi ve hayali rabıtada denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıtada Mürid bütün vakitlerini kalben uyanık geçirmeye çalışır, görülen şeylerden ibret alır, edebini güzelleştirir. Rabıtanın feyzi ve ışığı içinde yapılan ameller, güzel olur, insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.<br />
<br />
Manevi rabıta, müridin mürşidinin hayatının merkezine koyması, gönlünü ve gününü onun hayal ve hatıralarıyla doldurmasıdır. Bu rabıtanın bir şekli de mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehlibeytini, oturduğu yerleri, kendisi ile ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.<br />
<br />
Mürid, yolda yürürken yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan, Allah’ın Rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.<br />
<br />
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidinin başucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Ancak namazın içinde rabıta yapılmaz. Buna özellikle dikkat edilmelidir.<br />
<br />
Sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne; (k.s) müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir “Mürid sanki üstadı daima kendisi ile berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla, başkalarıyla karşılaştığı zaman onun hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun başucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.”[35]<br />
<br />
Vesveseden kurtulmak içinde rabıta yapmak gerekir.<br />
Gavs-i Hizani (k.s) şöyle derdi: “Kalbe gelen vesvese ve kuruntuları def edecek rabıtanın yapılış şekli, müridin mürşidinin suretini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur etmesidir. Zira bana bildirildiğine göre, şeytanın kalbe giriş yolu insanın baş tarafıdır.[36]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER</span></span><br />
<br />
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.<br />
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.<br />
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.<br />
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.<br />
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet)  gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.<br />
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:<br />
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[37]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER</span></span><br />
<br />
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.<br />
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.<br />
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.<br />
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.<br />
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet)  gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.<br />
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:<br />
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[38]<br />
Rabıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.<br />
Mürşidin sağlığında ondan başkası rabıta edilemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KİME RABITA YAPILIR</span></span><br />
<br />
Rabıtayı yapandan çok rabıta yapılanın durumu önemlidir. Herkes rabıta yapılmaya uygun değildir. Zira rabıta yapanla yapılan arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Yanlış kişiye yapılan rabıta kişiyi yanlışa götürür. Rabıta yapılacak kişide iki özellik olması şarttır.<br />
1.      Hz. Resülullah’ın (s.a.v) gerçek varisi olması:<br />
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allah Teala’ya tam teslim olma halini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir. [39]<br />
2.      Mürşidin hayatta olması:<br />
Gavs-ı Hizani (k.s) buyuruyorki: ”Şehadet (halk) âleminde olan biri, berzah (kabir) âleminde olan birine yaptığı rabıtadan fayda göremez.”<br />
Zaten berzah âleminde olan bir şeyhin, şahadet âleminde olan bir müride faydası olsaydı, herkes Resülullah’ı (s.a.v) rabıta ederek diğer şeyhlere rabıta etmeye ihtiyaç duymazdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) dünyadaki hayatından daha mükemmel hayatta Ravza-i Mutahhara’da diri ve bütün mahlûkatın mürşidi-rehberi olduğundan rabıta edilmeye daha layıktır.<br />
<br />
[1] Cevheri. es-Sıhah. 3/1127; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, 7/302-303; Zebidi, Tacu'l-Arus, 19/298-304<br />
[2] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78-79.<br />
[3] Tevbe suresi ayet-119<br />
[4] Maide suresi ayet-35<br />
[5] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.<br />
[6] Mevlânâ Hâlid, Hâlidiyye Risalesi, s. 16.<br />
[7] Şa'rânî, el-Envârü'l-Kudsiyye, 1/58.<br />
[8] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.194-196.<br />
[9] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82-83.<br />
[10] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.225.<br />
[11] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.224.<br />
[12] İmam-ı Rabbânî, Mektubat, 260. Mektup<br />
[13] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.571-576.<br />
[14] Mevlânâ Safî, Reşehât. s. 184.<br />
[15] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Seniyye, Semerkand Yayınları, Sf.198.<br />
[16] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78.<br />
[17] Dr.Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi.<br />
[18] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.476.<br />
[19] Tövbe. 119.<br />
[20] Maide, 35.<br />
[21] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82.<br />
[22] S.Abdulhakim Bilvanisi (k.s.a), Sohbetler, Otuz ikinci Sohbet.<br />
[23] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.222.<br />
[24] İbn Mâce, Zühd, 4 (nr. 4119); Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, nr. 6; İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, nr. 217, 218; Ibn Ebü'd-Dünya, Kitâbü'l-Evliyâ, nr. 48.<br />
[25] Bu manayı destekleyen hadisler için bk. Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 6; Tirmizî, Zühd, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21251; 3/277; Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 5029.<br />
[26] Bk. Buhârî, Büyü, 38, Zebâih, 31, Daavât, 66; Müslim, Birr, 45, Zikir, 8; Ebû Davud, Edeb, 16; Tirmizî, Daavât, 129; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/405; Beyhakî, Şuabû'l-Imân, nr. 531; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 856.<br />
[27] Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/395.<br />
[28] MUHAMMED b. ABDULLAH el-HÂNÎ, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.181.<br />
[29] Ebû Nuaym. Hilye. 6/67: Taberânî. el-Vasıl, no 631» Beyhakî. Şuabü'l-lmân. no. 126; Elba-m Sahi ha. no 1788<br />
[30] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80-81.<br />
[31] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.<br />
[32] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80.<br />
[33] Said b. Mansur, Sünen, nr. 661; ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/588-589; Taberânî, el-Kebir, nr. 12559; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 7/7.<br />
[34] Semerkand Dergisi, Nisan 2007.<br />
[35] Muhammed Diyaüddin<br />
[36]Minah s.44<br />
[37] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid,  105-106<br />
[38] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid,  105-106<br />
[39]S.Saki Haşimi ,Arifler Yolunun Edepleri,s.76<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nakşibendilikte Evvabin Namazı Kılmak ve Rabıta Yapmanın Usulu Nasıldır? Rabıta Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Sözlük manası ile rabıta, iki şeyi birbirine bağlayan ip, ilgi, sevgi, alaka, münasebet demektir.[1] [2]<br />
<br />
Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah’ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teâlâ’nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.<br />
<br />
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.<br />
<br />
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.<br />
<br />
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.“ [3]<br />
<br />
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.” [4]<br />
<br />
Bütün gaye Allah’tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O’na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayâlı/edebli olmaktır. Buna kısaca takva denir.<br />
<br />
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti kerimede Allah’ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.<br />
<br />
İşte rabıta, Allahu Teâlâ’nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah’a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah’a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:</span></span><br />
<br />
“Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah’ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.<br />
<br />
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala’ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.<br />
<br />
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah’ın s.a.v gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.<br />
<br />
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edeb ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.<br />
<br />
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edeb ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır. [5]<br />
<br />
Rabıtanın aslı, Allah'ın [celle celâluh] kitabı olan Kur'an’a, Hz. Resûlullah'ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine ve imamlarımızın sözlerine dayanmaktadır.<br />
<br />
Kur'ân-ı Kerîm'deki deliller:<br />
<br />
Cenâb-ı Hak,<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda mücâhede edin ki kurtuluşa eresiniz" (Mâide 5/35) buyurmaktadır.<br />
<br />
Şayet, "Âyetteki vesileden maksat, rabıta olmayabilir" dense deriz ki: "Evet, söz konusu âyetin manası umumidir. Fakat emredilen şey, vesiledir. Vesilelerin en faziletlisi ise rabıtadır. Zira vesile, ya Resûlullah Efendimiz'dir [sallallahu aleyhi vesellem] ya da onun vârisi ve vekili olan kâmil velilerdir.<br />
<br />
Sonra Allah Teâlâ,<br />
<br />
"(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Âl-i İmrân 3/31 buyurmaktadır.<br />
<br />
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede rabıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak, tâbi olunan kimseyi görmeyi gerektirir. Bu görüş, ya hissî ya da mana yolundan hayal etmekle olur. İşte rabıtadan maksadımız budur. Aksi halde ittiba gerçekleşmez ve itibadan söz edilemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabıtanın sünnetteki delili:</span></span><br />
<br />
Buhârî'nin ifadesine göre, Hz. Ebû Bekir'in [radıyallahu anh], "Yâ Resûlallah, her yerde hatta helada bile, senin ruhaniyetin benden ayrılmıyor, bundan hayâ ediyorum" diyerek halini şikâyet etmesidir. [6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmamlarımızın sözlerine gelince:</span></span><br />
<br />
Büyük ârif imam Şa'rânî [kuddise sırruhû), Nefehâtü'l-Kudsiyye adlı kitabında zikir edeplerini izah ederken şöyle demiştir:<br />
<br />
"Zikrin yirmi edebi vardır. Bunlardan önemli olanlarından biri, sâlikin şeyhinin sûretini iki gözü ortasından hayal ve tasavvur etmesidir. Bu iş, ehl-i tasavvufa göre edeplerin en gereklerindendir. Çünkü bu sayede mürid, Allah Teâlâ ile beraber olma edebine ve O'nu murakabe haline ulaşır." [7]<br />
<br />
Bizim de rabıtadan maksadımız budur. Bundan başka bir şey değildir.<br />
<br />
Şeyh Tâceddin en-Nakşibendî [kuddise sırruhû] yazdığı Risâle'sinde şöyle demektedir:<br />
<br />
"Mürid, dünyalık işlerini bitirdikten sonra yeniden abdest alır. Sonra tenha bir yere çekilir. Oturduğunda ilk yapacağı şey, mürşidinin sûretini hayaline getirmektir."<br />
<br />
Şeyh Abdülganî en-Nablusî de [kuddise sırruhû], söz konusu risâlenin üzerine yaptığı şerhte şöyle demiştir:<br />
<br />
"Mürid, şeyhinin sûretini en kâmil ve en güzel şekilde düşünmelidir ki, ondan yardım alabilsin, istifade edebilsin. Çünkü şeyh, mürid için Allah'ın huzuruna açılan kapı ve O'na ulaştıran bir vasıtadır. [8]<br />
<br />
Rabıtanın hedefi, müridi fenafillah makamına yükseltmektir. Bu makam ihsan mertebesi olup, yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır.<br />
<br />
Mürşid bu makama ulaştırdığı müridini Allah Teâlâ'ya emanet eder ve aradan çekilir. Artık rabıta murakabe adını alır. Murakabe, her yerde ve her şeyde Allah Teâlâ'nın azametini müşahede etmektir. [9]<br />
<br />
Rabıtanın genel olarak anlamını Abdurrahman et-Tâhî hazretleri şöyle ifade etmiştir:<br />
<br />
"Mürşidin sûretinden yayılan nurun müridin her tarafına yayılıncaya kadar mürşidin sûretine bakmaktır. Mürid, mürşidin sûreti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin sûretini buraya yerleştirmelidir." Mübareğe sormuşlar:<br />
<br />
"Kurban, nerede olursam olayım, bu şekilde ben rabıta yapamıyorum, o bahsettiğiniz görüntü gözümün önüne gelmiyor!" diye... Şöyle buyurmuş: "İnsanın istediği yanına gelmeyince, o, istediğinin (mürşidi ziyaret ederek) yanına gitmelidir." Yani şeyhini(n suretini) yanına getirinceye/gönlünde tutuncaya dek sık sık onu ziyarete git tekrar tekrar şeyhine git. [10]<br />
<br />
Rahmetli Mehmet Ildırar diyor ki: “Sâdât-ı kirâm efendilerimizde defalarca şahit oldum; rabıtaya oturdukları vakit saatine bakıyorlardı. Bitirince de arada geçen süreyi kontrol ediyorlardı. Neden? Çünkü rabıtada geçen zaman çok önemlidir. Rabıtanın en azı on beş dakika, normali yarım saat, iyisi ise bir saattir. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de Şeyda hazretleri de ramazan ve mübarek günler hariç, akşam namazının sünnetini ve evvâbîn namazını kıldıktan sonra rabıta yapmışlardır. [11]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu:</span></span><br />
<br />
"Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek uzaktan tesir ederek olur. Mürid, yol gösteren mürşidine karşı kalbindeki muhabbet bağı ile her an onun gibi olmakta ve mürşidinden akseden, yayılan nurlar ile temizlenmektedir. Müridin, bunları anlamasına lüzum yoktur. Aslında nurları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her an olgunlaşan ve tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne gerek vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez!"[12]<br />
<br />
<br />
Rabıta, tasavvufta çok önemli bir usuldür, bir yoldur. İmam Gazâlî hazretleri (k.s) rabıta için, "Sofinin mürşidinden emdiği ana sütü" ifadesini kullanır.<br />
<br />
Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri de (k.s), "Mürşidin gölgesi, zikr-i Hak'tan iyidir" buyurmuştur. Bu kelâmı, İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) oğlu Hâce Masum hazretleri (k.s) şöyle açıklamıştır:<br />
<br />
"Rabbin azâmeti bakımından, kul ile Rab arasında hiçbir münasebet yok ki kul Rabbinden istifade edebilsin. Öyle ise kula iki cihetli, beşeriyet ve mukaddesiyet cihetiyle muttasıf olan bir vasıta lazımdır. Rabıtanın maksadı, Allah'ın feyzinden istifade etmektir. Gerçekten rabıta, zikr-i Hak'tan (Allah’ı zikretmekten) efdal olduğu için değil belki halis kul ile kadim olan Rabbin arasında münasebet kurduğu için sofiye menfaat sağlaması bakımından üstün sayılmıştır." Yani sofinin olgunlaşmasını rabıta sağlar. Allah'a yaklaşmak zikirle olur. Şu halde mesele, süt emen çocuğun annesine muhtaçlığına benziyor. Hak yolcusu olan sofi de şeyhine daima muhtaçtır.<br />
<br />
İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), "Rabıta, Allah'a ibadette huzura kavuşturucudur. Rabıta esnasında kalbe gaflet gelmez. Rabıtada, Allah'tan gayri her şey kalpten silinir. Onda yalnız mürşidin hayali, ondan da (bir müddet sonra) vazgeçip murakabe safhası başlar" buyurmuştur.<br />
<br />
Şah-ı Hazne (k.s) Mektubatında şöyle buyurur:<br />
<br />
"Rabıta, Nakşibendîliğin medarıdır. İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), 'Rabıta Allah'a yapılan ibadetler için mânevî huzura kavuşturan vesilelerin cümlesinden olup fuzûlî hatıraları giderir.' buyurdu. [13]<br />
<br />
Sohbet iki türlüdür: Cismani ve ruhani. Ruhani ve kalbi beraberliğe sevgi ve rabıta denir. Rabıta, gönlün sevdiği ile beraber olmasıdır.<br />
<br />
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik iki türlü olur:<br />
<br />
Birincisi, zâhirî beraberliktir. Bu, onlarla birlikte olmak, onların sohbet halkalarına girmek, meclislerinde bulunmaktır. Buna devam eden müridin kalbi, sadık velilerin iç âlemindeki nurla nurlanır, onların ahlâkı ile ahlâklanır.<br />
<br />
İkincisi, manevi beraberliktir. Bu, müridle Allah arasında vasıta olmayı hak etmiş kimselere kalbini bağlayarak rabıta etmektir. İstifade etmek için sürekli onlarla aynı meclisi paylaşmak ve zâhir gözleriyle onları seyretmek gerekmez. Onlarla her yerde birlikte olma keyfiyetini elde ederek şekilden manaya geçmek lazımdır. Bunu gerçekleştiren mürid, gönül gözüyle onları seyreder. Buna özenle devam edildiği zaman onların sırrı ile müridin sırrı arasında bir ilişki ve birleşme oluşur. Böylece onlarda hâsıl olan gerçek gaye müridin hakikatinde de gerçekleşmiş olur. [14] [15]<br />
<br />
Kâmil bir mürşidi vesile kılarak Allah yoluna çıkan bir insan, önündeki rehberi ile ruhen tanışmazsa, kalben kaynaşmazsa, onunla aynı sevgide buluşmazsa, kendisinden nasıl istifade edebilir?!..<br />
<br />
Allah için böyle bir rabıtaya ve sevdaya sahip olmayan insan, acaba kalbini hangi tür rabıtalar ve sevdalar ile ıslah ve ihya edecek? [16]<br />
<br />
Bu yolda ilerlemenin şartı mürşidi sevmeye bağlıdır. Mürşid sevgisinin artması için de mürşid rabıtası ve sohbeti lazımdır. Sevgi arttığı nisbette istifade de artar. İnsanın mürşide sevgisi artmıyorsa yerinde sayıyor demektir.<br />
<br />
İnsan, mürşidinden sevdiği ölçüde istifade edebilir. Mürşid doktora, sofi de hastaya benzer. Sofide, "Beni bu doktor iyi edebilir" itikadı yerleşmiş olacak ki istifade edebilsin. [17]<br />
<br />
Mürşid-i kâmilin rabıtası, sohbeti, kendisinden sık sık bahsedilmesi kalplerin pasını siler. Mürşid vasıtadır; asıl maksat Allah'tır.<br />
<br />
"Bir kadeh muhabbet şarabı iç. O zaman gönlün Mevlâ'ya mütemayil olur. Ten kadehin kırılır, yerine nur-i Muhammedi teşekkül eder" diyor Hz. Mevlânâ...<br />
<br />
Şarap, mecazdır. Şaraptan maksat şeyhtir. Ne mutlu evliya şarabı içene! [18]<br />
<br />
Terbiye tek başına olmaz. Bunun en güzel yolu kâmil insanlarla beraber olmaktır. Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ayeti (Tövbe, 119) bunu emreder.<br />
<br />
Tasavvuf büyükleri, rabıtanın öz itibariyle şu âyetlere dayandığını belirtmişlerdir:<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun." [19]<br />
<br />
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz." [20]<br />
<br />
Her iki âyet de bize takvayı emrediyor. Takvayı elde etmek için birinci âyette Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci âyette ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.<br />
<br />
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik ya beden ile ya da kalp ile olur. Asıl mesele onlarla Allah yolunda kalp ile beraber olmaktır. Beden ile beraberlik bundan sonra fayda verir.<br />
<br />
Bedeni camide, kalbi caddede olan birisi, gerçekte camide değildir.<br />
<br />
İşte rabıta, Allah Teâlâ'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile kalp, gönül, hayal, sevgi, fikir, fiil ve bedenle beraber olmaktır.<br />
<br />
Mürşidle ilk beraberlik onun terbiyesine girmekle başlar. Ardından mürid onunla aynı meclisi, aynı mekanları, aynı işleri, aynı ibadetleri paylaşmaya başlar. Bundan sonra mürid, kalben mürşidine yakınlık duyar.<br />
<br />
Mürid mürşidini yakından tanıdıkça, onun Allah'a karşı sevgisini, güzel edebini gördükçe kendisine hayran olur. Onu Allah için sever. Onun gibi samimiyetle Allah adamı olmaya ve güzel amel yapmaya yönelir.<br />
<br />
İşte asıl hedef bu kalp ve gönül beraberliğidir. Bu sevginin ve beraberliğin sonucu mürşiddeki ihlâs, takva, edep ve ilâhi aşk, müridin samimiyet derecesine göre kendisine geçer. [21]<br />
<br />
Rabıta, sadıklarla bulunmak demektir. Rabıta, onlara kadar uzanan, onlara bağlayan manevî bir hattır, manevî bir bağdır. Zahîren nasıl huzurlarına varılıyorsa, rabıtayla da ma'nen onların huzurlarına varılır. İnsan rabıta yaptığı müddetçe onların huzurlarında olur.<br />
<br />
İnsan Allah dostlarıyla bulunur, onlarla oturup kalkarsa, yankesicilerin insanın haberi olmadan ceplerini boşalttığı gibi, Allah dostları da hiç insanın haberi olmadan gayet ustalıkla, insanın kötü ahlâkını, içinde bulunan kin, buğz, adavet, riya, hased ve küfür gibi hastalıkları kesip atar. Yankesicinin habersizce cebi kesip aldığı gibi, onlar da insandaki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek Allah'a çekerler. [22]<br />
<br />
Şeyh Muhammed Esad Erbilî hazretleri, Mektubat' ında (Yedinci Mektup) şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
"Nakşibendî tarikatının kurtuluş dairesine giren ve şeyhinin gösterdiği âdâp üzerinde zikirlerine başlayan sadık bir mürid, Cenab-ı Hakk'ın, “Sadıklarla beraber olunuz' (Tevbe, 9/119) emr-i celilesine uyarak, şeyhini hiçbir an hatırından çıkarmamalıdır. Bunun hikmeti şudur: Nefis ve şeytan gibi iki amansız düşmana karşı koymak her yiğidin harcı/işi değildir. Bu düşmanlar milyonlarca mümini gaflete sokarak Cenab-ı Hakk'a karşı isyana sevketmiş ve etmektedir. Müminlerin, bir kuvvete dayanmadan bu düşmanlara karşı gelebilmeleri müşküldür. Bu sebeple sâlik/mürid, bu kuvveti, Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) mânen dayanan bir mürşid-i kâmil silsilesinde aramalıdır. Cenab-ı Hakk'ın sadık bir kulu olduğuna inanarak kendisine şeyh edindiği mürşide maddî ve mânevî irtibat ile bu ruhanî beraberliğe/rabıta girmelidir." [23]<br />
<br />
Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, zâtî sıfatların hakikatine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini hayalinde muhafaza etmekten ibarettir. Zira bu sıfatlarla sıfatlanmış kâmil şeyhi görmek,<br />
<br />
"Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah hatırlanır" [24] meâlindeki hadis-i şerif gereğince kalpte zikrin faydasını doğurur. Böyle bir mürşidin sohbeti ise, "Onlar, Allah ile meclis kuranlardır" [25] meâlindeki hadis gereğince de Allah ile kalbî beraberliğin oluşmasını sağlar.<br />
<br />
Hiç şüphesiz salihlerle birlikte olmayı teşvik eden sayısız hadis mevcuttur.[26] Şeyh, bir oluk gibidir. Feyiz, onun okyanus gibi geniş kalbinden kendisine rabıta kuran müridin kalbine akar. Mürid, "Kişi sevdiği ile beraberdir" [27] hadis-i şerifi gereğince şeyhinin simasını hayalinde tutmaya, onu hayal etmeye çalışmalıdır. Onu daima hayalinde tutmak suretiyle şeyhinin vasıfları ile vasıflanır, halleriyle hallenir ve onu sevmeye başlar. Ayrıca fenâ fi'ş-şeyh (bütün varlığını şeyhinin manevi şahsiyetinde yok etme hali) fenâ fillâhın (bütün benliğini Allah'ın varlığında yok olmasının) başlangıcıdır.[28]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rabıta Kur’an’da zikredilen tefekkür ve murakabenin bir çeşidi ve türüdür.</span></span><br />
<br />
Rabıta, Kur'an'da ve sünnette emredilen tefekkürün bir çeşididir. Bu anlamda bir nevi murakabedir. Allah Teâlâ'nın zatı dışında her şey tefekküre konu edilebilir. Çünkü hadisler, Allah'ın bizzat şeklini düşünmeyi yasaklamıştır. [29]<br />
<br />
Diğer yandan tefekkür ise emredilmiştir, farzdır. Kalbin en önemli vazifesi de tefekkür yoluyla uyanmak ve yüce Allah'a bağlanmaktır.<br />
<br />
Tefekkür kâinattaki ilâhi sanata bakıp. Yüce sanatkârı tanımak ve ona hayran olmaktır. Tefekkür varlıklarda gizlenen ilâhi güzellikleri ve tecellileri gönül gözüyle seyretmektir. Kâinattaki bütün güzelliklerin, üstünlüklerin, izzet ve şerefin asıl sahibi Allah Teâlâ'dır. İnsan olsun melek olsun, her kimde ne varsa O'nundur. Aklın vazifesi O'nu tanımak, gönlün vazifesi O'nu aramak, kalbin vazifesi O'nun sevgisini tatmaktır.<br />
<br />
Yüce Yaratıcı zatını nur ile gizlemiş, bazı tecelliler ile perdelemiştir. Ardından bütün akıllılara, adeta 'Bana gelin, beni tanıyın, benim dostum olun' dercesine haber göndermiştir.<br />
<br />
Bu yüzden ilâhi sevgiye gönül verenler, her yerde, her şeyde, her sevgilide O'na ait bir ilim aramış, O'ndan bir haber duymak istemiştir.<br />
<br />
Bu hususta Yüce Mevla'yı sevenlerine tanıtacak ve sevgisini tattıracak en güzel yol, O'nun boyası ile boyanmış, her halleriyle O'nun şahidi olmuş kâmil müminlerdir. Zira onlar rabbani âlimlerdir, kâmil mürşidlerdir. Onlardaki ilâhi ilme ve sevgiye ulaşmak için kalp hazinelerine girmek gerekir. Kalbe girmek için kalbi kullanmak icap eder.<br />
<br />
Ayrıca, sevgi dolu bir gönülle mürşidin kalbine yönelmek, ihlâsla ihtiyacını dile getirmek, samimiyetle yardım talep etmek, sabır ve edeple kalbin kapısında beklemek gerekir. Böyle olunca kalp kalbe açılır, birinden diğerine nur intikal eder, ilim geçer, feyiz akar, sevgi yayılır. [30]<br />
<br />
Kişinin Allah’ın sevgili kulunu tasavvur etmesi kadar münasip bir tavır yoktur.<br />
<br />
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah’a ve ahirete bağlamaz. [31]<br />
<br />
Rabıtaya şirk demek, bu sözü söyleyeni sıkıntıya sokar. Kalbin herhangi bir şeye ilgi duyup bağlanmasına da rabıta diyebiliriz. Bu tür bağlanma, iyi veya kötü olabilir. Kalbin sevip bağlandığı bu şey, bir insan olabileceği gibi eşya, dünya, para gibi şeyler de olabilir. Bu manadaki rabıtayı bütün insanlar farklı isim, şekil ve derecelerde yapmaktadırlar.<br />
<br />
Rabıtayı inkâr etmek, insanı inkâr etmek demektir.<br />
<br />
Çünkü rabıta, düşünmek, hayal etmek, sevmek, özlemek, özenmek ve etkilenmekten ibarettir. Bu bir insanın en tabii halleridir. Bir insanın en tabii halini tümüyle reddetmek yerine, yanlış davranışını ıslah etmek daha uygundur.<br />
<br />
Mürşid üzerinden gelecek bütün sevgi, feyiz, nur ve mânevî ilimler aslında yüce Allah'ın rahmeti ve mülküdür. Onları doğrudan yüce Allah'tan alabilecek bir kimsenin, arada başka vasıtaya ihtiyacı yoktur.<br />
<br />
Ancak bu rahmeti çekmek, onu muhafaza etmek ve hakkını vermek için kalbin çok ciddi bir terbiyeden geçmesi ve ilahi emanetleri taşımaya hazır hale gelmesi gerekir. Yoksa manen hasta ve gafil bir kalp, bu haliyle o nimetlere ulaşamaz.<br />
<br />
Hasta kalbin terbiyeye ve özel desteğe ihtiyacı vardır. İşte rabıta, kalbi kâmil mürşidin elinde terbiye edip temizlemek ve onun vereceği özel destek ile kalbi kuvvetlendirmektir. [32]<br />
<br />
Sahabe hazırda ve gaipte Resulullah’ı (s.a.v) düşünüp rabıta etmişlerdir.<br />
<br />
Sevban (r.a.), bir gün mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü’nün huzuruna girdi. Rasul-i Kibriya Efendimiz (s.a.v.), “Neyin var senin?” diye sordu. Sevban (r.a.):<br />
<br />
“Ey Allah’ın Rasulü! Ben sizi kendimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum, duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz niçin ağladığını sordu. Sevban r.a. şöyle dedi:<br />
<br />
“Sizin ve benim vefat edeceğimizi düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum, sizi göremem. Bunun için ağlıyorum.”<br />
<br />
Efendimiz s.a.v. sükût etti. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:<br />
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır! Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)<br />
<br />
Rasulullah s.a.v. Efendimiz ona, “Müjde sana, sevin.” buyurdu. [33] [34]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ VE ÇEŞİTLERİ</span></span><br />
<br />
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekillerine göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mürşidin huzurunda yapılan rabıta;</span></span><br />
<br />
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisini de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi düşünür. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak mana sultanının huzuruna arzeder. Bu hal, hayalle değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar. Rabıtada hedef mürşidin yüzü değil özüdür;  zahiri değil sırrıdır. Mürşidden alınacak ilahi marifet, sevgi, feyiz ve nur kalbindedir. Kalbe, kalple girilir; bunun için mürşidin huzurunda da olsa, rabıtada baş gözü kapanır, gönül gözü açılır, gönül diliyle kendisine arz-ı hal edilir. Himmet istenir. İnsanın yüzü zatını temsil eder, göz gönlün penceresidir, bakış ve nazar iki kaşın arasından gerçekleşir; bunun için rabıtada önce kamil insanın yüzü, sonra özü hedefe alınır.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mürşidin gıyabında yapılan rabıta;</span></span><br />
<br />
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Biri günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usülüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">GÜNLÜK DERS OLAN RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ</span></span><br />
<br />
Günlük ders olarak yapılan rabıta;<br />
<br />
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman normal zamanlarda akşam namazından sonra Evvabin Namazı Kılınır ve ardından da Rabıta Yapılır, ramazan-ı şerifte ise öğle namazından sonra abdestli bir şekilde kıbleye karşı edep üzere oturur, gözlerini kapatır, 25 defa estağfirullah der. Mürşidinin İlahi nura ayna olan ve dolunay gibi parlayan cemalini hayalinde canlandırır.<br />
<br />
Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek veya doğrudan kalbine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.<br />
<br />
Kadınlar ders rabıtası yaparken mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür.  Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evvabin Namazı Nedir? Vakitleri Ne Zamandır? Kaç Rekattırlar? Nasıl Kılınır?</span></span><br />
<br />
Evvabin namazı: Evvâb( Veya Tevvab) "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokca yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.<br />
<br />
Ammâr b. Yâsir (r. anhümâ)'den şu hadis rivayet edilmiştir:<br />
<br />
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."<br />
<br />
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: "Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir"<br />
<br />
(el-İsrâ, 17/25 ; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri'l-İzah, İstanbul 1984. s.74)<br />
<br />
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم<br />
<br />
<br />
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا<br />
<br />
Euzubillahimineşşeytanirracim<br />
Bismillahirrahmenirrahim<br />
<br />
Rabbukum a’lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ<br />
<br />
Meali :<br />
<br />
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O’na yönelip, tövbe edenleri) avf ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.<br />
<br />
(Sadakallahul Aziym İSRA Suresi 25. ayet)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Altı Rekatlık Evvabin Namazının kılınışı</span></span><br />
<br />
1. Rekat<br />
"Niyet ettim Allah rızası için Altı rekat evvabin namazını kılmaya" diye niyet ederiz<br />
"Allahu Ekber" diyerek İftitah Tekbiri alır ve namaza başlarız<br />
Sübhaneke'yi okuruz<br />
Euzü-besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
<br />
2. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
Oturarak Ettahiyyatu okuruz<br />
<br />
3. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
<br />
4. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
Oturarak Ettahiyyatu okuruz<br />
<br />
5. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
<br />
6. Rekat<br />
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz<br />
Besmele çekeriz<br />
Fatiha Sûresini okuruz<br />
Kur'an'dan bir sure okuruz<br />
Rüku'ya gideriz<br />
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz<br />
Oturarak Ettahiyyatu ve Allâhumme salli, Allâhumme Bârik ve Rabbenâ dualarını okuruz<br />
"Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" diye sağa ve sola selam vererek namazı tamamlarız<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hayatın her anına yayılan rabıta;</span></span><br />
<br />
Buna manevi ve hayali rabıtada denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıtada Mürid bütün vakitlerini kalben uyanık geçirmeye çalışır, görülen şeylerden ibret alır, edebini güzelleştirir. Rabıtanın feyzi ve ışığı içinde yapılan ameller, güzel olur, insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.<br />
<br />
Manevi rabıta, müridin mürşidinin hayatının merkezine koyması, gönlünü ve gününü onun hayal ve hatıralarıyla doldurmasıdır. Bu rabıtanın bir şekli de mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehlibeytini, oturduğu yerleri, kendisi ile ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.<br />
<br />
Mürid, yolda yürürken yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan, Allah’ın Rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.<br />
<br />
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidinin başucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Ancak namazın içinde rabıta yapılmaz. Buna özellikle dikkat edilmelidir.<br />
<br />
Sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne; (k.s) müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir “Mürid sanki üstadı daima kendisi ile berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla, başkalarıyla karşılaştığı zaman onun hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun başucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.”[35]<br />
<br />
Vesveseden kurtulmak içinde rabıta yapmak gerekir.<br />
Gavs-i Hizani (k.s) şöyle derdi: “Kalbe gelen vesvese ve kuruntuları def edecek rabıtanın yapılış şekli, müridin mürşidinin suretini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur etmesidir. Zira bana bildirildiğine göre, şeytanın kalbe giriş yolu insanın baş tarafıdır.[36]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER</span></span><br />
<br />
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.<br />
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.<br />
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.<br />
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.<br />
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet)  gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.<br />
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:<br />
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[37]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER</span></span><br />
<br />
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.<br />
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.<br />
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.<br />
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.<br />
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet)  gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.<br />
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:<br />
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[38]<br />
Rabıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.<br />
Mürşidin sağlığında ondan başkası rabıta edilemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KİME RABITA YAPILIR</span></span><br />
<br />
Rabıtayı yapandan çok rabıta yapılanın durumu önemlidir. Herkes rabıta yapılmaya uygun değildir. Zira rabıta yapanla yapılan arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Yanlış kişiye yapılan rabıta kişiyi yanlışa götürür. Rabıta yapılacak kişide iki özellik olması şarttır.<br />
1.      Hz. Resülullah’ın (s.a.v) gerçek varisi olması:<br />
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allah Teala’ya tam teslim olma halini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir. [39]<br />
2.      Mürşidin hayatta olması:<br />
Gavs-ı Hizani (k.s) buyuruyorki: ”Şehadet (halk) âleminde olan biri, berzah (kabir) âleminde olan birine yaptığı rabıtadan fayda göremez.”<br />
Zaten berzah âleminde olan bir şeyhin, şahadet âleminde olan bir müride faydası olsaydı, herkes Resülullah’ı (s.a.v) rabıta ederek diğer şeyhlere rabıta etmeye ihtiyaç duymazdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) dünyadaki hayatından daha mükemmel hayatta Ravza-i Mutahhara’da diri ve bütün mahlûkatın mürşidi-rehberi olduğundan rabıta edilmeye daha layıktır.<br />
<br />
[1] Cevheri. es-Sıhah. 3/1127; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, 7/302-303; Zebidi, Tacu'l-Arus, 19/298-304<br />
[2] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78-79.<br />
[3] Tevbe suresi ayet-119<br />
[4] Maide suresi ayet-35<br />
[5] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.<br />
[6] Mevlânâ Hâlid, Hâlidiyye Risalesi, s. 16.<br />
[7] Şa'rânî, el-Envârü'l-Kudsiyye, 1/58.<br />
[8] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.194-196.<br />
[9] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82-83.<br />
[10] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.225.<br />
[11] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.224.<br />
[12] İmam-ı Rabbânî, Mektubat, 260. Mektup<br />
[13] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.571-576.<br />
[14] Mevlânâ Safî, Reşehât. s. 184.<br />
[15] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Seniyye, Semerkand Yayınları, Sf.198.<br />
[16] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78.<br />
[17] Dr.Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi.<br />
[18] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.476.<br />
[19] Tövbe. 119.<br />
[20] Maide, 35.<br />
[21] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82.<br />
[22] S.Abdulhakim Bilvanisi (k.s.a), Sohbetler, Otuz ikinci Sohbet.<br />
[23] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.222.<br />
[24] İbn Mâce, Zühd, 4 (nr. 4119); Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, nr. 6; İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, nr. 217, 218; Ibn Ebü'd-Dünya, Kitâbü'l-Evliyâ, nr. 48.<br />
[25] Bu manayı destekleyen hadisler için bk. Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 6; Tirmizî, Zühd, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21251; 3/277; Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 5029.<br />
[26] Bk. Buhârî, Büyü, 38, Zebâih, 31, Daavât, 66; Müslim, Birr, 45, Zikir, 8; Ebû Davud, Edeb, 16; Tirmizî, Daavât, 129; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/405; Beyhakî, Şuabû'l-Imân, nr. 531; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 856.<br />
[27] Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/395.<br />
[28] MUHAMMED b. ABDULLAH el-HÂNÎ, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.181.<br />
[29] Ebû Nuaym. Hilye. 6/67: Taberânî. el-Vasıl, no 631» Beyhakî. Şuabü'l-lmân. no. 126; Elba-m Sahi ha. no 1788<br />
[30] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80-81.<br />
[31] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.<br />
[32] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80.<br />
[33] Said b. Mansur, Sünen, nr. 661; ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/588-589; Taberânî, el-Kebir, nr. 12559; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 7/7.<br />
[34] Semerkand Dergisi, Nisan 2007.<br />
[35] Muhammed Diyaüddin<br />
[36]Minah s.44<br />
[37] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid,  105-106<br />
[38] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid,  105-106<br />
[39]S.Saki Haşimi ,Arifler Yolunun Edepleri,s.76<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nakşibendilikte Zikiri Usulu Nasıldır? Gizli Zikir Kalp Zikiri Nasıl Yapılır?]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21882</link>
			<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 02:23:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21882</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nakşibendilikte Zikiri Usulu Nasıldır? Gizli Zikir Kalp Zikiri Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Öncelikle Zikir Nedir biraz bundan bahsedelim<br />
<br />
Hak Teâlâ, Kur'an-ı Kerimde;<br />
<br />
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin”[1] buyurur.<br />
<br />
Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı ve fazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayat sebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrin nimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır. Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.[2]<br />
<br />
Kâinatın Efendisi Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Her hangi bir toplum yalnız Allah rızasını niyet ederek bir arada toplanıp Allah’ı zikrederlerse, gökten bir münadi bağışlanmış olduğunuz halde yerinizden kalkın, doğrusu Allah sizin günahlarınızı sevaba çevirmiştir” diye nida eder.[3]<br />
<br />
Yine Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Kıyamet günü Allah Teâlâ ‘Şimdi mahşer halkı, kerem sahibi kimlerin olduğunu görürler’ buyurur.<br />
<br />
Bunun üzerine kimlerdir bunlar Ya Resulullah denilince, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘Mescitteki zikir meclislerinin adamlarıdır’[4] buyurdu.<br />
<br />
Bil ki, zikrin fazileti tesbîh, tehlil, tahmîd, tekbîr ve bunların benzerlerine bağlı değildir. Bunun doğrusu, Allah için iş yapan her itaatkâr, Allah Teâlâ hazretlerini zikredicidir. Saîd ibni Cübeyr (r.a) ve diğer âlimler böyle söylemişlerdir.<br />
<br />
Atâ (Allah rahmet etsin) şöyle demiştir:<br />
<br />
"Zikir meclisleri (toplantıları), helâl ve haramdan ibarettir: Nasıl sa­tın alırsın, nasıl satarsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl evlenirsin, nasıl boşanırsın, nasıl hac yaparsın ve bunların benzeri şeylerdir."[5]<br />
<br />
Ayrıca zikir, ‘’anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, namaz kılmak ve dua etmek’’ gibi manalara gelir.<br />
<br />
Zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla'yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir.  Zikir nefsi ezip, yüce Rabbi yüceltmektir.  Zikir fikrin meyvesidir. Fikirde muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır. Önemli olanda bu muhabbeti Allah'a yöneltmektir. Bu da zikir ile olur. <br />
<br />
İmam-ı Gazali (r.ah) şöyle demiştir:<br />
<br />
‘’Bir müminin, çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a âşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.’’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Büyük velilerden Necmüddin İsfehanî (k.s.) Hazretleri, ehlullahtan bir zatın vefatında kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölü zata telkin verdiğini görür ve gayr-i ihtiyari Hz. Şeyh güler.<br />
<br />
Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mutadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler. Ve sorarlar:<br />
<br />
Böyle bir yerde neden güldünüz?<br />
<br />
Hazret, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar edilince mecburiyette kalarak, buyurur ki:<br />
<br />
Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezarda ki zatın kalbi manen diridir. O taaccüp etti ve manen dedi ki: “Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim” demesi üzerine gayr-i ihtiyari güldüm, buyurur.[6]<br />
<br />
Muaz bin Cebel (r.a), Allah’ın Resulü’nden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: Allah Resulü’ne sordum: ‘’Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’’ dedim. “Dilin, Allah’ı anmakla ıslanmış olarak ölmendir” dedi. [7]<br />
<br />
Adamın biri Resul-i Ekrem’e (sallallâhü aleyhi ve sellem)<br />
<br />
“Şer’i hükümler çoğaldı. Bana sıkı sıkıya sarılacağım birini söyle” dedi.<br />
<br />
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Dilinden Allah’ın zikrini eksik etme, dilin daima onunla yaş olsun” buyurmuştur.[8]<br />
<br />
İmam Şaranî (k.s) hazretleri diyor ki: ‘’Burada dilin yaş olmasından maksat, gafil olmamaktır. Çünkü kalp gafil olursa dil kurur ve yaş olmaktan çıkar’’ [9] buyurmuştur.<br />
<br />
Büyük müfessir İmam Fahreddin Razî (r.ah) “Siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” [10] ayet-i celileysnii tefsir ederken şöyle demiştir:<br />
<br />
Yüce Allah bu ayette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, Ona hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir.<br />
<br />
Kalb ile zikir de, yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.<br />
<br />
Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür.[11]<br />
<br />
Büyük arif İmam-ı Rabbani (k.s) yüz doksanıncı mektubunda buyuruyorlar ki, “Zikrin faydalı olması ve tesir edebilmesi için şeriata uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lazımdır. Bunları da ehil olan âlimlerden öğrenerek yapmalıdır.”<br />
<br />
Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor; “Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o kalptir.‘’ [12]<br />
<br />
Manevi terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.<br />
<br />
İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.<br />
<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
‘’Zikre devam ediniz, virde önem veriniz, çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Nefsin çirkin sıfatları ancak zikir ile değişir. İnsan mürşit nezaretinde sürekli çektiği zikir sayesinde terbiye olur.’’ [13]<br />
<br />
Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allah Teâlâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allah Teâlâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiş.<br />
<br />
Bir ayette yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların halini şöyle belirtir:<br />
<br />
‘’Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği (ahret) günden korkarlar.’’ [14]<br />
<br />
Allame Alusi (r.ah), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:<br />
<br />
‘’Birçok tasavvuf ehli, özellikle Nakşibendî büyükleri ayette emredilen daimi zikir haline ulaşmışlardır. Bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde hiçbir nedenle kesintiye uğramaz. Öyle ki hiçbir halde zikirden gafil olmazlar.’’<br />
<br />
Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.<br />
<br />
Gavs-i Bilvanisî (k.s) şöyle derdi: “Nakşibendîlikte esas; zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb, tıpkı saat gibidir. O sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.” [15]<br />
<br />
Gavs-ı Sâni (k.s) hazretleri ise şunları söylemiştir:<br />
<br />
"İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp 'Allah' der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ [16]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
"Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür.’’<br />
<br />
Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara,<br />
<br />
'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?' diye sorar. Melekler de,<br />
<br />
'Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler. O zaman Allah Teâlâ o kula,<br />
<br />
'Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir' buyurur.[17]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Gavs'ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs'a,<br />
<br />
"Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salâvat getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum."<br />
<br />
Tabi bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben:<br />
<br />
"Doğrudur, buyurdu, kalben yaptığın gizli zikirleri Allah Teâlâ'nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah'ın yanında, Allah'ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar." [18]<br />
<br />
Şeyh Safî (k.s.) der ki: “Bir gün bir kimse kalbini kötü huylardan temizlemeye niyet etse ve gece gündüz La ilahe illallah demekle meşgul olsa ve kalbini tamamen temizleyemeden ölse o kimseyi kabrine bıraktıkları zaman zikrettiği o zikirler gelir ona arkadaş olurlar. Kabrinde ona zarar ve azap verebilecek haşaratı yılan vesair azap ve işkence mahlûklarını yakar yıkar mahveder. O kişi selamete erer.”[19]<br />
<br />
Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre devam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir<br />
<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) şöyle buyurmuştur: ‘’Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur. Zikir kalbin hakkıdır.‘’<br />
<br />
Muhammed Emin Erbili (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Maneviyat yolcusunun yemeği, ilim öğrenmek ve Allah Teâlâ'nın ismini zikre devam etmektir.’’<br />
<br />
Ebu Yakub Nehrecurî’ye (k.s) Allah Teâlâ’nın rızasına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Cahillerden uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allah Teâlâ’yı anmaya devam etmek” diye buyurdu. [20]<br />
<br />
Tasavvuf büyükleri, manevi terbiyeye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini, muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müritlerini Allah Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.<br />
<br />
Büyük arifler zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun birinci faydası mürşidi kâmilin dua ve himmet desteğidir. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır.<br />
<br />
Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri 1985 yılından Ankara'da yaptığı bir sohbette şöyle buyurmuş:<br />
<br />
‘’Sofiler bizlere geliyorlar, biz onlara tövbe veriyoruz. Sonra beş bin zikir veriyoruz. Onlarda takliden günde beş bin kere Allah diyorlar, zikir çekiyorlar ama Sadatlar araya giriyor, onların bereketi, duası ile Allah Teâlâ sofilerin çektiği zikri kabul ediyor. Üstelik on misli ile yani elli bin zikir sevabı olarak onların amel defterine yazıyor.’’<br />
<br />
Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşit kontrol eder. Gereken müdahaleleri o yapar, kalpte bir tıkanma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşit, şeytandan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yardımcı olur.<br />
<br />
Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşit müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.[21]<br />
<br />
Kendi başına yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır. Kişi zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek ve birçok vesveseyle baş başa kalır. Bir mürşide talebe olanlar manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uyanmalıdırlar. Kendi başına farklı zikir seçmeleri, başka zikre heves etmeleri şeytandandır. Zikrini artırmak ve değiştirmek isteyen mürşidine danışmalıdır.<br />
<br />
Zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sayıyı karıştırabilir.<br />
<br />
Ancak kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse bu tür durumlarda yalnız değildir. Kamil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür zikrin ilaç olacağını bilir.<br />
<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) buyurmuşlar ki: ‘’Virtlerinizi sağlam çekin, ara vermeyin. Bir çekip bir çekmemek kalbi tahriş eder. Nasıl ki doktorun verdiği ilacı bir alıp bir almazsanız faydası olmaz. Bu da öyledir. Bir de ne az ne fazla verilen sayıda çekmek lazım. İlacı az alırsanız faydası olmaz, çok alırsanız zararı olur.’’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Bir adamın gözü ağrıyormuş. Bir baytara giderek,<br />
“Beni tedavi et” demiş.<br />
Baytar da hayvanların gözüne sürdüğü ilacı bu adamın da gözüne sürmüş.<br />
Adamın gözü kör olmuş; hâkime gidip şikâyet etmiş.<br />
Hâkim, “Hiçbir ceza ve diyet lazım gelmez. Çünkü eşek olmasaydın, baytara gitmezdin” demiş.[22]<br />
<br />
Zikir gafletle de çekilse yinede terk edilmemelidir. Allah'ın (c.c) ihsanı boldur. Gafletle zikre devam edenin kalbine huzur verebilir. Huzurlu zikirden de fenaya yükseltebilir.<br />
<br />
Zikirde kalbin huzurlu değil diye tamamen zikri terk etme. Çünkü hiç zikirsiz gafil olmak zikrin içinde gafil olmaktan daha kötüdür. Umulur ki Allah Teâlâ seni gafletli zikirden uyanık zikre, uyanık zikirden huzurlu zikre ve ondan da masivadan gaybet zikrine yükseltebilir. Bu Allah Teâlâ için hiç zor değildir.<br />
<br />
Bediüzzaman Said Nursî (r.ah) hazretleri Mesnevi-i Nuriye'de sofinin mesleğinin zikir olduğunu, nefsin çirkinliklerinden sıyrılıp ahlâk-ı hamideye geçmeye sebep olacağını bildirmektedir:<br />
<br />
"Ey aziz olan kimse, bil. Zikreden adamın ilâhî feyizleri çeken muhtelif manevi güzellikleri (latifeler) vardır. Bunların bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı ise şuursuzdur. Gaflet ile yapılan zikirler bile, bu ilâhî feyizden mahrum kalmazlar."<br />
<br />
Onun için kardeşler, tasavvufta sofi illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah'ın feyzini çeksin.[23]<br />
<br />
Abdullah b. Mesud’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Musa Peygamber (a.s),<br />
<br />
“Ey Rabbim! En çok hangi ameli işlememi sevdiğini bana gösterir misin?” diye sorduğunda<br />
<br />
Cenab-ı Allah ona şöyle cevap vermiş: “Beni zikretmeni ve hiç unutmamanı çok severim.” [24]<br />
<br />
Ebu’l-Melih (r.a.) yolda yürürken gaflete düşüp Allah Teâlâ’yı anmadığında ne kadar yol almış olursa olsun gaflete düştüğü noktaya geri dönerek Allah’ı anıp şöyle derdi: “Üzerinde yürüdüğüm tüm toprak parçalarının kıyamet günü lehimde tanıklık yapmalarını istiyorum.” [25]<br />
<br />
Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, vücut Allah sevgisi ile tatlanır.<br />
<br />
Hâlbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah'ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah'a bağlanırlar.  <br />
<br />
Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir. Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.<br />
<br />
Bir adamın beş bin kere meşakkatle, zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüz bin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah katında sevabı ve yakınlaşması çok olur. [26]<br />
<br />
Avn b. Abdullah (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık Allah’ın zikredilmediği bir zamanla yüz yüze gelirse yemin ederim ki toptan mahvolur. Gafil insanlar içinde Allah’ı zikreden bir adam ric’at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.‘’<br />
<br />
Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allah Teâlâ’nın canlı şahididir kendisine bakana Allah'ı zikrettirir hayrı sevdirir.<br />
<br />
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allah Teâlâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır.<br />
<br />
Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini arttırır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) belirttiği gibi zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.<br />
<br />
Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ’yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Bu mükâfat Cennet ve Allah'ın nur cemalidir.<br />
<br />
Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cennet ehlinin tek bir hasreti (özlemi) vardır. O da, Allah Teâlâ’yı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”<br />
<br />
Ebu Süleyman Dârânî (k.s) hazretleri zikrin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
‘’Cennete bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, ‘namına ağaç diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütur getirdi) de ondan, diye cevap verirler. ’’<br />
Zikir sahibinin zikirle aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Hakiki Müslümanlar zikir ve dua sayesinde nice engelleri aşmışlardır. İmanını görmek imanın tadını bulmak ancak iman sahibinin zikre verdiği değerle olacağını hakkal yakın bilmişlerdir. Eğer bir gönül, bir kalbde zikir varsa diridir, diri gibi her şeyi hakkıyla bilir, kalp gafil zikir yoksa ölü gibidir, çok şeyden haberi yoktur, hakikatleri göremez.  <br />
<br />
Abdülhakim Hüseyni (k.s) hazretleri de bu hususta şöyle buyurmuştur: ‘’Kalp, Allah’ın zikrini yaptığı zaman, bütün vücut da onunla zikir yapar, kalp ölmüşse vücut ölüdür.‘’<br />
<br />
Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.<br />
<br />
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanların bir kısmı, belâya maruzdur. Bir kısmı da afiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz afiyete de hamd edin.” [27]  <br />
<br />
Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.<br />
<br />
Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.<br />
<br />
Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Bir gün bir sofi Gavsı Sani (k.s) hazretlerine dedi ki;<br />
Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?<br />
Gavs-ı Sani (k.s) elini bastonun üzerine koydu ve dedi ki; Sofi<br />
<br />
1- Bir insan nazar-ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez<br />
<br />
2- Bir insan, yirmi dört dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.<br />
<br />
3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.<br />
<br />
4- Bir insan günah işlese bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.<br />
<br />
S. Abdülhakim el Hüseynî (k.s) hazretleri de bu meyanda bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar:<br />
<br />
‘’İnsanın Allah yolunda çalışıp gayret göstermesi, amelini artırması gibi, günahtan da haberi olması lâzımdır. Ziyan etmemeye çalışmalı ki tüccar olabilsin. Meselâ, gecede beş bin, on bin veya on beş bin, yirmi bin vird çeken kimse günahtan kaçınır, Allah'ın emirlerine aykırı hareketlerden kendini korursa, çok kısa bir zaman içinde sevabı, hayrı artacağından, büyük bir tüccar olmuş olur. Onun için insanın kendinden çok haberi olması, kendine çok dikkat etmesi lâzımdır. Kendini günahlardan, Allah'ın emirlerine muhalefetten korumalı, günahın büyüğünden de, küçüğünden de, elinden geldiği kadar, imkânının el verdiği kadar kaçınmalıdır.’’ [28]<br />
<br />
Gav-sı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele halindedir.’’<br />
<br />
Allah Teâlâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah'a sığınırız.[29]<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın lütfü keremiyle, sadatların himmet ve bereketiyle, yoldaşımızın şeytan olmaması için her daim Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmamız niyazı ile. Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Zikri Nasıl Çekilir Nakşibendi</span></span><br />
<br />
Kalp zikri nasıl çekilir? Kalp zikri nakşibendi yolunda gizli olarak yapılmaktadır. Bu zikri çekmek için kişide bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar başlıca tövbe etmek, tövbe adabı yapmak, sadatların isimlerini ezberlemek, sağ şehadet parmağına sahip olmak.<br />
<br />
Yukarıda ki şartları taşıyan her kimse kalp zikri yapabilir. Bu zikir temelde kalbin üzerinden Allah diye zikretmeye dayanmaktadır. Bu zikre başlamak isteyen kişi asgari olarak 5000 ile başlar. Bunu her gün yapmasına da vird denir. Daha fazla bilgi için ana sayfadan vird nedir adlı makalemi okuyabilirsiniz.<br />
<br />
Kişi kendi kafasına göre bu sayıyı azaltamaz veya eksiltemez. Tüm bunlar mürşid tarafından veya onun görevlendirdiği bir vekil tarafından yapılması gereklidir. Aksi “kafasına göre ilaç alan hasta misali” yarardan çok zarara sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Zikri Nakşibendi İçin Ne Gereklidir?</span></span><br />
<br />
Genel olarak bu makaleyi okuyanların yeni başlayacağını düşünürsek 5000 kalp zikri için yüzlük bir tane yüzlük tesbih gereklidir. Bu tesbih elli defa tur attırılarak 5000 sayısına ulaşılır.<br />
<br />
İkinci olarak 50 turun sayımı için ayrı bir tesbih lazımdır. Bu tesbih ya 50 taş adedince olabilir, ya da yüzlük tesbihin 50. yerine işaret konularak da yapılabilir. Aslında bunun tesbih olması da şart değildir. El vb. şeyler ile de 50’ye kadar sayım yapılabilir.<br />
<br />
Özet olarak 5000 zikir için bir tane yüzlük tahta tesbih, bir tane de 50’ye kadar sayım yapmada kullanılacak tesbih ve benzeri her hangi bir şey. Burada tesbihin tahta olması şarttır. <br />
<br />
Not: Zikir esnasında gözler kapalı olacağından zikirmatik ile bu sayım doğal olarak yapılamayacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Nasıl Çekilir </span></span><br />
<br />
    Sayım yapılacak tesbih sol ele alınır. (Sadece sol el ile de yapılabilir)<br />
    Kişi başından aşağıya doğru dizlerine kadar kapatan bir örtü atar. (Beyaz olması tercih edilir)<br />
    Gözler kapanır.<br />
    Daha önceden işlenen günahlar hatıra getirilerek hakiki manada zikir çekmenin zor olduğu düşünülür ve bunun için Allah’tan yardım istemek için 33 defa estağfirullah diye tövbe edip temiz bir kalp ile zikre başlanır.<br />
    1 adet fatiha okunur. Önce peygamber efendimize ﷺ, aline, ashabına, ehli beytine sonra isimleri ezberlenen sadatların ilk ikisin ruhaniyetine hediye edilir. Daha sonra aynı şekilde bir fatiha daha okunur ve bu seferde sonraki iki sadatın ruhaniyetine hediye edilir. Böyle böyle toplam 8 adet fatiha okunur.<br />
    Kalbin rahatlaması ve tezkiye olması için 5 dakika rabıta yapılarak mürşidinden istimdat istenir. (Rabıta hakkında bilgi almak için ana sayfadan rabıta ne demek adlı makalemi okuyabilirsiniz)<br />
    Sağ elde bulunan tesbihi baş parmağı ve orta parmağının uçlarını birleştirip arasına alır.<br />
    Daha sonra bu birleştirilen iki parmak ucunu dik bir şekilde sol memenin dört parmak altına yerleştirilir. (Burası insani kalbin olduğu yerdir)<br />
    Dil damağa yapıştırılarak hızlı bir şekilde sağ el ile tesbih çekilir ve bir yandan da Allah diyerek kalpten zikredilir.<br />
    Her yüz kere tesbih çektikten sonra kişinin kendi duyacağı bir sesle şöyle der: اٍلَهٍي اَنْتَ مَقْصُودٍي، وَرٍضَاكَ مَطْلُوبٍي – İlâhî ente maksûdî, ve rıdàke matlûbî – Arapça (Allahım, benim maksadım sensin, istediğim (hedef ve gayem) senin rızana ulaşmaktır.)<br />
    Kişi bu sözü söylerken manasını düşünür ve kalpten içtenlikle söylemek için her defasında daha çok azmeder.<br />
    Bu dua her yüzlük bittikten sonra yapılır ve 50 defa yapılıp 5000 zikir tamamlanır.<br />
    Vird bitince kişi bu virdi tam manasıyla yapamadığını düşünerek Allah’tan istiğfarda bulunarak 33 defa estağfirullah der ve gözlerini açar. Böylece virdin başında da sonunda günahlardan arınılmış olur.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DiPNOTLAR</span></span><br />
<br />
[1] Ahzab 41<br />
<br />
[2] Aile Saadeti, S. Muhammed Saki Erol<br />
<br />
[3] İmam Ahmed, Müsned, 3, 142; Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391; Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2, 163, (Nr: 2187).<br />
<br />
[4] Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391.<br />
<br />
[5] İmam-ı Nevevî, Dualar ve Zikirler<br />
<br />
[6] Yafiî, Neşru’l-Mehasin, 21; Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7, 107, 8, 394.<br />
<br />
[7] Münzirî, Et-Terğib ve’t-Terhib, 2, 395; Hakim, Müstedrek<br />
<br />
[8] Tirmizî, Deavat, 4; İbn-i Mace, Edeb, 53, (3793)<br />
<br />
[9] Şaranî, Tabakat, 1, 24.<br />
<br />
[10] Bakara 2-152<br />
<br />
[11] Razî, Mefatihu’l-Gayb, 4, 71<br />
<br />
[12] Buhari<br />
<br />
[13] Kulun yolculuğu, 108<br />
<br />
[14] Nur 24/37<br />
<br />
[15] Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî ve Nakşibendî Tarikatı, 168<br />
<br />
[16] Kitab-ı Kudsiyye<br />
<br />
[17] Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4738; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3 4 2 1 ; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/81.a<br />
<br />
[18] Sohbetler, S.Abdulhakim Hüseyni (k.s)<br />
<br />
[19] Eşref er-Rumî, Müzekki’n-Nüfus, 173.<br />
<br />
[20] Şaranî, Tabakat, 1, 111<br />
<br />
[21] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi<br />
<br />
[22] Şeyh Sadi, Gülistan, 237, (Ter. 154)<br />
<br />
[23] Mürid ve Mürşid Hukuku, Mehmet Ildırar<br />
<br />
[24] Câmiü’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 515.<br />
<br />
[25] Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur<br />
<br />
[26] Mürid ve Mürşit Hukuku, Semerkand Yay.<br />
<br />
[27] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2,986)<br />
<br />
[28] Sohbetler, S. Abdülhakim el Hüseynî<br />
<br />
[29] Zikrin fazileti, çeşitleri ile ilgili geniş bilgi ve deliller için bk. Münzirî, et-Tergm 2/365-509 (Beyrut 1996), Abdüikadir isâ, el-Hakaik ani't-Tasavvuf, s. 130-234.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
Naksibenditarikati com<br />
muhammedfurkanakdogan com tr</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nakşibendilikte Zikiri Usulu Nasıldır? Gizli Zikir Kalp Zikiri Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Öncelikle Zikir Nedir biraz bundan bahsedelim<br />
<br />
Hak Teâlâ, Kur'an-ı Kerimde;<br />
<br />
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin”[1] buyurur.<br />
<br />
Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı ve fazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayat sebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrin nimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır. Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.[2]<br />
<br />
Kâinatın Efendisi Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Her hangi bir toplum yalnız Allah rızasını niyet ederek bir arada toplanıp Allah’ı zikrederlerse, gökten bir münadi bağışlanmış olduğunuz halde yerinizden kalkın, doğrusu Allah sizin günahlarınızı sevaba çevirmiştir” diye nida eder.[3]<br />
<br />
Yine Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Kıyamet günü Allah Teâlâ ‘Şimdi mahşer halkı, kerem sahibi kimlerin olduğunu görürler’ buyurur.<br />
<br />
Bunun üzerine kimlerdir bunlar Ya Resulullah denilince, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘Mescitteki zikir meclislerinin adamlarıdır’[4] buyurdu.<br />
<br />
Bil ki, zikrin fazileti tesbîh, tehlil, tahmîd, tekbîr ve bunların benzerlerine bağlı değildir. Bunun doğrusu, Allah için iş yapan her itaatkâr, Allah Teâlâ hazretlerini zikredicidir. Saîd ibni Cübeyr (r.a) ve diğer âlimler böyle söylemişlerdir.<br />
<br />
Atâ (Allah rahmet etsin) şöyle demiştir:<br />
<br />
"Zikir meclisleri (toplantıları), helâl ve haramdan ibarettir: Nasıl sa­tın alırsın, nasıl satarsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl evlenirsin, nasıl boşanırsın, nasıl hac yaparsın ve bunların benzeri şeylerdir."[5]<br />
<br />
Ayrıca zikir, ‘’anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, namaz kılmak ve dua etmek’’ gibi manalara gelir.<br />
<br />
Zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla'yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir.  Zikir nefsi ezip, yüce Rabbi yüceltmektir.  Zikir fikrin meyvesidir. Fikirde muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır. Önemli olanda bu muhabbeti Allah'a yöneltmektir. Bu da zikir ile olur. <br />
<br />
İmam-ı Gazali (r.ah) şöyle demiştir:<br />
<br />
‘’Bir müminin, çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a âşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.’’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Büyük velilerden Necmüddin İsfehanî (k.s.) Hazretleri, ehlullahtan bir zatın vefatında kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölü zata telkin verdiğini görür ve gayr-i ihtiyari Hz. Şeyh güler.<br />
<br />
Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mutadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler. Ve sorarlar:<br />
<br />
Böyle bir yerde neden güldünüz?<br />
<br />
Hazret, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar edilince mecburiyette kalarak, buyurur ki:<br />
<br />
Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezarda ki zatın kalbi manen diridir. O taaccüp etti ve manen dedi ki: “Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim” demesi üzerine gayr-i ihtiyari güldüm, buyurur.[6]<br />
<br />
Muaz bin Cebel (r.a), Allah’ın Resulü’nden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: Allah Resulü’ne sordum: ‘’Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’’ dedim. “Dilin, Allah’ı anmakla ıslanmış olarak ölmendir” dedi. [7]<br />
<br />
Adamın biri Resul-i Ekrem’e (sallallâhü aleyhi ve sellem)<br />
<br />
“Şer’i hükümler çoğaldı. Bana sıkı sıkıya sarılacağım birini söyle” dedi.<br />
<br />
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Dilinden Allah’ın zikrini eksik etme, dilin daima onunla yaş olsun” buyurmuştur.[8]<br />
<br />
İmam Şaranî (k.s) hazretleri diyor ki: ‘’Burada dilin yaş olmasından maksat, gafil olmamaktır. Çünkü kalp gafil olursa dil kurur ve yaş olmaktan çıkar’’ [9] buyurmuştur.<br />
<br />
Büyük müfessir İmam Fahreddin Razî (r.ah) “Siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” [10] ayet-i celileysnii tefsir ederken şöyle demiştir:<br />
<br />
Yüce Allah bu ayette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, Ona hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir.<br />
<br />
Kalb ile zikir de, yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.<br />
<br />
Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür.[11]<br />
<br />
Büyük arif İmam-ı Rabbani (k.s) yüz doksanıncı mektubunda buyuruyorlar ki, “Zikrin faydalı olması ve tesir edebilmesi için şeriata uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lazımdır. Bunları da ehil olan âlimlerden öğrenerek yapmalıdır.”<br />
<br />
Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor; “Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o kalptir.‘’ [12]<br />
<br />
Manevi terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.<br />
<br />
İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.<br />
<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
‘’Zikre devam ediniz, virde önem veriniz, çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Nefsin çirkin sıfatları ancak zikir ile değişir. İnsan mürşit nezaretinde sürekli çektiği zikir sayesinde terbiye olur.’’ [13]<br />
<br />
Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allah Teâlâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allah Teâlâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiş.<br />
<br />
Bir ayette yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların halini şöyle belirtir:<br />
<br />
‘’Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği (ahret) günden korkarlar.’’ [14]<br />
<br />
Allame Alusi (r.ah), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:<br />
<br />
‘’Birçok tasavvuf ehli, özellikle Nakşibendî büyükleri ayette emredilen daimi zikir haline ulaşmışlardır. Bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde hiçbir nedenle kesintiye uğramaz. Öyle ki hiçbir halde zikirden gafil olmazlar.’’<br />
<br />
Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.<br />
<br />
Gavs-i Bilvanisî (k.s) şöyle derdi: “Nakşibendîlikte esas; zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb, tıpkı saat gibidir. O sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.” [15]<br />
<br />
Gavs-ı Sâni (k.s) hazretleri ise şunları söylemiştir:<br />
<br />
"İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp 'Allah' der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ [16]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
"Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür.’’<br />
<br />
Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara,<br />
<br />
'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?' diye sorar. Melekler de,<br />
<br />
'Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler. O zaman Allah Teâlâ o kula,<br />
<br />
'Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir' buyurur.[17]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Gavs'ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs'a,<br />
<br />
"Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salâvat getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum."<br />
<br />
Tabi bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben:<br />
<br />
"Doğrudur, buyurdu, kalben yaptığın gizli zikirleri Allah Teâlâ'nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah'ın yanında, Allah'ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar." [18]<br />
<br />
Şeyh Safî (k.s.) der ki: “Bir gün bir kimse kalbini kötü huylardan temizlemeye niyet etse ve gece gündüz La ilahe illallah demekle meşgul olsa ve kalbini tamamen temizleyemeden ölse o kimseyi kabrine bıraktıkları zaman zikrettiği o zikirler gelir ona arkadaş olurlar. Kabrinde ona zarar ve azap verebilecek haşaratı yılan vesair azap ve işkence mahlûklarını yakar yıkar mahveder. O kişi selamete erer.”[19]<br />
<br />
Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre devam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir<br />
<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) şöyle buyurmuştur: ‘’Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur. Zikir kalbin hakkıdır.‘’<br />
<br />
Muhammed Emin Erbili (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Maneviyat yolcusunun yemeği, ilim öğrenmek ve Allah Teâlâ'nın ismini zikre devam etmektir.’’<br />
<br />
Ebu Yakub Nehrecurî’ye (k.s) Allah Teâlâ’nın rızasına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Cahillerden uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allah Teâlâ’yı anmaya devam etmek” diye buyurdu. [20]<br />
<br />
Tasavvuf büyükleri, manevi terbiyeye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini, muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müritlerini Allah Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.<br />
<br />
Büyük arifler zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun birinci faydası mürşidi kâmilin dua ve himmet desteğidir. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır.<br />
<br />
Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri 1985 yılından Ankara'da yaptığı bir sohbette şöyle buyurmuş:<br />
<br />
‘’Sofiler bizlere geliyorlar, biz onlara tövbe veriyoruz. Sonra beş bin zikir veriyoruz. Onlarda takliden günde beş bin kere Allah diyorlar, zikir çekiyorlar ama Sadatlar araya giriyor, onların bereketi, duası ile Allah Teâlâ sofilerin çektiği zikri kabul ediyor. Üstelik on misli ile yani elli bin zikir sevabı olarak onların amel defterine yazıyor.’’<br />
<br />
Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşit kontrol eder. Gereken müdahaleleri o yapar, kalpte bir tıkanma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşit, şeytandan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yardımcı olur.<br />
<br />
Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşit müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.[21]<br />
<br />
Kendi başına yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır. Kişi zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek ve birçok vesveseyle baş başa kalır. Bir mürşide talebe olanlar manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uyanmalıdırlar. Kendi başına farklı zikir seçmeleri, başka zikre heves etmeleri şeytandandır. Zikrini artırmak ve değiştirmek isteyen mürşidine danışmalıdır.<br />
<br />
Zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sayıyı karıştırabilir.<br />
<br />
Ancak kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse bu tür durumlarda yalnız değildir. Kamil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür zikrin ilaç olacağını bilir.<br />
<br />
Gavs-ı Sânî (k.s) buyurmuşlar ki: ‘’Virtlerinizi sağlam çekin, ara vermeyin. Bir çekip bir çekmemek kalbi tahriş eder. Nasıl ki doktorun verdiği ilacı bir alıp bir almazsanız faydası olmaz. Bu da öyledir. Bir de ne az ne fazla verilen sayıda çekmek lazım. İlacı az alırsanız faydası olmaz, çok alırsanız zararı olur.’’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Bir adamın gözü ağrıyormuş. Bir baytara giderek,<br />
“Beni tedavi et” demiş.<br />
Baytar da hayvanların gözüne sürdüğü ilacı bu adamın da gözüne sürmüş.<br />
Adamın gözü kör olmuş; hâkime gidip şikâyet etmiş.<br />
Hâkim, “Hiçbir ceza ve diyet lazım gelmez. Çünkü eşek olmasaydın, baytara gitmezdin” demiş.[22]<br />
<br />
Zikir gafletle de çekilse yinede terk edilmemelidir. Allah'ın (c.c) ihsanı boldur. Gafletle zikre devam edenin kalbine huzur verebilir. Huzurlu zikirden de fenaya yükseltebilir.<br />
<br />
Zikirde kalbin huzurlu değil diye tamamen zikri terk etme. Çünkü hiç zikirsiz gafil olmak zikrin içinde gafil olmaktan daha kötüdür. Umulur ki Allah Teâlâ seni gafletli zikirden uyanık zikre, uyanık zikirden huzurlu zikre ve ondan da masivadan gaybet zikrine yükseltebilir. Bu Allah Teâlâ için hiç zor değildir.<br />
<br />
Bediüzzaman Said Nursî (r.ah) hazretleri Mesnevi-i Nuriye'de sofinin mesleğinin zikir olduğunu, nefsin çirkinliklerinden sıyrılıp ahlâk-ı hamideye geçmeye sebep olacağını bildirmektedir:<br />
<br />
"Ey aziz olan kimse, bil. Zikreden adamın ilâhî feyizleri çeken muhtelif manevi güzellikleri (latifeler) vardır. Bunların bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı ise şuursuzdur. Gaflet ile yapılan zikirler bile, bu ilâhî feyizden mahrum kalmazlar."<br />
<br />
Onun için kardeşler, tasavvufta sofi illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah'ın feyzini çeksin.[23]<br />
<br />
Abdullah b. Mesud’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Musa Peygamber (a.s),<br />
<br />
“Ey Rabbim! En çok hangi ameli işlememi sevdiğini bana gösterir misin?” diye sorduğunda<br />
<br />
Cenab-ı Allah ona şöyle cevap vermiş: “Beni zikretmeni ve hiç unutmamanı çok severim.” [24]<br />
<br />
Ebu’l-Melih (r.a.) yolda yürürken gaflete düşüp Allah Teâlâ’yı anmadığında ne kadar yol almış olursa olsun gaflete düştüğü noktaya geri dönerek Allah’ı anıp şöyle derdi: “Üzerinde yürüdüğüm tüm toprak parçalarının kıyamet günü lehimde tanıklık yapmalarını istiyorum.” [25]<br />
<br />
Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, vücut Allah sevgisi ile tatlanır.<br />
<br />
Hâlbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah'ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah'a bağlanırlar.  <br />
<br />
Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir. Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.<br />
<br />
Bir adamın beş bin kere meşakkatle, zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüz bin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah katında sevabı ve yakınlaşması çok olur. [26]<br />
<br />
Avn b. Abdullah (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık Allah’ın zikredilmediği bir zamanla yüz yüze gelirse yemin ederim ki toptan mahvolur. Gafil insanlar içinde Allah’ı zikreden bir adam ric’at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.‘’<br />
<br />
Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allah Teâlâ’nın canlı şahididir kendisine bakana Allah'ı zikrettirir hayrı sevdirir.<br />
<br />
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allah Teâlâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır.<br />
<br />
Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini arttırır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) belirttiği gibi zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.<br />
<br />
Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ’yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Bu mükâfat Cennet ve Allah'ın nur cemalidir.<br />
<br />
Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cennet ehlinin tek bir hasreti (özlemi) vardır. O da, Allah Teâlâ’yı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”<br />
<br />
Ebu Süleyman Dârânî (k.s) hazretleri zikrin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
‘’Cennete bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, ‘namına ağaç diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütur getirdi) de ondan, diye cevap verirler. ’’<br />
Zikir sahibinin zikirle aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Hakiki Müslümanlar zikir ve dua sayesinde nice engelleri aşmışlardır. İmanını görmek imanın tadını bulmak ancak iman sahibinin zikre verdiği değerle olacağını hakkal yakın bilmişlerdir. Eğer bir gönül, bir kalbde zikir varsa diridir, diri gibi her şeyi hakkıyla bilir, kalp gafil zikir yoksa ölü gibidir, çok şeyden haberi yoktur, hakikatleri göremez.  <br />
<br />
Abdülhakim Hüseyni (k.s) hazretleri de bu hususta şöyle buyurmuştur: ‘’Kalp, Allah’ın zikrini yaptığı zaman, bütün vücut da onunla zikir yapar, kalp ölmüşse vücut ölüdür.‘’<br />
<br />
Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.<br />
<br />
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanların bir kısmı, belâya maruzdur. Bir kısmı da afiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz afiyete de hamd edin.” [27]  <br />
<br />
Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.<br />
<br />
Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.<br />
<br />
Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Menkıbe</span></span><br />
<br />
Bir gün bir sofi Gavsı Sani (k.s) hazretlerine dedi ki;<br />
Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?<br />
Gavs-ı Sani (k.s) elini bastonun üzerine koydu ve dedi ki; Sofi<br />
<br />
1- Bir insan nazar-ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez<br />
<br />
2- Bir insan, yirmi dört dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.<br />
<br />
3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.<br />
<br />
4- Bir insan günah işlese bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.<br />
<br />
S. Abdülhakim el Hüseynî (k.s) hazretleri de bu meyanda bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar:<br />
<br />
‘’İnsanın Allah yolunda çalışıp gayret göstermesi, amelini artırması gibi, günahtan da haberi olması lâzımdır. Ziyan etmemeye çalışmalı ki tüccar olabilsin. Meselâ, gecede beş bin, on bin veya on beş bin, yirmi bin vird çeken kimse günahtan kaçınır, Allah'ın emirlerine aykırı hareketlerden kendini korursa, çok kısa bir zaman içinde sevabı, hayrı artacağından, büyük bir tüccar olmuş olur. Onun için insanın kendinden çok haberi olması, kendine çok dikkat etmesi lâzımdır. Kendini günahlardan, Allah'ın emirlerine muhalefetten korumalı, günahın büyüğünden de, küçüğünden de, elinden geldiği kadar, imkânının el verdiği kadar kaçınmalıdır.’’ [28]<br />
<br />
Gav-sı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele halindedir.’’<br />
<br />
Allah Teâlâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah'a sığınırız.[29]<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın lütfü keremiyle, sadatların himmet ve bereketiyle, yoldaşımızın şeytan olmaması için her daim Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmamız niyazı ile. Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Zikri Nasıl Çekilir Nakşibendi</span></span><br />
<br />
Kalp zikri nasıl çekilir? Kalp zikri nakşibendi yolunda gizli olarak yapılmaktadır. Bu zikri çekmek için kişide bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar başlıca tövbe etmek, tövbe adabı yapmak, sadatların isimlerini ezberlemek, sağ şehadet parmağına sahip olmak.<br />
<br />
Yukarıda ki şartları taşıyan her kimse kalp zikri yapabilir. Bu zikir temelde kalbin üzerinden Allah diye zikretmeye dayanmaktadır. Bu zikre başlamak isteyen kişi asgari olarak 5000 ile başlar. Bunu her gün yapmasına da vird denir. Daha fazla bilgi için ana sayfadan vird nedir adlı makalemi okuyabilirsiniz.<br />
<br />
Kişi kendi kafasına göre bu sayıyı azaltamaz veya eksiltemez. Tüm bunlar mürşid tarafından veya onun görevlendirdiği bir vekil tarafından yapılması gereklidir. Aksi “kafasına göre ilaç alan hasta misali” yarardan çok zarara sebep olabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Zikri Nakşibendi İçin Ne Gereklidir?</span></span><br />
<br />
Genel olarak bu makaleyi okuyanların yeni başlayacağını düşünürsek 5000 kalp zikri için yüzlük bir tane yüzlük tesbih gereklidir. Bu tesbih elli defa tur attırılarak 5000 sayısına ulaşılır.<br />
<br />
İkinci olarak 50 turun sayımı için ayrı bir tesbih lazımdır. Bu tesbih ya 50 taş adedince olabilir, ya da yüzlük tesbihin 50. yerine işaret konularak da yapılabilir. Aslında bunun tesbih olması da şart değildir. El vb. şeyler ile de 50’ye kadar sayım yapılabilir.<br />
<br />
Özet olarak 5000 zikir için bir tane yüzlük tahta tesbih, bir tane de 50’ye kadar sayım yapmada kullanılacak tesbih ve benzeri her hangi bir şey. Burada tesbihin tahta olması şarttır. <br />
<br />
Not: Zikir esnasında gözler kapalı olacağından zikirmatik ile bu sayım doğal olarak yapılamayacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kalp Nasıl Çekilir </span></span><br />
<br />
    Sayım yapılacak tesbih sol ele alınır. (Sadece sol el ile de yapılabilir)<br />
    Kişi başından aşağıya doğru dizlerine kadar kapatan bir örtü atar. (Beyaz olması tercih edilir)<br />
    Gözler kapanır.<br />
    Daha önceden işlenen günahlar hatıra getirilerek hakiki manada zikir çekmenin zor olduğu düşünülür ve bunun için Allah’tan yardım istemek için 33 defa estağfirullah diye tövbe edip temiz bir kalp ile zikre başlanır.<br />
    1 adet fatiha okunur. Önce peygamber efendimize ﷺ, aline, ashabına, ehli beytine sonra isimleri ezberlenen sadatların ilk ikisin ruhaniyetine hediye edilir. Daha sonra aynı şekilde bir fatiha daha okunur ve bu seferde sonraki iki sadatın ruhaniyetine hediye edilir. Böyle böyle toplam 8 adet fatiha okunur.<br />
    Kalbin rahatlaması ve tezkiye olması için 5 dakika rabıta yapılarak mürşidinden istimdat istenir. (Rabıta hakkında bilgi almak için ana sayfadan rabıta ne demek adlı makalemi okuyabilirsiniz)<br />
    Sağ elde bulunan tesbihi baş parmağı ve orta parmağının uçlarını birleştirip arasına alır.<br />
    Daha sonra bu birleştirilen iki parmak ucunu dik bir şekilde sol memenin dört parmak altına yerleştirilir. (Burası insani kalbin olduğu yerdir)<br />
    Dil damağa yapıştırılarak hızlı bir şekilde sağ el ile tesbih çekilir ve bir yandan da Allah diyerek kalpten zikredilir.<br />
    Her yüz kere tesbih çektikten sonra kişinin kendi duyacağı bir sesle şöyle der: اٍلَهٍي اَنْتَ مَقْصُودٍي، وَرٍضَاكَ مَطْلُوبٍي – İlâhî ente maksûdî, ve rıdàke matlûbî – Arapça (Allahım, benim maksadım sensin, istediğim (hedef ve gayem) senin rızana ulaşmaktır.)<br />
    Kişi bu sözü söylerken manasını düşünür ve kalpten içtenlikle söylemek için her defasında daha çok azmeder.<br />
    Bu dua her yüzlük bittikten sonra yapılır ve 50 defa yapılıp 5000 zikir tamamlanır.<br />
    Vird bitince kişi bu virdi tam manasıyla yapamadığını düşünerek Allah’tan istiğfarda bulunarak 33 defa estağfirullah der ve gözlerini açar. Böylece virdin başında da sonunda günahlardan arınılmış olur.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">DiPNOTLAR</span></span><br />
<br />
[1] Ahzab 41<br />
<br />
[2] Aile Saadeti, S. Muhammed Saki Erol<br />
<br />
[3] İmam Ahmed, Müsned, 3, 142; Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391; Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2, 163, (Nr: 2187).<br />
<br />
[4] Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391.<br />
<br />
[5] İmam-ı Nevevî, Dualar ve Zikirler<br />
<br />
[6] Yafiî, Neşru’l-Mehasin, 21; Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7, 107, 8, 394.<br />
<br />
[7] Münzirî, Et-Terğib ve’t-Terhib, 2, 395; Hakim, Müstedrek<br />
<br />
[8] Tirmizî, Deavat, 4; İbn-i Mace, Edeb, 53, (3793)<br />
<br />
[9] Şaranî, Tabakat, 1, 24.<br />
<br />
[10] Bakara 2-152<br />
<br />
[11] Razî, Mefatihu’l-Gayb, 4, 71<br />
<br />
[12] Buhari<br />
<br />
[13] Kulun yolculuğu, 108<br />
<br />
[14] Nur 24/37<br />
<br />
[15] Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî ve Nakşibendî Tarikatı, 168<br />
<br />
[16] Kitab-ı Kudsiyye<br />
<br />
[17] Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4738; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3 4 2 1 ; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/81.a<br />
<br />
[18] Sohbetler, S.Abdulhakim Hüseyni (k.s)<br />
<br />
[19] Eşref er-Rumî, Müzekki’n-Nüfus, 173.<br />
<br />
[20] Şaranî, Tabakat, 1, 111<br />
<br />
[21] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi<br />
<br />
[22] Şeyh Sadi, Gülistan, 237, (Ter. 154)<br />
<br />
[23] Mürid ve Mürşid Hukuku, Mehmet Ildırar<br />
<br />
[24] Câmiü’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 515.<br />
<br />
[25] Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur<br />
<br />
[26] Mürid ve Mürşit Hukuku, Semerkand Yay.<br />
<br />
[27] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2,986)<br />
<br />
[28] Sohbetler, S. Abdülhakim el Hüseynî<br />
<br />
[29] Zikrin fazileti, çeşitleri ile ilgili geniş bilgi ve deliller için bk. Münzirî, et-Tergm 2/365-509 (Beyrut 1996), Abdüikadir isâ, el-Hakaik ani't-Tasavvuf, s. 130-234.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
Naksibenditarikati com<br />
muhammedfurkanakdogan com tr</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nakşibendilik te Tövbe ve Talimatları]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21881</link>
			<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 02:03:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21881</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nakşibendilik te Tövbe ve Talimatları</span></span><br />
<br />
Nakşibendi tarikatına girerek Allah’ın hakikatine ulaşmak isteyenlerin yolculuğu öncelikle mürşidin terbiyesine girmek ile başlar. Bu terbiyenin ilk adımı ise tövbe etmektir. Tövbe etmek hem dinimizde hem de Nakşibendi Tarikatı’nda İslamiyet’in ve inançlı bir Müslüman olmanın ilk kuralları arasında yer almaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde ''Tövbe eden Allah'ın sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuşlardır. Nakşibendi Tarikatı’nda ise tövbe etmenin bir adabı ve usulü bulunmaktadır. Tövbe etmek isteyen kişi mürşid eşliğinde tövbe etmeli ve kendisine buyrulan 8 şartı yerine getirmelidir. Bu şartlar ise Nakşibendi Tövbe Adabı ya da 8 Şart adabı olarak adlandırılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8 Şart Adabının Amacı Nedir?</span></span><br />
<br />
Nakşibendi Tövbe Adabı olarak da bilinen 8 şart adabı ile ilgili en çok merak edilen sorulardan biri 8 şart adabının amacı nedir sorusudur. Bunun için ise öncelikle tövbenin İslamiyet’teki yerini bilmek gerektir. Tövbe, Arapçada “geri dönmek, dönüş yapmak” anlamlarına gelen tevbe kelimesinden gelen bir kelimedir. İslamiyet’te ise kulun bir günahtan dönmesi anlamını taşır. Tasavvufta ise mürşidin eşliğinde ve huzurunda yapılan tövbenin amacı kişinin müritliğinin başlamasıdır. Tarikat yoluna girmek için tövbe eden kişi mürşid eşliğinde belirlenen adaba uygun olarak tövbe etmeli, kalbini manen bütün kötülüklerden arındırarak gireceği tarikat yoluna temiz bir kalp ile başlamalıdır. 8 şart adabının yani Nakşibendi tövbe adabının da öncelikli amacı budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe ve Talimatları</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8 Şart Adabı Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Nakşibendi 8 şart adabı şu adımlar ile gerçekleştirilmektedir:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe Niyeti ile Abdest Almak:</span></span> 8 şart adabının ilk adımı günahlardan temizlenme ve tövbe etme niyeti ile abdest almaktır. Abdestin amacı, tarikat yoluna girmeden önce kalbi ve nefsi manevi kirlerden temizlemektir. Tövbe niyeti ile abdest alan kişi yaptığı günahlara tövbe etmeli ve bir daha günah işlememeye yürekten niyet etmelidir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe Niyeti ile Gusül Abdesti Almak:</span></span> Abdestin hemen ardından ise ikinci adım olarak yine tövbe niyeti ile gusül abdesti alınmalıdır. Gusül abdesti alınırken her zaman olduğu gibi gusül abdesti için niyet edilir ve bütün vücut komple yıkanarak, temizlenir. Ancak tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken “Allah’ım ben ancak vücudumun dışında bulunan kirleri temizleyebildim, sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle.”  diye dua edilmelidir. Ayrıca tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken edebe ve adaba uygunluk için mümkün olduğunca avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmelidir.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> İstihare Namazı Kılmak:</span></span> Gusül abdesti sonrasında ise tövbe ve istihare niyeti ile 2 rekât namaz kılınmalıdır. Bu 2 rekat namaz sünnet namazıdır. Ayrıca istihare namazı Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş bir namazdır. Tövbe ya da istihare namazını kılarken öncelikle “Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyeti ile istihare namazını kılmaya” şeklinde niyet edilmelidir. Kâfirun suresini bilenler birinci rekâtta Fatiha’dan sonra bu duayı okumalıdır. Bilmeyenler ise ihlas suresini okurlar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe Etmek:</span></span> Mürşid eşliğinde yapılan tövbe, Allah’ın huzurunda olduğu düşünülerek kişi tarafından kendi duyacağı şekilde üç defa tekrarlanmalıdır. Tövbe edilirken şu cümleler söylenir: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan dolayı ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım.”  Tövbe ederken kişi, ergenlik çağından bu yana yaptığı bütün günahlar için niyetlenerek tövbe etmelidir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Estağfurullah Demek:</span></span> Sesli bir şekilde tövbe edildikten sonra kişi gözlerini kapatır ve yine kendi duyacağı şekilde en az 25, 75 veya 33 kere “Estağfurullah” demelidir. Genellikle 33 kere söylenmesi tercih edilmektedir. Estağfurullah kelime anlamı olarak “Allah’ım beni affetmeni istiyorum.” Anlamına gelmektedir. Tövbe ettikten sonra estağfurullah demek kişinin tövbe ettiği günahlardan sonra kalbinde kalanlardan arınması içinde Allah’tan rahmet ve merhamet dilemesini sağlar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fatiha Okumak:</span></span> 8 şart adabına 8 adet Fatiha suresi okunarak devam edilir. Okunan Fatiha sureleri ise öncelikle Peygamber Efendimiz sonrasında ise Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kiram’a hediye edilir. Fatiha sureleri okunurken ilk Fatiha Suresi’nden sonra “Ya Rabbi! Okumuş olduğum Fatiha’yı Hz. Resulullah Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim. Kabul ve vasıl eyle” denir. Sonrasında okunan Fatiha sureleri ise sırası ile:<br />
<br />
        İkinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına.<br />
        Üçüncü Fatiha Suresi, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Dördüncü Fatiha Suresi, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Beşinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Altıncı Fatiha Suresi, Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Yedinci Fatiha Suresi, Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Sekizinci Fatiha Suresi, Şah-ı Urfa ( k.s) Hazretleri’nin ve Şah-ı Bilvanis Hz (k.s)’nin ruhlarına hediye etmek gerekmektedir.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm Rabıtası:</span></span> Ölüm rabıtasında yani ölümü düşünme adımında, kişinin nefsi için ölüm ve ölüm halleri düşündürülür. Bunun amacı kişinin ölümü hatırlayarak kalbini yumuşatmak, dünyanın gerçekliğinin geçiciliğini anlamasını sağlayarak dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve nefsinin ibret almasını sağlamaktır. Ölüm rabıtasında Azrail’in kişinin ruhunu teslim almak için gelmesi, kişinin ruhunu teslim etmesi, yıkanıp, kefenlenmesi, sevenlerinin ve yakınlarının başında nasıl ağlayıp üzüldüğü, kabre konduktan sonra üzerine toprak atılması, herkesin mezardan ayrıldıktan sonra sorgu meleklerinin gelmesi ve sorgulaması düşünülür.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mürşid Rabıtası:</span></span> Mürşid, sahip olduğu ilim ve fazilet ile Allah’ın yeryüzündeki dostu ve halifesidir. Mürşid rabıtasında ise, kişi gözlerini kapayarak sağ kalçasının üzerine oturur ve mürşidinin bütün heybeti ve nuru ile karşısında oturduğunu hayal eder. Onu hayal ederek onun nurundan nasiplenmeye çalışır. Bunun için ise bütün dikkatini ve gönlünü ona vererek mürşidin iki kaşı arasından çıkan ilahi nurun bembeyaz bir süt şeklinde ağzından girip kalbine ulaştığını düşünür. Bu ilahi nur kalbini tamamen temizleyerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Kişi 10, 15 dakika kadar bu düşünce ile baş başa kaldıktan sonra ise 25 defa Estağfirullah diyerek gözlerini açar. Gözlerini açan kişi kalkar, yatağına girer ve yüzü kıbleye dönecek şekilde sağ tarafına yatmalıdır.<br />
<br />
8 şart adabında yer alan bütün adımlar sadece tek bir gecede yapılmalıdır. Ayrıca yapıldıktan sonra sabah güneş doğana kadar kişi hiçbir şey yememeli, içmemeli ve cima yapmamalıdır. Evli olan kişiler eşlerinden ayrı yatmalıdır. Dünyaya dair hiçbir konu konuşulmaz ancak kişi adapları yerine getirip biraz uyuduktan sonra gecesini namaz, zikir ya da dua ile geçirebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Hiranur org tr</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Nakşibendilik te Tövbe ve Talimatları</span></span><br />
<br />
Nakşibendi tarikatına girerek Allah’ın hakikatine ulaşmak isteyenlerin yolculuğu öncelikle mürşidin terbiyesine girmek ile başlar. Bu terbiyenin ilk adımı ise tövbe etmektir. Tövbe etmek hem dinimizde hem de Nakşibendi Tarikatı’nda İslamiyet’in ve inançlı bir Müslüman olmanın ilk kuralları arasında yer almaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde ''Tövbe eden Allah'ın sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuşlardır. Nakşibendi Tarikatı’nda ise tövbe etmenin bir adabı ve usulü bulunmaktadır. Tövbe etmek isteyen kişi mürşid eşliğinde tövbe etmeli ve kendisine buyrulan 8 şartı yerine getirmelidir. Bu şartlar ise Nakşibendi Tövbe Adabı ya da 8 Şart adabı olarak adlandırılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8 Şart Adabının Amacı Nedir?</span></span><br />
<br />
Nakşibendi Tövbe Adabı olarak da bilinen 8 şart adabı ile ilgili en çok merak edilen sorulardan biri 8 şart adabının amacı nedir sorusudur. Bunun için ise öncelikle tövbenin İslamiyet’teki yerini bilmek gerektir. Tövbe, Arapçada “geri dönmek, dönüş yapmak” anlamlarına gelen tevbe kelimesinden gelen bir kelimedir. İslamiyet’te ise kulun bir günahtan dönmesi anlamını taşır. Tasavvufta ise mürşidin eşliğinde ve huzurunda yapılan tövbenin amacı kişinin müritliğinin başlamasıdır. Tarikat yoluna girmek için tövbe eden kişi mürşid eşliğinde belirlenen adaba uygun olarak tövbe etmeli, kalbini manen bütün kötülüklerden arındırarak gireceği tarikat yoluna temiz bir kalp ile başlamalıdır. 8 şart adabının yani Nakşibendi tövbe adabının da öncelikli amacı budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe ve Talimatları</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">8 Şart Adabı Nasıl Yapılır?</span></span><br />
<br />
Nakşibendi 8 şart adabı şu adımlar ile gerçekleştirilmektedir:<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe Niyeti ile Abdest Almak:</span></span> 8 şart adabının ilk adımı günahlardan temizlenme ve tövbe etme niyeti ile abdest almaktır. Abdestin amacı, tarikat yoluna girmeden önce kalbi ve nefsi manevi kirlerden temizlemektir. Tövbe niyeti ile abdest alan kişi yaptığı günahlara tövbe etmeli ve bir daha günah işlememeye yürekten niyet etmelidir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe Niyeti ile Gusül Abdesti Almak:</span></span> Abdestin hemen ardından ise ikinci adım olarak yine tövbe niyeti ile gusül abdesti alınmalıdır. Gusül abdesti alınırken her zaman olduğu gibi gusül abdesti için niyet edilir ve bütün vücut komple yıkanarak, temizlenir. Ancak tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken “Allah’ım ben ancak vücudumun dışında bulunan kirleri temizleyebildim, sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle.”  diye dua edilmelidir. Ayrıca tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken edebe ve adaba uygunluk için mümkün olduğunca avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmelidir.<br />
   <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> İstihare Namazı Kılmak:</span></span> Gusül abdesti sonrasında ise tövbe ve istihare niyeti ile 2 rekât namaz kılınmalıdır. Bu 2 rekat namaz sünnet namazıdır. Ayrıca istihare namazı Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş bir namazdır. Tövbe ya da istihare namazını kılarken öncelikle “Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyeti ile istihare namazını kılmaya” şeklinde niyet edilmelidir. Kâfirun suresini bilenler birinci rekâtta Fatiha’dan sonra bu duayı okumalıdır. Bilmeyenler ise ihlas suresini okurlar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tövbe Etmek:</span></span> Mürşid eşliğinde yapılan tövbe, Allah’ın huzurunda olduğu düşünülerek kişi tarafından kendi duyacağı şekilde üç defa tekrarlanmalıdır. Tövbe edilirken şu cümleler söylenir: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan dolayı ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım.”  Tövbe ederken kişi, ergenlik çağından bu yana yaptığı bütün günahlar için niyetlenerek tövbe etmelidir.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Estağfurullah Demek:</span></span> Sesli bir şekilde tövbe edildikten sonra kişi gözlerini kapatır ve yine kendi duyacağı şekilde en az 25, 75 veya 33 kere “Estağfurullah” demelidir. Genellikle 33 kere söylenmesi tercih edilmektedir. Estağfurullah kelime anlamı olarak “Allah’ım beni affetmeni istiyorum.” Anlamına gelmektedir. Tövbe ettikten sonra estağfurullah demek kişinin tövbe ettiği günahlardan sonra kalbinde kalanlardan arınması içinde Allah’tan rahmet ve merhamet dilemesini sağlar.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fatiha Okumak:</span></span> 8 şart adabına 8 adet Fatiha suresi okunarak devam edilir. Okunan Fatiha sureleri ise öncelikle Peygamber Efendimiz sonrasında ise Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kiram’a hediye edilir. Fatiha sureleri okunurken ilk Fatiha Suresi’nden sonra “Ya Rabbi! Okumuş olduğum Fatiha’yı Hz. Resulullah Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim. Kabul ve vasıl eyle” denir. Sonrasında okunan Fatiha sureleri ise sırası ile:<br />
<br />
        İkinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına.<br />
        Üçüncü Fatiha Suresi, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Dördüncü Fatiha Suresi, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Beşinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Altıncı Fatiha Suresi, Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Yedinci Fatiha Suresi, Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,<br />
        Sekizinci Fatiha Suresi, Şah-ı Urfa ( k.s) Hazretleri’nin ve Şah-ı Bilvanis Hz (k.s)’nin ruhlarına hediye etmek gerekmektedir.<br />
<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölüm Rabıtası:</span></span> Ölüm rabıtasında yani ölümü düşünme adımında, kişinin nefsi için ölüm ve ölüm halleri düşündürülür. Bunun amacı kişinin ölümü hatırlayarak kalbini yumuşatmak, dünyanın gerçekliğinin geçiciliğini anlamasını sağlayarak dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve nefsinin ibret almasını sağlamaktır. Ölüm rabıtasında Azrail’in kişinin ruhunu teslim almak için gelmesi, kişinin ruhunu teslim etmesi, yıkanıp, kefenlenmesi, sevenlerinin ve yakınlarının başında nasıl ağlayıp üzüldüğü, kabre konduktan sonra üzerine toprak atılması, herkesin mezardan ayrıldıktan sonra sorgu meleklerinin gelmesi ve sorgulaması düşünülür.<br />
    <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mürşid Rabıtası:</span></span> Mürşid, sahip olduğu ilim ve fazilet ile Allah’ın yeryüzündeki dostu ve halifesidir. Mürşid rabıtasında ise, kişi gözlerini kapayarak sağ kalçasının üzerine oturur ve mürşidinin bütün heybeti ve nuru ile karşısında oturduğunu hayal eder. Onu hayal ederek onun nurundan nasiplenmeye çalışır. Bunun için ise bütün dikkatini ve gönlünü ona vererek mürşidin iki kaşı arasından çıkan ilahi nurun bembeyaz bir süt şeklinde ağzından girip kalbine ulaştığını düşünür. Bu ilahi nur kalbini tamamen temizleyerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Kişi 10, 15 dakika kadar bu düşünce ile baş başa kaldıktan sonra ise 25 defa Estağfirullah diyerek gözlerini açar. Gözlerini açan kişi kalkar, yatağına girer ve yüzü kıbleye dönecek şekilde sağ tarafına yatmalıdır.<br />
<br />
8 şart adabında yer alan bütün adımlar sadece tek bir gecede yapılmalıdır. Ayrıca yapıldıktan sonra sabah güneş doğana kadar kişi hiçbir şey yememeli, içmemeli ve cima yapmamalıdır. Evli olan kişiler eşlerinden ayrı yatmalıdır. Dünyaya dair hiçbir konu konuşulmaz ancak kişi adapları yerine getirip biraz uyuduktan sonra gecesini namaz, zikir ya da dua ile geçirebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Hiranur org tr</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nakşibendilik Nedir?]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21880</link>
			<pubDate>Tue, 01 Aug 2023 01:55:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21880</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nakşibendilik Nedir?</span></span><br />
<br />
Nakşibendilik (Osmanlıca: نقشبندیه Nakşbendiye), Abdulhalik Gücdevani tarafından sistemleştirilen, Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibendi'nin isim babası olduğu Sünni İslam dini tarikatı. "Nakış yapan" anlamına gelen Nakşibend, Nakşibendi mürşidlerinin, kalbi dünyadan ahirete bağladığı düşünüldüğü için bu adı almıştır.<br />
Râbıta ve teveccüh<br />
<br />
    Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türemiş, sözlükte 'birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak' anlamlarına gelmektedir.[1] Tasavvufta mürid'in, kendisini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nûrlandığını) zihninde canlandırması demektir.<br />
<br />
    Hatme: İslam peygamberi Muhammed'e salavat getirilerek, cemaat ile toplu halde yapılan bir halka zikridir.<br />
    Vird: Dil damağa yapıştırılarak belirli (ders olarak verilen) sayıda dil damaktan ayrılmadan kalben Allah denilerek nefsin durulmasını (terbiyesini) amaçlayan günlük ibadet.<br />
    Teveccüh: Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir.<br />
    Allah için yapılan her şey ibadettir.[2]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nakşibendilik Nedir? </span></span><br />
<br />
Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek “Nakşibendîlik” diye anılmaktadır. Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır.<br />
<br />
Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır. Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) sonra bu yola “Sıddıkiyye” ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî’ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra “Tayfûriyye” ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî’nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, “Haceganiyye” ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, “Nakşibendiyye” ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi’den sonra “Nakşibendî Hâlidiyye” ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol “Halidiyye” koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle “Nakşibendîlik” şeklinde anılmaktadır. Nakşibend, “nakş” ile “bend” kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.<br />
<br />
Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır. Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir. Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir. Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur’an ve sünnettir. Bütün manevi terbiye yollarına kısaca “tasavvuf” denir. Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur’an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O’nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur’an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur’an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam’ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur. Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler. Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah’a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir. Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir: 1- Zahiri haller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir. 2- Batıni haller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir. Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O’nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
nasihatler com<br />
Seyyid Muhammed Saki El Hüseyni<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nakşibendilik Nedir?</span></span><br />
<br />
Nakşibendilik (Osmanlıca: نقشبندیه Nakşbendiye), Abdulhalik Gücdevani tarafından sistemleştirilen, Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibendi'nin isim babası olduğu Sünni İslam dini tarikatı. "Nakış yapan" anlamına gelen Nakşibend, Nakşibendi mürşidlerinin, kalbi dünyadan ahirete bağladığı düşünüldüğü için bu adı almıştır.<br />
Râbıta ve teveccüh<br />
<br />
    Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türemiş, sözlükte 'birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak' anlamlarına gelmektedir.[1] Tasavvufta mürid'in, kendisini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nûrlandığını) zihninde canlandırması demektir.<br />
<br />
    Hatme: İslam peygamberi Muhammed'e salavat getirilerek, cemaat ile toplu halde yapılan bir halka zikridir.<br />
    Vird: Dil damağa yapıştırılarak belirli (ders olarak verilen) sayıda dil damaktan ayrılmadan kalben Allah denilerek nefsin durulmasını (terbiyesini) amaçlayan günlük ibadet.<br />
    Teveccüh: Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir.<br />
    Allah için yapılan her şey ibadettir.[2]<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nakşibendilik Nedir? </span></span><br />
<br />
Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek “Nakşibendîlik” diye anılmaktadır. Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır.<br />
<br />
Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır. Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) sonra bu yola “Sıddıkiyye” ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî’ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra “Tayfûriyye” ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî’nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, “Haceganiyye” ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, “Nakşibendiyye” ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi’den sonra “Nakşibendî Hâlidiyye” ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol “Halidiyye” koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle “Nakşibendîlik” şeklinde anılmaktadır. Nakşibend, “nakş” ile “bend” kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.<br />
<br />
Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır. Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir. Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir. Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur’an ve sünnettir. Bütün manevi terbiye yollarına kısaca “tasavvuf” denir. Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur’an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O’nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur’an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur’an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam’ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur. Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler. Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah’a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir. Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir: 1- Zahiri haller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir. 2- Batıni haller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir. Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O’nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Wikipedia<br />
nasihatler com<br />
Seyyid Muhammed Saki El Hüseyni<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Râbıta Nedir? Râbıta Nasıl Yapılır? Kaç Türlü Râbıta Vardır?]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21885</link>
			<pubDate>Sun, 16 Jul 2023 18:03:24 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21885</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Râbıta Nedir? Râbıta Nasıl Yapılır? Kaç Türlü Râbıta Vardır?</span></span><br />
<br />
Râbıtanın lügatteki mânâsı, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinâtta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur.<br />
<br />
Râbıta, maddî-mânevî istiâne ve istiğâseyi (yardım dilemeyi) mümkün kılar. Diğer bir târif ile râbıta, muhabbetten ibârettir. Gönülde muhabbetin tâzelik ve zindeliğini dâimâ muhâfaza ettirmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üç türlü râbıta vardır:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- TABİÎ RÂBITA</span><br />
<br />
Kişinin yakınlarına duyduğu bir muhabbettir. Bir annenin evlâdına olan muhabbeti gibi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- BAYAĞI (SÜFLİ) RÂBITA</span><br />
<br />
Menedilen şeytânî ve nefsânî temâyüllere bağlanmadır. Bir kumarbazın zihin ve kalbinin devamlı kumarla meşgul olup âilesini ve çoluk çocuğunu dahî unutması gibi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- ULVÎ RÂBITA (TASAVVUFÎ RÂBITA)</span><br />
<br />
Mukaddes mefhumlara ve ulvî duygularla insanı Allâh’a yönlendiren vesîle ve vâsıtalara râbıtadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜRŞİDE DUYULAN HÜRMET VE MUHABBET</span></span><br />
<br />
Tasavvufî eğitim metodlarından biri olan râbıta, her tarîkatte adı ve tatbik şekli az çok farklı olmakla berâber, umûmiyetle mürîdin mürşidini gözünün önünde canlandırması ve onun hâl ve tavırlarını hatırlayarak, ulvî duygularla hemhâl olması demektir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir zindelik kazandırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">'HÂL'LER SİRÂYET EDER</span></span><br />
<br />
İnsan, tesire açık bir varlıktır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi insanoğlunun “hâl”lerinde de sirâyet özelliği vardır. Ruhlar arasındaki mânevî alışveriş, hayatın inkâr edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Husûsiyle faal ve müessir şahsiyetlerdeki kuvvetli rûhî temâyüller, onların yakınında bulunanlara istîdatları nisbetinde -az veya çok- intikâl eder. Bu intikâl, sirâyet eden “hâl”in müsbet veya menfî olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikâl vâkî olur. Yeter ki arada muhabbet ve ünsiyet bağları bulunsun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂBITA, MUHABBETİN TEZÂHÜRÜDÜR</span></span><br />
<br />
Meselâ, aşırı derecede merhametli, ferâgat sâhibi ve fedâkâr insanların hâlleri, içinde bulundukları cemaate tesir eder. Muhabbetin bir tezâhürü olan râbıta, böyle ahlâkî meziyetlere dâir rûhî alışverişi çoğaltmak, sür’atlendirmek ve bunları daha ziyâde ahlâka inkılâb ettirmek içindir. Bu sebeple akl-ı selîm sâhibi her mü’min, takvâ sâhibi sâlih kimselere muhabbet duyarak ve onlarla ünsiyet kurarak, bu güzel hâl in’ikâsını âzamî dereceye çıkarmaya gayret etmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" EMRİ</span></span><br />
<br />
Ne hikmettir ki, temiz ve güzel bir elbiseye çamur sıçramasından bîzâr olan akıl, şâyet vahyin nûruyla aydınlanmamışsa, günahlarla kararmış kalplerdeki çirkin huyların rûhunu istîlâsından, çoğu kez azıcık bir teessür bile duymaz. Çünkü nefsânî ve şeytanî telkinlerin bir çeşit mânevî narkozuna mâruz bulunduğundan, bu rûhî sıkıntıyı fark edemez. Bu sebeple gönül gözünü açmak ve ebedî kâr ile ziyânı iyi hesâb etmek îcâb eder. Zira müsbet tesirlerin yanısıra, menfî şekilde de gerçekleşebilen ve bir nevî “şahsiyet transferi” demek olan bu sirâyetler karşısında insan, tercihinde muhayyer bırakılmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, bu tercihin doğru olanını da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber vermiştir:<br />
<br />
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!..” (et-Tevbe, 119)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"ÜZÜM ÜZÜME BAKA BAKA KARARIR"</span></span><br />
<br />
Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına, “Sâdık olun!” buyurmamış, takvânın muhâfazası için “sâdıklarla berâber olmayı” emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklarla berâber olmak, yâni onlarla muhabbetli bir ünsiyet içinde bulunmaktır. Sâdık olmak, bu durumun tabiî bir netîcesidir. Nitekim “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözü de, bu hakîkatin bir ifâdesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" NE DEMEKTİR?</span></span><br />
<br />
Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri bu âyetin tefsiri hakkında buyururlar ki:<br />
<br />
“Âyet-i kerîmede geçen «sâdıklarla beraber olunuz!» ifadesi, sâdıklarla devamlı olarak beraberliği ifâde eder. «Keynûnet=oluş» mutlak olarak zikredildiğinden, hakîkî ve hükmî iki tarafa da şâmildir. Hakîkî oluş, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla bulunmaktan ibâret olduğu gibi, hükmî oluş da, onları gıyâblarında tahayyül ve taklit etmekten ibârettir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFSİ USLANDIRMAK İÇİN...</span></span><br />
<br />
Sâlih ve sâdıklarla berâberlik, nefsi uslandırmakta radyasyon gibi -görülmesi imkânsız, fakat netîcesi mutlak- bir müessirdir. Sâlih insanların muhîtinde bulunmak, onların hâl ve tavrını müşâhede etmek ve hattâ onların nûrânî çehrelerine bakmak bile bu kabildendir. Bundan dolayıdır ki mâneviyat büyüklerinin huzûrlarında bulunabilmek büyük bir nîmettir. Çünkü hâller, sirâyet eder. Nasıl ki gül bahçesinde bulunan insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihler meclisi de ruhlardaki mânevî alışverişin pazarı gibidir. Zira muhabbet, iki gönül arasında bir cereyan hattıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FENÂ Fİ'Ş-ŞEYH NE DEMEKTİR?</span></span><br />
<br />
Mürşid huzûrunda iken gösterilen edep ve muhabbeti, onun gıyâbında da göstermeye ve onun ahlâkıyla ahlâklanmaya “fenâ fi’ş-şeyh” tabir edilir. Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.<br />
<br />
Râbıta ile mürşidin kalbindeki mânevî husûsiyetler sâlike intikal eder. Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü her zaman Allah dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.<br />
<br />
Esasen hâllerdeki sirâyet, muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için sâdık ve sâlihlerle beraber olmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LEYLÂ'DAN MEVLÂ'YA ULAŞMA GAYRETİ</span></span><br />
<br />
Sâlik, mürşidine aşk ve muhabbetle bağlandığı anda, “aşk-ı mecâzî” başlamış olur. Çünkü kalp, Allâh’a mahsus bulunduğundan hakîkî mâşûk, Allah’tan gayrısı olamaz. Diğer sevilenler ve onlarla yaşanan hâller, bir saraya çıkışta merdiven basamakları mesâbesindedir. Bunlar, kalbin muhabbetullâha hazırlanması yönündeki alıştırmalar hükmündedir. Tâbir câizse “Leylâ”dan “Mevlâ”ya ulaşma gayretidir. Bu gayretlerde en feyyâz merhale, gerçek bir mürşid-i kâmile mülâkî olmak ve onunla ünsiyet ve muhabbetin mânevî heyecanını yaşamaktır. Bunun en verimli tezâhürü ise râbıtadır. Muhabbetin böyle sıradan ve basit alâkalarla kıyaslanamayacak derecede bir şiddete ulaşması, “râbıta”nın ta kendisidir.<br />
<br />
Bâyezîd-i Bistâmî’ye mürâcaat eden bir derviş:<br />
<br />
“–Beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et.” deyince Bâyezîd -kuddise sirruh-, ona şu nasîhatte bulunmuştur:<br />
<br />
“–Allâh’ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalplerine her gün 360 defâ nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..”<br />
<br />
İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensub olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini tâze ve zinde tutabilmesi maksadıyla “râbıta”, dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.<br />
<br />
Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar. Rûhî aynîleşme, âdeta fizikteki birleşik kaplar misâli gibidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ASHÂB-I KEHF'İN KÖPEĞİ VE HAZRET-İ LÛT'UN KARISI</span></span><br />
<br />
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, hâllerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:<br />
<br />
“Ashâb-ı Kehf’in köpeği sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’e ve târihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla berâber olduğu için küfre dûçâr oldu.”<br />
<br />
Yine Şeyh Sâdî, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet netîcesinde meydana gelen “aynîleşme”yi “Gülistan” adlı eserinde temsîlî bir şekilde şöyle hikâye eder:<br />
<br />
“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:<br />
<br />
“–A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?”<br />
<br />
Kil ona cevâben şöyle der:<br />
<br />
“–Ben misk de anber de değilim. Alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir.”<br />
<br />
İşte bu misâldeki mânânın da işâret ettiği üzere, samîmiyet, teslîmiyet ve tevâzû ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki ayın, kendine âit bir ziyâsı olmamasına rağmen, güneşe dönük olan yüzünün aldığı nûr huzmelerini aksettirmek sûretiyle güneşin bir husûsiyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyetin zulümât ile kararmış gecelerine -âdeta- parlak birer kandil olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂBITA'NIN NETİCESİ</span></span><br />
<br />
Cenâb-ı Hak’ta fânî olmuş bir mürşid-i kâmilin kalbi, esmâ-i ilâhiyyenin tecellîlerine mazhariyetle feyizlenmiştir. Bu itibarla mürşidin kalbi, âdeta ışık huzmelerini bir noktaya teksîf etmiş olan mercek gibidir. Bu tecellîlerin bereketiyle bütün menfîlikleri yakıp kül eder. Mürîd, râbıta ile bu bereketten istifâdeye çalışır. Kalpten nefsânî bencil duygular gider, onun yerine örnek şahsın hâlleri intikâl eder. Kalbi işgâl eden dünyevî her şey, kalbin dışına çıkarılarak lâyık olduğu mevkide tutulur.<br />
<br />
Tasavvufî eğitimde kuru kuruya bir fiilî berâberlik makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBÎ BERABERLİĞE DEVAM EDİLMELİ</span></span><br />
<br />
Öte yandan uzak diyarlardaki nice mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, muhabbet ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere, ilhamlara ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifâde eder. Bu sebeple mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî berâberlik duygusunu yitirmemektir.<br />
<br />
Mânen dirâyetli insanların, etrâfındakileri kendi hâliyle hâllendirme istîdâdı her ne kadar âzamî derecede olsa bile, bu tek başına yeterli değildir. Zira tasavvuftaki hâl intikâli, öyle bir mânevî akıştır ki, o akışın, sür’at ve tesirinden âzamî istifâdenin hâsıl olması, mürşid-i kâmilin dirâyeti kadar, müridin istîdâdına ve muhabbetinin seviyesine de bağlıdır. Onun içindir ki her mürîd -sırf mürîd olması sebebiyle- aynı merhaleye ulaşamaz.<br />
<br />
Fark, müridden mürîde değişen istîdat ve kalbî muhabbetteki seviyeden doğar. Bir misâl ile söylemek gerekirse, bir kimsenin su almak gâyesiyle kabını, küçük bir göle ya da uçsuz bucaksız bir okyanusa daldırması arasında fark yoktur. Her iki hâlde de ancak kabının hacmi kadar su elde eder. Bu sebeple mürîdin de istîdatlı ve bu istîdâdını kullanma gayreti içinde olması îcâb eder.<br />
<br />
Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:<br />
<br />
Çeşmelerden bardağın Doldurmadan kor isen Bin yıl anda durursa Kendi dolası değil<br />
<br />
Hâllerdeki sirâyet özelliği, müsbette olduğu gibi menfîde de geçerlidir. Nitekim Firavun’un Hâmân ve emsâli süflî adamları da onunla ihtilâtları sebebiyle zamanla Firavunlaşmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR</span></span><br />
<br />
Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:<br />
<br />
“Kişi sevdiği ile berâberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)<br />
<br />
“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)<br />
<br />
Netice olarak şunu iyi anlamak gerekir ki râbıta, en kısa ve öz bir ifadeyle muhabbeti taze tutma hadisesidir. Daha öteye gitmek ve farklı mülâhazalarla herhangi bir beşere kudsiyet atfetmek, hatâdır, hududu aşmaktır ve -Allah muhafaza buyursun- şirke kapı aralamaktır. Çok kimselerin ayaklarının kaydığı nokta burasıdır. Râbıta edilen şahıs, yâni mürşid-i kâmil, Allah ile kul arasında üçüncü bir şahıs değildir. Çünkü İslâm’da ruhbanlık yoktur. Mürşid ancak, mürîdin kendisine örnek alması için ihsân edilmiş numûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Nasıl ki, seyahat esnâsında bindiğimiz bir araç, gâye değil vâsıta ise, bir mürşid-i kâmil de, mürîde kalbî eğitimi tâlîm edip onun iç dünyasını Allah Rasûlü’nün ahlâkı ile tezyîn eden bir Allah dostudur. Kudsiyyet, Allâh’a mahsustur. Her türlü güç ve kudret O’na aittir. Kul hangi mertebede olursa olsun, âcizdir ve Hakk’a muhtaçtır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Râbıta-i Mevt Nedir?</span></span><br />
<br />
Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.<br />
<br />
Usta-çırak, hoca-talebe v.s. gibi bütün münâsebetler, yine râbıta ile alâkalıdır. Râbıta ile mürşid, kalbindeki mânevî husûsiyetleri sâlike ilkâ eder.<br />
<br />
Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü, her zaman Allâh dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.<br />
<br />
Râbıta, Allâh dostlarının silsilesi ile Hazret-i Peygamber’den feyz akışını sağlar. Muttasılan elektriğe kapılan insanlar gibi en sondaki de istîdâdına göre aynı akımı alır. Râbıta netîcesinde mânevî yardım gelir. Buna da istiâne ve istiğâse denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂBITA-İ MEVT</span></span><br />
<br />
Ta­sav­vuf­ta ölüm ile râ­bı­ta kur­maya “te­fek­kür-i mevt” de de­nir. Ölü­mü te­fek­kür et­me­nin in­san hâl ve ta­vır­la­rı üze­rin­de bü­yük bir te­si­ri var­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâllâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Bü­tün zevk­le­ri kö­kün­den yok eden ölümü çok­ça ha­tır­la­yı­nız!” (Tir­mi­zî, Zühd, 4) bu­yu­rmuşlardır.<br />
<br />
“Ölüm, (size) nasîhatçi olarak yeter!” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 77)<br />
<br />
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte idim. Ensar’dan bir zât gelerek Efendimiz’e selâm verdi. Sonra da:<br />
<br />
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mü’minlerin hangisi daha faziletlidir?» diye sordu.<br />
<br />
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
«–Ahlâken en üstün olanıdır!» buyurdular.<br />
<br />
O zât bu sefer de:<br />
<br />
«–Mü’minlerin en akıllıları kimlerdir?» diye sordu.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
«–Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için hazırlığını en iyi yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 31/4259)<br />
<br />
Ger­çek­ten te­fek­kür-i mevt, in­sa­nı huzur­suz eden nef­sâ­nî dün­yâ sev­gi­si­ni azal­tır. Çün­kü dün­yâ­nın ge­çi­ci servet, mer­te­be, mev­kî ve nef­sâ­nî gü­zel­lik­le­ri­ni aşı­rı de­re­ce­de sev­mek ve on­la­ra gö­nül bağ­la­mak, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî has­ta­lık­la­rın ba­şı­dır. Kal­bi­mi­zin bu gi­bi bağ­lı­lık­lar­dan ko­run­ma­sı için kab­ri dü­şün­mek, is­tik­bâl­de ba­şı­mız­dan ge­çe­cek ölüm ah­vâ­li­ni te­fek­kür et­mek; biz­le­ri sa­mî­mî bir tev­be ve ibâ­det­le hu­şûa sev­ke­de­rek dün­ye­vî ih­ti­ras­lar­dan, boş he­vâ ve he­ves­ler­den ko­rur. De­vâm et­ti­ği­miz zi­kir ve râ­bı­ta­la­rı­mız, -inşâallâh- âhi­ret kur­tu­luş ve sa­âde­ti­ne vesî­le olur. [1]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölüm rabıtası nasıl alınır?</span></span><br />
<br />
ölümü düşünmek; öldüğünüzü, başınızda ağlayanları, yıkanıp kefene sarındığınızı, toprağa gömüldüğünüzü vs. zihninizde canlandırmak. böylece nefs ölüme ölümden önce alıştırılır ve terbiye edilir. bildiğim kadarıyla naksibendi tarikatine girmek için yapılması gerekenlerden biridir.<br />
<br />
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:<br />
  "De ki; Şüphesiz kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görülen ve görülmeyen (her şeyi) bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma; 8 )<br />
<br />
  Yine, Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:<br />
  "İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmekteler. Rabb'lerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu hep alaya alarak, kalpleri oyuna eğlenceye dalarak dinlemişlerdir." (Enbiya; 1-3)<br />
<br />
  Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:<br />
  "Lezzetleri gideren (ölümü) çokça hatırlayın." (Tirmizi; Kıyamet:26, Nesai; Zühd:31, Ahmed b. Hanbel:2/293)<br />
<br />
  Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:<br />
  "Ademoğlunun ölüm hakkında bildiğini eğer hayvanlar bilmiş olsalardı, (onun dehşetinden vücutları eriyeceği için) semiz bir et yiyemezdiniz." (Feyzü’1-Kadir,5/315)<br />
<br />
  Hz. Aişe (R. Anha), Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e: "Ya Rasulallah! Şehitlerle haşrolacak birisi var mı?" diye sorunca, Efendimiz şöyle buyurdular:<br />
  "Evet, kim günde yirmi defa ölümü hatırlarsa, o şehitlerle haşrolacaktır." (Zebidi,İthafu’s-Se'ade, 14/16)<br />
<br />
  İmam-ı Gazali bu hadis-i şerifin açıklamasında şöyle buyurmuştur:<br />
  "Bu fazilete erişmenin sebebi şudur: Şüphesiz ölümü düşünmek, bir aldanma yeri olan dünyadan kalbi çekmeyi ve ahirete hazırlanmayı gerektirir. Ölümden gafil olmak ise dünyevi şehvetlere dalmaya sevkeder."<br />
<br />
  Şeyh Fethullah Verkanisî (K.S) şöyle buyurmuştur:<br />
  "Nakşibendi Tarikatının temeli ve esası, Zâtî muhabbet olduğundan, ölüm râbıtasına büyük önem verilmiştir. Mürid, bu ölüm râbıtası ile kalbini masivadan kurtarır. Şu halde salik, korkuya kapılmak için râbıta etmez, tam aksine râbıta ile kendisini korkudan kurtarır. Kalbine bu râbıta vasıtasıyla, Allah-u Zülcelal'in sevgisini ve Zâtî muhabbetini celbeder.<br />
<br />
  Başlangıçta ölüm korkusu olursa, muhabbetin celb edilmesine engel olur. Mürid, ölüm râbıtası ile nefsini korkutmayarak, önce ölüm râbıtası ile yola girmiş olur. Yani ölüm râbıtasında, müridin en önemli görevi ölümden korkmayı, Zâtî muhabbete çevirmektir. Bunun üzerine, korku geliyorsa, şeyhinin ruhaniyetinin beraberinde olduğuna inanmakla, mürid korkuyu izale eder."<br />
<br />
  Seyda-i Tahi (K.S): "Eğer ben ebrarın ameliyle emrolunsaydım, şüphesiz ölümden bahsetmeyi kendime adet edinirdim." buyurmuştur.<br />
<br />
  Mürid, iki muhasebeye devam etmekle, gaflet diyarının vermiş olduğu uykudan uyanır: <br />
<br />
1-Günahları terk etmek ve emirleri yerine getirmek için ölüm ve mürşid râbıtası yapmalıdır. Ruh bununla uyanır ve nefsi esir eder. <br />
2-Beşeri gafletinden dolayı, müntesipten herhangi bir günah sadır olduğu takdirde, derhal tevbe etmelidir. Her an kendisinden bir günahın sadır olup olmadığını kontrol etmelidir. Küçük ve büyük bir günah işlenilmiş ise tevbe-istiğfarla yapmamaya azmetmeli ve istikamete yönelmelidir. Zamanı hayırla geçmiş ise Allah'a hamdetmelidir. İstikametin daha kâmil mertebesine çalışmalıdır.<br />
  Böylelikle ateş kıvılcımı, büyük bir odun parçasına girip, her tarafını ateş yaptığı gibi, cezbenin kıvılcımı da kalbe isabet eder. Zikir onu üfürür, râbıta alevlendirir, madde halinde bir enerjiye dönüşür ki tüm maddeler orada kemmiyetleşir. O enerji ile göz, maddenin ötesini görür, kulak da öteden sesler duyar. Sarayın içindeki hazineler de müşahede edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Ölmeden önce ölünüz!" hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?</span></span><br />
<br />
    "Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29; İbn-i Hâcer el-Askalânî: "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise: "Mânâsı doğrudur" demiştir.)<br />
<br />
İnsan, kendisinin âciz ve zelil, dünyanın aldatıcı ve fâni; âhiretin ise çok yakın olduğunu, tam olarak, ancak ölünce anlar. Bu söz ile ölmeden önce uyanmamız, hayatımıza çeki düzen vermemiz ihtar ediliyor.<br />
<br />
Ölmeden önce ölmeyi başarmak, seçkin insanlara mahsus. Bizlere düşen, elden geldiğince onlara benzemeye gayret etmek... Bu emri dinleyen insan, dünyayı misafirhane, vücudunu ise emanet bilir. Ruhunu ve kalbini onlarda boğmaz. Bu hâl ile hallenen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
İnsan ölümle birlikte hayatının hesabını da vermeye başlar. Öyle ise; ömür muhasebesini dünyada yapan insan, ölmeden evvel ölmüş demektir. Dünya hayatının bitimiyle yeni bir hayata geçilir. O hâlde, bu dünyada iken âhiretine hazırlanan insan ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
Ölümle insanın elinden, diğer azaları gibi, gözü ve dili de alınır. O artık okuma, anlatma nimetlerinden mahrumdur. Bunu düşünerek, orada yarayacakları burada öğrenen ve orada konuşulacakları burada dinleyen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
Ölümle birlikte mahlûkatın sevgisi de biter, korkusu da. Ölü için, yaşayanlar tarafından övülmekle yerilmek eşit olduğu gibi, yazla kış arasında da fark yoktur. İnsanların teveccühlerine ve yermelerine dünyada ehemmiyet vermeyen, “varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyen” insan da ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
Ve en önemlisi, ölümle insan Hakka rücu eder, Rabbine döner. Ölmeden evvel ölenler, Hakka bu dünyada rücu ederler; hayatlarını ilâhî emirler dairesinde geçirirler; Allah'ın rahmetine dünyada iltica eder, gazabından da yine dünyada korkarlar. İşte bu bahtiyar insanlar âhirette de Hakka rücu ederler; ama bu rücu onlar için Allah'a vâsıl olma ve lütfuna erme şeklinde tezahür eder.<br />
<br />
Ölümle, cüzi iradenin hükmü son bulur. Öyle ise, ölmeden evvel ölenler, nefsî arzularını hayatta iken terk etmeyi başarıp, Allah'ın küllî iradesine tâbi olurlar. Nefis hesabına bir şey talep etmezler. Bütün arzuları helâl dairesinde olur. Böylece ölmeden evvel ölmenin zevkine ererler.<br />
<br />
Ölmeden evvel ölmek; gerçekten, bu dünyada büyük bir lütuf, büyük bir saadet. Bilindiği gibi, insan, yerde iken gök gürültüsünden ürker, şimşekten korkar, yıldırımdan kaçar... Ama uçakla bulutları yarıp onların üstüne çıktı mı, artık güneşi bulmuş ve önceki korkularından kurtulmuştur.<br />
<br />
Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler de ölümü hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesaplarını burada vermiş ve itaatkâr bir kul olarak Hakka rücu etmişlerdir. Artık onları benlik duygusu boğamaz, çünkü ölünün benliği olmaz. Tabiat onları kendine celp edemez, zira ölünün tabiatla bir alışverişi kalmamıştır.<br />
<br />
İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen nedir? “Ölmeden evvel ölünüz.” ne demek?<br />
<br />
Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ NE DEMEK?</span></span><br />
<br />
Yunus Emre Hazretleri buyurur:<br />
<br />
Kişi Hakk’ı bilmek gerek<br />
Hak haberin almak gerek<br />
Zinde iken ölmek gerek<br />
Varıp anda ölmez ola.<br />
<br />
İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen;<br />
<br />
–Ecel gelip gayr-i irâdî olarak dünyaya vedâ etmeden evvel, nefsin meşrû olmayan isteklerini, süflî arzularını, tükenmek bilmeyen hırslarını, bugün kendi irâdemizle terk etmemizdir.<br />
<br />
–Son nefes gelip çatmadan evvel, tevbe ve istiğfâr ile hâlimizi ıslah etmemizdir.<br />
<br />
–İlâhî mîzanda hesaba çekilmeden evvel, bugün kendimizi hesaba çekmemizdir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’ın murâdı üzere, ölümün bizlere nerede, ne zaman ve ne şekilde geleceği meçhuldür. Onun için gönüllerin “ölmeden evvel ölmek” sırrının tefekküründe derinleşmesi ve her an Rabbine kavuşmaya hazır hâlde bulunmaya gayret göstermesi zarûrîdir. Aksi takdirde son nefes: “Eyvah, nereye böyle!” feryatlarıyla dolu bir hüsrana dönüşür. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:<br />
<br />
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: «İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!..» denir.” (Kāf, 19)<br />
<br />
Necip Fâzıl’ın şu mısrâları, bu ilâhî hakîkatten gâfil şekilde ziyan edilen bir ömrü, ne kadar veciz bir sûrette hulâsa eder:<br />
<br />
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;<br />
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…<br />
<br />
İşte bu gaflet ve nedâmete dûçâr olmamak için Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.<br />
<br />
Son nefesi bu huzurla verebilmek için, bir Arap şâir şu tavsiyede bulunur:<br />
<br />
أَنْتَ الَّذِى وَلَدَتْكَ اُمُّكَ بَاكِياً<br />
<br />
وَالنَّاسُ حَوْلَكَ يَضْحَكُونَ سُرُورًا<br />
<br />
فَاعْمَلْ لِيَوْمٍ تَكُونُ فِيهِ اِذَا بَكَوْا<br />
<br />
فىِ يَوْمِ مَوْتِكَ ضَاحِكاً مَسْرُورًا<br />
<br />
Sen ki annenden doğup geldiğin gün dünyaya,<br />
Ağlıyordun; bütün âlem gülüyordu bir yanda,<br />
Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin;<br />
Çağlasın gözyaşı hâlinde cihân arkanda…<br />
<br />
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın da güzel bir nasihati vardır:<br />
<br />
“Öyle bir hayat yaşa ki; insanlar yaşarken seni özlesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!..”<br />
<br />
Şeyh Sâdî -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözleri de mü’minlerden âdeta bir hüsn-i hâl kağıdı alarak ebediyete irtihâl edebilme saâdetinin ne kadar veciz bir telkînidir:<br />
<br />
“Öyle fazîletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler.”<br />
<br />
Cenâb-ı Hak cümlemizi, şu fânî gök kubbede hoş bir sadâ bırakarak yüz aklığıyla, müsterih bir vicdanla, selîm bir kalp ile huzûruna varabilen bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Ölmeden önce ölün<br />
<br />
* Resulullah efendimiz, Ölmeden önce ölün buyuruyor. Ölmeden önce ölmek ne demektir? Dünyada inanılan şeyler öldükten sonra görülecek. İnsan ölüp hakikatleri görünce nasıl olacak ise, neleri yapmış olmayı isteyecek ise şimdiden onları yapması ölmeden evvel ölmek demektir.<br />
<br />
* Dünyada rahatlık yoktur, istirahat ahirettedir.<br />
<br />
* Doğru namaz kurtarıcıdır. Doğru namaz, doğru gusle, doğru abdeste, doğru itikada yani ehl-i sünnet itikadına bağlıdır. Bunlar tam olmadan namaz tam olmaz. Her şeyden önce oturup bunları öğrenmeli, eksiği varsa tamamlamalı. Mesul olduklarına da öğretmeli. Her müminin asli vazifesi ateşten korunmaktır. Kendi korunmayan, kendisi yanan, başkasını yanmaktan nasıl kurtarır. Gelişigüzel ibadet, gelişigüzel hizmet olmaz. Yap da nasıl yaparsan yap, din cahillerinin sözüdür.<br />
<br />
* Fitne çıkarmak düşman edinmektir.<br />
* Anne, babası hayatta olup da Cenneti kazanamayana şaşılır.<br />
<br />
* Müminin günah işlemesi unutkanlığa sebep olur. Çoluk-çocuk, aile ve emri altındakiler de günah işlerse bu da unutkanlığa sebep olur.<br />
<br />
* Alıcı değil sürekli verici olun.<br />
<br />
* Anne karnındaki çocuk doğmak içindir, anne karnında yaşamak için değil. Dünyaya gelen çocuk, yani insan da ölmek için yaratılmıştır, kalıcı değil!<br />
<br />
* Meşgaleniz, asıl maksadı unutturmasın! Asıl maksat, zengin olmak, şan şöhret sahibi olmak değil, ahireti kazanmaktır. Her an son nefes endişesi ile yaşamalıyız. Korkusuz, endişesiz yaşamak tehlikelidir. Gerçi suyun aktığı yönden gideceği yer belli olur. Ancak, milyonda bir de olsa tersi olabilir. Bunun için korkmak lazım.<br />
<br />
* İnsanın gönlü ne isterse, ne tarafa meylederse, Allahü teâlâ onu verir. Onun için hep iyi şeyler isteyelim, ahiretimize yarar şeyler isteyelim. Abdullah-i Dehlevi hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine, benden bir şey iste ama tek şey deyince, o da, dinim için dünyalık istiyorum demiş. Bu çok önemli.<br />
<br />
* İnsanlara yardım etmek, çok iyidir, çok sevaptır. İnsanlara esas iyilik de, onların ahiretine yönelik iyiliktir. Onları yanmaktan kurtarmaktır. Dünyada pişmanlık iyidir. Çünkü, telafisi mümkündür. Ahirette pişmanlığın çaresi yoktur, telafisi mümkün değildir.<br />
<br />
* Biri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yanında, komşusu bir şarapçıdan bahsederken ucba kapılarak, çok şükür biz onun gibi değiliz, der. Bunun üzerine, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, biz çok şarapçı gördük ki, sonunda tevbe edip, imanla gitti. Nice şeyhler gördük ki, sonunda sapıtıp imansız gitti, der. Bunun için, hadis-i şerifte, İbadet yap, arkasından tevbe et, buyurulmuştur.<br />
<br />
* Bir nimet geldiği zaman hemen şükrü yapılmalıdır. Üzüntü sıkıntı geldiği zaman istigfar etmeli, bela, musibet geldiği zaman La havle ... çekilmelidir. La havle 99 derde devadır. En hafifi sıkıntıdır. Sıkıntının ilacı istigfar, belanın ilacı da La havle... dir.<br />
<br />
* Her iyiliğin anahtarı, her kötülüğün ilacı, doğru kılınan beş vakit namazdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
Islam ve ihsan<br />
Dinimiz islam<br />
internet</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Râbıta Nedir? Râbıta Nasıl Yapılır? Kaç Türlü Râbıta Vardır?</span></span><br />
<br />
Râbıtanın lügatteki mânâsı, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinâtta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur.<br />
<br />
Râbıta, maddî-mânevî istiâne ve istiğâseyi (yardım dilemeyi) mümkün kılar. Diğer bir târif ile râbıta, muhabbetten ibârettir. Gönülde muhabbetin tâzelik ve zindeliğini dâimâ muhâfaza ettirmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Üç türlü râbıta vardır:</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- TABİÎ RÂBITA</span><br />
<br />
Kişinin yakınlarına duyduğu bir muhabbettir. Bir annenin evlâdına olan muhabbeti gibi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- BAYAĞI (SÜFLİ) RÂBITA</span><br />
<br />
Menedilen şeytânî ve nefsânî temâyüllere bağlanmadır. Bir kumarbazın zihin ve kalbinin devamlı kumarla meşgul olup âilesini ve çoluk çocuğunu dahî unutması gibi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- ULVÎ RÂBITA (TASAVVUFÎ RÂBITA)</span><br />
<br />
Mukaddes mefhumlara ve ulvî duygularla insanı Allâh’a yönlendiren vesîle ve vâsıtalara râbıtadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MÜRŞİDE DUYULAN HÜRMET VE MUHABBET</span></span><br />
<br />
Tasavvufî eğitim metodlarından biri olan râbıta, her tarîkatte adı ve tatbik şekli az çok farklı olmakla berâber, umûmiyetle mürîdin mürşidini gözünün önünde canlandırması ve onun hâl ve tavırlarını hatırlayarak, ulvî duygularla hemhâl olması demektir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir zindelik kazandırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">'HÂL'LER SİRÂYET EDER</span></span><br />
<br />
İnsan, tesire açık bir varlıktır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi insanoğlunun “hâl”lerinde de sirâyet özelliği vardır. Ruhlar arasındaki mânevî alışveriş, hayatın inkâr edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Husûsiyle faal ve müessir şahsiyetlerdeki kuvvetli rûhî temâyüller, onların yakınında bulunanlara istîdatları nisbetinde -az veya çok- intikâl eder. Bu intikâl, sirâyet eden “hâl”in müsbet veya menfî olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikâl vâkî olur. Yeter ki arada muhabbet ve ünsiyet bağları bulunsun.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂBITA, MUHABBETİN TEZÂHÜRÜDÜR</span></span><br />
<br />
Meselâ, aşırı derecede merhametli, ferâgat sâhibi ve fedâkâr insanların hâlleri, içinde bulundukları cemaate tesir eder. Muhabbetin bir tezâhürü olan râbıta, böyle ahlâkî meziyetlere dâir rûhî alışverişi çoğaltmak, sür’atlendirmek ve bunları daha ziyâde ahlâka inkılâb ettirmek içindir. Bu sebeple akl-ı selîm sâhibi her mü’min, takvâ sâhibi sâlih kimselere muhabbet duyarak ve onlarla ünsiyet kurarak, bu güzel hâl in’ikâsını âzamî dereceye çıkarmaya gayret etmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" EMRİ</span></span><br />
<br />
Ne hikmettir ki, temiz ve güzel bir elbiseye çamur sıçramasından bîzâr olan akıl, şâyet vahyin nûruyla aydınlanmamışsa, günahlarla kararmış kalplerdeki çirkin huyların rûhunu istîlâsından, çoğu kez azıcık bir teessür bile duymaz. Çünkü nefsânî ve şeytanî telkinlerin bir çeşit mânevî narkozuna mâruz bulunduğundan, bu rûhî sıkıntıyı fark edemez. Bu sebeple gönül gözünü açmak ve ebedî kâr ile ziyânı iyi hesâb etmek îcâb eder. Zira müsbet tesirlerin yanısıra, menfî şekilde de gerçekleşebilen ve bir nevî “şahsiyet transferi” demek olan bu sirâyetler karşısında insan, tercihinde muhayyer bırakılmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, bu tercihin doğru olanını da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber vermiştir:<br />
<br />
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!..” (et-Tevbe, 119)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"ÜZÜM ÜZÜME BAKA BAKA KARARIR"</span></span><br />
<br />
Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına, “Sâdık olun!” buyurmamış, takvânın muhâfazası için “sâdıklarla berâber olmayı” emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklarla berâber olmak, yâni onlarla muhabbetli bir ünsiyet içinde bulunmaktır. Sâdık olmak, bu durumun tabiî bir netîcesidir. Nitekim “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözü de, bu hakîkatin bir ifâdesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" NE DEMEKTİR?</span></span><br />
<br />
Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri bu âyetin tefsiri hakkında buyururlar ki:<br />
<br />
“Âyet-i kerîmede geçen «sâdıklarla beraber olunuz!» ifadesi, sâdıklarla devamlı olarak beraberliği ifâde eder. «Keynûnet=oluş» mutlak olarak zikredildiğinden, hakîkî ve hükmî iki tarafa da şâmildir. Hakîkî oluş, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla bulunmaktan ibâret olduğu gibi, hükmî oluş da, onları gıyâblarında tahayyül ve taklit etmekten ibârettir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEFSİ USLANDIRMAK İÇİN...</span></span><br />
<br />
Sâlih ve sâdıklarla berâberlik, nefsi uslandırmakta radyasyon gibi -görülmesi imkânsız, fakat netîcesi mutlak- bir müessirdir. Sâlih insanların muhîtinde bulunmak, onların hâl ve tavrını müşâhede etmek ve hattâ onların nûrânî çehrelerine bakmak bile bu kabildendir. Bundan dolayıdır ki mâneviyat büyüklerinin huzûrlarında bulunabilmek büyük bir nîmettir. Çünkü hâller, sirâyet eder. Nasıl ki gül bahçesinde bulunan insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihler meclisi de ruhlardaki mânevî alışverişin pazarı gibidir. Zira muhabbet, iki gönül arasında bir cereyan hattıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FENÂ Fİ'Ş-ŞEYH NE DEMEKTİR?</span></span><br />
<br />
Mürşid huzûrunda iken gösterilen edep ve muhabbeti, onun gıyâbında da göstermeye ve onun ahlâkıyla ahlâklanmaya “fenâ fi’ş-şeyh” tabir edilir. Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.<br />
<br />
Râbıta ile mürşidin kalbindeki mânevî husûsiyetler sâlike intikal eder. Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü her zaman Allah dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.<br />
<br />
Esasen hâllerdeki sirâyet, muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için sâdık ve sâlihlerle beraber olmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">LEYLÂ'DAN MEVLÂ'YA ULAŞMA GAYRETİ</span></span><br />
<br />
Sâlik, mürşidine aşk ve muhabbetle bağlandığı anda, “aşk-ı mecâzî” başlamış olur. Çünkü kalp, Allâh’a mahsus bulunduğundan hakîkî mâşûk, Allah’tan gayrısı olamaz. Diğer sevilenler ve onlarla yaşanan hâller, bir saraya çıkışta merdiven basamakları mesâbesindedir. Bunlar, kalbin muhabbetullâha hazırlanması yönündeki alıştırmalar hükmündedir. Tâbir câizse “Leylâ”dan “Mevlâ”ya ulaşma gayretidir. Bu gayretlerde en feyyâz merhale, gerçek bir mürşid-i kâmile mülâkî olmak ve onunla ünsiyet ve muhabbetin mânevî heyecanını yaşamaktır. Bunun en verimli tezâhürü ise râbıtadır. Muhabbetin böyle sıradan ve basit alâkalarla kıyaslanamayacak derecede bir şiddete ulaşması, “râbıta”nın ta kendisidir.<br />
<br />
Bâyezîd-i Bistâmî’ye mürâcaat eden bir derviş:<br />
<br />
“–Beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et.” deyince Bâyezîd -kuddise sirruh-, ona şu nasîhatte bulunmuştur:<br />
<br />
“–Allâh’ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalplerine her gün 360 defâ nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..”<br />
<br />
İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensub olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini tâze ve zinde tutabilmesi maksadıyla “râbıta”, dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.<br />
<br />
Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar. Rûhî aynîleşme, âdeta fizikteki birleşik kaplar misâli gibidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ASHÂB-I KEHF'İN KÖPEĞİ VE HAZRET-İ LÛT'UN KARISI</span></span><br />
<br />
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, hâllerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:<br />
<br />
“Ashâb-ı Kehf’in köpeği sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’e ve târihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla berâber olduğu için küfre dûçâr oldu.”<br />
<br />
Yine Şeyh Sâdî, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet netîcesinde meydana gelen “aynîleşme”yi “Gülistan” adlı eserinde temsîlî bir şekilde şöyle hikâye eder:<br />
<br />
“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:<br />
<br />
“–A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?”<br />
<br />
Kil ona cevâben şöyle der:<br />
<br />
“–Ben misk de anber de değilim. Alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir.”<br />
<br />
İşte bu misâldeki mânânın da işâret ettiği üzere, samîmiyet, teslîmiyet ve tevâzû ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki ayın, kendine âit bir ziyâsı olmamasına rağmen, güneşe dönük olan yüzünün aldığı nûr huzmelerini aksettirmek sûretiyle güneşin bir husûsiyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyetin zulümât ile kararmış gecelerine -âdeta- parlak birer kandil olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂBITA'NIN NETİCESİ</span></span><br />
<br />
Cenâb-ı Hak’ta fânî olmuş bir mürşid-i kâmilin kalbi, esmâ-i ilâhiyyenin tecellîlerine mazhariyetle feyizlenmiştir. Bu itibarla mürşidin kalbi, âdeta ışık huzmelerini bir noktaya teksîf etmiş olan mercek gibidir. Bu tecellîlerin bereketiyle bütün menfîlikleri yakıp kül eder. Mürîd, râbıta ile bu bereketten istifâdeye çalışır. Kalpten nefsânî bencil duygular gider, onun yerine örnek şahsın hâlleri intikâl eder. Kalbi işgâl eden dünyevî her şey, kalbin dışına çıkarılarak lâyık olduğu mevkide tutulur.<br />
<br />
Tasavvufî eğitimde kuru kuruya bir fiilî berâberlik makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KALBÎ BERABERLİĞE DEVAM EDİLMELİ</span></span><br />
<br />
Öte yandan uzak diyarlardaki nice mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, muhabbet ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere, ilhamlara ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifâde eder. Bu sebeple mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî berâberlik duygusunu yitirmemektir.<br />
<br />
Mânen dirâyetli insanların, etrâfındakileri kendi hâliyle hâllendirme istîdâdı her ne kadar âzamî derecede olsa bile, bu tek başına yeterli değildir. Zira tasavvuftaki hâl intikâli, öyle bir mânevî akıştır ki, o akışın, sür’at ve tesirinden âzamî istifâdenin hâsıl olması, mürşid-i kâmilin dirâyeti kadar, müridin istîdâdına ve muhabbetinin seviyesine de bağlıdır. Onun içindir ki her mürîd -sırf mürîd olması sebebiyle- aynı merhaleye ulaşamaz.<br />
<br />
Fark, müridden mürîde değişen istîdat ve kalbî muhabbetteki seviyeden doğar. Bir misâl ile söylemek gerekirse, bir kimsenin su almak gâyesiyle kabını, küçük bir göle ya da uçsuz bucaksız bir okyanusa daldırması arasında fark yoktur. Her iki hâlde de ancak kabının hacmi kadar su elde eder. Bu sebeple mürîdin de istîdatlı ve bu istîdâdını kullanma gayreti içinde olması îcâb eder.<br />
<br />
Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:<br />
<br />
Çeşmelerden bardağın Doldurmadan kor isen Bin yıl anda durursa Kendi dolası değil<br />
<br />
Hâllerdeki sirâyet özelliği, müsbette olduğu gibi menfîde de geçerlidir. Nitekim Firavun’un Hâmân ve emsâli süflî adamları da onunla ihtilâtları sebebiyle zamanla Firavunlaşmışlardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR</span></span><br />
<br />
Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:<br />
<br />
“Kişi sevdiği ile berâberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)<br />
<br />
“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)<br />
<br />
Netice olarak şunu iyi anlamak gerekir ki râbıta, en kısa ve öz bir ifadeyle muhabbeti taze tutma hadisesidir. Daha öteye gitmek ve farklı mülâhazalarla herhangi bir beşere kudsiyet atfetmek, hatâdır, hududu aşmaktır ve -Allah muhafaza buyursun- şirke kapı aralamaktır. Çok kimselerin ayaklarının kaydığı nokta burasıdır. Râbıta edilen şahıs, yâni mürşid-i kâmil, Allah ile kul arasında üçüncü bir şahıs değildir. Çünkü İslâm’da ruhbanlık yoktur. Mürşid ancak, mürîdin kendisine örnek alması için ihsân edilmiş numûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Nasıl ki, seyahat esnâsında bindiğimiz bir araç, gâye değil vâsıta ise, bir mürşid-i kâmil de, mürîde kalbî eğitimi tâlîm edip onun iç dünyasını Allah Rasûlü’nün ahlâkı ile tezyîn eden bir Allah dostudur. Kudsiyyet, Allâh’a mahsustur. Her türlü güç ve kudret O’na aittir. Kul hangi mertebede olursa olsun, âcizdir ve Hakk’a muhtaçtır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Râbıta-i Mevt Nedir?</span></span><br />
<br />
Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.<br />
<br />
Usta-çırak, hoca-talebe v.s. gibi bütün münâsebetler, yine râbıta ile alâkalıdır. Râbıta ile mürşid, kalbindeki mânevî husûsiyetleri sâlike ilkâ eder.<br />
<br />
Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü, her zaman Allâh dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.<br />
<br />
Râbıta, Allâh dostlarının silsilesi ile Hazret-i Peygamber’den feyz akışını sağlar. Muttasılan elektriğe kapılan insanlar gibi en sondaki de istîdâdına göre aynı akımı alır. Râbıta netîcesinde mânevî yardım gelir. Buna da istiâne ve istiğâse denir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RÂBITA-İ MEVT</span></span><br />
<br />
Ta­sav­vuf­ta ölüm ile râ­bı­ta kur­maya “te­fek­kür-i mevt” de de­nir. Ölü­mü te­fek­kür et­me­nin in­san hâl ve ta­vır­la­rı üze­rin­de bü­yük bir te­si­ri var­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâllâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir hadîs-i şerîflerinde:<br />
<br />
“Bü­tün zevk­le­ri kö­kün­den yok eden ölümü çok­ça ha­tır­la­yı­nız!” (Tir­mi­zî, Zühd, 4) bu­yu­rmuşlardır.<br />
<br />
“Ölüm, (size) nasîhatçi olarak yeter!” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 77)<br />
<br />
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte idim. Ensar’dan bir zât gelerek Efendimiz’e selâm verdi. Sonra da:<br />
<br />
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mü’minlerin hangisi daha faziletlidir?» diye sordu.<br />
<br />
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
«–Ahlâken en üstün olanıdır!» buyurdular.<br />
<br />
O zât bu sefer de:<br />
<br />
«–Mü’minlerin en akıllıları kimlerdir?» diye sordu.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
«–Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için hazırlığını en iyi yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 31/4259)<br />
<br />
Ger­çek­ten te­fek­kür-i mevt, in­sa­nı huzur­suz eden nef­sâ­nî dün­yâ sev­gi­si­ni azal­tır. Çün­kü dün­yâ­nın ge­çi­ci servet, mer­te­be, mev­kî ve nef­sâ­nî gü­zel­lik­le­ri­ni aşı­rı de­re­ce­de sev­mek ve on­la­ra gö­nül bağ­la­mak, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî has­ta­lık­la­rın ba­şı­dır. Kal­bi­mi­zin bu gi­bi bağ­lı­lık­lar­dan ko­run­ma­sı için kab­ri dü­şün­mek, is­tik­bâl­de ba­şı­mız­dan ge­çe­cek ölüm ah­vâ­li­ni te­fek­kür et­mek; biz­le­ri sa­mî­mî bir tev­be ve ibâ­det­le hu­şûa sev­ke­de­rek dün­ye­vî ih­ti­ras­lar­dan, boş he­vâ ve he­ves­ler­den ko­rur. De­vâm et­ti­ği­miz zi­kir ve râ­bı­ta­la­rı­mız, -inşâallâh- âhi­ret kur­tu­luş ve sa­âde­ti­ne vesî­le olur. [1]<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölüm rabıtası nasıl alınır?</span></span><br />
<br />
ölümü düşünmek; öldüğünüzü, başınızda ağlayanları, yıkanıp kefene sarındığınızı, toprağa gömüldüğünüzü vs. zihninizde canlandırmak. böylece nefs ölüme ölümden önce alıştırılır ve terbiye edilir. bildiğim kadarıyla naksibendi tarikatine girmek için yapılması gerekenlerden biridir.<br />
<br />
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:<br />
  "De ki; Şüphesiz kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görülen ve görülmeyen (her şeyi) bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma; 8 )<br />
<br />
  Yine, Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:<br />
  "İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmekteler. Rabb'lerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu hep alaya alarak, kalpleri oyuna eğlenceye dalarak dinlemişlerdir." (Enbiya; 1-3)<br />
<br />
  Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:<br />
  "Lezzetleri gideren (ölümü) çokça hatırlayın." (Tirmizi; Kıyamet:26, Nesai; Zühd:31, Ahmed b. Hanbel:2/293)<br />
<br />
  Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:<br />
  "Ademoğlunun ölüm hakkında bildiğini eğer hayvanlar bilmiş olsalardı, (onun dehşetinden vücutları eriyeceği için) semiz bir et yiyemezdiniz." (Feyzü’1-Kadir,5/315)<br />
<br />
  Hz. Aişe (R. Anha), Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e: "Ya Rasulallah! Şehitlerle haşrolacak birisi var mı?" diye sorunca, Efendimiz şöyle buyurdular:<br />
  "Evet, kim günde yirmi defa ölümü hatırlarsa, o şehitlerle haşrolacaktır." (Zebidi,İthafu’s-Se'ade, 14/16)<br />
<br />
  İmam-ı Gazali bu hadis-i şerifin açıklamasında şöyle buyurmuştur:<br />
  "Bu fazilete erişmenin sebebi şudur: Şüphesiz ölümü düşünmek, bir aldanma yeri olan dünyadan kalbi çekmeyi ve ahirete hazırlanmayı gerektirir. Ölümden gafil olmak ise dünyevi şehvetlere dalmaya sevkeder."<br />
<br />
  Şeyh Fethullah Verkanisî (K.S) şöyle buyurmuştur:<br />
  "Nakşibendi Tarikatının temeli ve esası, Zâtî muhabbet olduğundan, ölüm râbıtasına büyük önem verilmiştir. Mürid, bu ölüm râbıtası ile kalbini masivadan kurtarır. Şu halde salik, korkuya kapılmak için râbıta etmez, tam aksine râbıta ile kendisini korkudan kurtarır. Kalbine bu râbıta vasıtasıyla, Allah-u Zülcelal'in sevgisini ve Zâtî muhabbetini celbeder.<br />
<br />
  Başlangıçta ölüm korkusu olursa, muhabbetin celb edilmesine engel olur. Mürid, ölüm râbıtası ile nefsini korkutmayarak, önce ölüm râbıtası ile yola girmiş olur. Yani ölüm râbıtasında, müridin en önemli görevi ölümden korkmayı, Zâtî muhabbete çevirmektir. Bunun üzerine, korku geliyorsa, şeyhinin ruhaniyetinin beraberinde olduğuna inanmakla, mürid korkuyu izale eder."<br />
<br />
  Seyda-i Tahi (K.S): "Eğer ben ebrarın ameliyle emrolunsaydım, şüphesiz ölümden bahsetmeyi kendime adet edinirdim." buyurmuştur.<br />
<br />
  Mürid, iki muhasebeye devam etmekle, gaflet diyarının vermiş olduğu uykudan uyanır: <br />
<br />
1-Günahları terk etmek ve emirleri yerine getirmek için ölüm ve mürşid râbıtası yapmalıdır. Ruh bununla uyanır ve nefsi esir eder. <br />
2-Beşeri gafletinden dolayı, müntesipten herhangi bir günah sadır olduğu takdirde, derhal tevbe etmelidir. Her an kendisinden bir günahın sadır olup olmadığını kontrol etmelidir. Küçük ve büyük bir günah işlenilmiş ise tevbe-istiğfarla yapmamaya azmetmeli ve istikamete yönelmelidir. Zamanı hayırla geçmiş ise Allah'a hamdetmelidir. İstikametin daha kâmil mertebesine çalışmalıdır.<br />
  Böylelikle ateş kıvılcımı, büyük bir odun parçasına girip, her tarafını ateş yaptığı gibi, cezbenin kıvılcımı da kalbe isabet eder. Zikir onu üfürür, râbıta alevlendirir, madde halinde bir enerjiye dönüşür ki tüm maddeler orada kemmiyetleşir. O enerji ile göz, maddenin ötesini görür, kulak da öteden sesler duyar. Sarayın içindeki hazineler de müşahede edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Ölmeden önce ölünüz!" hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?</span></span><br />
<br />
    "Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29; İbn-i Hâcer el-Askalânî: "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise: "Mânâsı doğrudur" demiştir.)<br />
<br />
İnsan, kendisinin âciz ve zelil, dünyanın aldatıcı ve fâni; âhiretin ise çok yakın olduğunu, tam olarak, ancak ölünce anlar. Bu söz ile ölmeden önce uyanmamız, hayatımıza çeki düzen vermemiz ihtar ediliyor.<br />
<br />
Ölmeden önce ölmeyi başarmak, seçkin insanlara mahsus. Bizlere düşen, elden geldiğince onlara benzemeye gayret etmek... Bu emri dinleyen insan, dünyayı misafirhane, vücudunu ise emanet bilir. Ruhunu ve kalbini onlarda boğmaz. Bu hâl ile hallenen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
İnsan ölümle birlikte hayatının hesabını da vermeye başlar. Öyle ise; ömür muhasebesini dünyada yapan insan, ölmeden evvel ölmüş demektir. Dünya hayatının bitimiyle yeni bir hayata geçilir. O hâlde, bu dünyada iken âhiretine hazırlanan insan ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
Ölümle insanın elinden, diğer azaları gibi, gözü ve dili de alınır. O artık okuma, anlatma nimetlerinden mahrumdur. Bunu düşünerek, orada yarayacakları burada öğrenen ve orada konuşulacakları burada dinleyen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
Ölümle birlikte mahlûkatın sevgisi de biter, korkusu da. Ölü için, yaşayanlar tarafından övülmekle yerilmek eşit olduğu gibi, yazla kış arasında da fark yoktur. İnsanların teveccühlerine ve yermelerine dünyada ehemmiyet vermeyen, “varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyen” insan da ölmeden evvel ölmüş demektir.<br />
<br />
Ve en önemlisi, ölümle insan Hakka rücu eder, Rabbine döner. Ölmeden evvel ölenler, Hakka bu dünyada rücu ederler; hayatlarını ilâhî emirler dairesinde geçirirler; Allah'ın rahmetine dünyada iltica eder, gazabından da yine dünyada korkarlar. İşte bu bahtiyar insanlar âhirette de Hakka rücu ederler; ama bu rücu onlar için Allah'a vâsıl olma ve lütfuna erme şeklinde tezahür eder.<br />
<br />
Ölümle, cüzi iradenin hükmü son bulur. Öyle ise, ölmeden evvel ölenler, nefsî arzularını hayatta iken terk etmeyi başarıp, Allah'ın küllî iradesine tâbi olurlar. Nefis hesabına bir şey talep etmezler. Bütün arzuları helâl dairesinde olur. Böylece ölmeden evvel ölmenin zevkine ererler.<br />
<br />
Ölmeden evvel ölmek; gerçekten, bu dünyada büyük bir lütuf, büyük bir saadet. Bilindiği gibi, insan, yerde iken gök gürültüsünden ürker, şimşekten korkar, yıldırımdan kaçar... Ama uçakla bulutları yarıp onların üstüne çıktı mı, artık güneşi bulmuş ve önceki korkularından kurtulmuştur.<br />
<br />
Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler de ölümü hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesaplarını burada vermiş ve itaatkâr bir kul olarak Hakka rücu etmişlerdir. Artık onları benlik duygusu boğamaz, çünkü ölünün benliği olmaz. Tabiat onları kendine celp edemez, zira ölünün tabiatla bir alışverişi kalmamıştır.<br />
<br />
İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen nedir? “Ölmeden evvel ölünüz.” ne demek?<br />
<br />
Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ NE DEMEK?</span></span><br />
<br />
Yunus Emre Hazretleri buyurur:<br />
<br />
Kişi Hakk’ı bilmek gerek<br />
Hak haberin almak gerek<br />
Zinde iken ölmek gerek<br />
Varıp anda ölmez ola.<br />
<br />
İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen;<br />
<br />
–Ecel gelip gayr-i irâdî olarak dünyaya vedâ etmeden evvel, nefsin meşrû olmayan isteklerini, süflî arzularını, tükenmek bilmeyen hırslarını, bugün kendi irâdemizle terk etmemizdir.<br />
<br />
–Son nefes gelip çatmadan evvel, tevbe ve istiğfâr ile hâlimizi ıslah etmemizdir.<br />
<br />
–İlâhî mîzanda hesaba çekilmeden evvel, bugün kendimizi hesaba çekmemizdir.<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’ın murâdı üzere, ölümün bizlere nerede, ne zaman ve ne şekilde geleceği meçhuldür. Onun için gönüllerin “ölmeden evvel ölmek” sırrının tefekküründe derinleşmesi ve her an Rabbine kavuşmaya hazır hâlde bulunmaya gayret göstermesi zarûrîdir. Aksi takdirde son nefes: “Eyvah, nereye böyle!” feryatlarıyla dolu bir hüsrana dönüşür. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:<br />
<br />
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: «İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!..» denir.” (Kāf, 19)<br />
<br />
Necip Fâzıl’ın şu mısrâları, bu ilâhî hakîkatten gâfil şekilde ziyan edilen bir ömrü, ne kadar veciz bir sûrette hulâsa eder:<br />
<br />
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;<br />
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…<br />
<br />
İşte bu gaflet ve nedâmete dûçâr olmamak için Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.<br />
<br />
Son nefesi bu huzurla verebilmek için, bir Arap şâir şu tavsiyede bulunur:<br />
<br />
أَنْتَ الَّذِى وَلَدَتْكَ اُمُّكَ بَاكِياً<br />
<br />
وَالنَّاسُ حَوْلَكَ يَضْحَكُونَ سُرُورًا<br />
<br />
فَاعْمَلْ لِيَوْمٍ تَكُونُ فِيهِ اِذَا بَكَوْا<br />
<br />
فىِ يَوْمِ مَوْتِكَ ضَاحِكاً مَسْرُورًا<br />
<br />
Sen ki annenden doğup geldiğin gün dünyaya,<br />
Ağlıyordun; bütün âlem gülüyordu bir yanda,<br />
Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin;<br />
Çağlasın gözyaşı hâlinde cihân arkanda…<br />
<br />
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın da güzel bir nasihati vardır:<br />
<br />
“Öyle bir hayat yaşa ki; insanlar yaşarken seni özlesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!..”<br />
<br />
Şeyh Sâdî -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözleri de mü’minlerden âdeta bir hüsn-i hâl kağıdı alarak ebediyete irtihâl edebilme saâdetinin ne kadar veciz bir telkînidir:<br />
<br />
“Öyle fazîletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler.”<br />
<br />
Cenâb-ı Hak cümlemizi, şu fânî gök kubbede hoş bir sadâ bırakarak yüz aklığıyla, müsterih bir vicdanla, selîm bir kalp ile huzûruna varabilen bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Ölmeden önce ölün<br />
<br />
* Resulullah efendimiz, Ölmeden önce ölün buyuruyor. Ölmeden önce ölmek ne demektir? Dünyada inanılan şeyler öldükten sonra görülecek. İnsan ölüp hakikatleri görünce nasıl olacak ise, neleri yapmış olmayı isteyecek ise şimdiden onları yapması ölmeden evvel ölmek demektir.<br />
<br />
* Dünyada rahatlık yoktur, istirahat ahirettedir.<br />
<br />
* Doğru namaz kurtarıcıdır. Doğru namaz, doğru gusle, doğru abdeste, doğru itikada yani ehl-i sünnet itikadına bağlıdır. Bunlar tam olmadan namaz tam olmaz. Her şeyden önce oturup bunları öğrenmeli, eksiği varsa tamamlamalı. Mesul olduklarına da öğretmeli. Her müminin asli vazifesi ateşten korunmaktır. Kendi korunmayan, kendisi yanan, başkasını yanmaktan nasıl kurtarır. Gelişigüzel ibadet, gelişigüzel hizmet olmaz. Yap da nasıl yaparsan yap, din cahillerinin sözüdür.<br />
<br />
* Fitne çıkarmak düşman edinmektir.<br />
* Anne, babası hayatta olup da Cenneti kazanamayana şaşılır.<br />
<br />
* Müminin günah işlemesi unutkanlığa sebep olur. Çoluk-çocuk, aile ve emri altındakiler de günah işlerse bu da unutkanlığa sebep olur.<br />
<br />
* Alıcı değil sürekli verici olun.<br />
<br />
* Anne karnındaki çocuk doğmak içindir, anne karnında yaşamak için değil. Dünyaya gelen çocuk, yani insan da ölmek için yaratılmıştır, kalıcı değil!<br />
<br />
* Meşgaleniz, asıl maksadı unutturmasın! Asıl maksat, zengin olmak, şan şöhret sahibi olmak değil, ahireti kazanmaktır. Her an son nefes endişesi ile yaşamalıyız. Korkusuz, endişesiz yaşamak tehlikelidir. Gerçi suyun aktığı yönden gideceği yer belli olur. Ancak, milyonda bir de olsa tersi olabilir. Bunun için korkmak lazım.<br />
<br />
* İnsanın gönlü ne isterse, ne tarafa meylederse, Allahü teâlâ onu verir. Onun için hep iyi şeyler isteyelim, ahiretimize yarar şeyler isteyelim. Abdullah-i Dehlevi hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine, benden bir şey iste ama tek şey deyince, o da, dinim için dünyalık istiyorum demiş. Bu çok önemli.<br />
<br />
* İnsanlara yardım etmek, çok iyidir, çok sevaptır. İnsanlara esas iyilik de, onların ahiretine yönelik iyiliktir. Onları yanmaktan kurtarmaktır. Dünyada pişmanlık iyidir. Çünkü, telafisi mümkündür. Ahirette pişmanlığın çaresi yoktur, telafisi mümkün değildir.<br />
<br />
* Biri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yanında, komşusu bir şarapçıdan bahsederken ucba kapılarak, çok şükür biz onun gibi değiliz, der. Bunun üzerine, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, biz çok şarapçı gördük ki, sonunda tevbe edip, imanla gitti. Nice şeyhler gördük ki, sonunda sapıtıp imansız gitti, der. Bunun için, hadis-i şerifte, İbadet yap, arkasından tevbe et, buyurulmuştur.<br />
<br />
* Bir nimet geldiği zaman hemen şükrü yapılmalıdır. Üzüntü sıkıntı geldiği zaman istigfar etmeli, bela, musibet geldiği zaman La havle ... çekilmelidir. La havle 99 derde devadır. En hafifi sıkıntıdır. Sıkıntının ilacı istigfar, belanın ilacı da La havle... dir.<br />
<br />
* Her iyiliğin anahtarı, her kötülüğün ilacı, doğru kılınan beş vakit namazdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynaklar</span></span><br />
<br />
Islam ve ihsan<br />
Dinimiz islam<br />
internet</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tarikat-I Nakşibendiyye - Nakşibend Yolunun Esaslari - 11 Esas]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21888</link>
			<pubDate>Thu, 20 Sep 2018 12:33:11 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=21888</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, Times New Roman, Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">TARİKAT-I NAKŞİBENDİYYE - NAKŞİBEND YOLUNUN ESASLARI - 11 ESAS</span><br />
<br />
Yolu Rasul-i Zişan s.a.v. gibi, Sahabe-i Kiram gibi yürüyen Sâdât, peşlerinden gelenlere iz bırakmak, takipçilerinin kolay yürümesini temin etmek için kandiller yakıp, koymuşlar güzergâh üzerine. Yolumuzu aydınlatan bu kandillere kimi “on bir esas” demiş, kimi “kelimât-ı kudsiyye”. Hâce Abdülhalik Gücdüvanî k.s. ve Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin, ışığını Hızır a.s.’ın taliminden, ledün ilminden devşirip yolumuza diktikleri bu kandiller neyi, nasıl aydınlatıyor, bir kere daha hatırlayalım.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Hûş der-Dem<br />
Her nefesin farkında olmak</span><br />
<br />
Nefes alıp vererek yaşarız ve irademiz dışındaki bu tabii halin çoğu zaman farkında bile olmayız. Hûş der-dem prensibi, böyle bir gafletten sakındırmak için, alıp verdiğimiz her nefesin farkında olmamızı istiyor bizden. Nakşibendiyye’de hûş der-dem, yani nefesi muhafaza, nefesin hakkına riayet yahut nefesten haberdar olma, yol almanın esası sayılmıştır.<br />
<br />
Peki nefesin farkında olmak ne demektir ve bu farkındalık nasıl sağlanacaktır?<br />
<br />
Cenab-ı Hak, sayılı nefeslerle geçici bir müddet hayat sürmesi için dünyaya gönderdiği insandan, canlı cansız bütün mahlukatın zikir korosundaki tevhide katılmasını istemektedir. Nefeslerimiz bize en geniş anlamıyla “zikir” için bahşedilmiştir. “İnsanın her an her yerde Allah’ı hatırlaması, emir ve yasaklarına riayetle hep O’nun rızasını gözetmesi, Bezm-i Elest’teki sözüne sadık kalması” anlamına zikir mükellefiyeti, kitap ve peygamberler aracılığıyla izah buyurulduktan başka, alıp verdiğimiz her nefeste de sürekli hatırlatılmaktadır.<br />
<br />
Büyükler, “Allah” kelimesinin başındaki elif ve lâm harflerinin belirtme takısı (harf-i tarif) olduğunu, sonundaki “güzel he” ile Allah Tealâ’nın zat isminin kastedildiğini söylerler. Onlara göre “Hû” zamirinin aslı da, nefes alıp verirken çıkardığımız “h” sesi de lafza-i celâlin sonundaki “he”dir. Bu demektir ki, kainattaki bütün varlıklar gibi insan da kendisi farkında olmasa bile her nefeste Allah’ı zikretmektedir.<br />
<br />
İşte insanın aldığı nefesin farkında olması, öncelikle nefesindeki zikrullahın farkında olmasıdır. Nefesinden gafil olanlar, uykuda sayıklayanlar gibi, ilahi ikram eseri bu zikrin varlığından ve mesajından haberdar olamazlar. Zira bir ses yahut söz, zikredileni hatırlatıyorsa zikirdir. Şu halde nefesin farkında olmak; nefeslerimizin sayılı olduğunun, bunları veriliş maksadına uygun sarf etmek gerektiğinin, her soluktaki zikrin bize neyi hatırlatmak için irademiz dışında tekrarlandığının farkında olmaktır.<br />
<br />
Böyle bir farkındalık niçin yaşadığımızı bilmeyi, her nefeste Allah’ı hatırlamayı, tek nefeslik bir anda dahi Allah’tan gafil olmamayı ve dünya hayatını bu hal üzere sürdürmeyi gerektirir. Bu nedenle yolun büyükleri hûş der-dem’i “Her nefeste, hatta iki nefes aralığında bile Allah’tan gafil olmamaya çaba göstererek huzuru muhafaza etmek” diye tanımlamışlardır.<br />
<br />
Hûş der-dem’deki farkındalık, nefesteki zikrullahı kalbe söyletmekle hâsıl olur ki aynı zamanda “Hayy” tecellisine mazhariyettir. Aldığı nefesten gafil olanlar, yahut nefeslerini ilahî maksat haricinde telef eyleyenler, yaşıyor görünseler de ölüdürler. Gerçekten diri olmak, kalbin diri olmasıyla mümkündür. Kalp ise Hayy tecellisiyle dirilir ve böyle kalplerin sahipleri Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, her daim O’nun huzurunda bulunduklarını bildiklerinden gaflete düşmezler. Huzur hali, Allah Tealâ ile birlikte olmayı ifade ettiği kadar bir ruh dinginliğini, kalp veya gönül sükunetini de anlatır. Çünkü Ra’d suresinin 28. ayetinde buyurulduğu gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan (huzur ve sükun) bulur.”<br />
<br />
Hûş der-dem’deki farkındalıkla kalbin zikrullaha alışması güzel sona da sebeptir. Çünkü Gavs-ı Sâni k.s. hazretlerinin buyurduğu gibi, ölüm sarhoşluğu halinde akıl baştan gitse bile, kalp ne söylüyorsa dil onu söyleyecektir.<br />
<br />
Nefeslerin gafletsiz alınıp verilmesi elbette zor iştir. Bu hususta gayret ve ısrar gerekir. İnsanlık hali ile bazen gaflete düşüldüğünde ümitsizliğe kapılıp gayretten vazgeçmemeli, “estağfirullah” niyazıyla bağışlanma istenmelidir. Sâdât, tevbe ve istiğfar ile boşa giden nefeslerin kurtarılabileceğini haber vermişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Nazar ber-Kadem<br />
Bakışını kendi adımlarına yöneltmek</span><br />
<br />
Yürürken gözlerin kendi ayaklarında olması, kişinin bakışını ve dikkatini kendi adımlarına yöneltmesi anlamına gelen nazar ber-kadem, özellikle yolun başındakiler için uyulması gereken zahirî ve bâtınî bazı edepleri ifade eder.<br />
<br />
Önüne, yere veya ayaklarına bakarak yürümenin istenmesi, dikkat ve ilginin dış dünya üzerine toplanmaması içindir. Çünkü etrafa bakmak, çevre ile lüzumundan fazla ilgilenmek kalbi olumsuz etkiler, Allah’ın zikrinden alıkoyar. Görülen her suret, dikkatin yöneltildiği dünyevî her iş ve olgu kalbi perdeler. Perdelenen kalp ilahî tecellilerden mahrum kalır, huzur ve sükununu yitirir, dil ile yapılan zikre iştirak edemez.<br />
<br />
Halbuki Allah’ı kalp ile yahut kalpten anmak esastır. Zikir kalpten olmayınca en temel kulluk vazifeleri bile ağır gelir insana. Sürekli sağa sola takılan göz, tecessüs hastalığının ve dünyaya meylin alâmetidir. Lüzumsuz, faydasız, hatta zararlı şeyleri de görür ve mutlaka masivanın ağına düşürür sahibini. Masivaya ilgi tefrikaya, yani kalbin dağılıp parçalanmasına yol açar ve tefrikanın olduğu yerde tevhit olmaz. Nazar, nazar edilen şeydeki zulmeti kalbe aktarır. Hele de bu, Rasulullah s.a.v.’in “İblis’in zehirli oklarından bir ok” diye nitelediği, harama yönelmiş bir nazarsa, kalbin ölümü bile söz konusudur.<br />
<br />
İşte bütün bu tehlikelere karşı nazar ber-kadem, kalbi muhafaza için nazarı, dolayısıyla dikkat ve ilgiyi dış dünyadan kesmenin zahirdeki yöntemi, yürürken gözleri ayaklarımıza sabitlemektir.<br />
<br />
Nazar ber-kadem Hz. Peygamber s.a.v.’in yürüyüşünün de tarifidir aynı zamanda. Zira Âlemlerin Efendisi, vücudunun üst kısmını ve başlarını hafifçe öne eğerek, gözleri yere bakar halde tevazu ile ama seri adımlarla yürürdü. Sağa sola bakmaz, bir tarafa bakması gerektiğinde o tarafa bütün vücuduyla dönerlerdi. Nazar ber-kadem esası bu yönüyle, yolu Rasul-i Ekrem s.a.v. gibi yürüme çabasının, Sünnet’e uyma hassasiyetinin gereğidir. Kaldı ki yol madem ancak O’nun izlerini takiple kat edilebilmektedir, dikkatin adımlara yöneltilmesi, bu izleri gözetme titizliğinin de nişanesidir. Zira adımımızı nereye attığımıza bakmayınca, bastığımız izler O’nun mudur, değil midir, anlama imkânımız yoktur.<br />
<br />
Yürürken atılan adımlara dikkat, yol alma niyet ve çabasındaki samimiyetin de gereğidir. Bu dikkat, seyr ü sülûk denilen manevî yolculukta mürşidin talimatına harfiyen uymak şeklinde tezahür eder. Tökezleyerek düşmek, yoldan çıkmak, yanlış istikamete sapmak tehlikesine karşı tedbirdir.<br />
<br />
Nazar ber-kadem nihayet bir tevazu eğitimidir. Dik ve böbürlenerek yürümek nasıl kibir eseri ise, ayakların ucuna bakarak yürümek de tevazu eseridir. Kişi başlangıçta alçakgönüllü değilse bile, nazar ber-kadem ile zamanla tevazu sahibi olur denilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Sefer der-Vatan:<br />
Dünyada sefer halinde olmak</span><br />
<br />
İnsanın macerası bir seyr ü seferden, bir yolculuktan ibaret. Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz. Dünya denilen ikâmet vatanından, er veya geç aslî vatana, yani ahiret yurduna göçeceğiz bir gün. Allah’ın huzuruna ölümle, mecburi bir gidişle, yüzümüz yerde, zilletle ve gönülsüz dönmek de var; ölmeden evvel muhabbetle koşarak, izzetle ve gönüllü dönmek de…<br />
<br />
Sefer der-vatan bu ikinci yolculuğun, dünyada iken Allah’a muhabbetle dönüş yolculuğunun esaslarını belirleyerek, bizi hem zahirde hem bâtında kutlu bir hicrete davet ediyor. Gönlün, Zariyat suresinin 50. ayetindeki “Allah’a koşun!” davetine icabetle, ecel kapıyı çalmadan, yegane Dost’a kavuşmak üzere yola koyulmasıdır bu hicret. Her hicret gibi daha iyiye, daha güzele doğru sürekli yol almayı, bizi yavaşlatan ağırlıkları terk etmeyi gerektirir.<br />
<br />
Sefer der-vatan, tasavvufta seyr ü sülûk denilen ve insanın iç dünyasında gerçekleşen manevî bir yolculuktur. Bütün yolculuklar gibi bunun da kendine mahsus menzilleri, makamları vardır. Her menzil veya makam belli bir hali zaruri kılar. Haliniz yoksa yürüyemez, yol alamazsınız. Başlangıçta bir yürüme kararlılığının olması şarttır meselâ. Bu kararlılık samimi bir tevbe ve kalbi Allah’a döndürmek anlamına “inabe” ile hasıl olur. Sonra kalbin tasfiyesi, yani saflaştırılması gelir. Kalp, dünya hırsından, günah kirinden, gafletten; mal, mülk, makam, itibar sevgisinden arındırılarak zühd elde edilir. Sıra, nefsin tezkiyesinde; kibir, benlik, gösteriş, cehalet gibi kötü sıfatlarından kurtarılmasındadır. Güzel ahlâkla, takva ile artık beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara, halktan Hakk’a, mülk aleminden melekût alemine, ilm’el-yakîn mertebesinden ayn’el-yakîn mertebesine sefer mümkündür. Nihayet kalp müşahede halinde ihsan mertebesine ulaşacak, her yerde ve her şeyde Allah’ı görecek, “huzur”a erecektir. İnsan böyle bir manevi yolculuğu tek başına gerçekleştiremez. Doğruyu yanlışı bilen, tasfiye ve tezkiye usulünden anlayan bir mürebbiye, bir mürşide, bir rehbere ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki sefer der-vatan esası, önce bir mürşid-i kâmili arayıp bulmak için zahirî anlamda bir sefer olarak düşünülmelidir. Mürşid-i kâmilin bulunduğu beldeye sefer etmek, mürşidin nazarından istifadenin, manevî nasibimizi arama sorumluluğunun ve Lokman suresinin 15. ayetindeki  “Bana yönelenlerin yoluna tabi ol!” buyruğunun icabıdır. Mutlaka o beldeye yerleşmeyi gerektirmez. Aslolan mürşidin beldesinde değil, terbiyesi dairesinde ikamettir.<br />
<br />
Hz. Peygamber s.a.v.’in, “Gerçek muhacir, Allah Tealâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir.” hadisi, hicret yolculuğunun illa bir beldeyi terk edip diğerine yönelmek suretiyle yapılmayacağını da anlatır. Kötülüğe, günaha teşvik eden bir ortamı, çevreyi veya arkadaş grubunu terk edip iyilerin meclisine katılmak da bir hicrettir. Sefer der-vatan’la kastedilen hicrette, kötülükten iyiliğe doğru yol almak esastır. Her halükârda bir mücahededir. Temenni ile yetinmemeye, tembellikten kaçınmaya, arayışa, salih amel ve ibadete davettir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Halvet der-Encümen<br />
Halk içindeyken de Hak ile olmak</span><br />
<br />
Kişinin halktan uzaklaşarak tek başına bir tenhaya çekilip yahut bir yere kapanıp zikir, dua ve ibadetle meşgul olmasına “halvet” denir. Bazı tarikatlarda kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye metodudur. Nakşibendilikte toplumdan uzaklaşma tarzında bir halvet yoktur. Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretleri, “Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır cemiyette, cemiyet ise yakınlıktadır. Bizim yolumuzun esası yakınlıktır/sohbettir.” buyurmuştur.<br />
<br />
Elbette cemiyet içinde olmak veya yakınlık, halveti de, halvetteki zikir halini de terki gerektirmez. Nitekim halvet der-encümen, “insanın bedenen halk arasında, işinde gücünde iken kalben onlardan ayrı, yalnız ve sadece Allah Tealâ ile olması” demektir. Elin kârda, gönlün yarda olmasıdır. Bu esasla halvetin zahirde değil bâtında yaşanması, kalbin halvetgâh kılınması istenmektedir.<br />
<br />
Büyükler, halk içindeyken de Hak ile olabilmek, tasavvuf terbiyesinden geçmiş kâmil müminlerin  halidir, derler. Tasavvuf terbiyesinde kemâl alameti keramet değil, halkın arasına girip onlarla ülfet ettiği, maişetini kendi kazandığı halde bir an bile Allah’tan gafil olmamaktır. Böyleleri Âl-i İmran suresinin 191. ayetinde “…ayakta, otururken, yanları üzeri yatarken Allah’ı zikreden gerçek akıl sahipleri” olarak övülmüş, Nur suresinin 37. ayetinde ise “ne bir ticaret ne de bir alışverişin onları Allah’ı zikretmekten ve ibadetlerden alıkoyamayacağı” haber verilmiştir.<br />
<br />
Böyle bir mazhariyete kavuşmak için yola yeni girenler de halvet der-encümen esasına uymaya çalışmalıdır. Bu çaba zamanla devamlı bir zikir halini kazandıracağı gibi, edebi, insanlara rahmet ve adaletle muamele etmeyi de kazandıracaktır. Çünkü kalbini zikrullahla meşgul edenler çarşı pazara çıktıklarında, en kalabalık ve gürültülü bir ortamda dahi ya hiçbir şey işitmeyecek ya da her sesi zikir olarak algılayacaktır. Kalpte Allah varsa, muamelemizi O’nun ölçüleri belirleyecek, ilahî emirlere uygun hareket edilecektir.<br />
<br />
Halk içinde bulunmak ve gönle almamak kaydıyla zâhirle meşguliyet, dünyadan el etek çekmemek, başkalarına yük olmadan elimizin emeğiyle geçinmek, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz görmek, örneklik ve tebliğ ile insanlara hizmet edebilmek için şarttır. Bütün bunlar Allah’ı zikretmeye mani olmamalıdır. Zira halk içindeyken de Hak ile olanlar, Bakara suresinin 115. ayetinde buyurulduğu gibi “her nereye dönüp yönelseler Allah’ın vechinin (zatının) orada olduğunu” fark edecekler, bir an bile O’nu anmaktan geri durmayacaklardır.<br />
<br />
Zahirde halk, bâtında Hak ile olma prensibi, kalbi zahire karşı perdelemeyi, sırrı gizlemeyi de gerektirir. Bu yolda şöhret ve övünme tehlikesine karşı bâtında yaşanan manevi zevkler söz ile dışa vurulmaz; hali, farklılığı yahut mensubiyeti yansıtacak özel kıyafetler tercih edilmez, halktan biri gibi görünmeye gayret edilir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Yâd-kerd<br />
Daima Allah’ı hatırlamak  </span><br />
<br />
Yâd-kerd, özelliği olan bazı zikirlerle, Allah’ın her an hatırlanması, O’nun varlığının kalbe yerleştirilmesi ve kalıcı bir tefekkür haline getirilmesi usulüdür. Tasavvuf lisanında müritlere vazife olarak verilen, lafzı, sayısı, zamanı, adap ve erkânı belli özel zikirlere “vird” denir. Vird, kalbin tasfiyesi, kalp aynasının kir ve pasından arındırılarak ilahî tecellilere mazhar olabilecek bir safvete kavuşması için çekilir. Nitekim virdini aksatmadan, usulünce çekenler müşahede makamına ulaşırlar.<br />
<br />
“Yâd etmek, hatıra getirmek” anlamına yâd-kerd ile Allah lafza-i celâlinin tesbih edildiği kalp veya letâif zikirleri yanında daha ziyade kelime-i tevhit yahut nefy ü ispat zikri kastedilir. Sayı bakımından çokluğu ve sürekliliği ile huzur halini devamlı kılmak için ehlince telkin ve tavsiye edilen bu zikirlerin kendine mahsus usulleri vardır. Usul ve şartlarına riayet ederek çekilmesi halinde kalp hanesi mamur olacak, Hakk’ın tecellisine uygun hale gelecektir. Evrâdın (virdlerin) sayıca çokluğu zikir alışkanlığını kazandırırken, usulü de kalbi saflaştırıp temizlemektedir. Meselâ kelime-i tevhidi, yani “lâ ilâhe illallah” lafzını, nefesi tutarak kalbe söyletmek suretiyle yapılan nefy ü ispat zikri böyledir. Kelime-i tevhidin “lâ ilâhe” (başkaca hiçbir ilah yoktur) kısmına “nefy”; “illallah” (ancak Allah vardır) kısmına ise “ispat” denir. Bu zikir çekilirken zâkir (zikreden) nefesini göbeğinin altına hapsedip tutar, gözlerini ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırıp kıpırdatmaz. İç sesiyle “lâ” derken, göbek altında tutulan nefesle birlikte kalbindeki bütün sahte mabutları, kiri, pası, masivayı da yukarı doğru çeker; “ilâhe” ile sağ omuz hizasından dışarı atar. Sonra “illallah” ile nefesini şiddetle vurur gibi boşalan kalbine indirir. Böylece hem kalbin tasfiyesi, hem de oraya ilah olarak yalnızca Allah’ın varlığının sabitlenmesi gerçekleştirilmiş olur.<br />
<br />
Yad-kerd, zikrullahın usulü ve çeşidinden ziyade sıklığını, çokluğunu yahut devamlılığını ifade eder. Fakat devamlılıktan netice alınması, usule uymaya bağlıdır. Bu nedenle yâd-kerd esasını, zikirde usule riayetsizlikten, zikre ara verip devamlılığını aksatmaktan, virdi ihmalden kaçınmak şeklinde de anlamak mümkündür. Zikirde ısrar ederek kalbini beytullah kılan kişi her an Allah Tealâ ile olmanın huzurunu yaşayacak, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanacaktır. Zikrullahın tekrar edile edile kalbe yerleştiğinin, kalbin beytullah kılındığının alâmeti, kişinin bütün aza ve amelleriyle, bütün zerreleriyle her daim zikir halinde olmasıdır. Çünkü dervişin fikri ne ise zâhire yansıyan zikri de odur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Bâz-geşt<br />
Allah’a dönmek</span><br />
<br />
“Geri dönmek, bir şeyi yeniden aramaya çıkmak” anlamındaki “bâzgeşt” ile, zikir esnasında belirli bir sayıdan sonra, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin söylenmesi kastedilir. “Ey Rabbim! Benim yegâne maksadım sensin ve talep ettiğim tek şey sadece senin rızandır.” mealindeki bu Arapça cümle, kalp ve letaif zikirlerinde çekilen her yüz lafza-i celâl tesbihinden sonra, nefy ü ispat zikrinde ise iki nefes aralığında dil ile söylenir. Maksat, zikir halinde iken kalbe gelen ve havâtır denilen duygu ya da düşüncelerden yüz çevirmek, bunların kalpte yer etmesine fırsat vermemektir. Havatır olumlu bile olsa, kalbe Allah’tan gayrısını almak anlamına geldiğinden zikri zedeler, tesirsiz kılar. Şu halde bâz-geşt, zâkirin zikirdeki niyetini şu veya bu sebeple kaybetme ihtimaline karşı yeniden hatırlatma, bozulan iştikametini düzeltme usul ve imkânıdır.<br />
<br />
“İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin nefy ve ispat zikrinde iki nefes arasını zayi etmemek, kelime-i tevhidin anlamını güçlendirip kalbe tevhit sırrını yerleştirmek yahut zikredilen varlık hakkında derinlemesine tefekküre dalmak için söylendiğine dair izahlar da sonuçta zikirdeki istikametin tashih edilmiş olmasına bağlıdır. Zikir esnasında belli sayıdaki tesbihten sonra zikirdeki maksat ve matlubun dil ile ikrarı, gaflet yahut kaymalardan korunmak için yeniden en baştaki doğru istikameti hatırlama çabasıdır ve bu yüzden de “geri dönmek, tekrar ve yeniden başlamak” anlamına “bâz-geşt” diye adlandırılmıştır. Bu çaba da her hususta olduğu gibi ancak Cenab-ı Hakk’ın yardımıyla semere verecektir. Dolayısıyla bâz-geşt aslında kalbimizde zikrullahtan başka bir şey bırakmaması yahut yeniden istikamet bulmamızı ihsan etmesi için Allah Tealâ’ya ilticadır. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesi bir irade beyanı olduğu kadar bir niyazdır da. Öte yandan hiç kimse sırf kendi gayretiyle Allah’ı, O’nun şanına layık bir zikirle zikredemez. Hakiki zikre Yüce Allah’ı yine Allah ile birlikte zikretme makamında ulaşılabilir ki, bunun için de Cenab-ı Mevlâ’ya dönmek, O’nunla olmak şarttır. Kısaca zâkir, kendini zikrullahtan alıkoyan etkenlerden korunmak, zikrullaha devam için yardım istemek veya Hakk’ı Hak ile zikredebilmek için “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” diyerek hem zikir iradesini yenilemeli hem de beş vakit namazda olduğu gibi tekrar tekrar Allah’a yönelip O’nun rahmetine sığınmalıdır. Yolun başında olanların bâz-geşt ile istikamet ve irade beyanına rağmen zikrullahı kalbe söyletmekte sıkıntı yaşasalar bile, mürşidi taklitle zikri sürdürmeleri tavsiye edilmiştir. Taklit zamanla tahkike dönüşecektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Nigâh-dâşt<br />
Teveccühü gözetmek</span><br />
<br />
Tasavvuf terbiyesinde maksat, usulüne uygun yapılan devamlı zikirle kalbi beytullah kılmaktır. Bu nedenle zikrullahtaki feyiz ve devamlılığı korumaya yönelik esaslar konmuştur. Bunlardan biri olan “nigâh-dâşt”, masivaya yönelmemesi için bakışımızı, yani ilgi ve teveccühümüzü kontrol altında tutmak demektir. Zikri zedeleyecek ölçüde bir ilgi veya meşguliyet, sonuçta kalbe sirayet edeceğine göre nigâh-dâşt’ı, “Allah’tan gayrısına yönelmesi ihtimaline karşı teyakkuz halinde bulunup kalbi masivadan korumak” şeklinde de anlamak mümkündür.<br />
<br />
Masivayı kalbe sokmamanın ilk şartı, Allah’tan gayrı ne varsa bunların hiçbirini kalbin semtine uğratmamaktır. Nefse hoş gelen, göz alıcı şeylere itibar etmemek, dünya ile lüzumundan fazla meşgul olmamaktır. Bakışımızı dışa değil kendi içimize yöneltmektir. Elbette kişi kalbi masivadan korumak için kalbinin kapısını da dikkatle beklemeli, Allah’tan başka hiçbir varlığın, hiçbir düşünce ve hatıranın kalbe girmesine izin vermemelidir. Fakat bu daha sonra düşünülecek bir tedbir olmalı, öncelikle kalbin huzurunu bozabilecek yönelişlerden kaçınmaya çalışmalıdır. Bunun için hariçte bir şey sık sık kalbi meşgul ediyorsa o şeyden kurtulmanın çaresi aranmalıdır. Tasavvuf yoluna giren bazı varlıklı kimselerin mal mülklerini vakfetmeleri bu çarelerden biridir mesela. Yahut eski dervişlerin bir lokma bir hırka tercihi ile sıradan işlere talip olması, çoğu zaman insanlardan itibar görme duygusundan kurtulma arayışının sonucudur.<br />
<br />
Şüphesiz ki dünyanın bin bir türlü hali vardır ve üzülmek, kederlenmek, sevinmek, telaşlanmak, dünyevî bir beklentiye girmek bazen kaçınılmaz olmaktadır. Böyle durumlarda dünyanın geçiciliğini, bir rüyadan ibaret olduğunu, imtihanımızı, ahiret yurdunun ebediliğini, zikrin anlamını düşünüp bu duyguların kalbimizde hiç değilse kalıcı hale gelmesine müsaade etmemelidir. Yine de asıl olan dünyalık meselelerin kalbe hiç sokulmamasıdır. Büyükler, kısa sürelerle de olsa kalbi sadece Allah’a hasrederek zikretmeyi denemenin ve bu denemelerde ısrarın, böyle bir mazhariyete kavuşturabileceğini söylemişlerdir.<br />
<br />
Bütün bu tedbirlere, dikkate ve kalp murakabesine rağmen, yabancı bir duygu veya düşüncenin kalbe girmesine mani olunamamışsa, bâz-geşt esasıyla bunun orada karar kılmamasına çaba gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Yâd-daşt<br />
Zikir halini korumak</span><br />
<br />
Allah’ı zikretmek, O’nun esma ve sıfatlarını, anlamlarını içselleştirmeden, sesli veya sessiz söylemekten ibaret değildir. Zikirde önemli olan hatırlamaktır. Hatırlamak ise bir bilinç halidir. Öyleyse Allah’ı zikretmek, O’nun varlığının ve uluhiyetinin bilincinde olmaktır. Bu bilinç de Allah’ın rızasını ve ölçülerini gözetmeyi gerektirir. İlahî ölçüler hayatımızdaki her alanı düzenlediğine göre, hatırlamanın devamlı olması gerekir aynı zamanda. Zikir; Allah Tealâ’nın yegâne ilah olarak kalbe yerleştirilmesi, sürekli orada kalması ve insanın bütün davranışlarına yön vermesi için, tasavvufun hem metodu hem de hedefidir. Fakat hedefe bir kere varmak hep orada kalınacağını garanti etmez. Zirvede tutunabilmek için de çaba gerekir ki bu çabanın adı “yâd-daşt”tır.<br />
<br />
Yâd-daşt, zikrullahı, zikirle beytullah kılınan kalbi, ihsan mertebesini, huzur halini muhafazaya çalışmak demektir. Muhafaza edilmesi istenen kemal noktasına ulaşmak da bu zirvede kalıcı olmak da diğer esaslara her zaman uymayı gerektirir. Yani kelimat-ı kudsiyyede bir öncelik sonralık sıralaması yahut sebep sonuç ilişkisi yok;  bir iç içelik vardır. Bu durum, Nakşibendiyye’de sonda yaşanacak olan, başlangıca yerleştirildiği için böyledir. Esaslara aynı anda uyulması keyfiyeti, daha en başta sâliki huzura erdirebilir. Fakat öte yandan bu esaslardan birinin ihmali, huzur halinin kaybına ve yeniden aranmasına da sebep olur.<br />
<br />
Yâd-daşt, gelip geçici olmayan, sürekli bir huzur halini de ifade edebilir. Ancak, her an her yerde Hakk’ı müşahade etme, Allah’ı asla unutmama, zikrin meydana getirdiği manevi uyanıklığı devamlı yaşama hâli olan bu huzur, vuslat alametidir ve Nakşibendiyye yolunun büyük velilerine, kâmil mürşitlere mahsustur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Vukûf-i Zamânî<br />
Zamana vâkıf olmak</span><br />
<br />
Zaman, her an biraz daha eriyip tükenen ömür sermayemizdir bizim. Vukûf-i zamanî, yani zamana vâkıf olmak yahut zaman bilinci, öncelikle zamanın asla geri getirilemeyecek şekilde akıp gittiğinin farkında olmaktır. Bu farkındalık hızla eriyen zamanı değerlendirmeyi, boşa geçirmemeyi gerektirir.<br />
<br />
Zaman sermayesi ömür müddetimizdir ve her nimet gibi Cenab-ı Hakk’a kulluk etmemiz için verilmiştir. Dolayısıyla zamanı değerlendirmek, ömrün her anını Allah’tan gafil olmadan, kulluk görevlerimizi aksatmadan, zikirle, hep huzur halinde yaşamaya çalışmak demektir. Bu çaba, içinde bulunulan ana teksif edilmelidir. Geçmiş, şöyle veya böyle geçip gitmiştir. Gelecek ise henüz elde değildir ve yaşanacağına dair garantimiz de yoktur. Öyleyse “keşke”lerle, “sonra yaparım”larla içinde bulunulan anı heba etmemek gerekmektedir. Gün bugün, saat bu saattir.<br />
<br />
Ancak şimdi yaşanılan anı, yapılması gereken en hayırlı amelle doldurmamız, zikrullahla geçirmemiz halinde zamana vâkıf olmaktan söz edilebilir. Geçmiş ve geleceğe takılmadan anı değerlendirmek, özellikle geçmişi umursamamak anlamına gelmez. Vukûf-i zamanî, içinde bulunulan “şimdi”yi kaybetmemek için geçmişin muhasebesini ister. Bu muhasebe ya tövbeye ya da şükre sevk eder insanı. Gafletle, günahla geçirilen zamanlar için pişmanlık ve tövbe; huzurla, zikirle, salih amelle geçirilen zamanlar için ise şükür gerekir.<br />
<br />
Bu gereklilik, dediğimiz gibi geçmişe takılıp kalarak anı ihmalin değil, tam aksine anı kurtarmanın şartıdır. Çünkü pişman olunmayan gaflet, tevbe edilmeyen günah, mutlaka sonraki anı etkileyip karartır. Samimi bir pişmanlığın alameti geçmişe takılıp hayıflanmak değil, aynı yanlışlara düşmeden halihazırı doğru yaşamaktır. Şükürsüzlük ise amelle mağrur olmanın alametidir. Geçmişten şükür yerine taşınan kendini beğenmişlik ve gurur da “şimdi”yi perdeler, huzura mani olur.<br />
<br />
Vakit, tasavvuf terbiyesi esnasında yaşanan hallerin kabıdır aynı zamanda. Bu nedenle vukûf-i zamanî hale vakıf olmak ve o halin gereğine göre hareket etmek şeklinde de anlaşılır. Denilir ki, “Sâlik kabz halinde istiğfara, bast halinde şükre yönelmelidir. Vukûf-i zamanî, bu iki hale riayettir”.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Vukûf-i Adedî<br />
Zikirde sayıya riayet etmek</span><br />
<br />
Müride vazife olarak zikir verilirken, bunun ne zaman, ne kadar, nasıl çekileceği; bâz-geşt’ten önceki veya habs-i nefesteki sayısı, hangi miktarda artırılacağı da belirlenir. Vukûf-i adedî, salikin zikrini yaparken bütün usul şartlarıyla beraber belirlenen sayılara da uyması demektir.<br />
<br />
Zikrin usul veya şekil şartları arasındaki vukûf-i adedî, namazdaki tadil-i erkân gibidir. Dikkati ve disiplini sağlamak suretiyle zikrin feyzini artırır. Maksat sayı saymak değil, bir düzen ve ciddiyet içinde zikrullahın bilincinde olmaktır.<br />
<br />
Gavs-ı Sânî k.s., zikirde sayıya riayeti, doktorun yazdığı ilâcı dozuna dikkat ederek almaya benzetir. Bir hastalığın tedavisi için ehlince verilen bir ilacı, zamanında ve düzenli kullanmamak nasıl fayda sağlamazsa, dozuna uygun almamak da fayda sağlamaz. Hatta hastanın kendi kafasına göre ilacını azaltması veya çoğaltması ona zarar bile verebilir. Özellikle çok zikrederek bir an önce yol alacağım diye, belirlenmiş sayı disiplinini ihlalden sakınmalıdır. Zikrin çok yapılması değil, gafletsiz yapılması önemlidir. Ancak gafletsiz yapılan zikirden zevk alınır. Bu zevk haline ulaşılmadan zikri kendiliğinden, külfetle, zoraki çoğaltmanın faydası olmaz.<br />
<br />
Usul şartları yalnızca şekille ilgili değildir. Bunlarda sadece yolun büyüklerinin bildiği sır veya hikmetler de vardır. Nitekim zikirde sayıya riayetin ledün ilmine götüren kapı olduğu, kalbi zikrullahtan alıkoyan havatırı sildiği söylenmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Vukûf-i Kalbî<br />
Kalbin hallerini bilmek</span><br />
<br />
Zikirden maksat kalbi sahibine, yani Allah Tealâ’ya tahsis ederek oraya başkasının girmesine izin vermemektir. Zikirle arındırılmış bir kalp, ilahî tecellilere mazhar olmuş parlak bir ayna gibi, sâlike esma ve sıfatlarıyla sadece Allah’ın varlığını müşahede ettirir. Fakat kalp için bir kere gerçekleşince sonuna kadar hep böyle devam edecek bir hal değildir bu. Çünkü kalbin her an değişmeye müsait bir karakteri vardır. Kalbe, halden hale geçtiği, inkılab eylediği için kalp denilmiştir zaten. Kapısı açıktır; oradan kim ya da ne girerse onunla ünsiyet eder.<br />
<br />
Kalp aynası çabuk toz kapar. Vukûf-i kalbî, bu özelliğinden dolayı kalbi sürekli murakabe altında tutmak, onun hallerini gözetmek demektir. Kalbin kapısında uyanık durmak, gönül beklemektir. Bunun için bilhassa hafi (gizli) zikirde iki nefes arasında ve her yüz adet tesbihattan sonra dikkati kalbe yöneltip zikrullahın kalp ile yapılıp yapılmadığı, kalpte hasıl olan hal ve tesir kontrol edilir. Ancak böyle bir dikkat ile zikir esnasında kalbe Allah’tan gayrısının girmesine mani olunabilir veya zikrullahı zedeleyen havatırı fark edip kalpten uzaklaştırma imkanı bulunabilir. Aksi halde safiyeti bozulan, bulanan kalbin müşahedesi belirsizleşecek, itminanı kaybolacak, huzuru kaçacaktır.<br />
<br />
Vukuf-i kalbî, nefsin türlü bahaneler üretip kalbin bu hallerini dikkatimizden kaçırma gayreti karşısında kalbimizle yüzleşme çabasıdır. Kalp, böyle bir çaba ile her çeşit alaka, fikir, hayal veya duygudan soyutlanmayınca Allah’ı layıkıyla zikredemez.<br />
<br />
Vukuf-i kalbî, yani zikrin maksadına uygun bir hal üzere karar kılıp kılmadığını anlamak için kalbe teveccüh, namazda kıbleye yönelmek gibidir. Namazın sıhhati için nasıl Kâbe’yi bilmek ve o istikamete yönelmek gerekiyorsa, zâkir de kalbinin beytullah olduğunu bilmek ve kalbine yönelmek zorundadır. Kalp, tıpkı Kâbe gibi içindeki putlar temizlenerek beytullah olur. Kalbe teveccüh, beytullaha put sokmamak, varsa çıkarıp atmak, orasını her daim tertemiz, pırıl pırıl tutmak içindir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span> Ahmet Nafiz YAŞAR, kaleme aldı, Semerkand Dergisi  151. sayısında yayınlandı.</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Georgia, Times New Roman, Times, serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">TARİKAT-I NAKŞİBENDİYYE - NAKŞİBEND YOLUNUN ESASLARI - 11 ESAS</span><br />
<br />
Yolu Rasul-i Zişan s.a.v. gibi, Sahabe-i Kiram gibi yürüyen Sâdât, peşlerinden gelenlere iz bırakmak, takipçilerinin kolay yürümesini temin etmek için kandiller yakıp, koymuşlar güzergâh üzerine. Yolumuzu aydınlatan bu kandillere kimi “on bir esas” demiş, kimi “kelimât-ı kudsiyye”. Hâce Abdülhalik Gücdüvanî k.s. ve Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin, ışığını Hızır a.s.’ın taliminden, ledün ilminden devşirip yolumuza diktikleri bu kandiller neyi, nasıl aydınlatıyor, bir kere daha hatırlayalım.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Hûş der-Dem<br />
Her nefesin farkında olmak</span><br />
<br />
Nefes alıp vererek yaşarız ve irademiz dışındaki bu tabii halin çoğu zaman farkında bile olmayız. Hûş der-dem prensibi, böyle bir gafletten sakındırmak için, alıp verdiğimiz her nefesin farkında olmamızı istiyor bizden. Nakşibendiyye’de hûş der-dem, yani nefesi muhafaza, nefesin hakkına riayet yahut nefesten haberdar olma, yol almanın esası sayılmıştır.<br />
<br />
Peki nefesin farkında olmak ne demektir ve bu farkındalık nasıl sağlanacaktır?<br />
<br />
Cenab-ı Hak, sayılı nefeslerle geçici bir müddet hayat sürmesi için dünyaya gönderdiği insandan, canlı cansız bütün mahlukatın zikir korosundaki tevhide katılmasını istemektedir. Nefeslerimiz bize en geniş anlamıyla “zikir” için bahşedilmiştir. “İnsanın her an her yerde Allah’ı hatırlaması, emir ve yasaklarına riayetle hep O’nun rızasını gözetmesi, Bezm-i Elest’teki sözüne sadık kalması” anlamına zikir mükellefiyeti, kitap ve peygamberler aracılığıyla izah buyurulduktan başka, alıp verdiğimiz her nefeste de sürekli hatırlatılmaktadır.<br />
<br />
Büyükler, “Allah” kelimesinin başındaki elif ve lâm harflerinin belirtme takısı (harf-i tarif) olduğunu, sonundaki “güzel he” ile Allah Tealâ’nın zat isminin kastedildiğini söylerler. Onlara göre “Hû” zamirinin aslı da, nefes alıp verirken çıkardığımız “h” sesi de lafza-i celâlin sonundaki “he”dir. Bu demektir ki, kainattaki bütün varlıklar gibi insan da kendisi farkında olmasa bile her nefeste Allah’ı zikretmektedir.<br />
<br />
İşte insanın aldığı nefesin farkında olması, öncelikle nefesindeki zikrullahın farkında olmasıdır. Nefesinden gafil olanlar, uykuda sayıklayanlar gibi, ilahi ikram eseri bu zikrin varlığından ve mesajından haberdar olamazlar. Zira bir ses yahut söz, zikredileni hatırlatıyorsa zikirdir. Şu halde nefesin farkında olmak; nefeslerimizin sayılı olduğunun, bunları veriliş maksadına uygun sarf etmek gerektiğinin, her soluktaki zikrin bize neyi hatırlatmak için irademiz dışında tekrarlandığının farkında olmaktır.<br />
<br />
Böyle bir farkındalık niçin yaşadığımızı bilmeyi, her nefeste Allah’ı hatırlamayı, tek nefeslik bir anda dahi Allah’tan gafil olmamayı ve dünya hayatını bu hal üzere sürdürmeyi gerektirir. Bu nedenle yolun büyükleri hûş der-dem’i “Her nefeste, hatta iki nefes aralığında bile Allah’tan gafil olmamaya çaba göstererek huzuru muhafaza etmek” diye tanımlamışlardır.<br />
<br />
Hûş der-dem’deki farkındalık, nefesteki zikrullahı kalbe söyletmekle hâsıl olur ki aynı zamanda “Hayy” tecellisine mazhariyettir. Aldığı nefesten gafil olanlar, yahut nefeslerini ilahî maksat haricinde telef eyleyenler, yaşıyor görünseler de ölüdürler. Gerçekten diri olmak, kalbin diri olmasıyla mümkündür. Kalp ise Hayy tecellisiyle dirilir ve böyle kalplerin sahipleri Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, her daim O’nun huzurunda bulunduklarını bildiklerinden gaflete düşmezler. Huzur hali, Allah Tealâ ile birlikte olmayı ifade ettiği kadar bir ruh dinginliğini, kalp veya gönül sükunetini de anlatır. Çünkü Ra’d suresinin 28. ayetinde buyurulduğu gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan (huzur ve sükun) bulur.”<br />
<br />
Hûş der-dem’deki farkındalıkla kalbin zikrullaha alışması güzel sona da sebeptir. Çünkü Gavs-ı Sâni k.s. hazretlerinin buyurduğu gibi, ölüm sarhoşluğu halinde akıl baştan gitse bile, kalp ne söylüyorsa dil onu söyleyecektir.<br />
<br />
Nefeslerin gafletsiz alınıp verilmesi elbette zor iştir. Bu hususta gayret ve ısrar gerekir. İnsanlık hali ile bazen gaflete düşüldüğünde ümitsizliğe kapılıp gayretten vazgeçmemeli, “estağfirullah” niyazıyla bağışlanma istenmelidir. Sâdât, tevbe ve istiğfar ile boşa giden nefeslerin kurtarılabileceğini haber vermişlerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Nazar ber-Kadem<br />
Bakışını kendi adımlarına yöneltmek</span><br />
<br />
Yürürken gözlerin kendi ayaklarında olması, kişinin bakışını ve dikkatini kendi adımlarına yöneltmesi anlamına gelen nazar ber-kadem, özellikle yolun başındakiler için uyulması gereken zahirî ve bâtınî bazı edepleri ifade eder.<br />
<br />
Önüne, yere veya ayaklarına bakarak yürümenin istenmesi, dikkat ve ilginin dış dünya üzerine toplanmaması içindir. Çünkü etrafa bakmak, çevre ile lüzumundan fazla ilgilenmek kalbi olumsuz etkiler, Allah’ın zikrinden alıkoyar. Görülen her suret, dikkatin yöneltildiği dünyevî her iş ve olgu kalbi perdeler. Perdelenen kalp ilahî tecellilerden mahrum kalır, huzur ve sükununu yitirir, dil ile yapılan zikre iştirak edemez.<br />
<br />
Halbuki Allah’ı kalp ile yahut kalpten anmak esastır. Zikir kalpten olmayınca en temel kulluk vazifeleri bile ağır gelir insana. Sürekli sağa sola takılan göz, tecessüs hastalığının ve dünyaya meylin alâmetidir. Lüzumsuz, faydasız, hatta zararlı şeyleri de görür ve mutlaka masivanın ağına düşürür sahibini. Masivaya ilgi tefrikaya, yani kalbin dağılıp parçalanmasına yol açar ve tefrikanın olduğu yerde tevhit olmaz. Nazar, nazar edilen şeydeki zulmeti kalbe aktarır. Hele de bu, Rasulullah s.a.v.’in “İblis’in zehirli oklarından bir ok” diye nitelediği, harama yönelmiş bir nazarsa, kalbin ölümü bile söz konusudur.<br />
<br />
İşte bütün bu tehlikelere karşı nazar ber-kadem, kalbi muhafaza için nazarı, dolayısıyla dikkat ve ilgiyi dış dünyadan kesmenin zahirdeki yöntemi, yürürken gözleri ayaklarımıza sabitlemektir.<br />
<br />
Nazar ber-kadem Hz. Peygamber s.a.v.’in yürüyüşünün de tarifidir aynı zamanda. Zira Âlemlerin Efendisi, vücudunun üst kısmını ve başlarını hafifçe öne eğerek, gözleri yere bakar halde tevazu ile ama seri adımlarla yürürdü. Sağa sola bakmaz, bir tarafa bakması gerektiğinde o tarafa bütün vücuduyla dönerlerdi. Nazar ber-kadem esası bu yönüyle, yolu Rasul-i Ekrem s.a.v. gibi yürüme çabasının, Sünnet’e uyma hassasiyetinin gereğidir. Kaldı ki yol madem ancak O’nun izlerini takiple kat edilebilmektedir, dikkatin adımlara yöneltilmesi, bu izleri gözetme titizliğinin de nişanesidir. Zira adımımızı nereye attığımıza bakmayınca, bastığımız izler O’nun mudur, değil midir, anlama imkânımız yoktur.<br />
<br />
Yürürken atılan adımlara dikkat, yol alma niyet ve çabasındaki samimiyetin de gereğidir. Bu dikkat, seyr ü sülûk denilen manevî yolculukta mürşidin talimatına harfiyen uymak şeklinde tezahür eder. Tökezleyerek düşmek, yoldan çıkmak, yanlış istikamete sapmak tehlikesine karşı tedbirdir.<br />
<br />
Nazar ber-kadem nihayet bir tevazu eğitimidir. Dik ve böbürlenerek yürümek nasıl kibir eseri ise, ayakların ucuna bakarak yürümek de tevazu eseridir. Kişi başlangıçta alçakgönüllü değilse bile, nazar ber-kadem ile zamanla tevazu sahibi olur denilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Sefer der-Vatan:<br />
Dünyada sefer halinde olmak</span><br />
<br />
İnsanın macerası bir seyr ü seferden, bir yolculuktan ibaret. Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz. Dünya denilen ikâmet vatanından, er veya geç aslî vatana, yani ahiret yurduna göçeceğiz bir gün. Allah’ın huzuruna ölümle, mecburi bir gidişle, yüzümüz yerde, zilletle ve gönülsüz dönmek de var; ölmeden evvel muhabbetle koşarak, izzetle ve gönüllü dönmek de…<br />
<br />
Sefer der-vatan bu ikinci yolculuğun, dünyada iken Allah’a muhabbetle dönüş yolculuğunun esaslarını belirleyerek, bizi hem zahirde hem bâtında kutlu bir hicrete davet ediyor. Gönlün, Zariyat suresinin 50. ayetindeki “Allah’a koşun!” davetine icabetle, ecel kapıyı çalmadan, yegane Dost’a kavuşmak üzere yola koyulmasıdır bu hicret. Her hicret gibi daha iyiye, daha güzele doğru sürekli yol almayı, bizi yavaşlatan ağırlıkları terk etmeyi gerektirir.<br />
<br />
Sefer der-vatan, tasavvufta seyr ü sülûk denilen ve insanın iç dünyasında gerçekleşen manevî bir yolculuktur. Bütün yolculuklar gibi bunun da kendine mahsus menzilleri, makamları vardır. Her menzil veya makam belli bir hali zaruri kılar. Haliniz yoksa yürüyemez, yol alamazsınız. Başlangıçta bir yürüme kararlılığının olması şarttır meselâ. Bu kararlılık samimi bir tevbe ve kalbi Allah’a döndürmek anlamına “inabe” ile hasıl olur. Sonra kalbin tasfiyesi, yani saflaştırılması gelir. Kalp, dünya hırsından, günah kirinden, gafletten; mal, mülk, makam, itibar sevgisinden arındırılarak zühd elde edilir. Sıra, nefsin tezkiyesinde; kibir, benlik, gösteriş, cehalet gibi kötü sıfatlarından kurtarılmasındadır. Güzel ahlâkla, takva ile artık beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara, halktan Hakk’a, mülk aleminden melekût alemine, ilm’el-yakîn mertebesinden ayn’el-yakîn mertebesine sefer mümkündür. Nihayet kalp müşahede halinde ihsan mertebesine ulaşacak, her yerde ve her şeyde Allah’ı görecek, “huzur”a erecektir. İnsan böyle bir manevi yolculuğu tek başına gerçekleştiremez. Doğruyu yanlışı bilen, tasfiye ve tezkiye usulünden anlayan bir mürebbiye, bir mürşide, bir rehbere ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki sefer der-vatan esası, önce bir mürşid-i kâmili arayıp bulmak için zahirî anlamda bir sefer olarak düşünülmelidir. Mürşid-i kâmilin bulunduğu beldeye sefer etmek, mürşidin nazarından istifadenin, manevî nasibimizi arama sorumluluğunun ve Lokman suresinin 15. ayetindeki  “Bana yönelenlerin yoluna tabi ol!” buyruğunun icabıdır. Mutlaka o beldeye yerleşmeyi gerektirmez. Aslolan mürşidin beldesinde değil, terbiyesi dairesinde ikamettir.<br />
<br />
Hz. Peygamber s.a.v.’in, “Gerçek muhacir, Allah Tealâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir.” hadisi, hicret yolculuğunun illa bir beldeyi terk edip diğerine yönelmek suretiyle yapılmayacağını da anlatır. Kötülüğe, günaha teşvik eden bir ortamı, çevreyi veya arkadaş grubunu terk edip iyilerin meclisine katılmak da bir hicrettir. Sefer der-vatan’la kastedilen hicrette, kötülükten iyiliğe doğru yol almak esastır. Her halükârda bir mücahededir. Temenni ile yetinmemeye, tembellikten kaçınmaya, arayışa, salih amel ve ibadete davettir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Halvet der-Encümen<br />
Halk içindeyken de Hak ile olmak</span><br />
<br />
Kişinin halktan uzaklaşarak tek başına bir tenhaya çekilip yahut bir yere kapanıp zikir, dua ve ibadetle meşgul olmasına “halvet” denir. Bazı tarikatlarda kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye metodudur. Nakşibendilikte toplumdan uzaklaşma tarzında bir halvet yoktur. Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretleri, “Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır cemiyette, cemiyet ise yakınlıktadır. Bizim yolumuzun esası yakınlıktır/sohbettir.” buyurmuştur.<br />
<br />
Elbette cemiyet içinde olmak veya yakınlık, halveti de, halvetteki zikir halini de terki gerektirmez. Nitekim halvet der-encümen, “insanın bedenen halk arasında, işinde gücünde iken kalben onlardan ayrı, yalnız ve sadece Allah Tealâ ile olması” demektir. Elin kârda, gönlün yarda olmasıdır. Bu esasla halvetin zahirde değil bâtında yaşanması, kalbin halvetgâh kılınması istenmektedir.<br />
<br />
Büyükler, halk içindeyken de Hak ile olabilmek, tasavvuf terbiyesinden geçmiş kâmil müminlerin  halidir, derler. Tasavvuf terbiyesinde kemâl alameti keramet değil, halkın arasına girip onlarla ülfet ettiği, maişetini kendi kazandığı halde bir an bile Allah’tan gafil olmamaktır. Böyleleri Âl-i İmran suresinin 191. ayetinde “…ayakta, otururken, yanları üzeri yatarken Allah’ı zikreden gerçek akıl sahipleri” olarak övülmüş, Nur suresinin 37. ayetinde ise “ne bir ticaret ne de bir alışverişin onları Allah’ı zikretmekten ve ibadetlerden alıkoyamayacağı” haber verilmiştir.<br />
<br />
Böyle bir mazhariyete kavuşmak için yola yeni girenler de halvet der-encümen esasına uymaya çalışmalıdır. Bu çaba zamanla devamlı bir zikir halini kazandıracağı gibi, edebi, insanlara rahmet ve adaletle muamele etmeyi de kazandıracaktır. Çünkü kalbini zikrullahla meşgul edenler çarşı pazara çıktıklarında, en kalabalık ve gürültülü bir ortamda dahi ya hiçbir şey işitmeyecek ya da her sesi zikir olarak algılayacaktır. Kalpte Allah varsa, muamelemizi O’nun ölçüleri belirleyecek, ilahî emirlere uygun hareket edilecektir.<br />
<br />
Halk içinde bulunmak ve gönle almamak kaydıyla zâhirle meşguliyet, dünyadan el etek çekmemek, başkalarına yük olmadan elimizin emeğiyle geçinmek, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz görmek, örneklik ve tebliğ ile insanlara hizmet edebilmek için şarttır. Bütün bunlar Allah’ı zikretmeye mani olmamalıdır. Zira halk içindeyken de Hak ile olanlar, Bakara suresinin 115. ayetinde buyurulduğu gibi “her nereye dönüp yönelseler Allah’ın vechinin (zatının) orada olduğunu” fark edecekler, bir an bile O’nu anmaktan geri durmayacaklardır.<br />
<br />
Zahirde halk, bâtında Hak ile olma prensibi, kalbi zahire karşı perdelemeyi, sırrı gizlemeyi de gerektirir. Bu yolda şöhret ve övünme tehlikesine karşı bâtında yaşanan manevi zevkler söz ile dışa vurulmaz; hali, farklılığı yahut mensubiyeti yansıtacak özel kıyafetler tercih edilmez, halktan biri gibi görünmeye gayret edilir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
Yâd-kerd<br />
Daima Allah’ı hatırlamak  </span><br />
<br />
Yâd-kerd, özelliği olan bazı zikirlerle, Allah’ın her an hatırlanması, O’nun varlığının kalbe yerleştirilmesi ve kalıcı bir tefekkür haline getirilmesi usulüdür. Tasavvuf lisanında müritlere vazife olarak verilen, lafzı, sayısı, zamanı, adap ve erkânı belli özel zikirlere “vird” denir. Vird, kalbin tasfiyesi, kalp aynasının kir ve pasından arındırılarak ilahî tecellilere mazhar olabilecek bir safvete kavuşması için çekilir. Nitekim virdini aksatmadan, usulünce çekenler müşahede makamına ulaşırlar.<br />
<br />
“Yâd etmek, hatıra getirmek” anlamına yâd-kerd ile Allah lafza-i celâlinin tesbih edildiği kalp veya letâif zikirleri yanında daha ziyade kelime-i tevhit yahut nefy ü ispat zikri kastedilir. Sayı bakımından çokluğu ve sürekliliği ile huzur halini devamlı kılmak için ehlince telkin ve tavsiye edilen bu zikirlerin kendine mahsus usulleri vardır. Usul ve şartlarına riayet ederek çekilmesi halinde kalp hanesi mamur olacak, Hakk’ın tecellisine uygun hale gelecektir. Evrâdın (virdlerin) sayıca çokluğu zikir alışkanlığını kazandırırken, usulü de kalbi saflaştırıp temizlemektedir. Meselâ kelime-i tevhidi, yani “lâ ilâhe illallah” lafzını, nefesi tutarak kalbe söyletmek suretiyle yapılan nefy ü ispat zikri böyledir. Kelime-i tevhidin “lâ ilâhe” (başkaca hiçbir ilah yoktur) kısmına “nefy”; “illallah” (ancak Allah vardır) kısmına ise “ispat” denir. Bu zikir çekilirken zâkir (zikreden) nefesini göbeğinin altına hapsedip tutar, gözlerini ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırıp kıpırdatmaz. İç sesiyle “lâ” derken, göbek altında tutulan nefesle birlikte kalbindeki bütün sahte mabutları, kiri, pası, masivayı da yukarı doğru çeker; “ilâhe” ile sağ omuz hizasından dışarı atar. Sonra “illallah” ile nefesini şiddetle vurur gibi boşalan kalbine indirir. Böylece hem kalbin tasfiyesi, hem de oraya ilah olarak yalnızca Allah’ın varlığının sabitlenmesi gerçekleştirilmiş olur.<br />
<br />
Yad-kerd, zikrullahın usulü ve çeşidinden ziyade sıklığını, çokluğunu yahut devamlılığını ifade eder. Fakat devamlılıktan netice alınması, usule uymaya bağlıdır. Bu nedenle yâd-kerd esasını, zikirde usule riayetsizlikten, zikre ara verip devamlılığını aksatmaktan, virdi ihmalden kaçınmak şeklinde de anlamak mümkündür. Zikirde ısrar ederek kalbini beytullah kılan kişi her an Allah Tealâ ile olmanın huzurunu yaşayacak, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanacaktır. Zikrullahın tekrar edile edile kalbe yerleştiğinin, kalbin beytullah kılındığının alâmeti, kişinin bütün aza ve amelleriyle, bütün zerreleriyle her daim zikir halinde olmasıdır. Çünkü dervişin fikri ne ise zâhire yansıyan zikri de odur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Bâz-geşt<br />
Allah’a dönmek</span><br />
<br />
“Geri dönmek, bir şeyi yeniden aramaya çıkmak” anlamındaki “bâzgeşt” ile, zikir esnasında belirli bir sayıdan sonra, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin söylenmesi kastedilir. “Ey Rabbim! Benim yegâne maksadım sensin ve talep ettiğim tek şey sadece senin rızandır.” mealindeki bu Arapça cümle, kalp ve letaif zikirlerinde çekilen her yüz lafza-i celâl tesbihinden sonra, nefy ü ispat zikrinde ise iki nefes aralığında dil ile söylenir. Maksat, zikir halinde iken kalbe gelen ve havâtır denilen duygu ya da düşüncelerden yüz çevirmek, bunların kalpte yer etmesine fırsat vermemektir. Havatır olumlu bile olsa, kalbe Allah’tan gayrısını almak anlamına geldiğinden zikri zedeler, tesirsiz kılar. Şu halde bâz-geşt, zâkirin zikirdeki niyetini şu veya bu sebeple kaybetme ihtimaline karşı yeniden hatırlatma, bozulan iştikametini düzeltme usul ve imkânıdır.<br />
<br />
“İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin nefy ve ispat zikrinde iki nefes arasını zayi etmemek, kelime-i tevhidin anlamını güçlendirip kalbe tevhit sırrını yerleştirmek yahut zikredilen varlık hakkında derinlemesine tefekküre dalmak için söylendiğine dair izahlar da sonuçta zikirdeki istikametin tashih edilmiş olmasına bağlıdır. Zikir esnasında belli sayıdaki tesbihten sonra zikirdeki maksat ve matlubun dil ile ikrarı, gaflet yahut kaymalardan korunmak için yeniden en baştaki doğru istikameti hatırlama çabasıdır ve bu yüzden de “geri dönmek, tekrar ve yeniden başlamak” anlamına “bâz-geşt” diye adlandırılmıştır. Bu çaba da her hususta olduğu gibi ancak Cenab-ı Hakk’ın yardımıyla semere verecektir. Dolayısıyla bâz-geşt aslında kalbimizde zikrullahtan başka bir şey bırakmaması yahut yeniden istikamet bulmamızı ihsan etmesi için Allah Tealâ’ya ilticadır. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesi bir irade beyanı olduğu kadar bir niyazdır da. Öte yandan hiç kimse sırf kendi gayretiyle Allah’ı, O’nun şanına layık bir zikirle zikredemez. Hakiki zikre Yüce Allah’ı yine Allah ile birlikte zikretme makamında ulaşılabilir ki, bunun için de Cenab-ı Mevlâ’ya dönmek, O’nunla olmak şarttır. Kısaca zâkir, kendini zikrullahtan alıkoyan etkenlerden korunmak, zikrullaha devam için yardım istemek veya Hakk’ı Hak ile zikredebilmek için “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” diyerek hem zikir iradesini yenilemeli hem de beş vakit namazda olduğu gibi tekrar tekrar Allah’a yönelip O’nun rahmetine sığınmalıdır. Yolun başında olanların bâz-geşt ile istikamet ve irade beyanına rağmen zikrullahı kalbe söyletmekte sıkıntı yaşasalar bile, mürşidi taklitle zikri sürdürmeleri tavsiye edilmiştir. Taklit zamanla tahkike dönüşecektir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Nigâh-dâşt<br />
Teveccühü gözetmek</span><br />
<br />
Tasavvuf terbiyesinde maksat, usulüne uygun yapılan devamlı zikirle kalbi beytullah kılmaktır. Bu nedenle zikrullahtaki feyiz ve devamlılığı korumaya yönelik esaslar konmuştur. Bunlardan biri olan “nigâh-dâşt”, masivaya yönelmemesi için bakışımızı, yani ilgi ve teveccühümüzü kontrol altında tutmak demektir. Zikri zedeleyecek ölçüde bir ilgi veya meşguliyet, sonuçta kalbe sirayet edeceğine göre nigâh-dâşt’ı, “Allah’tan gayrısına yönelmesi ihtimaline karşı teyakkuz halinde bulunup kalbi masivadan korumak” şeklinde de anlamak mümkündür.<br />
<br />
Masivayı kalbe sokmamanın ilk şartı, Allah’tan gayrı ne varsa bunların hiçbirini kalbin semtine uğratmamaktır. Nefse hoş gelen, göz alıcı şeylere itibar etmemek, dünya ile lüzumundan fazla meşgul olmamaktır. Bakışımızı dışa değil kendi içimize yöneltmektir. Elbette kişi kalbi masivadan korumak için kalbinin kapısını da dikkatle beklemeli, Allah’tan başka hiçbir varlığın, hiçbir düşünce ve hatıranın kalbe girmesine izin vermemelidir. Fakat bu daha sonra düşünülecek bir tedbir olmalı, öncelikle kalbin huzurunu bozabilecek yönelişlerden kaçınmaya çalışmalıdır. Bunun için hariçte bir şey sık sık kalbi meşgul ediyorsa o şeyden kurtulmanın çaresi aranmalıdır. Tasavvuf yoluna giren bazı varlıklı kimselerin mal mülklerini vakfetmeleri bu çarelerden biridir mesela. Yahut eski dervişlerin bir lokma bir hırka tercihi ile sıradan işlere talip olması, çoğu zaman insanlardan itibar görme duygusundan kurtulma arayışının sonucudur.<br />
<br />
Şüphesiz ki dünyanın bin bir türlü hali vardır ve üzülmek, kederlenmek, sevinmek, telaşlanmak, dünyevî bir beklentiye girmek bazen kaçınılmaz olmaktadır. Böyle durumlarda dünyanın geçiciliğini, bir rüyadan ibaret olduğunu, imtihanımızı, ahiret yurdunun ebediliğini, zikrin anlamını düşünüp bu duyguların kalbimizde hiç değilse kalıcı hale gelmesine müsaade etmemelidir. Yine de asıl olan dünyalık meselelerin kalbe hiç sokulmamasıdır. Büyükler, kısa sürelerle de olsa kalbi sadece Allah’a hasrederek zikretmeyi denemenin ve bu denemelerde ısrarın, böyle bir mazhariyete kavuşturabileceğini söylemişlerdir.<br />
<br />
Bütün bu tedbirlere, dikkate ve kalp murakabesine rağmen, yabancı bir duygu veya düşüncenin kalbe girmesine mani olunamamışsa, bâz-geşt esasıyla bunun orada karar kılmamasına çaba gösterilmelidir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Yâd-daşt<br />
Zikir halini korumak</span><br />
<br />
Allah’ı zikretmek, O’nun esma ve sıfatlarını, anlamlarını içselleştirmeden, sesli veya sessiz söylemekten ibaret değildir. Zikirde önemli olan hatırlamaktır. Hatırlamak ise bir bilinç halidir. Öyleyse Allah’ı zikretmek, O’nun varlığının ve uluhiyetinin bilincinde olmaktır. Bu bilinç de Allah’ın rızasını ve ölçülerini gözetmeyi gerektirir. İlahî ölçüler hayatımızdaki her alanı düzenlediğine göre, hatırlamanın devamlı olması gerekir aynı zamanda. Zikir; Allah Tealâ’nın yegâne ilah olarak kalbe yerleştirilmesi, sürekli orada kalması ve insanın bütün davranışlarına yön vermesi için, tasavvufun hem metodu hem de hedefidir. Fakat hedefe bir kere varmak hep orada kalınacağını garanti etmez. Zirvede tutunabilmek için de çaba gerekir ki bu çabanın adı “yâd-daşt”tır.<br />
<br />
Yâd-daşt, zikrullahı, zikirle beytullah kılınan kalbi, ihsan mertebesini, huzur halini muhafazaya çalışmak demektir. Muhafaza edilmesi istenen kemal noktasına ulaşmak da bu zirvede kalıcı olmak da diğer esaslara her zaman uymayı gerektirir. Yani kelimat-ı kudsiyyede bir öncelik sonralık sıralaması yahut sebep sonuç ilişkisi yok;  bir iç içelik vardır. Bu durum, Nakşibendiyye’de sonda yaşanacak olan, başlangıca yerleştirildiği için böyledir. Esaslara aynı anda uyulması keyfiyeti, daha en başta sâliki huzura erdirebilir. Fakat öte yandan bu esaslardan birinin ihmali, huzur halinin kaybına ve yeniden aranmasına da sebep olur.<br />
<br />
Yâd-daşt, gelip geçici olmayan, sürekli bir huzur halini de ifade edebilir. Ancak, her an her yerde Hakk’ı müşahade etme, Allah’ı asla unutmama, zikrin meydana getirdiği manevi uyanıklığı devamlı yaşama hâli olan bu huzur, vuslat alametidir ve Nakşibendiyye yolunun büyük velilerine, kâmil mürşitlere mahsustur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Vukûf-i Zamânî<br />
Zamana vâkıf olmak</span><br />
<br />
Zaman, her an biraz daha eriyip tükenen ömür sermayemizdir bizim. Vukûf-i zamanî, yani zamana vâkıf olmak yahut zaman bilinci, öncelikle zamanın asla geri getirilemeyecek şekilde akıp gittiğinin farkında olmaktır. Bu farkındalık hızla eriyen zamanı değerlendirmeyi, boşa geçirmemeyi gerektirir.<br />
<br />
Zaman sermayesi ömür müddetimizdir ve her nimet gibi Cenab-ı Hakk’a kulluk etmemiz için verilmiştir. Dolayısıyla zamanı değerlendirmek, ömrün her anını Allah’tan gafil olmadan, kulluk görevlerimizi aksatmadan, zikirle, hep huzur halinde yaşamaya çalışmak demektir. Bu çaba, içinde bulunulan ana teksif edilmelidir. Geçmiş, şöyle veya böyle geçip gitmiştir. Gelecek ise henüz elde değildir ve yaşanacağına dair garantimiz de yoktur. Öyleyse “keşke”lerle, “sonra yaparım”larla içinde bulunulan anı heba etmemek gerekmektedir. Gün bugün, saat bu saattir.<br />
<br />
Ancak şimdi yaşanılan anı, yapılması gereken en hayırlı amelle doldurmamız, zikrullahla geçirmemiz halinde zamana vâkıf olmaktan söz edilebilir. Geçmiş ve geleceğe takılmadan anı değerlendirmek, özellikle geçmişi umursamamak anlamına gelmez. Vukûf-i zamanî, içinde bulunulan “şimdi”yi kaybetmemek için geçmişin muhasebesini ister. Bu muhasebe ya tövbeye ya da şükre sevk eder insanı. Gafletle, günahla geçirilen zamanlar için pişmanlık ve tövbe; huzurla, zikirle, salih amelle geçirilen zamanlar için ise şükür gerekir.<br />
<br />
Bu gereklilik, dediğimiz gibi geçmişe takılıp kalarak anı ihmalin değil, tam aksine anı kurtarmanın şartıdır. Çünkü pişman olunmayan gaflet, tevbe edilmeyen günah, mutlaka sonraki anı etkileyip karartır. Samimi bir pişmanlığın alameti geçmişe takılıp hayıflanmak değil, aynı yanlışlara düşmeden halihazırı doğru yaşamaktır. Şükürsüzlük ise amelle mağrur olmanın alametidir. Geçmişten şükür yerine taşınan kendini beğenmişlik ve gurur da “şimdi”yi perdeler, huzura mani olur.<br />
<br />
Vakit, tasavvuf terbiyesi esnasında yaşanan hallerin kabıdır aynı zamanda. Bu nedenle vukûf-i zamanî hale vakıf olmak ve o halin gereğine göre hareket etmek şeklinde de anlaşılır. Denilir ki, “Sâlik kabz halinde istiğfara, bast halinde şükre yönelmelidir. Vukûf-i zamanî, bu iki hale riayettir”.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Vukûf-i Adedî<br />
Zikirde sayıya riayet etmek</span><br />
<br />
Müride vazife olarak zikir verilirken, bunun ne zaman, ne kadar, nasıl çekileceği; bâz-geşt’ten önceki veya habs-i nefesteki sayısı, hangi miktarda artırılacağı da belirlenir. Vukûf-i adedî, salikin zikrini yaparken bütün usul şartlarıyla beraber belirlenen sayılara da uyması demektir.<br />
<br />
Zikrin usul veya şekil şartları arasındaki vukûf-i adedî, namazdaki tadil-i erkân gibidir. Dikkati ve disiplini sağlamak suretiyle zikrin feyzini artırır. Maksat sayı saymak değil, bir düzen ve ciddiyet içinde zikrullahın bilincinde olmaktır.<br />
<br />
Gavs-ı Sânî k.s., zikirde sayıya riayeti, doktorun yazdığı ilâcı dozuna dikkat ederek almaya benzetir. Bir hastalığın tedavisi için ehlince verilen bir ilacı, zamanında ve düzenli kullanmamak nasıl fayda sağlamazsa, dozuna uygun almamak da fayda sağlamaz. Hatta hastanın kendi kafasına göre ilacını azaltması veya çoğaltması ona zarar bile verebilir. Özellikle çok zikrederek bir an önce yol alacağım diye, belirlenmiş sayı disiplinini ihlalden sakınmalıdır. Zikrin çok yapılması değil, gafletsiz yapılması önemlidir. Ancak gafletsiz yapılan zikirden zevk alınır. Bu zevk haline ulaşılmadan zikri kendiliğinden, külfetle, zoraki çoğaltmanın faydası olmaz.<br />
<br />
Usul şartları yalnızca şekille ilgili değildir. Bunlarda sadece yolun büyüklerinin bildiği sır veya hikmetler de vardır. Nitekim zikirde sayıya riayetin ledün ilmine götüren kapı olduğu, kalbi zikrullahtan alıkoyan havatırı sildiği söylenmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Vukûf-i Kalbî<br />
Kalbin hallerini bilmek</span><br />
<br />
Zikirden maksat kalbi sahibine, yani Allah Tealâ’ya tahsis ederek oraya başkasının girmesine izin vermemektir. Zikirle arındırılmış bir kalp, ilahî tecellilere mazhar olmuş parlak bir ayna gibi, sâlike esma ve sıfatlarıyla sadece Allah’ın varlığını müşahede ettirir. Fakat kalp için bir kere gerçekleşince sonuna kadar hep böyle devam edecek bir hal değildir bu. Çünkü kalbin her an değişmeye müsait bir karakteri vardır. Kalbe, halden hale geçtiği, inkılab eylediği için kalp denilmiştir zaten. Kapısı açıktır; oradan kim ya da ne girerse onunla ünsiyet eder.<br />
<br />
Kalp aynası çabuk toz kapar. Vukûf-i kalbî, bu özelliğinden dolayı kalbi sürekli murakabe altında tutmak, onun hallerini gözetmek demektir. Kalbin kapısında uyanık durmak, gönül beklemektir. Bunun için bilhassa hafi (gizli) zikirde iki nefes arasında ve her yüz adet tesbihattan sonra dikkati kalbe yöneltip zikrullahın kalp ile yapılıp yapılmadığı, kalpte hasıl olan hal ve tesir kontrol edilir. Ancak böyle bir dikkat ile zikir esnasında kalbe Allah’tan gayrısının girmesine mani olunabilir veya zikrullahı zedeleyen havatırı fark edip kalpten uzaklaştırma imkanı bulunabilir. Aksi halde safiyeti bozulan, bulanan kalbin müşahedesi belirsizleşecek, itminanı kaybolacak, huzuru kaçacaktır.<br />
<br />
Vukuf-i kalbî, nefsin türlü bahaneler üretip kalbin bu hallerini dikkatimizden kaçırma gayreti karşısında kalbimizle yüzleşme çabasıdır. Kalp, böyle bir çaba ile her çeşit alaka, fikir, hayal veya duygudan soyutlanmayınca Allah’ı layıkıyla zikredemez.<br />
<br />
Vukuf-i kalbî, yani zikrin maksadına uygun bir hal üzere karar kılıp kılmadığını anlamak için kalbe teveccüh, namazda kıbleye yönelmek gibidir. Namazın sıhhati için nasıl Kâbe’yi bilmek ve o istikamete yönelmek gerekiyorsa, zâkir de kalbinin beytullah olduğunu bilmek ve kalbine yönelmek zorundadır. Kalp, tıpkı Kâbe gibi içindeki putlar temizlenerek beytullah olur. Kalbe teveccüh, beytullaha put sokmamak, varsa çıkarıp atmak, orasını her daim tertemiz, pırıl pırıl tutmak içindir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span> Ahmet Nafiz YAŞAR, kaleme aldı, Semerkand Dergisi  151. sayısında yayınlandı.</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>