<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bizde Forum - islamda Kadın ve Aile ve Evlilik]]></title>
		<link>https://bizdeforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Bizde Forum - https://bizdeforum.com]]></description>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2026 07:22:24 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=35485</link>
			<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 05:51:59 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=35485</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span></span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span></span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span></span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?</span></span><br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Ramazan Hazırlığı Yapalım</span></span><br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Evimizi Süsleyelim</span></span><br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım</span></span><br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim</span></span><br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler</span></span><br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim</span></span><br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım</span></span><br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Camilere Götürelim</span></span><br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span></span> diyor.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım</span></span><br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim</span></span><br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. Yardım Kutusu Hazırlayalım</span></span><br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım</span></span><br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım</span></span><br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14. Ramazan Panosu Hazırlayalım</span></span><br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım</span></span><br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım</span></span><br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17. Ramazan Albümü Hazırlayalım</span></span><br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun</span></span><br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;<br />
</li>
<li>Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;<br />
</li>
<li>Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.<br />
</li>
<li>Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.<br />
</li>
<li>Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.<br />
</li>
<li>Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.<br />
</li>
</ol>
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan’da Çocuklarla Neler Yapabilirsiniz?</span></span><br />
<br />
Ramazan ayıda çocuklarla neler yapılabilir? İşte anne-babalara Ramazan’da çocuklarıyla birlikte yapabilecekleri etkinlikler.<br />
Çocukluk; hayatın ilk basamakları olarak tabiri caizse bir staj dönemidir. Hayatı tanımak, yavaş yavaş anlamaya çalışmak, hayatın içerisinde kendini ve çevresindekileri konumlandırmak, kendinden ve en yakınlarından başlayarak insanları, içinde yaşadığı toplumunu ve dünyayı görüp onlar hakkında fikir sahibi olmak ve insanlığın ortak kültürünün ve içinde yaşadığı kendi kültürünün kurallarını öğrenip ona uygun davranış kalıpları geliştirmeye başlamak hep bu dönemde gerçekleşen hayata hazırlık faaliyetleridir.<br />
Hiç şüphesiz bütün bu -kısaca ifade etmek gerekirse- dünyayı ve kendini tanıma faaliyetlerinde çocuğun üzerinde en çok etkiye sahip olan;<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> doğduğu andan itibaren yanında bulunan, ilk adımdan ilk kelimeye her hareketin ve değişimin şahidi, öğretmeni ve şekillendiricisi olan anne- babadır.</span></span> Çocuk dünyayı uzunca bir süre onların davranışları, tepkileri, doğruları ve yanlışları ile öğrenir. Çocuğun anne-babasıyla ilişkisi onun diğer bireylere, nesnelere ve bütün bir hayata karşı aldığı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çocuk, doğal olarak yaşadığı kültürün özelliklerini ve yaşam biçimlerini anne-babasının tutumlarından algılamaya başlar.</span></span> Bu nedenle çocuğun yaşamının daha son raki yıllarında yaşadığı topluma adapte olabilmiş, ruh sağlığı yerinde bir birey olabilmesi anne-babasının sergilediği tutum ve davranışlara geniş ölçüde bağlıdır.[1] Bu gerçeği teyit olarak da yapılan araştırmalarda anne-baba davranışlarıyla çocuğun ruh sağlığı ve uyumu arasında yadsınamaz ilişkiler olduğu belirtilmektedir.[2] Anne-babalarından olumsuz tepki alan çocukların ilerleyen hayatlarında planlama ve başa çıkma becerilerinden yoksun kaldıklarını, çocuklarının gereksinmelerine daha az duyarlı olduklarını ve çabucak öfkelenip tepkisel davrandıklarını gösteren çok sayıda araştırma vardır.[3]<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ramazan ayı ise hem içinde barındırdığı özellikler hem de bu özelliklerin hemen hemen bütün toplum tarafından benimsenip coşkuyla yaşanmaya çalışılması açısından oldukça önemli bir aydır.</span></span> Ramazan’da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RAMAZAN AYINDA ÇOCUKLARIMIZLA NELER YAPABİLİRİZ?</span></span><br />
İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dini yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Ancak Ramazan’ı çocuk eğitimi anlamında değerlendirirken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalara anne-babaların hassasiyet göstermesi netice alınabilmesi açısından önem arz etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Ramazan Hazırlığı Yapalım</span></span><br />
Ramazan denince genelde akla iftar, sahur, teravih gelmekte; Ramazan hazırlığı denince ise mutfak hazırlığı düşünülmektedir. Ancak Ramazan hazırlığı mutfak hazırlığının çok ötesinde bir ruh hazırlığıdır. Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır. Dolayısıyla Ramazan gelmeden önce Ramazan’ın getirdiği mesajı alabilmek için kendimizi Ramazan’a hazırlamalı ve Ramazan’da kendimizi ruhi anlamda olumlu olarak değiştirmeye karar vermeliyiz. Ancak böylelikle çocuklarımıza Ramazan’ı ve getirdiği mesajları anlatabilir ve ailece Ramazan’a hazırlanabiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Evimizi Süsleyelim</span></span><br />
Çocuklarımızın Ramazan henüz gelmeden heyecanını ve coşkusunu içlerinde hissetmeleri için; evimizi süsleyebilir, Ramazan’a kaç gün kaldığını gösteren ailece yaptığımız bir takvim hazırlayıp takip sorumluluğunu çocuklarımıza verebiliriz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Söyleyerek Değil Yaşayarak Anlatalım</span></span><br />
Çocuk­lar davranış kalıpları geliştirirken duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler yani kendilerine söylenenden çok yapılanı uygularlar. Dolayısıyla Ramazan ile ilgili olarak en çok dikkat edilmesi gereken husus Ramazan’da kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmamızdır. Ancak kendimiz yaptıktan sonra anlatacaklarımızın daha etkili olacağını unutmayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Yaşlarına Göre Oruç Tutmalarını Teşvik Edelim</span></span><br />
Ra­mazan’da orucun heyecanını yaşamalarını ve ilerleyen yaşlarında tutacakları oruç için kendilerini hazırlamaları amacıyla yaşlarına göre zamanı değişecek şekilde oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat ya da yarım gün; ergenliğe yaklaşan yaştakiler ise bünyelerinin kuvvetine ve isteklerine göre birkaç tam gün ya da daha fazla oruç tutabilirler.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Bizim Orucu Tuttuğumuz, Orucun da Bizi Tuttuğunu Görsünler</span></span><br />
Ramazan içerisinde hem davranış hem de üslup açısından mümkün olduğunca dikkatli ve hassas olmamız orucun en önemli unsurlarından biridir. günümüzde yaygın kanaatin aksine orucun sadece yememe ve içmeme üzerinde değil bunların ötesinde el ve dil ile kimseyi kırmama ve incitmeme üzerinde de olduğunun bilincinde olarak bu bilinçle yıl içerisinde hiç olmadığımız kadar nezaketli ve hoşgörülü olmaya dikkat edersek çocuklarımız Ramazan’ın ve orucun en önemli mesajlarından bir tanesini hiç anlatmanıza gerek kalmadan görüp anlayacaklardır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Hastaları ve Muhtaçları Ziyaret Edelim</span></span><br />
Ço­cukla­rımızla beraber hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş, çocuklarımıza insanları sevindirmenin hazzını tattırmış ve ellerindeki sağlık ve varlık nimetinin ne kadar büyük ve önemli olduğunu fark ettirmiş oluruz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. İftar ve Sahurları Ailece Yapalım</span></span><br />
Çocuklarımız oruç tutmasalar dahi iftar ve sahur vakitlerinde hep beraber ailece sofraya oturmaya dikkat edelim. Uykudan fedakarlık etmeleri gerekse de sahur heyecanını yaşamalarına müsaade edin. İftar ve sahur vakitlerinde hep beraber sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Camilere Götürelim</span></span><br />
Ramazan heyecanının yaşandığı en önemli yerler hiç şüphesiz camilerdir. Ramazan boyunca mümkün oldukça çocuklarımızı vakit namazlarına ve özellikle teravih namazına götürelim ki Ramazan coşkusunu yaşayarak, görerek hissetsinler ve Ramazan küçük dünyalarında kalıcı izler bıraksın. Nitekim Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine şahitlik eden Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camisi’ne götürdüğü bir Kadir Gecesi’ni anlattıktan sonra, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur’an’ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi’nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir.”</span></span> diyor.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9. Çocuk İftarları Düzenleyelim ve İftar Davetlerinde Çocuklarımızı Ev Sahibi Yapalım</span></span><br />
Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım. Ayrıca evimizde dost ve akrabalarımıza verdiğimiz iftar davetlerinde çocuklarımıza ev sahibi sorumluluğu vererek onların daveti sahiplenmesini sağlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10. Yanlış Davranış ve Sözlerini Güzelce Düzetelim</span></span><br />
Yanlış bir davranış yaptıklarında yada kötü bir söz söylediklerinde kırmadan, güzelce yaptığının/yaptıklarının yanlış olduğunu sebeplerini açıklayarak anlatalım. Etkili olabilmesi için de mutlak surette kendi davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat edelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11. Yardım Kutusu Hazırlayalım</span></span><br />
Evinizde kartondan bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım. Ramazan’ın sonunda yardım kutumuzu bir yardım kuruluşuna çocuklarımızla beraber götürelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12. Televizyon ve Bilgisayar Kullanmayı Azaltalım</span></span><br />
Ramazan boyunca bizi pasif bırakacak tv izlemeyi ve bilgisayar kullanmayı mümkün olduğunca azaltmaya çalışalım. Ancak bunu yaparken mümkün oldukça tv ve bilgisayar izlemenin yerine koyduğumuz aktivitelerin çocuklarımızın eğleneceği ve keyif alacakları aktiviteler olmasına dikkat edelim ya da yapacağımız aktiviteleri onların sevecekleri ve sıkılmayacakları hale getirelim.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13. Dost ve Akrabalarımızla İlişkilerimizi Sıklaştıralım</span></span><br />
Dinimizde önemli yeri olan sıla-ı rahim ve vefa kavramlarını çocuklarımızın hayatlarına sokabilmek için Ramazan’ı fırsat bilip dost ve akrabalarımızı mümkünse iftarlara davet edelim, mümkün değilse çocuklarımızla beraber arayıp hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini almaya çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14. Ramazan Panosu Hazırlayalım</span></span><br />
Evimizin güzel bir köşesine Ramazan’la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve panodaki bilgilerin yenilenmesi sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15. Kültürümüzün Güzelliklerini Yaşatmaya Çalışalım</span></span><br />
Kültürümüzün ve tarihimizin güzelliklerini ailece öğrenip yaşatmaya çalışalım. Çocuklarımıza zimem defterini[4], diş kirasını[5], sadaka taşını[6] anlatıp onlarla bu güzel adetleri günümüze nasıl adapte edip yaşatabileceğimizi tartışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16. Kaynak Kitaplarımızla Tanıştıralım</span></span><br />
Çocukla­rımızın Ramazan dolayısıyla dinimize karşı artan merak duygusunu fırsat bilerek sordukları sorulara hemen cevap vermeyip beraberce kaynak kitaplara başvuralım ve onları böylelikle başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinimizin kaynak kitaplarıyla tanıştıralım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17. Ramazan Albümü Hazırlayalım</span></span><br />
Çocukları­mızla beraber yarınlara kalması için içinde Ramazan boyunca yaşadığımız dikkate değer hatıralarımızın, resimlerimizin, gezilerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18. Ramazan’ın Etkisi Kalıcı Olsun</span></span><br />
Ramazan sonunda Ramazan boyunca yaşadığımız olumlu değişimleri aile toplantısı yaparak değerlendirelim ve bunu sürdürmeye yönelik neler yapabileceğimizi çocuklarımızla konuşup neticede aldığımız kararlarla Ramazan kazancımızı yıl boyu devam ettirmeye çalışalım.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İlkay Kasatura “Eğitimin Çocuk Ruh Sağlığındaki Önemi”, Nöro-Psikiyatri Arşivi, Cilt 25, No: 3-4 (1988), s.165;<br />
</li>
<li>Sevda Uluğtekin, “Çocuk Yetiştirme Yöntemleri Açısından Ana Baba Çocuk İlişkileri”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, 2, 1-3,Ankara,1984, s. 23;<br />
</li>
<li>Abdullah Sürücü, “Anne-Baba Çocuk İletişimi”, Eğitime Yeni Bakışlar, Ali Murat Sünbül (Ed.), Ankara: Mikro Yayınları, 2003, s.204.<br />
</li>
<li>Zimem Defteri: Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mahallelerdeki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; Borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.<br />
</li>
<li>Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler... diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.<br />
</li>
<li>Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanılarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak konurdu. İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan mebláğın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.<br />
</li>
</ol>
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Mehmet Dinç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 317<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evlilik Öncesi ve Sonrası Karşılaşılabilecek Riskler]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30693</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 13:43:59 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30693</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik Öncesi ve Sonrası Karşılaşılabilecek Riskler</span></span><br />
<br />
Evlilik hazırlıkları yapılırken yaşanan sıkıntılar nelerdir? Evliliğin, ailelerin güç savaşı haline gelmesi nasıl önlenebilir? Evlilikte karşılaşılabilecek riskler nelerdir? Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk, evlilik sürecini iyi yönetmenin yollarını açıkladı.<br />
<br />
Evlenme kararı verildikten ve tarih belirlendikten hemen sonraki sürecin keyifli bir şekilde geçmesi gerekirken aksine çok yoğun ve insanı yoran bir süreç yaşanabiliyor. Eve alınacak halı, oturma düzeni, buzdolabı gibi bütün bunların kararının verilmesi söz konusu olduğunda, bazen evlenecek iki genç insan işin en başında sınır koyamadıklarından pasif kalabiliyor. Aileler ve özellikle de anneler; söz sahibi olmak, yakınlığı sağlayabilmek, kopuşun acısını dindirebilmek için sürece müdahale edebiliyor.<br />
EVLİLİK SÜRECİNİ İYİ YÖNETMENİN YOLLARI<br />
<br />
Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk, evlilik sürecini iyi yönetmenin yollarını şöyle açıklıyor: “Evlenme kararı aldıktan sonra, iki gencin evlilik sürecini nasıl yöneteceklerini belirlemesi gerekiyor. Alınması gereken ihtiyaçlardan maddi anlamda verilmesi gereken kararlara kadar birçok aşamanın evlenecek olan iki insan tarafından tek tek ele alınıp sürecin belirlenmesi gerekiyor. En başında bu detaylar eş adayları tarafından belirlenir ve kararlar verilirse, hayat daha kolay ve sorunsuz geçiyor.”<br />
<br />
Evlilik öncesinde ve hatta sonrasında aile desteğinin önemli olduğunu vurgulayan Konuk, “Destek verirken ailelerin amacı, çocuklarından ayrılacakları için ayrılığın verdiği acıyı azaltmak ya da gücü kaybetmemek olmamalıdır. Bu bir araziyi paylaşamama kavgası gibidir, çünkü bir taraf yapmazsa karşı taraf yapacaktır. Ben bu yeni eve yerleşmezsem, öbürü yerleşecektir. Dolayısıyla çok keyifli olması gereken bir süreç çok sancılı ve stresli hâl alabiliyor. Gelişen sorunları çözmek için de her ailede bulunan akil insanlardan destek alınabilir. Bu kişiler sağduyuludurlar ve ilişkilerin toparlanmasına ve düzgün gitmesine katkıda bulunurlar” diye konuştu.<br />
EVLİLİK ÖNCESİ VE SONRASI BUNLARA DİKKAT!<br />
<br />
Evlilik öncesinde ve sonrasında karşılaşılabilecek risk faktörlerinin de doğru bir şekilde yönetilmesi gerektiğini belirten Konuk, bu riskleri şöyle sıralıyor:<br />
<br />
    Hor görme: Tartışmalarda aşağılama, küçük görme, iğneleme, küçümseme, alay etme anlamına gelen sözler, jest ve mimikler hor görmeye yol açıyor.<br />
    Eleştiri: Tartışmalarda kişiliğe yönelik suçlamalar olabiliyor.<br />
    Suçlama ve savunma: Tartışmalarda şikâyeti suçlamadan ayırmak gerekiyor. Suçlanan bir insanın kendini savunması doğaldır. Ama evlilik ilişkisinde kişinin karşı suçlamaya girmeden de olsa kendini savunması, ne yazık ki bir işe yaramıyor. Tersine, savundukça karşı taraf suçlamalarına devam ediyor. Çünkü aslında, kendimi savunduğumda karşımdakine, 'problem bende değil sende' demiş oluyorum. Doğal olarak bu oyun yukarıdaki sırayla oynanmıyor. Taraflar duruma göre birini bırakıp diğerini kullanabiliyor.<br />
    Duvar örme ve küsme: Tartışmanın bir noktasında taraflardan biri ilişkiden çekilebiliyor ve tepki vermemeye başlayabiliyor, yani etrafına bir duvar örebiliyor.<br />
    Taşma ve duygusal kopuş: Duvarını ören kişi hiçbir tepki vermez hale gelerek eşinden uzaklaşırken evliliğinden de uzaklaşıyor.<br />
    İlişkiyi Tamir: Kırıcı bir tartışmadan sonra ilişkiyi tamir etmek için çaba harcanmıyor veya bu konuda başarısız olunabiliyor.<br />
<br />
UZAK DURULMASI GEREKEN HANIMLAR VE BEYLER<br />
<br />
Konuk “Uzak durulması gereken hanımlar ve beyler” listesi ile diğer risk faktörlerini ise şöyle sıralıyor:<br />
<br />
    Sürecin başında, eşlerden birinde kötü bir alışkanlık varsa,<br />
    Eş beğenilen, değer verilen en az birkaç özelliğe sahip değilse,<br />
    Anne / baba, arkadaşlar karşıysa,<br />
    Eğitim / kültür farkı bir rahatsızlık olarak yaşanıyorsa,<br />
    Ana konu cinsellik ise,<br />
    Eş evlilikteki sorunları anneye veya babaya bağlıyorsa,<br />
    “Evlenince düzelir” diye düşünülüyorsa,<br />
    Beraberlik/eş sıkıcı bulunuyorsa,<br />
    Durmadan “aslında ne demek istendiği” anlatılmak zorunda kalınıyorsa,<br />
    Taraflardan biri hami, koruyucu rolünde ise<br />
    Bu kişilerin evlilik için yanlış tercih olabileceği düşünülmeli.<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik Öncesi ve Sonrası Karşılaşılabilecek Riskler</span></span><br />
<br />
Evlilik hazırlıkları yapılırken yaşanan sıkıntılar nelerdir? Evliliğin, ailelerin güç savaşı haline gelmesi nasıl önlenebilir? Evlilikte karşılaşılabilecek riskler nelerdir? Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk, evlilik sürecini iyi yönetmenin yollarını açıkladı.<br />
<br />
Evlenme kararı verildikten ve tarih belirlendikten hemen sonraki sürecin keyifli bir şekilde geçmesi gerekirken aksine çok yoğun ve insanı yoran bir süreç yaşanabiliyor. Eve alınacak halı, oturma düzeni, buzdolabı gibi bütün bunların kararının verilmesi söz konusu olduğunda, bazen evlenecek iki genç insan işin en başında sınır koyamadıklarından pasif kalabiliyor. Aileler ve özellikle de anneler; söz sahibi olmak, yakınlığı sağlayabilmek, kopuşun acısını dindirebilmek için sürece müdahale edebiliyor.<br />
EVLİLİK SÜRECİNİ İYİ YÖNETMENİN YOLLARI<br />
<br />
Uzman Klinik Psikolog Emre Konuk, evlilik sürecini iyi yönetmenin yollarını şöyle açıklıyor: “Evlenme kararı aldıktan sonra, iki gencin evlilik sürecini nasıl yöneteceklerini belirlemesi gerekiyor. Alınması gereken ihtiyaçlardan maddi anlamda verilmesi gereken kararlara kadar birçok aşamanın evlenecek olan iki insan tarafından tek tek ele alınıp sürecin belirlenmesi gerekiyor. En başında bu detaylar eş adayları tarafından belirlenir ve kararlar verilirse, hayat daha kolay ve sorunsuz geçiyor.”<br />
<br />
Evlilik öncesinde ve hatta sonrasında aile desteğinin önemli olduğunu vurgulayan Konuk, “Destek verirken ailelerin amacı, çocuklarından ayrılacakları için ayrılığın verdiği acıyı azaltmak ya da gücü kaybetmemek olmamalıdır. Bu bir araziyi paylaşamama kavgası gibidir, çünkü bir taraf yapmazsa karşı taraf yapacaktır. Ben bu yeni eve yerleşmezsem, öbürü yerleşecektir. Dolayısıyla çok keyifli olması gereken bir süreç çok sancılı ve stresli hâl alabiliyor. Gelişen sorunları çözmek için de her ailede bulunan akil insanlardan destek alınabilir. Bu kişiler sağduyuludurlar ve ilişkilerin toparlanmasına ve düzgün gitmesine katkıda bulunurlar” diye konuştu.<br />
EVLİLİK ÖNCESİ VE SONRASI BUNLARA DİKKAT!<br />
<br />
Evlilik öncesinde ve sonrasında karşılaşılabilecek risk faktörlerinin de doğru bir şekilde yönetilmesi gerektiğini belirten Konuk, bu riskleri şöyle sıralıyor:<br />
<br />
    Hor görme: Tartışmalarda aşağılama, küçük görme, iğneleme, küçümseme, alay etme anlamına gelen sözler, jest ve mimikler hor görmeye yol açıyor.<br />
    Eleştiri: Tartışmalarda kişiliğe yönelik suçlamalar olabiliyor.<br />
    Suçlama ve savunma: Tartışmalarda şikâyeti suçlamadan ayırmak gerekiyor. Suçlanan bir insanın kendini savunması doğaldır. Ama evlilik ilişkisinde kişinin karşı suçlamaya girmeden de olsa kendini savunması, ne yazık ki bir işe yaramıyor. Tersine, savundukça karşı taraf suçlamalarına devam ediyor. Çünkü aslında, kendimi savunduğumda karşımdakine, 'problem bende değil sende' demiş oluyorum. Doğal olarak bu oyun yukarıdaki sırayla oynanmıyor. Taraflar duruma göre birini bırakıp diğerini kullanabiliyor.<br />
    Duvar örme ve küsme: Tartışmanın bir noktasında taraflardan biri ilişkiden çekilebiliyor ve tepki vermemeye başlayabiliyor, yani etrafına bir duvar örebiliyor.<br />
    Taşma ve duygusal kopuş: Duvarını ören kişi hiçbir tepki vermez hale gelerek eşinden uzaklaşırken evliliğinden de uzaklaşıyor.<br />
    İlişkiyi Tamir: Kırıcı bir tartışmadan sonra ilişkiyi tamir etmek için çaba harcanmıyor veya bu konuda başarısız olunabiliyor.<br />
<br />
UZAK DURULMASI GEREKEN HANIMLAR VE BEYLER<br />
<br />
Konuk “Uzak durulması gereken hanımlar ve beyler” listesi ile diğer risk faktörlerini ise şöyle sıralıyor:<br />
<br />
    Sürecin başında, eşlerden birinde kötü bir alışkanlık varsa,<br />
    Eş beğenilen, değer verilen en az birkaç özelliğe sahip değilse,<br />
    Anne / baba, arkadaşlar karşıysa,<br />
    Eğitim / kültür farkı bir rahatsızlık olarak yaşanıyorsa,<br />
    Ana konu cinsellik ise,<br />
    Eş evlilikteki sorunları anneye veya babaya bağlıyorsa,<br />
    “Evlenince düzelir” diye düşünülüyorsa,<br />
    Beraberlik/eş sıkıcı bulunuyorsa,<br />
    Durmadan “aslında ne demek istendiği” anlatılmak zorunda kalınıyorsa,<br />
    Taraflardan biri hami, koruyucu rolünde ise<br />
    Bu kişilerin evlilik için yanlış tercih olabileceği düşünülmeli.<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cennette Evlilik Olacak mı? Evli Çiftler Cennette Tekrar Buluşacak mı?]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30692</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 13:43:06 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30692</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennette Evlilik Olacak mı? Evli Çiftler Cennette Tekrar Buluşacak mı?</span></span><br />
<br />
Dünyadaki evli çiftlerin ahirette de beraber olacaklarını Cebrail (as) Peygamberimize haber vermiştir.<br />
<br />
Resulullah bir ara Hafsa validemizi boşamıştır. Ancak Hz. Ömer'in fazlaca üzülmesi üzerine, Cebrail gelerek Hz. Hafsa'yı "O, çok oruç tutan, namaz kılan biridir, cennette de zevcenizdir" diye övmüş ve geri almasını söylemiştir. Aleyhissalâtu vesselâm da talaktan rücu etmiştir. (İzzeddin İbnu'l-Esir, Üsdü'l-Gâbe)<br />
<br />
Kaynak: Yeniakit<br />
<br />
İslam ve İhsan<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennette Evlilik Olacak mı? Evli Çiftler Cennette Tekrar Buluşacak mı?</span></span><br />
<br />
Dünyadaki evli çiftlerin ahirette de beraber olacaklarını Cebrail (as) Peygamberimize haber vermiştir.<br />
<br />
Resulullah bir ara Hafsa validemizi boşamıştır. Ancak Hz. Ömer'in fazlaca üzülmesi üzerine, Cebrail gelerek Hz. Hafsa'yı "O, çok oruç tutan, namaz kılan biridir, cennette de zevcenizdir" diye övmüş ve geri almasını söylemiştir. Aleyhissalâtu vesselâm da talaktan rücu etmiştir. (İzzeddin İbnu'l-Esir, Üsdü'l-Gâbe)<br />
<br />
Kaynak: Yeniakit<br />
<br />
İslam ve İhsan<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evlilik Öncesinde Yapılması Gerekenler]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30691</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 13:41:43 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30691</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik Öncesinde Yapılması Gerekenler</span></span><br />
<br />
<br />
Evlenmeye niyetlenen bir kişi, sosyal medyadaki yazışma ve paylaşımlarını silmek zorunda kalıyorsa, bir problem var demektir. Eş adayının görmesinden utanılacak şeyler, aslında Rabbimiz’den hayâ etmemiz gerektiği gerçeğini hatırlatmalıdır.<br />
<br />
Hayatında temiz bir sayfa açmak isteyen bazı gençler, mazilerinde yapmış oldukları hatalar sebebiyle, zor durumda kalabilmektedir. Dedikodu ve söylentiler, eş adaylarının içine vesvese ve fitne sokmalar, kıskançlık ve hasetler, daha yuva kurulmadan ya da -Allah korusun- kurulduktan sonra çiftlerin arasında ciddî problemler oluşturabilmektedir.<br />
<br />
Bu ve benzeri problemlerin oluşmaması ve gönül huzuru için, anlatmaktan ve anlatılmasından çekinilmeyecek bir mâzî ile evliliğe adım atılmasının önemini gençlerimize izah etmeliyiz. Bu yüzden kızların ve erkeklerin hemcinsleriyle arkadaşlık etmesini; âilelerden bir müddet saklanmasını isteyerek yapılan evlilik tekliflerinin ciddiye alınmamasını tavsiye etmeliyiz. Niyetinde ciddî olan kişi, bu isteğinin hem kendi hem de karşı tarafın âilesi tarafından bilinmesini, bilâkis istemelidir.<br />
<br />
Kendini olduğundan farklı tanıtmak, kalıcı ve ciddî kusurlarını gizlemek, hâsılı şeffaf ve dürüst olmamak da bir diğer problemdir. Eğer mâzîsinde ahlâkî açıdan İslâmî prensiplere ters birtakım hatalar olmuşsa, bunlar için öncelikle tevbe etmeli; ardından da eş adayı ile bunlar açıkça paylaşılmalıdır.<br />
<br />
Başkalarından duyulması ihtimali olan hâdiseler hakkında aslâ ihmalkâr ya da çekingen bir tutum sergilenmemelidir. Ömür boyu birlikte olmaya niyet edilen kişi ile risk alarak yuva kurmak; hem kendine hem eşine yazık etmek mânâsına gelebilir. Eş adaylarının evlilik kararı sürecinde istişâre ettiği kişiler ya da aracılar da aynı hassasiyeti taşımalıdırlar. Adayı tanımak için sorulan sorulara etraflıca cevap verilmeli; kaçamak yollara ve te’villere sapılmamalıdır.<br />
<br />
EŞ ADAYI İLE GÖRÜŞMEK<br />
<br />
Hâsılı; gençlerin, görüşlerine güvendiği kişilerle ve âilesiyle gerekli istişareleri yaptıktan sonra karşı tarafa görüşme teklifinde bulunması yerinde olur. Teklifi alan tarafın da istişâreleri tamamlandıktan sonra görüşme gerçekleşmelidir. Birbirleri hakkında doğru dürüst fikir sahibi olmayan gençleri tanıştırmak, her iki tarafın psikolojisi açısından mahzurlar ihtivâ edebilir. Beğenilmemek, beğenmediğini ifade etmeye çekinmek vs. gibi durumlara kapı açılmış olur böylelikle… İstişârelerden sonraki görüşmenin de mutlaka evlilikle sonuçlanmasının gerekmeyeceği unutulmamalıdır.<br />
<br />
Görüşme, taraflarda olumlu intibâlar bırakırsa, yapılacak etraflıca araştırmaların ardından âileler görüşerek, söz-nişan aşamasına geçilir. “Söz-nişan”, tarafların birbirlerine söz vermeleri mânâsını taşır; ancak bir mahremiyet ve helâllik ifade etmez.<br />
<br />
MÜTEVAZİ VE KÜLFETSİZ EVLİLİKLER YOLUMUZU AYDINLATMALI<br />
<br />
Bu sebeple “nikâh akdi” gerçekleşinceye kadar olan süreçte, birbirini yakından tanıma uğruna halvet vs. gibi haramlara düşmekten sakınılmalıdır. Yine bu süreçte, te’sis edilmek istenen evliliğin mahzurlu olduğuna dair geçerli ve meşrû mazeretler ortaya çıkarsa, tarafların nezâket ve kul hakkı prensiplerini gözeterek ayrılabileceği unutulmamalıdır. Geçerli mahzurlar, nişan öncesi yapılan istişârelerde fark edilememiş çeşitli durumlardır. Yoksa tarafların maddî ve dünyevî birtakım istekleri, aslâ tatsızlık vesilesi olmamalı; ümmeti olmakla övündüğümüz Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve Ashâb-ı Kirâm’ın mütevâzi ve külfetsiz evlilikleri yolumuzu aydınlatmalıdır.<br />
<br />
Nişanlıyken fark edilen mahzurlar örtbas edilmemeli; bilâkis nikâhtan sonra ayrılmaktansa, bu dönemde titiz gözlemler ve fikir alış verişleri yapılmalıdır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in: “Hayırlı işleri görmekte acele ediniz.” (Müslim, Îman, 186) buyruğuna rağmen maddî ortamın mükemmelliği uğruna nikâh geciktirilmemeli; nazar, hased vb. fitnelerden sakınılmalıdır.<br />
<br />
EVLİLİK ÖNCESİNDE DUAYA SARILMALIYIZ<br />
<br />
Hayatımızın her safhasında olduğu gibi evlilik öncesinde de duâya sarılmalı; Rabbimiz’den şu âyet-i kerîmede ifade buyrulan göz aydınlığı eşler niyazında ısrar edilmelidir: “(Mü’min kullar:) «Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler ihsan et ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!» derler.” (el-Furkân, 74)<br />
<br />
Ayrıca yuva kurulma aşamasında israftan kaçınılarak, gençlerin borç yükleri ile en güzel yıllarının gölgelenmesine sebep olunmamalıdır. Rabbimiz, evlilik gibi mukaddes bir müessesenin, Batıdaki gibi azalması ve nikâhsız olarak bir arada yaşamaların çoğalması için kasıtlı ve plânlı çalışmaların yapıldığı çağımızda, göz nûru nesiller yetiştirecek İslâm yuvalarının sayısını çoğaltsın.<br />
<br />
Kaynak: Didar Erdem, Şebnem Dergisi, 110. Sayı<br />
<br />
İslam ve İhsan<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilik Öncesinde Yapılması Gerekenler</span></span><br />
<br />
<br />
Evlenmeye niyetlenen bir kişi, sosyal medyadaki yazışma ve paylaşımlarını silmek zorunda kalıyorsa, bir problem var demektir. Eş adayının görmesinden utanılacak şeyler, aslında Rabbimiz’den hayâ etmemiz gerektiği gerçeğini hatırlatmalıdır.<br />
<br />
Hayatında temiz bir sayfa açmak isteyen bazı gençler, mazilerinde yapmış oldukları hatalar sebebiyle, zor durumda kalabilmektedir. Dedikodu ve söylentiler, eş adaylarının içine vesvese ve fitne sokmalar, kıskançlık ve hasetler, daha yuva kurulmadan ya da -Allah korusun- kurulduktan sonra çiftlerin arasında ciddî problemler oluşturabilmektedir.<br />
<br />
Bu ve benzeri problemlerin oluşmaması ve gönül huzuru için, anlatmaktan ve anlatılmasından çekinilmeyecek bir mâzî ile evliliğe adım atılmasının önemini gençlerimize izah etmeliyiz. Bu yüzden kızların ve erkeklerin hemcinsleriyle arkadaşlık etmesini; âilelerden bir müddet saklanmasını isteyerek yapılan evlilik tekliflerinin ciddiye alınmamasını tavsiye etmeliyiz. Niyetinde ciddî olan kişi, bu isteğinin hem kendi hem de karşı tarafın âilesi tarafından bilinmesini, bilâkis istemelidir.<br />
<br />
Kendini olduğundan farklı tanıtmak, kalıcı ve ciddî kusurlarını gizlemek, hâsılı şeffaf ve dürüst olmamak da bir diğer problemdir. Eğer mâzîsinde ahlâkî açıdan İslâmî prensiplere ters birtakım hatalar olmuşsa, bunlar için öncelikle tevbe etmeli; ardından da eş adayı ile bunlar açıkça paylaşılmalıdır.<br />
<br />
Başkalarından duyulması ihtimali olan hâdiseler hakkında aslâ ihmalkâr ya da çekingen bir tutum sergilenmemelidir. Ömür boyu birlikte olmaya niyet edilen kişi ile risk alarak yuva kurmak; hem kendine hem eşine yazık etmek mânâsına gelebilir. Eş adaylarının evlilik kararı sürecinde istişâre ettiği kişiler ya da aracılar da aynı hassasiyeti taşımalıdırlar. Adayı tanımak için sorulan sorulara etraflıca cevap verilmeli; kaçamak yollara ve te’villere sapılmamalıdır.<br />
<br />
EŞ ADAYI İLE GÖRÜŞMEK<br />
<br />
Hâsılı; gençlerin, görüşlerine güvendiği kişilerle ve âilesiyle gerekli istişareleri yaptıktan sonra karşı tarafa görüşme teklifinde bulunması yerinde olur. Teklifi alan tarafın da istişâreleri tamamlandıktan sonra görüşme gerçekleşmelidir. Birbirleri hakkında doğru dürüst fikir sahibi olmayan gençleri tanıştırmak, her iki tarafın psikolojisi açısından mahzurlar ihtivâ edebilir. Beğenilmemek, beğenmediğini ifade etmeye çekinmek vs. gibi durumlara kapı açılmış olur böylelikle… İstişârelerden sonraki görüşmenin de mutlaka evlilikle sonuçlanmasının gerekmeyeceği unutulmamalıdır.<br />
<br />
Görüşme, taraflarda olumlu intibâlar bırakırsa, yapılacak etraflıca araştırmaların ardından âileler görüşerek, söz-nişan aşamasına geçilir. “Söz-nişan”, tarafların birbirlerine söz vermeleri mânâsını taşır; ancak bir mahremiyet ve helâllik ifade etmez.<br />
<br />
MÜTEVAZİ VE KÜLFETSİZ EVLİLİKLER YOLUMUZU AYDINLATMALI<br />
<br />
Bu sebeple “nikâh akdi” gerçekleşinceye kadar olan süreçte, birbirini yakından tanıma uğruna halvet vs. gibi haramlara düşmekten sakınılmalıdır. Yine bu süreçte, te’sis edilmek istenen evliliğin mahzurlu olduğuna dair geçerli ve meşrû mazeretler ortaya çıkarsa, tarafların nezâket ve kul hakkı prensiplerini gözeterek ayrılabileceği unutulmamalıdır. Geçerli mahzurlar, nişan öncesi yapılan istişârelerde fark edilememiş çeşitli durumlardır. Yoksa tarafların maddî ve dünyevî birtakım istekleri, aslâ tatsızlık vesilesi olmamalı; ümmeti olmakla övündüğümüz Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve Ashâb-ı Kirâm’ın mütevâzi ve külfetsiz evlilikleri yolumuzu aydınlatmalıdır.<br />
<br />
Nişanlıyken fark edilen mahzurlar örtbas edilmemeli; bilâkis nikâhtan sonra ayrılmaktansa, bu dönemde titiz gözlemler ve fikir alış verişleri yapılmalıdır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in: “Hayırlı işleri görmekte acele ediniz.” (Müslim, Îman, 186) buyruğuna rağmen maddî ortamın mükemmelliği uğruna nikâh geciktirilmemeli; nazar, hased vb. fitnelerden sakınılmalıdır.<br />
<br />
EVLİLİK ÖNCESİNDE DUAYA SARILMALIYIZ<br />
<br />
Hayatımızın her safhasında olduğu gibi evlilik öncesinde de duâya sarılmalı; Rabbimiz’den şu âyet-i kerîmede ifade buyrulan göz aydınlığı eşler niyazında ısrar edilmelidir: “(Mü’min kullar:) «Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler ihsan et ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!» derler.” (el-Furkân, 74)<br />
<br />
Ayrıca yuva kurulma aşamasında israftan kaçınılarak, gençlerin borç yükleri ile en güzel yıllarının gölgelenmesine sebep olunmamalıdır. Rabbimiz, evlilik gibi mukaddes bir müessesenin, Batıdaki gibi azalması ve nikâhsız olarak bir arada yaşamaların çoğalması için kasıtlı ve plânlı çalışmaların yapıldığı çağımızda, göz nûru nesiller yetiştirecek İslâm yuvalarının sayısını çoğaltsın.<br />
<br />
Kaynak: Didar Erdem, Şebnem Dergisi, 110. Sayı<br />
<br />
İslam ve İhsan<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Huzurlu Bir Aile Hayatı İçin Neler Gereklidir?]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30690</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 13:40:03 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30690</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Huzurlu Bir Aile Hayatı İçin Neler Gereklidir?</span></span><br />
<br />
Birbirine yabancı iki kişi, Allah adına söz vererek; sevgi, samimiyet ve sadâkat esasına dayalı bir yuva kurarlar. Aile olurlar. Böylece artık birbirlerine en yakın iki insan oluverirler. Peki bundan sonra eşlerin birbirlerine karşı görevleri nelerdir? Huzurlu bir aile hayatı için neler gereklidir?<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, âile müessesesinde birçok hikmetin gizli bulunduğunu şöyle beyân eder:<br />
<br />
“O’nun (varlığının ve birliğinin) delillerinden biri de kendilerine meyledip ülfet edesiniz diye kendi cinsinizden size eşler yaratması ve aranızda bir muhabbet ve şefkat peydâ etmesidir. Şüphesiz ki bunda tefekkür eden bir topluluk için nice deliller vardır.” (er-Rûm, 21)<br />
<br />
Hakikaten, âile tesis edilirken, ilâhî kudret akışlarının bir tecellîsi olarak, birbirine yabancı iki kişi, Allah adına söz vererek; sevgi, samimiyet ve sadâkat esasına dayalı bir yuva kurarlar. Böylece artık birbirlerine en yakın iki insan oluverirler. Üstelik kurdukları yuva da kendilerine, ayrıldıkları baba evinden daha sıcak bir hâle gelir.<br />
<br />
Lâkin bu sıcaklığın devamı için gelin ve damat beyin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Bunlardan biri de, yeni evlenen gençlerin, kayınpeder ve kayınvâlidelerine karşı aynen kendi ebeveynlerine gösterdikleri hürmet ve muhabbet hissiyâtı içinde davranmalarıdır. Onları kendi annelerinden sonra bir anne, kendi babalarından sonra bir baba olarak görmeleri şarttır.<br />
<br />
Ayrıca bu şekilde davranmak, kayınvâlidenin kendi gelinini öz kızı gibi görmesine, diğer taraftan damat beyin de evin yeni bir oğlu gibi telâkkî edilmesine vesîle olur. Böylece damat ve gelin hanımın yeni evlerinde îtibarları daha da artar. Arada derin bir muhabbet oluşur. Bunun neticesinde de gönüllerde ayrı bir huzur, hânelerde de ayrı bir bereket meydana gelir.<br />
<br />
EŞLERİNİZE İYİ DAVRANIN<br />
<br />
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede; “kadınlarla iyi geçinmeyi ve onlara güzel davranmayı” (en-Nisâ, 19.) emir buyurmuştur. Efendimiz de, eşler arasında herhangi bir ihtilaf mevzubahis olduğunda, münakaşaya mahal vermeyip gönüllerdeki muhabbetin sâfiyetine zarar gelmemesi açısından bir erkeğin yapması gerekeni şöyle bildirmektedir:<br />
“Bir mü’min, hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ‘, 61)<br />
<br />
DÜŞÜNCELERİNE SAYGI DUYUN<br />
<br />
Her insanın farklı mizaç ve fıtratla yaratılmış olduğu, şüphe götürmez bir gerçektir. Nitekim Ashâb-ı Kirâmın Efendimiz’e aynı suâli tevcih etmelerine rağmen, farklı fıtratları îcâbı, farklı cevaplara muhatap olmaları, bunun bâriz bir misâlidir.<br />
<br />
Bir de her insanın, yetişmiş olduğu kültürden kaynaklanan farklı bakış açıları olabilir. Bunu bir misalle anlatmak îcâb ederse, meselâ bir odanın hem güneye hem de kuzeye bakan bir penceresi varsa, o pencerelerden görülen manzara aslâ bir olmayacaktır. Dolayısıyla kuzeye bakan bir kimse, güney penceresinden bakan kimseye “Niçin benim gördüklerimi görmüyorsun?” deme hakkına sahip değildir. Âile içerisindeki huzur ve saâdetin temini ve devamı için bu noktayı da göz ardı etmemek lâzımdır.<br />
<br />
YARGILAMADAN ÖNCE KENDİNİZİ ELEŞTİRİN<br />
<br />
Nefs, insanı dâimâ “Ben”le kandırır. Kişiye; “Ben bilirim!” “Ben daha iyi yaparım!” “Ben yanlış yapmam!” “Bu evde en çok ben hizmet ediyorum!” gibi sözler söyletir. Böylece kendini herkesten üstün görme hastalığına dûçâr eder. Gurur ve kibre sürüklenen insan ise, şeytana büyük bir fırsat verdiğinden her an hata yapmaya meyyaldir.<br />
<br />
Unutmamak îcâb eder ki gönülleri; tevâzu, mahviyet, mahlûkâta şefkat ve merhamet duygularıyla tezyîn etmenin en müessir yolu, Allah rızâsı için hizmet etmektir.<br />
<br />
Hizmet, gönülleri mânevî zirvelere ulaştıran müstesnâ ve ulvî bir basamaktır. Öyle bir basamak ki, ilâhî vuslat ve sonsuz mükâfâta mazhar olanların cümlesi; peygamberler ve evliyâ, ebrâr ve asfiyâ, hep bu basamağın üzerinde yücelmişlerdir.<br />
<br />
Lâkin günümüzde nice insan, makam, mevkî veya maddî imkân bakımından üst seviyede olduğunda, kendini hizmetten müstağnî görebiliyor. Hâlbuki Efendimiz bizim her hususta en güzel rehberimiz olmalı, değil mi? Efendimiz:<br />
<br />
“Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir.” (Beyhakî, Şuab, I, 334; VI, 334; Deylemî, Müsned, II, 324; Ali el-Müttakî, Kenz, no: 24834.) buyurmuyorlar mı?<br />
<br />
Nitekim Efendimiz, hânelerinde bulunduğu vakti üçe bölerlerdi. Birini Allâh’a ibadete, diğer vaktini âilesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı.<br />
<br />
Kendisine ayırdığı zamanını, avâm-havâs insanların hepsine tahsis eder, onlardan kimseyi mahrum bırakmazdı, hepsinin gönlünü fethederdi.<br />
<br />
Hattâ Âişe Vâlidemiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Resûlullah evdeyken boş durduğu hiç görülmemiştir. Ya bir yoksulun ayakkabısını tâmir ederdi veya bir kimsesizin elbisesini dikerdi.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 200)<br />
<br />
Peki, Efendimiz’in ümmeti olmakla şereflenmiş olan bizler, neler yapıyoruz?<br />
<br />
EN MESUT AİLE YUVASININ FORMULÜ NE?<br />
<br />
Efendimiz, bütün insanlığa bir “üsve-i hasene”, yani emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak lûtfedilmiştir. Dolayısıyla dünyadaki en mesut âile yuvası da, Efendimiz’in yuvasıdır. Peki, o yuvada ne vardı?<br />
<br />
Allah rızâsı vardı. Rûhâniyet vardı. Bunun getirdiği derin bir muhabbet vardı. Bu muhabbetin neticesinde, o mübarek yuvada bir lüks, gösteriş, kibir yoktu, tevâzû vardı. Bencillik yoktu, fedakârlık vardı. Cimrilik yoktu, cömertlik vardı. İsraf yoktu, kanaat vardı.<br />
<br />
O yuvada dünyaya âit bir şey yoktu. Fakat o yuva mânen çok zengindi. Zira o yuva, fakir ve gariplerin müstefid olduğu bir âile vakfı gibiydi.<br />
<br />
Bizim de kurduğumuz yuvalar israf ve lüksten uzak olmalı. Bir infak ocağı olmalı. Çünkü Cenâb-ı Hak, infâkı bol olan bir yuvaya, bahar yağmuru gibi bereket yağdırır. İşte bunun bâriz bir misali de Efendimiz’in yuvasıdır.<br />
<br />
Nitekim Âişe Vâlidemiz şöyle anlatıyor:<br />
<br />
“Resûlullah’ın aile efrâdı; Medine’ye geldiği günden vefât ettiği güne kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)<br />
<br />
“Dilesek doyabilirdik. (Yani bu açlık, yokluktan değildi. Gazvelerden bize ganîmetler, hediyeler ve benzeri imkânlar gelirdi.) Fakat Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (mü’min kardeşlerini kendine tercih makamında) îsârda bulunurdu. (Böylece elimize geçeni bu şuur ve idrâk ile hemen Allâh’ın kullarına infâk ederdik.)” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, III/62 [1396])<br />
<br />
Allah Resûlü’nün cömertlikten ve ikram etmekten aldığı mânevî lezzet, kendisine maddî açlığını unuttururdu.<br />
<br />
KUSUR ARAMA<br />
<br />
Nefs, hep karşısındakinde kusur aramaya meyyaldir. Lâkin tasavvufun insana öğretmeye çalıştığı husus, dâimâ kendi hata ve kusurlarının farkına varmaktır. Bu idrâke varmış bir gönül, karşısında kim olursa olsun, ona tepeden bakamaz, onu hor ve hakir görmez.<br />
<br />
Diğer taraftan herkes kendi hatâlarının affedilmesini ve unutulmasını ister. Yanlışın verdiği mahcûbiyetin ıztırâbından kurtularak doğruluğun huzuruna varabilmenin yollarını arar. Kendisi için böyle düşünen bir insanın, başkalarını affetmeyip kusurlarını araştırması ne kadar insafsızca bir davranıştır!<br />
<br />
Biz, Allâh’ın kullarını affedelim ki O da en fazla muhtaç olduğumuz bir günde bizi affeylesin. Yani affede affede ilâhî affa lâyık hâle gelelim.<br />
<br />
Zira Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede kullarına soruyor:<br />
<br />
“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22)<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Şebnem Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Aralık Sayı: 154</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Huzurlu Bir Aile Hayatı İçin Neler Gereklidir?</span></span><br />
<br />
Birbirine yabancı iki kişi, Allah adına söz vererek; sevgi, samimiyet ve sadâkat esasına dayalı bir yuva kurarlar. Aile olurlar. Böylece artık birbirlerine en yakın iki insan oluverirler. Peki bundan sonra eşlerin birbirlerine karşı görevleri nelerdir? Huzurlu bir aile hayatı için neler gereklidir?<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, âile müessesesinde birçok hikmetin gizli bulunduğunu şöyle beyân eder:<br />
<br />
“O’nun (varlığının ve birliğinin) delillerinden biri de kendilerine meyledip ülfet edesiniz diye kendi cinsinizden size eşler yaratması ve aranızda bir muhabbet ve şefkat peydâ etmesidir. Şüphesiz ki bunda tefekkür eden bir topluluk için nice deliller vardır.” (er-Rûm, 21)<br />
<br />
Hakikaten, âile tesis edilirken, ilâhî kudret akışlarının bir tecellîsi olarak, birbirine yabancı iki kişi, Allah adına söz vererek; sevgi, samimiyet ve sadâkat esasına dayalı bir yuva kurarlar. Böylece artık birbirlerine en yakın iki insan oluverirler. Üstelik kurdukları yuva da kendilerine, ayrıldıkları baba evinden daha sıcak bir hâle gelir.<br />
<br />
Lâkin bu sıcaklığın devamı için gelin ve damat beyin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Bunlardan biri de, yeni evlenen gençlerin, kayınpeder ve kayınvâlidelerine karşı aynen kendi ebeveynlerine gösterdikleri hürmet ve muhabbet hissiyâtı içinde davranmalarıdır. Onları kendi annelerinden sonra bir anne, kendi babalarından sonra bir baba olarak görmeleri şarttır.<br />
<br />
Ayrıca bu şekilde davranmak, kayınvâlidenin kendi gelinini öz kızı gibi görmesine, diğer taraftan damat beyin de evin yeni bir oğlu gibi telâkkî edilmesine vesîle olur. Böylece damat ve gelin hanımın yeni evlerinde îtibarları daha da artar. Arada derin bir muhabbet oluşur. Bunun neticesinde de gönüllerde ayrı bir huzur, hânelerde de ayrı bir bereket meydana gelir.<br />
<br />
EŞLERİNİZE İYİ DAVRANIN<br />
<br />
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede; “kadınlarla iyi geçinmeyi ve onlara güzel davranmayı” (en-Nisâ, 19.) emir buyurmuştur. Efendimiz de, eşler arasında herhangi bir ihtilaf mevzubahis olduğunda, münakaşaya mahal vermeyip gönüllerdeki muhabbetin sâfiyetine zarar gelmemesi açısından bir erkeğin yapması gerekeni şöyle bildirmektedir:<br />
“Bir mü’min, hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ‘, 61)<br />
<br />
DÜŞÜNCELERİNE SAYGI DUYUN<br />
<br />
Her insanın farklı mizaç ve fıtratla yaratılmış olduğu, şüphe götürmez bir gerçektir. Nitekim Ashâb-ı Kirâmın Efendimiz’e aynı suâli tevcih etmelerine rağmen, farklı fıtratları îcâbı, farklı cevaplara muhatap olmaları, bunun bâriz bir misâlidir.<br />
<br />
Bir de her insanın, yetişmiş olduğu kültürden kaynaklanan farklı bakış açıları olabilir. Bunu bir misalle anlatmak îcâb ederse, meselâ bir odanın hem güneye hem de kuzeye bakan bir penceresi varsa, o pencerelerden görülen manzara aslâ bir olmayacaktır. Dolayısıyla kuzeye bakan bir kimse, güney penceresinden bakan kimseye “Niçin benim gördüklerimi görmüyorsun?” deme hakkına sahip değildir. Âile içerisindeki huzur ve saâdetin temini ve devamı için bu noktayı da göz ardı etmemek lâzımdır.<br />
<br />
YARGILAMADAN ÖNCE KENDİNİZİ ELEŞTİRİN<br />
<br />
Nefs, insanı dâimâ “Ben”le kandırır. Kişiye; “Ben bilirim!” “Ben daha iyi yaparım!” “Ben yanlış yapmam!” “Bu evde en çok ben hizmet ediyorum!” gibi sözler söyletir. Böylece kendini herkesten üstün görme hastalığına dûçâr eder. Gurur ve kibre sürüklenen insan ise, şeytana büyük bir fırsat verdiğinden her an hata yapmaya meyyaldir.<br />
<br />
Unutmamak îcâb eder ki gönülleri; tevâzu, mahviyet, mahlûkâta şefkat ve merhamet duygularıyla tezyîn etmenin en müessir yolu, Allah rızâsı için hizmet etmektir.<br />
<br />
Hizmet, gönülleri mânevî zirvelere ulaştıran müstesnâ ve ulvî bir basamaktır. Öyle bir basamak ki, ilâhî vuslat ve sonsuz mükâfâta mazhar olanların cümlesi; peygamberler ve evliyâ, ebrâr ve asfiyâ, hep bu basamağın üzerinde yücelmişlerdir.<br />
<br />
Lâkin günümüzde nice insan, makam, mevkî veya maddî imkân bakımından üst seviyede olduğunda, kendini hizmetten müstağnî görebiliyor. Hâlbuki Efendimiz bizim her hususta en güzel rehberimiz olmalı, değil mi? Efendimiz:<br />
<br />
“Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir.” (Beyhakî, Şuab, I, 334; VI, 334; Deylemî, Müsned, II, 324; Ali el-Müttakî, Kenz, no: 24834.) buyurmuyorlar mı?<br />
<br />
Nitekim Efendimiz, hânelerinde bulunduğu vakti üçe bölerlerdi. Birini Allâh’a ibadete, diğer vaktini âilesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı.<br />
<br />
Kendisine ayırdığı zamanını, avâm-havâs insanların hepsine tahsis eder, onlardan kimseyi mahrum bırakmazdı, hepsinin gönlünü fethederdi.<br />
<br />
Hattâ Âişe Vâlidemiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Resûlullah evdeyken boş durduğu hiç görülmemiştir. Ya bir yoksulun ayakkabısını tâmir ederdi veya bir kimsesizin elbisesini dikerdi.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 200)<br />
<br />
Peki, Efendimiz’in ümmeti olmakla şereflenmiş olan bizler, neler yapıyoruz?<br />
<br />
EN MESUT AİLE YUVASININ FORMULÜ NE?<br />
<br />
Efendimiz, bütün insanlığa bir “üsve-i hasene”, yani emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak lûtfedilmiştir. Dolayısıyla dünyadaki en mesut âile yuvası da, Efendimiz’in yuvasıdır. Peki, o yuvada ne vardı?<br />
<br />
Allah rızâsı vardı. Rûhâniyet vardı. Bunun getirdiği derin bir muhabbet vardı. Bu muhabbetin neticesinde, o mübarek yuvada bir lüks, gösteriş, kibir yoktu, tevâzû vardı. Bencillik yoktu, fedakârlık vardı. Cimrilik yoktu, cömertlik vardı. İsraf yoktu, kanaat vardı.<br />
<br />
O yuvada dünyaya âit bir şey yoktu. Fakat o yuva mânen çok zengindi. Zira o yuva, fakir ve gariplerin müstefid olduğu bir âile vakfı gibiydi.<br />
<br />
Bizim de kurduğumuz yuvalar israf ve lüksten uzak olmalı. Bir infak ocağı olmalı. Çünkü Cenâb-ı Hak, infâkı bol olan bir yuvaya, bahar yağmuru gibi bereket yağdırır. İşte bunun bâriz bir misali de Efendimiz’in yuvasıdır.<br />
<br />
Nitekim Âişe Vâlidemiz şöyle anlatıyor:<br />
<br />
“Resûlullah’ın aile efrâdı; Medine’ye geldiği günden vefât ettiği güne kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)<br />
<br />
“Dilesek doyabilirdik. (Yani bu açlık, yokluktan değildi. Gazvelerden bize ganîmetler, hediyeler ve benzeri imkânlar gelirdi.) Fakat Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (mü’min kardeşlerini kendine tercih makamında) îsârda bulunurdu. (Böylece elimize geçeni bu şuur ve idrâk ile hemen Allâh’ın kullarına infâk ederdik.)” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, III/62 [1396])<br />
<br />
Allah Resûlü’nün cömertlikten ve ikram etmekten aldığı mânevî lezzet, kendisine maddî açlığını unuttururdu.<br />
<br />
KUSUR ARAMA<br />
<br />
Nefs, hep karşısındakinde kusur aramaya meyyaldir. Lâkin tasavvufun insana öğretmeye çalıştığı husus, dâimâ kendi hata ve kusurlarının farkına varmaktır. Bu idrâke varmış bir gönül, karşısında kim olursa olsun, ona tepeden bakamaz, onu hor ve hakir görmez.<br />
<br />
Diğer taraftan herkes kendi hatâlarının affedilmesini ve unutulmasını ister. Yanlışın verdiği mahcûbiyetin ıztırâbından kurtularak doğruluğun huzuruna varabilmenin yollarını arar. Kendisi için böyle düşünen bir insanın, başkalarını affetmeyip kusurlarını araştırması ne kadar insafsızca bir davranıştır!<br />
<br />
Biz, Allâh’ın kullarını affedelim ki O da en fazla muhtaç olduğumuz bir günde bizi affeylesin. Yani affede affede ilâhî affa lâyık hâle gelelim.<br />
<br />
Zira Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede kullarına soruyor:<br />
<br />
“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22)<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Şebnem Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Aralık Sayı: 154</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kadın ve Erkeğin Görevlerini Anlatan Âyet ve Hadisler]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30689</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 13:38:59 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30689</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın ve Erkeğin Görevlerini Anlatan Âyet ve Hadisler</span></span><br />
<br />
İslam'da kadın ve erkeğin birbirlerine karşı görevlerini konu edinen ayet ve hadis-i şerifleri, açıklamalarıyla beraber Riyazü's Salihîn'den yararlanarak bir araya getirdik.<br />
<br />
Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı görevlerini anlatan âyet ve hadisler...<br />
KUR’AN’DA KADIN VE ERKEĞİN BİRBİRLERİNE KARŞI GÖREVLERİ <br />
<br />
“Kadınlarla iyi geçinin.” (Nisâ sûresi, 19)<br />
<br />
İnsanlarla iyi geçinmek için önce onlara güzel ve tatlı söz söylemek, sonra da elden geldiğince iyi ve nâzik davranmak gerekir. Peygamber Efendimiz’in ortaya koyduğu ölçüye göre insanların en hayırlısı, aile fertlerine karşı iyi davrananlar, onlarla iyi geçinenlerdir.<br />
<br />
Bu ölçüyü iyice pekiştirmek isteyen Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, aile fertlerine en iyi davranan kimsenin kendisi olduğunu belirtmiştir (Tirmizî, Menâkıb 63; İbni Mâce, Nikâh 50). Resûlullah Efendimiz’in hanımlarıyla gülüp şakalaşması, akşamları zaman zaman hanımlarından birinin evinde diğer eşlerini de toplayıp onlarla birlikte yiyip içmesi, şakalaşması, Hz. Âişe ile -bilindiği kadarıyla- iki defa koşu yapması, Habeşlilerin gösterilerini seyretmeye onu dâvet etmesi ve hatta zaman zaman hanımlarının kaprislerine katlanması âyet-i kerîmede tavsiye edilen iyi geçimin en güzel örnekleridir.<br />
<br />
Kadınlara iyi davrananların değerli kişiler, kötü davrananların ise âdî kimseler olduğu; insanın evinde çocuk gibi, fakat dışarıda erkek gibi davranması gerektiği İslâm büyükleri tarafından ortaya konmuş sağlam ölçülerdir.<br />
<br />
“Hanımlarınız arasında adaleti sağlamak için ne kadar uğraşsanız da bunu başaramazsınız. Bâri onlardan birine aşırı gönül verip de ötekini kocası yokmuş gibi büsbütün ortada bırakmayın. Eğer iyilik yapar ve günahtan sakınırsanız, Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisâ sûresi, 129)<br />
<br />
Birden fazla kadınla evlenen kimse, eşleri arasında adaleti ve eşitliği sağlamak zorundadır. Yemelerinde, içmelerinde, giyim ve kuşamlarında fark gözetmeyecektir. Herbirinin yanında aynı miktarda kalacaktır. Bunları yapmak zaten o kadar zor değildir. Fakat eşleri aynı derecede sevmek mümkün değildir. Sevgiyi aynı oranda paylaştırmak insanın tabiatına da aykırıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenen erkeklere, eşlerini aynı derecede sevme mecburiyetini getirmemiştir.<br />
KADIN VE ERKEĞİN BİRBİRLERİNE KARŞI GÖREVLERİ İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.” (Buhârî, Enbiyâ 1, Nikâh 80; Müslim, Radâ’ 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ` 11, Tefsîru sûre (9) 2; İbni Mâce, Nikâh 3)<br />
<br />
Buhârî ile Müslim’deki diğer bir rivayete göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin.”  (Buhârî, Nikâh 79; Radâ` 65) Müslim’deki bir başka rivayete göre ise Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın. Kadının kırılması da boşanmasıdır.”  Müslim, Radâ` 59<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Kadının neden yaratıldığı konusu çok tartışılmıştır. Aslında bir insan olarak kadının da tıpkı erkek gibi topraktan yaratıldığında şüphe yoktur. İslâm âlimlerinin bu konu üzerinde uzun uzun durmasının sebebi, Peygamber Efendimiz’in bu hadisidir.<br />
<br />
Hz. Peygamber “kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır” derken acaba bunu gerçek mânasında mı söylemiştir? Yoksa bu sözle kadının hırçınlığını ve istenen kıvama zor geldiğini mi anlatmak istemiştir? İşte bu soruların kesin cevabı bilinmemektedir. Siyer âlimi İbni İshâk’ın haber verdiğine göre Peygamber Efendimiz’in amcasının oğlu Abdullah İbni Abbas:<br />
<br />
“Havvâ Âdem aleyhisselâm uyurken, onun sol tarafındaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır” demiş (ibni Hacer, Fethü’l-bârî, IX, 219). Fakat güvenilir hadis kitaplarında bu konuda doyurucu bilgi yoktur. Erkekle kadının yaratılışını Kur’ân-ı Kerîm şöyle anlatmaktadır:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini meydana getiren, ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının” [Nisâ sûresi (4), 1].<br />
<br />
Bu âyet Hz. Havvâ’nın Hz. Âdem’den yaratıldığını bildirmekle beraber, onun kaburga kemiğinden meydana getirildiğini haber vermiyor. Bizi bu konuda tereddüde sevk eden husus Peygamber Efendimiz’in:<br />
<br />
“Kadın tıpkı kaburga kemiği gibidir. Kemiği doğrultayım dersen kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle faydalanabilirsin” buyurmasıdır. Acaba Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadisiyle şunu mu anlatmak istemiştir:<br />
<br />
Kadın kaburga kemiğinden yaratıldığı için huyu da kaburga kemiği gibi biraz eğricedir. Ona istediğiniz şekli veremezsiniz!..<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin bize öğretmek istediği nedir?<br />
<br />
Efendimiz bize kadının yaratılışına dair biyolojik bilgi vermek istememiştir. Bize kadınla nasıl geçinmek gerektiğini anlatmıştır. Dövmekle sövmekle kadını arzu edilen şekle koymanın mümkün olmayacağını belirtmiştir. Hiddet ve şiddet yerine, ülfet ve şefkat yolunu tutmayı tavsiye etmiştir. Kadına ancak bu yolla yaklaşmanın ve ona tesir etmenin mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Aile yuvasının huzuru, ailedeki fertlerin saâdeti için tutulacak yol budur. Fakat kadının dünyasına ve âhiretine zarar verecek hususlarda doğruyu anlatmak ve ona yardımcı olmak gerekir. Zaten Allah Teâlâ, doğruyu bulmakta aile fertlerinin birbirine yardımcı olmasını tavsiye ederek “kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz” [Tahrîm sûresi (66), 6] buyurmaktadır.<br />
<br />
Bazı âlimler hadîs-i şerîfteki: “Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır” ifadesini, kadının en problemli tarafı dilidir, şeklinde yorumlamışlardır. Kadının cehenneme dili yüzünden gireceğini belirten şu hadîs-i şerîf bu yorumu desteklemektedir:<br />
<br />
“Siz çok lânet eder ve kocanızın iyiliklerini görmezden gelirsiniz”  (Buhârî, Hayız 6). Lânet ve iyiliği inkâr dille yapılır. Kocasının maddî durumunu düşünmeden konu komşuda gördüğünü kendi evinde de isteyen, dediği olmazsa hırçınlaşan, aile sırlarını olur olmaz kimselere açan, sağda solda dedi kodu yapan kadın bütün bu kötü davranışları diliyle yapar. Şu hâle göre “kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır” sözünü dil olarak anlamak mümkündür.<br />
<br />
    Hadisten öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Erkekler kadınlardaki bazı kaprislerin tabii olduğunu düşünerek onlara karşı anlayışlı davranmalıdır.<br />
<br />
2- Kadında kusur olarak görülen hususları düzeltmeye kalkmak, aile içinde huzursuzluğa ve dolayısıyla mutsuzluğa yol açabilir. Bu sebeple en iyisi, bağışlanabilecek kusurlara göz yummaktır. “Kadınlarla iyi geçinin” âyetiyle emredilen de budur.<br />
PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLİLİKLE İLGİLİ NASİHÂTLERİ<br />
<br />
Abdullah İbni Zem`a radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm’ı birgün hutbe okurken dinledi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Sâlih aleyhisselâm’ın dişi devesinden ve onu öldüren adamdan bahsederek: “Onların en azgını ileri atıldı” âyetini okudu ve Semûd kavminde gücü kuvveti ile tanınan ve son derece fena olan bir adam deveyi öldürmek için ileri fırladı, diye açıkladı. Sonra kadınlardan bahsetti. Onlar hakkında nasihat ederek şöyle buyurdu: “Sizden biriniz karısını köleyi döver gibi dövmeye kalkışıyor. Belki de o akşam onunla aynı yatakta yatacaktır.” Sonra yellenmeden ötürü gülmemelerini tavsiye ederek şöyle buyurdu: “İnsan bizzat kendisinin de yaptığı bir şeye ne diye güler?” (Buhârî, Tefsîru sûre (91)1; Müslim, Cennet 49. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre 91; İbni Mâce, Nikâh 51)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu hutbesinde üç konuya temas ettiği görülmektedir.<br />
<br />
Birinci konu, Semûd kavminden bazılarının yaptığı azgınlıklardır. Semûd kavmi Hicr şehrinde oturuyordu. Onlara peygamber olarak Sâlih aleyhisselâm gönderilmişti. Sâlih peygamberi dinlemediklerini görünce Allah Teâlâ onları önce dişi bir deve ile imtihan etti. Görünüşte diğer develerden farkı olmayan bir deveyi mûcizevî bir şekilde onlara gönderdi. Şehirde bir kuyu vardı. Herkes içme suyunu buradan sağlıyor, hayvanlarını bu kuyudan suluyordu. Sâlih aleyhisselâm’ın onlara bildirdiği ilâhî emre göre kuyudan birgün deve içecek, ertesi gün kuyuyu kendileri kullanacaklardı. Devenin kuyudaki suları bir defada içip bitirmesi Semûd halkını pek öfkelendiriyordu. Bu azgın insanlardan birkaç tanesi bir araya gelerek:<br />
<br />
Bu iş böyle gitmez. Bu deve kuyunun suyunu içip kurutuyor. Hayvanlarımız susuz kalıyor. En iyisi hem bu deveyi, hem Sâlih’i, hem de ona iman edenleri öldürelim diye anlaştılar.<br />
<br />
Efendimiz, diğer rivayetlerden öğrendiğimize göre, deveyi öldüren kimseyi bu hadisin râvisi Abdullah İbni Zem`a’nın dedesi Ebû Zem`a’ya benzetti. Ebû Zem`a’nın adı Esved olup müslümanlarla alay ederdi. Aşere-i mübeşşereden Zübeyr İbni Avvâm’ın amcasıydı. Oğlu Zem’a Bedir Gazvesi’nde müşriklerin safında canverdi. Onun oğlu ve hadisimizin râvisi ise çok değerli bir sahâbî idi. Ölüden diriyi yaratan Allah, onların soyundan böyle değerli bir insan çıkarmıştı. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Sâlih’in devesini öldüren günahkâr adamın tıpkı Ebû Zem`a gibi güçlü kuvvetli ve kavminin içinde sözü dinlenen biri olduğunu söyledi ve onun deveyi öldürmek için nasıl ileri atıldığını tasvir etti.<br />
<br />
Neml sûresinin 48-52. âyetlerinde anlatıldığı üzere Sâlih peygamber ile ona iman edenler aleyhindeki komplo sonuç vermedi. Allah Teâlâ peygamberiyle birlikte dört bin mü’mini kurtardı; Semûd diyarını da içindeki imânsızlarla birlikte helâk etti.<br />
<br />
Efendimiz’in temas ettiği ikinci konu, kadınların haksız yere dövülmesidir. Birbirine gönül vermiş, birbirinin mahremiyetine girmiş, dert ve sıkıntılara birlikte göğüs germiş iki hayat arkadaşının birbirini anlayıp hoş görmesi gerekir. Bir erkeğin eşini dövmesi demek, huzurunu kendi elleriyle yok etmesi demektir. İnsan dış âlemin sıkıntılarından kaçarak huzur bulma arzusuyla sığındığı bir yuvayı nasıl yıkabilir? Bu ne kadar mânasız bir davranıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz burada, aile ilişkilerinde psikolojik duyguların ihmâl edilemeyeceğine temas etmekte ve belki de aynı gece beraber olacağı eşini insan nasıl dövebilir? diye hayretini belirtmektedir.<br />
<br />
Ahlâk dışı bir hareket yapan kadını, aşırı olmamak şartıyla ve onu yola getirmek düşüncesiyle dövmeye Allah Teâlâ izin vermiştir [Nisâ sûresi (4), 34]. Peygamber Efendimiz işte bu izne dayanarak kadının bir miktar hırpalanmasına göz yummuştur. Fakat kendisi hayatı boyunca hiçbir hizmetçiyi dövmemiş, hiçbir hanımına tokat atmamış, hiçbir kimseye eliyle vurmamıştır. Bunu on yıllık eşi Hz. Âişe söylemektedir (İbni Mâce, Nikâh 51).<br />
<br />
Kadını dövmek şöyle dursun, kocasının ona küsmesini bile doğru bulmayan bir Peygamber’in kadının birazcık hırpalanmasına izin vermesinin önemli bir sebebi vardır. O da öğütten ve yumuşak davranıştan anlamayan bazı kadınları, yine onların yuvalarını korumak maksadıyla anlayacakları biraz sert bir yöntemle eğitmektir. Konuya 278 ve 281. hadislerde tekrar temas edilecektir.<br />
<br />
Hadisimizdeki, “Kadını köle döver gibi dövmeyiniz”, emrine bakarak, dinimizin köleyi dövmeye izin verdiği sanılmamalıdır. Köleyi efendisinin kardeşi sayan bir din, onun ezilmesine nasıl izin verebilir? Bu ifadeyle Efendimiz, kadının hür olduğunu, ona köle muamelesi yapılamayacağını anlatmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz daha sonra bir görgü kuralına temas etmiş, yellenme gibi tabii bir olayı alay konusu yapmamak gerektiğini söylemiş, yellenen kimseyi de utandırmanın doğru olmayacağına işaret etmiştir.<br />
<br />
Büyük velîlerden Hâtem-i Esam hazretleri’nin bu konudaki bir hâli pek ibretlidir. Söylendiğine göre onun sağır anlamındaki Esam lakabını almasına şu olay sebep olmuştur: Bir kadın Hâtem’e bir mesele sormak üzere gelmişti. İnsan hâli bu ya, kadıncağız elinde olmadan yelleniverdi. Sonra da yaptığına pek utandı, âdeta perişan oldu. Yer yarılsa da dibine geçsem, diye düşündü. Fakat Hâtem-i Esam hazretleri kadını utandırmamak için bu sesi duymamış görünerek:<br />
<br />
Biraz yüksek sesle konuş kızım, duyamıyorum. Kulağım ağır işitiyor, deyince kadın rahatladı. Sanki dünyalar onun oldu. Hâtem’in gerçekten ağır işittiğini zannederek sevindi. Büyük veli, kadının izzet-i nefsini korumak için daha sonraları da sağır taklidi yapmaya devam etti ve bu yüzden Esam diye şöhret buldu.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadınları eğitmek için öğüt ve nasihat yolunu tutmalıdır.<br />
<br />
2- Yaratılışları gereği tatlı dilden değil, zorbalıktan anlayan bazı kadınları, yüzlerine vurmamak ve bir yerlerini incitmemek şartıyla eğitme yoluna gitmek mümkündür.<br />
<br />
3- Kendisinde de bulunan hâlleri başkalarında görünce insan gülmemeli ve bunu alay konusu yapmamalıdır.<br />
KADINLARINIZA KİN BESLEMEYİN!<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”  (Müslim, Radâ` 61)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Dünyada kusursuz insan yoktur. Her insanın mutlaka birçok kusuru vardır. “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” atasözü bu gerçeği dile getirmektedir.<br />
<br />
Kadın da bir insan olduğuna göre, elbette onun da kusurları bulunacaktır. “Kusursuz güzel olmaz” denmiştir. İnsan mükemmel yaratılmamıştır. Mükemmel olan sadece Allah Teâlâ’dır. Durum böyle olunca, karısında gördüğü kusurları büyüterek ondan nefret etmeye kalkan bir kimsenin bu davranışı normal sayılamaz. Pireyi deve yaparak hayat arkadaşını tenkid etmek, insaf ölçülerine sığmaz. Kendi hatalarını görmeyen, ele çuvaldızı batırmadan önce kendine iğneyi batıramayan kimse haklı bulunamaz. İşte bu sebeple insan, bazı davranışlarını beğenmediği için karısına haksızlık etmemelidir. Onun beğendiği yanlarını hesaba katmalı, iyi taraflarını görmeye çalışmalıdır. Meselâ şöyle düşünmelidir:<br />
<br />
Karım biraz hırçın ama, doğrusu dindar kadındır.<br />
<br />
O kadar güzel değil ama, namuslu kadındır.<br />
<br />
Benim istediğim kadar becerikli değil ama, güzel kadındır.<br />
<br />
Meseleye bir de kadın yönünden bakalım. Aynı gerekçeler şüphesiz kadın için de geçerlidir. O da durup dururken kocasını küçümsemeye kalkmamalıdır. Beğendiği bir kimsenin meziyetlerini eşinde görememek, ona kocasını beğenmeme hakkını vermez. Çünkü Allah Teâlâ insanları yaratırken herbirine değişik özellikler vermiştir. Bazılarına da bizim bilemediğimiz sebeplerle, birkaç özellik birden lutfetmiştir. O’nun her işinde bir hikmet bulunduğu şüphesizdir. Bize düşen O’nun adaletine inanmak, hiçbir kuluna haksızlık etmeyeceğini kesinlikle bilmektir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz eşlerin birbirine düşmanca duygular beslemesini yersiz bulmaktadır. Birbirinin iyi yanlarını görmeye çalışmak artık fayda vermiyorsa, karşılıklı sevgi ölmüşse, eşlerden biri ötekinden soğumuşsa, demekki yuvada ciddi bir problem vardır. Yapılacak iş bu kördüğümü çözmektir. Sevgi bağlarının koptuğu bir evliliği zorla götürmek zaten doğru değildir. İki tarafa da cehennem azâbı yaşatmanın anlamı yoktur. Dünyanın sonu gelmediğine göre, herkes huyunu suyunu beğendiği ve aradığı özellikleri kendinde bulduğu bir başkasıyla evlenir, olur biter.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Eşinin bazı özelliklerini beğenmeyen kimse, onun diğer güzelliklerini görmeye çalışmalıdır.<br />
<br />
2- Bu konuda peşin hükümlü olmayanlar, eşlerinin iyi yanlarını görebilirler. Çünkü herkesin hem kötü, hem de güzel yanları vardır.<br />
<br />
3- Ailede bir anlaşmazlık olunca insan hisleriyle hareket etmemeli, aklını hakem yapmalıdır.<br />
İSLAM'IN KADINI EZDİĞİNİ SÖYLEYENLERE CEVAP!<br />
<br />
Muâviye İbni Hayde radıyallahu anh şöyle dedi: - Yâ Resûlallah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: -”Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, yaptıkları işin ve kendilerinin çirkin olduğunu söylememek, onları yataklarında yalnız bırakmak gerekirse, bu işi sadece evde yapmaktır.” (Ebû Dâvûd, Radâ` 41. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 3)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
İslâmiyet’in kadını ezdiğini ve ona değer vermediğini ileri sürenlere bu hadisi göstermelidir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz kadının en vazgeçilmez ihtiyaçları olan yeme ve giyinme problemlerine öncelikle çözüm getirmektedir. Zira Peygamber Efendimiz’in yaşadığı devirde kadın pek önemsenmezdi. Dolayısıyla bu iki hayâtî ihtiyacı da gerektiği şekilde temin edilmezdi. Peygamberler sultanı bu ifadesiyle yeme içme, giyinip kuşanma gibi zaruri ihtiyaçlar bakımından erkekle kadın arasında fark bulunmadığını belirtmekte, herkesin karısını, kızını toplumdaki yerine göre yedirip içirme ve giydirme zorunda olduğunu ortaya koymaktadır.<br />
<br />
Kadının maddî ihtiyaçlarına çözüm getirdikten sonra onun rûhî cephesini ele almaktadır. Erkekleri, kadının hassas ruh dünyasına saygılı olmaya çağırmakta ve kadın psikolojisinin erkekten farklı ve daha hassas olduğuna dikkatleri çekmektedir. Kadın gönlünü hesaba katmayan, onu incitip kıran ve mânevî dünyasını alt üst eden kaba davranışlardan sakındırmaktadır.<br />
<br />
Kadını mânen yıpratan ve onu derinden yaralayan en acı söz, yüzüne karşı çirkin olduğunu söylemektir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz böyle ağır ve kaba sözlerle, onun kadınlık gururunun rencide edilmesine izin vermemektedir. Evlenmeden önce her iki tarafın birbirini beğenme veya beğenmeme hakkı vardır. Ama evlendikten sonra bu konuyu tekrar gündeme getirmenin bir mânası yoktur.<br />
<br />
Bir de kadının elinde olmayan bazı sebeplerle tabii güzelliği zaman zaman gölgelenebilir. Özel hâli ve gebeliği gibi gelip geçici durumlar buna yol açabilir. Ama bu durumlar kadının elinde olmayan, ona Allah tarafından verilen özelliklerdir. Meselenin şu yönü de unutulmamalıdır: İnsanlara kendini şekillendirme özelliği verilmemiştir. Herkesin yüzünü dilediği gibi yaratan Allah Teâlâ’dır. Allah’ın yaptığı bir işi, bir tasarrufu beğenmemeye kalkmak büyük küstahlıktır.<br />
<br />
Yüze vurmaya gelince, bu yasak sadece kadınlar için değil, çocuklar ve köleler için bile geçerlidir. Hatta Peygamber Efendimiz hayvanların yüzlerini dağlamayı şiddetle yasaklamıştır. Zira yüz insan şahsiyetinin simgesidir. Yüze vurmak, insana saygı göstermemek demektir. Kaldı ki, kadın için yüz ayrı bir önem taşır. Zira güzelliğini canlı tutmak üzere kadının en fazla ihtimam gösterdiği organı yüzüdür.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin işaret ettiği bir diğer husus da, karısına darılıp ayrı yatmak zorunda kalan bir erkeğin, bu cezayı evin dört duvarı arasında uygulamasıdır. Çünkü bu sırrın ifşa edilmesi kadının izzet-i nefsini son derece zedeler. Öte yandan yuvanın yıkılmasını isteyen bazı fesatçılara, dedi koducu kimselere fırsat verilmiş olur. “Kol kırılır yen içinde” diyenler ne güzel söylemiştir. Evliliği sona erdirmeyi gerektiren bir durum olmadıkça, dostları üzen, düşmanları sevindiren bir davranışta bulunmamalıdır.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Evin reisi olan erkek, yeme içme, giyip kuşanma konularında karısını kendisinden farklı tutmayacaktır.<br />
<br />
2- Yüz insanın en değerli organı olduğu için erkek karısının yüzüne vurmayacaktır.<br />
<br />
3- Çirkin olduğunu söylemek kadını çok üzen bir suçlamadır. Erkek böyle bir kaba davranışla karısının gönlünü kırmayacaktır.<br />
<br />
4- Karısından ayrı yatarak onu cezalandırmaya kalkan bir erkek, bu işi kendi evinde yapacak ve böylece sırlarını kimseye duyurmayacaktır.<br />
EN HAYIRLINIZ KADININA KARŞI HAYIRLI OLANDIR<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.” (Tirmizî, Radâ` 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; İbni Mâce, Nikâh 50)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Herşeyin en iyisi, bir ölçüye vurularak anlaşılır. Altının, gümüşün hası da böyle bilinir. İyi mü’min olmanın ölçüsü, iyi huylu olmaktır. Huyu güzel olmayanın imânı noksan olur. İnsanlara iyi davranan, herkese iyilik düşünen, hatır gönül yıkmamak için gayret sarfedenler iyi huylu insanlardır. Peygamberler, veliler ve iyi müslümanlar kabalıkları hoşgörmeye ve insanlara katlanmaya çalışırlar. Uğradıkları sıkıntıları büyütmezler. Câhillerin kaba davranışları onların şefkat ve merhamet duygularını zedelemez. İşte bu sebeple en olgun imân, öyle kimselerde bulunur.<br />
<br />
Hasan-ı Basrî hazretleri güzel ahlâkı bir cümleyle şöyle anlatır.<br />
<br />
“Güzel ahlâkın esası, iyiliği yaygınlaştırmak, kimseyi rahatsız etmemek ve güler yüzlü olmaktır.”<br />
<br />
Mükemmel imânın ölçüsü iyi huy olduğu gibi, hayırlı olmanın ölçüsü de kadınlara iyi davranmaktır. Bunu bir başka hadîs-i şerîfinde Efendimiz şöyle belirtir:<br />
<br />
“Hayırlınız, aile fertlerine hayırlı olandır. Ailesine en hayırlı olanınız benim”  (İbni Mâce, Nikâh 50).<br />
<br />
Demekki hayırlı insan, ailesine iyi davranan, onlara karşı eli açık olan, hoşgörüsü ve güler yüzüyle onları memnun eden kimsedir. Böyle olmayanlar ise hayırsız kimselerdir.<br />
<br />
Öyleleri vardır ki, dışarıda herkese karşı hoşgörülü, nâzik ve yumuşaktır. Fakat eve gelince sanki maskeleri düşer, dünyanın en kaba, en asık suratlı ve en müsâmahasız insanı olup çıkarlar. İşte bu hâl hayırsızlığın tipik örneğidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in evindeki hâlini dikkate alan İmâm Mâlik çok güzel bir prensip ortaya koymuştur. Der ki:<br />
<br />
“Bir kimse kendisini aile fertlerine, dünyanın en sevimli insanı olarak kabul ettirmelidir.”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in hanımlarına karşı davranışlarını göz önünde bulundurarak, hayırlı bir insanın evinde nasıl davranması gerektiğini şöyle özetleyebiliriz:<br />
<br />
1- Bir koca, hanımına duyduğu sevgiyi zaman zaman dile getirmeli, ona yapmayı düşündüğü iyiliklerden sözetmelidir.<br />
<br />
2- Eski yeni birtakım meseleleri sohbet konusu yapmalı; gördüğü, duyduğu, okuduğu faydalı bilgileri hanımına anlatmalıdır.<br />
<br />
3- Zaman zaman şakalar yapmalı, mizâhî konulara yer vermeli, evin içinde samimi bir hava meydana getirmelidir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hayatının muhtelif dönemlerinde Hz. Âişe ile koşular yapmıştır. Bu yarışlarda ilk zamanlar Efendimiz’i geçen Âişe annemiz, daha sonraları kilo aldığı için Efendimiz onu geçmiş ve “Bu, o yarışın rövanşıdır” diye şaka yapmıştır (Ebû Dâvûd, Cihâd 61).<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- İnsan evinde güler yüzlü olmalı; karısına iyi davranmalı ve onu anlayışla karşılamalıdır.<br />
<br />
2- Hz. Peygamber hanımlarına iyi davranır, nazlarını çeker, onları kırmazdı.<br />
KADINLARI DÖVMEYİN!<br />
<br />
İyâs İbni Abdullah İbni Ebû Zübâb radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: - “Kadınları dövmeyiniz” buyurmuştu. Hz. Ömer Peygamber aleyhisselâm’ın huzuruna çıkarak: - Kadınlar kocalarını dinlemez oldular, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kadınların dövülmesine izin verdi. Bu defa birçok kadın Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarına gelerek kocalarını şikâyete başladılar. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: -”Birçok kadın Muhammed ailesine gelerek kocalarını şikâyet ediyorlar. Kadınlarını döven o kimseler, sizin hayırlınız değildir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh 42. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 51)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
“Kadınları dövmeyiniz” diye tercüme ettiğimiz hadîs-i şerîfin asıl metni: “Allah’ın câriyelerini dövmeyiniz” şeklindedir. Bilindiği gibi erkek kölelere abd, kadın kölelere câriye denir. Bu ifadesiyle Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkes Allah’ın kuludur; erkekler onun kölesi, kadınlar da câriyesidir, demek istemiştir.<br />
<br />
Köleler himâye edilmesi gereken kimselerdir. Onlar birer Allah emânetidir. Dövülemedikleri gibi, kendilerine hakaret de edilemez. Allah’ın câriyesi sayılan kadınlar da birer ilâhî emânettir. Onlara bu gözle bakılmalı ve birer ilâhî emânet gibi korunmalıdır. Görüldüğü üzere câriye sözü kadınları küçümsemek için değil, tam aksine onları himâye etmek için özellikle kullanılmıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz kadınları dövmeyi yasaklayınca, erkekler onlara karşı daha anlayışlı oldular. Fakat bazı kadınlar arkalarında Peygamber desteğini görünce şımardılar. Kocalarına karşı cür’etkâr davranmaya başladılar.<br />
<br />
Hz. Ömer bu hâli Resûl-i Ekrem’e arzetti. Resûlullah Efendimiz de âyet-i kerîmedeki dövme iznine bakarak kadınların dövülmesine izin verdi. Bu defa da erkekler aşırı davrandılar ve kadınları hırpaladılar. Kadınlar tekrar Peygamber aleyhisselâm’a sığınmak zorunda kaldılar ve kocalarını bir daha şikâyet ettiler. İşte o zaman merhametli Efendimiz, mecbur kalındığında kadınlar dövülebilir; fakat onlara sabredip katlanmak daha iyi bir davranıştır, buyurdu.<br />
<br />
Bu olay da bize gösteriyor ki, insanoğlu aşırılıktan kurtulamıyor. Kadınlar da, erkekler de orta yolu kolay kolay bulamıyorlar. Peygamber desteğini yanlarında hisseden bazı hanım sahâbîlerin erkeklere kafa tutmaya başlaması, buna karşılık kadınları dövme izni alınca, bazı sahâbîlerin fırsatı ganimet bilip ölçüyü kaçırması ne kadar ibretlidir!..<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in yukarıdaki buyruklarından anlaşılan şudur:<br />
<br />
    Karı kocanın iyi geçinmesi esastır.<br />
<br />
    Eşlerin birbirine karşı görevini yapması şarttır.<br />
<br />
    Kadının bir kusuru görüldüğünde onu dövmek yiğitlik ve erkeklik değildir.<br />
<br />
    Erkeklere verilen kadını hırpalama izni, hassas bir reçetedir. Bu sebeple gerektiğinde yeterli dozda alınacaktır.<br />
<br />
Mizacının sertliğini bildiğimiz ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’den kadınları dövme iznini bizzat aldığını gördüğümüz Hz. Ömer’in bu konuda nasıl davrandığını büyük âlim Zehebî şöyle anlatır:<br />
<br />
Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında bir adam, davranışlarını beğenmediği karısını şikâyet etmek üzere halifenin evine gelir. Kapının önüne oturur ve Hz. Ömer’in çıkmasını bekler. Derken içeriden bir gürültü kopar. Hz. Ömer’in hanımı koca halifeye bağırıp çağırmakta ve fakat Hz. Ömer ağzını açıp da karısına tek kelime söylememektedir. Bu hâli gören kapıdaki zavallı boynunu bükerek: “Bütün şiddetine ve sertliğine rağmen, üstelik mü’minlerin emiri iken Ömer’in hâli böyle olursa, benim derdime nasıl çâre bulabilir” diye düşünür ve kalkıp giderken Hz. Ömer dışarı çıkar. Adamın arkasından:<br />
<br />
"- Hayrola, derdin neydi?" diye seslenir. Adam da der ki:<br />
<br />
"- Ey mü’minlerin emiri! Karımın kötü huylarını ve bana olan saygısızlığını şikâyet etmek üzere gelmiştim. Senin karının da sana karşı olmadık sözler söylediğini duyunca vazgeçip geri döndüm ve kendi kendime: Mü’minlerin emiri karısıyla böyle olunca, benim derdime nasıl devâ bulacak?" dedim.<br />
<br />
O zaman Hz. Ömer adama şunları söyledi:<br />
<br />
"- Kardeşim, karımın benim üzerimdeki hakları sebebiyle ona katlanmaya çalışıyorum. Zira o benim hem aşcım, hem fırıncım, hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Halbuki o bütün bunları yapmak zorunda değildir. Üstelik gönlümün harama meyletmesine engel olan da odur. Bu sebeple onun yaptıklarına katlanıyorum." Bu sözleri duyan adam:<br />
<br />
"- Ey mü’minlerin emiri! Benim karım da aynen öyle", dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ömer adamı:<br />
<br />
"- Haydi kardeşim, karına katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayana kadar geçiyor!"diye teselli etti (Zehebî, el-Kebâir, s. 179).<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadınlar erkeklere Allah’ın emanetidir.<br />
<br />
2- Huysuzluk yaptıklarında, eğitmek maksadıyla dövülebilirler. Fakat onları gereksiz yere dövmek yanlıştır, günahtır.<br />
<br />
3- Kadınları dövenler, dar gönüllü, sabırsız ve hayırsız kimselerdir.<br />
EN HAYIRLI VARLIK DİNDAR KADINLARDIR<br />
<br />
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır.”  (Müslim, Radâ` 64. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 15; İbni Mâce, Nikâh 5)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
En çok tekrar ettiğimiz sözlerden biri “yalan dünya” deyimidir. Yalan olduğunu bildiğimiz dünya ve onun geçici menfaatleri, çoğu zaman bizi oyuna getirir veya biz onun oyununa gelmek isteriz.<br />
<br />
Hadisimizde geçen “dünya bir metâdır” sözü, bir âyet-i kerîmeden alınmadır. Âyette şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten kalınacak yurttur” [Mü’min sûresi (40), 39].<br />
<br />
Metâ`, satılık kumaş, kullanılacak âlet ve edevât mânalarına geldiği gibi, dilimizde matah diye de ifâde edilen mal ve eşya mânasına da gelir. Dünya metâının çok değersiz, aldatıcı ve oyalayıcı olduğu birçok âyet-i kerîmede ortaya konmuştur. Peygamber Efendimiz de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bu gerçeği pek çarpıcı misâllerle anlatmıştır. Bu misâllerden biri şudur:<br />
<br />
Kâinâtın Güneşi Efendimiz birgün çarşıya çıkmıştı. Onu görenler etrafını aldılar. Yolda giderken küçük kulaklı bir oğlak ölüsüne rastladılar. Efendimiz oğlak ölüsünü kulağından tutarak yanındakilere:<br />
<br />
- Bunu bir dirhem karşılığında kim almak ister? diye sordu.<br />
<br />
Sahâbîler:<br />
<br />
- Daha az paraya bile almayız. O ne işe yarar ki? dediler.<br />
<br />
Efendimiz sormaya devam etti:<br />
<br />
- Pekâlâ bedava verilse alır mısınız?<br />
<br />
- Hayır, dediler. Aslında bu diri de olsa, kulakları küçük olduğundan kusurlu sayılır. Onun ölüsünü ne yapalım?  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
- “Bu oğlak size göre nasıl değersiz ise, vallahi dünya da Allah katında bundan daha değersizdir” (Müslim, Zühd 2).<br />
<br />
Hiçbir şekilde gönül bağlamaya değmeyen bu dünyanın en değerli varlığı, Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından dindar kadın olarak belirtilmiştir. Zira erkeğini bu değersiz dünya hayatına kapılıp mahvolmaktan koruyan dindar kadındır. Böyle asil bir varlık, kocasını hem şehvet girdabında boğulmaktan kurtarır; hem de onu daha fazla dünyalık kazanmaya zorlamayarak gayr-i meşrû kazanç yollarına dalmaktan korur. Böyle olmadığı takdirde, dünya hayatı geçici de olsa, bir faydalanma yerinden çok bir azâb yeri, bir çilehâne olur. Bu hâli Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka hadisinde ne güzel anlatır:<br />
<br />
“İnsanı mutlu eden üç şey vardır: Dindar kadın, iyi bir ev, iyi bir binek.<br />
<br />
“İnsanı mutsuz eden üç şey ise kötü bir kadın, kötü bir ev, kötü bir binek” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 168).<br />
<br />
Tevbe sûresinin 34 ve 35. âyetleri nâzil olunca, ashâb-ı kirâm büyük bir telâşa kapıldı. Bu âyetlerde zekât ve sadaka vermeden dünyalık biriktirenlerin dayanılmaz işkencelere uğratılacağı anlatılıyordu. Peygamber Efendimiz onların endişe ve korkularını şu sözleriyle giderdi:<br />
<br />
“Siz Allah’a şükr eden bir kalbe, O’nu anıp zikreden bir dile ve mü’mine bir kadına sahip olmaya bakın. Böylesi bir kadın, âhireti kazanmanıza da yardımcı olur” (İbni Mâce, Nikâh 5).<br />
<br />
Hz. Ali radıyallahu anh, “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ hasene ve fi’l-âhireti hasene: Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver” âyetindeki hasene’yi dindar kadın diye tefsir etmiştir.<br />
<br />
Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde, kadının genellikle malı, soyu veya güzelliği gibi sebeplerle eş olarak seçildiğini belirttikten sonra: “Sen dindar olan kadınla evlen ki, mutlu olabilesin” buyurmuştur. (Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ` 53. Ayrıca bk. 365. hadisin açıklaması). Çünkü dindar kadın, İmâm Gazzâlî’nin de dediği gibi, kocasının dinî vazifelerini hakkıyla yerine getirmesine yardım eder. Dindar olmayan kadın ise, kocasını dinin gereklerini yapmaktan alıkoyabileceği gibi, onu kötü yollara da sürükleyebilir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Dünya gelip geçici bir faydalanma yeridir. Nimetleri bitip tükenmeyen âlem âhirettir.<br />
<br />
2- Dünyada insanın faydalanacağı en hayırlı varlık, dindar kadındır. Dindar kadın insanı hem mutlu eder hem de âhireti kazanmasına yardımcı olur.<br />
KADININ KOCASINA KARŞI NASIL DAVRANMASI GEREKTİĞİNİ ANLATAN AYET VE HADİSLER<br />
<br />
“Allah Teâlâ’nın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması ve bunların ötekilere mallarından harcama yapması sebebiyle, erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için iyi kadınlar itâatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık onlar da kocalarının haklarına saygı gösterirler ve namuslarını korurlar.”  (Nisâ sûresi, 34)<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’ın erkeklere verdiği maddî ve mânevî bazı özellikler, onların aile reisi olmalarını tabiî kılmıştır. Erkek bu özellikleri sebebiyle kadını himâye edip korur, destekler ve işlerini yönetir.<br />
<br />
Aile küçük bir toplumdur. Bu küçük toplumun huzur içinde yaşayabilmesi için bir düzene ve disipline ihtiyacı vardır. Düzen ve disiplin kendiliğinden olmaz. Onu birinin sağlaması gerekir. Erkeği kadından daha güçlü yaratan Allah Teâlâ, ailede düzeni sağlama görevini de ona yüklemiştir. Buna karşılık kadına da erkekte bulunmayan duygular, mânevî özellikler ve incelikler vermiştir.<br />
<br />
İyi insan olmanın ilk belirtisi, Allah’ın buyruğuna başeğmektir. İyi bir kadın da Allah’ın bu konudaki emirlerine başeğer. Allah’ın buyruğuna uyarak kocasına itaat eder. Ona karşı görevlerini yerine getirir. Kocası evde bulunmadığı zamanlarda onun namusunu, malını ve aile sırlarını korur.<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir erkek karısını yatağına çağırır da karısı gelmez ve erkek ona dargın olarak gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet ederler.” (Buhârî, Bed’u’l-halk 7; Müslim, Nikâh 122. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 40)<br />
<br />
Buhârî ile Müslim’in bir başka rivayeti şöyledir:<br />
<br />
“Kadın geceyi kocasının yatağını terk ederek geçirirse, melekler sabaha kadar ona lânet ederler.” (Buhârî, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 120)<br />
<br />
Bir başka rivayete göre de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bir erkek karısını yatağa çağırır da kadın gelmezse, kocası ondan memnun olana kadar Kâinâtın Sahibi o kadına lânet eder.”Müslim, Nikâh 121<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Yüce Rabbimiz kadını ve erkeği mutlu olmaları için yaratmış, bahtiyarlığı birbirinde bulmalarını istemiştir. Bunun için onları birbirine muhtaç kılmış ve kendilerine verdiği güzel duygularla bu ihtiyacı hissettirmiştir.<br />
<br />
Bu birlikte oluşun âhenkli yürümesi için erkeği evin reisi yapmış, kadına da yuvanın huzuru için kocasıyla iyi geçinmeyi emretmiştir. Zaten dinimiz, birden fazla insanın bulunduğu yerde, içlerinden birinin başkan olup diğerlerinin ona uymasını prensip edinmiştir. Birliğin ve dirliğin sağlanması için bunu zaruri görmüştür. İşte bu sebeple kadın, dinî bakımdan yasak olmayan her konuda kocasının sözünden çıkmayacaktır. Kocasının sevmediği şeyleri yapmayacak, onu memnun ve mutlu etmeye çalışacaktır. Erkek de aynı şekilde karısını üzmemeye, onu kırmamaya, yapılması uygun olan isteklerini yapmaya gayret edecektir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu hadiste kocanın cinsî duygularına değer vermenin ve bunun gereğini yapmanın önemini dile getirmiştir. “Yatağa çağırma, yatağı terk etme” şeklindeki nezih ifadeleriyle Resûl-i Ekrem, cinsî beraberliği anlatmak istemiştir. Kocasının bu yöndeki isteğini yerine getirmeyen kadının, ilâhî gazabı üzerine çektiğini ve dolayısıyla ağır bir günah işlediğini belirtmiştir.<br />
<br />
Karı koca genellikle geceleri yalnız kaldıkları için hadîs-i şerîfte “geceleme, sabahlama” ifadeleri kullanılmıştır. Kocasını geceleyin öfkelendiren kadına ilâhî lânet sabaha kadar devam ettiğine göre, onu gündüz öfkelendiren kadına ilâhî lânetin sabahtan akşama kadar devam edeceği sözün gelişinden anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Kocanın cinsî arzularına kadının saygılı olmasını yadırgayanlar olabilir. Kadının bir robot olmadığı, kendisini eşiyle beraber olmaya her zaman hazır hissedemeyeceği, zira onun da bir dünyası, zevki ve arzusu bulunduğu söylenebilir. Bu itiraz doğrudur. Kadın da bir insan olduğuna göre, zaman zaman onun da sıkıntıları, üzüntüleri, sinirlilik hâlleri bulunabilir. Ama bu hâller ona kocasını öfkelendirme, yuvanın huzurunu tehlikeye atma hakkını vermez. Rûhî bir gerginlik içinde bulunuyorsa, bunu kocasına söyler ve ondan anlayış bekler. O zaman ilâhî lânetten de kurtulmuş olur. Sebepsiz yere kocasını reddeden, onu darıltacak şekilde davranan kadınlar haklı görülemez.<br />
<br />
Konuya bir de şu açıdan bakmalıdır:<br />
<br />
İnsanın maddî ve rûhî yapısını herkesten fazla onu yaratan bilir. Belli mâzeretleri dışında kadının kocasını reddetmemesi ısrarlı bir şekilde emredildiğine göre, cinsî arzuları frenleme bakımından erkeğin daha zayıf, kadının daha güçlü olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Burada bir başka gerçek daha hatırlanmalıdır. Âyet-i kerîmede “kadının erkek için bir elbise, erkeğin de kadın için bir elbise olarak yaratıldığı” belirtilmektedir [Bakara sûresi (2), 187]. Elbise insanı her türlü dış tesirden koruyan bir mahfazadır. Demekki eşler birbirini her türlü tehlikeden ve özellikle günâha götürecek kötü duyguların etkisinden korumakla yükümlüdür.<br />
<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadın kocasının beraber olma isteğini geri çevirmeyecektir.<br />
<br />
2- Kocasını reddeden bir kadın onu günaha itmiş olur.<br />
<br />
3- Böyle bir kadın hem Allah’ın gazabına hem de meleklerin lânetine uğrar.<br />
KADIN, KOCASININ İZNİ OLMADAN ORUÇ TUTAMAZ<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kadın kocası yanındayken onun izni olmadan oruç tutamaz. Kocasının izni olmadan bir kimseyi evine alamaz.” (Buhârî, Nikâh 84, 86; Müslim, Zekât 84. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 73; Tirmizî, Savm 64; İbni Mâce, Sıyâm 53)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Eşlerin bahtiyarlığı çok önemlidir. Aile yuvası bunun için kurulmuştur. Eşler bir bütünün iki parçası oldukları için birbirlerine her zaman ihtiyaç duyarlar. Huzuru ancak birlikte yakalayabilirler. Gönül huzuruna kavuşmanın önemli bir yolu cinsî beraberliktir. Bir koca karısından -belli özürleri dışında- bu beraberliği her zaman isteyebilir.<br />
<br />
İşte bu sebeple bir koca seyahat ve benzeri sebeplerle evinden ayrılmadıkça, nâfile oruç tutmak isteyen bir kadın ondan izin almalıdır. Kocası bir başka yere gitmişse, oruç tutmak için ondan izin almasına gerek yoktur.<br />
<br />
Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbni Mâce’deki rivayetlerde ramazan orucu için kocadan izin alınmayacağı açıkca belirtilmiştir. Çünkü ramazan orucu farz bir oruçtur. Tutulmasını Allah emretmiştir. Allah emri söz konusu olunca, onu yapmak için kulun izni gerekli değildir. Fakat nâfile dediğimiz, sevap kazanmak niyetiyle yapılan ibadetler böyle değildir. Zira bir kadın en büyük sevabı kocasını memnun ederek kazanır. Farz ibadetler dışında onun en çok sevap kazanma yolu, kocasının gönlünü almak, onu kendinden memnun etmektir.<br />
<br />
Bazı âlimler hadiste geçen “Kocasının izni olmadan bir kadının oruç tutması helâl değildir” ifadesine bakarak, kocadan izin almadan tutulan nâfile orucun haram olduğunu, bazıları ise mekrûh olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte ele alınan ikinci konu, kocanın izni olmadan hanımın eve misafir alamayacağıdır. Sadece erkek misafirleri değil, hanım misafirleri kabul etmesi de kocanın iznine bağlıdır. Zira bir kocanın huyunu suyunu beğenmediği, karısının yanında bulunmasından rahatsızlık duyduğu kadınlar olabilir. Hanımın onları eve alması kocayı huzursuz edebilir. Bu da dargınlığa, kırgınlığa, huzursuzluğa yol açacağı için bir hanımın böyle bir davranıştan kaçınması gerekir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kocanın kadın üzerinde hakları vardır. Bu haklar, onun yapacağı nâfile ibadetlerden önce gelir.<br />
<br />
2- Bir koca eşiyle beraber olmayı her zaman isteyebilir. Bu sebeple nâfile oruç tutmak isteyen bir kadın, kocasından izin alarak oruca başlamalıdır.<br />
<br />
3- Bir hanım kocasının uygun görmediği hiç kimseyi eve alamaz.<br />
KADIN EVİNİN VE ÇOCUKLARININ ÇOBANIDIR<br />
<br />
İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.”  (Buhârî, Cum`a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Dünyada sorumsuz kimse yoktur. Yaşadığı sürece herkes ya yönetici veya yönetilendir. Yönetenler idâre ettiklerinden, yönetilenler de kendilerine emanet edilen işlerden sorumludur.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz sorumlu olan kimseyle sorumlu olduğu şeyleri çoban - sürü benzetmesiyle anlatmıştır. Çoban saflığı ve samimiyeti temsil eder. O güttüğü koyunlara derin bir şefkat ve merhamet besler. Koyunlarını en güzel otlaklarda yaymaya çalışır. Su içme zamanı gelince onları sular. Dinlenme zamanı eğrek yerine götürüp yatırır. Kurda kuşa kaptırmaz. Onların hastalanmamasına dikkat eder. Hasta olanlara da özel ihtimam gösterir.<br />
<br />
Kendisine bir şey emanet edilen kimse de, o emanete tıpkı çoban gibi iyi duygularla sahip çıkmalı, onları koruyup gözetmelidir. İdaresine verilen kimselerin kendisine bir Allah emaneti olduğunu düşünmeli, onlara şefkat ve merhamet göstermelidir.<br />
<br />
Bir âmir idaresindeki memurlar için iyi ve temiz duygular beslemeli, onların iyiliğini istemeli, onları mutlu edecek ve görevlerini en iyi şekilde yapacak imkânları hazırlamalıdır. Hadisin birçok rivayetinde âmir yerine “imâm” yâni devlet başkanı ifadesi geçmektedir. Buna göre bir devlet başkanı idaresi altındakilerin inanç ve düşüncelerinin farklı oluşuna bakmadan, onların refah ve saadetini te’min etmeye, kendilerini âdil bir yönetimle idare etmeye, haksızlığa uğrayanların hakkını korumaya, onları mutlu edecek her imkânı sağlamaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Aile reisi aile fertlerini mutlu etmeyi hedef almalıdır. İnsanın mutlu olması her şeyden önce iyi bir din kültürü almasıyla mümkündür. Bu sebeple aile reisi idaresi altındakilere öğrenilmesi farz olan bilgileri öğretmeli ve böylece onları -âyet-i kerîmede belirtildiği üzere- yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumalıdır. Sonra onları en iyi şekilde yedirip giydirmeli, en iyi meskenlerde yaşatmaya gayret etmeli ve onların birbirleriyle iyi geçinmelerini sağlamalıdır.<br />
<br />
Bir kadın kocasına karşı sorumlu olduğunu düşünerek evini imkânları ölçüsünde en güzel şekilde tanzim etmeli, kocasının haklarını korumalı, malını israf etmemeli ve ona her türlü ihânetten sakınmalıdır. Onun önemli bir görevi de çocuklarını iyi bir insan ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmeye çalışmak, bilgi, görgü, eğitim ve öğretimleriyle ilgilenmektir.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin diğer rivayetlerinden öğrendiğimize göre bir hizmetkâr veya bir işçi, yanında çalıştığı kimsenin malının çobanıdır ve o malın korunmasından sorumludur. İdâresine bırakılan şeyleri kendisine emanet bilmeli ve onları gözü gibi korumalıdır. Yapması istenen işleri de kusursuz şekilde yapmaya gayret etmelidir.<br />
<br />
Yine bir başka rivayette belirtildiğine göre bir evlat babasının malının çobanıdır ve onu gözetmek zorundadır. Babamın malıdır diye istediği gibi çalıp çırpmaya, saçıp savurmaya hakkı ve yetkisi yoktur. O da yaptıklarının hesabını Allah’a verecektir.<br />
<br />
Bu ölçüye göre herkes etrafındakilere karşı sorumludur. Arkadaş arkadaşa, esnaf müşterisine, öğretmen öğrencisine, memur iş güç sahibi olarak karşısına çıkan kimselere karşı sorumludur. Hatta insan, kendisine birer Allah emaneti olarak verilen vücudundaki organlardan sorumludur. Gücünü, kuvvetini, gençliğini ve enerjisini nerede harcadığının hesabını verecektir.<br />
<br />
Kısaca ifade etmek gerekirse, devlet başkanından hamala varıncaya kadar herkes, işinden ve yaptığı görevinden sorumludur.<br />
<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Herkes üstlendiği görevi yapacaktır.<br />
<br />
2- Hadisin konumuzla ilgili yanı ise şudur: Evli bir kadın, evliliğin gereği olarak kocasına karşı bazı sorumluluklar taşır. Evin idaresi, eşyaların muhâfazası, namus ve iffetin korunması, görev ve sorumluluklarının başlıcasıdır.<br />
<br />
3- Eşlerin birbirlerine karşı görevleri vardır. Mutlu bir hayat sürebilmek için bu görevleri kusursuz yapmaya çalışmaları gerekir.<br />
KADIN, KOCASI ÇAĞIRDIĞINDA HEMEN YANINA GİTMELİ<br />
<br />
Ebû Ali Talk İbni Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir koca karısına ihtiyaç duyup da onu yanına çağırdığında, kadın ocak başında bile olsa, hemen kocasının yanına gelsin.” (Tirmizî, Radâ` 10; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, İşretü’n-nisâ bâbı.)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Allah Teâlâ insanı imtihan etmek için ona çeşitli duygular vermiştir. Bunların en tehlikelisi şehvet duygusudur. Bu duygunun tehlikesini en tabii şekilde gidermenin yolu, evliliktir. Bu sebeple eşler, birbirlerini tehlikelerden koruyan birer elbise sayılmışlardır. İnsanın günah işlemesini çok isteyen ve bundan büyük zevk duyan şeytan, kadını ve erkeği birbirine câzip göstermek için çoğu zaman baştan çıkarma silahını kullanır. Böyle bir duyguya kapılan insanın yapacağı en tabii hareket, koşup eşine sığınmak, baştan çıkaran duyguların tesirinden onun yanında ve onun yardımıyla kurtulmaktır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, çoğu zaman dışarıda bulunmaları sebebiyle erkeklere bunu özellikle tavsiye etmekte ve kendilerini tahrik eden bir kadın gördükleri zaman, hemen evlerine dönmelerini ve eşlerinin yardımıyla bu tahrikten kurtulmalarını öğütlemektedir (Müslim, Nikâh 9). Kendisinin de aynı maksatla Zeynep binti Cahş ve Sevde annelerimizin yanına gittiği bilinmektedir (Ebû Dâvûd, Nikâh 43).<br />
<br />
Ocakta yemek pişirirken veya fırında ekmek yaparken bile olsa, eşinin beraber olma isteğini geri çevirmenin doğru olmayacağını belirtirken Peygamber Efendimiz’in anlatmak istediği işte budur.<br />
<br />
Yuvasının mutlu ve huzurlu olmasını isteyen, kocasını hiç bir şekilde elinden kaçırmamayı arzu eden bir kadın, Peygamber Efendimiz’in bu uyarısına önem vermelidir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Evliliğin bir gereği olarak, kocanın karısı üzerinde önemli hakları vardır.<br />
<br />
2- İşi ne kadar önemli olursa olsun, meşrû bir mâzereti yoksa, bir kadın kocasının beraber olma isteğini reddetmemelidir.<br />
İNSAN İNSANA SECDE ETSEYDİ...<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “İnsanın insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.” (Tirmizî, Radâ` 10. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 40; İbni Mâce, Nikâh 4)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in bu hadîs-i şerîfi söylemesine sebep olarak şöyle bir olay anlatılır:<br />
<br />
Muâz İbni Cebel radıyallahu anh Şam’dan veya Yemen’den döndüğü zaman, (Ebû Dâvûd’un rivayetine göre ise Kays İbni Sa`d Hîre’den döndüğü zaman) Resûl-i Ekrem’e secde etmek istemişti. Neden böyle davrandığını soran Hz. Peygamber’e:<br />
<br />
- Hristiyanlar reislerine ve kumandanlarına secde ediyorlardı. Ben de sizin buna daha lâyık olduğunuzu düşünerek secde etmek istedim, dedi.<br />
<br />
Bu hareketi doğru bulmayan Resûlullah Efendimiz, yukarıdaki hadîs-i şerîfi söyledi.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin sebeb-i vürûdu dediğimiz, söylenme sebebi hakkında şöyle bir rivayet daha vardır: Resûl-i Ekrem Efendimiz bir grup sahâbînin arasında otururken bir deve gelerek Efendimiz’e secde etmişti. Bunu gören sahâbîler:<br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Sana hayvanlar, ağaçlar bile secde ediyor. Sana asıl bizim secde etmemiz gerekir, dediklerinde Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:<br />
<br />
- “Rabbinize ibadet edin. Müslüman kardeşlerinize iyilik yapın. Bir kimsenin diğer kimseye secde etmesini emretmek isteseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim. Şayet bir kadına kocası, kendisini şu dağdan o dağa, o dağdan bu dağa taşımasını emretse, kadının bu emri yerine getirmesi gerekir” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 76).<br />
<br />
İki yol arkadaşından birinin ötekine başkan olması prensibi, dinimizde iyi geçinmeye, huzurlu ve uyumlu yaşamaya ne çok önem verildiğini gösterir. Aile de böyledir. Orada da karı koca, uzun bir yolculuğa çıkmış iki arkadaş gibidir. Birinin başkan olması, yuvanın huzuru için şarttır. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte erkeğin karısı üzerinde önemli haklarının bulunduğunu, kadının ona karşı saygıda kusur etmemesi gerektiğini, dine ters düşmeyen isteklerini yapması icab ettiğini belirtmiştir.<br />
<br />
İnsanın insana secde etmesinin çok yanlış ve mantıksız bir davranış olduğunu iyice belirtmek isteyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisine secde etmek isteyen sahâbîsine:<br />
<br />
- “Eğer benim kabrime gelseydin, oraya da secde eder miydin?” diye sordu.<br />
<br />
Sahâbî:<br />
<br />
- Hayır, secde etmezdim, diye cevap verdi.<br />
<br />
O zaman Kâinâtın Güneşi Efendimiz:<br />
<br />
- “Öyleyse bir daha böyle şeyler yapmayın”, buyurdu (Ebû Dâvûd, Nikâh 40).<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in bu ifadesini muhaddis Tîbî çok güzel açıklamıştır. Ona göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözünün mânası şudur:<br />
<br />
Bana tapacağınıza, hiçbir zaman ölmeyecek, saltanatı yok olmayacak Cenâb-ı Hakk’a secde edin. Zira şimdi benden çekinip saygı duyduğunuz için secde edecek, yarın yok olduğum zaman ise bundan vazgeçeceksiniz. Böyle mânasızlık olur mu? demek istemiştir (Azîmâbâdî, Avnü’l-ma`bûd, VI, 178).<br />
<br />
Bütün bu açıklamalar bize gösteriyor ki, bir kadının kocasına secde etmesi söz konusu değildir. Bununla beraber kadınların en çok itaat etmesi gereken kimseler de kocalarıdır. Zira ailenin geçimini üstlenen koca, karısını ve çocuklarını mutlu etmek için onun bunun kahrını çekmekte, nice kendini bilmez kimsenin ağız kokusuna katlanmakta, ailesini geçindirecek imkânı alın teri ve göz nûruyla kazanmaktadır. Böylesi fedâkâr kimseler her türlü sevgi ve saygıya lâyıktır.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Bir hanım kocasına son derece saygılı olmalı, ona olan görevlerini kusursuz yapmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
2- İnsan Allah’dan başka kimseye secde edemez. Şayet böyle bir şey uygun olsaydı, kadınların kocalarına secde etmesi istenebilirdi.<br />
<br />
3- İslâmiyet insana tapmayı yasaklamıştır.<br />
KOCASINI MEMNUN EDEN KADIN CENNETLİKTİR<br />
<br />
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kocasını memnun ederek ölen kadın cennetliktir.” (Tirmizî, Radâ` 10. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 4)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Şu ölümlü dünyada aile yuvasında huzuru yakalamak, erkeğin karısını, kadının da kocasını mutlu etmeye çalışmasıyla mümkündür.<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte, konuya sadece kadın açısından bakılmakta ve kocasını kendinden hoşnut ederek ölen bir kadının cennete gireceği belirtilmektedir. Cennet herkesin elde etmeyi düşlediği sonsuz mutluluk yuvasıdır. Bir kadın için bunun yolu, hayat arkadaşıyla güzel ve tatlı bir hayat sürmeyi hedef almak, böylece hem onu hem de kendini mutlu etmektir.<br />
<br />
Bu nasıl mümkün olur?<br />
<br />
Her erkek tabiatı, anlayışı, din ve dünya görüşü doğrultusunda karısından güzel davranışlar bekler. Becerikli bir hanım, kocasının huylarını, alışkanlıklarını ve kendinden beklediği davranışları kısa zamanda öğrenir. Atalarımızın dediği gibi “Aşını, eşini, işini bilir.” Meselâ evinin ve kendisinin temiz ve düzenli olmasına çalışır. Kocasını eve gelirken güler yüzle karşılar. İşe giderken onu güzel davranışlarla uğurlar. Yemeğini zamanında hazırlar; sofrada veya evinde kocasının sevip hoşlandığı şeyleri bulundurmaya gayret eder.<br />
<br />
Kocasının alıp eve getirdiklerini beğenmese bile, ilk anda hoşnutsuzluğunu göstermez. Ne kadar ince düşünceli olduğunu söyleyerek önce onu rahatlatır. Daha sonra uygun bir zamanı kollayarak o konudaki asıl görüşünü belirtir.<br />
<br />
Kocanın hoşnutluğunu kazanmak, bir kadın için çok önemli bir iştir. Bunu şu olayda bütün açıklığı ile görmek mümkündür:<br />
<br />
Ashâb-ı kirâmdan Esmâ binti Yezîd adında bir hanım vardı. Çok güzel konuşurdu. Birgün hanım sahâbîler Esmâ’yı aralarında temsilci seçerek Peygamber Efendimiz’e gönderdiler. Merak ettikleri bir konuyu ondan öğrenmesini istediler.<br />
<br />
Esmâ Resûl-i Ekrem’in huzuruna giderek şunları söyledi:<br />
<br />
- Anam, babam sana fedâ olsun, ey Allah’ın Resûlü! Ben kadınlar tarafından gönderilen bir elçiyim. Allah Teâlâ seni bütün erkeklere ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin Rabbine imân ettik. Fakat biz, kadınlar olarak, sizin evlerinizde kapanıp kalıyoruz. Sizin cinsî isteklerinizi tatmin ediyoruz. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, câmilere ve cemâatlere gitmek, hastalara gidip hatır sormak, cenazelerde bulunmak, defalarca hac edebilmek, bunlardan daha faziletli olarak da Allah yolunda savaşıp cihâd etmek gibi üstünlüklerle bizi geçmiş durumdasınız. Şurası da muhakkakki erkek kısmı hac veya umre etmek, kâfirlerle savaşmak üzere evinden çıktığı zaman mallarınızı biz koruyor, iplik eğirip elbiselerinizi dokuyor ve çocuklarınızı besliyoruz. O hâlde biz kadınlar, o hayırlı işlerin ecir ve sevabında sizlere ortak olamaz mıyız?<br />
<br />
Doğrusu Esmâ çok güzel konuşmuştu. Efendimiz onu sonuna kadar dikkatle dinledikten sonra yanında bulunan sahâbîlere dönerek:<br />
<br />
- “Siz, bir kadının dinî konulardaki sorularını bundan daha güzel ifade ettiğini hiç duydunuz mu?” diye sordu. Sonra da Esmâ’ya şunları söyledi:<br />
<br />
“Ey hanım! Şunu iyice anla ve seni gönderen hanımlara anlat ki, kadın kısmının kocasıyla iyi geçinip onun hoşnutluğunu kazanması, saydığın o değerli ibadetlerin hepsine denk olur.”<br />
<br />
Esmâ bu cevabı alınca çok sevindi ve “Lâ ilâhe illallah” diyerek oradan ayrıldı (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, VII, 19; Mehmed Zihni, Meşâhîrü’n-nisâ’, I, 36).<br />
<br />
Kadınların hatîbi diye tanınan ve katıldığı Yermük savaşında, söktüğü çadırın direğiyle dokuz Bizanslıyı öldüren Esmâ hâtunun müslüman kadınlara getirdiği bu mesaj çok önemlidir. Üzerinde iyi düşünmelidir.<br />
<br />
Demekki bir kadın, kendine düşen görevleri yerine getirmekle, erkeklerin binbir zahmetle yaptığı birçok ibadeti bizzat yapmış gibi sevap kazanır. Zira kadının asıl vazifesi, kocasını memnun etmektir.<br />
<br />
Aslına bakılırsa, kocasını mutlu etmek isteyen bir kadın, aynı zamanda kendisini de mutlu etmiş olur ve sonuç itibariyle iki mükâfatı birden kazanır: Hem dünyada mutluluk hem âhirette mutluluk.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadının en önemli görevi kocasını memnun etmektir.<br />
<br />
2- Kocasını mutlu eden bir kadın, doğrudan cennete girer.<br />
BİR KADIN KOCASINI ÜZERSE...<br />
<br />
Muâz İbni Cebel radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dünyada bir kadın kocasını üzerse, o kimsenin hûrilerden olan hanımı o kadına şöyle seslenir: - Allah canını alsın! Üzme onu! O senin yanında şimdilik misafirdir. Yakında senden ayrılıp bize kavuşacaktır.”  (Tirmizî, Radâ` 19. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 62)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Hûri, kara gözlü kadın demektir. Geniş gözlü ve gözünün akı bembeyaz, karası simsiyah olan kadınları anlatmak için kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın cennette mü’minlere ikram edeceği kadınlara Kur’ân-ı Kerîm’de “hûrin în” adı verilmekte [Duhân sûresi (44), 52-54; Tûr sûresi (52), 20; Rahmân sûresi (55), 72], iyi mü’minlerin cennette güzel bahçelerde, pınar başlarında eğlenecekleri, çeşit çeşit ipekler giyip karşılıklı oturacakları ve ceylan gözlü hûrilerle evlenecekleri belirtilmektedir. Hûrilerin en belirgin özellikleri, evlenecekleri erkek dışında kendilerine hiçbir insan eli değmemiş olmasıdır. Bir diğer özellikleri de eşlerinden başkasıyla ilgilenmemeleri, onların istek ve arzuları dışında bir şey yapmamalarıdır. İşte bu sebeple kocalarını inciten kadınların kaba davranışları onları üzmekte ve bu kadınlara hadiste belirtildiği şekilde seslenmeye mecbur etmektedir.<br />
<br />
“Yakında senden ayrılıp bize kavuşacaktır” cümlesindeki yakınlık ifadesi, dünya hayatının kısalığını ve bu hayat içinde insan ömrünün pek az bir yer işgal ettiğini belirtmek için söylenmiştir. Zira zamanla sınırlı olan herşey tükenmeye mahkûmdur. Âhiret hayatı ise sonsuz ve sınırsızdır.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte kadının kocasına iyi davranması, onu sayması ve ona karşı görevlerini yapması gerektiği anlatılmaktadır. Kocasına iyi davranmayan, ona eziyet eden ve canını sıkan kadınlardan Allah Teâlâ’nın hoşnut olmayacağı dile getirilmektedir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadınlar kocalarına iyi davranmalı, onları üzmemelidir.<br />
<br />
2- Eşler birbiriyle iyi geçinmeli ve eşiyle mutlu olmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
3- Cennet ve cennet nimetleri yaratılmış olup sahiplerini beklemektedir. Eşleri tarafından rahatsız edilen kimseler bunu düşünerek teselli bulmalıdır.<br />
ERKEKLERE, KADINLARDAN DAHA ZARARLI BİR FİTNE YOK<br />
<br />
Üsâme İbni Zeyd radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne sebebi bırakmadım.” (Buhârî, Nikâh 17; Müslim, Zikir 97, 98. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 31; İbni Mâce, Fiten 31)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
İlk bakışta hadîs-i şerîfin bütün kadınları fitne ve fesada yol açan uğursuz yaratıklar kabul ettiği sanılabilir. Hayır, Efendimiz böyle bir şey söylememiştir. Bu hadiste bazı problemli kadınlara işaret edilmekte, huysuzlukları sebebiyle onların erkekleri zor durumda bırakacakları belirtilmektedir.<br />
<br />
Şu âyet-i kerîme konumuza ışık tutmaktadır:<br />
<br />
“Ey imân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir” [Tegâbün sûresi (64), 14].<br />
<br />
Malını ve canını Allah yoluna adayan bazı mü’minleri, eşleri ve çocukları, daha çok duygularına hitap etmek suretiyle bu davranıştan vazgeçirebilirler. Sen ölürsen biz ne yaparız? Savaşa gitme, diyebilirler. Paranı boş yere harcama, çoluğunu çocuğunu düşün, diyerek erkeğin hayır yapmasına engel olabilirler. Sahip olduklarından daha fazlasını istemek suretiyle kocalarını gayri meşrû kazanmaya sevkedip günaha itebilirler.<br />
<br />
Rivayet edildiğine göre ashâb-ı kirâm devrinde bazı sahâbîlerin eşleri ve çocukları, “Eğer gidecek olursan biz sensiz ne yaparız?” bahânesiyle onların hicret etmesini geciktirmişlerdi. Bu gecikme yüzünden ne büyük mânevî kayıplara uğradıklarını anlayan o sahâbîler, hanımlarını ve çocuklarını cezalandırmaya kalkınca, onları daha hoşgörülü davranmaya ve affetmeye dâvet eden yukarıdaki âyet-i kerîme nâzil olmuştu. İşte kadınların erkekler için tehlike olacağı yönlerden biri budur.<br />
<br />
Meselenin önemli bir yönü daha vardır: Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere [Âl-i İmrân (3), 14], insan bazı dünya zevk ve nimetlerine düşkün olarak yaratılmıştır. Bunlardan biri, belki de birincisi iki cinsin birbirine olan meylidir. Bu ilginin ölçülü kullanılmaması, her iki taraf için de tehlike doğurur. Hadîs-i şerîfte bu tehlikeye erkeklerin dikkati çekilmekte, kadınlar konusunda dikkatli ve uyanık olmaları istenmektedir. Bu konuda 71. hadise de bakılabilir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Erkekler, dikkatli olmadıkları takdirde, daha çok kadınlar sebebiyle günaha girerler.<br />
<br />
2- Bir erkek Allah’ın ve Peygamber’in buyruğunu ihmâl edecek kadar bir kadına bağlanmamalıdır.<br />
<br />
3- Kadın, erkekleri günaha sokan suç aracı olmaktan ve “en zararlı varlık” yaftasını almaktan şiddetle sakınmalıdır.<br />
<br />
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kadın ve Erkeğin Görevlerini Anlatan Âyet ve Hadisler</span></span><br />
<br />
İslam'da kadın ve erkeğin birbirlerine karşı görevlerini konu edinen ayet ve hadis-i şerifleri, açıklamalarıyla beraber Riyazü's Salihîn'den yararlanarak bir araya getirdik.<br />
<br />
Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı görevlerini anlatan âyet ve hadisler...<br />
KUR’AN’DA KADIN VE ERKEĞİN BİRBİRLERİNE KARŞI GÖREVLERİ <br />
<br />
“Kadınlarla iyi geçinin.” (Nisâ sûresi, 19)<br />
<br />
İnsanlarla iyi geçinmek için önce onlara güzel ve tatlı söz söylemek, sonra da elden geldiğince iyi ve nâzik davranmak gerekir. Peygamber Efendimiz’in ortaya koyduğu ölçüye göre insanların en hayırlısı, aile fertlerine karşı iyi davrananlar, onlarla iyi geçinenlerdir.<br />
<br />
Bu ölçüyü iyice pekiştirmek isteyen Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, aile fertlerine en iyi davranan kimsenin kendisi olduğunu belirtmiştir (Tirmizî, Menâkıb 63; İbni Mâce, Nikâh 50). Resûlullah Efendimiz’in hanımlarıyla gülüp şakalaşması, akşamları zaman zaman hanımlarından birinin evinde diğer eşlerini de toplayıp onlarla birlikte yiyip içmesi, şakalaşması, Hz. Âişe ile -bilindiği kadarıyla- iki defa koşu yapması, Habeşlilerin gösterilerini seyretmeye onu dâvet etmesi ve hatta zaman zaman hanımlarının kaprislerine katlanması âyet-i kerîmede tavsiye edilen iyi geçimin en güzel örnekleridir.<br />
<br />
Kadınlara iyi davrananların değerli kişiler, kötü davrananların ise âdî kimseler olduğu; insanın evinde çocuk gibi, fakat dışarıda erkek gibi davranması gerektiği İslâm büyükleri tarafından ortaya konmuş sağlam ölçülerdir.<br />
<br />
“Hanımlarınız arasında adaleti sağlamak için ne kadar uğraşsanız da bunu başaramazsınız. Bâri onlardan birine aşırı gönül verip de ötekini kocası yokmuş gibi büsbütün ortada bırakmayın. Eğer iyilik yapar ve günahtan sakınırsanız, Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisâ sûresi, 129)<br />
<br />
Birden fazla kadınla evlenen kimse, eşleri arasında adaleti ve eşitliği sağlamak zorundadır. Yemelerinde, içmelerinde, giyim ve kuşamlarında fark gözetmeyecektir. Herbirinin yanında aynı miktarda kalacaktır. Bunları yapmak zaten o kadar zor değildir. Fakat eşleri aynı derecede sevmek mümkün değildir. Sevgiyi aynı oranda paylaştırmak insanın tabiatına da aykırıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenen erkeklere, eşlerini aynı derecede sevme mecburiyetini getirmemiştir.<br />
KADIN VE ERKEĞİN BİRBİRLERİNE KARŞI GÖREVLERİ İLE İLGİLİ HADİSLER<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.” (Buhârî, Enbiyâ 1, Nikâh 80; Müslim, Radâ’ 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ` 11, Tefsîru sûre (9) 2; İbni Mâce, Nikâh 3)<br />
<br />
Buhârî ile Müslim’deki diğer bir rivayete göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin.”  (Buhârî, Nikâh 79; Radâ` 65) Müslim’deki bir başka rivayete göre ise Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın. Kadının kırılması da boşanmasıdır.”  Müslim, Radâ` 59<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Kadının neden yaratıldığı konusu çok tartışılmıştır. Aslında bir insan olarak kadının da tıpkı erkek gibi topraktan yaratıldığında şüphe yoktur. İslâm âlimlerinin bu konu üzerinde uzun uzun durmasının sebebi, Peygamber Efendimiz’in bu hadisidir.<br />
<br />
Hz. Peygamber “kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır” derken acaba bunu gerçek mânasında mı söylemiştir? Yoksa bu sözle kadının hırçınlığını ve istenen kıvama zor geldiğini mi anlatmak istemiştir? İşte bu soruların kesin cevabı bilinmemektedir. Siyer âlimi İbni İshâk’ın haber verdiğine göre Peygamber Efendimiz’in amcasının oğlu Abdullah İbni Abbas:<br />
<br />
“Havvâ Âdem aleyhisselâm uyurken, onun sol tarafındaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır” demiş (ibni Hacer, Fethü’l-bârî, IX, 219). Fakat güvenilir hadis kitaplarında bu konuda doyurucu bilgi yoktur. Erkekle kadının yaratılışını Kur’ân-ı Kerîm şöyle anlatmaktadır:<br />
<br />
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini meydana getiren, ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının” [Nisâ sûresi (4), 1].<br />
<br />
Bu âyet Hz. Havvâ’nın Hz. Âdem’den yaratıldığını bildirmekle beraber, onun kaburga kemiğinden meydana getirildiğini haber vermiyor. Bizi bu konuda tereddüde sevk eden husus Peygamber Efendimiz’in:<br />
<br />
“Kadın tıpkı kaburga kemiği gibidir. Kemiği doğrultayım dersen kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle faydalanabilirsin” buyurmasıdır. Acaba Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadisiyle şunu mu anlatmak istemiştir:<br />
<br />
Kadın kaburga kemiğinden yaratıldığı için huyu da kaburga kemiği gibi biraz eğricedir. Ona istediğiniz şekli veremezsiniz!..<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin bize öğretmek istediği nedir?<br />
<br />
Efendimiz bize kadının yaratılışına dair biyolojik bilgi vermek istememiştir. Bize kadınla nasıl geçinmek gerektiğini anlatmıştır. Dövmekle sövmekle kadını arzu edilen şekle koymanın mümkün olmayacağını belirtmiştir. Hiddet ve şiddet yerine, ülfet ve şefkat yolunu tutmayı tavsiye etmiştir. Kadına ancak bu yolla yaklaşmanın ve ona tesir etmenin mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Aile yuvasının huzuru, ailedeki fertlerin saâdeti için tutulacak yol budur. Fakat kadının dünyasına ve âhiretine zarar verecek hususlarda doğruyu anlatmak ve ona yardımcı olmak gerekir. Zaten Allah Teâlâ, doğruyu bulmakta aile fertlerinin birbirine yardımcı olmasını tavsiye ederek “kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz” [Tahrîm sûresi (66), 6] buyurmaktadır.<br />
<br />
Bazı âlimler hadîs-i şerîfteki: “Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır” ifadesini, kadının en problemli tarafı dilidir, şeklinde yorumlamışlardır. Kadının cehenneme dili yüzünden gireceğini belirten şu hadîs-i şerîf bu yorumu desteklemektedir:<br />
<br />
“Siz çok lânet eder ve kocanızın iyiliklerini görmezden gelirsiniz”  (Buhârî, Hayız 6). Lânet ve iyiliği inkâr dille yapılır. Kocasının maddî durumunu düşünmeden konu komşuda gördüğünü kendi evinde de isteyen, dediği olmazsa hırçınlaşan, aile sırlarını olur olmaz kimselere açan, sağda solda dedi kodu yapan kadın bütün bu kötü davranışları diliyle yapar. Şu hâle göre “kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır” sözünü dil olarak anlamak mümkündür.<br />
<br />
    Hadisten öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Erkekler kadınlardaki bazı kaprislerin tabii olduğunu düşünerek onlara karşı anlayışlı davranmalıdır.<br />
<br />
2- Kadında kusur olarak görülen hususları düzeltmeye kalkmak, aile içinde huzursuzluğa ve dolayısıyla mutsuzluğa yol açabilir. Bu sebeple en iyisi, bağışlanabilecek kusurlara göz yummaktır. “Kadınlarla iyi geçinin” âyetiyle emredilen de budur.<br />
PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLİLİKLE İLGİLİ NASİHÂTLERİ<br />
<br />
Abdullah İbni Zem`a radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm’ı birgün hutbe okurken dinledi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Sâlih aleyhisselâm’ın dişi devesinden ve onu öldüren adamdan bahsederek: “Onların en azgını ileri atıldı” âyetini okudu ve Semûd kavminde gücü kuvveti ile tanınan ve son derece fena olan bir adam deveyi öldürmek için ileri fırladı, diye açıkladı. Sonra kadınlardan bahsetti. Onlar hakkında nasihat ederek şöyle buyurdu: “Sizden biriniz karısını köleyi döver gibi dövmeye kalkışıyor. Belki de o akşam onunla aynı yatakta yatacaktır.” Sonra yellenmeden ötürü gülmemelerini tavsiye ederek şöyle buyurdu: “İnsan bizzat kendisinin de yaptığı bir şeye ne diye güler?” (Buhârî, Tefsîru sûre (91)1; Müslim, Cennet 49. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre 91; İbni Mâce, Nikâh 51)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu hutbesinde üç konuya temas ettiği görülmektedir.<br />
<br />
Birinci konu, Semûd kavminden bazılarının yaptığı azgınlıklardır. Semûd kavmi Hicr şehrinde oturuyordu. Onlara peygamber olarak Sâlih aleyhisselâm gönderilmişti. Sâlih peygamberi dinlemediklerini görünce Allah Teâlâ onları önce dişi bir deve ile imtihan etti. Görünüşte diğer develerden farkı olmayan bir deveyi mûcizevî bir şekilde onlara gönderdi. Şehirde bir kuyu vardı. Herkes içme suyunu buradan sağlıyor, hayvanlarını bu kuyudan suluyordu. Sâlih aleyhisselâm’ın onlara bildirdiği ilâhî emre göre kuyudan birgün deve içecek, ertesi gün kuyuyu kendileri kullanacaklardı. Devenin kuyudaki suları bir defada içip bitirmesi Semûd halkını pek öfkelendiriyordu. Bu azgın insanlardan birkaç tanesi bir araya gelerek:<br />
<br />
Bu iş böyle gitmez. Bu deve kuyunun suyunu içip kurutuyor. Hayvanlarımız susuz kalıyor. En iyisi hem bu deveyi, hem Sâlih’i, hem de ona iman edenleri öldürelim diye anlaştılar.<br />
<br />
Efendimiz, diğer rivayetlerden öğrendiğimize göre, deveyi öldüren kimseyi bu hadisin râvisi Abdullah İbni Zem`a’nın dedesi Ebû Zem`a’ya benzetti. Ebû Zem`a’nın adı Esved olup müslümanlarla alay ederdi. Aşere-i mübeşşereden Zübeyr İbni Avvâm’ın amcasıydı. Oğlu Zem’a Bedir Gazvesi’nde müşriklerin safında canverdi. Onun oğlu ve hadisimizin râvisi ise çok değerli bir sahâbî idi. Ölüden diriyi yaratan Allah, onların soyundan böyle değerli bir insan çıkarmıştı. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Sâlih’in devesini öldüren günahkâr adamın tıpkı Ebû Zem`a gibi güçlü kuvvetli ve kavminin içinde sözü dinlenen biri olduğunu söyledi ve onun deveyi öldürmek için nasıl ileri atıldığını tasvir etti.<br />
<br />
Neml sûresinin 48-52. âyetlerinde anlatıldığı üzere Sâlih peygamber ile ona iman edenler aleyhindeki komplo sonuç vermedi. Allah Teâlâ peygamberiyle birlikte dört bin mü’mini kurtardı; Semûd diyarını da içindeki imânsızlarla birlikte helâk etti.<br />
<br />
Efendimiz’in temas ettiği ikinci konu, kadınların haksız yere dövülmesidir. Birbirine gönül vermiş, birbirinin mahremiyetine girmiş, dert ve sıkıntılara birlikte göğüs germiş iki hayat arkadaşının birbirini anlayıp hoş görmesi gerekir. Bir erkeğin eşini dövmesi demek, huzurunu kendi elleriyle yok etmesi demektir. İnsan dış âlemin sıkıntılarından kaçarak huzur bulma arzusuyla sığındığı bir yuvayı nasıl yıkabilir? Bu ne kadar mânasız bir davranıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz burada, aile ilişkilerinde psikolojik duyguların ihmâl edilemeyeceğine temas etmekte ve belki de aynı gece beraber olacağı eşini insan nasıl dövebilir? diye hayretini belirtmektedir.<br />
<br />
Ahlâk dışı bir hareket yapan kadını, aşırı olmamak şartıyla ve onu yola getirmek düşüncesiyle dövmeye Allah Teâlâ izin vermiştir [Nisâ sûresi (4), 34]. Peygamber Efendimiz işte bu izne dayanarak kadının bir miktar hırpalanmasına göz yummuştur. Fakat kendisi hayatı boyunca hiçbir hizmetçiyi dövmemiş, hiçbir hanımına tokat atmamış, hiçbir kimseye eliyle vurmamıştır. Bunu on yıllık eşi Hz. Âişe söylemektedir (İbni Mâce, Nikâh 51).<br />
<br />
Kadını dövmek şöyle dursun, kocasının ona küsmesini bile doğru bulmayan bir Peygamber’in kadının birazcık hırpalanmasına izin vermesinin önemli bir sebebi vardır. O da öğütten ve yumuşak davranıştan anlamayan bazı kadınları, yine onların yuvalarını korumak maksadıyla anlayacakları biraz sert bir yöntemle eğitmektir. Konuya 278 ve 281. hadislerde tekrar temas edilecektir.<br />
<br />
Hadisimizdeki, “Kadını köle döver gibi dövmeyiniz”, emrine bakarak, dinimizin köleyi dövmeye izin verdiği sanılmamalıdır. Köleyi efendisinin kardeşi sayan bir din, onun ezilmesine nasıl izin verebilir? Bu ifadeyle Efendimiz, kadının hür olduğunu, ona köle muamelesi yapılamayacağını anlatmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz daha sonra bir görgü kuralına temas etmiş, yellenme gibi tabii bir olayı alay konusu yapmamak gerektiğini söylemiş, yellenen kimseyi de utandırmanın doğru olmayacağına işaret etmiştir.<br />
<br />
Büyük velîlerden Hâtem-i Esam hazretleri’nin bu konudaki bir hâli pek ibretlidir. Söylendiğine göre onun sağır anlamındaki Esam lakabını almasına şu olay sebep olmuştur: Bir kadın Hâtem’e bir mesele sormak üzere gelmişti. İnsan hâli bu ya, kadıncağız elinde olmadan yelleniverdi. Sonra da yaptığına pek utandı, âdeta perişan oldu. Yer yarılsa da dibine geçsem, diye düşündü. Fakat Hâtem-i Esam hazretleri kadını utandırmamak için bu sesi duymamış görünerek:<br />
<br />
Biraz yüksek sesle konuş kızım, duyamıyorum. Kulağım ağır işitiyor, deyince kadın rahatladı. Sanki dünyalar onun oldu. Hâtem’in gerçekten ağır işittiğini zannederek sevindi. Büyük veli, kadının izzet-i nefsini korumak için daha sonraları da sağır taklidi yapmaya devam etti ve bu yüzden Esam diye şöhret buldu.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadınları eğitmek için öğüt ve nasihat yolunu tutmalıdır.<br />
<br />
2- Yaratılışları gereği tatlı dilden değil, zorbalıktan anlayan bazı kadınları, yüzlerine vurmamak ve bir yerlerini incitmemek şartıyla eğitme yoluna gitmek mümkündür.<br />
<br />
3- Kendisinde de bulunan hâlleri başkalarında görünce insan gülmemeli ve bunu alay konusu yapmamalıdır.<br />
KADINLARINIZA KİN BESLEMEYİN!<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”  (Müslim, Radâ` 61)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Dünyada kusursuz insan yoktur. Her insanın mutlaka birçok kusuru vardır. “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” atasözü bu gerçeği dile getirmektedir.<br />
<br />
Kadın da bir insan olduğuna göre, elbette onun da kusurları bulunacaktır. “Kusursuz güzel olmaz” denmiştir. İnsan mükemmel yaratılmamıştır. Mükemmel olan sadece Allah Teâlâ’dır. Durum böyle olunca, karısında gördüğü kusurları büyüterek ondan nefret etmeye kalkan bir kimsenin bu davranışı normal sayılamaz. Pireyi deve yaparak hayat arkadaşını tenkid etmek, insaf ölçülerine sığmaz. Kendi hatalarını görmeyen, ele çuvaldızı batırmadan önce kendine iğneyi batıramayan kimse haklı bulunamaz. İşte bu sebeple insan, bazı davranışlarını beğenmediği için karısına haksızlık etmemelidir. Onun beğendiği yanlarını hesaba katmalı, iyi taraflarını görmeye çalışmalıdır. Meselâ şöyle düşünmelidir:<br />
<br />
Karım biraz hırçın ama, doğrusu dindar kadındır.<br />
<br />
O kadar güzel değil ama, namuslu kadındır.<br />
<br />
Benim istediğim kadar becerikli değil ama, güzel kadındır.<br />
<br />
Meseleye bir de kadın yönünden bakalım. Aynı gerekçeler şüphesiz kadın için de geçerlidir. O da durup dururken kocasını küçümsemeye kalkmamalıdır. Beğendiği bir kimsenin meziyetlerini eşinde görememek, ona kocasını beğenmeme hakkını vermez. Çünkü Allah Teâlâ insanları yaratırken herbirine değişik özellikler vermiştir. Bazılarına da bizim bilemediğimiz sebeplerle, birkaç özellik birden lutfetmiştir. O’nun her işinde bir hikmet bulunduğu şüphesizdir. Bize düşen O’nun adaletine inanmak, hiçbir kuluna haksızlık etmeyeceğini kesinlikle bilmektir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz eşlerin birbirine düşmanca duygular beslemesini yersiz bulmaktadır. Birbirinin iyi yanlarını görmeye çalışmak artık fayda vermiyorsa, karşılıklı sevgi ölmüşse, eşlerden biri ötekinden soğumuşsa, demekki yuvada ciddi bir problem vardır. Yapılacak iş bu kördüğümü çözmektir. Sevgi bağlarının koptuğu bir evliliği zorla götürmek zaten doğru değildir. İki tarafa da cehennem azâbı yaşatmanın anlamı yoktur. Dünyanın sonu gelmediğine göre, herkes huyunu suyunu beğendiği ve aradığı özellikleri kendinde bulduğu bir başkasıyla evlenir, olur biter.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Eşinin bazı özelliklerini beğenmeyen kimse, onun diğer güzelliklerini görmeye çalışmalıdır.<br />
<br />
2- Bu konuda peşin hükümlü olmayanlar, eşlerinin iyi yanlarını görebilirler. Çünkü herkesin hem kötü, hem de güzel yanları vardır.<br />
<br />
3- Ailede bir anlaşmazlık olunca insan hisleriyle hareket etmemeli, aklını hakem yapmalıdır.<br />
İSLAM'IN KADINI EZDİĞİNİ SÖYLEYENLERE CEVAP!<br />
<br />
Muâviye İbni Hayde radıyallahu anh şöyle dedi: - Yâ Resûlallah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: -”Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, yaptıkları işin ve kendilerinin çirkin olduğunu söylememek, onları yataklarında yalnız bırakmak gerekirse, bu işi sadece evde yapmaktır.” (Ebû Dâvûd, Radâ` 41. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 3)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
İslâmiyet’in kadını ezdiğini ve ona değer vermediğini ileri sürenlere bu hadisi göstermelidir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem Efendimiz kadının en vazgeçilmez ihtiyaçları olan yeme ve giyinme problemlerine öncelikle çözüm getirmektedir. Zira Peygamber Efendimiz’in yaşadığı devirde kadın pek önemsenmezdi. Dolayısıyla bu iki hayâtî ihtiyacı da gerektiği şekilde temin edilmezdi. Peygamberler sultanı bu ifadesiyle yeme içme, giyinip kuşanma gibi zaruri ihtiyaçlar bakımından erkekle kadın arasında fark bulunmadığını belirtmekte, herkesin karısını, kızını toplumdaki yerine göre yedirip içirme ve giydirme zorunda olduğunu ortaya koymaktadır.<br />
<br />
Kadının maddî ihtiyaçlarına çözüm getirdikten sonra onun rûhî cephesini ele almaktadır. Erkekleri, kadının hassas ruh dünyasına saygılı olmaya çağırmakta ve kadın psikolojisinin erkekten farklı ve daha hassas olduğuna dikkatleri çekmektedir. Kadın gönlünü hesaba katmayan, onu incitip kıran ve mânevî dünyasını alt üst eden kaba davranışlardan sakındırmaktadır.<br />
<br />
Kadını mânen yıpratan ve onu derinden yaralayan en acı söz, yüzüne karşı çirkin olduğunu söylemektir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz böyle ağır ve kaba sözlerle, onun kadınlık gururunun rencide edilmesine izin vermemektedir. Evlenmeden önce her iki tarafın birbirini beğenme veya beğenmeme hakkı vardır. Ama evlendikten sonra bu konuyu tekrar gündeme getirmenin bir mânası yoktur.<br />
<br />
Bir de kadının elinde olmayan bazı sebeplerle tabii güzelliği zaman zaman gölgelenebilir. Özel hâli ve gebeliği gibi gelip geçici durumlar buna yol açabilir. Ama bu durumlar kadının elinde olmayan, ona Allah tarafından verilen özelliklerdir. Meselenin şu yönü de unutulmamalıdır: İnsanlara kendini şekillendirme özelliği verilmemiştir. Herkesin yüzünü dilediği gibi yaratan Allah Teâlâ’dır. Allah’ın yaptığı bir işi, bir tasarrufu beğenmemeye kalkmak büyük küstahlıktır.<br />
<br />
Yüze vurmaya gelince, bu yasak sadece kadınlar için değil, çocuklar ve köleler için bile geçerlidir. Hatta Peygamber Efendimiz hayvanların yüzlerini dağlamayı şiddetle yasaklamıştır. Zira yüz insan şahsiyetinin simgesidir. Yüze vurmak, insana saygı göstermemek demektir. Kaldı ki, kadın için yüz ayrı bir önem taşır. Zira güzelliğini canlı tutmak üzere kadının en fazla ihtimam gösterdiği organı yüzüdür.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin işaret ettiği bir diğer husus da, karısına darılıp ayrı yatmak zorunda kalan bir erkeğin, bu cezayı evin dört duvarı arasında uygulamasıdır. Çünkü bu sırrın ifşa edilmesi kadının izzet-i nefsini son derece zedeler. Öte yandan yuvanın yıkılmasını isteyen bazı fesatçılara, dedi koducu kimselere fırsat verilmiş olur. “Kol kırılır yen içinde” diyenler ne güzel söylemiştir. Evliliği sona erdirmeyi gerektiren bir durum olmadıkça, dostları üzen, düşmanları sevindiren bir davranışta bulunmamalıdır.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Evin reisi olan erkek, yeme içme, giyip kuşanma konularında karısını kendisinden farklı tutmayacaktır.<br />
<br />
2- Yüz insanın en değerli organı olduğu için erkek karısının yüzüne vurmayacaktır.<br />
<br />
3- Çirkin olduğunu söylemek kadını çok üzen bir suçlamadır. Erkek böyle bir kaba davranışla karısının gönlünü kırmayacaktır.<br />
<br />
4- Karısından ayrı yatarak onu cezalandırmaya kalkan bir erkek, bu işi kendi evinde yapacak ve böylece sırlarını kimseye duyurmayacaktır.<br />
EN HAYIRLINIZ KADININA KARŞI HAYIRLI OLANDIR<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.” (Tirmizî, Radâ` 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; İbni Mâce, Nikâh 50)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Herşeyin en iyisi, bir ölçüye vurularak anlaşılır. Altının, gümüşün hası da böyle bilinir. İyi mü’min olmanın ölçüsü, iyi huylu olmaktır. Huyu güzel olmayanın imânı noksan olur. İnsanlara iyi davranan, herkese iyilik düşünen, hatır gönül yıkmamak için gayret sarfedenler iyi huylu insanlardır. Peygamberler, veliler ve iyi müslümanlar kabalıkları hoşgörmeye ve insanlara katlanmaya çalışırlar. Uğradıkları sıkıntıları büyütmezler. Câhillerin kaba davranışları onların şefkat ve merhamet duygularını zedelemez. İşte bu sebeple en olgun imân, öyle kimselerde bulunur.<br />
<br />
Hasan-ı Basrî hazretleri güzel ahlâkı bir cümleyle şöyle anlatır.<br />
<br />
“Güzel ahlâkın esası, iyiliği yaygınlaştırmak, kimseyi rahatsız etmemek ve güler yüzlü olmaktır.”<br />
<br />
Mükemmel imânın ölçüsü iyi huy olduğu gibi, hayırlı olmanın ölçüsü de kadınlara iyi davranmaktır. Bunu bir başka hadîs-i şerîfinde Efendimiz şöyle belirtir:<br />
<br />
“Hayırlınız, aile fertlerine hayırlı olandır. Ailesine en hayırlı olanınız benim”  (İbni Mâce, Nikâh 50).<br />
<br />
Demekki hayırlı insan, ailesine iyi davranan, onlara karşı eli açık olan, hoşgörüsü ve güler yüzüyle onları memnun eden kimsedir. Böyle olmayanlar ise hayırsız kimselerdir.<br />
<br />
Öyleleri vardır ki, dışarıda herkese karşı hoşgörülü, nâzik ve yumuşaktır. Fakat eve gelince sanki maskeleri düşer, dünyanın en kaba, en asık suratlı ve en müsâmahasız insanı olup çıkarlar. İşte bu hâl hayırsızlığın tipik örneğidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in evindeki hâlini dikkate alan İmâm Mâlik çok güzel bir prensip ortaya koymuştur. Der ki:<br />
<br />
“Bir kimse kendisini aile fertlerine, dünyanın en sevimli insanı olarak kabul ettirmelidir.”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in hanımlarına karşı davranışlarını göz önünde bulundurarak, hayırlı bir insanın evinde nasıl davranması gerektiğini şöyle özetleyebiliriz:<br />
<br />
1- Bir koca, hanımına duyduğu sevgiyi zaman zaman dile getirmeli, ona yapmayı düşündüğü iyiliklerden sözetmelidir.<br />
<br />
2- Eski yeni birtakım meseleleri sohbet konusu yapmalı; gördüğü, duyduğu, okuduğu faydalı bilgileri hanımına anlatmalıdır.<br />
<br />
3- Zaman zaman şakalar yapmalı, mizâhî konulara yer vermeli, evin içinde samimi bir hava meydana getirmelidir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz hayatının muhtelif dönemlerinde Hz. Âişe ile koşular yapmıştır. Bu yarışlarda ilk zamanlar Efendimiz’i geçen Âişe annemiz, daha sonraları kilo aldığı için Efendimiz onu geçmiş ve “Bu, o yarışın rövanşıdır” diye şaka yapmıştır (Ebû Dâvûd, Cihâd 61).<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- İnsan evinde güler yüzlü olmalı; karısına iyi davranmalı ve onu anlayışla karşılamalıdır.<br />
<br />
2- Hz. Peygamber hanımlarına iyi davranır, nazlarını çeker, onları kırmazdı.<br />
KADINLARI DÖVMEYİN!<br />
<br />
İyâs İbni Abdullah İbni Ebû Zübâb radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: - “Kadınları dövmeyiniz” buyurmuştu. Hz. Ömer Peygamber aleyhisselâm’ın huzuruna çıkarak: - Kadınlar kocalarını dinlemez oldular, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kadınların dövülmesine izin verdi. Bu defa birçok kadın Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarına gelerek kocalarını şikâyete başladılar. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: -”Birçok kadın Muhammed ailesine gelerek kocalarını şikâyet ediyorlar. Kadınlarını döven o kimseler, sizin hayırlınız değildir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh 42. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 51)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
“Kadınları dövmeyiniz” diye tercüme ettiğimiz hadîs-i şerîfin asıl metni: “Allah’ın câriyelerini dövmeyiniz” şeklindedir. Bilindiği gibi erkek kölelere abd, kadın kölelere câriye denir. Bu ifadesiyle Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkes Allah’ın kuludur; erkekler onun kölesi, kadınlar da câriyesidir, demek istemiştir.<br />
<br />
Köleler himâye edilmesi gereken kimselerdir. Onlar birer Allah emânetidir. Dövülemedikleri gibi, kendilerine hakaret de edilemez. Allah’ın câriyesi sayılan kadınlar da birer ilâhî emânettir. Onlara bu gözle bakılmalı ve birer ilâhî emânet gibi korunmalıdır. Görüldüğü üzere câriye sözü kadınları küçümsemek için değil, tam aksine onları himâye etmek için özellikle kullanılmıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz kadınları dövmeyi yasaklayınca, erkekler onlara karşı daha anlayışlı oldular. Fakat bazı kadınlar arkalarında Peygamber desteğini görünce şımardılar. Kocalarına karşı cür’etkâr davranmaya başladılar.<br />
<br />
Hz. Ömer bu hâli Resûl-i Ekrem’e arzetti. Resûlullah Efendimiz de âyet-i kerîmedeki dövme iznine bakarak kadınların dövülmesine izin verdi. Bu defa da erkekler aşırı davrandılar ve kadınları hırpaladılar. Kadınlar tekrar Peygamber aleyhisselâm’a sığınmak zorunda kaldılar ve kocalarını bir daha şikâyet ettiler. İşte o zaman merhametli Efendimiz, mecbur kalındığında kadınlar dövülebilir; fakat onlara sabredip katlanmak daha iyi bir davranıştır, buyurdu.<br />
<br />
Bu olay da bize gösteriyor ki, insanoğlu aşırılıktan kurtulamıyor. Kadınlar da, erkekler de orta yolu kolay kolay bulamıyorlar. Peygamber desteğini yanlarında hisseden bazı hanım sahâbîlerin erkeklere kafa tutmaya başlaması, buna karşılık kadınları dövme izni alınca, bazı sahâbîlerin fırsatı ganimet bilip ölçüyü kaçırması ne kadar ibretlidir!..<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in yukarıdaki buyruklarından anlaşılan şudur:<br />
<br />
    Karı kocanın iyi geçinmesi esastır.<br />
<br />
    Eşlerin birbirine karşı görevini yapması şarttır.<br />
<br />
    Kadının bir kusuru görüldüğünde onu dövmek yiğitlik ve erkeklik değildir.<br />
<br />
    Erkeklere verilen kadını hırpalama izni, hassas bir reçetedir. Bu sebeple gerektiğinde yeterli dozda alınacaktır.<br />
<br />
Mizacının sertliğini bildiğimiz ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’den kadınları dövme iznini bizzat aldığını gördüğümüz Hz. Ömer’in bu konuda nasıl davrandığını büyük âlim Zehebî şöyle anlatır:<br />
<br />
Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında bir adam, davranışlarını beğenmediği karısını şikâyet etmek üzere halifenin evine gelir. Kapının önüne oturur ve Hz. Ömer’in çıkmasını bekler. Derken içeriden bir gürültü kopar. Hz. Ömer’in hanımı koca halifeye bağırıp çağırmakta ve fakat Hz. Ömer ağzını açıp da karısına tek kelime söylememektedir. Bu hâli gören kapıdaki zavallı boynunu bükerek: “Bütün şiddetine ve sertliğine rağmen, üstelik mü’minlerin emiri iken Ömer’in hâli böyle olursa, benim derdime nasıl çâre bulabilir” diye düşünür ve kalkıp giderken Hz. Ömer dışarı çıkar. Adamın arkasından:<br />
<br />
"- Hayrola, derdin neydi?" diye seslenir. Adam da der ki:<br />
<br />
"- Ey mü’minlerin emiri! Karımın kötü huylarını ve bana olan saygısızlığını şikâyet etmek üzere gelmiştim. Senin karının da sana karşı olmadık sözler söylediğini duyunca vazgeçip geri döndüm ve kendi kendime: Mü’minlerin emiri karısıyla böyle olunca, benim derdime nasıl devâ bulacak?" dedim.<br />
<br />
O zaman Hz. Ömer adama şunları söyledi:<br />
<br />
"- Kardeşim, karımın benim üzerimdeki hakları sebebiyle ona katlanmaya çalışıyorum. Zira o benim hem aşcım, hem fırıncım, hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Halbuki o bütün bunları yapmak zorunda değildir. Üstelik gönlümün harama meyletmesine engel olan da odur. Bu sebeple onun yaptıklarına katlanıyorum." Bu sözleri duyan adam:<br />
<br />
"- Ey mü’minlerin emiri! Benim karım da aynen öyle", dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Hz. Ömer adamı:<br />
<br />
"- Haydi kardeşim, karına katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayana kadar geçiyor!"diye teselli etti (Zehebî, el-Kebâir, s. 179).<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadınlar erkeklere Allah’ın emanetidir.<br />
<br />
2- Huysuzluk yaptıklarında, eğitmek maksadıyla dövülebilirler. Fakat onları gereksiz yere dövmek yanlıştır, günahtır.<br />
<br />
3- Kadınları dövenler, dar gönüllü, sabırsız ve hayırsız kimselerdir.<br />
EN HAYIRLI VARLIK DİNDAR KADINLARDIR<br />
<br />
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır.”  (Müslim, Radâ` 64. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 15; İbni Mâce, Nikâh 5)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
En çok tekrar ettiğimiz sözlerden biri “yalan dünya” deyimidir. Yalan olduğunu bildiğimiz dünya ve onun geçici menfaatleri, çoğu zaman bizi oyuna getirir veya biz onun oyununa gelmek isteriz.<br />
<br />
Hadisimizde geçen “dünya bir metâdır” sözü, bir âyet-i kerîmeden alınmadır. Âyette şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten kalınacak yurttur” [Mü’min sûresi (40), 39].<br />
<br />
Metâ`, satılık kumaş, kullanılacak âlet ve edevât mânalarına geldiği gibi, dilimizde matah diye de ifâde edilen mal ve eşya mânasına da gelir. Dünya metâının çok değersiz, aldatıcı ve oyalayıcı olduğu birçok âyet-i kerîmede ortaya konmuştur. Peygamber Efendimiz de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bu gerçeği pek çarpıcı misâllerle anlatmıştır. Bu misâllerden biri şudur:<br />
<br />
Kâinâtın Güneşi Efendimiz birgün çarşıya çıkmıştı. Onu görenler etrafını aldılar. Yolda giderken küçük kulaklı bir oğlak ölüsüne rastladılar. Efendimiz oğlak ölüsünü kulağından tutarak yanındakilere:<br />
<br />
- Bunu bir dirhem karşılığında kim almak ister? diye sordu.<br />
<br />
Sahâbîler:<br />
<br />
- Daha az paraya bile almayız. O ne işe yarar ki? dediler.<br />
<br />
Efendimiz sormaya devam etti:<br />
<br />
- Pekâlâ bedava verilse alır mısınız?<br />
<br />
- Hayır, dediler. Aslında bu diri de olsa, kulakları küçük olduğundan kusurlu sayılır. Onun ölüsünü ne yapalım?  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:<br />
<br />
- “Bu oğlak size göre nasıl değersiz ise, vallahi dünya da Allah katında bundan daha değersizdir” (Müslim, Zühd 2).<br />
<br />
Hiçbir şekilde gönül bağlamaya değmeyen bu dünyanın en değerli varlığı, Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından dindar kadın olarak belirtilmiştir. Zira erkeğini bu değersiz dünya hayatına kapılıp mahvolmaktan koruyan dindar kadındır. Böyle asil bir varlık, kocasını hem şehvet girdabında boğulmaktan kurtarır; hem de onu daha fazla dünyalık kazanmaya zorlamayarak gayr-i meşrû kazanç yollarına dalmaktan korur. Böyle olmadığı takdirde, dünya hayatı geçici de olsa, bir faydalanma yerinden çok bir azâb yeri, bir çilehâne olur. Bu hâli Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka hadisinde ne güzel anlatır:<br />
<br />
“İnsanı mutlu eden üç şey vardır: Dindar kadın, iyi bir ev, iyi bir binek.<br />
<br />
“İnsanı mutsuz eden üç şey ise kötü bir kadın, kötü bir ev, kötü bir binek” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 168).<br />
<br />
Tevbe sûresinin 34 ve 35. âyetleri nâzil olunca, ashâb-ı kirâm büyük bir telâşa kapıldı. Bu âyetlerde zekât ve sadaka vermeden dünyalık biriktirenlerin dayanılmaz işkencelere uğratılacağı anlatılıyordu. Peygamber Efendimiz onların endişe ve korkularını şu sözleriyle giderdi:<br />
<br />
“Siz Allah’a şükr eden bir kalbe, O’nu anıp zikreden bir dile ve mü’mine bir kadına sahip olmaya bakın. Böylesi bir kadın, âhireti kazanmanıza da yardımcı olur” (İbni Mâce, Nikâh 5).<br />
<br />
Hz. Ali radıyallahu anh, “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ hasene ve fi’l-âhireti hasene: Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver” âyetindeki hasene’yi dindar kadın diye tefsir etmiştir.<br />
<br />
Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde, kadının genellikle malı, soyu veya güzelliği gibi sebeplerle eş olarak seçildiğini belirttikten sonra: “Sen dindar olan kadınla evlen ki, mutlu olabilesin” buyurmuştur. (Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ` 53. Ayrıca bk. 365. hadisin açıklaması). Çünkü dindar kadın, İmâm Gazzâlî’nin de dediği gibi, kocasının dinî vazifelerini hakkıyla yerine getirmesine yardım eder. Dindar olmayan kadın ise, kocasını dinin gereklerini yapmaktan alıkoyabileceği gibi, onu kötü yollara da sürükleyebilir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Dünya gelip geçici bir faydalanma yeridir. Nimetleri bitip tükenmeyen âlem âhirettir.<br />
<br />
2- Dünyada insanın faydalanacağı en hayırlı varlık, dindar kadındır. Dindar kadın insanı hem mutlu eder hem de âhireti kazanmasına yardımcı olur.<br />
KADININ KOCASINA KARŞI NASIL DAVRANMASI GEREKTİĞİNİ ANLATAN AYET VE HADİSLER<br />
<br />
“Allah Teâlâ’nın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması ve bunların ötekilere mallarından harcama yapması sebebiyle, erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için iyi kadınlar itâatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık onlar da kocalarının haklarına saygı gösterirler ve namuslarını korurlar.”  (Nisâ sûresi, 34)<br />
<br />
Cenâb-ı Hakk’ın erkeklere verdiği maddî ve mânevî bazı özellikler, onların aile reisi olmalarını tabiî kılmıştır. Erkek bu özellikleri sebebiyle kadını himâye edip korur, destekler ve işlerini yönetir.<br />
<br />
Aile küçük bir toplumdur. Bu küçük toplumun huzur içinde yaşayabilmesi için bir düzene ve disipline ihtiyacı vardır. Düzen ve disiplin kendiliğinden olmaz. Onu birinin sağlaması gerekir. Erkeği kadından daha güçlü yaratan Allah Teâlâ, ailede düzeni sağlama görevini de ona yüklemiştir. Buna karşılık kadına da erkekte bulunmayan duygular, mânevî özellikler ve incelikler vermiştir.<br />
<br />
İyi insan olmanın ilk belirtisi, Allah’ın buyruğuna başeğmektir. İyi bir kadın da Allah’ın bu konudaki emirlerine başeğer. Allah’ın buyruğuna uyarak kocasına itaat eder. Ona karşı görevlerini yerine getirir. Kocası evde bulunmadığı zamanlarda onun namusunu, malını ve aile sırlarını korur.<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir erkek karısını yatağına çağırır da karısı gelmez ve erkek ona dargın olarak gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet ederler.” (Buhârî, Bed’u’l-halk 7; Müslim, Nikâh 122. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 40)<br />
<br />
Buhârî ile Müslim’in bir başka rivayeti şöyledir:<br />
<br />
“Kadın geceyi kocasının yatağını terk ederek geçirirse, melekler sabaha kadar ona lânet ederler.” (Buhârî, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 120)<br />
<br />
Bir başka rivayete göre de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bir erkek karısını yatağa çağırır da kadın gelmezse, kocası ondan memnun olana kadar Kâinâtın Sahibi o kadına lânet eder.”Müslim, Nikâh 121<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Yüce Rabbimiz kadını ve erkeği mutlu olmaları için yaratmış, bahtiyarlığı birbirinde bulmalarını istemiştir. Bunun için onları birbirine muhtaç kılmış ve kendilerine verdiği güzel duygularla bu ihtiyacı hissettirmiştir.<br />
<br />
Bu birlikte oluşun âhenkli yürümesi için erkeği evin reisi yapmış, kadına da yuvanın huzuru için kocasıyla iyi geçinmeyi emretmiştir. Zaten dinimiz, birden fazla insanın bulunduğu yerde, içlerinden birinin başkan olup diğerlerinin ona uymasını prensip edinmiştir. Birliğin ve dirliğin sağlanması için bunu zaruri görmüştür. İşte bu sebeple kadın, dinî bakımdan yasak olmayan her konuda kocasının sözünden çıkmayacaktır. Kocasının sevmediği şeyleri yapmayacak, onu memnun ve mutlu etmeye çalışacaktır. Erkek de aynı şekilde karısını üzmemeye, onu kırmamaya, yapılması uygun olan isteklerini yapmaya gayret edecektir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz bu hadiste kocanın cinsî duygularına değer vermenin ve bunun gereğini yapmanın önemini dile getirmiştir. “Yatağa çağırma, yatağı terk etme” şeklindeki nezih ifadeleriyle Resûl-i Ekrem, cinsî beraberliği anlatmak istemiştir. Kocasının bu yöndeki isteğini yerine getirmeyen kadının, ilâhî gazabı üzerine çektiğini ve dolayısıyla ağır bir günah işlediğini belirtmiştir.<br />
<br />
Karı koca genellikle geceleri yalnız kaldıkları için hadîs-i şerîfte “geceleme, sabahlama” ifadeleri kullanılmıştır. Kocasını geceleyin öfkelendiren kadına ilâhî lânet sabaha kadar devam ettiğine göre, onu gündüz öfkelendiren kadına ilâhî lânetin sabahtan akşama kadar devam edeceği sözün gelişinden anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Kocanın cinsî arzularına kadının saygılı olmasını yadırgayanlar olabilir. Kadının bir robot olmadığı, kendisini eşiyle beraber olmaya her zaman hazır hissedemeyeceği, zira onun da bir dünyası, zevki ve arzusu bulunduğu söylenebilir. Bu itiraz doğrudur. Kadın da bir insan olduğuna göre, zaman zaman onun da sıkıntıları, üzüntüleri, sinirlilik hâlleri bulunabilir. Ama bu hâller ona kocasını öfkelendirme, yuvanın huzurunu tehlikeye atma hakkını vermez. Rûhî bir gerginlik içinde bulunuyorsa, bunu kocasına söyler ve ondan anlayış bekler. O zaman ilâhî lânetten de kurtulmuş olur. Sebepsiz yere kocasını reddeden, onu darıltacak şekilde davranan kadınlar haklı görülemez.<br />
<br />
Konuya bir de şu açıdan bakmalıdır:<br />
<br />
İnsanın maddî ve rûhî yapısını herkesten fazla onu yaratan bilir. Belli mâzeretleri dışında kadının kocasını reddetmemesi ısrarlı bir şekilde emredildiğine göre, cinsî arzuları frenleme bakımından erkeğin daha zayıf, kadının daha güçlü olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Burada bir başka gerçek daha hatırlanmalıdır. Âyet-i kerîmede “kadının erkek için bir elbise, erkeğin de kadın için bir elbise olarak yaratıldığı” belirtilmektedir [Bakara sûresi (2), 187]. Elbise insanı her türlü dış tesirden koruyan bir mahfazadır. Demekki eşler birbirini her türlü tehlikeden ve özellikle günâha götürecek kötü duyguların etkisinden korumakla yükümlüdür.<br />
<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadın kocasının beraber olma isteğini geri çevirmeyecektir.<br />
<br />
2- Kocasını reddeden bir kadın onu günaha itmiş olur.<br />
<br />
3- Böyle bir kadın hem Allah’ın gazabına hem de meleklerin lânetine uğrar.<br />
KADIN, KOCASININ İZNİ OLMADAN ORUÇ TUTAMAZ<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kadın kocası yanındayken onun izni olmadan oruç tutamaz. Kocasının izni olmadan bir kimseyi evine alamaz.” (Buhârî, Nikâh 84, 86; Müslim, Zekât 84. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 73; Tirmizî, Savm 64; İbni Mâce, Sıyâm 53)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Eşlerin bahtiyarlığı çok önemlidir. Aile yuvası bunun için kurulmuştur. Eşler bir bütünün iki parçası oldukları için birbirlerine her zaman ihtiyaç duyarlar. Huzuru ancak birlikte yakalayabilirler. Gönül huzuruna kavuşmanın önemli bir yolu cinsî beraberliktir. Bir koca karısından -belli özürleri dışında- bu beraberliği her zaman isteyebilir.<br />
<br />
İşte bu sebeple bir koca seyahat ve benzeri sebeplerle evinden ayrılmadıkça, nâfile oruç tutmak isteyen bir kadın ondan izin almalıdır. Kocası bir başka yere gitmişse, oruç tutmak için ondan izin almasına gerek yoktur.<br />
<br />
Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbni Mâce’deki rivayetlerde ramazan orucu için kocadan izin alınmayacağı açıkca belirtilmiştir. Çünkü ramazan orucu farz bir oruçtur. Tutulmasını Allah emretmiştir. Allah emri söz konusu olunca, onu yapmak için kulun izni gerekli değildir. Fakat nâfile dediğimiz, sevap kazanmak niyetiyle yapılan ibadetler böyle değildir. Zira bir kadın en büyük sevabı kocasını memnun ederek kazanır. Farz ibadetler dışında onun en çok sevap kazanma yolu, kocasının gönlünü almak, onu kendinden memnun etmektir.<br />
<br />
Bazı âlimler hadiste geçen “Kocasının izni olmadan bir kadının oruç tutması helâl değildir” ifadesine bakarak, kocadan izin almadan tutulan nâfile orucun haram olduğunu, bazıları ise mekrûh olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte ele alınan ikinci konu, kocanın izni olmadan hanımın eve misafir alamayacağıdır. Sadece erkek misafirleri değil, hanım misafirleri kabul etmesi de kocanın iznine bağlıdır. Zira bir kocanın huyunu suyunu beğenmediği, karısının yanında bulunmasından rahatsızlık duyduğu kadınlar olabilir. Hanımın onları eve alması kocayı huzursuz edebilir. Bu da dargınlığa, kırgınlığa, huzursuzluğa yol açacağı için bir hanımın böyle bir davranıştan kaçınması gerekir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kocanın kadın üzerinde hakları vardır. Bu haklar, onun yapacağı nâfile ibadetlerden önce gelir.<br />
<br />
2- Bir koca eşiyle beraber olmayı her zaman isteyebilir. Bu sebeple nâfile oruç tutmak isteyen bir kadın, kocasından izin alarak oruca başlamalıdır.<br />
<br />
3- Bir hanım kocasının uygun görmediği hiç kimseyi eve alamaz.<br />
KADIN EVİNİN VE ÇOCUKLARININ ÇOBANIDIR<br />
<br />
İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.”  (Buhârî, Cum`a 11, İstikrâz 20, İtk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihâd 27)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Dünyada sorumsuz kimse yoktur. Yaşadığı sürece herkes ya yönetici veya yönetilendir. Yönetenler idâre ettiklerinden, yönetilenler de kendilerine emanet edilen işlerden sorumludur.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz sorumlu olan kimseyle sorumlu olduğu şeyleri çoban - sürü benzetmesiyle anlatmıştır. Çoban saflığı ve samimiyeti temsil eder. O güttüğü koyunlara derin bir şefkat ve merhamet besler. Koyunlarını en güzel otlaklarda yaymaya çalışır. Su içme zamanı gelince onları sular. Dinlenme zamanı eğrek yerine götürüp yatırır. Kurda kuşa kaptırmaz. Onların hastalanmamasına dikkat eder. Hasta olanlara da özel ihtimam gösterir.<br />
<br />
Kendisine bir şey emanet edilen kimse de, o emanete tıpkı çoban gibi iyi duygularla sahip çıkmalı, onları koruyup gözetmelidir. İdaresine verilen kimselerin kendisine bir Allah emaneti olduğunu düşünmeli, onlara şefkat ve merhamet göstermelidir.<br />
<br />
Bir âmir idaresindeki memurlar için iyi ve temiz duygular beslemeli, onların iyiliğini istemeli, onları mutlu edecek ve görevlerini en iyi şekilde yapacak imkânları hazırlamalıdır. Hadisin birçok rivayetinde âmir yerine “imâm” yâni devlet başkanı ifadesi geçmektedir. Buna göre bir devlet başkanı idaresi altındakilerin inanç ve düşüncelerinin farklı oluşuna bakmadan, onların refah ve saadetini te’min etmeye, kendilerini âdil bir yönetimle idare etmeye, haksızlığa uğrayanların hakkını korumaya, onları mutlu edecek her imkânı sağlamaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Aile reisi aile fertlerini mutlu etmeyi hedef almalıdır. İnsanın mutlu olması her şeyden önce iyi bir din kültürü almasıyla mümkündür. Bu sebeple aile reisi idaresi altındakilere öğrenilmesi farz olan bilgileri öğretmeli ve böylece onları -âyet-i kerîmede belirtildiği üzere- yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumalıdır. Sonra onları en iyi şekilde yedirip giydirmeli, en iyi meskenlerde yaşatmaya gayret etmeli ve onların birbirleriyle iyi geçinmelerini sağlamalıdır.<br />
<br />
Bir kadın kocasına karşı sorumlu olduğunu düşünerek evini imkânları ölçüsünde en güzel şekilde tanzim etmeli, kocasının haklarını korumalı, malını israf etmemeli ve ona her türlü ihânetten sakınmalıdır. Onun önemli bir görevi de çocuklarını iyi bir insan ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmeye çalışmak, bilgi, görgü, eğitim ve öğretimleriyle ilgilenmektir.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin diğer rivayetlerinden öğrendiğimize göre bir hizmetkâr veya bir işçi, yanında çalıştığı kimsenin malının çobanıdır ve o malın korunmasından sorumludur. İdâresine bırakılan şeyleri kendisine emanet bilmeli ve onları gözü gibi korumalıdır. Yapması istenen işleri de kusursuz şekilde yapmaya gayret etmelidir.<br />
<br />
Yine bir başka rivayette belirtildiğine göre bir evlat babasının malının çobanıdır ve onu gözetmek zorundadır. Babamın malıdır diye istediği gibi çalıp çırpmaya, saçıp savurmaya hakkı ve yetkisi yoktur. O da yaptıklarının hesabını Allah’a verecektir.<br />
<br />
Bu ölçüye göre herkes etrafındakilere karşı sorumludur. Arkadaş arkadaşa, esnaf müşterisine, öğretmen öğrencisine, memur iş güç sahibi olarak karşısına çıkan kimselere karşı sorumludur. Hatta insan, kendisine birer Allah emaneti olarak verilen vücudundaki organlardan sorumludur. Gücünü, kuvvetini, gençliğini ve enerjisini nerede harcadığının hesabını verecektir.<br />
<br />
Kısaca ifade etmek gerekirse, devlet başkanından hamala varıncaya kadar herkes, işinden ve yaptığı görevinden sorumludur.<br />
<br />
Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Herkes üstlendiği görevi yapacaktır.<br />
<br />
2- Hadisin konumuzla ilgili yanı ise şudur: Evli bir kadın, evliliğin gereği olarak kocasına karşı bazı sorumluluklar taşır. Evin idaresi, eşyaların muhâfazası, namus ve iffetin korunması, görev ve sorumluluklarının başlıcasıdır.<br />
<br />
3- Eşlerin birbirlerine karşı görevleri vardır. Mutlu bir hayat sürebilmek için bu görevleri kusursuz yapmaya çalışmaları gerekir.<br />
KADIN, KOCASI ÇAĞIRDIĞINDA HEMEN YANINA GİTMELİ<br />
<br />
Ebû Ali Talk İbni Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir koca karısına ihtiyaç duyup da onu yanına çağırdığında, kadın ocak başında bile olsa, hemen kocasının yanına gelsin.” (Tirmizî, Radâ` 10; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, İşretü’n-nisâ bâbı.)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Allah Teâlâ insanı imtihan etmek için ona çeşitli duygular vermiştir. Bunların en tehlikelisi şehvet duygusudur. Bu duygunun tehlikesini en tabii şekilde gidermenin yolu, evliliktir. Bu sebeple eşler, birbirlerini tehlikelerden koruyan birer elbise sayılmışlardır. İnsanın günah işlemesini çok isteyen ve bundan büyük zevk duyan şeytan, kadını ve erkeği birbirine câzip göstermek için çoğu zaman baştan çıkarma silahını kullanır. Böyle bir duyguya kapılan insanın yapacağı en tabii hareket, koşup eşine sığınmak, baştan çıkaran duyguların tesirinden onun yanında ve onun yardımıyla kurtulmaktır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, çoğu zaman dışarıda bulunmaları sebebiyle erkeklere bunu özellikle tavsiye etmekte ve kendilerini tahrik eden bir kadın gördükleri zaman, hemen evlerine dönmelerini ve eşlerinin yardımıyla bu tahrikten kurtulmalarını öğütlemektedir (Müslim, Nikâh 9). Kendisinin de aynı maksatla Zeynep binti Cahş ve Sevde annelerimizin yanına gittiği bilinmektedir (Ebû Dâvûd, Nikâh 43).<br />
<br />
Ocakta yemek pişirirken veya fırında ekmek yaparken bile olsa, eşinin beraber olma isteğini geri çevirmenin doğru olmayacağını belirtirken Peygamber Efendimiz’in anlatmak istediği işte budur.<br />
<br />
Yuvasının mutlu ve huzurlu olmasını isteyen, kocasını hiç bir şekilde elinden kaçırmamayı arzu eden bir kadın, Peygamber Efendimiz’in bu uyarısına önem vermelidir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Evliliğin bir gereği olarak, kocanın karısı üzerinde önemli hakları vardır.<br />
<br />
2- İşi ne kadar önemli olursa olsun, meşrû bir mâzereti yoksa, bir kadın kocasının beraber olma isteğini reddetmemelidir.<br />
İNSAN İNSANA SECDE ETSEYDİ...<br />
<br />
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “İnsanın insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.” (Tirmizî, Radâ` 10. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 40; İbni Mâce, Nikâh 4)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in bu hadîs-i şerîfi söylemesine sebep olarak şöyle bir olay anlatılır:<br />
<br />
Muâz İbni Cebel radıyallahu anh Şam’dan veya Yemen’den döndüğü zaman, (Ebû Dâvûd’un rivayetine göre ise Kays İbni Sa`d Hîre’den döndüğü zaman) Resûl-i Ekrem’e secde etmek istemişti. Neden böyle davrandığını soran Hz. Peygamber’e:<br />
<br />
- Hristiyanlar reislerine ve kumandanlarına secde ediyorlardı. Ben de sizin buna daha lâyık olduğunuzu düşünerek secde etmek istedim, dedi.<br />
<br />
Bu hareketi doğru bulmayan Resûlullah Efendimiz, yukarıdaki hadîs-i şerîfi söyledi.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfin sebeb-i vürûdu dediğimiz, söylenme sebebi hakkında şöyle bir rivayet daha vardır: Resûl-i Ekrem Efendimiz bir grup sahâbînin arasında otururken bir deve gelerek Efendimiz’e secde etmişti. Bunu gören sahâbîler:<br />
<br />
- Yâ Resûlallah! Sana hayvanlar, ağaçlar bile secde ediyor. Sana asıl bizim secde etmemiz gerekir, dediklerinde Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:<br />
<br />
- “Rabbinize ibadet edin. Müslüman kardeşlerinize iyilik yapın. Bir kimsenin diğer kimseye secde etmesini emretmek isteseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim. Şayet bir kadına kocası, kendisini şu dağdan o dağa, o dağdan bu dağa taşımasını emretse, kadının bu emri yerine getirmesi gerekir” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 76).<br />
<br />
İki yol arkadaşından birinin ötekine başkan olması prensibi, dinimizde iyi geçinmeye, huzurlu ve uyumlu yaşamaya ne çok önem verildiğini gösterir. Aile de böyledir. Orada da karı koca, uzun bir yolculuğa çıkmış iki arkadaş gibidir. Birinin başkan olması, yuvanın huzuru için şarttır. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte erkeğin karısı üzerinde önemli haklarının bulunduğunu, kadının ona karşı saygıda kusur etmemesi gerektiğini, dine ters düşmeyen isteklerini yapması icab ettiğini belirtmiştir.<br />
<br />
İnsanın insana secde etmesinin çok yanlış ve mantıksız bir davranış olduğunu iyice belirtmek isteyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisine secde etmek isteyen sahâbîsine:<br />
<br />
- “Eğer benim kabrime gelseydin, oraya da secde eder miydin?” diye sordu.<br />
<br />
Sahâbî:<br />
<br />
- Hayır, secde etmezdim, diye cevap verdi.<br />
<br />
O zaman Kâinâtın Güneşi Efendimiz:<br />
<br />
- “Öyleyse bir daha böyle şeyler yapmayın”, buyurdu (Ebû Dâvûd, Nikâh 40).<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in bu ifadesini muhaddis Tîbî çok güzel açıklamıştır. Ona göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözünün mânası şudur:<br />
<br />
Bana tapacağınıza, hiçbir zaman ölmeyecek, saltanatı yok olmayacak Cenâb-ı Hakk’a secde edin. Zira şimdi benden çekinip saygı duyduğunuz için secde edecek, yarın yok olduğum zaman ise bundan vazgeçeceksiniz. Böyle mânasızlık olur mu? demek istemiştir (Azîmâbâdî, Avnü’l-ma`bûd, VI, 178).<br />
<br />
Bütün bu açıklamalar bize gösteriyor ki, bir kadının kocasına secde etmesi söz konusu değildir. Bununla beraber kadınların en çok itaat etmesi gereken kimseler de kocalarıdır. Zira ailenin geçimini üstlenen koca, karısını ve çocuklarını mutlu etmek için onun bunun kahrını çekmekte, nice kendini bilmez kimsenin ağız kokusuna katlanmakta, ailesini geçindirecek imkânı alın teri ve göz nûruyla kazanmaktadır. Böylesi fedâkâr kimseler her türlü sevgi ve saygıya lâyıktır.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Bir hanım kocasına son derece saygılı olmalı, ona olan görevlerini kusursuz yapmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
2- İnsan Allah’dan başka kimseye secde edemez. Şayet böyle bir şey uygun olsaydı, kadınların kocalarına secde etmesi istenebilirdi.<br />
<br />
3- İslâmiyet insana tapmayı yasaklamıştır.<br />
KOCASINI MEMNUN EDEN KADIN CENNETLİKTİR<br />
<br />
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kocasını memnun ederek ölen kadın cennetliktir.” (Tirmizî, Radâ` 10. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 4)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Şu ölümlü dünyada aile yuvasında huzuru yakalamak, erkeğin karısını, kadının da kocasını mutlu etmeye çalışmasıyla mümkündür.<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte, konuya sadece kadın açısından bakılmakta ve kocasını kendinden hoşnut ederek ölen bir kadının cennete gireceği belirtilmektedir. Cennet herkesin elde etmeyi düşlediği sonsuz mutluluk yuvasıdır. Bir kadın için bunun yolu, hayat arkadaşıyla güzel ve tatlı bir hayat sürmeyi hedef almak, böylece hem onu hem de kendini mutlu etmektir.<br />
<br />
Bu nasıl mümkün olur?<br />
<br />
Her erkek tabiatı, anlayışı, din ve dünya görüşü doğrultusunda karısından güzel davranışlar bekler. Becerikli bir hanım, kocasının huylarını, alışkanlıklarını ve kendinden beklediği davranışları kısa zamanda öğrenir. Atalarımızın dediği gibi “Aşını, eşini, işini bilir.” Meselâ evinin ve kendisinin temiz ve düzenli olmasına çalışır. Kocasını eve gelirken güler yüzle karşılar. İşe giderken onu güzel davranışlarla uğurlar. Yemeğini zamanında hazırlar; sofrada veya evinde kocasının sevip hoşlandığı şeyleri bulundurmaya gayret eder.<br />
<br />
Kocasının alıp eve getirdiklerini beğenmese bile, ilk anda hoşnutsuzluğunu göstermez. Ne kadar ince düşünceli olduğunu söyleyerek önce onu rahatlatır. Daha sonra uygun bir zamanı kollayarak o konudaki asıl görüşünü belirtir.<br />
<br />
Kocanın hoşnutluğunu kazanmak, bir kadın için çok önemli bir iştir. Bunu şu olayda bütün açıklığı ile görmek mümkündür:<br />
<br />
Ashâb-ı kirâmdan Esmâ binti Yezîd adında bir hanım vardı. Çok güzel konuşurdu. Birgün hanım sahâbîler Esmâ’yı aralarında temsilci seçerek Peygamber Efendimiz’e gönderdiler. Merak ettikleri bir konuyu ondan öğrenmesini istediler.<br />
<br />
Esmâ Resûl-i Ekrem’in huzuruna giderek şunları söyledi:<br />
<br />
- Anam, babam sana fedâ olsun, ey Allah’ın Resûlü! Ben kadınlar tarafından gönderilen bir elçiyim. Allah Teâlâ seni bütün erkeklere ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin Rabbine imân ettik. Fakat biz, kadınlar olarak, sizin evlerinizde kapanıp kalıyoruz. Sizin cinsî isteklerinizi tatmin ediyoruz. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, câmilere ve cemâatlere gitmek, hastalara gidip hatır sormak, cenazelerde bulunmak, defalarca hac edebilmek, bunlardan daha faziletli olarak da Allah yolunda savaşıp cihâd etmek gibi üstünlüklerle bizi geçmiş durumdasınız. Şurası da muhakkakki erkek kısmı hac veya umre etmek, kâfirlerle savaşmak üzere evinden çıktığı zaman mallarınızı biz koruyor, iplik eğirip elbiselerinizi dokuyor ve çocuklarınızı besliyoruz. O hâlde biz kadınlar, o hayırlı işlerin ecir ve sevabında sizlere ortak olamaz mıyız?<br />
<br />
Doğrusu Esmâ çok güzel konuşmuştu. Efendimiz onu sonuna kadar dikkatle dinledikten sonra yanında bulunan sahâbîlere dönerek:<br />
<br />
- “Siz, bir kadının dinî konulardaki sorularını bundan daha güzel ifade ettiğini hiç duydunuz mu?” diye sordu. Sonra da Esmâ’ya şunları söyledi:<br />
<br />
“Ey hanım! Şunu iyice anla ve seni gönderen hanımlara anlat ki, kadın kısmının kocasıyla iyi geçinip onun hoşnutluğunu kazanması, saydığın o değerli ibadetlerin hepsine denk olur.”<br />
<br />
Esmâ bu cevabı alınca çok sevindi ve “Lâ ilâhe illallah” diyerek oradan ayrıldı (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, VII, 19; Mehmed Zihni, Meşâhîrü’n-nisâ’, I, 36).<br />
<br />
Kadınların hatîbi diye tanınan ve katıldığı Yermük savaşında, söktüğü çadırın direğiyle dokuz Bizanslıyı öldüren Esmâ hâtunun müslüman kadınlara getirdiği bu mesaj çok önemlidir. Üzerinde iyi düşünmelidir.<br />
<br />
Demekki bir kadın, kendine düşen görevleri yerine getirmekle, erkeklerin binbir zahmetle yaptığı birçok ibadeti bizzat yapmış gibi sevap kazanır. Zira kadının asıl vazifesi, kocasını memnun etmektir.<br />
<br />
Aslına bakılırsa, kocasını mutlu etmek isteyen bir kadın, aynı zamanda kendisini de mutlu etmiş olur ve sonuç itibariyle iki mükâfatı birden kazanır: Hem dünyada mutluluk hem âhirette mutluluk.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadının en önemli görevi kocasını memnun etmektir.<br />
<br />
2- Kocasını mutlu eden bir kadın, doğrudan cennete girer.<br />
BİR KADIN KOCASINI ÜZERSE...<br />
<br />
Muâz İbni Cebel radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dünyada bir kadın kocasını üzerse, o kimsenin hûrilerden olan hanımı o kadına şöyle seslenir: - Allah canını alsın! Üzme onu! O senin yanında şimdilik misafirdir. Yakında senden ayrılıp bize kavuşacaktır.”  (Tirmizî, Radâ` 19. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 62)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
Hûri, kara gözlü kadın demektir. Geniş gözlü ve gözünün akı bembeyaz, karası simsiyah olan kadınları anlatmak için kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın cennette mü’minlere ikram edeceği kadınlara Kur’ân-ı Kerîm’de “hûrin în” adı verilmekte [Duhân sûresi (44), 52-54; Tûr sûresi (52), 20; Rahmân sûresi (55), 72], iyi mü’minlerin cennette güzel bahçelerde, pınar başlarında eğlenecekleri, çeşit çeşit ipekler giyip karşılıklı oturacakları ve ceylan gözlü hûrilerle evlenecekleri belirtilmektedir. Hûrilerin en belirgin özellikleri, evlenecekleri erkek dışında kendilerine hiçbir insan eli değmemiş olmasıdır. Bir diğer özellikleri de eşlerinden başkasıyla ilgilenmemeleri, onların istek ve arzuları dışında bir şey yapmamalarıdır. İşte bu sebeple kocalarını inciten kadınların kaba davranışları onları üzmekte ve bu kadınlara hadiste belirtildiği şekilde seslenmeye mecbur etmektedir.<br />
<br />
“Yakında senden ayrılıp bize kavuşacaktır” cümlesindeki yakınlık ifadesi, dünya hayatının kısalığını ve bu hayat içinde insan ömrünün pek az bir yer işgal ettiğini belirtmek için söylenmiştir. Zira zamanla sınırlı olan herşey tükenmeye mahkûmdur. Âhiret hayatı ise sonsuz ve sınırsızdır.<br />
<br />
Hadîs-i şerîfte kadının kocasına iyi davranması, onu sayması ve ona karşı görevlerini yapması gerektiği anlatılmaktadır. Kocasına iyi davranmayan, ona eziyet eden ve canını sıkan kadınlardan Allah Teâlâ’nın hoşnut olmayacağı dile getirilmektedir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Kadınlar kocalarına iyi davranmalı, onları üzmemelidir.<br />
<br />
2- Eşler birbiriyle iyi geçinmeli ve eşiyle mutlu olmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
3- Cennet ve cennet nimetleri yaratılmış olup sahiplerini beklemektedir. Eşleri tarafından rahatsız edilen kimseler bunu düşünerek teselli bulmalıdır.<br />
ERKEKLERE, KADINLARDAN DAHA ZARARLI BİR FİTNE YOK<br />
<br />
Üsâme İbni Zeyd radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne sebebi bırakmadım.” (Buhârî, Nikâh 17; Müslim, Zikir 97, 98. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 31; İbni Mâce, Fiten 31)<br />
<br />
    Açıklamalar<br />
<br />
İlk bakışta hadîs-i şerîfin bütün kadınları fitne ve fesada yol açan uğursuz yaratıklar kabul ettiği sanılabilir. Hayır, Efendimiz böyle bir şey söylememiştir. Bu hadiste bazı problemli kadınlara işaret edilmekte, huysuzlukları sebebiyle onların erkekleri zor durumda bırakacakları belirtilmektedir.<br />
<br />
Şu âyet-i kerîme konumuza ışık tutmaktadır:<br />
<br />
“Ey imân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir” [Tegâbün sûresi (64), 14].<br />
<br />
Malını ve canını Allah yoluna adayan bazı mü’minleri, eşleri ve çocukları, daha çok duygularına hitap etmek suretiyle bu davranıştan vazgeçirebilirler. Sen ölürsen biz ne yaparız? Savaşa gitme, diyebilirler. Paranı boş yere harcama, çoluğunu çocuğunu düşün, diyerek erkeğin hayır yapmasına engel olabilirler. Sahip olduklarından daha fazlasını istemek suretiyle kocalarını gayri meşrû kazanmaya sevkedip günaha itebilirler.<br />
<br />
Rivayet edildiğine göre ashâb-ı kirâm devrinde bazı sahâbîlerin eşleri ve çocukları, “Eğer gidecek olursan biz sensiz ne yaparız?” bahânesiyle onların hicret etmesini geciktirmişlerdi. Bu gecikme yüzünden ne büyük mânevî kayıplara uğradıklarını anlayan o sahâbîler, hanımlarını ve çocuklarını cezalandırmaya kalkınca, onları daha hoşgörülü davranmaya ve affetmeye dâvet eden yukarıdaki âyet-i kerîme nâzil olmuştu. İşte kadınların erkekler için tehlike olacağı yönlerden biri budur.<br />
<br />
Meselenin önemli bir yönü daha vardır: Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere [Âl-i İmrân (3), 14], insan bazı dünya zevk ve nimetlerine düşkün olarak yaratılmıştır. Bunlardan biri, belki de birincisi iki cinsin birbirine olan meylidir. Bu ilginin ölçülü kullanılmaması, her iki taraf için de tehlike doğurur. Hadîs-i şerîfte bu tehlikeye erkeklerin dikkati çekilmekte, kadınlar konusunda dikkatli ve uyanık olmaları istenmektedir. Bu konuda 71. hadise de bakılabilir.<br />
<br />
    Hadisten Öğrendiklerimiz<br />
<br />
1- Erkekler, dikkatli olmadıkları takdirde, daha çok kadınlar sebebiyle günaha girerler.<br />
<br />
2- Bir erkek Allah’ın ve Peygamber’in buyruğunu ihmâl edecek kadar bir kadına bağlanmamalıdır.<br />
<br />
3- Kadın, erkekleri günaha sokan suç aracı olmaktan ve “en zararlı varlık” yaftasını almaktan şiddetle sakınmalıdır.<br />
<br />
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Evlilikte Dini Hayat]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30688</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 13:36:17 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=30688</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilikte dini hayat nasıl olmalıdır ve huzurlu bir aile yuvası nasıl olur?</span></span><br />
<br />
Evlilik, kişinin dinî hayatını en güzel şekilde yaşaması ve koruması için son derece lüzumlu bir müessesedir. Bu sebeple evlenirken dindar, güzel ahlâk sahibi eşleri seçmek ve dindar bir âile kurmaya çalışmak îcab eder.<br />
EVLİLİKTE DİNİ HAYAT<br />
<br />
Rasûlullah (s.a.v) bu hususu şöyle ifade buyurur:<br />
<br />
“Kadın dört sebepten biri için nikâhlanır: Malı, nesebi, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç ki hayır ve bereket göresin!” (Buhârî, Nikâh, 15, Müslim, Radâ, 53)<br />
<br />
“Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır.” (Müslim, Radâ‘, 64)<br />
<br />
“Tohumunuz için hayırlı bir (rahim) arayın!” (İbn-i Mâce, Nikâh, 46)<br />
<br />
“Kim evlenirse imanın yarısını tamamlamış olur; kalan diğer yarısı hakkında ise Allah’tan korksun!” (Heysemî, IV, 252)<br />
<br />
Kur’ân’a göre kadın ve erkek, aynı zamanda birbirinin eksiğini ve zaafını kapatan, birbirini günahlardan koruyan, biyolojik mânâda olduğu kadar psikolojik ve ahlâkî açıdan da birbirini tamamlayan iki cins olarak görülür. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Onlar sizin için, siz de onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara, 187)<br />
<br />
Âilenin en güzel tarafı gönül meyveleri olan evlatlardır. Kişinin hanımı ve çocuklarıyla huzurlu bir hayat sürdüğü âile yuvası, âdeta bir cennet köşesidir.<br />
<br />
Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Evlilikte dini hayat nasıl olmalıdır ve huzurlu bir aile yuvası nasıl olur?</span></span><br />
<br />
Evlilik, kişinin dinî hayatını en güzel şekilde yaşaması ve koruması için son derece lüzumlu bir müessesedir. Bu sebeple evlenirken dindar, güzel ahlâk sahibi eşleri seçmek ve dindar bir âile kurmaya çalışmak îcab eder.<br />
EVLİLİKTE DİNİ HAYAT<br />
<br />
Rasûlullah (s.a.v) bu hususu şöyle ifade buyurur:<br />
<br />
“Kadın dört sebepten biri için nikâhlanır: Malı, nesebi, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç ki hayır ve bereket göresin!” (Buhârî, Nikâh, 15, Müslim, Radâ, 53)<br />
<br />
“Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır.” (Müslim, Radâ‘, 64)<br />
<br />
“Tohumunuz için hayırlı bir (rahim) arayın!” (İbn-i Mâce, Nikâh, 46)<br />
<br />
“Kim evlenirse imanın yarısını tamamlamış olur; kalan diğer yarısı hakkında ise Allah’tan korksun!” (Heysemî, IV, 252)<br />
<br />
Kur’ân’a göre kadın ve erkek, aynı zamanda birbirinin eksiğini ve zaafını kapatan, birbirini günahlardan koruyan, biyolojik mânâda olduğu kadar psikolojik ve ahlâkî açıdan da birbirini tamamlayan iki cins olarak görülür. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:<br />
<br />
“Onlar sizin için, siz de onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara, 187)<br />
<br />
Âilenin en güzel tarafı gönül meyveleri olan evlatlardır. Kişinin hanımı ve çocuklarıyla huzurlu bir hayat sürdüğü âile yuvası, âdeta bir cennet köşesidir.<br />
<br />
Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[DÜNDEN YARINA KADIN]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25394</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2024 20:30:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25394</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÜNDEN YARINA KADIN</span></span><br />
<br />
Kadınlığın tarihi ve kadının medeniyetlerin kurulmasındaki rolüyle ilgili olarak şüphesiz günlerce konuşulabilir ve ciltlerce kitap kaleme alınabilir. Hz. Havva’dan Angela Merkel’e, Meryem Ana’dan Hz. Hatice’ye, Bezmiâlem Valide Sultan’dan kolları olmadığı için ayaklarıyla tablolar çizen Ayşe Işık Hanımefendi’ye kadar kadın... İmanın, iradenin, şefkatin, ferasetin, diğerkâmlığın, sanatın tek kelimeyle medeniyetin mimarı olan kadın… Biz bu çok renkli ve çok ahenkli konuyu üç başlıkta birleştirmeye gayret edeceğiz. Önce tarih boyunca farklı coğrafyalarda kadın konusu üzerinde duracağız. Sonra dünya siyasetinde ve ülke siyasetinde kadına değineceğiz ve nihayet kadının eliyle çözülen, çözülmekte olan ve çözülecek olan sorunları birlikte gözden geçireceğiz.<br />
Bundan binlerce yıl öncesinden Hintli bir bilge, kadını şu şekilde tanımlıyor: “Tanrı yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının aydınlığını, sisin gözyaşını aldı, rüzgârın kararsızlığına tavşanın ürkekliğini ekledi. Onların üzerine dişi kaplanın yırtıcılığını, ateşin yakıcılığını, saksağanın gevezeliğini ve kumrunun vefasını kattı. Bütün bunları eritti, birbirine karıştırdı ve kadını yarattı. Sonra da yaptığı kadını erkeğe armağan etti.” Tarih, toprak gibi bereketli olan kadının, tarımcı toplumlarda yüceltilirken tüccar toplumlarda aşağılandığını söylüyor. Anadolu toprağında heykelleri yapılan Artemis’in simgelemiş olduğu kadın ana, Eski Yunan’da ayaklar altına alınıyor. Tarihin alacakaranlığına girer ve bundan 2.500 yıl öncesine kadar gidersek baba erkil dönemin, sanılanın aksine kadını yücelttiğini görürüz. Zira henüz site devletler kurulmamıştır. Her evde bir ocak vardır ve ocakta bir ateş yanar, bu ateşi söndürmeme görevi kadına aittir. Bu kadına aile içinde öncelikli bir yer verilir. Şehir devletleri kurulduktan ve devletler hâlinde bir araya toplanmaya başladıktan sonra artık aile eski önemini kaybeder. Aile babasının eski otoritesi kalmaz. Mesela Yahudilerin Talmut adlı kitabında mihir, önceleri kızın babasına verilirken Talmut’tan sonra bizzat evlenecek olan kızın kendisine verilir. Eski Roma’da kadınlar sokağa yalnız çıkamazlar. Yanlarında mutlaka onları belli bir mesafeden takip eden bir koruyucu erkek bulunur. Üstlerinde pelerin vardır ve yüzleri örtülüdür. Hristiyanlık, kadınla erkeğin Tanrı karşısında eşit olduğunu getirmiş ve Hz. İsa bir fahişeyi dahi inananların arasına alarak kadına olan şefkati ispat etmiştir. Ancak asırlar geçtikçe Hristiyanlığın bazı çileci doktrinleri Hz. Havva örneğinden hareket ederek kadının ruhunu şeytana sattığını söylemişler ve Hristiyan toplumunda kadın başlangıçta erkekle sahip olduğu eşitliği kaybetmiştir.<br />
Kadının toplum içindeki yerini yükselten ikinci bir ırk Germen ırkıdır. Özellikle şövalye aşklarıyla başlayan bu kadına saygı akımı, sonunda Batı’nın büyük romanlarına kadar gelmiştir. 1789 Fransız İhtilali, büyük evlat ve erkek evlat haklarını ortadan kaldırmıştır ve Fransız medeni kanunu kadına ticaret yapma, çocuğunu eğitme ve mahkemede tanık olma gibi hakları tanımıştır.<br />
İslam’ın kadın ve aile konularına ne kadar önem verdiğini hepimiz biliyoruz. Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve Resulü’ne itaat ederler. Bir hadis-i şerife göre dünya, bir metadır ve dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır. “En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben sizlerin içinde hanımlarına karşı en iyi olanım.” hadisi, Müslüman toplumunda mutlu ailenin harcını oluşturmuştur. Batı’da kadınlar cadı diye ateşe atılırken Osmanlı Devleti’nde “bacıyân-ı rûm” teşkilatı gelişmiştir. Osmanlı’da XVII. yüzyıldaki vakıfların yüzde 40’ı kadınların kurduğu vakıflardır. Dünyada Oxford’dan önce El-Karabiyyun Üniversitesini kuran Fatma El-Kureyşi ve Medine su yollarını yaptıran Harun Reşid’in karısı Zübeyde Hanım, İslam medeniyetini inşa eden pek çok kadın isimden sadece birkaç tanesi olmuştur. Bu güzel hatun kişilerin örneği daha eski asırlarda yaşamış olan hatun kişilerdir.<br />
Bu güzel örnekleri çoğaltalım mı?<br />
Malazgirt sonrası Anadolu’da hatun kişilerin inşa ettiği mana çınarlarına ve hayratlara bakalım, çok güzel isimlerle karşılaşırız. Anadolu Selçuklularından itibaren bize yadigâr kalan bugün de çok güzel eserler var. Belediyelerimiz gerçekten de bir dönemin ihmalini çok ciddi bir şekilde telafi ettiler ve mabetlerimiz, külliyelerimiz yeniden inşa edildi ve bunlara asli fonksiyonlarına uygun olarak yeni fonksiyonlar verildi. Kayseri’de Hunat Hatun, Gevher Nesibe Hatun ve Divriği’deki Melike Turhan Hatun bunlardan bazılarıdır. Hayrat yapmış ve tarihin seyri içerisinde önemli bir yer edinmiş bu hatun kişilerin adları hâlâ Anadolu’da mihrapta anılmakta ve kendilerine dualar edilmektedir. Bu durum, Anadolu kadınının tarih sahnesinde yer aldığının önemli bir göstergesidir ve kadınlar için çok önemli bir husustur. Çünkü bin yıl evvel yapılmış bir medresede, bir camide, bir hastanede cuma günleri özellikle bu hayır, hasenat sahibi hatunlar hâlâ hayır ve dualarla yâd edilmektedir.<br />
Bir gün Anadolu Kavağı’nda Osmanlı Dönemi’nden kalma bir caminin kadınlar mahfilinde ipek bir seccadeyle karşılaşmıştım. Seccadenin secde edilen, ellerin ve dizlerin konduğu yerler ile ayakların geldiği kısımlar delinmişti. Yıllarca üzerinde namaz kılına kılına delik deşik olmuş bu seccadede kim bilir kaç hatun kişi ihlasla ve gözyaşları içerisinde secdeye vardı ve dualar etti? İşte bu seccade bile tek başına kadınımızın tarihin seyrini değiştirme gücünü nereden aldığının nişanesiydi. Rabbim bu hatun kişilerin hepsine de rahmet eylesin.<br />
Günümüzde İslam dünyası, altı alt kültür bölgesine ayrılmaktadır: Arap Bölgesi, İran Bölgesi, Hint Bölgesi, Türk Bölgesi, Afrika Bölgesi ve Uzak Doğu İslam Bölgesi. Bu İslam medeniyetinde altıya bölünen kültür bölgelerinin ortak özellikler kadar farklılıklar da gösterdiğini biliyoruz. Modernizmin Müslüman kadın üzerindeki etkisi günümüzde kültürel bir ikileme yol açmış, kadın tebaa statüsünden bir devlet veya milletin vatandaşı statüsüne geçmiştir. Baş döndürücü bir hızla yaptığımız bu tarihî geziden sonra bütün bu söylediklerimizden çıkan tespitleri şöyle sıralayabiliriz:<br />
Tarih boyunca kadının sosyoekonomik statüsü konusunda genel bir kanuna varmak mümkün değildir. Çünkü bu statü siyasi, iktisadi, dinî, kültürel ve psişik şartlara bağlı olarak zaman içinde ve aynı toplumun içinde farklılıklar göstermektedir. Demokratik olmayan, otokratik toplumlarda kadının statüsünün her zaman düşük olduğu söylenemeyeceği gibi demokratik toplumlarda da bu statünün yüksek olduğu yolunda bir formüle varmak mümkün değildir. Tarımcı toplum ve endüstriyel toplum kas gücüne dayanır. Dolayısıyla tarım toplumlarında ve sanayi toplumlarında toplumun görünen yerlerinde erkekler daha çok var olurlar. Ancak bilgi toplumunda ve kasın yerine bilgi ve zekânın geçtiği toplumda erkekle kadının statüsü eşitlenmiş, denmiştir. Bu öngörü belli bir hakikat payını taşımakla beraber biyolojik realitesine bazen seve seve bazen kerhen mecbur kalan cins-i latifi hem dünyada hem ülkemizde latif olmayan mecburiyetlerle baş başa bırakmıştır. Aynı toplumun içinde kadının statüsü, tıpkı erkeğinki gibi ait olduğu toplumsal sınıfa veya gruba bağlı olarak büyük farklılıklar göstermektedir. O hâlde tek bir toplumun içinde dahi birçok toplumsal statüden söz etme imkânına sahibiz. Şimdi bu tarih koridorundan çıkarak günümüz dünyasına gelelim ve Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir tespite göz atalım.<br />
Kadınlar, aşağı yukarı dünya nüfusunun yarısını teşkil etmektedirler. Fakat dünyadaki iş saatlerinin yüzde 70’ini kadınlar doldurmaktadır. Yani kadınlar erkeklerden daha çok çalışmaktadırlar. Dünya gelirinin sadece yüzde 10’una kadınlar sahip olmaktadır. Birleşmiş Milletlerin verdiği rakama göre kadınlar dünya mülkiyetinin sadece yüzde birine sahiptirler.<br />
Üstelik günümüzde okuma yazma bilmeyen kadın konusunda bir azalma görülmemektedir. Yeni teknolojiler uygulandığı, özellikle bilgisayar kullanımına geçildiği için bunlara eğitim yıllarında ulaşamayan birçok kadın iş hayatına artık girememektedir. Eğitim durumu yükselen kadın, aynı konuda erkeklerle rekabete girdiği için eğitim oranına denk iş yerleri kendisini almamaktadır. Siyasi hayata gelince demokrasiye geçen ülkelerde kadınlar, seçimle oluşturulan parlamentoların dünya genelinde yüzde 10’unu oluşturmaktadırlar. Bu konu, Bakanlıklara geldiği zaman yüzde 5’e düşmektedir. Bu karamsar tablonun karşısında bir de iyimser tablo var. “Kadınların Önlenemeyen Yükselişi” başlıklı bir kitap kaleme alan Amerikalı karı koca iki yazar, kadınların binlerce yıl boyunca bir erkek egemenliği altında yaşadıklarını ama artık uyandığını ve erkek egemenliğindeki toplumsal yapının değişmeye başladığını öne sürmüşlerdir. Bu Amerikalı yazarlara göre dünyada rekor sayıda kadın siyasete girmektedir. En azından siyasete girmek için aday olmaktadır. Kadınların siyasete girmesiyle birlikte sosyal güvenlikten silahsızlanmaya, evsiz insanların sorunlarından çevre sağlığına, nüfus kontrolünden uyuşturucuya kadar uzanan pek çok konuda erkeklerden daha anlamlı çözümler getirmişlerdir. Ayrıca en popüler olan spor dallarında da kadınlar büyük başarılara imza atmaktadırlar. Velhasıl bu Amerikalı karı kocaya göre XXI. yüzyıl, kadın liderler yüzyılı olacaktır.<br />
Bekleyelim, görelim…<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Prof. Dr. Ümit MERİÇ<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÜNDEN YARINA KADIN</span></span><br />
<br />
Kadınlığın tarihi ve kadının medeniyetlerin kurulmasındaki rolüyle ilgili olarak şüphesiz günlerce konuşulabilir ve ciltlerce kitap kaleme alınabilir. Hz. Havva’dan Angela Merkel’e, Meryem Ana’dan Hz. Hatice’ye, Bezmiâlem Valide Sultan’dan kolları olmadığı için ayaklarıyla tablolar çizen Ayşe Işık Hanımefendi’ye kadar kadın... İmanın, iradenin, şefkatin, ferasetin, diğerkâmlığın, sanatın tek kelimeyle medeniyetin mimarı olan kadın… Biz bu çok renkli ve çok ahenkli konuyu üç başlıkta birleştirmeye gayret edeceğiz. Önce tarih boyunca farklı coğrafyalarda kadın konusu üzerinde duracağız. Sonra dünya siyasetinde ve ülke siyasetinde kadına değineceğiz ve nihayet kadının eliyle çözülen, çözülmekte olan ve çözülecek olan sorunları birlikte gözden geçireceğiz.<br />
Bundan binlerce yıl öncesinden Hintli bir bilge, kadını şu şekilde tanımlıyor: “Tanrı yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının aydınlığını, sisin gözyaşını aldı, rüzgârın kararsızlığına tavşanın ürkekliğini ekledi. Onların üzerine dişi kaplanın yırtıcılığını, ateşin yakıcılığını, saksağanın gevezeliğini ve kumrunun vefasını kattı. Bütün bunları eritti, birbirine karıştırdı ve kadını yarattı. Sonra da yaptığı kadını erkeğe armağan etti.” Tarih, toprak gibi bereketli olan kadının, tarımcı toplumlarda yüceltilirken tüccar toplumlarda aşağılandığını söylüyor. Anadolu toprağında heykelleri yapılan Artemis’in simgelemiş olduğu kadın ana, Eski Yunan’da ayaklar altına alınıyor. Tarihin alacakaranlığına girer ve bundan 2.500 yıl öncesine kadar gidersek baba erkil dönemin, sanılanın aksine kadını yücelttiğini görürüz. Zira henüz site devletler kurulmamıştır. Her evde bir ocak vardır ve ocakta bir ateş yanar, bu ateşi söndürmeme görevi kadına aittir. Bu kadına aile içinde öncelikli bir yer verilir. Şehir devletleri kurulduktan ve devletler hâlinde bir araya toplanmaya başladıktan sonra artık aile eski önemini kaybeder. Aile babasının eski otoritesi kalmaz. Mesela Yahudilerin Talmut adlı kitabında mihir, önceleri kızın babasına verilirken Talmut’tan sonra bizzat evlenecek olan kızın kendisine verilir. Eski Roma’da kadınlar sokağa yalnız çıkamazlar. Yanlarında mutlaka onları belli bir mesafeden takip eden bir koruyucu erkek bulunur. Üstlerinde pelerin vardır ve yüzleri örtülüdür. Hristiyanlık, kadınla erkeğin Tanrı karşısında eşit olduğunu getirmiş ve Hz. İsa bir fahişeyi dahi inananların arasına alarak kadına olan şefkati ispat etmiştir. Ancak asırlar geçtikçe Hristiyanlığın bazı çileci doktrinleri Hz. Havva örneğinden hareket ederek kadının ruhunu şeytana sattığını söylemişler ve Hristiyan toplumunda kadın başlangıçta erkekle sahip olduğu eşitliği kaybetmiştir.<br />
Kadının toplum içindeki yerini yükselten ikinci bir ırk Germen ırkıdır. Özellikle şövalye aşklarıyla başlayan bu kadına saygı akımı, sonunda Batı’nın büyük romanlarına kadar gelmiştir. 1789 Fransız İhtilali, büyük evlat ve erkek evlat haklarını ortadan kaldırmıştır ve Fransız medeni kanunu kadına ticaret yapma, çocuğunu eğitme ve mahkemede tanık olma gibi hakları tanımıştır.<br />
İslam’ın kadın ve aile konularına ne kadar önem verdiğini hepimiz biliyoruz. Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve Resulü’ne itaat ederler. Bir hadis-i şerife göre dünya, bir metadır ve dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır. “En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben sizlerin içinde hanımlarına karşı en iyi olanım.” hadisi, Müslüman toplumunda mutlu ailenin harcını oluşturmuştur. Batı’da kadınlar cadı diye ateşe atılırken Osmanlı Devleti’nde “bacıyân-ı rûm” teşkilatı gelişmiştir. Osmanlı’da XVII. yüzyıldaki vakıfların yüzde 40’ı kadınların kurduğu vakıflardır. Dünyada Oxford’dan önce El-Karabiyyun Üniversitesini kuran Fatma El-Kureyşi ve Medine su yollarını yaptıran Harun Reşid’in karısı Zübeyde Hanım, İslam medeniyetini inşa eden pek çok kadın isimden sadece birkaç tanesi olmuştur. Bu güzel hatun kişilerin örneği daha eski asırlarda yaşamış olan hatun kişilerdir.<br />
Bu güzel örnekleri çoğaltalım mı?<br />
Malazgirt sonrası Anadolu’da hatun kişilerin inşa ettiği mana çınarlarına ve hayratlara bakalım, çok güzel isimlerle karşılaşırız. Anadolu Selçuklularından itibaren bize yadigâr kalan bugün de çok güzel eserler var. Belediyelerimiz gerçekten de bir dönemin ihmalini çok ciddi bir şekilde telafi ettiler ve mabetlerimiz, külliyelerimiz yeniden inşa edildi ve bunlara asli fonksiyonlarına uygun olarak yeni fonksiyonlar verildi. Kayseri’de Hunat Hatun, Gevher Nesibe Hatun ve Divriği’deki Melike Turhan Hatun bunlardan bazılarıdır. Hayrat yapmış ve tarihin seyri içerisinde önemli bir yer edinmiş bu hatun kişilerin adları hâlâ Anadolu’da mihrapta anılmakta ve kendilerine dualar edilmektedir. Bu durum, Anadolu kadınının tarih sahnesinde yer aldığının önemli bir göstergesidir ve kadınlar için çok önemli bir husustur. Çünkü bin yıl evvel yapılmış bir medresede, bir camide, bir hastanede cuma günleri özellikle bu hayır, hasenat sahibi hatunlar hâlâ hayır ve dualarla yâd edilmektedir.<br />
Bir gün Anadolu Kavağı’nda Osmanlı Dönemi’nden kalma bir caminin kadınlar mahfilinde ipek bir seccadeyle karşılaşmıştım. Seccadenin secde edilen, ellerin ve dizlerin konduğu yerler ile ayakların geldiği kısımlar delinmişti. Yıllarca üzerinde namaz kılına kılına delik deşik olmuş bu seccadede kim bilir kaç hatun kişi ihlasla ve gözyaşları içerisinde secdeye vardı ve dualar etti? İşte bu seccade bile tek başına kadınımızın tarihin seyrini değiştirme gücünü nereden aldığının nişanesiydi. Rabbim bu hatun kişilerin hepsine de rahmet eylesin.<br />
Günümüzde İslam dünyası, altı alt kültür bölgesine ayrılmaktadır: Arap Bölgesi, İran Bölgesi, Hint Bölgesi, Türk Bölgesi, Afrika Bölgesi ve Uzak Doğu İslam Bölgesi. Bu İslam medeniyetinde altıya bölünen kültür bölgelerinin ortak özellikler kadar farklılıklar da gösterdiğini biliyoruz. Modernizmin Müslüman kadın üzerindeki etkisi günümüzde kültürel bir ikileme yol açmış, kadın tebaa statüsünden bir devlet veya milletin vatandaşı statüsüne geçmiştir. Baş döndürücü bir hızla yaptığımız bu tarihî geziden sonra bütün bu söylediklerimizden çıkan tespitleri şöyle sıralayabiliriz:<br />
Tarih boyunca kadının sosyoekonomik statüsü konusunda genel bir kanuna varmak mümkün değildir. Çünkü bu statü siyasi, iktisadi, dinî, kültürel ve psişik şartlara bağlı olarak zaman içinde ve aynı toplumun içinde farklılıklar göstermektedir. Demokratik olmayan, otokratik toplumlarda kadının statüsünün her zaman düşük olduğu söylenemeyeceği gibi demokratik toplumlarda da bu statünün yüksek olduğu yolunda bir formüle varmak mümkün değildir. Tarımcı toplum ve endüstriyel toplum kas gücüne dayanır. Dolayısıyla tarım toplumlarında ve sanayi toplumlarında toplumun görünen yerlerinde erkekler daha çok var olurlar. Ancak bilgi toplumunda ve kasın yerine bilgi ve zekânın geçtiği toplumda erkekle kadının statüsü eşitlenmiş, denmiştir. Bu öngörü belli bir hakikat payını taşımakla beraber biyolojik realitesine bazen seve seve bazen kerhen mecbur kalan cins-i latifi hem dünyada hem ülkemizde latif olmayan mecburiyetlerle baş başa bırakmıştır. Aynı toplumun içinde kadının statüsü, tıpkı erkeğinki gibi ait olduğu toplumsal sınıfa veya gruba bağlı olarak büyük farklılıklar göstermektedir. O hâlde tek bir toplumun içinde dahi birçok toplumsal statüden söz etme imkânına sahibiz. Şimdi bu tarih koridorundan çıkarak günümüz dünyasına gelelim ve Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir tespite göz atalım.<br />
Kadınlar, aşağı yukarı dünya nüfusunun yarısını teşkil etmektedirler. Fakat dünyadaki iş saatlerinin yüzde 70’ini kadınlar doldurmaktadır. Yani kadınlar erkeklerden daha çok çalışmaktadırlar. Dünya gelirinin sadece yüzde 10’una kadınlar sahip olmaktadır. Birleşmiş Milletlerin verdiği rakama göre kadınlar dünya mülkiyetinin sadece yüzde birine sahiptirler.<br />
Üstelik günümüzde okuma yazma bilmeyen kadın konusunda bir azalma görülmemektedir. Yeni teknolojiler uygulandığı, özellikle bilgisayar kullanımına geçildiği için bunlara eğitim yıllarında ulaşamayan birçok kadın iş hayatına artık girememektedir. Eğitim durumu yükselen kadın, aynı konuda erkeklerle rekabete girdiği için eğitim oranına denk iş yerleri kendisini almamaktadır. Siyasi hayata gelince demokrasiye geçen ülkelerde kadınlar, seçimle oluşturulan parlamentoların dünya genelinde yüzde 10’unu oluşturmaktadırlar. Bu konu, Bakanlıklara geldiği zaman yüzde 5’e düşmektedir. Bu karamsar tablonun karşısında bir de iyimser tablo var. “Kadınların Önlenemeyen Yükselişi” başlıklı bir kitap kaleme alan Amerikalı karı koca iki yazar, kadınların binlerce yıl boyunca bir erkek egemenliği altında yaşadıklarını ama artık uyandığını ve erkek egemenliğindeki toplumsal yapının değişmeye başladığını öne sürmüşlerdir. Bu Amerikalı yazarlara göre dünyada rekor sayıda kadın siyasete girmektedir. En azından siyasete girmek için aday olmaktadır. Kadınların siyasete girmesiyle birlikte sosyal güvenlikten silahsızlanmaya, evsiz insanların sorunlarından çevre sağlığına, nüfus kontrolünden uyuşturucuya kadar uzanan pek çok konuda erkeklerden daha anlamlı çözümler getirmişlerdir. Ayrıca en popüler olan spor dallarında da kadınlar büyük başarılara imza atmaktadırlar. Velhasıl bu Amerikalı karı kocaya göre XXI. yüzyıl, kadın liderler yüzyılı olacaktır.<br />
Bekleyelim, görelim…<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Prof. Dr. Ümit MERİÇ<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İSLAM VE KADIN]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25393</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2024 20:28:43 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25393</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM VE KADIN</span></span><br />
<br />
İnsanlığa tevhidi, adaleti, yaratılış gayesini, barış ve huzurun yolunu öğretmek için gönderilen yüce dinimiz İslam’ın gayesi, söz konusu değerlerin tüm insanlık tarafından bilinmesi, yaşanması ve böylece insanın dünyada ve ahirette kurtuluşa ermesidir. Bu bağlamda İslam, evrensel bir yaklaşımla tüm insanlığa hitap eder ve ırk, soy ve cinsiyete dayalı bir üstünlük ve ayrıcalığa asla yer vermez. Allah katında üstünlüğün ölçüsü, takva, güzel ahlak, sorumluluk bilinci gibi değerlerdir. Dolayısıyla insanlık ailesinin fertleri olan kadın ve erkek de evrensel değerler düzleminde, hukuk, adalet, merhamet, sorumluluk gibi ilkeler karşısında denktirler. Bu hakikat ötelendiğinde hayatın dengesi bozulacak, bireysel ve toplumsal düzeyde kargaşa ve huzursuzluklar ortaya çıkacaktır. Nitekim söz konusu durumun en açık örneklerinden biri, kadına bakış konusunda yaşanmaktadır. İlk insan ve ilk peygamberden bu yana İslam, kadın ve erkek olarak insanın değerini, konumunu, varoluş gayesini açıkça ortaya koymasına rağmen, özellikle insanlığın vahyin ilkelerinden uzaklaştığı dönemlerde kadının yeri ve değeri tartışmaya açılmış, zaman zaman da insanlığı mahcup edecek tavır ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Günümüz dünyasında da maalesef kadının statüsü, hakları gibi bazı alanlarda sorunların varlığı açıktır. Bu durumda yapılması gereken, sorunları yok saymak değil, onların sebeplerini ve etkenlerini doğru tespit ederek çözüm yollarını ortaya koymaktır.<br />
Yanlış inanç, ön yargı ve cehalet gibi etkenler, bireysel algıları yönlendiren ve sosyal psikolojiyi etkileyen ana unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bunun için İslam doğru bir inanç, objektif bir bakış, akıl, hikmet ve irfana dayalı bir yaklaşımla bireysel ve toplumsal huzura rehberlik etmektedir. Kur’an’ın aydınlığında kadın olsun erkek olsun insan, şerefli bir varlık olarak görünür. Zira Allah, insanı mükerrem bir varlık olarak yaratmıştır. “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.” (Tin, 95/4.) ayeti, bu gerçeği beyan eder. İnsan kavramı ise kadın ve erkek olarak aynı yaratılış özüne sahip eşdeğer iki unsuru içermektedir. Bu husus Kur’an’da daha açık bir şekilde şöyle belirtilmektedir: “Size kendi cinsinizden eşler yaratması, Allah’ın ayetlerindendir…” (Rum, 30/21.)<br />
Beşerî ilişkilerin keyfiyeti bakımından İslam’ın ortaya koyduğu en önemli kavramlardan biri adalettir. Bu yaklaşımıyla yüce dinimiz, kadını erkeğin aşağısında gören her türlü anlayışı reddeder. Aralarında fark gözetmeksizin her ikisini de yüceltir ve birbirinin tamamlayıcısı olarak tanıtır. İslam’a göre insan, yaptığı işler ve ortaya koyduğu davranışlarla değer kazanır ya da kaybeder. Bu sebeple Cenab-ı Hak: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2.) ayetiyle insanı güzel amellerle değer kazanmaya davet etmektedir. Bu husustaki diğer bir ayet şöyledir: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/97.) Kur’an’a göre kadın da erkek de salih amel ile sorumludur ve yaptıklarının karşılığını görecektir. “Erkek olsun kadın olsun, her kim iman etmiş olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4/124.)<br />
Ne var ki bazı inanç ve kültürlerde kadın, erkekten daha aşağı bir konumda görülmüştür. Çin’de, eski Roma ve İran geleneğinde kadının insan olup olmadığı tartışılabilmiştir. Yunan toplumunda Aristo’nun görüşlerine de yansıyan olumsuz algı, kadını erkeğin deforme olmuş şekli olarak tanımlar. Yahudilikte kadınlar hayatın çoğu alanında geri planda kalmış̧ ve kısıtlanmıştır. Klasik Yahudi literatüründe sabah ibadetlerinde okunan dualarda, “Rabbim, beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun!” cümlesine yer verilir. Özellikle Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten çıkarılmalarıyla ilgili inanışlar, kadına yönelik olumsuz bir bakışı şekillendirmiştir. Buna göre kadın daimî bir kötülük kaynağı kabul edilmiştir. Orta çağ Hristiyan dünyasında, kadının insan kabul edilip edilmeyeceği ve hatta bir ruhunun olup olmadığı gibi konular tartışılagelmiştir. Böyle bir vasatta Peygamber Efendimiz, Mescid-i Nebi’de kadınlara özel mekân tahsis etmiş, onlarla istişarede bulunarak görüşlerine değer atfetmiştir. Ayrıca Resul-i Ekrem (s.a.s.), kadınlara sosyal hayatın içinde de yer vermiş ve meslek sahibi olarak çalışmalarına imkân tanımıştır. Nitekim Hz. Hatice annemiz, ticaretle uğraşan başarılı bir iş kadınıdır. Semra bt. Nuheyk, Medine pazarında denetimden sorumlu bir hanımdır. Hz. Aişe annemiz başta olmak üzere pek çok hanım sahabe, ilim ve eğitimle meşgul olmuştur. Aynı şekilde tarım, dericilik, dokumacılık gibi sanatlarla ve tabiplik, ebelik, hemşirelik gibi mesleklerle uğraşanlar olduğu gibi bazen de bizzat savaşa katılan ya da cephe gerisinde hizmet verenler olmuştur. Bu bağlamda zikredilebilecek sayısız örnekler, Hz. Peygamber’in asr-ı saadetinde yaşayan kadınların hayatın hemen hemen her alanında aktif bir şekilde yer aldıklarını ve hak ettikleri değeri elde ettiklerini göstermektedir. Esasen kadın ve erkeğin konumunu ve ilişkilerinin mahiyetini belirleyen şu ayet-i kerime, bu konudaki tüm gerçekliği olanca açıklığıyla ortaya koymaktadır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Marufu emreder, münkerden alıkorlar; zekât verirler, Allah ve Peygamberine itaat ederler. İşte, Allah bunlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, hakîmdir.” (Tevbe, 9/71.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Prof. Dr. Ali ERBAŞ<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM VE KADIN</span></span><br />
<br />
İnsanlığa tevhidi, adaleti, yaratılış gayesini, barış ve huzurun yolunu öğretmek için gönderilen yüce dinimiz İslam’ın gayesi, söz konusu değerlerin tüm insanlık tarafından bilinmesi, yaşanması ve böylece insanın dünyada ve ahirette kurtuluşa ermesidir. Bu bağlamda İslam, evrensel bir yaklaşımla tüm insanlığa hitap eder ve ırk, soy ve cinsiyete dayalı bir üstünlük ve ayrıcalığa asla yer vermez. Allah katında üstünlüğün ölçüsü, takva, güzel ahlak, sorumluluk bilinci gibi değerlerdir. Dolayısıyla insanlık ailesinin fertleri olan kadın ve erkek de evrensel değerler düzleminde, hukuk, adalet, merhamet, sorumluluk gibi ilkeler karşısında denktirler. Bu hakikat ötelendiğinde hayatın dengesi bozulacak, bireysel ve toplumsal düzeyde kargaşa ve huzursuzluklar ortaya çıkacaktır. Nitekim söz konusu durumun en açık örneklerinden biri, kadına bakış konusunda yaşanmaktadır. İlk insan ve ilk peygamberden bu yana İslam, kadın ve erkek olarak insanın değerini, konumunu, varoluş gayesini açıkça ortaya koymasına rağmen, özellikle insanlığın vahyin ilkelerinden uzaklaştığı dönemlerde kadının yeri ve değeri tartışmaya açılmış, zaman zaman da insanlığı mahcup edecek tavır ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Günümüz dünyasında da maalesef kadının statüsü, hakları gibi bazı alanlarda sorunların varlığı açıktır. Bu durumda yapılması gereken, sorunları yok saymak değil, onların sebeplerini ve etkenlerini doğru tespit ederek çözüm yollarını ortaya koymaktır.<br />
Yanlış inanç, ön yargı ve cehalet gibi etkenler, bireysel algıları yönlendiren ve sosyal psikolojiyi etkileyen ana unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bunun için İslam doğru bir inanç, objektif bir bakış, akıl, hikmet ve irfana dayalı bir yaklaşımla bireysel ve toplumsal huzura rehberlik etmektedir. Kur’an’ın aydınlığında kadın olsun erkek olsun insan, şerefli bir varlık olarak görünür. Zira Allah, insanı mükerrem bir varlık olarak yaratmıştır. “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.” (Tin, 95/4.) ayeti, bu gerçeği beyan eder. İnsan kavramı ise kadın ve erkek olarak aynı yaratılış özüne sahip eşdeğer iki unsuru içermektedir. Bu husus Kur’an’da daha açık bir şekilde şöyle belirtilmektedir: “Size kendi cinsinizden eşler yaratması, Allah’ın ayetlerindendir…” (Rum, 30/21.)<br />
Beşerî ilişkilerin keyfiyeti bakımından İslam’ın ortaya koyduğu en önemli kavramlardan biri adalettir. Bu yaklaşımıyla yüce dinimiz, kadını erkeğin aşağısında gören her türlü anlayışı reddeder. Aralarında fark gözetmeksizin her ikisini de yüceltir ve birbirinin tamamlayıcısı olarak tanıtır. İslam’a göre insan, yaptığı işler ve ortaya koyduğu davranışlarla değer kazanır ya da kaybeder. Bu sebeple Cenab-ı Hak: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2.) ayetiyle insanı güzel amellerle değer kazanmaya davet etmektedir. Bu husustaki diğer bir ayet şöyledir: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/97.) Kur’an’a göre kadın da erkek de salih amel ile sorumludur ve yaptıklarının karşılığını görecektir. “Erkek olsun kadın olsun, her kim iman etmiş olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4/124.)<br />
Ne var ki bazı inanç ve kültürlerde kadın, erkekten daha aşağı bir konumda görülmüştür. Çin’de, eski Roma ve İran geleneğinde kadının insan olup olmadığı tartışılabilmiştir. Yunan toplumunda Aristo’nun görüşlerine de yansıyan olumsuz algı, kadını erkeğin deforme olmuş şekli olarak tanımlar. Yahudilikte kadınlar hayatın çoğu alanında geri planda kalmış̧ ve kısıtlanmıştır. Klasik Yahudi literatüründe sabah ibadetlerinde okunan dualarda, “Rabbim, beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun!” cümlesine yer verilir. Özellikle Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten çıkarılmalarıyla ilgili inanışlar, kadına yönelik olumsuz bir bakışı şekillendirmiştir. Buna göre kadın daimî bir kötülük kaynağı kabul edilmiştir. Orta çağ Hristiyan dünyasında, kadının insan kabul edilip edilmeyeceği ve hatta bir ruhunun olup olmadığı gibi konular tartışılagelmiştir. Böyle bir vasatta Peygamber Efendimiz, Mescid-i Nebi’de kadınlara özel mekân tahsis etmiş, onlarla istişarede bulunarak görüşlerine değer atfetmiştir. Ayrıca Resul-i Ekrem (s.a.s.), kadınlara sosyal hayatın içinde de yer vermiş ve meslek sahibi olarak çalışmalarına imkân tanımıştır. Nitekim Hz. Hatice annemiz, ticaretle uğraşan başarılı bir iş kadınıdır. Semra bt. Nuheyk, Medine pazarında denetimden sorumlu bir hanımdır. Hz. Aişe annemiz başta olmak üzere pek çok hanım sahabe, ilim ve eğitimle meşgul olmuştur. Aynı şekilde tarım, dericilik, dokumacılık gibi sanatlarla ve tabiplik, ebelik, hemşirelik gibi mesleklerle uğraşanlar olduğu gibi bazen de bizzat savaşa katılan ya da cephe gerisinde hizmet verenler olmuştur. Bu bağlamda zikredilebilecek sayısız örnekler, Hz. Peygamber’in asr-ı saadetinde yaşayan kadınların hayatın hemen hemen her alanında aktif bir şekilde yer aldıklarını ve hak ettikleri değeri elde ettiklerini göstermektedir. Esasen kadın ve erkeğin konumunu ve ilişkilerinin mahiyetini belirleyen şu ayet-i kerime, bu konudaki tüm gerçekliği olanca açıklığıyla ortaya koymaktadır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Marufu emreder, münkerden alıkorlar; zekât verirler, Allah ve Peygamberine itaat ederler. İşte, Allah bunlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, hakîmdir.” (Tevbe, 9/71.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Prof. Dr. Ali ERBAŞ<br />
Diyanet İşleri Başkanı<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İSLAM VE SANAT VE KADIN’A DAİR]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25392</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2024 20:26:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25392</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM VE SANAT VE KADIN’A DAİR</span></span><br />
<br />
Mensubu bulunduğumuz kültür ve medeniyet havzası, hem birbirinden farklı pek çok kültürün birleşimi hem de İslamiyet’in bütün ruhuyla kristalize olduğu özgün bir karakteristiği taşıması bakımından gerçekten orijinaldir. Söz konusu nitelik, yüzyıllar boyu bu coğrafyaya ve onun etki alanına yalnız barış ve huzur değil aynı zamanda kendi içinde bir sistematiği olan ve belli bir ahenge ulaşmış bir yaşam tarzı ortaya koyma imkânı da sağlamıştır. Ancak belki de eşyanın tabiatı gereği bir işba noktasından sonra ve de bambaşka rüzgârlara maruz kaldıkça o mesut âlem yalnız yaşayışımızı değil onu oluşturan teorik zemini de tartışmaya açmıştır.<br />
Eski Zara Müftüsü’nün, “Aziz-i vakt idik, ada zebun etti bizi…” şeklindeki güzel ifadesinde vurguladığı üzere, değişen koşullar bütün imparatorlukta bir tür değer kaybı duyguyu oluşturmuştur. Şüphesiz durum, tek başına bir itibar kaybının çok ötesindedir. Modernleşme, hayatımızı, dünya görüşümüzü, düşünüşümüzü, bakış açımızı yani tüm algılama biçimimizi tümden sorgulamamızı gerektiren bir tür gözlüğe dönüşmüştür. Bu durum elbette üzerinde düşünülmeye devam edegelen çok önemli bir meseledir, ama bu bir bahs-i diğer… Bu yazının konusu ise söz konusu eleştirel tavrın en çok örselediği alanların başında gelen kadın konusu, kadın ve sanat meselesi. Aslında yalnız Batılı modernlerin değil modern dönem Müslümanlarının da epey irdelediği bir sahadır kadın meselesi. Çünkü artık mesele, ictimai bir hüviyet kazanmıştır. Zaten sancılı, parçalı, çoğu zaman tutarlılıktan yoksun yaklaşımlarla seyredegelen modernleşme hikâyemizin en çetrefilli cephelerinden birisidir kadın meselesi. Nerdeyse sürecin bütün sancı ve sorunlarını bünyesinde taşır. Modernleşme maceramızın en başından beri her bir yazar, aydın, şair, mütefekkir yani eli kalem tutan herkesin bir fikrinin olduğu oldukça yoğun bir saha. Dahası, “ideal modern Türk kadını” imgesinin nasıl tasarlanacağı ve sunulacağına ilişkin de ciddi bir kafa karışıklığı dikkati çekmektedir. Modernleşme ülküsünün resmî bir ideoloji hâline dönüştüğü yıllarda öne çıkan belli başlı aydınların yaklaşımlarında da bir homojenlik ve tutarlılık bulmak çok mümkün değildir. Kadın modernleşmesi konusunda hâlen sağlıklı bir model geliştirilmiş olduğu konusunun tartışmaya açık olduğu düşünülürse sürecin sorunlarının, Türk modernleşmesi sürecinin önemli evrelerindeki yaklaşımların incelenmesi ve tartışılması gerektiği önem arz etmektedir.<br />
Bu sürecin en dikkat çeken tartışma konularının başında İslam’ın kadın telakkisi gelir. Mevcut kadın sorunlarının temelinde İslami yaklaşımların olduğu zımnen kabul edilmiş gibidir. Bir kısmı önyargılı bir kısmı son derece samimi olarak pek çok zihnin, meselenin bu cephesiyle ilgilendiği malumdur. Çok eşlilikten tutun da miras, şahitlik gibi konular üzerinde çokça konuşulduğundan tekrara gömülmeye gerek yok elbette. Şüphesiz iki ayrı dünya görüşü ve teorik zeminin karşılaşmasının travmatik mahiyetinin neticesidir bütün bunlar. Bir bakıma mevcut sorunların temelinde dinin şekillendirdiği dünya görüşü olduğu neticesine varılır ve tarihsel sürecin tamamı bu bağlamda yeniden okunur ve elbette yeniden kurgulanır. Daha önceden oluşan oryantalist literatürdeki yaklaşımlar bizim gündemimize taşınır ve âdeta kurumsallaşır, hatta mutlak yargıya dönüşür. Batı oryantalizminin pek çok perspektifi bizim dünyamızda da içselleştirilir. Oysa gerçekten durumun tek izahı bu şekilde midir?<br />
Self oryantalist tavrı bırakıp rasyonel olarak bakmayı denediğimizde Doğu ve Batı dünyasında tarihsel süreçteki kadın mağduriyetleri veya dezavantajlarına odaklanılırsa sanıldığının aksine Doğu’nun değil büyük oranda Batı’nın aleyhine bir sonuca varılır. Peki, neden durum bu şekilde değerlendirilmez. Cevabı basittir aslında. Çünkü Batı öznedir, Doğu ise nesne. Batı o anki algısıyla Doğuyu yeniden yeniden inşa eder. Her türden şehvet ve bayağılık Doğu’ya mal edilir, Doğulu kadınların sırf cinsiyet temelli yargılarla kurgulanmış figürler olarak tasarlandığı sayısız görsel malzeme ve edebî metin bulmak mümkündür. Kaldı ki mesele yeni bir kadın inşa etmek olarak algılandığında sağlıklı çözümler üretildiğini kim iddia edebilir ki? Modern dünyadaki kadının geleneksel dünyadakinden daha az mağdur olduğunu söyleyebilir miyiz gerçekten?<br />
Mesele aslında değişen hayat paradigması çerçevesinde hayatımızı şekillendirmiş olan her bir unsurun birer birer çözülürken aynı zamanda yeni bir oluşumun söz konusu olması meselesidir. Gündelik hayat unsurları birer birer yeniden tasarlanmaktadır. Elbette bu keskin ve epey radikal bir çözülmedir. Zaten öyle olmasa bu konuları tekraren konuşma gereği duymazdık. Tarih içerisinde hep bir akış hâlinde doğal bir istihale sürer gider, her an her gün ufak değişimler devam eder, ancak bunlar aynı renk içerisinde ise biz bunları dönüşüm kabul etmeyiz, ama renk değiştiyse vaziyet başka bir hâl almıştır, demektir. Şüphesiz “modernleşme” dediğimiz dönüşüm, insanlık tarihinde sıklıkla değil ama pek çok kez gerçekleşen büyük değişim dönüşüm süreçlerinden birisidir. İnsanlık, büyük bir paradigmatik devrimin getirdiği yeni bir hayat kurgusunun içindedir artık. Yeni bir kamusal alan inşa edilmektedir ve bu alanın kıymet hükümleri değişmiştir. Kadın meselesini bu bağlamdan uzaklaştırmak sağlıklı bir yaklaşım olmaz. Bu meselenin üzerinde tekrar tekrar düşünmemiz gerekir.<br />
Bütün bu tartışmalarda sıklıkla değinilen konulardan birisi de İslam sanatı ve kadın bahsidir. İslam’ın kadın ile ilgili mahremiyet anlayışının sanatı şekillendirmesi ve kadının temsili hususuna ilişkin eleştiriler karşımıza çıkar. Şüphesiz sadece İslam sanatında değil genel olarak baktığımızda tüm sanat ve edebiyatta kadının özne değil nesne olduğuna dair bir yakınma ile karşılaşırız. Okuma yazma ediminin daha ziyade erkek yazar ve şairlerin uhdesinde olduğu tarihî süreçteki literatür bu şekilde yorumlanabilir. İnsanın en üst düzeydeki hayat gayesi olarak aşk ve onun muhatabı konumunda simgeselleşen unsur olarak kadın karşımıza çıkar. Kadın yalnızca güzelliğin değil, tutkunun, şefkatin masumiyetin olduğu kadar ihtirasın, kıskançlığın, entrikanın da temsili olan kısaca melek ile şeytan arasında salınan bir düzlemde yer alır. Ama erkek karakterler de böyle değil midir, cesaretin kahramanlığın, sadakatin olduğu kadar, zulmün, ihanetin, gaddarlığın da temsil bulduğu tipler olmamış mıdır? Aslında her ikisi de insanın geniş yelpazede var olma biçimleridir, olumlu ve olumsuz yanlarıyla. Dolayısıyla meseleye bakarken fıtri unsurların ister istemez çizdiği ufkun kadın ve erkek temsillerini şekillendirdiğini görmek gerekir. Erkek kahramanlar neden bu kadar cesur diye sorgulamak ne kadar abes ise kadınlar niye şefkati temsil ediyor diye sorgulamak da o kadar anlamsızdır. Oysa tevhidde ahenk bulan muhteşem düalizm, varlığın ilkelerinden değil midir? Nitekim İslam sanatında tüm çokluklar yalnızca Bir’e dair bir iştiyak ile istikamet bulurlar. O iştiyak ki bütün unsurları ve cepheleriyle sanatı besleyen unsur olarak aşk değil midir? İslam sanatı hakkında konuşmaya buradan başlamamak şüphesiz bir eksiklik olur.<br />
İslam estetiğinin merkezinde insanı yüceliğe taşıyan aşk unsuru son derece şekillendiricidir. Dolayısıyla sanatı şekillendiren unsurlar her zaman beşerî bir noktadan başlamış olsa bile ilahi bir düzleme doğru istikamet belirler. Bu nedenledir ki mutlak aşkın nihai muhatabının mutlak güzellik unsuruna odaklanan perspektifini en güzel mikro temsili kadındır. Hem bir yönüyle gözü gönlü kendine bağlayan bir estetik form hem de bu formun nüfuz edilemeyen unsurlarının gizemi, mahremiyeti ve kolay ulaşılabilir olmayışı kadının İslam estetiğinde “muhayyel” olarak algılanması neticesine imkân sağlamıştır. Sanatın mahiyetine son derece elverişli ve de varlığın çok katmanlı kuşatıcılığını da içkin bu yaklaşımın modern dönemde pozitivist yaklaşımlarca sorgulanmasıyla bir bakıma sevgilinin göksel konumu yere indirilmiştir. Özellikle XIX. yüzyıl romanındaki gerçekçi anlayış bu durumu çok iyi temsil eder. Kadının kamusal alanda görünürlüğünün arttığı ama aynı zamanda ulaşılabilirliğinin de kolaylaştığı, dolayısıyla “muhayyel” temsilinin zayıfladığı görülür. Çok basit uygulamalardan anlayabiliriz bu durumu. Klasik edebiyatımızda bütün sevgililer Leyla iken artık Bihter, Suat, Gönül Hanım, Kaya, Aliye, Feride, olarak görünmeye başlamışlardır. İvme kazanan modernleşmeci çabalarla 1930’larda oldukça çelişkili kadın anlayışları karşımıza çıkar, bir yandan “geleneksel” kadının pek çok vasfı yüceltilirken bir yandan da “modern” birtakım özellikler kazanması beklenir. Elbette bu iki yaklaşımın gerilim oluşturduğu pek çok nokta karşımıza çıkar.<br />
Homojen bir kadın ya da sevgili imgesinden söz etmek pek mümkün değildir. Derken Leyla şehre tekrar döner ve Sezai Karakoç tekrar klasik anlayışı günceller. Nereden bakarsanız bakın “Mona Roza” en çok sevilen aşk şiiri olur. Bütün imgeselliğine rağmen, yüzyıllardır toplum muhayyilesindeki sevgiliyi ve aşkı çağrıştıran kurgusu ve dil bütünlüğü ile halkımız kolayca bağ kurabilmiş, aşinalık sağlayabilmiştir.<br />
Bizim literatürümüzde beşerî aşk da son derece muteberdir. Çünkü beşerî bir noktadan başlasa da aşkınlık niteliğine yaslanır. Sonucun vuslat olup olmaması önemli değildir, aslolan o yolculuğun artan hararetidir. Çünkü kadın ile temsil olunan sevgili, aşk duygusunun bütün aşkınlığından bir nebze uzaklaştırır, elle tutulur somut muhatabı olarak insan gönlünü yakar, yıkar ama arındırır, berraklaştırır ve olgunlaştırır. Aşk duygusunu dönüştürücü kılan işlevselleştiren bir konumdur bu aslında: Aşk çileli bir yolculuğa çıkarır ama terbiye eder.<br />
Tarihî literatürümüz için yakınılan erkek yazar/şair konusu bugün artık anlamını kaybetmiştir. Çok sayıda kadın yazar, şair ve sanatkâr eser vermektedir. Ancak kadın yazarların temel ilgi alanının kadın meselesi olmasını biraz endişe ile karşıladığımı belirtmeliyim. Naçizane kanaatim, hayatın bütününü dikkate alan bir yaklaşımı esas almaktır aslolan. Büyük sanatçılar asla bir erkek duyarlılığını vurgulayayım diyerek yola koyulmamıştır herhâlde. Bir mesele vardır ortada, onu sanatın diline taşırlar: Bir yarayı, bir derdi ya da bir sevinci, coşkuyu dile getirmek… Bunları eril ve dişil diye tasnif edebiliriz ama sanatçı bunları kendi cinsiyetini unutmadıkça sağlıklı bir algı geliştiremez. Aslolan insandır ve meseleleridir.<br />
Konuya toplumu oluşturan her bir ferdin sağlıklı ve şahsiyet sahibi bireyler olarak yetiştirilebilmesi meselesi olarak bakmak gerekir. Çünkü ne kadın ve aile politikaları ne hukuk kuralları hiçbir şekilde olması gereken nitelikte bir hayat tesis etmeye yetmemektedir. Çünkü kurallar, kanunlar ne kadar mükemmel tesis edilse de toplum bireylerden oluşur ve teoridekinin pratize edilmesi ancak insan eliyle gerçekleşmektedir.<br />
Görüldüğü üzere meselenin konuşulması gereken pek çok cephesi söz konusudur ve Virgilius’un dediği gibi “önemli meseleleri ayaküstü halledemeyiz…”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Prof. Dr. Münire Kevser BAŞ<br />
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Dekanı<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM VE SANAT VE KADIN’A DAİR</span></span><br />
<br />
Mensubu bulunduğumuz kültür ve medeniyet havzası, hem birbirinden farklı pek çok kültürün birleşimi hem de İslamiyet’in bütün ruhuyla kristalize olduğu özgün bir karakteristiği taşıması bakımından gerçekten orijinaldir. Söz konusu nitelik, yüzyıllar boyu bu coğrafyaya ve onun etki alanına yalnız barış ve huzur değil aynı zamanda kendi içinde bir sistematiği olan ve belli bir ahenge ulaşmış bir yaşam tarzı ortaya koyma imkânı da sağlamıştır. Ancak belki de eşyanın tabiatı gereği bir işba noktasından sonra ve de bambaşka rüzgârlara maruz kaldıkça o mesut âlem yalnız yaşayışımızı değil onu oluşturan teorik zemini de tartışmaya açmıştır.<br />
Eski Zara Müftüsü’nün, “Aziz-i vakt idik, ada zebun etti bizi…” şeklindeki güzel ifadesinde vurguladığı üzere, değişen koşullar bütün imparatorlukta bir tür değer kaybı duyguyu oluşturmuştur. Şüphesiz durum, tek başına bir itibar kaybının çok ötesindedir. Modernleşme, hayatımızı, dünya görüşümüzü, düşünüşümüzü, bakış açımızı yani tüm algılama biçimimizi tümden sorgulamamızı gerektiren bir tür gözlüğe dönüşmüştür. Bu durum elbette üzerinde düşünülmeye devam edegelen çok önemli bir meseledir, ama bu bir bahs-i diğer… Bu yazının konusu ise söz konusu eleştirel tavrın en çok örselediği alanların başında gelen kadın konusu, kadın ve sanat meselesi. Aslında yalnız Batılı modernlerin değil modern dönem Müslümanlarının da epey irdelediği bir sahadır kadın meselesi. Çünkü artık mesele, ictimai bir hüviyet kazanmıştır. Zaten sancılı, parçalı, çoğu zaman tutarlılıktan yoksun yaklaşımlarla seyredegelen modernleşme hikâyemizin en çetrefilli cephelerinden birisidir kadın meselesi. Nerdeyse sürecin bütün sancı ve sorunlarını bünyesinde taşır. Modernleşme maceramızın en başından beri her bir yazar, aydın, şair, mütefekkir yani eli kalem tutan herkesin bir fikrinin olduğu oldukça yoğun bir saha. Dahası, “ideal modern Türk kadını” imgesinin nasıl tasarlanacağı ve sunulacağına ilişkin de ciddi bir kafa karışıklığı dikkati çekmektedir. Modernleşme ülküsünün resmî bir ideoloji hâline dönüştüğü yıllarda öne çıkan belli başlı aydınların yaklaşımlarında da bir homojenlik ve tutarlılık bulmak çok mümkün değildir. Kadın modernleşmesi konusunda hâlen sağlıklı bir model geliştirilmiş olduğu konusunun tartışmaya açık olduğu düşünülürse sürecin sorunlarının, Türk modernleşmesi sürecinin önemli evrelerindeki yaklaşımların incelenmesi ve tartışılması gerektiği önem arz etmektedir.<br />
Bu sürecin en dikkat çeken tartışma konularının başında İslam’ın kadın telakkisi gelir. Mevcut kadın sorunlarının temelinde İslami yaklaşımların olduğu zımnen kabul edilmiş gibidir. Bir kısmı önyargılı bir kısmı son derece samimi olarak pek çok zihnin, meselenin bu cephesiyle ilgilendiği malumdur. Çok eşlilikten tutun da miras, şahitlik gibi konular üzerinde çokça konuşulduğundan tekrara gömülmeye gerek yok elbette. Şüphesiz iki ayrı dünya görüşü ve teorik zeminin karşılaşmasının travmatik mahiyetinin neticesidir bütün bunlar. Bir bakıma mevcut sorunların temelinde dinin şekillendirdiği dünya görüşü olduğu neticesine varılır ve tarihsel sürecin tamamı bu bağlamda yeniden okunur ve elbette yeniden kurgulanır. Daha önceden oluşan oryantalist literatürdeki yaklaşımlar bizim gündemimize taşınır ve âdeta kurumsallaşır, hatta mutlak yargıya dönüşür. Batı oryantalizminin pek çok perspektifi bizim dünyamızda da içselleştirilir. Oysa gerçekten durumun tek izahı bu şekilde midir?<br />
Self oryantalist tavrı bırakıp rasyonel olarak bakmayı denediğimizde Doğu ve Batı dünyasında tarihsel süreçteki kadın mağduriyetleri veya dezavantajlarına odaklanılırsa sanıldığının aksine Doğu’nun değil büyük oranda Batı’nın aleyhine bir sonuca varılır. Peki, neden durum bu şekilde değerlendirilmez. Cevabı basittir aslında. Çünkü Batı öznedir, Doğu ise nesne. Batı o anki algısıyla Doğuyu yeniden yeniden inşa eder. Her türden şehvet ve bayağılık Doğu’ya mal edilir, Doğulu kadınların sırf cinsiyet temelli yargılarla kurgulanmış figürler olarak tasarlandığı sayısız görsel malzeme ve edebî metin bulmak mümkündür. Kaldı ki mesele yeni bir kadın inşa etmek olarak algılandığında sağlıklı çözümler üretildiğini kim iddia edebilir ki? Modern dünyadaki kadının geleneksel dünyadakinden daha az mağdur olduğunu söyleyebilir miyiz gerçekten?<br />
Mesele aslında değişen hayat paradigması çerçevesinde hayatımızı şekillendirmiş olan her bir unsurun birer birer çözülürken aynı zamanda yeni bir oluşumun söz konusu olması meselesidir. Gündelik hayat unsurları birer birer yeniden tasarlanmaktadır. Elbette bu keskin ve epey radikal bir çözülmedir. Zaten öyle olmasa bu konuları tekraren konuşma gereği duymazdık. Tarih içerisinde hep bir akış hâlinde doğal bir istihale sürer gider, her an her gün ufak değişimler devam eder, ancak bunlar aynı renk içerisinde ise biz bunları dönüşüm kabul etmeyiz, ama renk değiştiyse vaziyet başka bir hâl almıştır, demektir. Şüphesiz “modernleşme” dediğimiz dönüşüm, insanlık tarihinde sıklıkla değil ama pek çok kez gerçekleşen büyük değişim dönüşüm süreçlerinden birisidir. İnsanlık, büyük bir paradigmatik devrimin getirdiği yeni bir hayat kurgusunun içindedir artık. Yeni bir kamusal alan inşa edilmektedir ve bu alanın kıymet hükümleri değişmiştir. Kadın meselesini bu bağlamdan uzaklaştırmak sağlıklı bir yaklaşım olmaz. Bu meselenin üzerinde tekrar tekrar düşünmemiz gerekir.<br />
Bütün bu tartışmalarda sıklıkla değinilen konulardan birisi de İslam sanatı ve kadın bahsidir. İslam’ın kadın ile ilgili mahremiyet anlayışının sanatı şekillendirmesi ve kadının temsili hususuna ilişkin eleştiriler karşımıza çıkar. Şüphesiz sadece İslam sanatında değil genel olarak baktığımızda tüm sanat ve edebiyatta kadının özne değil nesne olduğuna dair bir yakınma ile karşılaşırız. Okuma yazma ediminin daha ziyade erkek yazar ve şairlerin uhdesinde olduğu tarihî süreçteki literatür bu şekilde yorumlanabilir. İnsanın en üst düzeydeki hayat gayesi olarak aşk ve onun muhatabı konumunda simgeselleşen unsur olarak kadın karşımıza çıkar. Kadın yalnızca güzelliğin değil, tutkunun, şefkatin masumiyetin olduğu kadar ihtirasın, kıskançlığın, entrikanın da temsili olan kısaca melek ile şeytan arasında salınan bir düzlemde yer alır. Ama erkek karakterler de böyle değil midir, cesaretin kahramanlığın, sadakatin olduğu kadar, zulmün, ihanetin, gaddarlığın da temsil bulduğu tipler olmamış mıdır? Aslında her ikisi de insanın geniş yelpazede var olma biçimleridir, olumlu ve olumsuz yanlarıyla. Dolayısıyla meseleye bakarken fıtri unsurların ister istemez çizdiği ufkun kadın ve erkek temsillerini şekillendirdiğini görmek gerekir. Erkek kahramanlar neden bu kadar cesur diye sorgulamak ne kadar abes ise kadınlar niye şefkati temsil ediyor diye sorgulamak da o kadar anlamsızdır. Oysa tevhidde ahenk bulan muhteşem düalizm, varlığın ilkelerinden değil midir? Nitekim İslam sanatında tüm çokluklar yalnızca Bir’e dair bir iştiyak ile istikamet bulurlar. O iştiyak ki bütün unsurları ve cepheleriyle sanatı besleyen unsur olarak aşk değil midir? İslam sanatı hakkında konuşmaya buradan başlamamak şüphesiz bir eksiklik olur.<br />
İslam estetiğinin merkezinde insanı yüceliğe taşıyan aşk unsuru son derece şekillendiricidir. Dolayısıyla sanatı şekillendiren unsurlar her zaman beşerî bir noktadan başlamış olsa bile ilahi bir düzleme doğru istikamet belirler. Bu nedenledir ki mutlak aşkın nihai muhatabının mutlak güzellik unsuruna odaklanan perspektifini en güzel mikro temsili kadındır. Hem bir yönüyle gözü gönlü kendine bağlayan bir estetik form hem de bu formun nüfuz edilemeyen unsurlarının gizemi, mahremiyeti ve kolay ulaşılabilir olmayışı kadının İslam estetiğinde “muhayyel” olarak algılanması neticesine imkân sağlamıştır. Sanatın mahiyetine son derece elverişli ve de varlığın çok katmanlı kuşatıcılığını da içkin bu yaklaşımın modern dönemde pozitivist yaklaşımlarca sorgulanmasıyla bir bakıma sevgilinin göksel konumu yere indirilmiştir. Özellikle XIX. yüzyıl romanındaki gerçekçi anlayış bu durumu çok iyi temsil eder. Kadının kamusal alanda görünürlüğünün arttığı ama aynı zamanda ulaşılabilirliğinin de kolaylaştığı, dolayısıyla “muhayyel” temsilinin zayıfladığı görülür. Çok basit uygulamalardan anlayabiliriz bu durumu. Klasik edebiyatımızda bütün sevgililer Leyla iken artık Bihter, Suat, Gönül Hanım, Kaya, Aliye, Feride, olarak görünmeye başlamışlardır. İvme kazanan modernleşmeci çabalarla 1930’larda oldukça çelişkili kadın anlayışları karşımıza çıkar, bir yandan “geleneksel” kadının pek çok vasfı yüceltilirken bir yandan da “modern” birtakım özellikler kazanması beklenir. Elbette bu iki yaklaşımın gerilim oluşturduğu pek çok nokta karşımıza çıkar.<br />
Homojen bir kadın ya da sevgili imgesinden söz etmek pek mümkün değildir. Derken Leyla şehre tekrar döner ve Sezai Karakoç tekrar klasik anlayışı günceller. Nereden bakarsanız bakın “Mona Roza” en çok sevilen aşk şiiri olur. Bütün imgeselliğine rağmen, yüzyıllardır toplum muhayyilesindeki sevgiliyi ve aşkı çağrıştıran kurgusu ve dil bütünlüğü ile halkımız kolayca bağ kurabilmiş, aşinalık sağlayabilmiştir.<br />
Bizim literatürümüzde beşerî aşk da son derece muteberdir. Çünkü beşerî bir noktadan başlasa da aşkınlık niteliğine yaslanır. Sonucun vuslat olup olmaması önemli değildir, aslolan o yolculuğun artan hararetidir. Çünkü kadın ile temsil olunan sevgili, aşk duygusunun bütün aşkınlığından bir nebze uzaklaştırır, elle tutulur somut muhatabı olarak insan gönlünü yakar, yıkar ama arındırır, berraklaştırır ve olgunlaştırır. Aşk duygusunu dönüştürücü kılan işlevselleştiren bir konumdur bu aslında: Aşk çileli bir yolculuğa çıkarır ama terbiye eder.<br />
Tarihî literatürümüz için yakınılan erkek yazar/şair konusu bugün artık anlamını kaybetmiştir. Çok sayıda kadın yazar, şair ve sanatkâr eser vermektedir. Ancak kadın yazarların temel ilgi alanının kadın meselesi olmasını biraz endişe ile karşıladığımı belirtmeliyim. Naçizane kanaatim, hayatın bütününü dikkate alan bir yaklaşımı esas almaktır aslolan. Büyük sanatçılar asla bir erkek duyarlılığını vurgulayayım diyerek yola koyulmamıştır herhâlde. Bir mesele vardır ortada, onu sanatın diline taşırlar: Bir yarayı, bir derdi ya da bir sevinci, coşkuyu dile getirmek… Bunları eril ve dişil diye tasnif edebiliriz ama sanatçı bunları kendi cinsiyetini unutmadıkça sağlıklı bir algı geliştiremez. Aslolan insandır ve meseleleridir.<br />
Konuya toplumu oluşturan her bir ferdin sağlıklı ve şahsiyet sahibi bireyler olarak yetiştirilebilmesi meselesi olarak bakmak gerekir. Çünkü ne kadın ve aile politikaları ne hukuk kuralları hiçbir şekilde olması gereken nitelikte bir hayat tesis etmeye yetmemektedir. Çünkü kurallar, kanunlar ne kadar mükemmel tesis edilse de toplum bireylerden oluşur ve teoridekinin pratize edilmesi ancak insan eliyle gerçekleşmektedir.<br />
Görüldüğü üzere meselenin konuşulması gereken pek çok cephesi söz konusudur ve Virgilius’un dediği gibi “önemli meseleleri ayaküstü halledemeyiz…”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Prof. Dr. Münire Kevser BAŞ<br />
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Dekanı<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İSLAM TARİHİNİN YILDIZLARI KADIN ÂLİMLER]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25391</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2024 20:23:41 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25391</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM TARİHİNİN YILDIZLARI KADIN ÂLİMLER</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevi, mescit olmasının yanı sıra nebevi öğretinin de merkezi konumundaydı. Allah Resulü, erkeklerin yanı sıra kadınların eğitimiyle de yakından ilgilenmişti. Zira ilahi hitaba erkekler kadar kadın da muhataptı ve onlar da Allah’ın ve kutlu elçisinin emir ve yasaklarından mükellefti. (Ahzab, 33/36.) Allah Resulü her ortamda, bir sohbet esnasında, mescitte, cuma ve bayram hutbelerinde kadınların da hazır bulunmalarını istemekteydi. Resulüllah, Medine’ye hicretinden kısa bir müddet sonra ensardan kadınları bir evde toplamış, onlara Hz. Ömer’i elçi olarak göndermişti. Hz. Ömer, bu eve gelince onlara selam vermiş, kendisinin Allah Resulü’nün elçisi olduğunu belirtmiş, Resulüllah’ın talebini onlara iletmişti. Resulüllah’ın büluğ çağına yaklaşmış kızların, genç kızların, evinin bir köşesinde oturan kadınların hatta âdet gören kadınların dahi bayram namazlarında namazgâha gelmelerini istediğini onlara bildirmişti. (Müslim, Îdeyn, 12; Ebu Davud, Salat, 241.) Bu meyanda cuma namazının yanı sıra Ramazan ve Kurban Bayramı namazları da erkek, kadın ve çocukların iştirakiyle kılınmıştı. İbn Abbas şunları aktarmıştı: “Ben bir Ramazan ya da Kurban Bayramı günü Resulüllah (s.a.s.) ile birlikte namazgâha çıktım. O, önce bayram namazını kıldırdı, akabinde hutbe irad ettikten sonra kadınların yanına gitti, onlara nasihat etti, bazı hususları hatırlattı ve sadaka vermelerini emretti.” (Buhari, Îdeyn, 16.) Medine’de nebevi öğretiyle bir toplum inşa eden Allah Resulü (s.a.s), kadınların eğitimleriyle de ilgilenmişti. Bu bağlamda Ebu Said el-Hudri şöyle nakletmiştir: “Bir kadın, Resulüllah’a (s.a.s) gelerek ‘Ya Resulüllah! Senin sohbetinden hep erkekler faydalanıyor. Bize bir gün ayırsan da o gün senin yanına gelsek, Allah’ın sana öğrettiğinden bize de öğretsen.’ dedi. Hz. Peygamber, ‘O hâlde şu şu günlerde toplanın.’ buyurdu. Bunun üzerine kadınlar toplandılar. Resulüllah (s.a.s), onların yanına gelerek Allah’ın kendisine öğrettiklerinden onlara bir şeyler öğretti.” (Müslim, Birr, 152.)<br />
<br />
Resulüllah’ın kadınların eğitimine karşı gösterdiği bu tutum onların İslami ilimlerde derinleşmesinde önemli bir faktör olmuştu. Kuşkusuz İslami ilimlerde kadın deyince ilk akla gelen sahabi Hz. Aişe validemizdir. O, Peygamber şehri Medine’yi ilim ve hikmet merkezi hâline getirmişti. Böylece Medine’de binlerce hadis talebesinin iştirak ettiği ilim meclisleri oluşmuş, Allah Resulü’nün bilgi mirası, bu meclisler vasıtasıyla sonraki nesillere aktarılmıştı. Medine’de Hz. Aişe’nin yıllarca süren eğitim öğretim faaliyetleri sonunda, İslami ilimlerin temelleri atılmış ve ilmî hareketin gelişmesinin yanı sıra hadis ve fıkıh sahalarında Medine ekolü teşekkül etmişti.<br />
<br />
Hz. Aişe, gençliği, keskin zekâsı, ilme merakı ve kabiliyeti ile hadiste, tefsirde, fıkıhta ve Arap dilinde temayüz etmiş mümtaz bir şahsiyetti. Hadiste muksirundandı (çok fazla hadis rivayet eden sahabe), fıkıhta Medine’deki yedi meşhur fakihten biriydi ve tefsirde otorite idi. Hz. Aişe kuvvetli hafızası sayesinde Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetinin sonraki nesillere aktarılmasında emsalsiz hizmetler ifa etmişti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2210’du. O, hem Hz. Peygamber’in diğer hanımlarından hem de Ebu Hureyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Malik dışında bütün sahabeden daha fazla hadis nakletmiş tek kadın sahabiydi. Binden fazla hadis rivayet eden ve muksirun diye adlandırılan yedi sahabinin dördüncüsüydü. Hz. Aişe validemiz, küçük yaşından itibaren Kur’an’ı ezberlemeye başlamış, ayetlerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Ayrıca dirayeti, basireti, Kur’an’a vukufiyeti ve Resulüllah’la birlikteliği sayesinde ibadet, ahlak, ahiret, savaş hukuku ve muamelat mevzularında Kur’an’dan pek çok ayeti tefsir ve tevil etmişti. Hz. Aişe validemiz, Resulüllah ile olan ilmî görüşmelerinde ona oldukça derin sorular yöneltiyor ve ele alınan meselelerin her yönüyle anlatılabilmesi için uzun münakaşalar yapıyordu. O, İslam’da yetişen en büyük hukukçu hanımlardan birisi olmaya muvaffak olmuştu. Ayrıca tarih, belagat ve şiirde oldukça ileri bir seviyedeydi. O hukuki, tıbbi, edebî ve tarihî meselelere vukufiyetiyle da temayüz etmişti.<br />
<br />
Hz. Aişe’nin hadis ilmindeki tesiri sadece kendi yaşadığı dönemle sınırlı değildi. O hadislerin tedvininde mühim bir rol oynayan dönemin kadın muhaddislerinden Amre binti Abdurrahman’ın da hocasıydı. Onun talebeleri, hadis rivayetinin bel kemiği Şube b. Haccac gibi isimlerin haber kaynağını teşkil etmişti. Amre binti Abdurrahman, Hz. Aişe’nin yanında yetişmişti ve onun hadislerini çok iyi bilmekteydi. Amre, hadislerin toplanması maksadıyla Halife Ömer b. Abdülaziz tarafından çıkarılan fermanda rivayetlerinin yazılması bilhassa istenen tabiindendi. Bu asrın kadın muhaddislerinden bir diğeri, yine Hz. Aişe’nin talebelerinden Ümmü’d-Derdâ es-Suğra lakaplı Hüceyme binti Huyey el-Evsabiyye’dir. Zehebi son derece aktif olan bu kadının hukuk nosyonuna, bilimsel kapasitesine ve güzel ahlakına dikkat çekmişti. Ümmü’d-Derdâ altı ay Beytü’l-Makdis’te, altı ay Dımeşk’te kalmış, bu süre zarfında evinde hadis dersleri vermişti.<br />
<br />
Öte yandan Emeviler döneminden itibaren şehirleşme oranıyla üst tabakada yer alan kadınlar kendilerine özgü bir sosyal hayat tarzı benimsemişlerdi. Kadınlar bu dönemde camilerden uzaklaşsalar da ilim ve kültür hayatında önemli bir konuma sahip olmuşlardı. Kadınlar yakın çevrelerindeki âlimlerden istifade etmiş, ilim ehli kadınlar bilhassa ulema aileleri içinde yetişmişti. Kadın âlimler İslam tarihinde erken dönemlerden itibaren şiir ve tasavvuf sahasında da mümtaz bir konumdaydı. Tarihçiydi kadın. Fakihti, hadis ravisiydi. Bilhassa hadis ilminde temayüz etmişti.<br />
<br />
Hicri ikinci asırda kayda değer kadın muhaddisler yetişmişti. Bunlardan birisi tabiin döneminin hadis otoritelerinden Said b. Müseyyeb’in kızıydı. Onun hadise vukufiyetine dair şöyle meşhur bir rivayet nakledilir: Halife Abdülmelik, oğlu Velid’le Said b. Müseyyeb’in kızını nikâhlamak ister, ona baskı yapar, Said b. Müseyyeb ise baskılardan kurtulmak için kızını talebelerinden birisi ile nikâhlar. Damat zifaf gününün ertesinde hocasının dersine gitmek üzere hazırlık yaparken bunu gören eşi, nereye gitmeye hazırlandığını sorar, o da Said’in dersine diye cevap verince bu muhaddis hanım, kendisine, “Otur, Said’in sana öğreteceklerini ben sana öğreteyim.” der. Damat ondan hadis dinlemeye başlayınca bir ay derslere katılmaz, zira o eşinin derin hadis bilgisine hayran olmuştur. Bu rivayetin kaydedildiği İbnü’l-Hâc’ın el-Medhal adlı eserinde, Medine’nin başka büyük âlimi, ikinci asrın tartışmasız hadis ve fıkıh otoritesi Malik b. Enes’in kızıyla ilgili de bir rivayetle karşılaşırız: Babası öğrencilerinin hadis derslerini dinlerken kızı da içerideki odadan dersleri takip etmiş, öğrencilerinin hatalarını düzelttirmişti.<br />
<br />
Hicri üçüncü asırda İmam Malik’in talebeleri arasında Abide el-Medeniyye adlı Medine’nin pek çok ilim otoritesinden, sayıları on binlere varan rivayetler naklettiğine muttali olduğumuz Endülüs’te yaşamış siyahi bir cariyeyi de kaydetmek gerekir. Bu bağlamda kadın muhaddisler İslam şarkında değil garbında da aktif bir biçimde ilim muhitlerinde yer almıştır. Bu asrın gözde âlimlerinden söz ederken İmam Şafii’nin de hocalarından, Hz. Peygamber’in torunlarından olan Seyyide Nefise’yi de zikretmek gerekir. O Mısır’da hadis rivayetiyle meşhur bir muhaddisti.<br />
<br />
Hicri dördüncü asırda hadis rıhleleri devam etmiş, bu rıhleler erkeklerle sınırlı kalmamış, kadın muhaddisler de bu ilmî yolculuklara iştirak etmişti. Hicri dördüncü asrın Kazvinli kadın muhaddislerinden Fatıma binti Abdülaziz bu kadın muhaddislerden biriydi. Ayrıca bu asrın önde gelen kadın muhaddislerinden Emetü’l-Vâhid Süteyte binti’l-Hüseyin, hadis, tefsir, nahiv ve fıkıh sahasında otoriteydi.<br />
<br />
Hicri beşinci asırda ise “Ümmü’l-Kirâm” lakaplı Kerime binti Ahmed’i anmak gerekir. Hadis hafızları arasında yer alan bu kadın muhaddis İmam Buhari’nin, el-Camiu’s-Sahih adlı eserini Mekke’de rivayet eden bir hanımdı. Hayatı boyunca hiç evlenmeyen Kerime binti Ahmed, kendisini hadis ilmine vakfetmiş ve takriben yüz yaşında vefat edinceye kadar hadis ilmi ile meşgul olmaya devam etmişti. Kadın muhaddisler hadis tahsilini tamamladıktan sonra çeşitli müesseselerde muhaddislere hadis nakletmiş ve icazet vermişlerdi. Birçok muhaddis onlardan temel hadis kaynaklarını okumuş ve hadis eserlerinin nakli için icazet almıştı. Bu meyanda Kerime binti Ahmed (ö. 463) Mekke’de Buhari’nin, el-Camiu’s-Sahih’ini okutmuş, Hatib el-Bağdadi ve Endülüslü âlim Humeydi gibi meşhur muhaddisler eseri ondan sema yoluyla almıştı.<br />
<br />
Daha sonraki asırlarda yaşamış kadın muhaddisler arasında Şühde binti el-İlberî yer alır. O, isnad sahibi bir muhaddisti. İbn Asakir ile Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzi’nin hocasıydı. Hicri altıncı asırda Bağdat camilerinde ders veren Şemsu’d-Duhâ adlı kadın muhaddisi de burada kaydetmek gerekir. Hicri altıncı asırda yaşamış bir diğer kadın muhaddis Âtike binti Ebi’l-Alâ’ idi. O sünnet ilimlerinde yetişmiş, hadisçi bir hanımdı. Ebu’l-Vakt Abdulevvel es-Sancarî’den pek çok hadis dinlemiş, daha sonra Hemdân’dan kalkıp Bağdat’a gelmiş ve sünnet ilimlerini tedris etmişti. O asırda yaşamış bir diğer kadın muhaddis, Fatıma bint Ebi’l-Hasan Sa’d el-Hayr el-Endelüsi idi. Kahire ve Şam’da talebeler yetiştirmişti. Kendisinden bir grup âlim hadis almıştı. Münziri’nin hocaları da bunlar arasındaydı.<br />
<br />
İslam tarihinde kadın muhaddislerin Darulhadislerde de ders verdiklerine de şahit olmaktayız. Eşrefiyye Dârulhadis’inde ders verenler arasında Ümmü’l-Fazl, Hacer bint Şerefuddin Muhammed b. Ebu Bekir el-Kudsi de yer alır. Sehavi, bu hanımın, devrinin en gözde hadisçisi hâline geldiğini, bu sebeple de talebe akınına uğradığını kaydeder.<br />
<br />
Sehavi, dokuzuncu hicri asrın biyografisine ayırdığı ed-Davu’l-Lami adlı eserinde kadın muhaddislere dair geniş malumatlar sunmuş, sadece bir asır içinde temayüz etmiş 1075 muhaddisin biyografisine yer vermişti. Aişe binti Muhammed b. Abdülhadi ve kız kardeşi Fatıma binti Muhammed b. Abdülhadi bu muhaddislerdendi. Onların talebeleri arasında İbn Hacer el-Askalani de yer almaktaydı. Hicri sekizinci ve dokuzuncu asırlarda, hadis ilminin duayeni sayılabilecek simaların hemen hepsinin çok sayıda kadın muhaddise talebe olduğu görülmekteydi. Biyografi, tarih ve hadisin mümtaz siması Zehebî, yüzün üzerinde kadın muhaddise talebe olmuştu. Ayrıca Taceddin es-Sübki’nin hadis dinlediği hocalardan 19’u kadın idi. Süyuti 33, İbn Hacer el-Askalânî ve İbn Asâkir ise 80 kadından hadis öğrenmişti.<br />
<br />
Kısacası, kadın muhaddisler, hadis tarihi boyunca nebevi mirasın, hadislerin ve hadis eserlerinin bir sonraki nesle aktarılmasında büyük bir rol üstlenmişlerdi. Kadın âlimler İslam kültür tarihinde mümtaz bir konuma sahip olmuşlardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Emine DEMİL<br />
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM TARİHİNİN YILDIZLARI KADIN ÂLİMLER</span></span><br />
<br />
Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevi, mescit olmasının yanı sıra nebevi öğretinin de merkezi konumundaydı. Allah Resulü, erkeklerin yanı sıra kadınların eğitimiyle de yakından ilgilenmişti. Zira ilahi hitaba erkekler kadar kadın da muhataptı ve onlar da Allah’ın ve kutlu elçisinin emir ve yasaklarından mükellefti. (Ahzab, 33/36.) Allah Resulü her ortamda, bir sohbet esnasında, mescitte, cuma ve bayram hutbelerinde kadınların da hazır bulunmalarını istemekteydi. Resulüllah, Medine’ye hicretinden kısa bir müddet sonra ensardan kadınları bir evde toplamış, onlara Hz. Ömer’i elçi olarak göndermişti. Hz. Ömer, bu eve gelince onlara selam vermiş, kendisinin Allah Resulü’nün elçisi olduğunu belirtmiş, Resulüllah’ın talebini onlara iletmişti. Resulüllah’ın büluğ çağına yaklaşmış kızların, genç kızların, evinin bir köşesinde oturan kadınların hatta âdet gören kadınların dahi bayram namazlarında namazgâha gelmelerini istediğini onlara bildirmişti. (Müslim, Îdeyn, 12; Ebu Davud, Salat, 241.) Bu meyanda cuma namazının yanı sıra Ramazan ve Kurban Bayramı namazları da erkek, kadın ve çocukların iştirakiyle kılınmıştı. İbn Abbas şunları aktarmıştı: “Ben bir Ramazan ya da Kurban Bayramı günü Resulüllah (s.a.s.) ile birlikte namazgâha çıktım. O, önce bayram namazını kıldırdı, akabinde hutbe irad ettikten sonra kadınların yanına gitti, onlara nasihat etti, bazı hususları hatırlattı ve sadaka vermelerini emretti.” (Buhari, Îdeyn, 16.) Medine’de nebevi öğretiyle bir toplum inşa eden Allah Resulü (s.a.s), kadınların eğitimleriyle de ilgilenmişti. Bu bağlamda Ebu Said el-Hudri şöyle nakletmiştir: “Bir kadın, Resulüllah’a (s.a.s) gelerek ‘Ya Resulüllah! Senin sohbetinden hep erkekler faydalanıyor. Bize bir gün ayırsan da o gün senin yanına gelsek, Allah’ın sana öğrettiğinden bize de öğretsen.’ dedi. Hz. Peygamber, ‘O hâlde şu şu günlerde toplanın.’ buyurdu. Bunun üzerine kadınlar toplandılar. Resulüllah (s.a.s), onların yanına gelerek Allah’ın kendisine öğrettiklerinden onlara bir şeyler öğretti.” (Müslim, Birr, 152.)<br />
<br />
Resulüllah’ın kadınların eğitimine karşı gösterdiği bu tutum onların İslami ilimlerde derinleşmesinde önemli bir faktör olmuştu. Kuşkusuz İslami ilimlerde kadın deyince ilk akla gelen sahabi Hz. Aişe validemizdir. O, Peygamber şehri Medine’yi ilim ve hikmet merkezi hâline getirmişti. Böylece Medine’de binlerce hadis talebesinin iştirak ettiği ilim meclisleri oluşmuş, Allah Resulü’nün bilgi mirası, bu meclisler vasıtasıyla sonraki nesillere aktarılmıştı. Medine’de Hz. Aişe’nin yıllarca süren eğitim öğretim faaliyetleri sonunda, İslami ilimlerin temelleri atılmış ve ilmî hareketin gelişmesinin yanı sıra hadis ve fıkıh sahalarında Medine ekolü teşekkül etmişti.<br />
<br />
Hz. Aişe, gençliği, keskin zekâsı, ilme merakı ve kabiliyeti ile hadiste, tefsirde, fıkıhta ve Arap dilinde temayüz etmiş mümtaz bir şahsiyetti. Hadiste muksirundandı (çok fazla hadis rivayet eden sahabe), fıkıhta Medine’deki yedi meşhur fakihten biriydi ve tefsirde otorite idi. Hz. Aişe kuvvetli hafızası sayesinde Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetinin sonraki nesillere aktarılmasında emsalsiz hizmetler ifa etmişti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2210’du. O, hem Hz. Peygamber’in diğer hanımlarından hem de Ebu Hureyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Malik dışında bütün sahabeden daha fazla hadis nakletmiş tek kadın sahabiydi. Binden fazla hadis rivayet eden ve muksirun diye adlandırılan yedi sahabinin dördüncüsüydü. Hz. Aişe validemiz, küçük yaşından itibaren Kur’an’ı ezberlemeye başlamış, ayetlerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Ayrıca dirayeti, basireti, Kur’an’a vukufiyeti ve Resulüllah’la birlikteliği sayesinde ibadet, ahlak, ahiret, savaş hukuku ve muamelat mevzularında Kur’an’dan pek çok ayeti tefsir ve tevil etmişti. Hz. Aişe validemiz, Resulüllah ile olan ilmî görüşmelerinde ona oldukça derin sorular yöneltiyor ve ele alınan meselelerin her yönüyle anlatılabilmesi için uzun münakaşalar yapıyordu. O, İslam’da yetişen en büyük hukukçu hanımlardan birisi olmaya muvaffak olmuştu. Ayrıca tarih, belagat ve şiirde oldukça ileri bir seviyedeydi. O hukuki, tıbbi, edebî ve tarihî meselelere vukufiyetiyle da temayüz etmişti.<br />
<br />
Hz. Aişe’nin hadis ilmindeki tesiri sadece kendi yaşadığı dönemle sınırlı değildi. O hadislerin tedvininde mühim bir rol oynayan dönemin kadın muhaddislerinden Amre binti Abdurrahman’ın da hocasıydı. Onun talebeleri, hadis rivayetinin bel kemiği Şube b. Haccac gibi isimlerin haber kaynağını teşkil etmişti. Amre binti Abdurrahman, Hz. Aişe’nin yanında yetişmişti ve onun hadislerini çok iyi bilmekteydi. Amre, hadislerin toplanması maksadıyla Halife Ömer b. Abdülaziz tarafından çıkarılan fermanda rivayetlerinin yazılması bilhassa istenen tabiindendi. Bu asrın kadın muhaddislerinden bir diğeri, yine Hz. Aişe’nin talebelerinden Ümmü’d-Derdâ es-Suğra lakaplı Hüceyme binti Huyey el-Evsabiyye’dir. Zehebi son derece aktif olan bu kadının hukuk nosyonuna, bilimsel kapasitesine ve güzel ahlakına dikkat çekmişti. Ümmü’d-Derdâ altı ay Beytü’l-Makdis’te, altı ay Dımeşk’te kalmış, bu süre zarfında evinde hadis dersleri vermişti.<br />
<br />
Öte yandan Emeviler döneminden itibaren şehirleşme oranıyla üst tabakada yer alan kadınlar kendilerine özgü bir sosyal hayat tarzı benimsemişlerdi. Kadınlar bu dönemde camilerden uzaklaşsalar da ilim ve kültür hayatında önemli bir konuma sahip olmuşlardı. Kadınlar yakın çevrelerindeki âlimlerden istifade etmiş, ilim ehli kadınlar bilhassa ulema aileleri içinde yetişmişti. Kadın âlimler İslam tarihinde erken dönemlerden itibaren şiir ve tasavvuf sahasında da mümtaz bir konumdaydı. Tarihçiydi kadın. Fakihti, hadis ravisiydi. Bilhassa hadis ilminde temayüz etmişti.<br />
<br />
Hicri ikinci asırda kayda değer kadın muhaddisler yetişmişti. Bunlardan birisi tabiin döneminin hadis otoritelerinden Said b. Müseyyeb’in kızıydı. Onun hadise vukufiyetine dair şöyle meşhur bir rivayet nakledilir: Halife Abdülmelik, oğlu Velid’le Said b. Müseyyeb’in kızını nikâhlamak ister, ona baskı yapar, Said b. Müseyyeb ise baskılardan kurtulmak için kızını talebelerinden birisi ile nikâhlar. Damat zifaf gününün ertesinde hocasının dersine gitmek üzere hazırlık yaparken bunu gören eşi, nereye gitmeye hazırlandığını sorar, o da Said’in dersine diye cevap verince bu muhaddis hanım, kendisine, “Otur, Said’in sana öğreteceklerini ben sana öğreteyim.” der. Damat ondan hadis dinlemeye başlayınca bir ay derslere katılmaz, zira o eşinin derin hadis bilgisine hayran olmuştur. Bu rivayetin kaydedildiği İbnü’l-Hâc’ın el-Medhal adlı eserinde, Medine’nin başka büyük âlimi, ikinci asrın tartışmasız hadis ve fıkıh otoritesi Malik b. Enes’in kızıyla ilgili de bir rivayetle karşılaşırız: Babası öğrencilerinin hadis derslerini dinlerken kızı da içerideki odadan dersleri takip etmiş, öğrencilerinin hatalarını düzelttirmişti.<br />
<br />
Hicri üçüncü asırda İmam Malik’in talebeleri arasında Abide el-Medeniyye adlı Medine’nin pek çok ilim otoritesinden, sayıları on binlere varan rivayetler naklettiğine muttali olduğumuz Endülüs’te yaşamış siyahi bir cariyeyi de kaydetmek gerekir. Bu bağlamda kadın muhaddisler İslam şarkında değil garbında da aktif bir biçimde ilim muhitlerinde yer almıştır. Bu asrın gözde âlimlerinden söz ederken İmam Şafii’nin de hocalarından, Hz. Peygamber’in torunlarından olan Seyyide Nefise’yi de zikretmek gerekir. O Mısır’da hadis rivayetiyle meşhur bir muhaddisti.<br />
<br />
Hicri dördüncü asırda hadis rıhleleri devam etmiş, bu rıhleler erkeklerle sınırlı kalmamış, kadın muhaddisler de bu ilmî yolculuklara iştirak etmişti. Hicri dördüncü asrın Kazvinli kadın muhaddislerinden Fatıma binti Abdülaziz bu kadın muhaddislerden biriydi. Ayrıca bu asrın önde gelen kadın muhaddislerinden Emetü’l-Vâhid Süteyte binti’l-Hüseyin, hadis, tefsir, nahiv ve fıkıh sahasında otoriteydi.<br />
<br />
Hicri beşinci asırda ise “Ümmü’l-Kirâm” lakaplı Kerime binti Ahmed’i anmak gerekir. Hadis hafızları arasında yer alan bu kadın muhaddis İmam Buhari’nin, el-Camiu’s-Sahih adlı eserini Mekke’de rivayet eden bir hanımdı. Hayatı boyunca hiç evlenmeyen Kerime binti Ahmed, kendisini hadis ilmine vakfetmiş ve takriben yüz yaşında vefat edinceye kadar hadis ilmi ile meşgul olmaya devam etmişti. Kadın muhaddisler hadis tahsilini tamamladıktan sonra çeşitli müesseselerde muhaddislere hadis nakletmiş ve icazet vermişlerdi. Birçok muhaddis onlardan temel hadis kaynaklarını okumuş ve hadis eserlerinin nakli için icazet almıştı. Bu meyanda Kerime binti Ahmed (ö. 463) Mekke’de Buhari’nin, el-Camiu’s-Sahih’ini okutmuş, Hatib el-Bağdadi ve Endülüslü âlim Humeydi gibi meşhur muhaddisler eseri ondan sema yoluyla almıştı.<br />
<br />
Daha sonraki asırlarda yaşamış kadın muhaddisler arasında Şühde binti el-İlberî yer alır. O, isnad sahibi bir muhaddisti. İbn Asakir ile Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzi’nin hocasıydı. Hicri altıncı asırda Bağdat camilerinde ders veren Şemsu’d-Duhâ adlı kadın muhaddisi de burada kaydetmek gerekir. Hicri altıncı asırda yaşamış bir diğer kadın muhaddis Âtike binti Ebi’l-Alâ’ idi. O sünnet ilimlerinde yetişmiş, hadisçi bir hanımdı. Ebu’l-Vakt Abdulevvel es-Sancarî’den pek çok hadis dinlemiş, daha sonra Hemdân’dan kalkıp Bağdat’a gelmiş ve sünnet ilimlerini tedris etmişti. O asırda yaşamış bir diğer kadın muhaddis, Fatıma bint Ebi’l-Hasan Sa’d el-Hayr el-Endelüsi idi. Kahire ve Şam’da talebeler yetiştirmişti. Kendisinden bir grup âlim hadis almıştı. Münziri’nin hocaları da bunlar arasındaydı.<br />
<br />
İslam tarihinde kadın muhaddislerin Darulhadislerde de ders verdiklerine de şahit olmaktayız. Eşrefiyye Dârulhadis’inde ders verenler arasında Ümmü’l-Fazl, Hacer bint Şerefuddin Muhammed b. Ebu Bekir el-Kudsi de yer alır. Sehavi, bu hanımın, devrinin en gözde hadisçisi hâline geldiğini, bu sebeple de talebe akınına uğradığını kaydeder.<br />
<br />
Sehavi, dokuzuncu hicri asrın biyografisine ayırdığı ed-Davu’l-Lami adlı eserinde kadın muhaddislere dair geniş malumatlar sunmuş, sadece bir asır içinde temayüz etmiş 1075 muhaddisin biyografisine yer vermişti. Aişe binti Muhammed b. Abdülhadi ve kız kardeşi Fatıma binti Muhammed b. Abdülhadi bu muhaddislerdendi. Onların talebeleri arasında İbn Hacer el-Askalani de yer almaktaydı. Hicri sekizinci ve dokuzuncu asırlarda, hadis ilminin duayeni sayılabilecek simaların hemen hepsinin çok sayıda kadın muhaddise talebe olduğu görülmekteydi. Biyografi, tarih ve hadisin mümtaz siması Zehebî, yüzün üzerinde kadın muhaddise talebe olmuştu. Ayrıca Taceddin es-Sübki’nin hadis dinlediği hocalardan 19’u kadın idi. Süyuti 33, İbn Hacer el-Askalânî ve İbn Asâkir ise 80 kadından hadis öğrenmişti.<br />
<br />
Kısacası, kadın muhaddisler, hadis tarihi boyunca nebevi mirasın, hadislerin ve hadis eserlerinin bir sonraki nesle aktarılmasında büyük bir rol üstlenmişlerdi. Kadın âlimler İslam kültür tarihinde mümtaz bir konuma sahip olmuşlardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Emine DEMİL<br />
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ASR-I SAADETTE KADIN]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25390</link>
			<pubDate>Mon, 08 Jan 2024 20:21:36 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=25390</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASR-I SAADETTE KADIN</span></span><br />
<br />
İslami ilimler terminolojisi, iki temel kaynak olan Kur’an-ı Kerim ve hadis ile doğrudan bağlantılıdır. Örneğin İslam tarihinin başlangıç noktasını teşkil eden cahiliye terimi, Kur’an kaynaklıdır. Hz. Peygamber’in vefatı ile Emeviler arasındaki dönemi ifade eden Hulefa-i Raşidin terimi ise hadis kaynaklıdır. Asr-ı saadete gelince Hz. Peygamber dönemini ifade eden bu terimin kaynağı Kur’an ve hadis temelli neşet eden Müslüman topluma karakteristik özelliklerini veren tevhid, güzel ahlak ve insani erdemlerdir. Asr-ı saadet, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretle kurduğu ve vefatına değin 10 yıl boyunca bilfiil yönettiği yapıyı iki kelime ile bir çırpıda özetler. Hane-i saadet, hücre-i saadet gibi Hz. Peygamber’le ilgili özel terimlerin arkasına “saadet” ifadesini eklemeyi çok seven necip Türk milletinin oldukça rağbet ettiği bu tabir, sosyal ve siyasi yaşama dair her türlü konuda kuvvetli bir olumlama içerir. Çünkü asr-ı saadet, inanç, ibadet, ahlak, maneviyat, hukuk, sağlık, eğitim vb. akla gelebilecek her alanda öncesinden yani cahiliyeden kıyas mümkün olmayacak derecede uzaklaşmış, çok kısa sürede tarihte eşi benzeri görülmemiş değişimlere sahne olmuştur. İşte asr-ı saadetin saadet veren yönünden en çok istifade eden kesimlerden birisi kadınlardır. Asr-ı saadette kadın, cahiliyeden ve cahiliye zihniyetinin yeniden canlandığı tüm zamanlardan farklı olarak önce Resulüllah’ın nezdinde, sonra onun güzel örnekliği ile şekillenen toplumun diğer kesimlerinde son derece olumlu ve elverişli bir ortamda yaşamıştır.<br />
Asr-ı saadette kadını anlamak için öncelikli olarak cahiliye döneminde Mekke’deki kadını iyi tanımak gerekmektedir. İslam öncesi dönemde yani cahiliyede Mekke kadınları, mensubu bulundukları kabile ve kabile içerisindeki konumlarına göre değişen şartlarda yaşamışlardır. Sayıca ve nüfuzca güçlü kabilelere mensup asil ve zengin ailelerin kadın üyeleri, hem akrabalarından hem de toplumdan saygı görmüş; mal sahibi olup mallarını yönetebilme, eş seçebilme, evlenme ya da boşanma gibi hususlarda söz sahibi olabilmişlerdir. Mekke’nin alt tabakaya mensup ailelerinin kadın fertlerine ise bırakın yukarıda zikrettiğimiz hususlarda imtiyaz sahibi olabilmeyi, bazı şart ve durumlarda hayat hakkı dahi tanınmamıştır. Hak aramak için başvurulacak müesseselerin olmadığı cahiliye döneminde alt tabakaya mensup kadınlar, ailenin erkeklerinin insafına bırakılmış durumdadır.<br />
Her ne kadar ikisi de Hicaz bölgesinde yer alıyor olsa da cahiliye döneminin Medine’de, Mekke’dekinden farklı yaşandığının altını çizmek önemlidir. Mekke tarım ve hayvancılığın yapılamadığı, geçimini tamamıyla Kâbe’nin kutsallığından ötürü bölgeye gelen Araplar için kurulan panayırlar ve Arap Yarımadası’nın dört bir yanına gönderilen ticaret kervanlarının kazancı ile sürdüren bir şehirdir. Medine ise volkanik araziler üzerinde kurulu olup başta hurma tarımı olmak üzere çeşitli sebze ve meyvelerin yetiştirildiği, hayvancılık yapılabilen bir yerdir. Mekke ticaret, Medine ise tarım toplumudur. Mekke’de geçimi sağlayan kesim, tehlikeli ticari yolculuklara çıkarak eve kazançla dönmeye gayret eden erkektir. Medine’de ise aile fertleri kadın, erkek, çocuk ayırt etmeksizin, sahip oldukları arazi ve bahçelerde bir arada çalışarak geçimlerini sağlamaktadırlar. Mekke’de kabileler arasında Kâbe hizmetlerinden ötürü kendisini ayrıcalıklı gören, “Kureyş kabilesi ve diğerleri” şeklinde bir ayrım mevcuttur. Kureyş’in kolları içerisinde başka hiyerarşik sıralamalar da vardır. Medine’de ise kabile hiyerarşisi bu denli keskin değildir. Tarım yapılabildiği için aileler arasındaki maddi uçurumlar da Mekke’deki kadar derin değildir. Bu vb. özelliklerden dolayı cahiliye döneminde Mekke’de zengin ve asil ailelere mensup olmayan kadınların sahip oldukları dezavantajların doğrudan Medine’de bir karşılığı bulunmamaktadır. Medineli kadınların, sosyal hayatta var olabilen, aile içinde ağırlığını hissettiren bir konumda oldukları anlaşılmaktadır.<br />
Bi’set öncesi dönemde cahiliye toplumuna has her türlü kötülükten kendisini uzak tutmayı başaran Allah Resulü, hanımı Hz. Hatice’yi, kızları Zeyneb, Ümmü Gülsüm, Rukiye ve Fatımatüzzehra’yı el üstünde tutmuştur. Ailesindeki kadınlara kendilerini değerli hissettirmiştir. Onun Hz. Hatice ile evliliği, “İdeal bir evlilik nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı niteliğindedir. Allah Resulü’nün sergilediği tavır ve davranışlarla hanımının gönlünü kazandığının en açık göstergesi, ilk vahiy sırasında Hz. Hatice’nin söylediği sözlerde gizlidir. Allah Resulü, Hira Mağarası’nda Cebrail’den “Oku!” emrini işitmesinin ardından, korku ve endişe içerisinde evine gelip üstünün örtülmesini istediğinde Hz. Hatice, sükûnetini koruyarak sevgili eşine, kendinden emin bir şekilde, “başına gelen şey her ne ise bunun şer olamayacağını” izah etmiştir. Gerekçe olarak da Allah Resulü’nün cömertlik, misafir ağırlama, akrabalarını gözetme, muhtaç ve mağdurlara yardım, adalet, doğruluk, güvenilirlik gibi özelliklerini sıralamıştır. Bir kadının, kocasından kaynaklı bir stres anında, soğukkanlılığını koruyup “Eminim başına gelen şey kötü değildir, çünkü sen şu şu vasıflara sahip şahane bir insansın.” mealinde sözler söylemesi, ancak ona duyduğu sevgi, saygı, bağlılık ve hayranlık sayesinde mümkün olabilir. Hz. Hatice’nin bu tavrı, Allah Resulü’nün on beş yıllık evliliği boyunca hanımına değer verdiğini, sevgisini ve saygısını kazandığını açık bir şekilde göstermektedir.<br />
Bi’set sonrasında Allah Resulü, ailesindeki kadınlara sergilediği müşfik ve hoşgörülü tavrın toplumun geneline yayılması için gayret göstermiştir. Bunu yaparken de cahiliyeye has Mekke Medine, üst tabaka alt tabaka vb. ayrımları ortadan kaldırarak kadını ait olduğu kabileye, şehre veya eve gelir getirip getirmemesine göre değil, yaratılış açısından değerli gören bir anlayışı yerleştirmeye çalışmıştır. Resulüllah’ın tebliğinde, kulun Allah katındaki değerini belirleyen unsurun cinsiyet değil iman ile amel olduğunu bildiren ve kadınla erkeğin birbirlerinin eksikliklerini gidermek, tamamlamak için yaratıldıklarını ifade eden ayetler önemli bir yer tutmaktadır. (Bakara, 2/18; Nisa, 4/1, Tevbe, 9/71; Hucurat, 49/13.) O, her şeyden önce toplumdaki yeri ve nüfuzu ne olursa olsun, kadınların kendisine ulaşabildiği bir peygamberdir. Bu, cahiliyede kendisine hak arama mercii bulamayan kadınlar için çok önemli bir kazanımdır. Kadınlar gerek aile içinde gerekse başka nedenlerle yaşadıkları her türlü sorunu Allah Resulü’ne iletebilmişler, onun sunduğu sadra şifa çözümlerle yürekleri genişleyerek huzurundan ayrılmışlardır. Rivayetler, Medine’deki 10 yıl boyunca kadınların, kocalarından gördükleri şiddetten haksız boşanma taleplerine, evladından ayrı kalmaya mecbur tutulmaktan ekonomik sıkıntılara ve dahi özel hâllerine kadar her türlü konuyu korkmadan ve çekinmeden Allah Resulü’ne taşıyabildiklerini göstermektedir. Bir grup kadın sahabenin, “Bizler, erkekler kadar senin sohbetinden istifade edemiyoruz.” deyip kendileri için bir gün ayırmasını istemeleri üzerine Resulüllah’ın, kadınlara özel bir gün belirlemesi bu bağlamda son derece önemlidir.<br />
Hz. Peygamber İslam’ı bizzat yaşayarak tebliğ eden bir peygamberdir. Dolayısıyla onun eşlerine ve çevresindeki kadınlara yönelik olumlu tutum ve davranışları kulaktan kulağa yayılarak kadınlar arasında gündem olmuştur. Bu vesileyledir ki kadınlar, eşleri ya da çocuklarından gerekli değeri görmedikleri durumlarda Allah Resulü’nü referans göstererek hak arama mücadelesine girişebilmişlerdir. Örneğin Hz. Ömer’e karısı, “Hayret bir şey, hanımların sana hiç muhalefet etmesinler istiyorsun, oysaki Hz. Peygamber’in hanımları, ona itiraz edebiliyorlar.” diye tepki göstermiştir.<br />
Asr-ı saadette kadının sahip olduğu en önemli ayrıcalık, hakkını arayabileceği bir muhatap bulabilmesinin yanında Allah Resulü’nün, her fırsatta sahabeye, kadınlara değer verilmesine yönelik tebliğde bulunmasıdır. Allah Resulü’nün kadın konulu nasihatlerinden birisi, “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizi, Radâ, 11.) şeklinde kayda geçmiştir. “Hanımlarımızın bizim üzerimize ne tür hakları var?” şeklindeki bir soru karşısında Hz. Peygamber’in, “Ekonomik kazancınıza uygun olarak yiyeceğini ve giyeceğini temin ediniz, vurmayınız ve incitici kötü sözler söylemeyiniz.” (Ebu Davud, Radâ, 41; İbn Mace, Nikâh, 3.) dediği bildirilmiştir. Allah Resulü’nün, sahabeyi, kadının aile kavramı açısından taşıdığı önem ve değere dikkat çekmek suretiyle şiddetten uzak durmak noktasında sık sık uyardığı görülmektedir. İbn Ömer, asr-ı saadetteki bu değişimi şu çarpıcı sözlerle ifade etmiştir: “Hz. Peygamber döneminde biz kadınlara karşı haksızlık yapmaktan ve şiddete başvurmaktan hakkımızda ayet iner de uyarılırız endişesiyle çekinirdik. Resulüllah vefat ettikten sonra bu çekince ortadan kalktı ve artık dikkat etmez olduk.”<br />
Hz. Peygamber döneminde kadınların aileyi çekip çeviren, evi yuva hâline getiren eş ve anne olmalarının yanı sıra farklı uğraş ve yeteneklerle de temayüz ettikleri görülür. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki asr-ı saadette kadınlar, ticaret hayatının içinde aktif bir şekilde yer almışlar, mal alıp satmışlar, sağlık hizmetlerinde bulunmuşlar, tarım alanında çalışmışlar, çarşı pazarlarda denetleme memuresi olarak görev almışlar, sağlık hizmetlerinde bulunmuşlar, savaşlara katılıp su taşıma, yaralıları tedavi etme, yeri geldiğinde silahla kendini savunma ya da saldırıda bulunma vazifelerini ifa etmişlerdir. Asr-ı saadette kadın, mescitlerin vazgeçilmez bir unsurudur. Hz. Peygamber sıklıkla sahabilerini, eşlerinin vakit namazlarına gitmelerine mani olmamaları hususunda uyarmıştır. Kaynaklarımızda kadınları, mescitte gruplar hâlinde oturup sohbet ederken, Allah Resulü’ne selam verirken ya da sohbetinde onu dinlerken tasvir eden pek çok rivayet bulunmaktadır. Kısacası asr-ı sadette kadın, evinde, mescitte, tarlasında, çarşı pazarda, cephede, seyahatte yani hayatın her alanında var olmuş, değer görmüş, değer kazandırmıştır. (“Hz. Peygamber döneminde Kadın” konusu ile ilgili detaylı bilgi için: Fatımatüz Zehra Kamacı, “Hz. Peygamber Döneminde Kadın Olmak,” Kadın Olmak, İslam, Gelenek, Modernite ve Ötesi (ed. Şule Albayrak), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 2019, s. 175-243.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Fatımatüz Zehra KAMACI<br />
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASR-I SAADETTE KADIN</span></span><br />
<br />
İslami ilimler terminolojisi, iki temel kaynak olan Kur’an-ı Kerim ve hadis ile doğrudan bağlantılıdır. Örneğin İslam tarihinin başlangıç noktasını teşkil eden cahiliye terimi, Kur’an kaynaklıdır. Hz. Peygamber’in vefatı ile Emeviler arasındaki dönemi ifade eden Hulefa-i Raşidin terimi ise hadis kaynaklıdır. Asr-ı saadete gelince Hz. Peygamber dönemini ifade eden bu terimin kaynağı Kur’an ve hadis temelli neşet eden Müslüman topluma karakteristik özelliklerini veren tevhid, güzel ahlak ve insani erdemlerdir. Asr-ı saadet, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretle kurduğu ve vefatına değin 10 yıl boyunca bilfiil yönettiği yapıyı iki kelime ile bir çırpıda özetler. Hane-i saadet, hücre-i saadet gibi Hz. Peygamber’le ilgili özel terimlerin arkasına “saadet” ifadesini eklemeyi çok seven necip Türk milletinin oldukça rağbet ettiği bu tabir, sosyal ve siyasi yaşama dair her türlü konuda kuvvetli bir olumlama içerir. Çünkü asr-ı saadet, inanç, ibadet, ahlak, maneviyat, hukuk, sağlık, eğitim vb. akla gelebilecek her alanda öncesinden yani cahiliyeden kıyas mümkün olmayacak derecede uzaklaşmış, çok kısa sürede tarihte eşi benzeri görülmemiş değişimlere sahne olmuştur. İşte asr-ı saadetin saadet veren yönünden en çok istifade eden kesimlerden birisi kadınlardır. Asr-ı saadette kadın, cahiliyeden ve cahiliye zihniyetinin yeniden canlandığı tüm zamanlardan farklı olarak önce Resulüllah’ın nezdinde, sonra onun güzel örnekliği ile şekillenen toplumun diğer kesimlerinde son derece olumlu ve elverişli bir ortamda yaşamıştır.<br />
Asr-ı saadette kadını anlamak için öncelikli olarak cahiliye döneminde Mekke’deki kadını iyi tanımak gerekmektedir. İslam öncesi dönemde yani cahiliyede Mekke kadınları, mensubu bulundukları kabile ve kabile içerisindeki konumlarına göre değişen şartlarda yaşamışlardır. Sayıca ve nüfuzca güçlü kabilelere mensup asil ve zengin ailelerin kadın üyeleri, hem akrabalarından hem de toplumdan saygı görmüş; mal sahibi olup mallarını yönetebilme, eş seçebilme, evlenme ya da boşanma gibi hususlarda söz sahibi olabilmişlerdir. Mekke’nin alt tabakaya mensup ailelerinin kadın fertlerine ise bırakın yukarıda zikrettiğimiz hususlarda imtiyaz sahibi olabilmeyi, bazı şart ve durumlarda hayat hakkı dahi tanınmamıştır. Hak aramak için başvurulacak müesseselerin olmadığı cahiliye döneminde alt tabakaya mensup kadınlar, ailenin erkeklerinin insafına bırakılmış durumdadır.<br />
Her ne kadar ikisi de Hicaz bölgesinde yer alıyor olsa da cahiliye döneminin Medine’de, Mekke’dekinden farklı yaşandığının altını çizmek önemlidir. Mekke tarım ve hayvancılığın yapılamadığı, geçimini tamamıyla Kâbe’nin kutsallığından ötürü bölgeye gelen Araplar için kurulan panayırlar ve Arap Yarımadası’nın dört bir yanına gönderilen ticaret kervanlarının kazancı ile sürdüren bir şehirdir. Medine ise volkanik araziler üzerinde kurulu olup başta hurma tarımı olmak üzere çeşitli sebze ve meyvelerin yetiştirildiği, hayvancılık yapılabilen bir yerdir. Mekke ticaret, Medine ise tarım toplumudur. Mekke’de geçimi sağlayan kesim, tehlikeli ticari yolculuklara çıkarak eve kazançla dönmeye gayret eden erkektir. Medine’de ise aile fertleri kadın, erkek, çocuk ayırt etmeksizin, sahip oldukları arazi ve bahçelerde bir arada çalışarak geçimlerini sağlamaktadırlar. Mekke’de kabileler arasında Kâbe hizmetlerinden ötürü kendisini ayrıcalıklı gören, “Kureyş kabilesi ve diğerleri” şeklinde bir ayrım mevcuttur. Kureyş’in kolları içerisinde başka hiyerarşik sıralamalar da vardır. Medine’de ise kabile hiyerarşisi bu denli keskin değildir. Tarım yapılabildiği için aileler arasındaki maddi uçurumlar da Mekke’deki kadar derin değildir. Bu vb. özelliklerden dolayı cahiliye döneminde Mekke’de zengin ve asil ailelere mensup olmayan kadınların sahip oldukları dezavantajların doğrudan Medine’de bir karşılığı bulunmamaktadır. Medineli kadınların, sosyal hayatta var olabilen, aile içinde ağırlığını hissettiren bir konumda oldukları anlaşılmaktadır.<br />
Bi’set öncesi dönemde cahiliye toplumuna has her türlü kötülükten kendisini uzak tutmayı başaran Allah Resulü, hanımı Hz. Hatice’yi, kızları Zeyneb, Ümmü Gülsüm, Rukiye ve Fatımatüzzehra’yı el üstünde tutmuştur. Ailesindeki kadınlara kendilerini değerli hissettirmiştir. Onun Hz. Hatice ile evliliği, “İdeal bir evlilik nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı niteliğindedir. Allah Resulü’nün sergilediği tavır ve davranışlarla hanımının gönlünü kazandığının en açık göstergesi, ilk vahiy sırasında Hz. Hatice’nin söylediği sözlerde gizlidir. Allah Resulü, Hira Mağarası’nda Cebrail’den “Oku!” emrini işitmesinin ardından, korku ve endişe içerisinde evine gelip üstünün örtülmesini istediğinde Hz. Hatice, sükûnetini koruyarak sevgili eşine, kendinden emin bir şekilde, “başına gelen şey her ne ise bunun şer olamayacağını” izah etmiştir. Gerekçe olarak da Allah Resulü’nün cömertlik, misafir ağırlama, akrabalarını gözetme, muhtaç ve mağdurlara yardım, adalet, doğruluk, güvenilirlik gibi özelliklerini sıralamıştır. Bir kadının, kocasından kaynaklı bir stres anında, soğukkanlılığını koruyup “Eminim başına gelen şey kötü değildir, çünkü sen şu şu vasıflara sahip şahane bir insansın.” mealinde sözler söylemesi, ancak ona duyduğu sevgi, saygı, bağlılık ve hayranlık sayesinde mümkün olabilir. Hz. Hatice’nin bu tavrı, Allah Resulü’nün on beş yıllık evliliği boyunca hanımına değer verdiğini, sevgisini ve saygısını kazandığını açık bir şekilde göstermektedir.<br />
Bi’set sonrasında Allah Resulü, ailesindeki kadınlara sergilediği müşfik ve hoşgörülü tavrın toplumun geneline yayılması için gayret göstermiştir. Bunu yaparken de cahiliyeye has Mekke Medine, üst tabaka alt tabaka vb. ayrımları ortadan kaldırarak kadını ait olduğu kabileye, şehre veya eve gelir getirip getirmemesine göre değil, yaratılış açısından değerli gören bir anlayışı yerleştirmeye çalışmıştır. Resulüllah’ın tebliğinde, kulun Allah katındaki değerini belirleyen unsurun cinsiyet değil iman ile amel olduğunu bildiren ve kadınla erkeğin birbirlerinin eksikliklerini gidermek, tamamlamak için yaratıldıklarını ifade eden ayetler önemli bir yer tutmaktadır. (Bakara, 2/18; Nisa, 4/1, Tevbe, 9/71; Hucurat, 49/13.) O, her şeyden önce toplumdaki yeri ve nüfuzu ne olursa olsun, kadınların kendisine ulaşabildiği bir peygamberdir. Bu, cahiliyede kendisine hak arama mercii bulamayan kadınlar için çok önemli bir kazanımdır. Kadınlar gerek aile içinde gerekse başka nedenlerle yaşadıkları her türlü sorunu Allah Resulü’ne iletebilmişler, onun sunduğu sadra şifa çözümlerle yürekleri genişleyerek huzurundan ayrılmışlardır. Rivayetler, Medine’deki 10 yıl boyunca kadınların, kocalarından gördükleri şiddetten haksız boşanma taleplerine, evladından ayrı kalmaya mecbur tutulmaktan ekonomik sıkıntılara ve dahi özel hâllerine kadar her türlü konuyu korkmadan ve çekinmeden Allah Resulü’ne taşıyabildiklerini göstermektedir. Bir grup kadın sahabenin, “Bizler, erkekler kadar senin sohbetinden istifade edemiyoruz.” deyip kendileri için bir gün ayırmasını istemeleri üzerine Resulüllah’ın, kadınlara özel bir gün belirlemesi bu bağlamda son derece önemlidir.<br />
Hz. Peygamber İslam’ı bizzat yaşayarak tebliğ eden bir peygamberdir. Dolayısıyla onun eşlerine ve çevresindeki kadınlara yönelik olumlu tutum ve davranışları kulaktan kulağa yayılarak kadınlar arasında gündem olmuştur. Bu vesileyledir ki kadınlar, eşleri ya da çocuklarından gerekli değeri görmedikleri durumlarda Allah Resulü’nü referans göstererek hak arama mücadelesine girişebilmişlerdir. Örneğin Hz. Ömer’e karısı, “Hayret bir şey, hanımların sana hiç muhalefet etmesinler istiyorsun, oysaki Hz. Peygamber’in hanımları, ona itiraz edebiliyorlar.” diye tepki göstermiştir.<br />
Asr-ı saadette kadının sahip olduğu en önemli ayrıcalık, hakkını arayabileceği bir muhatap bulabilmesinin yanında Allah Resulü’nün, her fırsatta sahabeye, kadınlara değer verilmesine yönelik tebliğde bulunmasıdır. Allah Resulü’nün kadın konulu nasihatlerinden birisi, “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizi, Radâ, 11.) şeklinde kayda geçmiştir. “Hanımlarımızın bizim üzerimize ne tür hakları var?” şeklindeki bir soru karşısında Hz. Peygamber’in, “Ekonomik kazancınıza uygun olarak yiyeceğini ve giyeceğini temin ediniz, vurmayınız ve incitici kötü sözler söylemeyiniz.” (Ebu Davud, Radâ, 41; İbn Mace, Nikâh, 3.) dediği bildirilmiştir. Allah Resulü’nün, sahabeyi, kadının aile kavramı açısından taşıdığı önem ve değere dikkat çekmek suretiyle şiddetten uzak durmak noktasında sık sık uyardığı görülmektedir. İbn Ömer, asr-ı saadetteki bu değişimi şu çarpıcı sözlerle ifade etmiştir: “Hz. Peygamber döneminde biz kadınlara karşı haksızlık yapmaktan ve şiddete başvurmaktan hakkımızda ayet iner de uyarılırız endişesiyle çekinirdik. Resulüllah vefat ettikten sonra bu çekince ortadan kalktı ve artık dikkat etmez olduk.”<br />
Hz. Peygamber döneminde kadınların aileyi çekip çeviren, evi yuva hâline getiren eş ve anne olmalarının yanı sıra farklı uğraş ve yeteneklerle de temayüz ettikleri görülür. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki asr-ı saadette kadınlar, ticaret hayatının içinde aktif bir şekilde yer almışlar, mal alıp satmışlar, sağlık hizmetlerinde bulunmuşlar, tarım alanında çalışmışlar, çarşı pazarlarda denetleme memuresi olarak görev almışlar, sağlık hizmetlerinde bulunmuşlar, savaşlara katılıp su taşıma, yaralıları tedavi etme, yeri geldiğinde silahla kendini savunma ya da saldırıda bulunma vazifelerini ifa etmişlerdir. Asr-ı saadette kadın, mescitlerin vazgeçilmez bir unsurudur. Hz. Peygamber sıklıkla sahabilerini, eşlerinin vakit namazlarına gitmelerine mani olmamaları hususunda uyarmıştır. Kaynaklarımızda kadınları, mescitte gruplar hâlinde oturup sohbet ederken, Allah Resulü’ne selam verirken ya da sohbetinde onu dinlerken tasvir eden pek çok rivayet bulunmaktadır. Kısacası asr-ı sadette kadın, evinde, mescitte, tarlasında, çarşı pazarda, cephede, seyahatte yani hayatın her alanında var olmuş, değer görmüş, değer kazandırmıştır. (“Hz. Peygamber döneminde Kadın” konusu ile ilgili detaylı bilgi için: Fatımatüz Zehra Kamacı, “Hz. Peygamber Döneminde Kadın Olmak,” Kadın Olmak, İslam, Gelenek, Modernite ve Ötesi (ed. Şule Albayrak), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 2019, s. 175-243.)<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Doç. Dr. Fatımatüz Zehra KAMACI<br />
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi<br />
<br />
Aylık Diyanet Dergisi<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anababaların En Çok Sorduğu Sorular]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=10830</link>
			<pubDate>Sat, 07 Nov 2020 20:02:29 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=10830</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anababaların En Çok Sorduğu Sorular</span><br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Giriş</span><br />
 <br />
 1 Bebek Bakımı<br />
 2 Yeni Yürümeye Başlayan ve Okulöncesi Dönemdeki Çocuklar<br />
 3 Okul Çağı Çocukları<br />
 4 Ergenler<br />
 5 Aile ilişkileri<br />
 6 Sağlık ve Beslenme<br />
 7 Eğitim<br />
 8 Duygusal Gelişim<br />
 9 Disiplin ve Eğitim<br />
 10 Sosyal Gelişim<br />
 11 Fiziksel Gelişim<br />
 12 Tatiller ve Eğlence<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GİRİŞ</span><br />
 <br />
 Çocuk Eğitimi ile İlgili Temel Görüşlerim<br />
 Akşam saat 10:00´da tam gevşemeye başladığımda telefonun kulak tırmalayan sesi çok sinirime dokunmuştu. Günüm saat 7:30´daki bir görüşmeyle başlamış ve isyankâr ergen sorunu konusunda endişeli bir büyükanneyle görüşebilmek için öğle yemeğini kaçırmıştım. Açık söyleyeyim, o kötü sesi duymazdan gelmeyi düşündüm, ama saatin geç olması nedeniyle acil bir konuda olabileceğinden korktum.<br />
 Telefon gerçek bir kriz durumu hakkında değildi, ama arayan endişeli anne için çok üzücü bir problemdi. Erken ergenlik dönemindeki kızı son zamanlarda çok değişik bir ruh hali içindeydi ve gergindi. O akşam da, basit bir işi yapmak için bodruma inmeyi reddetmiş ve şimdi de yatak odasındaki ışığı söndürmeye karşı geliyordu.<br />
 Daha birkaç gün önce, iki yaşındaki bir çocuğun annesi beni arayıp, zor çocuğuyla başedebilmede ona yardımcı olacak, katılabileceği bir kurs bilip bilmediğimi sordu. Çoğu zaman annelik rolünü yerine getirirken son derece güvenli olduğu halde, oğlunun sınırları deneyen ve isyankâr tavırları karşısında bazen o kadar öfkeleniyordu ki onu istismar etmekten korkuyordu.<br />
 Aile problemleri ile ilgili sonsuz sayıda telefon ve yıllarca radyo programım ´Siz ve Çocuğunuz´ adlı programın ardından gönderilen pek çok mektup aldım. Bütün bunlar anababaların ne kadar çok konuyu paylaştıklarının farkına varmamı sağladı. Çok benzer olay vardı ve her biri onunla mücadele eden, baş etmeye ve çözmeye çalışan kişiler için çok acı vericiydi.<br />
 Bu kitabın amacı, pek çok insana yardımcı olmuş pratik çözümleri yazıya dökmektir. Belki siz de, karşılaştığınız bir problemin burada yanıtını bulabilirsiniz. Umarım hem size, hem de çocuğunuza yardımcı olur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk Çocukluğun Önemi</span><br />
 <br />
 Çocuk yetiştirme konusundaki temel yaklaşımımın bir özetini sunarak bu kitaba başlamak istiyorum. Bu temel öğelere dikkat etmenin ana-babalık serüveninizde size yardımcı olacağını umuyorum.<br />
 ilk üzerinde durmak istediğim nokta, anababalık rolünün başlar başlamaz kritik bir önem kazandığıdır, ister bir binanın sağlamlığını, bir ağacın düzgünlüğünü ya da bir insanın gelişimini ele alalım, ilk başlangıçtaki doğruluğun hayati önemini artık biliyoruz.<br />
 Anlamlı ve güzel bir yaşam sürdürebilmek için gerekli yapının temelini oluşturabilme fırsatı ilk çocuklukta elimize geçer ve bu daha sonra bir daha elde edilemeyecek bir fırsattır. Hayatın anlamlılığını oluşturan da belli dengelerin kurulabilmesidir. Bu dengelerden bazıları aşağıda verilmiştir:<br />
 • Güven verebilecek, ama çocuğun bireyselliğini ve bağımsızlığını engellemeyecek kadar ilgi ve koruma.<br />
 • Güvenliği sağlayacak, ama isyana yol açmayacak veya umutsuz bir acizlik duygusu yaratmayacak kadar sınırlama.<br />
 • Başarılı olmanın gururunu tattıracak, ama hayatı angarya haline getirmeyecek kadar iş.<br />
 • Sorumluluk duygusu kazandıracak, ama sağlıklı bir bağımsızlık duygusunu yok etmeyecek kadar disiplin ve eğitim.<br />
 • Hayatı eğlenceli bir hale getirecek, ama zevki bir amaç haline dönüştürmeyecek kadar kahkaha ve oyun.<br />
 • Hayatı beklentilere uygun bir hale getirecek, ama tahammül edilemeyecek kadar katı bir hale sokmayacak kadar tutarlılık.<br />
 • Üretken olmanın mutluluğunu öğretecek, ama çocuğu ben-merkezci bir hale sokmayacak kadar gurur.<br />
 • Her günü sevecen ve sıcak bir hale getirecek ve acı dolu çabalan ihtiyaç duyulduğu sürece ve bir ömür boyu yüreklendirecek kadar sevgi!<br />
 Evcil hayvanları eğitmenin önemi anlaşılmış ve böyle bir eğitim verildiği zaman hayvanın sadık ve mutluluk verici olduğu görülmüştür. Çocuklara verilecek eğitimin de bazı kuralları olduğunu anababaların anlaması için daha ne kadar zaman gerekli Çocuğun ne yapmasını istediğinize karar vermek, etkili bir şekilde ödüllendirme yapmak ve kesin sonuçları tutarlılıkla uygulamak çocuk eğitiminin öncelikle bilinmesi gereken kurallarıdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Disiplin Gereklidir</span><br />
 Çocukları eğitmek yeterli değildir ve eğitmekle disiplin arasındaki farkı çok az kişi görebilmektedir. Eğitim, ödüller veya cezalar yardımıyla geliştirilebilen basit bir kas ve sinir gelişimidir.<br />
 Öte yandan, disiplin, mantık ve anlama içeren karmaşık bir öğretme-öğrenme sürecidir. Neden bazı sonuçların ortaya çıktığını, belli davranış ve tutumlardan hangilerinin iyi veya kötü olduğunu, neyin onları iyi veya kötü yaptığını anlama sürecidir. Birkaç anlamlı taktik ve felsefenin hayatın tümüne uygulanmasıdır. Kısaca, iyi bir disiplin zekanın olumlu bir gelişimi ile sonuçlanır.<br />
 Küçük bebekleri sevmek hiç de zor değildir. O kadar çaresiz ve korumasızdırlar ki, anababaların çoğu çok ağlayanlara bile gerekli ilgi ve sevgiyi gösterirler, ilk dişler, ilk adımlar, ilk sözcükler çocuklarına düşkün anababaların heyecan duymasına ve gururlanmasına neden olur.<br />
 Peki, ilk ´Hayır! Yapmayacağım´ sözlerinin ne farkı var. Bu sözcükler, özgürlüğe ilk adımın ve anababa ve çocuklar arasında hayat boyu süren sınırlan test etme davranışının belirtileridir. Bunu çocuğun kişilik gelişiminin sağlıklı bir boyutu olarak göremeyen anababalar, çocuklarının kırılmasına ve hiçbir galibi olmayan mücadelelerin sürüp gitmesine neden olurlar. Ya da, tembelce teslim olup, çocuğun deneyim veya mantık üzerine kurulmamış yıkıcı bir güç duygusuna kapılmasına izin verirler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anababalann En Çok Sorduğu Soruların Cevapları</span><br />
 <br />
 Sağlıklı bir çocuk yetiştirme mücadelesinde anababanın başarı ya da başarısızlığını belirleyen sadece hayatın dengeleri değildir. Olumlu yapılanmaları sağlayan aynı zamanda onların kendi iç yapılarının sağlamlığı ve tutumlarıdır. Anababaların çocuklarından istediklerinin yanlış olması pek ender görülür, asıl yanlışlık itaati sağlamak için uyguladıkları yöntemlerdedir.<br />
 Bazen çelişkilerle dolu, bazen de uyumlu olan bu deneyimler çocukların duygularını oluşturur. Eğer çocuk çok miktarda koşulsuz sevgi görüyor ve başarılarıyla gurur duyuluyorsa, duyguları sağlıklı olacak ve benlik-saygısı da güçlü bir şekilde gelişecektir. Ama şefkat ve anlayış eksikliği olduğunda ve anababanın öfkesi ve kınaması sevgilerini iletmelerini engelleyecek kadar ağır basıyorsa, çocuğun gelişen kişiliği solup gidecektir. Daha sonraları da ciddi problemler görülme ihtimali çok yüksektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Temel Oluşum ve Ergenlik Yılları</span><br />
 <br />
 Bir çocuğun kişiliğinin temelindeki çatlakların ortaya çıktığı yıllar ergenlik dönemidir. Bu hasara en büyük katkı da ailede ilk yıllarda oluşturulan temelden gelir.<br />
 Eğer temel dengeler sağlanamazsa ve anababaların kınadıkları, onayladıklarından daha çok olursa, çocuğun ihtiyacı olan uygun yapı taşları eksik kalır. Bu gizli zayıflıklar, çocuklarda bugün anababaların isyankârlık olarak gördükleri davranış bozuklukları olarak ortaya çıkar. Aslında, ergenlikteki ciddi davranış bozukluklarının üç temel nedeni vardır:<br />
 1. Anababalar çok katı veya kuralcıdırlar: Diktatör gibi davranan ve çocuklar üzerindeki kontrollerini çok uzun süre devam ettiren anababaların çocukları bir bağımsızlık görüntüsü verebilmek için büyük bir olasılıkla isyan edeceklerdir. Sağlıklı yetişkinler olabilmek için ergenin zaten yapması gerekli olan bu davranışa, anababalar sadece izin vermekle kalmamalı, ciddi bir isyanı engellemek için yavaşça bağımsızlığa ilerlemesini teşvik etmelidirler.<br />
 2. Anababalar çok yumuşak ya da tutarsızdırlar. Ergenlerin sınırları genişletilmelidir, ama hâlâ sınırlara ihtiyaçlan vardır. Anababalar böyle kısıtlamalar ortaya koymadıkları veya onları istikrarsız bir şekilde zorladıkları zaman, ergenler düzenli olarak onları test ederler.Anababalar ne kadar istikrarsız olursa, gençler de o kadar büyük bir gayretle sınırları zorlarlar. Tehlikeli davranışları engellemek için, anababalar sınırlar koymaya başlamalı ve onları büyük bir tutarlılıkla uygulamalıdırlar.<br />
 3. Ergenler duygusal acı çekerler. Ergenler kendilerini yetersiz hissettikleri veya çok fazla kaygı ve endişe altında oldukları zamanlarda, oldukça istikrarsız davranışlarla duygusal acılarını ortaya koyarlar. Uyuşturucuya yönelerek veya anti-sosyal tepkiler ortaya koyarak, geçici bir süreyle acılarından kaçabilirler. Hatta bilinçli olarak yakalanıp cezalandırılmaya çalışabilirler, çünkü ceza suçlarını geçici bir süreyle hafifletmektedir. Bu gençlerin ihtiyaçlarını araştırmaları ve acı dolu duygularını sözlere dökmeleri gerekmektedir ki, gösteriş yapmaya gerek görmesinler.<br />
 Ergenleri anlamanın ilk şartı zor yılları boyunca onları sevmek, onlardan zevk almak ve onların kim olduğunu anlayabilmektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Diğer Kişilerin Ergenler Üzerindeki Etkisi<br />
 </span><br />
 Bu önemli yıllar boyunca, geniş ailenin varlığı hem anababa, hem de ergen için çok yararlı olabilir. Ancak diğer yandan da, eğer akrabalar ailenin değerlerini paylaşmıyorsa veya ergen güç mücadelesini kazanmak için kendi çıkarları doğrultusunda bu kişileri kullanıyorsa, akrabaların yardımdan çok zararı olabilir. Anababalar, büyükanne ve babalar ve diğer akrabalar arasında sağlam bir ilişki yoksa (yani aralan açıksa), o insanları kullanma çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir.<br />
 Bugün kökleri zayıflamaya başlamış olan toplumumuzda, ailenin yer değiştirmeleri, torunlarla büyük anne ve babalar ya da diğer akrabalar arasındaki ilişkilerin gelişimini engellemektedir. Bulunduğumuz yerlerde bu kişilerin yerini tutabilecek kişilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmalıyız.<br />
 Ayrıca, toplumda bulunan bazı kişi ve gruplar ergenle birlik olup, anababalara karşı yıkıcı bir tavır içine girmektedirler. Aşırı hoşgörülü değerlere sahip kişiler, eski kafalı ve katı olarak gördükleri anababalarına isyan etmek için fırsat kollayan huzursuz gençlik için kolay bir hedef oluşturmaktadırlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anababaların En Çok Sorduğu Soruların Cevapları</span><br />
 <br />
 Ergenler üzerinde etkili olan diğer bir faktör de, şiddet gösteren gruplardır. Heyecan ve korunma arayan çocuklar, bu gruplar için kolay bir avdır. 1990´ların sonralarında, bu çetelerin tehdit ve baskıları ana-babaların endişelerinde büyük ölçüde yer almaya başlamıştır. Bugün pek çok toplumda gençliği hem zihinsel, hem de maddi olarak sömüren çetelerin varlığı kesindir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sağlam Bir Ruhsal Temel Oluşturma</span><br />
 <br />
 Olumsuz etkilere karşı en sağlam korunma sağlam bir manevi değer yapısının oluşmasıyla sağlanabilir. Anababalar kendi inanç ve geleneklerini pratikte uygulayarak çocuklarına bazı temel gerçekleri aktarabilirler. Araştırmalar, ailelerin bu yöndeki çabalarının ailenin uyumunu ve gücünü arttırdığını göstermektedir.<br />
 Gülen, eğiten ve koruyan sevgi dolu bir babayla birlikte yaşayan bir çocuk, en karizmatik çete lideri tarafından bile kolay kolay ikna edilemez. Hatta, böyle güçlü bir sevgi ile büyüyen çocuklar, ileriki yaşlarda Tanrısal güce çok daha kolay güven duyarlar.<br />
 En sık karşılaştığım sorulardan biri de, çocuklara manevi değerleri öğretmenin ve ergenlere inançlarının kazandırılmasının en iyi yollarının ne olduğudur. Bugün bu önemli sorunun basmakalıp bir cevabı yok, ama yardımcı olacağına inandığım bazı önerilerim olacak.<br />
 • Anababalar kendi değerlerinizi ortaya koyun, inandıklarınızı günlük hayatınızda gösterirseniz, çocuklarınızın o inançları inkâr etmeleri zor olacaktır.<br />
 • inançlarınızı öğretin. Gerçekten yaşanmadan, sözlü olarak tartışılan değerler gözardı edilebilir. Ama onları açıklamadan yaşayarak öğretmek onların doğal olarak kabul edilmesini sağlayabilir.<br />
 • Kendi inançlarınızın gereklerini yerine getirin.Dini inançlarınızın korumacı ve sevgiyle ilgili nedenlerini açıklamadan da olumsuz bazı kurallar üzerinde durabilirsiniz. Basit ama dürüst açıklamalar çok önemlidir.<br />
 • Ailece dua edebilirsiniz, ama basit olmalarına dikkat edin. Paylaşılan eğlencelerde, karşılaşılan üzüntülerde, iyileştirilen acılarda beraberce dua etmeyi öneriyorum. Biraz konuşmaya başladıkları andan itibaren çocuklar birlikte dua etmeye yönlendirilmelidirler.<br />
 • Tanrıyı bir tehdit ve cezalandırma aracı olarak kullanmayın. Yanlış davranışları nedeniyle Tanrının onu cezalandıracağını söylemekten veya Tanrı ... yapan çocukları sevmez´ gibi cümlelerden kaçının. Bunlar, çocukların Tanrının sevgisine olan inançlarını yokeder.<br />
 iyimser, kabul edici ve koşulsuz sevgiye çok az kişi karşı koyabilir. Çocuklarınız yollarını şaşırsalar bile, siz kararlarınızdan ödün vermeyin. Onları geri kabul edin ve onları yüreklerinizle karşılamaya hazır olun!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bırakın Gitsin!</span><br />
 <br />
 Her genç, çocuk psikologlarının açıkça tanımladığı gelişim aşamalarından geçer. Çocuklarınıza çok kuvvetli bir şekilde bağlanmak, onları sosyal ve duygusal açıdan köstekler. Çocuklar olgunlaşıp kendi kişiliklerini ortaya koymak ve zamanı geldiğinde kendi ailelerini kurmak için evden ayrılmak üzere doğarlar. Bunun farkında olan ve çocuklarının -yavaş yavaş fakat güvenle- bağımsızlığa ulaşmalarını destekleyen ana-babalar, ciddi bir isyanın ve ayrılığın acısını çok nadiren duyacaklardır. Bu değişim her çocukta farklıdır, fakat her çocukta son derece zevkli ve sevgi dolu bir yenilik ve zenginlik haline dönüşebilir.<br />
 Bağımsızlığa uzanan bu değişimin en korkutucu yanı, gencin sosyal ilişkileri ile ilgilidir. Çocuklar küçükken, anababalar onların oyunlarını ve etkinliklerini denetleyebilirler. Eğer küçük bir arkadaşın zararlı olduğu kararına varılırsa, evden kolayca uzaklaştırılabilir. Ama ergenlik dönemi geldiğinde bu mümkün değildir! Okuldaki, işteki ve çevredeki ilişkiler artık anababa tarafından yönlendirilemez.<br />
 Batı kültürünün hoşgörüsü ve göreceli zenginliği gerçekten korkutucu tehlikeler yaratmaktadır. Akıllı anababalar, yakında bir yetişkin olacak çocuklarına sağlıklı kararlar almak için gerekli temel kuralları öğretme konusunda iyi bir rehberlik verirler. Özgürlüklerin sınırlarını belli oranlarda genişleterek, gencin belli bir sorumluluk duygusunu kazanmasını sağlarlar. Başarısız olduğunda ya da uygun olmayan bir seçim yaptığında onu yüreklendirirler. Genellikle koruyucu bazı sınırlamalar saptarlar ama ergenin kendi hayatını yönetmeyi öğrenmesine mümkün olduğu kadar izin verirler.<br />
 Bu zor yıllarda iletişim kanallarını her zaman açık tutabilmek pek kolay değildir! Ama anababalar kendi yeteneklerine, çocuklarının iyi niyetine ve anababaları memnun etme isteğine inanırlarsa, hem ana-babalığı, hem de çocuklarını anlayabilirler.<br />
 Burada verilen sorular gerçekten bana yazılan sorulardır. Yazan kişileri korumak amacıyla, sorular biraz düzeltilmiş ve kişilikleri ortaya çıkaracak bilgiler dikkatlice çıkarılmış veya değiştirilmiştir.<br />
 Umarım bu sorular bu tür endişeleri olan herkese hitap edecek niteliktedir. Cevapların da, kısa olmalarına rağmen, anlaşılır, uygulanabilir, umutlu ve yararlı olduklarına inanıyorum.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEK BAKIMI<br />
 DOĞUM SONRASI</span><br />
 <br />
 Doğum sonrası lekeleri nedir<br />
 Tıp fakültesinde bize, doğum sonrası lekelerine bebeğin doğumundan sonra bazen ortaya çıkabilen hormonal dengesizliklerin yol açtığı öğretilmişti. Elbette annenin bedeni çocuğun doğumundan sonra pek çok değişiklik geçirmektedir ve bu değişikliklerin en önemli bir bölümü de normal hormonal düzenin yeniden kazanılması ile ilgilidir.<br />
 Ama hormonlarla ilgili olmayan bir çeşit doğum sonrası depresyonu olduğunu da düşünüyorum. Birkaç yıl önce, doğum sonrası lekelerini herhangi bir anne gibi yaşayan bir babayla karşılaşmıştım. Onunla ve diğer bazı babalarla konuşmalarım sonucunda, onların da çocuklarının doğumundan sonra depresyon ve üzüntü dolu bir dönemden geçtiklerini saptadım.<br />
 Bu konuyu araştırırken ve bu anne ve babalarla birlikte bu konuyu derinlemesine düşünürken, bilinmesinde yarar olan bazı nedenler keşfettim.<br />
 Bugünlerde bebekleri olan insanların çoğu o bebeği gerçekten çok istiyorlar. Sevecekleri ve zevk alacakları bir çocuğa sahip olmak, sonra da o bebeği ailelerine ve arkadaşlarına göstermek istiyorlar. Hamileliği boyunca anne çok ilgi görüyor ve baba da bebeğin hareketlerini izlemekten ve onu annenin bedeninin içinde hissetmekten çok heyecan duyuyor. Bu bedensel değişiklikler, büyüyen bebek, odanın hazırlanması, kutlamalar ve tahminler beklemekte olan anababalar için çok hızlı oluşuyor.<br />
 Ama o uzun dokuz aylık beklemeden sonra, bebek birden çıkıp geliyor. Partiler bitmiş, oda hazırlanmış ama odanın yeni sahibi ana-babasını yorgunluktan perişan eden bir canavar! Anababalar bazen vazgeçmek zorunda kaldıkları özgürlüğün miktarını tam olarak kavrayamamış olabiliyorlar. Yeni anababa için gittikçe daha da açık bir hale gelen gerçekler şunlardır: Özgürlüğümüzü kaybettik. Veya ikinci çocukları ise, özgürlüğümüzü öncekinden daha da fazla yitirdik. Günde 24 saat, yılda 365 gün ve bir ömür boyu sürecek bir sorumluluk üstlendik. Birbirimize olan ilgimizi kaybetme riskimiz var. Gereksinimleri karşılamak için büyük parasal yükler altına giriyoruz. Üstelik, kirli bezlerle ve gece kalkmalarıyla uğraşmak da hiç hoş değil!<br />
 Bütün bu özgürlüklerden vazgeçmeye ve sorumlulukları üstlenmeye gerçekten hazır olan çok az anababa vardır. O halde bütün bunlar gerçekleştiği zaman bir süre üzüntülü anlar yaşanmasına pek şaşırmamalıyız. Bunun olumlu yanı, üzüntünün bilinen bir süreç olmasıdır. Ondan kurtulabilir ve hayatlarınızı zenginleştirmeye -anababa olarak sorumluluklarınızı biraz arttırmaya- gelmiş olan o küçük mutluluk kaynağının değerini anlamayı öğrenebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİDOĞANIN İHTİYAÇLARI</span><br />
 <br />
 Evdeki ilk günlerinde yeni doğan bebeğimizin ihtiyacı olan giysi ve eşyalar nelerdir Lütfen listeyi yenidoğan bir bebeğin ihtiyaçları ile sınırlayın.<br />
 Temel ihtiyaçlar gerçekten çok basittir, fakat ben çok önemli olduğuna inandığım bir tanesiyle başlamak istiyorum, sallanan sandalye. Sallanan sandalyelerin artık modası geçmiş olabilir ama bebeğin tutuşunu kolaylaştıran ve annesinin karnındayken alıştığı ritmik hareketi ona sağlayan yanı, hem anababa, hem de çocuk için çok sakinleştiricidir.<br />
 Elbette bebeğinizin yatmak için bir yatağa ihtiyacı olacaktır. Ana-babaların çoğu pek çok yatağa (portbebe, anakucağı vb.) ihtiyaçlan olduğunu düşünürler, ama gerçekten ihtiyacınız olan bir bebek karyolasıdır. Karyolanın bebeğinizin bedenine destek sağlayacak sertlikte bir yatağı olmalıdır. Karyolanın kenarındaki kolonların bebeğin kafasının girip de sıkışmayacağı sıklıkta olmasına dikkat etmelisiniz. Yatağın kenarlarına koruyucu bir şilte geçirilmesini de tavsiye ederim. Bunu uzun bir kartona biraz yumuşak malzeme ve renkli bir kumaş kaplayarak kendiniz de yapabilirsiniz ya da kendi karyolanıza uygun büyüklükte satın alabilirsiniz. Bu koruyucu şilte çocuğunuzun kafasını yatağın kenarlarına çarpmasını önler.<br />
 Yatağınız için de bazı şilte ve çarşaflara ihtiyacınız olacak. Yatağınızı korumak için en üste ince ve yıkanabilir bir şilte yaymanızı öneririm. Böylece bazen çocuğunuzun alt bezinden taşan ıslaklıkların yatağınızı ıslatmasını engellemiş olursunuz. Çocuğunuz kafasını hareket ettirmeyi iyice öğrenene kadar yastık kullanmanızı önermiyorum. Bebekler burunlarını yumuşak yastıklara dayayıp boğulabilirler.<br />
 Bebeğinizin böbrekleri çok iyi çalışacağı için bol bol alt bezine ihtiyacınız olacak! Kumaş bezler, hazır bezlerden hâlâ daha ucuz ama onları yıkamak için de çok fazla zamana ve enerjiye ihtiyacınız olacak. Anababa olarak kendi zamanınızı ve parasal imkânlarınızı değerlendirmek zorundasınız. Eğer kumaş bez kullanmaya karar verirseniz, sürekli olarak çamaşır yıkamadan bebeğinizin ihtiyaçlarını karşılamak için en az üç düzine beze ihtiyacınız olacaktır. Hediye almak için sizin önerilerinize ihtiyaç duyan bir yakınınız varsa, ona bebeğinizin ilk 6 haftalık ihtiyacını karşılayacak kağıt bez almasını önerebilirsiniz!<br />
 Eğer kumaş bez kullanıyorsanız, bebeğinizin yatağının ıslanmasını engellemek ve dolayısıyla çamaşır işinizi azaltmak için, birkaç plastik dona ihtiyacınız olacaktır.<br />
 Bebeğin giysileri de çok önemlidir: En az üç tane zıbın, üç ya da dört tane tulum. Tulumların eldivenli olanları bebeğinizin yumruklarını içme alarak yüzünü çizmesini engelleyecek, çoraplı olanları da ayaklarını içine alarak sıcak kalmalarını sağlayacaktır. Eviniz kış gecelerinde soğuk oluyorsa, bebeğin geceleri giyebilmesi için kalın bir uyku tulumu a -malısınız, çünkü normal bir battaniye bebeğin üzerinde uzun sure kalmaz.<br />
 Birkaç tane hafif ince ve bir tane büyük kalın bir battaniye bebeğinizin ihtiyaçlar listesini tamamlar. Bebekler genellikle çok fazla eşyaya ihtiyaç duymazlar. En çok ihtiyaçtan olan sizin, anababalarının<br />
 sevgi dolu ilgisidir!<br />
 Bebeğinizi beslemenin en yararlı yolu emzirmektir, ama emziriyorsanız ilk bir-iki hafta mücadele etmeye hazır olmalısınız. Bebeklerin doğal olarak sahip oldukları bir emme içgüdüsü vardır, ancak bu yine de zor bir iştir, ilk doğduğu günlerde bebeğinizin çok çabuk uykusu geldiği için onu iyice besleyemeyebilirsiniz. Bu arada annenin de sütü birikir, bebeğin meme ucunu almasını sağlamak zor olabilir. Emzirmek istiyorsanız, doktorunuzun bunu desteklediğinden emin olun ve hastanede biberon vermekten kaçınmalarını sağlayın, ilk günlerdeki zorlukları atlatabilirseniz, emzirmenin müthiş mutluluk verici bir deneyim olduğunu görebilirsiniz. Bazı şehirlerde annelere yardım eden yöresel bazı gruplar annelerin emzirme konusundaki sorularını cevaplamakta ve onları bu konuda yüreklendirmektedirler. Doktorunuzdan bu konuda bilgi alabilirsiniz. Emziren annelerin ihtiyacı olan eşyalar; bir-iki emzirme sutyeni, bebeğinizi soyunmadan emzirmenize imkân verecek birkaç gecelik ve meme uçlarına sürmek üzere bir krem olabilir.<br />
 Herkesin emzirme imkânı veya isteği olmadığına göre, piyasada satılan değişik emzikli -doğal meme ucu hissini verecek kadar onlara benzeyenler de dahil olmak üzere- pek çok biberondan birini seçebilirsiniz. Atılabilir plastik torba şeklindeki biberonları tavsiye edebilirim. Böylece biberonların sterilize edilmesi ile uğraşmanıza da gerek kalmayacak, sadece emzikleri temizlemeniz gerekecek.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUNUZA İSİM VERME</span><br />
 <br />
 Çocuklarına isim bulmaya çalışan anababalara neler önerirsiniz<br />
 Çocuk bekleyen anababaların karşılaştıkları en hoş işlerden biri de budur. Aileden gelen isimler önemlidir. Örneğin, bazı babalar oğullarına kendilerinin, büyükbabalarının ya da büyük büyükbabalarının isimlerini vermek isterler. Bazen aileler çocuklarına onlar için anlamı olan bir akrabalarının, bir arkadaşlarının ya da önemli bir tarihi kişiliğin ismini verirler. Çocuğa verilen ismin çok büyük bir önemi vardır. Çocuklara verilebilecek isimlerin anlamlarını veren bazı kitaplar vardır.<br />
 Çocuğunuza ilerdeki yıllarda bazı takma isimler yakıştırılabileceğini unutmayın. Bu nedenle, isimleri değerlendirirken kısaltılmış şekillerini de gözönünde bulundurun. Çocuğunuzu küçük düşürücü isimler olmamalıdır. Hangi ismi seçerseniz seçin, o ismi her zaman sevgiyle kullanmayı unutmayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEĞİN ÇAMAŞIRLARI</span><br />
 <br />
 Bebeğin çamaşırlarına nasıl bir özel ilgi göstermeliyiz<br />
 Bu çok önemli bir sorudur, çünkü bebeklerin ciltleri çok hassastır ve alt bezlerini ya da çarşaflarını da temizlemek oldukça güçtür. Her anne, bebeğinin giysilerinin beyaz ve canlı renklerde olmasını arzu eder, hatta bazıları için anne olarak yeterliğinin derecesi o giysilerin durumuna bağlı olabilir! Ama lekeler de bebeklerin bir parçasıdır. Çiş ve kaka lekeleri çarşafları ve alta giyilen giysileri lekeler, bebeklerin tükürdükleri yiyecekler de önlüklerinin ve üst giysilerinin çok kirli gözükmesine neden olur. Portakal suyu gibi pek çok bebek maması da zor lekeler bırakır.<br />
 Kuvvetli beyazlatıcı ve deterjanlar çamaşırlarınızı beyaz ve parlak, yumuşatıcılar da yumuşacık yapabilir, ama bunlar aynı zamanda bebeğinizin hassas cildini tahriş ederek belki de ancak bir ayda iyileştirebileceğiniz kızarıklıklara neden olabilir, işte hem giysilerinizi tertemiz yapacak, hem de çocuğunuzun hassas cildindeki tahrişleri engelleyecek bazı öneriler:<br />
 Bütün kirli çamaşırları bir kere soğuk su ile durulayın. Sıcak su bazı lekelerin sabitleşmesine neden olabileceği için sıcak su kullanmayın ve bol soğuk sudan geçirin. Sonra bir enzim solüsyonu kullanmanızı öneririm. Bunlar çeşitli markalarda olabilirler, ama çeşitli lekeleri çıkartmadaki etkililikleri ile tanıtılırlar. Bu solüsyonun, giysilerde mucizeler yarattığını göreceksiniz. Lekeleri yaratan maddelerin kolayca çözülmesini sağladığı halde, hem kumaşı yıpratmadığını, hem de bebeğinizin cildini tahriş etmediğini farkedeceksiniz. Bu solüsyondan çıkardığınız giysileri de yeniden durulayın.<br />
 Şimdi çamaşırlarınızı makinanızda yumuşak bir deterjanla yıkayın. Eğer çocuğunuzda kızarıklıklar oluşursa, ikinci bir durulama yapın. Çamaşır suyu kullanmaktan kaçının.<br />
 Yumuşatıcılar giysilerin ya da bezlerin yumuşacık olmasını sağlarlar ama kurutucunun içine konanlar bazen çocukların hassas ciltlerinde tahrişlere neden olabilecek bazı artıklar bırakabiliyor. Bu nedenle, çamaşır makinasına konan yumuşatıcıları tercih edin. Bazı bebekler yumuşatıcıların içindeki kokuya tepki gösterebilir, ancak çoğu bundan rahatsız olmazlar.<br />
 Yıkadıktan sonra, çamaşırları kurutun. Her zaman için dışarıya asılıp, güneşte kurutulan çamaşırları terih ederim. Ama bunun mümkün olmadığı bir yerde oturuyorsanız, kurutma makinanız da işinizi görecektir.<br />
 İyi anababalığın zevkli yanlarından biri de, bebeğinizin yumuşacık ve tertemiz olmasını sağlamaktır!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİDOĞANIN AĞLAMASI</span><br />
 <br />
 Bir bebeğin ağlamasının en yaygın nedeni nedir<br />
 Açıkça söylemek gerekirse, bebeklerin çoğu acıdan ağlarlar, ama ağlamalarının pek çok farklı nedeni vardır. Yeni anababaların en büyük korkularından biri de, bebeklerinin ağlamasını kesemeyecekleri korkusudur, içgüdüsel olarak bebeği sakinleştirmek ve rahatlatmak isteriz ve bunu yapamadığımız zaman da kendimizi yetersiz hissederiz.<br />
 İlk bebeğimizin doğuşunu ve onun ağlamaları yüzünden duyduğum endişeyi bugün gibi hatırlıyorum. Tıptan yeni mezun olduğumdan, bütün ciddi ve olası tıbbi problemlerin farkındaydım ve her ağladığında, diğer anababaların aklına bile gelmeyen, çok ciddi bir eksiklik ya da hastalığı olduğundan hiç kuşku duymuyordum. Neyse ki her defasında, ağlamalarının genellikle çok basit, anlaşılır ve göreli olarak da tedavi edilebilir bir nedeni olduğunu saptıyordum.<br />
 Bir yenidoğanın ilk ağlaması acı doludur - oldukça soğuk ve bazen de acımasız bir dünyaya doğmanın verdiği acı. Acıdan kaynaklanan ağlamada öfke yüklü gibi gelebilir ve yoğundur. Genellikle yumruklar sıkılıdır ve bedene doğru çekilir. Gözler sıkıca kapatılmıştır ve ağlama da gerçekten çok yüksek sesli ve insanın içine işleyen türdendir. Acıkma, üşüme, ıslanma, kulak ağrısı veya acı veren bir pişik gibi durumlar, hayatın çocuğa sunduğu haksızlıklara karşı verilen bir tepki olarak öfkeli bir ağlamaya neden olurlar.<br />
 Diğer ağlama nedenleri de, yalnızlık, sıkıntı ve hatta korkudan kaynaklanabilir. Yalnızlık ve sıkıntı ağlaması daha çok bir sızlanma ve huysuzluk şeklindedir ve anababalar için çok rahatsız edici olabilir. Yenidoğanların çok yüksek sesten ve ani sarsıntıdan irkildiklerini biliyoruz ve bu durum değişik bir ağlamaya veya bedensel bazı tepkilere neden olabilir. Ellerini ve ayaklarını uzatırlar ve gözlerini kocaman açarlar. Sonra da yüksek sesle ağlamaya başlayabilirler ama öfkeli ve acılı ağlamadan farklı bir niteliktedir.<br />
 Bebek birkaç aylık olduktan sonra bebeğin ağlamalarına hemen karşılık vermek, ona, ilgi çekmek için ağlamayı öğretebilir. Diğer yandan da, çok geç veya çok az karşılık vermek de, ona öfkelenmeyi veya geri çekilip sessiz kalmayı öğretebilir. Bu nedenle tam zamanında, ne çok erken, ne de çok geç karşılık vermek çok önemlidir.<br />
 Zamanla çocuğunuzun ağlamasını tanımaya başlayacaksınız ve onun ihtiyaçlarını kontrol edeceksiniz. Altı mı kirli Aç olabilir mi Biraz kucak ve ilgi mi istiyor Bebeğiniz ağlamaya başlamadan gerekli ilgiyi göstererek, o miniğe daha az rahatsız edici bir şekilde ağlayarak, size daha sevecen ve olumlu tepkiler vermesini öğretebilirsiniz. Korkmuş, aç veya acılı bir bebeği sakinleştirme gücüne sahip olmak bir anababa için en hoş şeylerden biridir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEĞİ UYANDIRMA</span><br />
 <br />
 Bazen işteki uzun bir günün ardından, eve çok geç geldiğimde, üç aylık oğlumu uyurken bulunca çok hayal kırıklığına uğruyorum. Onu uyandırıp, beraber oyunlar oynamak ve arkadaşlık etmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum ve itiraf etmeliyim ki bunu bazen yapıyorum. Bu şekilde onun uykusunu bölmek zararlı mıdır Ama böyle yapmazsam da, onu günlerce uyanık olarak göremeyebilirim.<br />
 Elbette onu uyandırabilir ve kalbinizin içine sokabilirsiniz. Çalışsanız da çalışmasanız da bebeğinizin anababasıyla yakın ilişkiye ihtiyacı vardır. Babalar farklı bir yaklaşımla bazen annelerin yerini alarak belli bir denge sağlayabilirler. Minik oğlunuzun tadını çıkarın. Altını değiştirmenizi, onu yıkamanızı öneririm. Onu besleyin, onunla oynayın ve yatağına geri koyun.<br />
 Eğer biriniz çalışıyor, diğeri de evde oturuyorsa, evde olan anne ya da baba günün sonunda yorgunluktan bitmiş bir haldedir. Bu nedenle çalışan anne ya da baba bebeği uyandırırsa, onun (beslemek ya da altını değiştirmek gibi) ihtiyaçlarını da o karşılamak ve onu yine uyutmalıdır. Unutmayın ki evdeki anne ya da babanın önünde ertesi gün uzun ve yorucu bir gün daha olacak.<br />
 Bebek doğar doğmaz, eşler evdeki işleri paylaşmak üzere bir plan hazırlamalıdırlar. Evdeki anababadan biri çocuk bakımı ve ev işlerinin tümünü üstlenmelidir. Eğer her iki anababa da çalışıyorsa, evdeki işlerin paylaşılması kaçınılmazdır.<br />
 Birbirinizin eğlenme ihtiyacını unutmamanızı öneririm. Çocuğunuzla arkadaşça oynadıktan sonra onu sakinleştirip, aranızdaki sağlıklı duygusallığı koruyabilmek için birbirinize zaman ayırın. Çocuğunuza verebileceğiniz en iyi hediye, birbirini gerçekten seven bir anne ve baba olmanızdır. Ama bu sevgiyi canlı tutabilmek için çok çaba göstermeniz gerekebilir. Çocuklar büyüdükçe, anne ve babanın birbirlerine ayıracak zaman bulmaları daha da güçleşir. Böyle bir zamanı hayatınızın bir parçası haline getirin ve beraberce biryerlere kaçabilmek için haftada en az bir akşam için bir bakıcı ayarlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UYUMAMAK İÇİN DİRENME</span><br />
 <br />
 Çocuklar için uykuya gitmenin neden bu kadar zor olduğunu hep merak ederim. Benim üç aylık kızımın bazen olduğu gibi, gerçekten çok yorgun oldukları zaman bile uyumamak için neden bu kadar direnirler Kızımızın daha kolay uykuya dalabilmesi için yapabileceğimiz bir şey var mı<br />
 Bu çok önemli bir soru, çünkü anababaların gerçekten dinlenmeye ihtiyaçları var ve üç aylık bebeklerinin biraz daha fazla uyumasını ne kadar çok istediklerini de biliyorum. Bazı bebekler gürültü nedeniyle uyumakta zorlanabilirler. Havlayan bir köpek veya korna çalan bir araba, yüksek sesli bir radyo veya televizyon onları uyanık tutabilir ya da tam dalacakken uyandırabilir.<br />
 Bazı bebekler gürültüden pek etkilenmeyebilir fakat aşırı derecede uyarılabilirler. Bazı çocuklar çok keskin bir duyma, görme ve dokunma duyusuna sahip olarak doğarlar ve başka bir çocuğu rahatsız etmeyecek her şey onları etkileyebilir. Böyle çocuklar arka plandaki sesleri silip, kendilerini sakinleştirmekte zorlanabilirler.<br />
 Bebek Bakımı<br />
 Bazen, özellikle de ilk bebekler, çok aşırı tepkisel anababalara sahip olabilirler. Bir gün çocukları histerik bir ağlama krizine tutulmuş bir anababa tarafından eve çağrılmıştım. Eve girdiğimde, anneanne, babaanne, dedeler ve de çocuğun anababasını oldukça büyük bir düşkırıklığı içinde buldum. Çocuğun ciddi bir kulak ağrısı olabileceğini düşünerek, onu dikkatlice muayene ettim ama iki kulağı da temizdi. Boğazı ağrımıyordu, ateşi yoktu, pişik olmamıştı, kısaca bebeğin şiddetli ağlamasına neden olabilecek hiçbir şey gözükmüyordu. Anababaların odadan çıkmasını ve bana bir biberonla sallanan sandalye getirmelerini istedim. Memnuniyetle yaptılar. Çocukla birlikte oturup onu yumuşakça bir an salladıktan sonra, hemen uykuya daldı. Bu durumdaki teşhisim aşın endişeli anababalardı. Çocuk ağladığında anababalar ona yoğunlaşıyor ve geriliyorlar ve bu gerginlik de çocuğa bulaşıyordu.<br />
 Çocuğunuzu kucakladığınızda, gevşeyin ve sakinleşmeyi öğrenin. ´Sakin OY yazısı bebeğinizin karyolasına asabileceğiniz güzel bir slogan olabilir. Bebeğin çevresini mümkün olduğu kadar huzurlu yapın. Kısık ışıklar, yumuşak renkler, arka planda yumuşak bir müzik, çocuğunuzun gevşemesine yardımcı olabilir. Özellikle çok yorgun ve gerginseniz, çocuğunuzu kucaklamaktan kaçının. Bebeğiniz yine de biraz yaygara çıkaracaksa, bunu sinirli bir anababanın kucağında yapacağına, gevşeyebileceği karyolasında yapmasında yarar vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SIKILMIŞ BEBEK</span><br />
 <br />
 Bizler yeni anababalarız ve sorumuz şu: Çok hareketli ve çevreyle ilgili iki aylık bir kızımız var. Sesler çıkarmayı ve gülmeyi çok seviyor. Bütün gece uyuyor ve gündüzleri de genellikle uyanık. Benim canımı sıkan bazen çok sıkılıyor gibi gözükmesi. Onun büyümesi ve öğrenmesine yardımcı olmak için neler yapmalıyız Çok fazla ilgi gösterirsek onu şımartır mıyız<br />
 Bu soru, bugün pek çok anababayı ilgilendiren bir problemi yansıtıyor. Toplumumuzda öğrenme konusu o kadar çok vurgulanıyor ki, anababalar da küçücük bebeklere bile birşeyler öğretmeleri gerektiği konusunda gereğinden fazla endişeleniyorlar. Bu iki aylık bebeğin gerçekten sıkıldığından şüpheliyim, yoksa uyuklama ya da memnuniyetinin işaretlerini mi veriyor. Belki de çocuğun gerçek ihtiyaçlarından çok kendi endişeleriyle mi ilgileniyorlar. Bu bebek çok sevgi ve ilgi görüyor gibi gözüküyor. Anababanın çocuklarını devamlı olarak eğlendirmesi ve onu heyecanlandırıp mutlu etmesi gerektiği düşüncesinden nefret ediyorum.<br />
 Küçük bir bebeğin oyalanması ile ilgili bazı öneriler: Biraz uyuduktan sonra onu kucağınıza alıp istediğiniz kadar oynayın. Eğer açsa, onu doyurun, altını değiştirin ve yatağına, oyun parkına ya da (evde onu rahatsız edecek bir hayvan ya da başka çocuklar yoksa) yere yaydığınız bir battaniyenin üzerine koyun. Bebek rahatsız olmadığı sürece, ailenin olduğu yere konabilen sallanan bebek salıncaklarını da seviyorum. Böylece çocuklar gözlem yaparak öğrenme ve anababaların da kendi işlerini sürdürdükleri bir aile ortamını izleme olanağını bulabileceklerdir. Tutmaya başladıktan sonra, eline yumuşak bir çıngırak ya da benzer bir oyuncak verebilirsiniz. Hareket ederek çocuğun dikkatini çeken bir oyuncak da koyabilirsiniz. Yatağının kenarlarına müzikli ve parlak oyuncaklar yerleştirilebilir. Bunları kısa ve parlak bir kurdeleyle bağlayın, ip kullanmaktan kaçının çünkü bunlar bebeğin boynuna dolanabilirler. Bebek oturmaya başladıktan sonra da bunları çıkarın çünkü yatağın tepesinde asılı olan şeyler kafasına düşeceği için tehlikeli olabilir.<br />
 Bebeğinizden zevk alın ama onun esiri olmayın. Onu istediğiniz sürece eğlendirin ama 24 saat onu mutlu etmek zorunda olduğunuz hissine kapılmayın. Anababaların çocuklarının ihtiyaçlarını saptamalarına yardımcı olan içgüdüsel bir sezgileri vardır. O sezginizi izlerseniz çok fazla yanlış yapmazsınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEKLERİN YARADILIŞLARI</span><br />
 <br />
 İkinci bebeğim doğduğu andan itibaren ilk çocuğumdan çok farklı özellikler gösteriyor. Bu bana çok ilginç geldi. Normal mi<br />
 Kesinlikle, çok normal. Aslında, çocukların yaradılışları ile ilgili araştırmalar vardır. Stella Chess ve Alexander Thomas adlı doktorlar pek çok yenidoğanı incelemiş ve uzun yıllar hayatlarını izlemişlerdir. Bütün bebeklerin dokuz kişilik özelliği ile doğduklarını ve bu özelliklerin de en hafiften en yoğuna kadar bir derecelenme içinde olduğunu saptamışlardır. Bu özellikler şunlardır: 22<br />
 • aktivite düzeyi<br />
 • tepkilerin yoğunluk düzeyi<br />
 • dikkat dağınıklığı<br />
 • istikrar<br />
 • tutarlılık<br />
 • duyarlılık düzeyi (dokunma, koklama, tatma, duyma, konuşma)<br />
 • yaklaşma/kendini çekme<br />
 • uyum yeteneği<br />
 • genel ruh hali<br />
 Bazı çocuklar, doğuştan bu özelliklerin en alt ucunda, bazıları en üst tarafında, çoğunluğu da ortalarda yer alır. Bu özellikleri aklınızda bulundurmak, çocuğunuzu daha iyi anlamanıza ve ona göre karşılık vermenize yardımcı olur.<br />
 Kendinizin bu özelliklere sahip olma yoğunluğunuz çocuğunuzun sizde yol açtığı bıkkınlığın derecesini belirler. Eğer siz düşük hareketlilik düzeyine sahip bir insansanız ve çocuğunuz da çok hareketli ise, günün sonunda kendinizi yorgunluktan dağılmış bir durumda bulabilirsiniz. Önemli olan sizin çocuğunuzu olduğu gibi kabul etmeniz, bir yandan mümkün olduğunca uyum gösterirken diğer yandan da ona davranışlarını mümkün olduğu kadar değiştirmeyi öğretmektir. Aynı zamanda bebeğinizi koşulsuz sevmeye de devam edin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YAYGARACI VE UYKUSUZ BEBEK</span><br />
 <br />
 5 aylık bebeğim hiçbir zaman gerçek bir gündüz uykusu uyumuyor. Yarım saat, en fazla kırk beş dakika uyuyor ve sonra üç saat uykusuz kalıyor ve yeniden bir yarım saatlik uyku uyuyor. Uyku aralarında da genellikle çok yaygaracı ve yorgun oluyor. Bu durum her gün devam ediyor. Benim için çok yorucu ve yıpratıcı oluyor çünkü bir iş yapmak için gerekli zamanı bulamıyorum. Onun daha iyi bir uyku uyumasını nasıl sağlayabilirim<br />
 Buradaki problem tam bir kısır döngüne dönüşmüş. Çocuklar yaygara yaptıkça ve ağladıkça anneler daha çok yoruluyor; anne daha da geriliyor ve çocuk annenin gerginliğini hissediyor, daha çok ağlıyor. Bunun nasıl olduğunu kolayca görebilirsiniz, bu nedenle kendinizi suçlamayın çünkü oldukça gergin ve uykusuz bir çocuğunuz var.<br />
 Bebeklerdeki uykusuzluk genellikle bir rahatsızlıktan ya da bizim deyişimizle gaz sancısından kaynaklanır. Ya da alışkanlıklar ve gerginlikler uykusuzluğa neden olabilir. Böyle çocuklar büyüdükçe biraz hiperaktif olabilirler.<br />
 İlkönce bebeğin uykusuzluğuna neden olabilecek fiziksel bir neden olup olmadığından emin olun. Eğer bebeğin hazım problemi olduğundan şüpheleniyorsanız, doktorunuzun görüşlerine başvurun. Değişik bir formül veya beslenme programındaki bir değişiklik veya bağırsak spazmları için birkaç damla ilaç, böyle ´zor´ bebekler için mucizevi bir tedavi olabilir.<br />
 ikinci olarak, kendiniz sakin ve mümkün olduğu kadar mutlu olmaya çalışın. Bebeğe mümkün olduğu kadar sakin bir ortam yaratmaya çalışın. Bebeği devamlı olarak rahat ettirmek, kucağınıza almak ve sallamak zorunda olduğunuz hissine kapılmayın! Eğer onu beş-on veya on beş dakika rahat ettirebilirseniz bu çok iyi. Ama sonra onu bırakın ve bir süre kendi işlerinizle uğraşın. Eğer hâlâ ağlıyorsa, kontrol edin ve onu tekrar rahatlatmaya çalışın. Eğer bebeği bir saat kucağınıza aldığınız halde hâlâ ağlıyorsa, siz de gittikçe daha çok gerileceksiniz. Siz biraz ara verirken, bırakın o da yatağında biraz ağlasın. Sonra bebek uyuduğu zaman siz de dinlenin. Rahat olun, çünkü emin olun bir süre sonra bebeğiniz ağlamayı kesecek ve birbirinizden zevk alacaksınız!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MİNİK GECE ADAMI</span><br />
 <br />
 Kızım ve damadım 7 aylık oğulları yüzünden korku içindeler. Her ikisi de çalışıyor fakat bebeğin çok tatlı bir bakıcısı var, yani çok iyi bakılıyor. Gündüz uykuları genellikle çok kısa, ama çok sağlıklı ve mutlu bir bebek. Her gece onu yıkadıktan sonra, beraberce oynuyorlar. Problem bebeğin gece uykuları.Saat dokuz civarında uykuya yatıyor ve bütün gece boyunca daha da artan bir sıklıkla her iki saatte bir uyanıyor. Doktoru ağlamasına izin vermemizi söylüyor. Devamlı uyanan bir bebeğe ne yapılabilir<br />
 Böyle geceler çok zordur. Çözümlere geçmeden önce, bebeklerin gece ağlamalarının nedenleri üzerinde duralım.<br />
 Nedenler: Pek çok neden vardır ve her birinin kontrol edilmesi gerekir. Açlık nedenlerden biridir ve küçük çocuklar yiyecekleri farklı hızlarda sindirirler, bu nedenle de bazılarının daha sık beslenmeye ihtiyacı vardır. Bir acılan olabilir; kulak ağrısı veya karın ağrısı ya da onları uykudan uyandıran ve gece huzursuz eden herhangi bir ağrı olabilir. Genellikle de, buradaki gibi, kronik bir problem basit bir alışkanlık olabilir. Bu bebeğin doktoru da bunun bir alışkanlık olduğunu düşünüyor gibi gözüküyor. Herhalde diğer bütün olasılıkları kontrol etmiştir. Bebek fazla yorgun da olabilir. Uzun süreler sert bir şekilde kendisiyle oyun oynanınca bebek gevşemekte zorlanabilir. Fazlasıyla uyarılmıştır. Ya da anababalar uykusuzluktan çok yorgun ve sabırsız olabilirler ve bebek de bunu hissedip huzursuz olabilir.<br />
 Çözüm: Akşamları hareketli oyunlardan sonra, rahatlatıcı ve sakin bir zaman oluşturun. Uyku saatini, bebek -tümüyle tükenip bitmeden-sağlıklı bir yorgunluğa ve bir sakinliğe ulaşana kadar geciktirin. Odasının karanlık ve sessiz olmasını sağlayın ama düşük sesli ve devamlı bir müzik veya çevredeki sesleri gölgeleyecek tekdüze bir ses iyi olur.<br />
 Sonra bebek yine de uyanır ve ağlarsa veya hemen uykuya dalmazsa, doktorun önerisini uygulayın. Ben de bebeğin ağlamasına izin vermenizi tavsiye ediyorum ama anne ya da baba´nın sık sık güven ziyaretleri yapması şartıyla. Eğer (onu kucağınıza almadan) her 15 dakikada bir yanına gidip kontrol ederseniz, ona bir güven duygusu verirsiniz. Kendini terk edilmiş hissetmez, ilk gece yarım saat veya daha fazla ağlayabilir. Bir sonraki gece onun yarısı kadar, daha sonrakinde ise hiç ağlamayabilir. Eğer gün boyunca bebeğe yeterince ilgi gösterirseniz, geceleri kendini ihmal edilmiş ve terkedilmiş hissetmeyecektir. Bebeklere anababalarının ihtiyaçlarına saygı göstermeyi öğretmeye çok erken dönemlerde başlamalıyız ve bunu yaptığınız için sevinebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EMZİRME VE KATI YİYECEKLER</span><br />
 <br />
 Bu iki bölümlü bir soru. İlk önce, emzirmenin yanı sıra katı yiyeceklere ne zaman başlanmasını önerirsiniz<br />
 İkinci olarak, düzenli olarak katı yiyeceklere başladıktan sonra daha ne kadar emzirmeye devam etmeliyim<br />
 Bu konuda çok farklı tavsiyeler alabilirsiniz ve bunlar da anababaların kafalarını karıştırmaktadır. Eğer biraz eskilerden bir doktorunuz varsa, katı yiyeceklere büyük bir olasılıkla bebeğiniz altı veya sekiz haftalıkken başlayacaktır. Son yıllarda tıp çevrelerinde katı yiyeceklere çok erken başlandığı görüşü yaygınlaşmaya başlamıştır, çünkü gittikçe daha çok çocuğun yiyecek allerjisi olduğunu görüyoruz. Açıkçası benim görüşüm, bebeğin beslenme programına katı yiyecekleri eklemeden önce dört, hatta altı aylık olmasını beklemenizin akıllıca olacağıdır. Ailenizde yiyecek allerjileri görülmüşse, uzun bir süre beklemek çok önemlidir.<br />
 Katı yiyecekleri nasıl ekleyeceğiniz konusu da çok önemlidir. Ana-babalara cazip gelen karışımlardan çok, basit yiyeceklerle başlamak gerekir. Bebekler için, su ya da anne sütü ile yumuşatılmış pirinç gevreğini öneririm. 3-6 gün sonra, küçük bir miktar pirinç gevreğinin üzerine, basit ve kolay sindirilebilen bir yiyecek olan muzdan bir miktar koyabilirsiniz. Hemen bütün bebekler onu rahatça hazmeder ve tadını severler. Daha sonra, havuç ya da kabak gibi sarı ya da turuncu bir sebze eklemenizi öneririm. Daha sonra da basit bir et, örneğin tavuk eti, ekleyerek listenin en başına geri dönebilirsiniz. Önce farklı bir gevrek, sonra meyva, sonra sebze ekleyip, çocuğunuz sizin onayladığınız (ve belki de onun da onayladığı) çeşitlilikte yiyecekler yer hale gelene kadar buna devam edebilirsiniz.<br />
 Diğer önemli bir konu da bebeğin memeden kesilmesidir. Bazı anneler bebeklerini emzirmeye bir buçuk-iki sene ya da bebek istediği sürece devam etmeyi tercih ederler. Diğerleri 9 aylıkken ya da bebek dişleriyle ısırmaya başlayınca kesmek gerektiğini düşünürler. Bunun özel bir konu olduğunu ve bebeğin ne zaman sütten kesileceğinin belirlemeye kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. Benim kontrolümdeki çocukların hepsi (benim kendi üç çocuğum da dahil olmak üzere) 7-9´uncu aylar civarında emmeyi bıraktılar. Açık söylemeliyim, biraz hayal kırıklığına uğradım! Emzirmekten çok zevk alıyordum, ama onlar daha fazla almadılar. O aylardan sonra çocuklarımı emziremediğim halde, biberonlarını her zaman kendim verdim ve bu anlar onları kucağıma alıp okşadığım, sarıldığım ve salladığım anlardı.<br />
 Bebeğinizin bedenini gözleyin. Çocuğun annesinden (veya biberondan) emmekten ve bundan aldığı tatminden vazgeçmeye ne zaman hazırsa, o zaman bırakmasına izin verin. Çocuğun kendi bedeni ve sistemi doğru zamanı bilir. Bazı çocuklar annelerinden emmeyi bıraktıktan sonra hemen bardağa ya da ağızlıklı bardaklara geçerler. Eğer çok uzun süre beklerseniz, çocuk için emme refleksinden vazgeçmesi çok zor olabilir ve emmek bir alışkanlık haline gelebilir!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEĞİ KİM TUTACAK</span><br />
 <br />
 Küçük çocukların bebekleri tutmalarına ve taşımalarına izin verilmeli midir Başka birisinin çocuğunun sizin bebeğinizi tutmasına izin vermeniz istendiğinde bunu reddetmenin diplomatik bir yolunu önerebilir misiniz<br />
 Bebekler orada oraya taşınabilecek oyuncaklar değildirler ama büyük ilgi ve uyarılmaya ihtiyaç duyarlar, işte yardımcı olacağına inandığım bazı öneriler:<br />
 ilkönce, en yakın aile üyelerini ele alalım. Bu annenin bir çocuğu olduğu için bebeğin abileri ve ablaları yok ama pek çok ailenin birden fazla çocuğu var. Diğer kardeşlerin de bebeğe sahip olma duygusunu yaşamaları gerekir. Böylece genellikle ilişkilerini zedeleyen rekabet veya kıskançlık duygularını yaşamazlar. Büyük çocukların bebeği tutmalarına ve beraber oynamalarına izin verilmesini, hatta buna teşvik edilmelerini tavsiye ediyorum. Eğer abi ya da abla küçükse (2 veya 3 yaşlarında) anababaların sürekli yanında olup, bebeğin başını destekleme ve bebeği nasıl tutacağı ve nasıl oynayacağı konusunda abi ya da ablaya yardımcı olmaları gerekir. Daha büyük çocuklar bunu çok çabuk öğrenirler ve yeni bir bebeğin sorumluluğunun onlara verilmesi çocuk bakımı konusunda çok öğretici olur.<br />
 Ailenin dışındaki çocuklar daha farklı bir problemdir çünkü onların genel sağlık ve temizlik durumlarını ve çocuklarla deneyimlerini bilemezsiniz. Dışarıdan olan çocuklara (hatta yetişkinlere) yol gösterici ve yönlendirici bazı sözler söyleyebilirsiniz. Eğer başkalarının çocuğunuzu almasından rahatsız oluyorsanız, bebeğinizi kollarınızda sıkıca tutarak bebeğinize dokunmak isteyip istemediklerini sorabilirsiniz. Küçük çocuklara bebeklerin eline nasıl dokunacaklarını veya bebeğin başını nasıl okşayacaklarını gösterebilir ve bebeği tehlikeli bir şekilde kucaklamadan da onu hissedebileceklerini öğretebilirsiniz.<br />
 Yetişkinlere şöyle bazı sözler söyleyebilirsiniz: ´Umarım bebeğimizi seversiniz, ama onu o kadar uzun bir zamandır bekliyoruz ki, şu anda diğer insanların onu kucaklaması beni biraz rahatsız ediyor.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SALLAYARAK UYUTMA</span><br />
 <br />
 Şimdi sekiz aylık olan ikiz oğullarım çok iyi huylu ve bakımı kolay bebekler. Oldukça güvenli gözüküyorlar. Geçmişte onları hem gündüz, hem de gece uykularında sallamayı ve ninni söylemeyi alışkanlık haline getirdim. Arkadaşlarımın çoğu onları yataklarına koyup, ağlayarak uyumalarına izin vermem gerektiğini söylüyor. Bunu iki haftadır deniyorum, ama ikisi de çok sızlanan ve uzun süreler ağlayan çocuklar oldular. Yardımınıza ihtiyacım var. Doğru şeyi yaptığımı bilmek beni çok rahatlatacak.<br />
 Bence çocuklarını uyumadan önce sallayan bu anne veya baba en doğrusunu yapıyorlar, ilk bir ya da bir buçuk yıl boyunca, bebeklerin gece uykusuna yatmadan önce kucaklanma, okşanma ve sallanmaya ihtiyacı vardır. Bu yaştaki çocuklar konuşamazlar, bu nedenle de ihtiyaçlarını ifade edebilmek için ağlarlar ya da sızlanırlar. Bu sızlanmalarla ihtiyaçlarının karşılanmadığını anababalarına iletmeye çalışırlar. Bu bebekler pek şımarmışlar gibi gelmiyor bana. Gerçekten şımarmış olan bir bebeğe daha farklı bir tavır gerekir. Böyle bir bebeği yatağına koyup, ağlamasına izin vermeli ve güven duygusunu sağlamak için birkaç dakikada bir kontrol etmelidir. Ama bu örnekteki bebeklerin annelerine ihtiyacı var gibi gözüküyor. Yatak zamanı boyunca sürdürülecek bu sevme ve okşama süreci biraz yorucu da olsa, bebeklerin annelerini aradıkları açıkça görülüyor. Babanın güçlü kolları da bebekleri rahatlatır, uyku zamanında yapılması gerekenlere o da istekle eşit katkıda bulunabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PARMAK EMME</span><br />
 <br />
 Hastaneden eve geldiğinden beri parmağını emen 6 aylık bir kızım var. Sancılı bir bebekti ve onu tek sakinleştiren şey parmağıydı. İnsanlar eline eldiven geçirmemi söylüyorlar, ama bir bebeğin parmağını emmesinde nasıl bir kötülük olabilir<br />
 Bu yüzyıllardır süren bir problem. Parmak emen çocukları olan anababalar genellikle çocuğun dişleri ile ilgili endişe duyarlar. Ama dişlerle ilgili bu endişeler artık geçerli değil. Danıştığım diş hekimleri de parmağını emen çocuklar konusunda daimi dişler çıkana kadar endişelenilmemesini, dişler çıkarken de çocuğun çıkmakta olan dişi geriye doğru itebileceği problemi dışında bir sorun olmadığını söylediler. Ama anababalar bu konuda endişelenmeye devam edecekleri için bazı önerilerde bulunacağım.<br />
 Parmak emmeyi en baştan engellemek sonradan tedavi etmekten çok daha kolaydır. Eğer bu anneye verilen eldiven takma önerisini hastaneden eve ilk geldiğinde deneseydi, işe yarardı. Bazı bebek tulumlarının da bebeğin ellerini kapatacak şekilde yapılmış uzun manşetleri oluyor. Benim deneyimlerime göre, emzikler parmak emmeyi önlemenin iyi bir yolu. Parmağın aksine, çocuğun ihtiyacı kalmadığı zaman onu atabilirsiniz.<br />
 Eğer bir bebek parmağına hiç başlamamışsa, sonradan onu özlemeyecektir. Ama çocuk gazlı ve huzursuz bir bebekse, ağzındaki o küçük parmağın sağladığı huzur ve güvene ihtiyacı vardır. Açık söylemek gerekirse, ben de bu anneye katılıyorum ve parmak emmede bir kötülük olduğunu düşünmüyorum.<br />
 Ama eğer bir problem varsa (belki de anneniz ya da teyzeniz çocuğa parmak emmeyi bıraktırmanızı söylemektedirler), aşağıdaki görüşleri deneyebilirsiniz:<br />
 1. Bebek beslenirken, uzun süre emmesine fırsat verin ve böylece parmağını emmeye gerek görmeden uykuya dalacaktır.<br />
 2. Bu aşamada (altı aylık) bebeğin elinde tutabileceği, hem onu oyalayacak, hem de ağzına sokup çiğneyebileceği çok güvenli oyuncaklar vardır. Bunların bebeğin boğazına kaçabilecek ya da ağzında çok gerilere kadar sokacağı oyuncaklar olmamasına dikkat edin. Bebeğin artan ilgisini kendi bedeninden farklı nesnelere çekmeye çalışın. Müzikli veya hareket eden oyuncaklar bebeği eğlendirebilir ve ellerini ağzına götüreceğine bu oyuncakları yakalamak için kullanmaya çalışabilir.<br />
 3. Çocuğunuzla oynayın ve ellerini parmak emmekten daha farklı işler için kullanmayı öğretin.<br />
 4. Eğer bebek alırsa, emzik deneyin. Daha önce de söylediğim gibi, emziği çocuktan almak mümkün olmasına rağmen, her zaman elinin altında olan parmağından uzaklaştırmak imkânsızdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GAZINI ÇIKARMALI MI, ÇIKARMAMALI MI</span><br />
 <br />
 Üç aylık olan oğlumuz büyüdükçe daha çok kusuyor. Bunu engellemek için onun gazını daha sık mı çıkarmamız gerekiyor, yoksa büyüdükçe daha çok kusması doğal mı<br />
 Bazı çocuklarda doğrudan midelerine açılan bir geçiş vardır. Bebek daha hareketlenip, kıpırdanıp tekmeler atmaya başladıkça midesindekileri sıkıştırır ve sonra da kusar. Bu pek ciddi bir şey değildir ve kilo artışını engelleyecek miktarlarda kusma durumu çok seyrek olur. Ama anababalar için bu çok rahatsız edici bir durumdur.<br />
 Ciddi kusmalarda, gaz çıkarmanın pek bir yararı olmaz. Gaz kabarcıklarını çıkarmak ve küçük dolu bir mideyi rahatlatmak kusmanın bir kısmını engelleyebilir ama tümüyle durduramaz. Bebek daha da büyüyüp hareketlendikçe midesinin üzerinde çırpınmaya başlar ve problem daha da kötüye gidebilir. Ama bebek ayaklanıp yürümeye başlayınca, problem çok kısa bir sürede yok olur. O zamana kadar kullanabileceğiniz bazı öneriler:<br />
 Bebeğin boynunda geniş cepli önlükler bulundurun. Böyle önlükler kusmukların çoğunu toparlar ve kolayca değiştirilebilir. Sizi de bebeğin bütün giysilerini yıkama derdinden kurtarır.<br />
 Sabırlı olun. Belki de size söylemem gereken en önemli şey budur. Bebeğiniz bunu bilerek yapmamaktadır.<br />
 Bebeğin yatağında başını koyduğu tarafı yükseltmeyi deneyin. Bir süre önce, bir bebeğin kusmaları o kadar ciddi boyutlardaydı ki onun kilo kaybını engelleyebilmek için anababası yatağını yükselttiler. Bebeğin karyolasının baş tarafını yükseltmek için ayaklara tam oturan tahta bloklar kullandılar. Yerçekimi bebeğin çok fazla kusmasını engelliyordu. Bazı yataklar bu tür bir ayarlamayı yapabileceğiniz donanıma sahiptir. Böyle yataklarda sadece baş tarafın ayaklarını daha yükseltmeniz gerekir.<br />
 Eğer çocuğunuzun problemi ciddi boyutlarda ise doktorunuza danışın. Ama ben bugüne kadar hiçbir yuva çocuğunun kustuğunu görmedim. Siz ve çocuğunuz bu rahatsız edici alışkanlıktan kurtulacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERKEN YÜRÜYENLER</span><br />
 <br />
 Bir arkadaşımın bebeği hiç emeklemeden, bir yürütecin yardımıyla doğrudan yürümeye başladı. Bu tavsiye edilen bir şey mi<br />
 Bazı öğrenme güçlüğü içindeki çocukların emeklemeden doğrudan yürümeye başladıklarını bilinmektedir. Bugün, bebeğin emeklemesinin onun motor ve nörolojik gelişimi için gerekli temel bir aşama olduğuna inananlar var.<br />
 Eğer çocuğunuz emeklemeden yürümeye çalışıyorsa, siz müdahale edebilirsiniz. Yere onun yanına çökün ve onunla birlikte emeklemeye çalışın. Bu yalnız eğlenceli olmakla kalmaz, hem de sonraki öğrenme becerileri üzerinde önemli etkileri olduğu görülen bedensel gelişimini sağlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TUVALET EĞİTİMİ</span><br />
 <br />
 Lütfen bana tuvalet eğitimi ile ilgili önerilerinizi tekrarlar mısınız Böyle bir deneyimden geceli bir süre oldu ve ne yapmam gerektiğini hatırlamak için yardıma ihtiyacım var.İster bir ister bir düzine çocuğunuz olsun, tuvalet eğitimi ile her karşılaştığınızda yepyeni bir zorlukla karşılaşmış gibi olursunuz. Bu konuda pek çok mektup alıyorum ve bu anne için önerilerimi tekrarlamaktan memnuniyet duyacağım. Anababalara, telâşa ve endişeye kapılmamalarını öneririm. Bu fiziksel beceriyi kazanmayı başaramayanlar sadece ciddi nörolojik eksikliği olanlardır ve tuvalet eğitimindeki problemlerin çoğu aşırı endişeli anababalardan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden gevşeyin. Çocuğunuzun başlamaya hazır olup olmadığını gözleyin. Başka birisinden gelen keyfi bir öneriye kanıp, artık iki yaşına geldi, tuvalet eğitimine başlamalı diye düşünmeyin. Bu işe yaramaz.<br />
 Çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olduğunu gösteren belli işaretler vardır. Bunlar;<br />
 1. Çocuğunuz bir saatten uzun aralıklarla kuru kalıyor. Gündüz uykusundan veya sabah uykusundan kuru kalkıyorsa, çocuğunuz artık lazımlık kullanmaya hazır olduğunun farkında demektir.<br />
 2. Çocuğunuz idrar sisteminin farkında olduğunu gösteriyor (örneğin, çişini yaparken bezine bakıyorsa).<br />
 Çocuğunuz bu işaretleri gösterdiğinde, onu eğitmeye başlayın. Onu lazımlığa oturtun. Küçük bir lâzımlık kullanmanızı öneririm (tuvalete takılanları değil). Küçük bir çocuk için küçük bir şeyin üzerinde oturmak daha güvenlidir. Çocuk lâzımlıkta otururken, banyodaki musluğu açın, çocuğa bir bardak su verin, hatta bir miktar ılık suyu çocuğun jenital bölgesinin üzerine dökün. Genellikle bu çişin akmaya başlamasını sağlar ve çocuk başarısına çok şaşırır (siz de çok sevinirsiniz!).<br />
 Eğer bu işe yaramazsa, birkaç dakika bekleyin ve tekrar denemesini sağlayın. Ama çocuğu lâzımlığın üzerinde yorulmasına neden olacak kadar çok oturtmayın. Kalkmasına izin verin, eşofman altı giydirin veya hiçbir şey giymeden öylece dolaştırın ve kısa bir süre sonra tekrar deneyin. Eğer vaktiniz varsa ve gerçekten istiyorsanız, bütün gününüzü banyoda geçirebilirsiniz. Çocuğun orada normal olarak oynamasına ve koşmasına izin verin ve çiş yapmaya başladığı anda onu yakalayın. Lâzımlık çok yakında olduğu için çabucak olayı kavrayacaktır. Pek çok anababa bu yöntemin kendi çocuklarında gerçekten işe yaradığını söylemişlerdir. Eğer harcayacak bütün bir gününüz yoksa sabırlı olun. Çocuğunuzu bezle değil bir eşofman altı ile dolaştırın. Bu ona farklı bir his verir ve çişini altına bırakmaktansa banyoda halletmesi gerektiğini hatırlatır.<br />
 Her şeyden önce aşağılama ve cezadan kaçının. Çocuk hazır olduğu zaman tuvaleti kullanacaktır ama önce yapamayacak kadar gergin, öfkeli veya korkmuş olmamalıdır. Başardığı zaman onu içtenlikle övün. Eğer bir hafta ya da on gün içinde hiçbir başarı gösteremezse, biraz daha büyüyene kadar tuvalet eğitimini erteleyin. Bebeğiniz tuvalet eğitimini sabır ve sevgiyle kazanacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TATİL VE BEBEK</span><br />
 <br />
 Bizim en büyük mutluluğumuz olan 7 aylık bir kızımız var. Bu ayın sonunda, kızımız 7.5 aylık olduğu zaman bir haftalık bir yolculuk planlıyoruz. Kesin olmamakla birlikte kızımızı iki gün ve altı günlük bölümlerle büyük anne ve babalarıyla bırakmayı düşünüyoruz. Onu büyük anne ve babalarıyla bıraktığımızda arkamızdan hiç ağlamıyor ama yine de onu bırakmak konusunda kararsızız.<br />
 Genç anababalara ara sıra uzaklaşmalarını her zaman öneriyorum* Çocuğunuza verebileceğiniz en değerli hediye birbirinizi sevmeniz ve karı koca olarak aranızdaki duygusallığı canlı tutmaktır. O geçireceğiniz zamanların ne kadar değerli olduğunu bilirim. Ama kiranızın yaşında (sadece 7 aylık) uzun bir yolculuğa karşıyım. Çocuk büyükanne ve babalarıyla geçireceği birkaç saat veya bir ya da iki günden çok hoşlanabilir ama onun yaşındaki bir bebek için bir hafta çok uzun bir süre. Bir yaşın altındaki çocukların, anababalarından bir hafta süreyle ayrı kaldıklarında bunalıma girdiklerini ve terkedilme duygusuna kapıldıklarını gösteren araştırmalar yapılmıştır. 18 aydan sonra ise zararın çok daha az olduğu, çünkü çocuğun insanların gittiklerini ve geri geldiklerini artık anlayabildiğini görüyoruz. Daha da büyük bir çocuk, anababanın gitmesini kabul eder ve rahatça yaşamını sürdürebilir.<br />
 Belki de bu önemli ilk yıl boyunca, bütün bir hafta veya 8 günlük bir yolculuktansa, uzun bir hafta sonu tatili organize edebilirsiniz. Eğer yine de gitmeye karar verirseniz veya başka bir seçeneğiniz yoksa, size bazı tavsiyelerde bulunabilirim. Yolculuğunuza çıkmadan önce, küçük bebeğin bir ya da iki geceyi büyükanne ve babalarında geçirmesini sağlayın. Onu alıp evine geri getirmeniz, ona terkedilmişini ve sizin geri geleceğinizi öğretebilir. Umarım, böylece çocuk büyükanne ve babalarıyla daha uzun zamanlar kaldığında, bunu endişelenmeden atlatabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NİTELİKLİ ZAMAN</span><br />
 <br />
 Bir anababa bebeğiyle veya daha büyük çocuğuyla bir gün içinde ne kadar zaman geçirmelidir Nitelikli bir zaman geçirmekten söz ediyorum. Anababalar çocuklarıyla birlikte oldukları zamanın çok mu, yoksa az mı olduğuna nasıl karar verebilirler<br />
 Bu çok geçerli bir kaygı, çünkü anababalar, özellikle de evin dışında bir işte çalışmayanlar, bazen kendilerini kapana kısılmış olarak hissederler ve uzaklaşmak isterler. Anababaların çoğu kendilerini gergin ve bıkkın hissetmedikleri sürece, çocuklarıyla mümkün olduğu kadar çok zaman geçirebilirler. Anababa ve çocuk birbirlerinden sıkıldıklarında veya keyifleri kaçtığında, anababa biraz uzaklaşıp bir şekilde özgürlüğünü yaşar ve gevşerse çok iyi olur. Bu anababa geri döndüğünde gerçekten çocuğundan çok zevk alır. Eğer çocuk çok bağımlı ve mızmız veya çok şımarık olduysa o zaman anababalar ona çok fazla veriyorlar ve bütün dünyalarını onun etrafında kurmuşlar demektir. Eğer çocuk çok yapışkan olduysa ve çok korkuyorsa ya da çok çekingen ve duygusal olarak soğuk davranıyorsa, o zaman anababa onunla çok az zaman geçiriyor demektir. Daha büyük bir çocukta, yatak ıslatmaya, parmak emmeye veya diğer bazı bebeklik alışkanlıklarına geri dönüş olması, anababanın çocuğa verdikleri zamanda veya zamanın niteliğinde eksiklikler olduğunu gösterir.<br />
 Nitelikli zaman nedir Belki bu sorunun cevabı bu anneye de yardımcı olabilir. Bence nitelikli zaman çocuğu gevşetmeye ve eğlendirmeye yönelik olan zamandır. Beraberce mutlu bir şekilde oynamak, onun ihtiyaçlarını karşılamak, öğretmek ve yönlendirmek, sevip okşamak, beraberce konuşup gülmek. Bunlar mutlu anababaların ve uyumlu çocukların zevk aldıkları şeylerdir. Nitelikli zaman, doğru öncelikler seçilerek özgürce verilen zamandır. Belki derli toplu bir ev çok zamanınızı almaz ama derinlemesine temizlenmiş bir ev çok zamanınızı alır ve o bekleyebilir. Çok uğraştırmayan normal yemekler hazırlamak, çocuğunuzla geçireceğiniz eğlenceli zamanı arttırabilir. Çocuğunuzla geçirdiğiniz kaliteli ve eğlenceli zamanın o büyüdükçe artacağını umuyorum.<br />
 Çalışan anababalar arttıkça, belki ihtiyaç, belki de arzu duydukları için, anababalar evin dışında geçirdikleri zamanı nitelikli zaman kavramı ile telafi etmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, çalışan annelere çocuklarıyla geçirdikleri zamanın nice/idinin değil nite/iğinin önemli olduğu söylenmektedir. Burton White´ın Hayatımın ilk Üç Yılı isimli araştırması, en azından üç yaşına kadar zamanlarının büyük bir kısmını biyolojik anababaları ile birlikte geçiren bebeklerin her şeyin en iyisini yaptıklarını ortaya koymaktadır.<br />
 Çocuğunuz birkaç dakika kendini oyalayabiliyorsa, bunu yapmasına izin verin. Siz bir iş yaparken onu yanınıza alın, onunla konuşun, gülümseyin ve ara sıra ona dokunun. Bu tür davranışlar sizin yoğun ilginizi dengeleyerek onun sağlıklı bir şekilde kendini eğlendirmesini sağlar.<br />
 Eğer evin dışında çalışıyorsanız, evdeki işlerinizi en aza indirgeyip, zamanınızın çoğunu mümkün olduğunca çocuklarınızla birlikte geçirmeyi unutmayın. Karşılıklı her iki tarafı da eğlendirecek oyunlar bulun, beraber oynayın ve gülün, onlara birşeyler öğretin ve eğitin! Çok kısa bir süre sonra bağımsızlıklarını kazanacaklar. O zaman evi temizleyebilir, kariyerinizi hızlandırabilir veya istediğinizi yapabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVENLİK BATTANİYESİ</span><br />
 <br />
 7 aylık kızımla ilgili bir sorum var. 3 aylıkken birisi ona ipeksi bir kumaştan yapılmış çok yumuşak bir battaniye verdi. Onu o kadar çok sevdi ki, artık onsuz uyumuyor, mutlaka kafasının üzerinde durması gerekiyor. Bu normal mi, yoksa onu battaniyeye daha fazla bağlanmaktan vazgeçirmeli miyim<br />
 Aslında bu bebeğin iyi bir arkadaşı var, çünkü çocukların çoğu bir şekilde bir güvenlik battaniyesine bağlanırlar. Çocukların nesne devamlılığına ihtiyaçları vardır, yani bazı şeylerin her gün kesinlikle ve hiç değişmeden aynı kalmasına ihtiyaçları vardır. Çocukların güven duygularını ve ihtiyaçlarını sağlayan şey bu aynılıktır. Güvenlik battaniyesi sözcüğü de buradan gelmektedir.<br />
 Çocuklar alıcı sinirlerden oluşan küçük bir yığın gibidirler. Çevrelerinden her türlü uyarıcıyı alırlar. Onların sinir uçlarını uyaran her türlü şeye karşı aşırı duyarlıdırlar ve küçük bebeklerde dokunma duyusu özellikle çok önemlidir. Koku, görme ve duyma da önemlidir. Çocuklar büyüdükçe ve dış dünyalarıyla ilgilenmeye başladıkça, nesnelere ve kendi bedenlerine, örneğin parmaklarına, güvenlik battaniyelerine ve oyuncak ayılarına gösterdikleri düşkünlükten vazgeçerler. Böyle nesneleri çok erkenden çocuktan uzaklaştırmak veya bu konuda çok endişelenmek sadece güvensizlik yaratır ve bu da çocuk tarafından vızıldanma, ağlama veya sinirli alışkanlıklar şeklinde ifade edilir.<br />
 Bu çocuğun o battaniyeyi almasına izin verilmesini kesinlikle tavsiye ediyorum. Hatta çocuğunuzun gerçekten ihtiyacı olan süre boyunca onun yanında kalması için o battaniyeye çok iyi bakmanızı tavsiye ediyorum! Zamanla, tabii ki ondan vazgeçmesini sağlamalısınız. Bazen battaniyeyi yıkamak için ondan uzaklaştırmanız gerekecektir çünkü zamanla bu tip çok kullanılan şeyler çok kirlenebilir. Çocuğun sevdiği battaniyenin yerine, ona benzeyen ipeksi yumuşaklıkta yeni bir battaniye almanızı öneririm. Belli bir tanesine bağlanmaması için başka battaniyeleri de almasını sağlayın. Bu bebek daha sadece 7 aylık olduğuna göre, o nesneyi kullanması için yeterince uzun zamanı olacaktır. Bu anne de, eğer bir tane daha benzer battaniye almazsa, bebeğin ihtiyacını karşılayamadığı zor durumlarda kalabilir.<br />
 Eğer battaniye büyükse, anne onu iki ya da üç parçaya ayırabilir çünkü böylece biri kaybolduğunda her zaman yedek bir tane daha olacaktır. Ayrıca küçük bebekler battaniyeye dolanabilirler ve eğer yüzleri kapalı kalırsa boğulabilirler. Bu nedenle, eğer bebeğinizin büyük bir battaniyesi varsa, onu yüzüne çekmediğinden emin olun.<br />
 Bir gün battaniye lime lime olup parçalanabilir. Eğer çocuğunuz 12-18 aylık ya da daha büyükse, bunun olmasına izin verin. Battaniyenin yerine kendiniz geçin. Sizin okşamalarınız, bu kaybı en az üzüntüyle atlatmasına yardımcı olacaktır. Hem siz, hem de çocuğunuz zamanı geldiğinde güvenlik battaniyesinden ayrılma problemini de atlatacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİ YÜRÜMEYE BAŞLAYAN VE<br />
 OKULÖNCESİ DÖNEMDEKİ<br />
 ÇOCUKLAR ERKEN YAŞTA DİSİPLİN</span><br />
 <br />
 Bir ve iki yaşlarındaki çocukların disipline edilmesi ile ilgili önerebileceğiniz her türlü yardıma çok ihtiyacım var.<br />
 Hangi yaşta olursa olsun bir çocuğun disipliniyle ilgili anahtar o çocuğun yapabileceği davranışları anlayabilmektir. O çocukla uğraşırken de bunu akılda tutmak çok önemlidir.<br />
 Yeni yürümeye başlayanlara uygulanacak disiplinle ilgili olarak kullanılan bir terim vardır. Çevresel disiplin veya bir evi çocuğa uygun bir hale getirmek. Bu, çocuğun çevresini onun başının belâya girmeyeceği bir hale getirmek demektir. Yeni eklenen kapıları, dolap kilitlerini, üste örtülen örtüleri, yükseltilen rafları ve çocuk içgüdüsel araştırmalarını yaparken onu koruyacak her türlü yöntemi içerir. Çevresel disiplin çocuğa her dakika hayır demenizi engeller. Böyle bir sözü bütün gün boyunca duymayı kimse istemez, bu nedenle disiplin yaratıcı ve koruyucu olmalıdır. Ancak bazen çocuğunuzu ve değerli eşyalarınızı koruyamayabilirsiniz ve hayır demek zorunda kalabilirsiniz.<br />
 Çok yetenekli bir müzisyen olan yakın bir arkadaşım vardı. Çok pahalı müzik notalarının durduğu bir rafı varmış ve bir gün bir yaşındaki oğlu bunları keşfetmiş. Kapaklardaki parlak renkler dikkatini çekmiş ve onları koparıp ağzında çiğnemeye başlamış. Elbette, bunun çiğnemek için biraz pahalı bir materyal olmasının yanı sıra bebeğin sağlığı için de pek iyi olduğu söylenemez. Arkadaşım oradaki malzemeleri daha yüksek bir rafa kaldırabilir ve böylece çocuğun oraya erişmesini engelleyebilirdi. Ama her zaman ortalarda bir müzik eşyasının olacağını biliyordu. Bu nedenle bir öğleden sonrasını oğluna müzikle ilgili eşyalara dokunmaması gerektiğini öğretmekle geçirdi, izlediği basamaklar şunlardı ve size de yardımcı olacağını düşünüyorum.<br />
 Çocuğa kısaca notalara ellememesi gerektiğini anlattı. Hayır sözcüğünü sıklıkla ve sertçe kullandı. Çocuk notalara ulaşmaya başladığı zaman, onu oradan uzaklaştırıp, notaları rafa geri koydu. Açıkça ve sertçe "Hayır, onları alamazsın" dedi. Çocuğun elini geri çekip onları ellemesine izin vermedi. Bunları, çocuk bir-iki saat sonra notaları elleyemeyeceğini anlayana kadar taviz vermeden ve tutarlılıkla sürdürdü. Bu dersin birkaç gün süreyle tekrarlanması gerekti ama çocuk notaları ellememeyi öğrenme konusunda çok yol katetti. Ve öğrendiği diğer önemli bir konu da, annesinin hayır dediği zamanlarda bunu gerçekten kastettiği ve sonucu takip ettiği idi.<br />
 Anababaların bazen sordukları diğer bir soru da, çocuklarına vurmanın veya popolarına bir şaplak atmanın gerekli olup olmadığıdır. Bazıları sıkı bir şaplağın çocuğun kızgın bir ütü ya da sobaya değdiği zaman duyacağından daha az acı vereceğini iddia etmelerine rağmen, ben bunun gereksiz olduğunu düşünüyorum.<br />
 Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz sevgi, kahkaha ve oyun dolu anları arttırın ve aranızdaki sevgi bağlarını sağlamlaştırdıkça, sevdiği ana-babasını mutlu etmek için o da daha çok çaba harcayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİ YÜRÜYENLERDE KARDEŞ KAVGASI</span><br />
 <br />
 Benim sorum iki yaşındaki oğlumu disipline etmekle ilgili olacak. Bir yaşındaki kızkardeşine daha nazik davranması için onu nasıl yönlendirebilirim Aralarında 17 ay var. Oğlum bizim görmediğimizi düşündüğü anlarda, onu tekmeliyor, itiyor veya bir oyuncakla ona vuruyor.<br />
 Daha büyük olanların küçük kardeşlerini ciddi şekilde yaralayabileceklerini biliyorum. Ve anababaların genel tepkisi zarar göreni korumaktır. Aslında, gerçekten ilgiye ihtiyacı olan daha saldırgan olan büyük çocuktur.<br />
 İki yaşındaki bir çocuğa kendilerinden daha küçük kardeşleri ile oynama konusunda güvenemezsiniz. Genellikle kendi yaşıtlarıyla bile başarıyla oynayamazlar. Bunu yapabilmek için yeterince gelişmemişlerdir. Kendi haklarını ve kişiliklerini ortaya koymakla o kadar meşguldürler ki, daha küçük bir çocuğun rekabetiyle başa çıkamazlar. Bu daha büyük çocuk, özellikle de küçük kızkardeşinin üzerine çevrilmiş olan parlak ışıkları kıskandığı zamanlarda daha çok zaman ve ilgi ister. Daha büyük olan çocuğunuza çok fazla ilgi göstermekten korkmayın. Böyle bir durumda anababaların tavırları daha sevecen ve rahat, daha az kaygılı ve eleştirel olmak zorundadır ve bir süre sonra büyük çocuk sakinleşecektir. Ancak yine de anababalar büyük çocuk bebeğe içerlemekten vazgeçene kadar onu izlemeye devam etmelidirler.<br />
 Oğlunuz büyüdükçe, ona bebekle nasıl etkileşim kurabileceğini öğretmeye çalışabilirsiniz. Onu bir süre tutmasına yardımcı olun, yanaklarını okşamayı gösterin, parmaklarını nasıl tutabileceğini öğretin. Bu canlı "bebeğin" zevkini aldıkça, kaba olmaktan vazgeçecek ve kibar ve sevecen olmayı öğrenecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HAYALİ ARKADAŞLAR</span><br />
 <br />
 Küçük çocuklar hayali oyun arkadaşları yaratmaya başladıklarında anababalar endişelenmeli mi<br />
 Kesinlikle hayır. Aslında, çocuklar hayal güçlerini kullanıp oyun arkadaşları ve küçük dünyaları için çeşitli fantaziler yaratmadıkları zamanlarda biraz endişe duyarım. 3 yaşından 7 yaşına kadar olan çocukların pek çok hayali arkadaşı, hatta evcil hayvanı olması çok normaldir. Bu, küçük sağlıklı zihinlerinin yaratıcı yanını gösterir. Kendi çocukluğumdaki hayali çay partileri ve büyük ziyafetleri, çamurdan pastaları, ipler ve çubuklardan oluşturduğum mimari harikaları hâlâ hatırlarım.<br />
 Her çocuğun kendi hayal gücünden esinlenen değişik yaratıcılık alanları vardır. Çocuğunuzun hayali arkadaş veya hayvanlarından zevk almanız gerekir. Siz de onların oyunlarına katılın, onların hayal gücü sayesinde sizin hayatınız renklenecek ve sizin katkılarınızla da onlarınki gelişecektir.<br />
 Ancak hem kendinizin, hem de çocuğunuzun bu yaratıkların hayali olduğunu bildiğinden emin olun. Benim üzerinde durduğum tek nokta gerçek ile hayal arasında oluşabilecek belirsizliktir. Çocuklar bu farklılığı ve o çizginin nerede olduğunu bilmezlerse, o zaman hayal dünyasına fazla daldıkları konusunda endişe duyarım. Kısaca söylemek gerekirse, onlara bunun hayali bir durum olduğunu hatırlatarak yardımcı olabilirsiniz. Basit bir sözcük neyin gerçek olduğu konusunda çocuğunuzun kafasının daha netleşmesini sağlayabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KENDİLERİ YAPSINLAR</span><br />
 <br />
 Bir çocuk için bağımsızlığa doğru ilerlemesi neden bu kadar önemlidir<br />
 Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, ana babaların iyiliği için, diğeri de tabii ki çocuğun iyiliği içindir. Çocuğu bağımlı kılarak ve aşırı koruyarak kolay yolu seçme eğiliminde olan anababalar aslında çocuklarının gelişimini engellerler. Bu daha kolay olabilir -ya da çocuğun her şeyini yapmaktan hoşlanabilirler- ama çocuk için iyi olan bu değildir. Çocuklar eninde sonunda bağımsız olacaklardır. Bunun için doğmuşlardır ve hakları olan da budur. Bu doğal ve yavaş yavaş oluşan bir süreçtir ve anababalar bunu ne kadar erken anlarlar ve o konuda birşeyler yaparlarsa, her iki taraf için de o kadar iyi olacaktır.<br />
 Eğer anababalar çocuğun bir sonraki gelişim aşamasına geçmeye hazır olduğunu gösteren içgüdüsel ipuçlarını yakalayamazlarsa, daha sonraları bunları yaptırmak çok daha zor olacaktır. Örneğin, üç dört yaşlarındaki bir çocuk annesine bahçede ya da babasına çamaşır işinde yardımcı olmak istiyor. Ama, inanın bana aynı çocuk 13-14. yaşlarındayken o işleri yapmak istemeyecektir. Bu yüzden ona yardım etmeyi erken yaşlarda öğretin ve o deneyimi eğlenceli ve mutlu bir hale getirin. Çocuğunuza işbirliği alışkanlığı kazandırır ve sorumluluk duygusunu geliştirirsiniz. Ergenlik çağındaki isyankârlıklar, çocuğun erken yaşlarda yavaş yavaş bağımsızlığını ve sorumluluklarını kazanması sağlanarak önlenebilir.İşte hem size, hem de çocuğunuza bu gelişim süresince yardımcı olacak bazı kurallar, ilkönce, çocuğun gelişen ilgi ve yeteneklerini izleyin ve o yetenekleri erken yaşta destekleyin. Çocuğun bardağı tutması veya kaşıkla kendi kendine yemek yemesi onun nörolojik gelişimini hızlandırır. Ayrıca kendi bağımsızlığı ile gurur duymasını da sağlar, ikinci olarak, çocuğun başarıları karşısında gururlandığınızı gösterin. Bu sadece sağlıklı bir bağımsızlık kazanarak motive olmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ihtiyacı olan benlik saygısını da geliştirir. Örneğin, "Sussie, bırak ben yapayım. O bluzu ters giyiyorsun" demek yerine, "Sussie, ne kadar da güzel giyindin. Bu kadar çok işim varken bu bana gerçek bir yardım oldu" demek. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar fazla zaman ve sabır gerektirirse gerektirsin, çocuğun kendisinin yapmasına izin verin. Üçüncü olarak, çocuğunuzun bir şeyi doğru yapmadığı için ortaya çıkan doğal sonuçlara katlanmasına İzin verin. Deneyim en iyi öğretmendir ve çocuklar bir hata yapıp onu düzeftereîk de olsa, yaparak öğrenmekten çok gurur duyarlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULÖNCESİ DÖNEMDE PAYLAŞMA</span><br />
 <br />
 İki veya üç yaşlarındaki çocukların birlikte oynayıp oyuncaklarını paylaşmaları mümkün müdür<br />
 Bu soruyu iki yaşındakiler ve üç yaşındakiler olarak ikiye ayıralım, çünkü bu iki yaş grubu arasında büyük bir fark vardır, iki yaşındakiler iri tipik davranışı diğer çocuklarla gerçek bir etkileşim içinde oynayamamalarıdır. Onların davranışları pek sosyal olmayan bireysel davranışlardır, iki yaşındaki kendi gücünü dener ve neler yapıp neler yapamayacağını bulmaya çalışır. Herkesle yarışır ve iki yaşındakinin sloganı "Daha iyi olan kazansın"dır. Kimin daha iyi ve daha güçlü olduğunu bulmak zorundadır.<br />
 Çocukların, bu gücü hissettikleri zamanlar ve teslim olmak zorunda oldukları zamanlar vardır, iki yaşındaki çocuğumuzu yeteneklerinin çok ötesinde sosyal ilişkiler içine sokmakta acele etmememiz ve yapamayacakları bir şeyi yapmalarını istemememiz çok önemlidir, iki yaşındaki çocuklar paylaşamazlar çünkü daha o oyuncaklarla tek başlarına bile ne yapacaklarını bilemezler. Bunu öğrenmek için zamana ve yere ihtiyaçları vardır, iki yaşındaki çocuğunuzun başka çocukları incitmesine ve onların ellerinden oyuncakları kapmasına izin vermeyin. Çocuğunuz diğer küçüklerle birlikteyken oradaki varlığınızla ve yumuşak fakat kararlı müdahalelerinizle geleceğe yönelik yönlendirmeler yapabilirsiniz. Çocuğunuza aşama aşama paylaşmayı ve sırasını beklemeyi öğretirseniz, daha ileride diğer çocuklarla güzelce oynamayı öğrenebilir.<br />
 İki yaşındaki çocukların çok güzel yaptıkları şeylerden biri (ve bu aynı zamanda onlara işbirliğini de öğretir) yere oturup topu birbirlerine yuvarlamaktır. Siz yere oturursanız ve çocuk da aynısını yaparsa, birlikte oynama konusunda bir kavram geliştirir. Bu, işbirliğini öğrenmede önemli bir adımdır.<br />
 iki yaşındakilere başkalarıyla oyun oynamayı öğretmenin diğer bir yolu da bir kutunun içine bir miktar eşya doldurmaktır. O kutunun içinden eşyaları çıkartarak ve tekrar koyarak onunla birlikte siz de oynayabilirsiniz. Sonra da diğer bir çocuğun aynı şeyi yapmasını sağlayın ki kendi yaşıtı bir çocukla birlikte oynayabilsin. Bu basit mekanizmalar iki yaşındaki bir çocuğun diğer çocuklarla nasıl oynayacağını öğrenmesine yardımcı olur.<br />
 Çocuk üç yaşına geldiğinde, kendisi diğer çocuklarla oynamak isteyecektir. O yaşa geldiklerinde çocuklar artık paylaşmayı, her türlü etkinlik içinde işbirliği yapmayı ve birlikte yaratıcı oyunlar oynamayı öğrenmiş olurlar. Üç yaşındaki çocuğunuzun yaşıtlarıyla oynamasından zevk alacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABANIN YATAĞINDA</span><br />
 <br />
 Okulöncesi dönemi çocuğunun gece yansı anababasının yatağına gelmesini nasıl karşıladığınızı öğrenmek istiyorum. Dört yaşındaki oğlumuz bunu iki senedir yapıyor. Bir gün yorulup kendi kendine vazgeçeceğini düşündük. Biraz hasta bir çocuktu ve fazla uykuya ihtiyaç duymuyordu. İlk kez gece uykusu uyuduğunda 15 aylıktı. Güven duygusunu sarsmadan ve reddedilmiş hissetmesine neden olmadan, kendi yatağında kalmasını nasıl sağlayabilirim<br />
 Bu çok özel bir soru ve iki boyutu var. Biri anababalarıyla uyuyan okul öncesi çocuklarıyla ilgili genel felsefe ve diğeri de bazı sağlık sorunları olan özel bir çocuk.<br />
 Bazı uzmanların, çocukların anababalarıyla uyumalarına izin vermenin oldukça normal olduğunu savunduğunu biliyorum. Ama genel olarak konuşmak gerekirse ben buna karşıyım. Bence bu, ne anababa, ne de çocuk için tam bir dinlenme oluyor. Aynı zamanda da evliliğin mahremiyetine zarar veriyor. Ancak çocukların korktukları, hastalandıkları ve birtakım ihtiyaçlarının olduğu zamanlar olabilir. Hastalık durumunda, doktora danışıp, çocuğunuzun iyi olup olmadığını ve odasında kendi yatağında yatmasının güvenli olup olmadığını saptayın. Böyle bir durumda, geçici olarak yatağını sizin odanıza alabilir ve sizinle olmadan yakınınızda olmasını sağlayabilirsiniz.<br />
 Çocuğunuzun sizinle uyuma alışkanlığını kırmaya karar verdiğinizde buna her iki tarafın da hazır olduğundan emin olun. Özellikle kendiniz hazır olduğunuzda, çocuğu incitmeyeceğinden emin olmalısınız çünkü bu hiç de kolay olmayacak. Siz ikna olunca, çocuğunuza neler olacağını açıklayın. Bu değişikliğin nedenlerini; sizin daha özel bir odaya, kendisinin de daha bağımsız olmaya ihtiyacı olduğunu anlatın. Sonra gece onu yatırmak için törensel bir olay yaratın. Oyun oynayın, hafifçe sallayın, şarkı söyleyin, kitap okuyun veya sizin ve onun için rahat olan bir şekilde onu sakinleştirin. Sonunda kararlı ve sevecen bir şekilde onu yatağına koyarken orada kalması gerektiğini belirtin.<br />
 İlk gece sizi deneyecek. Sizi vazgeçirmek için ağlayıp direneceğine ve her yolu deneyeceğine yemin edebilirim. Sıkı durun. Sakın yenilmeyin, ikinci gece bunu biraz daha azaltacak ve üçüncü ya da dördüncü gecelerde hemen hemen bütün çocuklar mücadeleden vazgeçerler. Açık söylemek gerekirse, kendi özel odalarından ve geniş yataklarından çok hoşlanacaklar. Anababaların da aralarında hareket eden o minik yaratık olmadan daha rahat ettiklerini biliyorum. Ne yapın yapın yumuşamayı n. Sadece tutarlı ve sevecen olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UTANGAÇ ÇOCUK</span><br />
 <br />
 Kızım üç buçuk yaşında ve onun akıllı bir çocuk olduğunu biliyorum. Şarkı veya şiir gibi şeyleri bir günden kısa bir zamanda çabucak öğreniyor. Bazı kitaplarını ezbere biliyor ve adının bir kısmını yazabiliyor. Beni üzen diğer insanlara gösterdiği tepki. Eğer onunla konuşurlarsa, yüzünü saklıyor ve hiç cevap vermiyor. Benden ve bazen de iki ablasından başka kimsenin onu öpmesine veya kucaklamasına izin vermiyor. Onun için birşeyler yapmam gerekiyor mu<br />
 Doğuştan getirilen özelliklerden, üzerinde en çok araştırma yapılanlardan biri de, yeni karşılaşılan durumlar veya insanlar karşısında yaklaşma veya çekilme yeteneğidir. Sadece uzak durma eğiliminde oldukları ve yeni karşılaştıkları bir durumu veya insanı dikkatlice değerlendirdikleri için utangaç olarak adlandırılan pek çok çocuk vardır. (Dr. Stella Chess ve Dr. Alexander Thomas, böyle çocukları "ısınmada yavaş" çocuklar olarak adlandırmaktadırlar.) Endişeli anababalar böyle çocukları sosyalleşme konusunda zorlamakta ve işleri daha da zorlaştıran güç mücadelelerine girmektedirler.<br />
 Utangaç çocuğun ihtiyacı olanlar şunlardır:<br />
 • Onu koşulsuz olarak kabul eden ve kendisinden başka birisi yapmaya çalışmayan anababalar.<br />
 • Çocuklarını diğer insanlara doğru itmek yerine onun seçim yaparak yanaşmasına izin veren anababalar.<br />
 • Yaptıklarına daha az önem veren ve birey olarak onu daha fazla yüreklendiren anababalar.<br />
 Kızınızı gülümserken veya tepki verirken yakalarsanız sessizce ve heyecanla ona iltifat etmenizi öneririm. Onun yaşında olan oyun arkadaşları bulun ve rahatlamasını sağlayın. Siz de rahatladıkça, bu çocuğun sevecen ve sıcak bir kişi olacağını göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAÇ ÇEKME/TIRNAK YEME</span><br />
 <br />
 Size iki buçuk yaşındaki oğlumla ilgili bir soru sormak istiyorum. Saçını çekip koparma gibi kötü bir alışkanlığı var, özellikle de uykusu geldiği zaman. Tırnaklarını da yiyiyor (ben de).<br />
 Eğer elinizi saçınızın üzerinde gezdirirseniz, yumuşak ve hoş bir yapısı olduğunu görürsünüz. Çocukların uyumaları için sallanırken, kendilerinin veya annelerinin saçlarıyla oynaması oldukça yaygındır. Saçı koparma durumu, kolunu bir daha kaldırmaya gerek kalmadan onu elinde tutma isteğiyle ortaya çıkar.<br />
 Bu küçük çocuk için şunu öneririm: Ona uyumaya çalışırken ve siz onu sallarken eline alabileceği yumuşak tüylü bir oyuncak verin. Bu aşamada, biraz kucaklanmaya ve bebek gibi muameleye ihtiyaç duyabilir. Uykuya dalarken ipeksi ve okşaması hoşa giden bir şey verin. Belki böylece saçlarını çekmekten vazgeçer. Eğer saçını kopardıktan sonra, yemeğe kalkışıyorsa, buna sakın izin vermeyin çünkü midesinde birikme yapabilir. Saç kolay sindirilemez ve tıbbi bir müdahale, hatta ameliyat gerektiren bir durumla karşılaşabilirsiniz.<br />
 Tırnak yeme de çok yaygın bir problemdir ve çok ciddi olmamakla birlikte oldukça rahatsız edicidir. Tırnak yeme genellikle düzgün olmayan ve rahatsızlık veren tırnak etlerinin yenmesiyle başlar. Çocuk o çıkıntıları ısırdıkça, bütün hayatı boyunca sürecek ve vazgeçilmesi çok zor bir alışkanlığı da geliştirir. Tırnak yemeyi engellemenin bir yolu, küçük çocukların tırnaklarını küçük bir tırnak makasıyla, hatta törpüyle düzeltmektir. Tırnak diplerine ve kenarlarına bir krem ya da losyon sürerek çıkıntı oluşturan tırnak etlerini düzeltmenizi de öneririm. Renksiz tırnak cilaları tırnağın düzgün kalmasını sağlar. Tırnaklara değişik bir görünüm ve kayganlık vererek çocuğun alışkanlığını kırabilir. Ayrıca, Çocuğa çok miktarda fiziksel ilgi göstererek ve onu okşayıp severek dikkatini kendisinden uzaklaştırabilirsiniz. Sanırım bu alışkanlıkların yavaş yavaş sona erdiğini farkedeceksiniz.<br />
 Bazı çocuklar daha yoğun tepkilerle doğarlar. Eğer çocuğunuz canı Sıkkın olduğu zamanlarda saçını çekiyor veya tırnağını yiyorsa, bu durumlarla nasıl başa çıkabileceğini ona öğretmelisiniz. Duygularını anlatabilmesi-için sözcükler öğretin ve gereksinimlerini keşfetmesine yardımcı olun. Eğer yorgunsa, rahatlamaya ve sallanmaya ihtiyaç duyabilir. Öfkeli olduğu zamanlarda, duygularını sözel olarak ya da kişilere ve eşyalara zarar vermeden fiziksel tepkilerle ifade edebilmesine yardımcı olun. Örneğin, asılı bir şeyi yumruklamak bastırılmış hayal kırıklığını rahatlatabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İLK ADIN KULLANILMASI</span><br />
 <br />
 Kişisel olarak çocuğumun bana anne, babasına da baba diye ya da onun anababası olduğumuzu ifade eden bir başka sözcükle hitap etmesini tercih ederim. Ama eşim bir kamp idarecisi olduğu için, gençler de kendisine adıyla hitap ediyorlar. Son zamanlarda 5 yaşındaki kızımın da bunu kaptığını farkettim ve ilgimi çekti. Çocuklarımızın bize ilk adımızla hitap etmesini engellemeli miyiz Bu durum zamanla ilişkimizde bir farklılık yaratır mı<br />
 İsimler de, hitap şekilleri de önemlidir. Bir çocuğun anababasına ilk adlarıyla hitap etmesi ne anlama gelir Aslında, ilk adın kullanılması herhangi bir ilişkide ne ifade eder<br />
 ilkönce, bizim iyi arkadaş olduğumuzu ve eşit olduğumuzu gösterebilir veya ikinci olarak saygı eksikliğinin işareti olabilir. Tabii ki çocukların saygıya hakları vardır ve onlara saygı gösterilmedikçe saygılı davranmayı öğrenemezler. Ama anababalarının otoritesi altındadırlar ve buna ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle saygının ifade edilmesinin yollarından biri de o kişiye hitap etme şeklidir. Çocukların anababalarına anne ve baba veya anneciğim ve babacığım diye hitap etmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Aslında, çocuğun anababasına gösterdiği saygının kazanıldığını ve hitap şeklinden çok tavırlar ve duygularla gösterildiğini inkâr edemem. Bu nedenle de kendilerine ilk adlarıyla hitap edilmesine izin veren anababaları da anlayabiliyorum. Bazıları bunu yaparlar ve bundan da çok zevk alırlar. Bazıları da bu konuda o kadar katı ve huzursuzdurlar ki, aradıkları duygu ve saygıyı kaybederler.<br />
 Bunun geçici bir dönem olduğunu unutmayın. Ama çocuğunuzun size anne ve baba diye hitap etmesine karar verdiyseniz, kendisine kamptakilerden farklı olduğunu açıklayın. Onunla ilişkiniz önemli olduğu için de, sadece sizin ve çocuğunuzun paylaşabileceği özel bir isimle çağrılmak istediğinizi anlatın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TOPLULUK İÇİNDE YAŞANAN ÖFKE NÖBETLERİ</span><br />
 <br />
 3 yaşındaki oğlumuz herkesin içinde bir öfke nöbeti geçirdiği zaman ne yapabiliriz En sevdiği numaralardan biri bir mağazada ya da restoranda iken küçücük bir nedenle kendini yerden yere atıp çığlıklar atmak. Eve döndüğümüzde başına gelecekler konusunda savurduğumuz tehditlere hiç aldırmıyor. Biz de onu herkesin içinde dövme konusunda tereddüt içinde kalıyoruz.<br />
 Çok zor bir durum. Çocuklar genellikle öfke nöbetleri geçirirler. Genellikle 18-24 aylıkken başlarlar ve okul öncesi dönemlere kadar devam ederler. Çocukların çoğu büyük hayal kırıklıkları sonucunda bu tepkiyi verirler. Elde edebileceklerinin sonuna ulaştıklarında, öfkeli bir umutsuzlukla kendilerini yere atıp, ağlarlar ve tekmeler atarlar. Bu onların öfkelerini dışa vurma şeklidir ama bu anababaları da öfkelendirir. Ne yazık ki, ilk öfke nöbetlerinde çocuklar belli kazançlar elde ederler ve istediklerini elde etmenin yolunun bu nöbetler olduğunu öğrenirler. Bu örnekteki çocuğun da yaptığı bu sanırım. Tekmeler atıp bağırarak, ana-babasını utandıracağını ve istediğini elde edeceğini biliyor.<br />
 Bunu bilmek bu nöbetlerle başa çıkmanızı kolaylaştırır. Her şeyden önce, çocuğunuzun bundan sonra herkesin içinde öfke nöbetleri geçirmeyeceğini iyice anlamasını sağlayın (2 veya 3 yaşlarındaki bir çocuk ne söylemeye çalıştığınızı anlayacaktır). Bunu bir yere gitmeden önce açıklayın. Ona yapacaklarını hoşgörüyle karşılamayacağınızı söyleyin ve ne yapacağınıza karar verin. Örneğin, çocuğunuzun zıvanadan çıkarsa, mağazayı terkedebilir ve onu eve getirebilirsiniz. Bu genellikle iyi bir cezadır çünkü çocuklar mağazaya gitmekten ve anababalarıyla birlikte olmaktan çok zevk alırlar. Bunun dışında bir seçenek de, mola vermek olabilir. Mola, anababa tarafından saptanmış bir yerde geçirilen kısa (her yaş için bir dakika) bir süreyi ifade eder. Mola verdiğinizde, onu arabaya götürüp üç dakika süreyle araba koltuğunda oturmasını veya mağazanın bir köşesinde yere oturup beklemesini sağlayabilirsiniz. Bir dahaki sefere onu eşinizle ya da yardımcıyla evde bırakmak da onun değişmesini sağlayacak bir sonuç olabilir. Neye karar verirseniz verin mutlaka onu uygulayın. Çocuklar bunun sadece bir tehdit mi, yoksa ciddi mi olduğunu çok çabuk anlarlar.<br />
 Çocuklar genellikle topluluk içinde davranışlarını idare edebilecek kadar olgunlaşmamışlardır ve sizin çocuğunuz da böyle bir ayrıcalığa hazır değilse, onu bir yardımcıyla evde bırakmakta hiç tereddüt etmeyin. Her şeyden önce, hiçbir zaman çocuğunuzun yaptıkları karşısında bir-şeyler elde etmesine izin vermeyin. Çocuğunuz bu nöbetlerden kurtulduğu zaman, katı bir tutum izlediğinize ve bütün bu zahmetlere katlandığınıza memnun olacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ALTINI ISLATMA PROBLEMİ</span><br />
 <br />
 Dört buçuk yaşındaki oğlumla ilgili bir soru sormak istiyorum. Gece onu kaldırmazsam altını ıslatıyor ve bazen ikinci bir kere daha ıslatıyor. Gündüzleri bile ona tuvalete gitmeyi hatırlatmazsam altını ıslatabiliyor. Önce ihtiyacı olmadığını söylüyor ve birkaç dakika sonra altı ıslanmış oluyor. Bu onu hiç rahatsız etmiyor gibi gözüküyor. Hiçbir zaman üstünü değiştirmemi istemiyor. Doktoruyla görüştüğümde oğlumun sadece çok tembel olduğunu söyledi. Onu bir uzmana götürmedim.<br />
 Bu durumda bir uzman görüşüne başvurulmasını öneririm çünkü dört buçuk yaşında sürekli olarak altını ıslatan bir çocuğun (seyrek olmakla birlikte) özel problemleri var demektir. Genellikle altını ıslatma fiziksel değil duygusal bir problemdir. Çocuğun hayatındaki bazı üzücü olaylardan kaynaklanabilir. Yeni bir bebeğin gelmesi, taşınma, yakın bir akrabanın hastalığı gibi olaylar çocuğun korku, suçluluk ve öfke duygularını geliştirmesine neden olabilir. Bütün bunlar çocuğun eğitimini tamamlamış olduğu zamanlarda bile geri dönüş yapıp altını ıslatmasına yol açabilir. Çocuğun altını ıslatmasının anababanın suçu olmadığını özellikle vurgulamalıyım. Ama anababalar problemi anlarlar ve aşağıdaki önerileri uygularlarsa çözüme ulaşabilirler.<br />
 Çocukla anababa arasındaki çatışma gece ve gündüz ıslatmalarının nedenlerinden biridir. Diğer bir neden (yukarıdaki örnekteki bu olabilir) çocuğun tuvalete gidemeyecek kadar meşgul ve oyuna dalmış olmasıdır. Onun için ıslak olmanın bir sakıncası yoktur ve annesinin niye oluyor ki<br />
 Gece ıslatmalarının pek çok tedavisi vardır. Kataloglardan sipariş edilebilecek alarmlı bir alet vardır, ilk ıslaklık belirtilerinde hemen çalmaya başlar ve çocuğu uyandırır. Böylece, tuvalete gitmeye koşullandırılan çocuk altını ıslatmadan tuvalete gitmeye başlayabilir. Ancak bu oldukça olumsuz bir çözümdür çünkü derin bir uykuda olan çocuğun aniden bir alarmla uyandırılması çok rahatsız edici bir durumdur.<br />
 Bazen çocuklar biraz daha büyüdükleri halde hâlâ altlarını ıslatıyorlarsa, anababalar bir süre için tekrar bez kullanmaya başlayabilirler. Bunu çok duyarlı bir şekilde ve çocuğu suçlamadan yapmanızı öneririm. Çocuğunuza, tuvaleti kullanmaya hazır olduğu zaman, bez kullanmayı bırakabileceğini söyleyebilirsiniz. (Tuvalet kullanmaya uygun olan bezler bu problemin halledilmesinde yardımcı olabilir çünkü çocuk onları utanç duymadan kullanabilir.) Çocuğa kesinlikle söylenmeyin. Altını ıslatmayı bırakmasının gereklerini anlatmaya çalışın; çok kötü bir kokusu var, yakında okula başlayacak, başkaları için çok iş çıkartıyor vb. Çocuğunuzla beraber bir plan hazırlayın ve kuru kaldığı zamanlar kazanacağı bazı ayrıcalıklar oluşturun. Tuvalete gitmesini hatırlatacak bir alarm kurun ama bunu reddederse bunu bir mücadeleye dönüştürmeyin. Bol bol sevgi, yüreklendirme, iyimserlik ve sabır tuvalet eğitiminin zorluklarını çocuğunuzla beraber atlatmanıza yardımcı olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SIZLANMA</span><br />
 <br />
 Son birkaç aydır dört yaşındaki kızım devamlı sızlanan bir çocuk oldu. Odasını temizlemesi gibi bir iş söylendiğinde, ayağını yere vurup bir çeşit sızlanma krizine giriyor. Eğer bir şeyi yapamayacağını söylersem, çok kavgacı oluyor. Yalvarmaya, sızlanmaya ve tartışmaya başlıyor. Bunu durdurmak için poposuna bir şaplak atmaktan veya onu odasına göndermekten başka bir yol bulamıyorum.<br />
 Sızlanma pek çok anababayı kızdırır. Eğer bir çocuk dört yaşına geldiğinde sızlanmaya başladıysa, buna neyin neden olduğunu merak ederim. Aileye yeni bir bebek mi geldi Belki de bu durum onun yeniden bir bebek olma isteğini arttırdı Yakın bir gelecekte okula başlama kaygısı mı duyuyor Çocuğun korkmasına veya güvensizlik duymasına neden olabilecek herhangi bir olay veya tehdit onun daha küçük olma isteğine neden olabilir ve bu da sızlanmalara yol açar.<br />
 Ayrıca, bu çocuk sızlanmalarla istediğini elde eden başka bir kişiyi, örneğin bir arkadaşını görmüş olabilir. Sızlanmalar ve öfke nöbetlerinin ortak bir özelliği vardır. Çocuğun çok istediği bir şeyi elde etmesini sağlarlar.<br />
 Bu davranıştan kurtulmanıza yardımcı olabilecek birkaç öneri vermek istiyorum: Sizin ve çocuğunuzun sakin olduğu bir zamanda, ona sızlanma davranışını hoşgörüyle karşılamayacağınızı söyleyin. Eğer bunu bir daha yaparsa ne olacağını söyleyin (ve bunu çok net olarak açıklayın). Bunu uygulamaya da hazır olun. Çocuğun poposuna bir şaplak atmaktansa, ben mola vermenizi, onu odasına göndermenizi tercih ederim. Böyle tepkileri olan bir çocuğa vurmak, onu daha da isyankar yapacaktır. Çocuğunuzun ondan isteğinizi, her ne olursa olsun, yerine getirdiğinden emin olun. Bazen anababaların çocuklarını odalarına gönderdiğini ama çocuğun bu isteneni yerine getirmediğine tanık oluyorum.<br />
 Sızlanmaların çoğu çocuğun "küçük" olma ihtiyacını gösterir. Böyle çocukların daha çok şefkate, sıcaklığa ve bebekçe davranılmaya gereksinimleri vardır. Sızlanmasına ödül olarak değil ama ihtiyaçlarına cevap olarak onu ufak ufak şımartın ve pohpohlayın. O da doyuma ulaştığı bir noktaya gelindiğinde sızlanmaktan vazgeçecektir.<br />
 Çocuğunuzun sızlanmalarının ve öfkesinin sizi etkilemesine izin vermeyin. Bu alışkanlığın sizi yenmesine fırsat vermeyin çünkü böyle bir durum davranışın daha da sabitleşmesine ve çocuğun güçlülük duygusuna kapılmasına neden olur.<br />
 Çocuğunuzla birlikte odasını toplamanın yararlı olduğunu göreceksiniz. Bu yaştaki çocuklar genellikle "odanı topla" dediğimizde ne anlama geldiğini anlamazlar. Bunun yerine onun size yardımcı olmasını sağlayınca, beraber çalışmak eğlenceli olabilir. Çocuğunuza duygularını sözel olarak ifade etmesini öğretin ama ondan nasıl hissederse hissetsin sorumluluk almasını isteyin ve başarınca da onu övün.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YAŞITLARIN BASKISI</span><br />
 <br />
 Başka çocuklar tarafından kolaylıkla yönlendirilen dört buçuk yaşında bir oğlum var. Bir şeyi yapmaması gerektiğini bilmesine rağmen, onu yine de yapıyor, sonra da "Yapmamı istediler" veya "Yapmamı söylediler" diyor. Düşünerek hareket etmesi için ona nasıl yardımcı olabilirim<br />
 Bu çok önemli bir soru ve zamanlama çok can alıcı bir nokta. Genellikle yaşıt baskısının ergenlerin karşılaştığı bir problem olduğunu düşünürüz. Oysa çok küçük çocuklar bile bu baskıyı hissettikleri için uyum gösterir ve arkadaşları gibi davranırlar. Anababaların çocuklarına kurallara uymayı öğretmede bazen çok başarılı olduklarını düşünüyorum ama bunu yaparken doğru yargılama yapmayı öğretmeyi ve çocuğun bireyselliğini geliştirmeyi unutabiliyorlar.<br />
 Böyle bir çocuğunuz varsa, onun kurallara uymadaki istekliliğini övün. Kendisini iyi hissetmeye ihtiyacı vardır ve bu kesinlikle güzel bir özelliktir. Onun bu güzel özelliğini açıkladıktan sonra, düşünme ve gelişim konusunda bir adım daha atmaya ihtiyacı olduğunu anlatın. Çocuk kime itaat etmekte olduğunu ve birisine itaat ettiğinde hangi davranışta bulunduğunu dikkate almak zorundadır. Çok küçük çocuklar bile birisine zarar veya acı vermenin ne demek olduğunu anlarlar. O halde bunu kullanın. Nelerin yapılabileceğini (yaratıcı ve olumlu olanlar) ve nelerin yapılamayacağını (kendisine, bir başkasına veya bir başkasının eşyasına zarar veya acı verenler) öğrenmesine yardımcı olun. Arkadaşı bir başkasına zarar verebilecek bir şey mi yapmasını istiyor Bu davranış oğlunuzun daha sonra kendisini kötü hissetmesine mi neden olacak Onun ne yaptığını öğrendiğinizde kendinden utanacak mı veya üzüntü mü duyacak Eğer bir başkası bunu ona yapsa, kendini kötü hisseder miydi Bu kavramlar çok küçük çocuklara bile öğretilebilir ve şefkat ve empati (eşduyum) geliştirmesine yardımcı olarak onun iyi bir yetişkin olmasını sağlar.<br />
 Çocuğunuza bu sorular üzerinde çalışabilmesi için birkaç hafta zaman vermek de önemlidir. Ona öğretmeye çalıştığınız cevapları yaşayarak bulabilmesi için disiplin ve öngörü sahibi olması gerekir. Anababalar iyi bir lider olmanın çok da önemli olmadığını unutmamalıdırlar. Çok az miktarda lidere ihtiyacımız var. Ama doğru olanı savunabilecek kadar güçlü -ve doğru olanın ne olduğunu ayırt edecek kadar akıllı- bir birey olmak iyi bir karakterin özüdür. Çocuğunuzun bunu geliştirmesine yardımcı olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUNUZU KREŞE BIRAKMAK</span><br />
 <br />
 Çocuğu kreşe nasıl bırakabiliriz Biz denedik ve bu konuda yapılabilecek her şeyi yanlış yaptık. Önce, devamlı olarak ağladığı için onu bir buçuk yaşına gelene kadar oradan uzak tuttuk. Artık onu bırakmaya karar verdiğimizde de gizlice kaçma yanlışını yaptık. Bizim gittiğimizi farkedince kriz geçirdi. Şimdi bu gerçek bir problem.<br />
 Bu çok yaygın bir problem ve bir kreşte çalıştığım birkaç ay boyunca problemin diğer yüzünü de yaşadım. Pek çok kere işe yaradığını farkettiğim bir planım var ve bunu size sunmak istiyorum. Bir süre oraya gitmekten vazgeçin.<br />
 Önce, sizin tahmin ettiğinizden çok daha fazla şey anlayabilen iki yaşındaki çocuğunuza o kreşte kaldığında onun için üzülmeyeceğinizi söyleyin. Ayrıca orada arkadaşlarıyla oynamanın onun için çok iyi olduğunu ve bunun size de kendi işini yapabilme özgürlüğü verdiğini anlatın. Açıklamalarınız nasıl olursa olsun, ona bir seçenek sunmadığınızı sadece kendi kararınızı açıkladığınızı açıklıkla ifade edin.<br />
 Diğer yandan yabancı bir yerde olmaktan korkmasını ve sizi özlemesini, yanınızda olmak istemesini anlayabildiğinizi açıklayın. Ondan sonra kreşe gittiğinizde birlikte içeri girin ve onu rahatlatmaya çalışın.<br />
 Onu kreşe bıraktıktan sonra, kararsız tavırlar sergilemeyin. Eğer onu bırakıp bırakmamakta tereddüt geçirirseniz, bunu hemen hissedecektir ve o da kararsızlık yaşayacaktır. Konuşmanızdan sonraki ilk seferde onu 5 dakika gibi çok kısa bir süre bırakın ve ona kısa bir süre sonra gelip onu alacağınızı söyleyin. 5 dakika sonra geri gelin ki sizin sözünüzü tuttuğunuzu ve geri geleceğinizi öğrensin. Bir dahaki seferlerde süreyi yavaş yavaş arttırın. Tutarlı olarak geri gelmeniz, terkedilmediğini, geri geleceğinizi ve sizin güvenilir anababalar olduğunuzu bilmesine yardımcı olacaktır.<br />
 Kreşteki görevlilerin de sizin planınızdan haberdar olmasını sağlayın ki sizinle işbirliği yapabilsinler. Böyle bir planı uygulamak her defasında arkanızdan çığlıklar atan bir çocuğu öyle bırakıp gitmekten çok daha kolaydır. Bu planı uyguladıktan birkaç hafta sonra, çocuğunuzun kreşte mutlu bir şekilde kaldığını göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKUL ÇAĞI ÇOCUKLARI<br />
 YAZ KAMPI</span><br />
 <br />
 Çoğumuzun yaz kamplarıyla ilgili çok güzel anılan vardır ama hareket eden otobüsün camından size el sallayan çocuğunuzu izlemek çok kötü bir deneyim. Çocuğum ev özlemi çekecek mi Eve otlardan zehirlenmiş olarak mı, yoksa bacağı kırılmış olarak mı gelecek Ona yatağında hikaye okunmadan uyuyabilecek mi Kamplar çocuklar için iyi bir deneyim midir<br />
 Bence yaz kampları çocuklar için harika bir deneyim ama üzerinde iyice düşünülmesi ve iyi planlanması gerekir. Genellikle kamplar çok güzeldir ama ev özlemiyle yanan; bir sürü çocukla birlikteliğe, planlanmış etkinliklere ve onları yöneten farklı yetişkinlere alışmakta güçlük çeken çocuklar vardır. Çocuğunuzun bir yaz kampına gitmeye gerçekten hazır olup olmadığını anlamanıza yardımcı olabilecek bazı sorular şunlar olabilir:<br />
 Çocuğunuz gitmeye hazır mı Aynı yaştaki bütün çocukların büyük bir heyecanla gidiyor olması, sizin çocuğunuzun da hazır olduğunu göstermez. Aşırı koruyucu ve aşırı zorlayıcı olmaktan kaçınarak bu soruyu kendinize dürüstçe sorun. Dokuz-on yaşlarındaki çocukların hemen hemen hepsi bir haftalık bir kampa gidebilir ve bundan büyük zevk alırlar. Ama bu, o yaşa gelen her çocuğun hazır olduğu anlamına gelmez.<br />
 Çocuğun daha önce dışarıda geçirdiği bir geceyle ilgili olumsuz bir deneyimi var mı Bir arkadaşına yaptığı bir ziyaretle ilgili olumsuz veya korkutucu bir deneyimi varsa, çocuk için işleri zorlaştıran bir korku hâlâ söz konusu olabilir.<br />
 Çocuk ondan kurtulmak istediğiniz korkusunu duyuyor mu O sizden uzaktayken, kardeşine daha çok ilgi göstereceğinizi düşünüyor mu Eve telefon etme veya anababanın kampı ziyareti konusunda genel kamp kurallarını öğrenin. Bazı kamplar daha rahat, bazıları da çok sıkı olabilir. Evi arayabilecekse, ona kurtarıcı olarak değil, olumlu duygularla ve endişelerini gidermeye çalışarak yaklaşın.<br />
 Kamp programı nedir Çocuğunuzun sevdiği ve iyi olduğu etkinlikler var mı Yoksa çocuğunuzun pek de önem vermediği konulara mı ağırlık veriliyor Bu seneki kampın çocuğunuza uygun olmadığı konusunda bir korkunuz varsa beklemek için hiç tereddüt etmeyin. Her zaman bir sonraki yıl çocuğunuz için daha iyi bir yıl olabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEK GİBİ KONUŞMA</span><br />
 <br />
 11 yaşındaki torunum dikkat çekmek için bebek gibi konuşuyor. Böyle davranmak için biraz büyük değil mi Dört çocuğun en büyüğü ve babasının gözbebeği. Erkek kardeşlerini anababasına şikâyet ederek onların başlarını derde sokmaya çalışıyor. Bu durumu ilişkileri bozmadan düzeltmek için bana yardım ederseniz çok mutlu olurum.<br />
 Bu çok hassas bir durum. Bence bu büyükanne torununun iyi özelliklerinden sık sık hem kendisine, hem de anababasına övgüyle söz etmeli. Problem olan konulara değinmeden önce çocuğu ne kadar çok sevdiğini gösteren yorumlarda bulunması gerekir. Problem inkâr edilemeyecek kadar açık bir hale gelene kadar büyükannenin beklemesini öneririm. Bütün olaylar (kardeşlerin şikâyet edilmesi, babanın kullanılması veya hangi olay varsa) yatıştıktan sonra, büyükanne açıklıkla konuşabileceği anababadan birini sakin bir kenara çekmelidir. Bu kişiyle, çocukla ilgili kaygılarını ve problem olan özel olayları tartışmalıdır. Hatta sadece bunları dile getirmek yeterli değildir, yapıcı bazı tavsiyelerde de bulunmalıdır.<br />
 En büyük çocuklar çabuk büyür ve yerlerinin kendilerinden küçük kardeşleri tarafından çok çabuk kapıldığı duygusunu geliştirirler. Bazen bebek gibi davranılma ihtiyacı duyarlar ve bu çocuğun bebek gibi konuşması arada sırada böyle davranılma ihtiyacını göstermektedir. Küçük bir çocuk olarak kalmak veya çocukluğa geri dönmek bazen hepimizin olmasını çok istediğimiz bir durumdur. Bu büyük kızın bu ihtiyacını anlayışla karşılayıp, anababanın ona diğer kardeşleri yokken daha fazla şefkat ve ilgi göstermeleri gerekmektedir.<br />
 Annesiyle birlikte geçireceği özel zamanlara ihtiyacı vardır. Sanırım babasının gözbebeği olan bu kız arada sırada annesiyle olmaya can atmakta ama bunu gerçekleştiremeyeceğini düşünmektedir. Annesi de kızıyla daha fazla zaman geçirmeyi isteyebilir ve onunla anne-kız ilişkisini geliştirebilir. Bu durumda anne ve baba rollerini biraz değiştirebilirler. Sanki baba çocuğun bakımını üstlenmiş gibi gözüküyor ve bu noktadan sonra anne bu rolü üstlenmeli ve baba da biraz daha disiplin kurucu rolünde olmalıdır.<br />
 Büyükanne ancak bu noktaya kadar duruma karışabilir. Ancak ona kendi uyguladığım bir şeyi önerebilirim. Önerilerde bulunabilir, tavsiyeler yapar, sevgi sunar ve gerisini onlara bırakır. Anababa olarak en iyisini yapacakları konusunda çocuğunuza ve eşine güvenin. Onlar da, tıpkı sizin onlara yaptığınız gibi, kendi çocuklarını sevecekler ve en doğrusunu yapacağı konusunda ona güveneceklerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULDAN SONRAKİ ETKİNLİKLER</span><br />
 <br />
 Sanırım pek çok anababa, on yaşındaki bir çocuğun okuldan eve döndükten sonra, anababası işten eve gelene kadarki zamanda ne kadar kontrole ihtiyacı olduğu konusuyla ilgilenecektir. Ona bir bakıcı bulmam gerekir mi (ki bunu kendisi istemiyor) Yoksa kendi başına kalabilir mi<br />
 Özel olarak bu soruyu cevaplamadan önce, üzerinde çalıştığım gerçek bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Danışmanılık yaptığım okullardan birinde, bir 5´inci sınıf öğrencisi ile ilgili olarak bir problem yaşanıyordu. Komşu çocukları okula gelip onun yarattığı sorunları anlatıyorlardı. Annesini gelip bizimle konuşması için okula çağırdığımızda, bu haksız şikâyetten dolayı çok öfkelendi ve çocuğunun okuldan sonra yanlış davranışlarda bulunmasının mümkün olmadığına bizi inandırmaya çalıştı. Çocuğunun eve gelir gelmez kendisine telefon etmesi konusunda çok titiz olduğunu söyledi ve çocuk kendisine telefon edince de onun artık bir şey yapamayacağına inanıyordu. Oysa çocuk telefon ettikten sonra, tekrar dışarı çıkıyor ve herkesi rahatsız ediyordu.<br />
 On-on bir yaşlarındaki bir çocuğun sizin yokluğunuzda her şeyi halledebileceğini düşünmek pek doğru olmaz. Eğer mümkünse, çocuk eve geldiğinde anababadan birinin de eve gelmesini öneririm. Eğer bu mümkün değilse, çocuğunuzun sizin yokluğunuzda gerekli gözetim ve korunmayı alabilmesi için bazı önerilerim olacak.<br />
 Komşularınızı değerlendirin. Yan komşunuzu, hatta diğerlerini bile tanıyın. Oturduğunuz yer çocuğunuzun komşularınızın gözetiminde rahatlıkla oynayabileceği güvenlikte mi Çocuğunuzun başını derde sokabilecek ya da sizin çocuğunuzun yaramazlıklarına hemen eşlik edecek çocuklar var mı Komşularınız arkadaş canlısı mı Genellikle evde mi oluyorlar ve acil bir durum olduğunda orada olabilecekler mi<br />
 Çocuğunuzu değerlendirin. Çocuğunuz gerçekten sorumlu ve dürüst bir çocuk mu, yoksa çoğu çocuk gibi, sizin farkına varamayacağınız zamanlarda sizi aldatabiliyor mu Yaramazlık yapmaya kolayca kapılabiliyor mu, yoksa okuldan sonra yapacağı pek çok uğraşı olan (örneğin, ödev yapma, müzik aleti çalma veya bilgisayarla oynama gibi) sorumluluk sahibi bir çocuk mu Eğer bilgisayar kullanıyorsa, internette ulaşması mümkün olan bazı zararlı olaylardan uzak duruyor mu<br />
 işinizi değerlendirin. Acil bir durumda sizin çocuğunuza ya da onun size ulaşmasına imkân veriyor mu Eğer gerekirse, işinizi o anda bırakabilir misiniz<br />
 Eğer yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevaplar sonunda, çocuğunuzun güvenliği konusunda kuşkularınız varsa, çocuğunuz sizin görüşünüze boyun eğip bir bakıcıya razı olmak zorundadır. Onu gereğinden fazla korumayın, ama güvenliği için gerekli korumayı da sağlayın. Ayrıca artık daha çok okulda, okul öncesi ve sonrası etkinlikleri yer almakta ve çocuğunuzun ilgisine göre katılabileceği etkinliklerin sunulduğu pek çok kurum da bulunmaktadır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSTENMEYEN ARKADAŞLAR</span><br />
 <br />
 On bir yaşındaki ikiz oğullarımın arkadaşlarını örnek alması beni çok rahatsız ediyor. Birinin arkadaşı iyi fakat hiperaktif bir çocuk ve benim oğlum da bir maymun gibi onu taklit ediyor. Oğluma arkadaşı gibi davranmamasını söylediğimde bana öfkeleniyor. Diğer oğlumun arkadaşı da büyükanne ve babası tarafından büyütülmüş şımarık ve isyankâr bir çocuk. Çocuklarımın neden kendileri gibi davranamadığını anlayamıyorum.<br />
 Arkadaşlar bir çocuğun hayatının çok önemli bir parçasıdır, ilginç bir şekilde, çocuklar arkadaşlarının anababaları tarafından onaylanmasına çok ihtiyaç duyarlar. Çocuklarınızın arkadaşlarının olumlu yönlerini görmeye çalışın ve onların üzerinde yorum yapın. Çocuklarınız zamanla kendiliklerinden hata ve olumsuzlukları bulacaklardır.<br />
 Arkadaşları evinize davet edin ve onları gözlemek için de oralarda olun. Kurallarınızı çok açık olarak ifade etmelisiniz. Bunu çocuğunuzu utandırmadan ve arkadaşların arasını açmadan yapmaya çalışın. Çocuklarınızın arkadaşlarının iyi özelliklerini görmelerini ve bunları taklit etmeyi öğrenmelerini sağlayın. Aynı zamanda da arkadaşlarının hatalarını anlamayı ve onlardan kaçınmayı öğretin.<br />
 Olumsuz arkadaşlar, size çocuğunuzun olumlu yanlarını övme fırsatı verecektir. Çocuklarınıza, daha olumlu insanlar olmaları için arkadaşlarına yardımcı olmayı öğretin. Bunu yaparken hem kendileri, hem de sizin hakkınızda iyi şeyler hissedeceklerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAVGACI ÇOCUKLAR</span><br />
 <br />
 Bazı çocuklar neden devamlı olarak kavga ederler<br />
 Bunun pek çok nedeni vardır:<br />
 Bazı ailelerde, çocuklara saldırgan olmanın akıllıca bir şey olduğu görüşü verilir. Bu dünyada yaşayabilmek için kavga etmek gerektiğine inanan bir anababa iseniz, çocuğunuza da sosyal problemleri halledebilmek için saldırgan olması gerektiğini öğretiyor olabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERGENLER<br />
 HARKA GiYiM MERAKI</span><br />
 <br />
 On üç yaşındaki kızımız, çocuklarımızın en büyüğü ve üzerindeki yaşıt baskısı beni çok endişelendiriyor. Sınıf arkadaşlarının belli bir şekilde giyinmesi ve başarılı olması konusunda kızımın üzerinde çok şiddetli baskısı oluyor. Bu hem onun, hem de babası ve benim için çok zor bir durum. Ona nasıl yardımcı olabileceğimiz konusunda bir öneriniz var mı<br />
 Evet var. Bu sorun bugün çoğu aileyi ilgilendiren bir konu. 5-6 yaşlarındaki çocukları, kot pantalon veya belli bir marka ayakkabı giymediklerinden arkadaşlarının alaylarına maruz kaldıkları için kaygı duyan anababalar tanıyorum. Bugünün ekonomik durumu göz önünde bulundurulunca, çok az anababanın o pahalı eşyaları alabileceğini biliyoruz. Ayrıca çocukların arkadaşları tarafından beğenilmek için belli markalardaki giysilere sahip olmaları gerektiğini düşünmelerinin hiç de sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Bazı okullarda, giyim problemlerini Azaltmak amacıyla üniforma giyme zorunluğu getirilmektedir.<br />
 Anababalar çocuklarının nereye kadar yaşıtlarına benzemelerine izin vereceklerine ve bir birey olabilmesi için ne kadar sınırlama getirmeleri gerektiğine karar vermelidirler. Eğer bir çocuk arkadaşlarıyla ilişkilerinde göze çarpacak kadar farklılıklar gösteriyorsa, sosyal olarak gelişemeyecektir. Televizyon izlemesine, paten yapmasına ve arkadaşlarının giyindiği gibi giyinmesine izin verilmeyen bir çocuk tanıyordum ve bu çocuk sonunda yapayalnız ve garip bir kişi oldu. Diğer aşırı uçta da, toplumun ve çocuklarının arkadaşlarının kaprislerinin esiri olacak kadar fedakârlık yapan anababalar da biliyorum.<br />
 Kızınıza neye izin verip neye vermeyeceğinize bir kere karar verdikten sonra, onu karşınıza alıp tartışmanızı öneririm. Onun bakış açısını da dinleyin ve ona saygı gösterin ve kendi düşüncelerinizi onunla paylaşın. Sınırlamalar getirme nedenlerinizi açıkça ifade edin. Bu sadece parasal bir neden olabileceği gibi, onun bireyselliğini geliştirmesiyle ilgili bir gereklilik de olabilir. Ona bir giyim bütçesi sunup o bütçe içinde istediğini almasına izin vermeyi de düşünebilirsiniz.<br />
 Çocuğunuzun özel becerilerine ve özelliklerine verdiğiniz değeri yansıtmak üzere tutarlı bir strateji başlatın. Onun kendisiyle ve karakteriyle ilgili bu özelliklerin geliştirilmesiyle, daha sağlıklı bir benlik saygısı geliştirmesini sağlayabilirsiniz. Böylece kendisini iyi hissetmesi için dış bazı öğelere ihtiyaç duymasına gerek kalmayacaktır. Böylece onu yaklaşmakta olan ergenlik dönemi baskılarına da hazırlamış olursunuz!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSYAN MI, BAĞIMSIZLIK MI</span><br />
 <br />
 Anababalar ergen çocuklarının isyankâr bir davranış mı, yoksa sadece yeni bir görüş mü ortaya koyduğunu nasıl anlayabilirler<br />
 Anababaların bu ayrımı yapabilmelerini sağlayacak çok belirgin bazı ipuçları verebilirim.<br />
 Tutum. Gerçekten isyankâr bir ergen devamlı olarak düşmanca, alaycı ve iğneleyici bir tutum içinde olur. Uzun süreler ağzını bıçak açmayan, çıkarcı ve hilekâr bir tutum içindedir. Eğer gerçekten isyankâr bir genç ise ergenle anababanın birbirlerine güvenmeleri çok zordur.<br />
 Davranış. Ergenin sadece tutumu değil davranışları da önemlidir. Gerçek bir isyankâr yaptığı işlerde çok yıkıcı olur. Bu yıkıcılık fiziksel bir zarar verme şeklinde olmadığı zamanlarda genç, insan olarak kendisine yönelir. Davranışlarıyla başkalarının ona güven ve saygı duymasını engeller, isyankârlık genellenir ve okuldaki görevleri de yapmama şeklinde ortaya çıkar. Bazen sosyal olarak da isyankâr davranışlar görülür, ciddi bazı konularda evdeki kurallara uymayabilirler. Çok genel anlamda, ailenin ve bütün toplumun kurallarına veya beklentilerine direnme vardır.<br />
 içerleme, isyankâr ergenlerin bir diğer özelliğidir. Anababalar kendilerini gözlediklerinde, pek çoğu gereğinden fazla katı ve çok uzun zamandır kontrol edici olduklarını saptamışlardır. Aşırı kontrol ve ciddi cezalandırmalar içerlemelere yol açar.<br />
 Bağımsızlığa doğru sağlıklı bir gelişim içinde olan çocuk belli düşünce, değer ve kuralları tartışacaktır. Kendi zekasını geliştirebilmek için tartışmaya ihtiyacı vardır. Benlik saygısını geliştirebilmesi ve kendi inanç ve değerlerini ortaya koyabilmesi için başkaları tarafından dinlenmesi ve onlarla tartışması gereklidir. Ama ergen kısa bir süre sonra ailesine karşı duyduğu iyi niyet ve sevgiye geri dönecektir. Araştırmalar, anababaların etkisinin ergenin hayatındaki en önemli faktör olduğunu göstermektedir. Bu nedenle etkinizin olumlu ve güçlü olmasını sağlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERGENLERİN PARASAL DURUMU</span><br />
 <br />
 Liseye giden kızımızın parasal konularda sorumluluk duygusu geliştirmeye ihtiyacı var. Kendi banka hesabı var ama giysilerini, okuldaki yemek masraflarını ve diğer bütün giderlerini biz karşılıyoruz. Yanm günlük bir işte çalışıyor ve hangi masraflara katkıda bulunması gerektiğinden emin olamıyoruz. Ayrıca maddi kayıtlarını tutmasını ona nasıl öğretebiliriz Bir bütçe yapmasını bekleyebilir miyiz<br />
 Bu anababa parasal değerler konusunda bir uzlaşmaya vardıktan sonra kızlarıyla bir çeşit iş toplantısı düzenleyebilirler. Aşağıdaki konuları açıklıkla fakat kibarca ve akıllıca tartışın.<br />
 Önce, kızın ve ailenin masrafları nelerdir Hayat pahalılığı nasıldır Onun gelecekle ilgili planları nelerdir Üniversiteye devam edecek mi, yoksa bir mesleki eğitim mi alacak Bir araba almayı ya da kendi evine Çıkmayı istiyor mu Çocukların kısa sürede elde etmek istedikleri bütün bu önemli şeyler ne kadar etmektedir Gelecekle ilgili planlarına en iyi Şekilde nasıl hazırlanabileceğini ve anababa olarak ona yardım etmek için sizin yapabileceklerinizi ve yapamayacaklarınızı tartışın.<br />
 Daha sonra, ona basit bir bütçe hazırlamasında yardımcı olun ve bu bilgileri bir deftere ya da bilgisayarınıza aktarın. Üniversiteye ya da başka bir mesleki eğitime devam etmeyecekse, sanırım aile bütçesine katkıda bulunmasının, para biriktirmesinin ve geleceğini planlamasının zamanı gelmiştir.<br />
 Eğer olgun ve sorumluluk sahibi bir kişi ise, kendi ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu kendisine bırakabilirsiniz, isterseniz onun gelirini destekleyebilirsiniz. Giysi, ulaşım, yemek ve diğer masraflarını kazandığı parayla karşılayabilmesi için ona yol gösterin. Biraz para biriktirmesi ve bazı ihtiyaçlarından önce gerekli yerlere yardımda bulunması için onu yüreklendirin.<br />
 Bu olumlu ve yardımsever tavrınızı sürdürün, onaylamayan ve suçlayan bir tavır takınmayın. Bir çocuğa parasını nasıl idare edeceğini öğretmenin, hayatta başarılı olmasını sağlayacak diğer bazı değerleri de kazandırdığını göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERGENLİKTE DİSİPLİN</span><br />
 <br />
 Bir ergen gerçekten yanlış bir şey yaptığında, anababanın yaklaşımı nasıl olmalıdır<br />
 Önce, anababa gerçekleri doğrulamalıdır. Eğer çocuğunuzun belki de yapmadığı halde yanlış yapmış olduğunu varsayarak sonuca atlarsanız,onun saygısını kaybedersiniz. Ergenlik çağındaki oğlumuz ve arkadaşı ile ilgili polisten aldığımız telefonu hiçbir zaman unutamam. Bize, çevredeki mağazalardan birinde hırsızlık yaparken yakalandıkları söylenmişti. Ama gerçekleri anlayabilmek için karakola gittiğimizde, bunun sadece kimlikle ilgili bir yanlışlık olduğunu anlamıştık. Oğlumuzla hiç ilgisi yoktu.<br />
 İkinci olarak, çocuğunuzun bir yanlışlık yaptığını biliyorsanız;Duygularınızın kontrolünü elinize alana ve durumu akıllıca ve temkinli olarak değerlendirecek duruma gelene kadar hiçbir şey yapmayın.<br />
 Üçüncü olarak, çocuğunuzla birlikte bir yere oturun. Siz, çocuğunuz ve bir başka önemli kişi özel olarak durumu tartışabilirsiniz, işi onun yaptığından eminseniz, onu sorgulamamanızı öneririm. Ona doğrudan sorular sormak, onu yalan söylemeye itebileceği için problemi daha da arttırabilir. Yapılan işte yanlış olanın ne olduğunu çocukla birlikte gözden geçirin. Çocuğun yaptığının ne olduğunu, neden yanlış olduğunu ve diğer bazı insanların yanı sıra kendisini nasıl incitebileceğini anladığından emin olun.<br />
 Dördüncü olarak, çocuğunuzun yanlışı kavramasını ve özür dilemeyi istemesini bekleyin. Siz yanlış olanı bilseniz bile, çocuğunuz hatasının ne olduğunu bilmediği sürece olgunlaşmasına yardımcı olmanıza imkân yoktur. Bir arkadaşım ergen oğlunun gösterdiği ciddi bir şiddete başvurma davranışı karşısında çok büyük bir üzüntü duymuştu. Oğlu yaptığını inkâr ediyordu ama anne onun yaptığını inkâr edilemeyecek şekilde öğrenmişti. Üzerinde uzunca düşündükten sonra, eline kalın bir kitap aldı ve çocuğun odasına gitti. ‘Sen bana doğruyu söyleyene kadar ikimiz de bu odadan dışarıya çıkmayacağız’ dedi. Sonra da oturup kitabını okumaya başladı, iki saat sonra, oğlu gerçekleri açıkladı. Beraberce, bu davranışını düzeltebilmesi için bir yol bulmaya çalıştılar. Hem rahatlamış, hem de bir günde hayatının dersini almıştı!<br />
 Beşinci olarak, çocuğunuz için bir anlamı olacak bir sonuç belirleyin. Bu, çocuğun davranışının ciddiyetini görmesine yardımcı olacak ve problemin tekrarını engelleyecek bir sonuç olmalıdır.<br />
 Son olarak, yanlış davranışın altında yatan nedenleri bulmaya çalışın. Belki de sizin farkında olmadığınız bir geçerli neden çocuğu bu davranışa itmiştir. Belki de ilgi arıyor ve bunun sonucunda da endişe ve kaygı geliştiriyordur. Eğer hatalı davranış sık sık tekrarlanıyorsa, bu davranışın saptanması ve tedavisi için gerekli olan yardımı alın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÜNİVERSİTE</span><br />
 <br />
 Üniversiteye gitmenin doğru karar olup olmadığına anababalar ve gençler nasıl karar verebilirler<br />
 On yıl kadar önce, bu soruyu zorluk çekmeden kolaylıkla cevaplayabilirdim. Tabii ki, bütün gençler üniversiteye gitmeli. Artan üniversite masrafları yüzünden, bu artık herkes için akıllıca bir hareket değil. Artık, üniversite gibi dört yıllık bir eğitim gerektirmeyen çok çeşitli eğitim seçenekleri var. Çocuklarına tavsiyelerde bulunabilmelerine yardımcı olmak için anababalara bazı önerilerde bulunacağım.<br />
 Bunlardan biri çocuğun kendi motivasyonudur. Eğer bu genç dikkatlice çalışmış ve iyi notlar almışsa, üniversiteye gitmeye ve orada sunulanları öğrenmeye istekli ise, bu kişiye daha ileri bir eğitim imkânı verilmelidir. Orta öğretimde notları çok iyi olmayanlar bile, eğer çok istiyorlarsa üniversitede başarılı olabilmektedirler.<br />
 İkinci bir öneri, çocuğunuzun akademik yetenekleri konusunda öğretmenlerinin ve danışmanların önerilerini dikkate almaktır. Onlarla konuşun ve çocuğunuzun üniversitedeki olası başarısı konusunda onların tavsiyelerini alın.<br />
 Bazı özel mesleki değerlendirme ve danışmanlık hizmetleri, çocuğunuzun akademik mi, yoksa diğer bazı mesleki alanlarda mı yeteneği olduğunu size gösterebilir. Bu konuda okuldaki danışmandan yardım alabilirsiniz.<br />
 Eğer çocuğunuzun yetenekleri akademik değil de, yaparak ve elleriyle çalışarak gerçekleştireceği bir konuda ise, onun bir meslek okuluna gitmesini destekleyebilirsiniz. Çocuğunuzun yeteneği ne olursa olsun, onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekmektedir.<br />
 Üçüncü bir nokta, sizin ya da çocuğun kendisinin üniversite masraflarını karşılayıp karşılayamayacağını dikkate alması ile ilgilidir. Her zaman burs bulamayabilirsiniz. Gencin kendi masraflarını karşılaması da bir seçenek olabilir.<br />
 Bazı gençler üniversiteye gitmeden bir işte çalışmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Bu biraz risklidir, çünkü genç para kazanmaya alışınca bunu bırakmak istemeyebilir. Diğer taraftan da, iş o kadar sıkıcı ve monoton gelebilir ki gençler eğitimlerine devam etmek isteyebilir ve üniversiteye daha büyük bir motivasyonla gidebilirler. Ayrıca bazı üniversiteler öğrencilere kendi seçtikleri alanlarda çalışabilmeleri için izin vermektedir. Bu, gelecekteki işverenlerle ilişki kurmak ve o mesleği denemek için çok iyi bir fırsat yaratmaktadır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HIRSLI ERGEN</span><br />
 <br />
 Liseye giden oğlum her konunun parçası olmayı çok seviyor (sınıf başkanı, okul takımı, atletizm ve diğerleri). Sorumluluk taşımayı iyi biliyor ama ona hayır demeyi öğretmem gerekir mi bilemiyorum. Bir ergen için ne kadar çok faaliyet uygundur<br />
 Belki de bu soruyu, -bazılarını sadece zevk için yaptığını varsayarak- sadece ona daha iyi bir kişi olmayı öğretenler ya da sadece başkalarına hizmet etmesine veya yardımcı olmasına fırsat verenler diye cevaplayabilirim. Ben gençlerin okul dışı aktivitelerini iki veya üç taneyle sınırlamalarını öneriyorum.<br />
 Ona önceliklerini ve hayat felsefesini belirlemede yardımcı olun. Düşünceli anababalar ergenlerin çok yönlü olmaları konusuna önem verirler. Bu da, aşağıdaki altı tip aktiviteyi içeren değişik gruplara katılmayı gerektirebilir:<br />
 Kişilik gelişimi. Bunu destekleyen aktiviteler listenin en başında olmalıdır. Değişik sosyal yardımlaşma gruplarının içinde yer almak ruhsal açıdan sağlıklı bir kişilik geliştirmenin en iyi yollarındandır.<br />
 Duygusal farkındalık. Gençlerin kendilerinin ve başkalarının duygularının farkına varmalarını sağlayacak aktiviteler içinde olmaları gerektiğini düşünüyorum. Başkalarıyla geçinmelerini ve problemleri tartışmalarını gerektiren çoğu grup aktivitesi, gençlerin kişilerarası dinamiği daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir.<br />
 Yaratıcılık. Çocuğunuzun hayal kurma ve yaratıcılık duygusunu da geliştirmeye ihtiyacı vardır. Çok özel yeteneklerini keşfetmesine yardımcı olacak herhangi bir iş çok önemlidir. Bando, orkestra, güzel sanatlar, yıllık komitesi vb. gibi okul dışı aktivitelerin çoğu yaratıcılığı geliştirir.<br />
 Zihinsel gelişim. Bu, okulda sağlanıyor gibi gözükse bile, evde ve ya başka yerlerde daha da zenginleştirilmesinde yarar vardır. Bu nedenle, çocuğunuzun bilgisayar oyunları oynamasını (bir yetişkinin önderliğinde), çeşitli soruları yanıtlamak için internette dolaşmasını ya da bir matematik veya edebiyat yarışmasına katılmasını destekleyebilirsiniz. Bunun yanı sıra, çocuğun yaratıcı aktiviteler veya hizmet projelerini yürütmek için de zihinsel yeteneklere ihtiyacı vardır.<br />
 Sosyal ilgiler. Çocuğunuzun, tek bir gruba bağlanmaktansa, değişik gruplarla geçinmeyi öğrenebileceği değişik aktiviteler içinde olmaya ihtiyacı vardır. Kız ve erkek izci grupları, farklı çocuklardan gruplar oluşturup, farklı olsalar bile beraber yaşamayı öğrenmelerini sağlamaya çalışmaktadırlar.<br />
 Fiziksel gelişim. Fiziksel gelişimi arttırmak, sağlığı arttırmakla eşit değerdir. Eğer çocuğunuzun okulda her gün beden dersi varsa veya genellikle aktif bir çocuksa, bu konuda endişelenmenize gerek yoktur. Ama ´patates çuvalı´na benzemeye başlayan çocukların düzenli bir egzersiz yapmalarında yarar vardır. Bu aile içinde düzenleyeceğiniz bir tür tenis oyunu olabileceği gibi, bir takımda oynayacağı bir futbol oyunu da olabilir.<br />
 Sonuç olarak, çocuğunuzun eğlencenin hayatın en temel aktivitelerinden biri olduğunu bilmesini sağlayın. Ve eğlenmek demek, oyun oynayacak yeterince zamanı olmak demektir. Oyun oynamak, düşünmek, hayal kurmak ve sadece var olmak hepimizin ihtiyacı olan ama yapmadığımız şeyler. Çocuğunuza önceliklerine karar vermesinde ve kişisel gelişimine yardımcı olacak nitelik ve nicelikte doğru aktiviteyi seçmesinde yardımcı olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABA-ERGEN İLETİŞİMİ</span><br />
 <br />
 15 yaşındaki oğlum, benim ´homurtu’ dönemi diye adlandırdığım bir dönemden geçiyor. Onunla okul<br />
 kızlar veya herhangi bir şey hakkında konuşmak imkânsız gibi gözüküyor. Onun iletişim kurmasını nasıl sağlayabilirim Çok açık olduğu bazı zamanlar oluyor, ama genellikle büyük bir sessizlik. Çok soru sorduğum zamanlarda, onun sırlarını öğrenmeye çalıştığımı düşünüyor.<br />
 Bu mektup bana kızımı hatırlattı. 14 yaşındayken, aramız oldukça açıklı ti. O okuldan geldiğinde evde olabilmek için, çalışma programımı değiştirdim. Meyva suyunu, patates cipslerini (kurabiyeleri veya onun hoşuna gidebilecek her şeyi) çıkarıyor ve sahneyi harika bir iletişim | ortamına hazır bir hale getiriyordum. Ama bu hiçbir zaman olmuyordu.| O günkü yemeğin nasıl olduğunu sorduğumda, aynı bu annenin durumunda olduğu gibi sadece bir homurtu işitiyordum. Sınavının nasıl geçtiğini sorduğumda, bir diğer tek heceli sesi, olumlu mu, olumsuz mu olarak yorumlayacağımı dahi bilemiyordum. Çok geçmeden de, odasına gidiyor ve iletişim kurma şansımızı tümüyle yitiriyorduk. Tarif edileme derecede kırılıyordum, çünkü onu çok seviyordum ve benden uzat lastiğini hissediyordum.<br />
 Neyse ki, pek çok arkadaşımdan aldığım yardımla yanlış gidenin olduğunu anlamaya başlamıştım. Aslında, bunu bana kızım söyledi. Bu gün bana, ‘Anne, kesinlikle çok saçma davranıyorsun! 4 yaşımda olmadığımı biliyorsun, benimle o zamanlarda yaptığın gibi konuşamazsın.Ben 14´ümdeyim.’ dedi. Onun için 14 çok büyük bir yaştı. Biraz kapalı olmasına rağmen, ne demek istediğini anlamıştım ve onunla çocukmuş gibi konuşmaya çalışmaktan vazgeçtim. Günlerce ona ilginç geleceğini düşündüğüm bir olay veya konu bulmaya çalıştım. Bir gün okuldan sonra, beraber soğuk birşeyler içerken, "Kathy, bugün sana neler duyduğumu anlatayım." diyerek o gün olan oldukça komik bir hikâyeyi anlattım. Bir mucize olmuştu, çünkü ben daha hikâyemi bitirmeden,! ‘Anne gerçekten böyle bir şey oldu mu Ben de sana neler olduğunu anlatayım.’ dedi. İlişkimizde harika bir fırsat yakalamıştık.<br />
 Musevilikte çok hoş bir dini tören vardır. Gençlerin çocukluktan ergenliğe geçişi dini bir törenle kutlanır. Böylece çocuklar da ne zaman çocukluktan çıkıp, genç bir yetişkin olduklarını açıkça bilirler. Musevi ol- l mayan ailelerde de böyle bir geçiş uygulayabiliriz. Bu sadece zihinsel bir durumdur. Benim kızımı kendi yetişkin dünyama davetim, onunla günlük olayları paylaşarak oldu.<br />
 Duyguları, olayları ve düşünceleri çocuğunuzla paylaşın. Sanırım o da sizinle kendisininkileri paylaşacaktır. Sırlarını ortaya çıkarmaya çalışmadan ilginizi gösterin. Eğer birkaç yıl içinde yetişkin iki arkadaş olmak istiyorsanız, ergeni anlamanız çok önemlidir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MAĞAZA HIRSIZLIĞI</span><br />
 <br />
 Ergenlikte mağaza hırsızlığı ne kadar ciddi ve yaygın bir problem<br />
 Bu problem çok yaygın ve ne yazık ki sadece ergenlerle sınırlı değil. Toplumumuzda mağaza hırsızlığında, daha yaşlılar arasında bile büyük bir artış var. Bugün artık mağazaların çoğunda bu hırsızları yakalamak için dedektifler var. Eğer mağaza hırsızı olan bir ergen çocuğum olsaydı, bu işi ilk yaptığında yakalanmasını isterdim, çünkü yakalanmak onda sağlıklı bir korku ve yasalara karşı dürüst bir saygı oluşturacaktır.<br />
 Belki de, çocukların neden mağaza hırsızlığı yaptığını anlamak ana-babaların bu konuda ne yapacağı öğrenmekten daha önemlidir.<br />
 Nedenlerden biri heyecan arayışıdır ve bu bir şekilde kedi-fare oyununa dönüşmektedir. "Bu ruju alabilir miyim " veya "Bu feneri kimse farketmeden çıkarabilir miyim "<br />
 Otoritenin sınırlarını zorlamak gençlerin hırsızlığının diğer bir nedenidir. Kendi zekalarını mağaza sahibinin mantığıyla yarıştırmak çok cazip gelmektedir. Bu gençler çok seyrek olarak çaldıkları malzemeye ihtiyaç duyarlar.<br />
 Mağaza hırsızlarının çoğu zengin ailelerden gelmektedir. Bunların ilgiye, farkedilmeye ihtiyaçları vardır ve bunlar da hırsızlık da dahil pek Çok yanlış davranışa yol açmaktadır. Deneyimlerime göre, bu işi alışkanlık haline getirmiş hemen hemen bütün mağaza hırsızları ana-babaları veya diğer önemli yetişkinler tarafından sevilmediklerini, önemsiz olduklarını ve başıboş bırakıldıklarını düşünen gençlerdir. Bu, anababanın gerçekten onları sevmediği anlamına gelmez, sadece çocuklar bu sevgiyi hissedememededirler.<br />
 Bazı hırsızlar, bu yolla biraz önem kazanacaklarını düşünen başarısız insanlardır.<br />
 Gençlerin büyük bir kısmı da, uyuşturucu alışkanlıklarına destek sağlayabilmek için çalmaktadırlar ve bu çok güçlü bir nedendir.<br />
 Eğer çocuğunuz bir mağazadan bir şey çalarken yakalandıysa, hemen çaldığını geri vermesini sağlayın. Eğer malzemeyi kullandığı ya da bozduğu için geri verilemiyorsa, onu ödemesi için gerekli parayı kazanmasını sağlayın. Kendiniz de dahil olmak üzere ailenizi değerlendirin, çocuğunuzun yeterli ilgiyi ve olumlu onaylamayı görüp görmediğine bakın. Eğer göremiyorsa, bunu düzeltmek için gerekli adımlan atın. Aynı zamanda arkadaşlarını da kontrol edin. Onun üzerinde kötü etkisi olan var mı kontrol edin. Hataların af f edilebileceğini unutmayın. Çocuğunuzun da bunu bilmesini sağlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEHLİKE İŞARETLERİ</span><br />
 <br />
 Anababalara kızlarının ya da oğullarının çok ciddi duygusal problemleri olduğunu veya intihara yaklaşmakta olduğunu gösteren işaretler nelerdir<br />
 Geçen on yılda intihar eden çok fazla sayıda genç insan oldu. Eğer ana-babalan bazı işaretleri anlayabilselerdi ve uygun bir şekilde davranabilselerdi bunların pek çoğu önlenebilirdi.<br />
 Fiziksel işaretler. Bunlar tanımı en kolay olan ilk işaretler. Bunlar, çocuğun yeme alışkanlığındaki değişiklikler gibi, olağan fiziksel çizgisinden uzaklaşmasını içerirler. Daha önce oldukça düzenli yemek yiyen bir çocuğun çok fazla yemeye başlaması veya hiçbir şey yememesi şeklinde görülebilir. Her iki aşırı uçta da olabilir ama gözlenmesi gereken önemli bir konudur. Aynı durum uyku için de söz konusudur. Çocuk çok fazla ya da çok az uyumaya başlar. Herhangi bir büyük değişiklik üzerinde durmaya değer.<br />
 Sosyal işaretler. Kendi odalarına ve kendi küçük dünyalarına çekilebilirler. Duygusal acıdan kurtulmak için aşırı aktivite içine girebilirler. Kaba ve rahatsız edici veya aşırı kibar olabilirler. Yine, çocuğun olağan yaklaşımlarındaki farklılıklar üzerinde durulması gereken bir noktadır.<br />
 Duygusal Göstergeler. Çocuğun normal durumundan farklı olması dikkate değer; her zaman yumuşak olan bir çocuğun huzursuz olması, genellikle mutlu bir çocuğun mutsuzluğu, oldukça sessiz olan birisinin heyecanlı olması, olağanın dışında endişeli, kaygılı veya ruhsal olarak aniden değişen bir durumda olması.<br />
 Kişisel Alışkanlıklar. Sahip olduğu değerli eşyaları başkalarına verme, sanki ortalıkta kazara bırakılmış bazı notlar veya okuldaki başarının düşmesi gibi durumlar çocuğun üzgün, kızgın ya da tehlikede olduğunu gösteren işaretlerdir.<br />
 Umarım çocuğunuzun yaşamındaki bu davranışların farkına varabilirsiniz. Herhangi bir durum varsa, bir danışmanın tavsiyesini alma konusunda hiç tereddüt etmeyin. Çok geç olmadan, sizin ve çocuğunuzun ihtiyacı olan yardımı alın. Başı dertte olan çocuğunuz direnebilir ve hiç ilgilenmek istemeyebilir. Bunun sizi kandırmasına izin vermeyin! Ders verici ve dırdır edici bir tavır içine girmeden kararlı olun. "Endişe ve üzüntünü yüzünden okuyabiliyorum. Lütfen bana problemlerini anlat. Bizim sevgimizin çözemeyeceği problem yoktur." deyin. Ona biraz zaman tanıyın ama problem çözülene kadar peşini bırakmayın!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABA TÜKENİŞİ</span><br />
 <br />
 Şu anda liseye giden ikizlerle birlikte üç ergenin babası olarak tam bir duygusal tükeniş yaşıyorum. Hepsi bağımsızlık ihtiyaçlarını güçlü bir şekilde ifade etmeye çalışıyorlar. Bütün bu baskıya dayanabilmeme yardımcı olacak bir öneride bulunabilir misiniz<br />
 Anababa olmak sadece 24 saatlik bir iş değil, çok az tatili olan -eğer olabilirse- ve ömür boyu süren bir görev! Bu babaya ve diğer ihtiyacı olanlara bazı pratik önerilerim olacak. Bunlar belki de anababa olmanın zevkini tekrar tatmalarına yardımcı olabilir.<br />
 1. Kendinize zaman ayırın! Bir arkadaşınızla veya yalnız başınıza zaman geçirin, ara sıra bir gün veya bir hafta sonu uzaklasın ve ne istiyorsanız onu yapın. Şehrinizin dışında birisini ziyaret edin veya yakındaki bir otelde kalın. Ama yalnızlık, eğlence, uyku ve diğer ihtiyaçlarınızın tam olarak karşılandığından emin olun.<br />
 2. Ergen çocuklarınızla arkadaş olmanın yollarını arayın! Günlük deneyim ve duygularınızı onlarla paylaşın. Sizi bir insan-bir arkadaş gibi görmelerine izin verin. Ergenlerin en belirgin gelişimsel işleri bağımsız olmayı öğrenmektir. Sizin ergenleriniz de "bağımsızlık ihtiyaçlarını ifade ederek" tam yapmaları gerekeni yapıyorlar. Eğer onları kontrol etmek için çok çaba gösterirseniz, sürekli olarak çatışma içinde olursunuz. Arkadaş olmaya çalışarak yeni bir yaklaşım deneyin.<br />
 3. Ergenlerin sizin ihtiyaçlarınızı bilmesini sağlayın. Rahatınızı sağlamalarını ve endişelerinizi gidermelerini isteyin. Sırtınızı ovmaları veya yararlı önerilerde bulunabilecekleri bir probleminizi dinlemelerini talep edin.<br />
 4. Her bir çocuğunuzla ayrı ayrı birlikte olun. Bu şekilde çok güzel iletişim imkânları ortaya çıkabilir.<br />
 5. Beraber gülün. Ufak bir espriyle büyük gerginlikler atılabilir.<br />
 6. Paylaşın. Ergenlerin sizin bazı sıkıntılarınızı paylaşmasına izin verin.<br />
 Yeni ayrıcalıklar kazanmalarını sağlayın. Çocuklarınıza "Haydi, cumartesi günü hep beraber bodrumu toplayalım, ondan sonra da hentbol oynayalım ya da balığa gidelim" diye önerilerde bulunun. Ve ‘Eğer siz çocuklar bahçeyi düzene sokarsanız, bu akşam çok özel bir şeyler yapacağız.’ diyebilirsiniz. Bu genellikle işi daha zevkli bir hale getirir.<br />
 Onlara, arkadaşlarına, aktivitelerine, sevdiklerine ve sevmediklerine ilgi gösterin ve onları suçlamaktan kaçının. Böylece onlara daha laylıkla yaklaştığınızı göreceksiniz. Aynı zamanda da, onlara kendi değerlerinizi tam olarak benimsetemeseniz bile, en azından kendi yaşamınızdaki değerleri gösterme imkânı bulacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KARAR VERME</span><br />
 <br />
 Ergenlikten önce her şey çok daha kolaydı. Şimdi kızımla birlikte bir karar almak tehlikelerle dolu.<br />
 Çok haklısınız. Ergenlerle birlikte karar almak çok zorlu bir oyundur ve anababaların sık sık vites değiştirmeleri gerekir. Artık kendi bildiklerini yapıp sonra da gidip çocuklarına ne olacağını söyleyemiyorlar.<br />
 Duygularınızı değil, düşüncelerinizi kullanın. Gençler çok duygusaldır ve anababalar da öyle olduğu zaman bu duygular çarpışmakta ve ortaya çok iyi kararlar çıkmamaktadır. Bu nedenle dikkatli olun ve duygularınızı kontrol altında tutun, kararınızı da düşüncelerinizle alın. Kararınızı sizin ve çocuğunuz için doğru olan temel üzerine kurun. Kimin değil, neyin doğru olduğu önemlidir.<br />
 Ergenle birlikte sürdürdüğünüz karar verme sürecinin mümkün olduğu kadar demokratik olmasını sağlayın ki, bir diktatör gibi gözükmeyin. Çocuğunuza seçeneklerini tanımlamayı, onların sonuçlarını görmeyi ve nasıl davranacağına karar vermeyi öğretin. Pek çok durumda, gerekli dersleri alabilmesi için, kendi kararlarının sonuçlarına (iyi ya da kötü) katlanmasına izin verin. Eğer çocuğunuz sağlıklı bir karar alamıyorsa, o zaman anababa otoritenizi kullanmalısınız.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AİLE İLİŞKİLERİ<br />
 BASKI ALTINDAKİ BABA</span><br />
 <br />
 Eşim ve ben kızlarımızı yetiştirmek için elimizden geleni yapıyor ve aile olarak birlikte zaman geçirmeye çalışıyoruz. Ama bizi gerçekten rahatsız eden bir konu, insanlar, kızlar için eşimin hayatında değişiklikler yapmasını normal karşılarken, bir erkeğin bunu yapmasını beklemiyorlar. İş arkadaşlarım neden büroda gereğinden fazla zaman harcamadığımı anlayamıyorlar. Hatta birkaç kişi geleceğimi tehlikeye attığımı bile söyledi. Ama ben iyi bir şey yaptığımı ve işime zarar vermediğimi düşünüyorum. Bu konuda önerileriniz var mı<br />
 Son yıllardaki araştırmalar, babaların hem kızların, hem de erkek çocukların hayatlarında anahtar kişi olduklarını göstermektedir. Bu nedenle bu baba, ailesine zaman ayırma konusunda gösterdiği çabada haklıdır.<br />
 İlk önerim, patronunuzla konuşup büroda fazla mesaiye kalmanın yükselmeniz ya da şu andaki işinizin devamı için gerekli olup olmadığını öğrenmenizdir. Özellikle aile problemlerini belirtmeden, patronunuzla açıkça konuşmaya çalışın ki kafanız bu konuda rahat olsun. Pek çok işveren işle ilgili beklentileri öğrenme isteğini saygıyla karşılar ama çoğu bir babanın problemlerinin işini etkilemesine izin verdiğini duymak istemeyebilir.<br />
 Kafanızdaki önceliklerden emin olun. O zaman arkadaşlarınızın sözlerinin sizi rahatsız etmesine izin vermeyebilirsiniz. Son zamanlarda, pek çok kadın ve erkeğin, çocuklarıyla ilgilenebilmek için işlerindeki önemli ilerlemeleri reddettiklerini duyuyorum ve buna büyük bir saygı duyuyorum. Bence böyle bir kararlılık ve cesaret, gerçek bir güçlü karakteri, zekayı ve büyük bir sevgiyi gösteriyor. Çocuklarınız küçükken işinizde sağlayacağınız ilerleme, çocuklarınızda sağlayacağınız ilerleme kadar gerekli değildir. Ne söylersem söyleyeyim, babaların, çocukların hayatlarında ne kadar büyük bir etkiye sahip olduklarını yeterince vurgulamam çok zordur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOK KATI BABA</span><br />
 <br />
 Şu anda eşimle yaşadığımız problem onun özellikle 2 yaşındaki çocuğumuza çok katı davranması. Kendi babası o kadar katıymış ki, eşimin sıklıkla onun ölmesini istediği zamanlar olmuş. Çocuklarımızın iyi ve mantıklı bir şekilde yetiştirilebilmesi için her ikimize de yardımcı olabilecek önerileriniz var mı<br />
 Kişilerin yetiştiriliş tarzı genellikle onların kendi çocuklarını yetiştirme tarzını belirler. Bu ailede benim üzerinde durmak istediğim nokta, ana-baba arasındaki uyuşmazlıktır. Baba çok katı ve aşırı bir uçta iken, anne daha gevşek ve yumuşak. Böyle bir durumda bir kısır döngü içine girilir. Anababadan biri ne kadar katı ve sert ise, diğeri de o kadar yumuşak ve gevşek olmaya başlar. Bu durumun iki sonucu vardır: ilki anababanın arası açılır, ikincisi çocuk arada kalır.<br />
 Anababalar, her şeyden önce, çocuğunuzla ya da onun disipliniyle ilgili bir tartışmayı hiçbir zaman onun önünde yapmamalısınız. Çocuğunuzda büyük bir korku ve suçluluk yaratabilirsiniz. Bu özel durumdaki annenin, eşinin kendi çocukluğunda neler hissettiğini hatırlamasına yardımcı olmaya çalışmasını öneririm. Ama bunu size veya çocuğa kızgın olduğu bir zamanda yapmayın. Rahat ve sakin olduğu ve belki de biraz pişmanlık duyduğu bir zamanda, kendi duygularını hatırlamasına ve çocuğunuzla özdeşim kurmasına yardımcı olun. Eşinize, kendi oğlunun da onun babasına karşı hissettikleri duyguları geliştirebileceğini kibarca ve açıkça göstermeye çalışın. Ailenizin birbirine karşı sevgi, saygı ve mutlulukla yaklaşmasına yardımcı olun. Çocuğunuz bunu yapabilecek yaşa geldiğinde ve eşiniz sakinken, çocuğun babası ona çok sert ve katı davrandığı zamanlarda neler hissettiğini anlatmasını sağlayın.<br />
 Çocuklarınızı istismardan koruyun ama mümkün olduğu kadar arada kalmamaya çalışın. Çocukların anneyi araya koymadan doğrudan babaya gitmelerini sağlamak, babanın çocuğa verdiği acıyı duymasını mümkün kılabilir. Kitap ve makalelerden öğrendiklerinizi eşinize aktarmaya çalışın. Ne yazık ki, pek çok baba çocuk eğitimi ile ilgili kitapları okumamaktadır, ama eğer eşiniz kitap okumaya açıksa, ona çocuk gelişimini anlamasını sağlayacak kitaplar ve makaleler verin. Böyle bir kitap, eşinizin çalkantılı iki yaş dönemini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.<br />
 Her şeyden önce, kendinizi her zaman haklı olan otorite olarak ortaya koymayın. Bu onda bir aşağılık ve yetersizlik duygusu yaratabileceği için, tümüyle vazgeçip, anababalıktan tamamiyle uzaklaşmasına neden olabilir, iyi ve sabırlı olduğu, çocuğa zekice davrandığı zamanlarda onu övün ve bu çabalarını ne kadar takdir ettiğinizi bilmesini sağlayın. Anne ve babalar beraberce hareket etmelidirler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BABANIN ONAYI</span><br />
 <br />
 Size çocuklarla ve düşük özgüvenle ilgili bir soru sormak istiyorum. 7 yaşındaki kızımın bu konuda problemi var. Doğuştan sahip olduğu ve bizim de takdir ettiğimiz bir sürü yeteneği var. Çok iyi bir çocuk ve ben de kendisine benim çocuğum olduğu için çok mutlu olduğumu söylüyorum. Ama babasından daha fazla övgü alsaydı kendine güveni artar mıydı diye merak ediyorum.<br />
 Bu anne çok önemli bir noktaya değiniyor. Çocuklarda sağlıklı bir özgüvenin oluşmasını sağlamanın ne kadar hayati bir önem taşıdığını yeterince vurgulayabilmek mümkün değil. Anababaların neler yapmaları gerektiğini açıkça ve kısaca açıklamak istiyorum.<br />
 Anne de, baba da beraber çalışmalıdır. Çocuğun anne kadar, babanın da övgüsüne ihtiyacı vardır. Özgüvenin ne kadar önemli olduğunu anababaların her ikisi de anlayabilirse, beraberce başarılı bir yöntem izleyebilirler.<br />
 1. Önce çocuğun gerçekten yapabileceği işleri ve projeleri yürütmesini sağlayarak veya halen yapmakta olduklarına özel bir ilgi göstererek basan duygusunu oluşturun.<br />
 2. Ona sevgiyle ama kararlılıkla yaklaşarak ve (gerekiyorsa) işi yapabileceği en iyi şekilde yapana kadar inatla onu yüreklendirerek yaptığı işlere yardımcı olun.<br />
 3. Çocuğunuzun yaptığını dürüstlükle övün ve yaptığı işte iyi olanın ne olduğunu basitçe ve özellikle belirtin. Sadece "iyi bir iş yaptın" demekten kaçının. Daha açık ve ayrıntılı ifadeler kullanın: "Gökyüzünün rengini ve ağacın sanki rüzgârda hareket ediyormuş gibi görünüşünü çok beğendim." Çok miktarda sözel övgüler sunun. Çocuğunuzun davranış şekliyle, görünüşüyle ve yaptıklarıyla ilgili olarak özellikle neyi sevdiğinizi söyleyin. Çocuğunuzun gün boyu yaptığı harika şeyleri onlarla ilgili yorum yapmadığınız sürece gözardı etmesinin çok kolay olduğunu unutmayın.<br />
 Anababadan birinin katı tutumunu dengeleyebilmek için diğerinin aşırı duygusal ve koruyucu olmamasına dikkat edin. Çocuğun onay ihtiyacını ancak anababanın her ikisinin de ayrı ayrı övgüsü karşılayacaktır. Çocuğunuzun hayattaki başarısını sağlayacak olan özgüvenini oluşturmak için beraberce bir takım olarak çalışın!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KARŞILAŞTIRMA</span><br />
 <br />
 12 yaşındaki oğlumuzun düşük özgüven problemi var. Sanırım bunun nedeni okulda oldukça başanlı olan abi ve ablası. Daha küçükken çok şefkatli ve cana yakın bir çocuktu. Ama yeteneklerinin gerisinde kalan bir tavır geliştirdi.<br />
 Bu annenin çok anlayışlı güzel bir tutumu var. Kardeşlerinin başarısı yüzünden özgüveni sarsılan oğluna yardımcı olmak için de bu anlayışını kullanmasını öneriyorum. Bu durum çocuklardan birinin akademik başarısı diğerini geçtiği zamanlarda sıklıkla görülen bir durumdur. Aslında her çocuğun daha başarılı olduğu bir alan vardır. Bizim yapmamız gereken onu bulmaktır.<br />
 Gençlik mahkemesi tarafından bana gönderilen bir genci hatırlıyorum. Her konuda başını derde sokuyor ve bundan hiç etkilenmiyordu. Değişmeyi istemiyor gibi gözüküyordu ve (elde edemeyecekleri dışında) onu motive edecek bir ilgi alanını saptayamamıştım. Ama bir gün cevabı buldu! Bir gün her zamanki gibi ayağını sürtmeden, odama girdi ve yüzünde büyük bir gülümseme vardı! Kazanmış olduğu bir bisiklet yarışının ödülünü getirmişti. Ödülü ceketinin içinden büyük bir zafer ifadesiyle yavaşça çıkardı ve bana gösterdi. Bulduğu eski bir bisikleti tamir etmiş ve bir arkadaşının babası da kendi oğluyla birlikte onu da yarışlara götürmüştü. Yarışlara girmiş ve kazanmıştı. Bu gencin başarılı olacağını biliyordum. Hayatta yapmak istediği bir şey bulmuştu.<br />
 Her çocuk başarıyla yapabileceği bir şeyin parıltısını içinde taşır. Sizin de oğlunuzda bulmanız gereken bu. Görülüyor ki, oğlunuzun parıltısı akademik alanda değil, en azından şimdiye kadarki durumu bunu gösteriyor. O zaman başka alanlara bakın. Elleriyle çalışmayı seviyor mu Sporu seviyor mu Belki de model trenler veya tahta gemiler inşa etmekten veya taş kolleksiyonu yapmaktan büyük bir zevk alacak. Belki de çok hızlı koşuyordur ve ilgili bir gruba katılabilir. Belki de balık tutmayı, bowling oynamayı veya jimnastiği seviyor. Belki de doğuştan satıcı ve böyle bir alanda çalışarak para kazanabilir veya bir oyuncu, şarkıcı ya da bahçıvan olabilir. Onun için uygun olan ve sizin maddi olarak karşılayabileceğiniz faaliyetleri saptamaya çalışın.<br />
 Onun kardeşlerinin gölgesinden çıkıp, kendi sahne ışıkları altına gelmesini sağlayın. Kardeşlerinin de onu onaylamasını sağlayın, başarının formülü elinizde olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEK ÇOCUK</span><br />
 <br />
 Kişisel büyüme ve gelişim üzerinde, tek çocuk olmanın nasıl bir etkisi vardır Anababalar bir çocuğun kardeş eksikliğini nasıl telafi edebilirler<br />
 Tek çocuk bencil olabilir. Dünyanın kendisinin ve ihtiyaçlarının etrafında dönmesini (kardeşi olanlardan daha fazla) isteyebilir. Ama anababaların bu durumu telâfi edebilmeleri için pek çok yol vardır.<br />
 Kardeşleri olanların sahip oldukları avantajların bir kısmı arkadaşların yardımıyla sağlanabilir. Gerçekten de benim kardeşlerimle en çok paylaştığım şey oyun arkadaşlığıydı. Beraber çalışmak, tartışmak ve oynamak çocukluğumun en güzel deneyimleridir. Paylaşmak, sıranı beklemek ve düşünceli olmak kardeşlerin hayatta birbirlerine öğretebileceği en güzel niteliklerdir. Tek çocuk için sağlanan bir arkadaş bu özellikleri kazanmasına yardımcı olabilir. Çocuklar tartışmaya başlar başlamaz arkadaşlar evlerine geri gönderilmemelidir. Tam tersine, bazı konuları beraberce çözmeyi ve beraber yaşamayı öğrenmeleri için onları yüreklendirmelisiniz. Diğer bir yararı da sağlıklı bir rekabet duygusunun gelişmesidir. Bizim ailede düzenli olarak bazı oyunlar oynanırdı. Ama bu konudaki f boşluğu da arkadaşlar doldurabilir. Anababalar da tek tek çocuklarıyla oyun oynayarak, ona kazanmayı, kaybetmeyi ve sırasını beklemeyi öğretebilirler.<br />
 Destekleyici ve eğlenceli bir büyük aileye sahip olmanın bir diğeri yanı da güvende olmakla ilgilidir. Erkek ve kızkardeşlerimle biraraya geldiğimizde, birbirimize verdiğimiz karşılıklı destekten hâlâ çok büyük bir zevk alırım. Tek çocuğun yaşamında bu boşluğu kuzenlerin veya kındaki diğer akrabaların doldurmasını sağlayabilirsiniz. Bazı çocuklar yaz tatilleri gibi uzun okul tatillerinde kuzenleriyle uzun süre birlikte ol-j maktadırlar. Bazı aileler yazlık evleri veya onları biraraya getiren diğer bazı yerleri paylaşmaktadırlar. Bazı büyükanne ve babalar bütün torunlarını biraraya getirerek evlerinde toplarlar. Böylece en azından cici bir süre için, tek çocuk büyük bir ailenin bir parçası olma duygusunu yaşayabilir.<br />
 Kardeş sahibi olmanın da bazı olumsuzlukları vardır ve bu da tek çocuğun avantajları olmaktadır. Bazen kardeşler arasında oluşan haksız bir rekabet ve yarışta her zaman bir taraf kazanan diğer taraf da kaybeden j olabilir. Bazen de anababanın zamanı ve ilgisi haksız ve eşit olmayan bir: şekilde bölüşülebilir ve böyle bir problemle hiçbir zaman tek çocuk karşılaşmaz. Büyük bir ailede çocuklar o kadar çok paylaşmak zorunda kalabilirler ki, kendi kişiliklerini kaybedebilirler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BÜYÜKANNEYLE GEÇİRİLEN ZAMAN</span><br />
 <br />
 İyi bir büyükanneyle bir çocuğun geçirmesi gereken zaman ne kadar olmalıdır Eğer mümkün olursa, zamanın tümünü çocuğumla geçirmek isteyen bir büyükannesi var.<br />
 İyi bir büyükanababa-çocuk ilişkisi size ve çocuğunuza pek çok imkan sağlar: Sevgi dolu bir destek, bilgi ve deneyimlerin paylaşımı, ana-babaların zaman bulamadığı bazı eğlenceli şeylerin yapılması ve bir bakıcıya para vermeden anababadan uzak geçirilen zaman.<br />
 Bir çocuğun büyükanababasıyla ne kadar zaman geçirmesi gerektiği tamamiyle ilgili kişilerin ihtiyaçlarına bağlıdır. Ne kadar zaman sorusunu cevaplayabilmek için sormanız gereken bazı sorular:<br />
 • Çocuk büyükannababasıyla birlikte olmak istiyor mu<br />
 • Anababa ve çocuk samimiyetlerini ilerletmek ve aile geleneklerini geliştirmek için birbirlerine yeterince zaman ayırabiliyorlar mı<br />
 • Büyükanababalar kendileri için ve dinlenmek için ihtiyaçları olan zamanı yeterince bulabiliyorlar mı<br />
 • Büyükanababalar, koşulsuz sevgi ve onay göstererek, çocuk üzerinde olumlu bir etki bırakıyorlar mı<br />
 • Büyükanababalar sizin değerlerinizi onaylıyor ve bu değerleri çocuğunuza kazandırmaya çalışıyorlar mı<br />
 • Çocuk, anababasını ziyaret ettikten sonra, bir problem olduğunu gösteren bazı yanlış davranışlar sergiliyor mu Eğer sergiliyorsa, nedenini biliyor musunuz<br />
 • Sizin ve büyükanababanın arasında çocuk konusunda bir güç mücadelesi var mı<br />
 • Büyükanababalar çocuğa çok fazla yüz verdikleri için, geri geldiğinde bir canavara dönüşmesine neden oluyorlar mı<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BÜYÜK ANABABALARIN ROLLERİ</span><br />
 <br />
 Yıllar önce eşim Alaska´ya tayin olduğunda, ailemizden binlerce kilometre uzaklara gitmiştik. Çocuklarımızın büyük anababalarından bu kadar uzak olmaları bizi çok üzüyordu, fakat bazı yaşlı komşularımızla arkadaşlığımız ilerledikçe çocuklarımız onlara büyükanne ve büyükbaba diye hitap etmeye başladılar. Çocukların gerçek büyükanne ve babaları bunu öğrendiklerinde çok incindiler. Bana bir tavsiyede bulunabilir misiniz<br />
 Biraz genel olarak büyükanababalardan söz etmek istiyorum. Ben büyükanababaların çocukların hayatındaki rolünün paha biçilmez olduğuna inanıyorum. Belki bu ifade bile yetersiz kalıyor. Bu örnekteki büyükler şüphesiz çok üzülmektedirler çünkü çocukların yakınında olamamaktadırlar ve çok normal olarak kendi yerlerini alan ve çocukların hayatlarındaki rollerinin tadını çıkaran diğer büyüklere içermemektedirler. Bence büyükanababaların en iyi görevlerinden biri, eğitim ve disiplin konularıyla uğraşmadan ve anababanın yapmak zorunda olduğu düzeltmeleri yapmak zorunda kalmadan, çocukları sadece kabul etmek ve tadını çıkarmak olmalıdır. Büyükanne ve babalar, anababalardan daha sabırlı ve anlayışlı olmaya vakit bulabilirler ve bu da çocuğun hayatında çok özel bir yer tutar.<br />
 Bu örnekteki büyükanababaların çocukların hayatında doldurulması gereken önemli bir yerleri olduğu için gurur duymaları gerektiğini söylemeliyim. Kendilerinin yerine getiremedikleri bazı görevleri gönüllü olarak yerine getirdikleri için diğer büyüklere minettar olmalıdırlar. Belki de kendi çevrelerinde de, uzakta olan gerçek büyükanababaların yerini dolduracak yeni büyüklere ihtiyacı olan bazı çocuklar vardır.<br />
 Bu örnekteki anababanın çocuklarına biyolojik büyükanne ve babalarının onlar için özel olduğunu öğretmeye dikkat etmeleri gerekmektedir. Belki de bunu, yeni büyükanne ve babalarına gerçek büyüklerine söyleyeceklerinden başka bir isimle hitap ederek yapabilirler.<br />
 Anababalar, çocuklarının uzaktaki büyüklerle devamlı iletişim içinde olmalarını da sağlamalıdırlar. Onlara mektup yazmalarını veya yakında otursalardı onlara verebilecekleri resimlerini göndermelerini sağlayın. Telefonu, faksı ve bilgisayarla haberleşmeyi unutmayın. Çocuklar yazmayı öğrendikten sonra, mektuplarını bilgisayarda yazıp, sonra da elektronik posta sistemini kullanabilirler. Resimler fakslanabilir, kısa ve sıcak telefon konuşmaları yapılabilir. Böylece büyükanne ve babalar çocukları sevip anlayabilirler ve yerlerini alan büyüklerin kendilerini tehdit ettiğini düşünmezler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HEDİYE GETİREN BÜYÜKANABABALAR</span><br />
 <br />
 Çocukların büyükanne ve babalan ne zaman bize gelseler küçük hediyeler getirirler. Şimdi çocuklar her zaman bir hediye bekleme alışkanlığı edindiler.<br />
 Büyükanne ve babalarına kendilerine ne hediye getirdiklerini sorduklarında çok utanıyorum. Bu konuyu kimseyi kırmadan nasıl halledebilirim<br />
 Dünyaca kabul edilen basit bir kuralı koymalısınız: Çocuklar, büyükanne ve babanıza veya eve gelen misafirlere hediye sormayacaksınız. Anlaşılması hiç zor değil ve büyüklerin her ziyaretinde tekrarlanırsa, çocuklar da buna izin verilmediğini açıkça anlayacaklardır. Elbette çocuklar kuralları unuturlar ve yine hediye konusunda soru sorabilirler. Böyle bir durumda, kibarca ve kararlı bir şekilde hem çocuklara, hem de büyüklere, sorulduğu zaman hediyenin verilmeyeceğini anlatın. Hediyeyi verip vermeyeceğine karar verme hakkı veren kişinindir, bu nedenle de o konuda soru sorulmamalıdır.<br />
 Büyükanne ve babalarla da konuşmalı ve gerekli düzenlemeleri yapmalısınız. Daha seyrek hediye getirmelerini rica edebilir ve sadece çocuklar istedikleri için kendilerini hediye getirmek zorunda hissetmemelerini söyleyebilirsiniz. Çocukların, büyükanne ve babalarının sevgi dolu varlığının onlara verilebilecek en iyi armağan olduğunu anlamalarını sağlamanız çok önemlidir. Çok fazla maddi şey aldıklarında, bu özel sevginin değerini anlamakta zorlanabilirler.<br />
 Çocuklarınızın bu hediye verme işini tersine çevirmesine yardımcı olun. Onların büyükanne ve babaları için özel hediyeler hazırlamalarını sağlayın. Çocuklar bu konuda çok yaratıcı olabilirler. Bir fotoğraf veya kırlarda dolaşırken buldukları küçük bazı nesneler güzel hediyeler olabilir. Vermek gerçekten iki yönlüdür.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AİLE BİREYLERİ ARASINDAKİ BENZERLİKLER</span><br />
 <br />
 Bir çocuğun ailedeki birisine benzerliği ne gibi problemler doğurabilir<br />
 Çok garip olmakla birlikte, böyle problemler olduğu doğrudur. Şu anda böyle bir problem yaşayan bir aile ile birlikte çalışıyorum. Anne, küçük kızı ilk doğduğu andan itibaren onu kendi annesine benzetmiş. Ne yazık ki, annesiyle arası da pek iyi değilmiş ve farkında olmadan bu küçük bebeğe annesinde gördüğü olumsuz bazı nitelikleri yakıştırmaya başlamış. Bebek büyüdükçe, anne onu sevmekte zorlanmaya başlamış.<br />
 Anababalar yeni doğan bebeklerine baktıklarında büyükbabasının kulaklarını veya annesinin burnununu görseler bile, bütün bu fiziksel benzerliklere rağmen çocuğun ayrı bir birey olduğunu unutmamalıdırlar. Çocuğunuzu kendisi olduğu için sevmeye ve onu öyle kabul etmeye dikkat edin ve çocuğu bilinçli olarak diğer insanlardan ayrı değerlendirin.<br />
 Yakın arkadaşlarınızın çocuğunuzun aile bireyleri arasındaki benzerliği ile ilgili bir yorumu karşısında hazırlıklı olun ve "Evet, Jane Helen teyzesine benziyor ve biz de ailedeki benzerliği seviyoruz. Ama Jane ayrı bir kişilik ve onu bu farklılığından dolayı çok seviyoruz." deyin. Bu, sizin koşulsuz sevginizi pekiştirecek ve diğerlerinin çocuğunuzu kendisi olarak görmelerine yardımcı olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BOŞANMANIN ETKİSİ</span><br />
 <br />
 Babasıyla boşandığımızda, şimdi 12 yaşında olan en küçük oğlum sadece 8 yaşındaydı. Bazen bunun onun üzerindeki uzun vadeli etkilerini merak ediyorum. Sizin bir öneriniz var mı<br />
 Boşanma, doğrudan veya dolaylı olarak ailelerin çoğunu etkilemektedir. Her boşanmada yaşanan pek çok duygu vardır - kayıptan dolayı üzüntü, reddedilmekten dolayı öfke gibi çok yoğun, olumsuz ve yıkıcı duygular.<br />
 Çocuklar da bu tür duygulara karşı oldukça korumasızdırlar. Bu duyguları çözmekte zorlanırlar çünkü onlar hakkında nasıl konuşacaklarını bilemezler. Onları ifade etmek için gerekli kelime hazineleri yoktur ve anababaları kendi bunalımları üzerinde o kadar yoğunlaşmışlardır ki, çocukların problemlerinin çözümünün ne kadar acil olduğunun farkına varamazlar.<br />
 Boşanmış ailelerin çocuklarının bazı programlara katılmaları yararlı olabilir. Bu programlar çocukların boşanma hakkında konuşmalarını, ailelerinin boşanan tek aile olmadığını anlamalarını ve iki ayrı aile için gelecekle ilgili yeni umutlar oluşturmalarını sağlamada onlara yardımcı olabilir. Bu programlar, özellikle boşanmanın ilk aylarında, duyguların çok yoğun yaşandığı ve anababaların ailede olanlar hakkında sakin bir şekilde konuşmakta zorlandıkları zamanlarda çocuklar için çok önemlidir.<br />
 Son yıllardaki çalışmalar, anneler kadar babaların da önemini vurgulamaktadır. Uzun vadeli çalışmalar, boşanmanın etkisinin büyük ölçüde vesayeti almış olan anne ya da babanın boşanmayı ele alış şeklir ve vesayeti olmayan anne ya da babanın çocukla ilişki ve uyum içine olup olmadığına bağlı olduğunu göstermektedir. Eğer sizin eşiniz o lunuzla ilgilenmiyorsa, onun yerine geçecek bir "baba" ya da "ab olumlu etkide bulunabilir. Erkek akrabalarınız veya komşularınız ar sında oğlunuza arkadaşlık edebilecek güvenilir ve duygusal açıdan sağlıklı birisi olup olmadığını araştırın.<br />
 Boşanma kargaşalığı atlatıldıktan sonra, anababa boşanma konusunu daha az duygusal bir ortamda tartışabilirler. Oğlunuzla boşanma konusunda onu rahatsız eden şeyler hakkında konuşmaya çalışın. Yaşamı ve ziyaret saatleri konusunda onu üzen bir şey var m Geçmişle ve boşanmanın nedenleri hakkında soruları var mı Hayatındaki o dönemle ilgili çok fazla bir şey hatırlamayabilir. Ne kadi az şey hatırladığına şaşırabilirsiniz. Duyguları ve onu ilgilendiren şeylerle ilgili konuşmasını sağlayın. Artık duygularını kelimelere dökebilecek yaşa gelmiş.<br />
 Boşanma yaşayan her çocuğa yardımcı olacak birkaç önemli noktaya değinmek istiyorum:<br />
 1. Kendisini suçlamaması için boşanmayı yeterince anladığında emin olun. (Ama lütfen, hoş olmayan ayrıntılara girmeyin!)<br />
 2. Onun boşandığınız eşinizi sevmesine izin verin.<br />
 3. Hata yaptıklarında diğer insanları affetmeyi öğretin (kendiniz de eski eşinizi affetmeye çalışın).<br />
 4. Diğer taraftan yararlanarak, sizi kullanmasına izin vermeyin.<br />
 5. Her iki tarafın da sadece kötü yanlarını görmekten kaçınarak, iyi yanlarını ayırt etmesinde ona yardımcı olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TAŞINMA</span><br />
 <br />
 9 yaşındaki kızımızı başka bir şehre taşınma durumuna nasıl hazırlayabileceğimiz! öğrenmek istiyorum. Taşınmanın çocuklar için zor olduğunu biliyorum ama başka bir seçeneğimiz yok. Yeni okulu ve geride bırakacağı arkadaşları konusunda şimdiden kaygılanmaya başladı bile.<br />
 Kısa bir süre önce ortalama bir Amerikan ailesinin ömrü boyunca 14 kez taşındığından söz eden şaşırtıcı bir istatistik okumuştum. Taşınmanın ne kadar rahatsız edici olduğunu bildiğim için bu beni oldukça ilgilendirdi.<br />
 Bu tür taşınmalar hem çocuklar, hem de anababalar için huzursuzluk vericidir. Üzüntü dolu bir dönemi beraberinde getirir. Çocuklar pek çok şeylerini kaybederler. Bu nedenle, anababalara çocuklarının üzüntülü dönemini anlayışla karşılamalarını ve onlara bu konuda yardımcı olmalarını öneririm.<br />
 Çocuklarınızı da sürece katın. Yeni ve farklı bir yere taşınma heyecanı yaşanan üzüntünün bir parçasıdır. Mümkün olduğu kadar iyimser bir tutum içinde olmaya çalışın. Planlarınızı çocuklarınızla paylaşın. Ev ve çevre seçiminde onlara da yer verin. Oturacağınız çevreyi seçerken dikkatli davranın, iyi okulların, kütüphanelerin, alışveriş merkezlerinin olduğu bir yerde olmasına özen gösterin. Evin döşenmesinde veya yeni bir evin planlanmasında çocuklarınıza da söz hakkı verin. Kendi odalarının ya da oturma odası gibi ortak kullanılan bir mekanın rengi, perdeleri ve eşyaların seçimi konusunda onların da söyleyecekleri birşeyler vardır. Bu, onların yeni yerleşim yerinde kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlayacaktır. Bütün eşyalarınızı değiştirmeyin, eski ve rahat bazı mobilyalarınızı da zamanla yenilemek f üzere yeni evinize götürün.<br />
 Çocuklarınızın en sevdiği oyuncak ve oyunları saklayın. Yakın zamanda, başka bir şehre taşınmak zorunda kalmış olan küçük bir kızla tanıştım. Bu taşınmadan sonra çok üzücü bir olay yaşamıştı. Küçük ayıcığını kaybetmişti. Çok yıpranmış ve çirkindi ama onundu ve ayısını kaybetmek onda büyük bir üzüntü ve öfke yaratmıştı.<br />
 İyi bir ayrılış yapın. Taşınacağınız zaman bir ayrılış töreni yapmanızı öneririm. Çocuklarınızın arkadaşlarıyla bazı eşyalarını -bir fotoğraf veya eski bir kitap gibi- değiş tokuş yapmalarını sağlayın. Okul kütüphanesine bağışlanan bir kitap, hoşçakal partisi, uzun ayrılık törenleri (gözyaşlarına yol açsa bile) ayrılığı uzun vadede daha kolaylaştırabilir. Mektuplara alınan cevaplar, ara sıra yapılan telefon konuşmaları ve ziyaretler çocuklarınızın üzüntüsünü sona erdirebilir ve yeni evlerinin tadını çıkarma konusunda kendilerini daha özgür hissetmelerini sağlayabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ORTANCA ÇOCUK</span><br />
 <br />
 9 ve 6 yaşlarında iki oğlumuz ve 2 yaşında bir kızımız var. Sorum ikinci oğlumuzla ilgili. Her sabah huzursuz ve şikâyetçi bir ruh haliyle kalkıyor. Hiçbir konuda olumlu bir nokta bulamıyor gibi. Şikâyetlerini görmezden gelmeye ve bizimle yaptığı tartışmalarda katı olmaya çalıştık. Ama olumsuz bakışı ve devamlı sorgulayan tavrı beni bazen çaresiz ve bitkin bir hale getiriyor. Bu durum beni, ona daha fazla dayanamayacağım için evi terkedebilecegim düşüncesine kadar götürebiliyor. Sanırım benim de yardıma ihtiyacım var!<br />
 Ortanca çocuklar genellikle zorluk çekerler. Kendinden büyüğün yönetici tavırlarına boyun eğmek ve kendilerinden küçük bebeğe teslim olmak zorunda kalırlar ve hiçbir zaman anababaların tüm ilgisini çekemezler. Dahası, bu çocuğun kişilik özelliklerinin ölçeğin en aşırı uçlarında olduğu izlenimini edindim.<br />
 Bu çocuğun, belki de çocuktan daha da fazla anababanın uzman yardımına ihtiyacı olabilir. Bir çocuğun ailesiyle her ilişkisinde olumsuz ve mutsuz bir durum ortaya çıkıyorsa, bu durumu tek başlarına anababanın düzeltmesi çok zordur. Ama yine de bu ailenin durumu biraz değiştirmeye başlamalarını sağlayacak bazı öneriler verebilirim:<br />
 Önce, bu anne oğluyla ilgili olarak içerlediği ve endişelendiği her durumun bir listesini yapmalıdır.<br />
 İkinci olarak, bu konularda düşünüp, en rahatsız edici olanları anlamaya ve affetmeye çalışmanın yollarını bulmalıdır.<br />
 Üçüncü olarak, gözden kaçırdığı bütün iyi noktaların listesini yapmalıdır. Çocuğuyla birlikteyken bu özellikleri her gördüğünde, basit ve samimi bir yorumda bulunabilir. Böylece çocuk kendisinin iyi bir insan olabileceği konusunda umut olduğunu görmeye başlayabilir. Anababa ve Çocuklar değişmek için bir anlaşma yapabilirler.<br />
 Bu anne her gece oğlunun yatağına gidip onu yumuşak bir sevecenlikle yatağa yatırabilir. Sabahları ona seslenmektense, yanına gidip bizzat kaldırabilir ve böylece daha iyi bir ruh haliyle kalkmasını sağlayabilir. Karşılaştığı iyi bazı davranışlara sessiz ve sakin bir şekilde olumlu tepki verdikçe, çocuğun kendisi için iyi duygular geliştirmesini sağlayabilir. Sonra her ikisi beraberce hangi olumsuz davranışların gitmesi gerektiğine ve ailede sevecen ve olumlu duyguları yaratmak için nasıl daha iyi davranışlar geliştirebileceklerine karar verebilirler. Beraberce mutlu bazı faaliyetler yarattıkça ve olumlu duygular oluşturdukça, böyle bir çocukta gelişmiş olan en olumsuz alışkanlıklar bile aile içinde sevgi dolu bir duruma dönüşebilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">VASİYET HAZIRLAMA</span><br />
 <br />
 Şu ara bir vasiyet hazırlama durumundayız ve bize bir şey olursa küçük çocuklarımıza kimin bakacağı konusunda bir madde eklemek istiyoruz. Bu kişinin, bizimle ortak veya benzer ilgi alanları ve hayat görüşleri olan aileden mi, yoksa arkadaşlarımızdan birisi mi olması gerektiğinden emin olamıyoruz. Ayrıca, çocukları olan kişileri seçmek daha mı iyi olur<br />
 Akıllı bir çift. Hiçbir insan kendi ölümünü düşünmediği için, vasiyet hazırlamak oldukça acı veren ama yapılması gerekli bir konudur. Çocukları için böyle bir plan hazırlarken anababaların göz önünde bulundurmaları gereken bazı hedefler şunlar olmalıdır:<br />
 1. Çocuklarınızın kendi çevrelerine benzeyen, güvende olabilecekleri bir ortamda olmalarını istiyorsunuz. Çocuklar çok küçük olmadığı sürece, anababalarının yanı sıra bir de çevrelerinden ayrılmak zorunda kalmamalıdırlar. En ideal olanı, çocukların alıştıkları okuldan ve çevreden ayrılmadan devam edebilecekleri kişilerle olmalarıdır. Bazı aileler için bu bir akrabanın seçilmesi gerektiği anlamına gelir. Bazıları için de bu, yakında yaşayan bir arkadaşın seçimi demektir. Küçük olan çocuklar için, aynı çevrenin sağlanmasından çok aynı bakımın devam ettirilmesi daha önemlidir.<br />
 2. Gözönünde bulundurulması gereken ikinci bir nokta çocuklarınıza kazandırmaya çalıştığınız değerlerdir. Bu değerleri onlara öğretebilecek bir tanıdığınız var mı Bazılarınız için bu kişiler akrabalar, bazılarınız için de arkadaşlar olabilir.<br />
 3. Çiftin çocuklarla başaçıkma kapasitesini de düşünmelisiniz. Büyükanne ve babalar sizin için en iyi kişiler olabilir ama yeni çocuklar yetiştirmek için gerekli olan gençlik ve enerjiye onlar sahipler mi Yoksa daha genç ama çocuksuz birisini mi bulmalısınız Bence kendi çocukları olan kişiler, hiç çocukları olmamış olanlardan daha anlayışlı ve uyumlu olabilirler. Bu da dikkate alınması gereken bir durumdur.<br />
 Kimi seçerseniz seçin, bunu bir plan çerçevesinde yapmanızı öneririm. O kişilerle daha fazla birlikte olmalısınız ki, her iki tarafın da birbirini tanımasını, sevmesini, anlamasını ve güvenmesini sağlayın. Eğer ciddi farklılıklar ve saygı eksikliği görürseniz, başka bir aile seçmenize yardımcı olabilir. Çocuklarınıza bu ailenin onların hayatındaki önemini anlayabilmeleri için basit bir şekilde bu düşüncenizden söz edin. Fakat çocuklarınızın endişelenmelerine veya sizi kaybetmekten korkmalarına izin vermeyin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞU YENİ BİR ANNE VEYA BABAYA HAZIRLAMA</span><br />
 <br />
 Üvey anababa-çocuk ilişkisinde iyi bir başlangıç için önerileriniz nelerdir 3 yaşındaki kızımın yakında bir üvey annesi olacak.<br />
 Boşanma ve ölüm nedeniyle pek çok anababa ve çocuk yeni ilişkiler içine girmek zorunda kalmaktadır. Bu konudaki kazançlar ve kayıplar nelerdir:<br />
 • babasının zamanı ve enerjisi yeni eş üzerinde yoğunlaşmıştır<br />
 • küçük kızın hissedebileceği dışlanma veya reddedilme duygusu<br />
 • çocuk onu doğal bir şekilde kabullenmezse, yeni eşin hissedebileceği reddedilme duygusu<br />
 • biyolojik anneye karşı duyulan sadakatsizlik duygusu (asıl annesini hâlâ severken, yeni bir anneyi nasıl sevebilir )<br />
 • yeni annenin ailenin yaşantısına ve alışkanlıklarına getireceği değişiklikler<br />
 Bütün bu sorunlarla başetmek hiç de kolay değildir. Üvey anne ve Çocuk arasında olumlu bir ilişki kurmaya çalışırken bu noktaları gözönünde bulundurmaya özen gösterin.<br />
 Bilgi verin. Açıklayın ve açıklayın ve yine açıklayın! Çocuğunuzun yaşamıyla ilgili yeni ayarlamaları ve yeni bir annenin gelişini anlayacağı varsayımında bulunmayın. "Eski" ve "yeni" annesi arasında bir seçim yapması gerekmediğini bilmesine yardımcı olun. Her ikisini de sevebilir ve her ikisine de istediği şekilde davranabilir. Bazen bu aşamada, yeni anne için "eski" anneninkine rakip olmayacak bir hitap şeklini seçmek çok yardımcı olabilir. Eğer çocuk bu iki kişiyi ismen ayırt edebilirse, biyolojik annesine sadakatsizlik duygusunu daha az hissedecektir.<br />
 Açık görüşlü olun. Üvey anababa özel bir davranış beklememelidir. Çocuğu keşfetmeye ve nasıl bir ilişki kurabileceğinizi anlamaya çalışın. Bu çocuğa sizin neler sunabileceğinizi ve onun size neler verebileceğini düşünün.<br />
 îyi yanları ortaya çıkarın. Bu çocuğun biyolojik anababasının iyi yanları nelerdir Bir üvey anababa için, ortada olmayan bir anne ya da1; babayla rekabet etmek ve daha iyi gözükmek için onun kötü yanlarını bulmak çok kolaydır. Bundan her zaman kaçının.<br />
 Bu çocuğun kaybını anlayın. Yeni üvey çocuğunuz, ölüm ya da sanma nedeniyle kaybettiği anababası yüzünden üzgün, öfkeli ve şaşkın] bir durumda olabilir. Çocuk üzüntüsünü ve gerilimini saldırgan ve kaba; bazı tavırlarla saklamaya çalışacaktır. Onun gergin duygularını, endişesini, kaygısını anlayışla karşılarsanız, kötü davranışları veya sizi kabullenmedeki isteksizliği karşısında kişisel olarak küçük düşmez veya incinmezsiniz. Tam tersine, onun bu zor duygularını tanımlayarak ve yorumlayarak ona yardımcı olabilirsiniz.<br />
 Koşulsuz kabullenme üzerinde yoğunlaşın. Çocuğu yumuşakça, dürüstçe ve tamamiyle kabul etmekten kaçınmayın. Bu, kaba veya saygısız davranışlara katlanmanız gerektiği anlamına gelmez. Onun dürüstlüğünü anladığınızı ve kabul ettiğinizi gösterir. Çocuğun sizinle ve gerçek anababasıyla ilgili duygularını ifade etmesini sağlayın. Ona genç ve yakın bir arkadaş gibi davranın.<br />
 Saygı kazanın. Hemen bir anababa-çocuk ilişkisi beklemeyin. Bir yandan arkadaşlığınızı geliştirirken bunu da kazanmaya çalışın. Çocuğun size yakınlaşmasına izin verin ve her zaman orada olun. Ama ani bir samimiyet ve yanıt beklemeyin, çünkü bu olamaz. Anababalığa yavaş yavaş yaklaşın. Kurallardaki değişiklikler çocuğa ayrıntılı olarak biyolojik anababa tarafından açıklanmalıdır<br />
 Tam bir sadakat beklemeyin. Çocuk kendi anababasını evdeki yeni kişiye karşı kullanmaya çalışabilir. Bunun olabileceğini kestirebilirseniz, yeni eşinizle rekabeti önleyerek, çocuğun numaralarını hoşgörüyle karşılamayarak, yetişkinler olarak dayanışma içinde olarak ve çocuğun iyiliği için birlikte çalışarak buna karşı koyabilirsiniz. Yeni bir aile oluşturmak ne kadar zor olursa olsun, bunu başarabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAHTE SUÇLULUK DUYGUSU</span><br />
 <br />
 Çocuklarımızla altı yıl boyunca evde oturduktan sonra artık dışarıda çalışmaya başladım. Evde iyi bir bakıcı var ama bazen evde olmamanın suçluluğunu çok fazla hissediyorum.<br />
 Önce, gerçek ve sahte suçluluk duygusu arasındaki farkı açıklamalıyım. Gerçek suçluluk bir şeyi yanlış yaptığımızı bildiğimizde ortaya çıkan duygudur. Eğer çocuklarınıza karşı çok sert davrandıysanız veya yargıda bir yanlışlık yapıp onları yapmadıkları bir şey için cezalandırdıysanız kesinlikle kendinizi suçlu hissedersiniz. Hatanızı itiraf ederek, özür dileyerek ve doğruyu yaparak bunu düzeltmeniz çok kolaydır. Sahte suçluluk ise, bir şeyi yanlış yaptığımızı düşünüp bunun ne olduğunu dürüstçe tanımlayamadığımız zamanlarda ortaya çıkar. Bu anneye acı veren de bu sahte suçluluk duygusudur.<br />
 Dışarıda çalışan annelerin çoğu pek çok çelişkili durum yaşarlar. Çoğu, annenin çocukları ergenlik çağına gelene kadar tüm gün evde oturması gerektiğine inandırılarak yetiştirilmişlerdir. Ama, bu görüş açıkça ifade edilmediği için, evin dışında çalıştıkları zaman neden suçluluk duyduklarını anlamakta zorlanırlar ve kafaları karışır.<br />
 Duygularınızı hem çocuklarınıza, hem de kocanıza açıklamanızı öneririm. Çocuklarınızın zorunlu olduğunuz için çalıştığınızı ve kocanızın da aile bütçesine ve evin ihtiyaçlarına maddi katkıda bulunduğunuz için mutlu olduğunuzu bilmesini sağlayın.<br />
 Sonra da ailenin işbirliği içinde bir bütün olmasına çalışın. Aile toplantısı ayarlayın, herkesin ihtiyaçlarını açıklayın ve herkesin birbirinin ihtiyaçlarını karşılama konusunda birşeyler hissetmesini sağlayın. Evdeki işlerin bir listesini çıkarın ve onları aile bireyleri arasında uygun ve adil bir şekilde dağıtın. Bu, çocuklarınızın ve eşinizin ne kadar değerli olduklarını hissetmelerini sağlayacaktır. Ayrıca onların katkılarına değer vermeniz, özgüvenlerinin ve ilişkinizin temelinin sağlamlaşmasına yardımcı olacaktır.<br />
 Düzenli olarak işinizin ilginç yanlarını ailenizle paylaşın. Şikâyet et-; memeye ve işinizin komik olan, hatta bazen pek de komik olmayan yanlarını da paylaşmaya çalışın.<br />
 Aile olarak hep beraber oyun oynayacağınız zamanlar yaratın. Evini dışında çalışmak, sizin ve çocuklarınız için o kadar da kötü olmayabilir! Aslında bazı ailelerde anne ve babalar çalışma saatlerini çocuklarıyla ayrı birarada olabilecekleri şekilde ayarlamaktadırlar. Örneğin, baba gündüz çalışırken anne evde kalmakta ve çocuklar okuldan geldiklerinde onlarla birlikte olabilmektedir. Anne akşamları veya haftasonları çalışırken, baba çocuklarla evde kalıp onların ihtiyaçlarını karşılamaktadır! Böylece, anneleriyle kurdukları yakın ilişkiyi babalarıyla da oluştur şansını elde etmiş olmaktadırlar. Babaların çocuklar için ne önemli olduğunu unutmayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAĞLIK VE BESLENME<br />
 BAŞ AĞRILARI</span><br />
 <br />
 Çocukların baş ağrılarının en yaygın nedeni nedir<br />
 Çocuklardaki baş ağrıları genellikle fiziksel koşullardan kaynaklanmaktadır. Duygusal baskı genellikle ikinci bir neden olarak görülmektedir.<br />
 Üşütmüş veya ateşli olan veya herhangi bir hastalığı olan her çocuğun büyük bir olasılıkla başı ağrır. Tıkalı bir burun baş ağrısına neden olur ve bu durum çocuk için de geçerlidir. Allerjiler de baş ağrısına neden olabilir. Burun akıntısı ve yaşaran gözlerin yanı sıra, kronik allerjinin en belirgin özelliklerinden biri de baş ağrısıdır.<br />
 Diş çıkarma veya iltihaplı bir diş baş ağrısı yaratır. Küçük bebekler bile bundan rahatsızlık duyarlar.<br />
 Okul çağındaki çocuklarda, göz yorgunluğu sorun olabilir ve baş ağrısına neden olur.<br />
 Baş ağrısına yol açan duygusal ve psikolojik problemler de vardır. Ailedeki sorunlar yüzünden duyulan kaygı, endişe veya korku baş ağrısı yaratır. (Bazen siz anababa olarak bile çocuğunuzun aile sorunlarına üzüldüğünü farkedemeyebilirsiniz.)<br />
 Bazen çocuğunuzun baş ağrıları kaygı veya gerginlikten kaynaklanıyor olabilir. Bazı çocuklar o kadar sorumluluk sahibi olabilir ki,iyi notlar almak, iyi geçinmek veya doğru şeyler yapmak için çok çaba harcıyor olabilirler. Boyundaki veya alındaki kaslardaki gerilme başı sıkıştırır. Bu tür kassal bir gerilme çok büyük bir acıya neden olabilir.<br />
 Kaslardaki gerginlik yanlış duruştan da kaynaklanabilir. Çocukların televizyon seyrederken veya bilgisayar oynarken ne kadar yanlış pozisyonlarda durduğunu biliyoruz. Eğer çocuğunuzun baş ağrıları oluyorsa, nedeninin bu olup olmadığını kontrol edin.<br />
 Baş ağrısı numarası yapan pek çok çocuk gördüm. Baş ağrıları onları yapmak istemedikleri bir işten kurtarmakta ya da istedikleri ilgiyi görmelerini sağlamaktadır.<br />
 Baş ağrısı olan çocuğunuza nasıl yardımcı olabilirsiniz ilk önce, çocuğun tıbbi bir kontrolden geçmesini sağlayın. Ağrılara neden olan fiziksel bir problem olup olmadığından emin olmak için onu bir doktora götürün. Daha sonra ona sevgi dolu ilgi gösterin, mutlu dolu beraberliklerin yanı sıra stres azaltıcı faaliyetlerde bulunmasını sağlayın. Böylece baş ağrılarının yerini sorumluluklar alacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KARIN AĞRILARI</span><br />
 <br />
 Çocukların karın ağrılarının en yaygın nedenleri nelerdir<br />
 Karın ağrıları, bulaşık yıkama, ödev yapma vb. işlerden kurtulmak için kullanılan bir yöntem olmasına rağmen pek çok evde pek işe yaramaz ve sizin evde de işe yaramamalıdır. Ancak, karın ağrılarının ana-babaların gözardı edemeyeceği bazı fiziksel nedenleri de vardır.<br />
 En yaygın nedenleri açlık ya da fazla yemek olabilir. Gerçek açlık ağrıları pek az kişinin bildiği bir acıdır ama yemek vakti yaklaştıkça bazı ani spazmlar hissettiğimiz de doğrudur. Fazla yemek de ciddi ağrılara neden olabilir, hatta bazı çocuklarda kusmaya yol açacak kadar ciddi bir problem yaratabilir. Çocuklarınızın bir seferde ne kadar yemesi gerektiğine dikkat edin.<br />
 Karın ağrılarının ikinci bir nedeni yemeklerin hazmedilememesi veya allerji olabilir. Pek çoğumuz midemizde ağrı veya rahatsızlık yaratan yiyecekler yemişizdir. Karın ağrılarından kurtulmak için bu tür yiyeceklerden kaçınmak yeterli olacaktır. Bağırsaklardaki bir rahatsızlık da karın ağrılarına neden olabilir. Kabızlık veya bağırsaklardaki fazla miktardaki gaz çocuklarda rahatsızlık yaratabilir. Çocuklarınıza bol bol su içirir ve meyva yemelerini sağlarsanız, kabızlık bir problem olmayacaktır.<br />
 Mide üşütmeleri de karın ağrılarının diğer bir nedenidir. Karındaki ağrıların yanı sıra devamlı kusma veya ciddi ishal ve kramplar görülebilir. Bu sorunlar genellikle 12-24 saat içinde geçer ama eğer daha uzun sürerse, çocuğun vücudunun susuz kalmasını önlemek için bir doktora başvurmanız gerekebilir.<br />
 Boğaz ağrısı veya başka bir enfeksiyon nedeniyle alınan antibiyotikler de karın ağrısına neden olabilir. Bu tür karın ağrısı sıklıkla ishal ve aşırı bağırsak gazı ile birlikte görülür. Bu tür rahatsızlıklar, çocuğa yoğurt veya bir süt ürünü yedirilip bağırsaklarına normal ve sağlıklı bakterilerin girmesi sağlanarak tedavi edilebilir.<br />
 Diğer pek çok hastalıkla birlikte karın ağrısı görülebilir. Boğaz ağrısı, kızamık (artık çok sık görülmüyor) ve diğer bazı hastalıkların başlangıç aşamasında karın ağrısı olabilir. Bağırsak parazitleri ve kurtlar da karında rahatsızlıklara neden olabilirler.<br />
 Önemli olan bir karın ağrısı apandisit ağrısı olabilir. Bu durumda, 38 derece ateş, karın kaslarına bastırıldığında veya bırakıldığında karın bölgesinin sağ alt kısmına yerleşen genel bir ağrı görülür.<br />
 Son olarak da, çocuklar stres nedeniyle veya çatışmalara neden olan bir durumda anababalarını yumuşatmak için karın ağrıları çekebilirler. Aşırı ceza veya suistimal görülen durumlarda da çocuklar sık sık karın ağrısı duyabilirler.<br />
 Çocuğunuzun karın ağrısı gerçek veya hayali, fiziksel veya fonksiyonel olsun şefkat ve sevgi dolu bir ilgi en iyi tedavi yöntemi olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SOĞUK ALGINLIĞININ NEDENLERİ</span><br />
 <br />
 Çocuklardaki soğuk algınlığının nemli, rüzgârlı veya soğuk bir yerde kalmalarıyla bir ilgisi olmadığım savunan teorileri duyduktan sonra, soğuk algınlığının gerçek nedenini merak etmeye başladım. Sizin görüşünüz nedir<br />
 Soğuk algınlıklarının nem veya soğukla bir ilgisinin olmadığını söylemek biraz yanıltıcı olur. Nemli ve soğuk bir yerde kalan ve gribe neden olan mikrop veya virüslerle ilişkisi olmayan bir insanın sadece havanın soğukluğundan dolayı hastalanması söz konusu değildir. Ama, soğuk algınlıklarının sebebi burun deliklerimize veya boğazımıza yerleşen virüslerdir ve üşüdüğümüz ya da yorgun olduğumuz zamanlarda vücut direncimiz düşer ve bu virüsler enfeksiyona neden olabilir. Grip virüsleri soğuk havalarda çoğalarak artarlar. Bu nedenle üşümenin veya soğuk bir iklimde bulunmanın soğuk algınlığı ile ilgisi vardır. Ayrıca virüslerin artışına neden olmanın yanı sıra, üşümenin sonucunda vücudun dolaşım sistemi de değişir. Üşüyünce yüzeye yakın olan kan damarlarında büzülme olur ve bu yüzden de yüzeydeki dokulara yeterince kan gitmez. Enfeksiyonla mücadele edecek olan kan hücreleri onlara en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunamazlar.<br />
 Soğuk algınlıklarının (veya herhangi bir üst solunum yolu enfeksiyonunun) üç nedeni vardır: Virüsler (en yaygın neden), mikroplar (bakteriler) veya virüs ve mikropların bir karışımı. Sonsuz sayıdaki virüslerin henüz hepsi saptanamadı. Mikroplardan (bakterilerden) daha zor teşhis edilebilirler ve daha hafif bir enfeksiyona neden olurlar ama mikroplarda olduğu gibi antibiyotiklerle tedavi edilemezler. Viral enfeksiyonlarla vücudumuzun kendisinin mücadele etmesi gerekir. Bu tür rahatsızlıkların tedavi edilirse bir haftada, edilmezse 7 günde geçeceği şeklinde bir espri vardır. Bu nedenle çocuğunuzun bol bol dinlenmesini, sıcak kalmasını ve meyva suyu içmesini sağlayın.<br />
 Mikropları mikroskop altında tanımlamak daha kolaydır ve ateş, baş ağnsı, kusma ve genellikle daha ciddi belirtilerle ortaya çıkarlar. Mikropların neden olduğu enfeksiyonlarda burun akıntısı sarı veya yeşil renklidir oysa viral bir enfeksiyonda renksiz veya beyaz bir akıntı görülür. Mikrobik enfeksiyonlar genellikle antibiyotiklerle tedavi edilir. Eğer çocuğunuzun durumundan emin olamazsanız, bir doktora başvurunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LÜTFEN İLAÇLARDAN UZAK DURUN</span><br />
 <br />
 Birkaç hafta önce, kızım uyku problemi olan çocuklara doktorlann hafif bir sakinleştirici önerdiklerini okuduğunu söyledi. Çok şaşırmıştı. Böyle bir durum, bir bebeğe değişik nedenlerle -önce ağlamaları nedeniyle, sonra diş çıkarırken, sonra da okuldaki ilk gününde-devamlı sakinleştirici verilebilirmiş şeklinde yorumlanabilir!<br />
 Bu sorgulamayı ve bana bu soruyu yöneltme nedeninizi saygıyla karşılıyorum. Son günlerde tıp alanındaki ilerlemeler karşısında, herhangi bir ağrı veya rahatsızlıkta hemen bir hap almak çok kolaylaştı.<br />
 Başarılı bir yaşamın özünde doğru bir denge vardır, ilaçlar konusunda bu denge daha da önemli olmaktadır. Çocukları onları geceler boyunca uykusuz bıraktığı için yorgunluktan perişan durumda olan anababalar tanıyorum. Bu anababalar ve çocuklar, daha sonra ciddi problemlere yol açacak bir bıkkınlık kısır döngüsü içine girebilirler. Bu döngüyü kırabilmek için, böyle anababalara ilaç vermeyi önerebilirim. Ama her kapriste ilaca başvurmaya karşıyım. Sorunlu ya da hasta bir çocuğa veya bir aileye hangi ilacın ne zaman verileceğine karar vermek, anababanın ve doktorun doğru yargılarını gerektiren tıbbi bir iştir. Sağlıklı bebekler ve anababalar için ilaç gerekmez. —<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">CİDDİ BESLENME PROBLEMLERİ</span><br />
 <br />
 Besleyici hiçbir şey yemeyen bir çocukla ilgili olarak ne yapabilirim<br />
 Anababaların çocuklarında karşılaştıkları yeme problemleri göreli olarak önemsizdir ve çoğu zamanla geçer. Ama bazen bazı besinleri yemekteki isteksizlik çocuğun sağlığını ciddi bir şekilde tehdit edebilir.<br />
 Beslenmeyle ilgili problemler genellikle ilk çocuklukta başlar. Yiyeceklerle ilgili olmaktan çıkar ve güç gösterisine -anababalar ve çocuklar arasında gelişen bir muharebeye- dönüşür. Ve bu gerçekten de anababaların kazanabileceği bir muharebe değildir. Küçük kızıma son birkaç lokma yumurtasını yedirdikten sonra, onu (bir saat kadar sonra) Çiçek aşısını yapmak üzere muayenehaneme götürmüştüm. Aşı nedeniyle ağladığında ağzında hâlâ o birkaç lokma yumurtanın durduğunu gördüğümdeki şaşkınlığımı size anlatamam. Onu yemeğe "zorlamıştım", ama bana isterse onları yutmayacağını kanıtlamıştı! Yemekle ilgili güç gösterilerine girmemeniz için size bazı önerilerde bulunacağım.<br />
 Küçük çocukların çoğunda sağlıklı kalmak için neleri yemeleri gerektiğine ilişkin içsel bir sezgi vardır. Kendi hallerine bırakıldıklarında, birkaç günlük bir süreçte dengeli bir beslenme sağlamaktadırlar. Belki ilk gün çok fazla yağ alırlar çünkü küçük sistemlerinin ona ihtiyacı vardır. Daha sonra proteinleri ve en sonra da daha fazla sebze alabilirler. Günlük değerlendirmede beslenmeleri biraz dengesiz gözükebilir ama sonuç dengelidir. Bu nedenle, anababalar çocuklarına yemek konusunda biraz daha fazla özgürlük tanımalıdırlar. Tabii ki, onlara ihtiyaçları olan bütün yiyecekleri sunmalı fakat seçme özgürlüğü tanımalısınız ve hiçbir zaman yemek konusunda güç gösterisine girmemelisiniz. Eğer beslenmesiyle ilgili kaygılarınız varsa, ona günlük vitamin verin.<br />
 Anababalara çocuklarının gerçekten sevdiği yiyeceklerle başlamalarını öneririm. Yemek zamanını mümkün olduğu kadar keyifli hale getirmelisiniz. Hazırlanmış olan bütün yemeklerden azar azar yiyerek bir örnek oluşturun. Çok tatlıdan ve yemeklerden hemen önce yenen abur cuburdan kaçının. Ama yemek aralarında acıktıklarında ulaşabilecekleri, kolayca yenebilen sağlıklı yiyeceklerin bulunmasını sağlayın. Yemeklerde önce tabağına az miktarda koyun ve çocuğun iştahı arttıkça miktarı arttırın. Eğer çocuk kendisine sunulan bir yiyeceği şiddetle reddediyorsa, onun yerini alabilecek bir besin grubundan ve çocuğun daha çok kabul edebildiği bir yiyeceği seçmesine izin verin (ana-babanın yeni bir yemek hazırlamasını gerektirmeyecek bir seçenek olmalı). Örneğin, çiğ havuç kabağın veya ton balığı ciğerin yerini alabilir. Çocuğa söylenmeyin ve cezalandırmayın. Sevecen ve yumuşak olun. Yemek saatleri keyifli bir deneyim olarak görünecektir.<br />
 Küçük çocuklarda küçük bir sorun olarak ortaya çıkan beslenme problemleri, daha büyük çocuklarda çok daha ciddi bir probleme dönüşebilir. Anne ya da babasıyla ilk çocukluğunda güç mücadelesine girmiş olan bir çocuk, biraz daha büyüdüğünde ya da ergenliğinde beslenme bozuklukları geliştirebilir. Bugün anoreksiya nervoza ve bulimia sorununu yaşayan birçok genç var. Bunlar erken ergenlik ya da ergenlik döneminde ve çoğunlukla kızlardan oluşan, çok az yemek yiyen ve aşırı egzersiz yapan veya aşırı yedikten sonra kusarak ya da müshil yardımıyla yediklerinden kurtulan çocuklardır. Bu gençlerin çok derinlerde duygusal problemleri vardır ve profesyonel yardıma gereksinim duyarlar. Eğer çocuğunuzun müshil kullandığını, kendisini banyoya kilitleyip kustuğunu veya rejim ve egzersiz yapmaktan yorgun düşmüş olduğunu farkederseniz, derhal doktorunuza başvurun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AŞIRI KİLOLU ÇOCUK</span><br />
 <br />
 5 yaşındaki kızım aşın kilolu. Onu rejime sokmalı mıyım, yoksa abur cuburu mu kesmeliyim Onun mahrum olmasını istemiyorum fakat eylülde okula başlayacak ve onunla dalga geçilmesinden endişe duyuyorum.<br />
 Eğer bu çocuk ciddi olarak fazla kiloluysa, annesinin geçerli kaygıları var. Ama bir önlem almadan önce, çocuğun gerçekten fazla kilolu olup olmadığını doktoruyla konuşmasını öneririm. Kilolar çok değişir ve bu yaşlardaki çocuklar "tombik" gözükebilir. Ciddi bir problemi olmayan bir çocuğun da annesinin yardımına ihtiyacı yoktur.<br />
 Yetişkinlerle ilgili önemli bir problem, yağ hücrelerinin artmasıyla başlar. Bu durum aşırı kilolu çocuklarda çocuklukta da görülebilir. Bu yağ hücreler diğer insanlarınkinden daha geniş ve daha fazla sayıdadır. Bu nedenle kilolu olma durumu bir kere başladı mı ömür boyu sürecek bir problem olur. Bu anababanın da bu çocuğun neden fazla yediğini araştırması gerekir. Bu nedenleri saptamak, problemi halletmeye yardımcı olacaktır.<br />
 Bazı çocukların fazla yeme nedeni, yalnızlık ve sıkıntıdır. Başkalarından korkan, yeterince oyun arkadaşı ve etkinliği olmayan, zamanın çoğunu yalnız başına televizyon izleyerek geçiren çocukların daha fazla yeme eğiliminde olduğunu saptadım. Sıklıkla ailenin de fazla yeme eğiliminde olduğu görülür. Bizim kültürümüzde, yemek yemenin pek çok sembolik anlamı vardır. Güvenliği, samimiyeti, rahatlığı, kutlamayı temsil eder ve yemek aracılığıyla duygusal ihtiyaçların çoğu karşılanıyor gibi gözükebilir.<br />
 Aşırı yemenin bir diğer nedeni de isteklerle ilgili bir yarış olabilir. Çocuk yemek yemeyi, aşın kontrolcü olan anababayla arasının düzeltilmesi için bir yol olarak görebilir.<br />
 Aşırı yemenin çözümü, nedenlerinin anlaşılmasına bağlıdır. Çocuğunuzun neden aşırı yemek yediğini saptarsanız, altında yatan problemi düzeltme şansınız olacaktır. Örneğin, çocuğunuzun daha etkin olabilmesi için ona arkadaşlar bulun ya da onu jimnastik, yüzme veya futbol gibi bir etkinliğe yazdırın. Arkadaşlarıyla eğlenmesini sağlarsanız, yemek yemeyi unutabilir. Ve ona sıcak, sevgi dolu ilgi gösterin. Onun hayatındaki varlığınızla, yiyecekleri kafasından uzak tutun.<br />
 Yaratıcı bazı etkinlikler de işe yarayabilir. Ellerini meşgul ettiğiniz sürece ağzının da daha boş kalmasını sağlayabilirsiniz. Resim yapması veya hamurla oynaması için gerekli yardımı verin, ilgi alanını değiştirmek için uzun yürüyüşlere çıkarın.<br />
 Aileniz için yağ miktarı düşük yemekler hazırlayın. Daha çok çiğ meyva ve sebze bulunmasını sağlayın. Şekeri ve tatlıyı kesin. Yemek aralarında ya da yatmadan önce sebze ve peynirden oluşan kahvaltılar sunun ki çocuk yemek zamanı aşırı acıkmasın. Sadece düşük kalorili yemeklerden ikinci tabak yemesine izin verin. Çocuğunuzun tabağını İ siz doldurun ve yemeğinin çok gözükmesi için yayarak koyun. Rejim konusunu konuşmaktan kaçının. Çocuğunuzda hiç bitmeyen rejim alışkanlıkları değil, sağlıklı yemek yeme alışkanlıkları oluşturmaya çalışın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AŞIRI ZAYIF ÇOCUK</span><br />
 <br />
 3 yaşında aşırı zayıf bir oğlum var. Ona nasıl yemek yedirebilecegim konusunda doktorumuzdan bazı öneriler aldım ama hiç işe yaramıyor. Bunu yenene kadar beklemem mi gerekiyor yoksa bu durum onu daha sonraları etkiler mi Patates dışında hiçbir şeyi, özellikle et ve sebzeyi hiç yemiyor.<br />
 Çocuklarım küçükken, onların yedikleri konusunda aşırı endişelenirdim. En büyük kızımız 5 yaşındayken, evimizden taşınmıştık ve yemek odamızdaki kullanılmayan bir dolabın içinde kurumuş bir et parçaları dizisi bulmuştum. Kızım onları biraz çiğnemiş ve sevmediğine karar verip bir kenara koymuştu! Son derece sağlıklıydı ve o etleri yememek onu etkilememişti. Bundan sonra, çocukların ihtiyaçları olanı yediklerini anlamaya başlamıştım. Sanki çocukların içinde biyokimyasal bir bilgisayar vardı. Bu bilgisayar çocuğa bir haftalık bir süre içinde ne kadar yemeğe hatta hangi tip yemeğe ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Açıkça söylemeliyim ki, yemek problemlerinin çoğu anne ve babaların kaygılarından ve bunun sonucunda oluşan mücadelelerden kaynaklanmaktadır, işte size bazı öneriler:<br />
 Basit, dengeli, çekici ve lezzetli yemekler hazırlayın.<br />
 • Kendi yediklerinizden zevk alın ve çocuğunuza örnek olun. Çocukların çoğu anababalarının zevk aldığını görünce, onlar da aynısını yapmak isterler.<br />
 • Çocuğun tabağına az miktarlarda yemek koyun ve tabağındakinin hepsini bitirmesini sağlayın. Sonra ikinciyi teklif edin.<br />
 • Her yemekte çocuğun sevdiği bir şeyin olmasını sağlayın.<br />
 • Etin çocuğun çiğneyebileceği yumuşaklıkta olmasını sağlayın (ki çocuk onu saklamak zorunda kalmasın!).<br />
 • Yemek aralarında az miktarda yemesini sağlayın ki sofraya geldiğinde acıkmış olsun.<br />
 • Ona bir vitamin verin ve sabırlı olun. Zaman içinde çocuğunuz ihtiyacı olan bütün besinleri alacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞEKER YEME ALIŞKANLIĞINI YIKMAK</span><br />
 <br />
 Biz farkında olmadan, akrabalarımız ve yakınlarımız sayesinde küçük kızımız şekerli yiyeceklere çok alıştı. Şimdi 3 yaşında ve sabah yataktan kalktığı andan yatana kadar devamlı bir şekerleme ya da çiklet istiyor. Tatlıyı tümüyle kaldırmak istemiyorum, ama bunu nasıl azaltabiliriz<br />
 Bütün anababalar, çocuklarının istediği bazı şeyleri reddetmekte zorlanırlar ve bu da genellikle şekerli çiklet ve şekerlemelerle ilgilidir. Şekerli çikletin ve şekerlemelerin ağızda bakteri üretimini arttırarak çürümelere yol açtığını biliyoruz. Çiklet, çok küçük çocuklarda boğulmalara da neden olmaktadır.<br />
 Bu problemin çok basit bir cevabı var: Şekersiz çiklet. Eğer şekersiz olursa, bir çocuğun çiklet çiğnemesine büyük bir itirazım yok. Ancak, Çiğneme ağızdaki tükrük salgısını arttırmakta ve yutulan tükrük de mide salgılarını harekete geçirmektedir. Çok fazla çiklet çiğnemekten küçük Bideleri bir türlü dinlenemediği için kronik mide ağrıları çeken çocuklar tanıyorum.<br />
 Çocuğunuza (en azından üç yaşında olan) ağızla ilgili ihtiyaçlarını (emme ve çiğneme gibi) gidermesi için çiğ sebze gibi yiyecekler yemesini öğretebilirsiniz. Boğulma tehlikesine karşı, küçük çocuklar çiğ sebze yememelidirler. Elbette, çikletin çok hoş bir tadı vardır ve çocuk için bir eğlence aracıdır ama beslemeden sadece oral tatmin verir.<br />
 Kızınıza çok fazla şeker yemesinin veya çiklet çiğnemesinin sizi ne kadar endişelendirdiğini anlatın ki sizin onu sevgiyle korumak için böyle davrandığınızı anlayabilsin. O tür yiyecekleri ne zamanlar yiyip, ne zamanlar yiyemeyeceğini kararlaştırın ve bu kararınıza uyun.Yakınlarınızdan, ona şeker vermeden önce sizin onayınızı almalarını rical edin. Çok kararlı olun ve planınızı uygulayın. Sadece sizin ve onun onayladığı zamanlarda şekersiz çiklet çiğnemesine izin verin. Bol bol sevgi, kahkaha, oyun, yaratıcılık ve sağlıklı yemekler sunun. Kızınız bir süre sonra şekerlemelerle ilgili bağımlılıktan kurtulacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">CİDDİ HASTALIKLAR</span><br />
 <br />
 Çok uzun süreli bir hastalığı olan, bir hastalık sonucunda oluşacak kalıcı bir eksikliği olabilecek, hatta ölebilecek bir çocuğa bunların ne kadarı söylenmeli<br />
 Bir çocuktaki ciddi hastalık çok acı bir gerçek ve böyle bir durumun çok azınızın karşılaşacağı bir acı olmasını umuyorum. Kronik ciddi bir hastalığı olan bir çocukla birlikteyken, hayatın tadını çıkarabilmesi için gerekli olan umudu canlı tutmakla, çocuğa karşı dürüst olmak arasında çok ince bir çizgi vardır.<br />
 Deneyimlerime göre, ciddi bir hastalığı olan herkesin hastalığının ciddiyetini sezinleme gücü vardır. Çocuklar da aynı sezgilere sahiptirler onlara yalan söylememenizi ve çok iyimser gibi davranmamanızı öneririm.<br />
 Çok ciddi bir hastalığı olan ve ölüme yaklaşan bir çocuğunuz varsa, ne yapabilirsiniz İlkönce, doktorunuzun bilgisine başvurun. Gerçekleri daha iyi anlayabilmek için mümkün olduğu kadar çok bilgi alın. Anne ve baba olarak birbirinizle, akrabalarınızla ve arkadaşlarınızla konuşun ve buna çocuğunuza gerçekleri anlatma gücünü kendinizde bulana kadar devam edin.<br />
 Sonra çocuğunuza o hastalıkla ilgili bütün bildiklerinizi açıkça ve dürüstçe anlatın. Bütün olumluların yanı sıra olumsuz ve kuşkulu noktaları da açıklayın, içinizdeki dürüst umudu ona iletin ve çocuğa her gününü dolu dolu yaşamasını öğretin. Ona, geride kalanlara hoş ve mutlu anılar bırakabilmek için neler yapabileceğini öğretin. Ayrıca, ölümden sonraki yaşamla ilgili bazı manevi değerler kazandırın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUYGUSAL OLARAK RAHATSIZ OLAN BİR ÇOCUĞA yardım</span><br />
 <br />
 Duygusal olarak rahatsız 8 yaşında bir oğlum var. Kısa bir süre önce, bu tür rahatsızlıkları olan çocukların bulunduğu bir kuruma yerleştirildi. O eve döndükten sonra, bu durumla başaçıkmamı sağlayacak bilgileri bana iletmenizi umuyorum.<br />
 Bu anneye verebileceğim en önemli öneri, kendisini veya bir başkasını suçlamaktan kaçınmasıdır. Çocuğunun problemleri olmasının, kendi suçu olduğunu düşünmemelidir. Problemi olan bir çocuğunuz varsa, bu konuyu en kısa zamanda halletmelisiniz.<br />
 Daha sonra da, böyle bir probleme sahip olmanın utanılacak bir durum olmadığına inanmalı, hatta bundan emin olmalısınız. Bugün, duygusal rahatsızlıkların utanılacak bir durum olduğuna ve anaba ve çocukların kendilerinden utanmaları gerektiğine inanan pek çok kişi vardır. Böyle bir inançtan (eğer varsa) derhal vazgeçmenizi ve diğer insanların bu tür yaklaşımlarına da izin vermemenizi öneririm.<br />
 Çocuğunuzun problemlerinin nedenlerini anlamak için çok çaba gösterin. Bazen bu problemler, aile içindeki yanlış anlamalar veya iletişim bozukluklarından kaynaklanmaktadır. Anababalık konusunda bazı hatalar yapmış olabilirsiniz ve çocuğunuzun iyileşmesini hızlandırmak ve sürdürmek için bazı değişiklikler yapmanız gerekebilir. Ancak bu, sizin suçlu olduğunuz anlamına gelmez. Bilerek hata yapan anababalarla çok ender olarak karşılaşıyoruz.<br />
 Bazen duygusal rahatsızlıklara, fiziksel hastalıklar ya da eksiklikler neden olabilir ve bunları anlamanız ve kendinizi suçlamamanız gerekir.<br />
 Sizin (ya da çocuğunuzun) kontrolü dışında yaşanan bir ölüm ve aşırı üzüntü, duygusal rahatsızlıkların diğer bir nedenidir.<br />
 Çocuğunuz geri dönmeden önce, aile içi ilişkileri mümkün olduğu kadar sağlıklı bir hale getirebilmek için gerekli değişiklikleri yapın. Geri döndüğünde, ona yardımcı olmanızı sağlayabilecek tıbbi ve psikolojik kaynaklar edinin. Çocuğunuzun hastalığından çok, sağlıklı ve güçlü olduğu noktalar üzerinde yoğunlaşın ve onları güçlendirmeyi öğrenin-kendi güçlü noktalarınızı da saptayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERKEN ÖĞRENME</span><br />
 <br />
 11 aylık bebeğime neleri öğretebileceğimi söyleyebilir misiniz Renkler, sayılar, şekiller ve sözcükler üzerinde duruyorum. Ama nasıl ve ne zaman öğreteceğimi ve nereden başlayacağımı bilemiyorum.<br />
 Bu annenin sorusu çok şaşırtıcı, çünkü bebeğine eğitsel bilgiler öğretmesi gerektiği duygusunu taşıyor. Oysa, bu çocuk güvende olmayı, sıcaklık ve yakınlık duygusunu, gülmeyi ve sevmeyi ve hayattan zevk almayı öğrenmelidir. Çocuk görme, koklama, duyma, tatma ve dokunma duyularıyla öğrenir. Okşama, kucaklama ile fiziksel aktivite arasında bir denge olmalıdır. Çocukların oldukları gibi büyümeye ve koşulsuz olarak kabul edilmeye ihtiyaçları vardır. Anababalar çocuklara birşeyler öğretme kaygısına düştükleri zaman bu koşulsuz kabullenme bozulmaktadır.<br />
 Erken öğrenme mümkündür. Bebeklerin birçok sayısal kavramı öğrenebildiklerini biliyoruz, ama açıkça söylemeliyim ki ben bunun çok istenilir olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, 3. sınıfa geldiklerinde okula gitmeden okumayı öğrenen çocukların, okumayı 1. sınıfa gelene kadar öğrenmeyen çocuklardan daha ileri olmadıkları anlaşılmıştır. Bu nedenle, anababaların çocukları okula başlamadan önce eğitsel beceriler kazandırmak için çok fazla uğraşmamalarını öneririm.<br />
 <br />
 OKUL ÖNCESİ: GEREKLİ Mİ, DEĞİL Mİ<br />
 <br />
 Benim kızım yuvaya gitmedi ve anasınıfına gittiğinde daha önce yuvaya gitmiş çocuklarla aynı düzeyde olup olamayacağını merak ediyorum. Daha önceden yuvaya gitmiş olan çocukların, gitmeyenlere göre bir avantajı oluyor mu<br />
 Daha önceki sorudaki anne bebeği ile ilgili bir soru soruyordu, ancak bu anne okul öncesi dönemdeki çocuğuyla ilgili bir kaygı taşımaktadır.Okul öncesi dönemdeki çocuklar gerçekten de belli becerileri kazanabilirler.<br />
 Anasınıfına gitmeden önce, çocukların yararlanabileceği bazı beceriler vardır. Eğer düzenli bir yuva deneyimi yoksa, çocuğunuzun bu becerileri evde kazanması gerekir.<br />
 Çocuğunuzun sosyal etkileşimde bulunmayı öğretin. Bunun için evinize çocuklar davet edin veya çocuğunuzu çocuk gruplarının içine sokun.<br />
 Çocuğunuza, yuvada öğreneceği temel eğitsel doğruları öğretin,bu doğrular şunlardır: Kırmızı, sarı, mavi ve yeşil gibi temel renkler; bazı harfleri ve l´den 10´a kadar sayıları tanıyabilmek; yönergeleri izleyebilmek; saygılı ve uyumlu olmak ve evinin telefon numarası ile adresini bilmek.<br />
 Çocuğunuza tuvalet için beklemesini ve onu kullanmasını öğretin. Temel temizlik becerilerini kazanmış olmalıdır.<br />
 Çocuğunuza bazı temel fiziksel becerileri kazandırın. Örneğin, top atmak, hamura şekil vermek, salıncakta sallanmak gibi.<br />
 Çocuğunuzun, bir kerede yaklaşık 15 dakika kadar dikkatini toplayabilmesine yardımcı olun.<br />
 Eğer çocuğunuzla olmaktan mutluysanız ve kendi yaşıtlarıyla normal bir sosyal etkileşimde bulunmasını sağladıysanız; onu tutarlı, adil ve sevgi dolu bir ortamda yetiştirip disipline ettiyseniz; onunla gurur duyuyor ve iyiyi yapabileceğine güveniyorsanız anasınıfına başladığında diğer çocuklara göre dezavantajları olmasından korkmanıza gerek yok tur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULA HAZIR OLMA</span><br />
 <br />
 Anababaların çoğunun çocuklarını okula ilk götürdükleri günle ilgili karışık duygulan vardır. Bu yeni özgürlüğü dört gözle bekliyorum, ama Jonathan´ın dış dünyayı karşılamaya ne kadar hazır olduğu konusunda korkulanın var. Bana yardımcı olabilir misiniz<br />
 Çocuğunuzun hazır olup olmadığı konusunda kuşkularınız varsa, diğer insanlara sormaktan çekinmeyin. Güvenilir bir akrabanızdan, okuldaki bir öğretmenden veya bir profesyonelden yardım alabilirsiniz.<br />
 Oğlanlar kızlardan daha yavaş olgunlaşmaktadırlar, bu nedenle de yaz aylarında doğan erkek çocukları okula daha az hazır olmaktadırlar. Eğer ciddi bir kuşku varsa, çocuğunuz bir yıl daha beklesin. Bunu özellikle erkek çocukları için öneriyorum.<br />
 Çocuğunuzun okula hazır olup olmadığını saptamak için bazı özel işaretlerden yararlanabilirsiniz:<br />
 • Çocuğunuz bir kalemi elinde tutup, başarılı bir şekilde kullanabiliyor mu<br />
 • Çocuğunuz kendi giyiniyor ve ayakkabılarını bağlayabiliyor mu<br />
 • Tuvaleti kendi başına tatminkâr bir şekilde kullanabiliyor mu<br />
 • Paylaşmayı ve sırasını beklemeyi biliyor mu<br />
 • Diğer çocukların duygularına saygı gösterebiliyor mu<br />
 • Gerektiğinde kendisini koruyabiliyor mu Ya da yardım alabiliyor mu<br />
 • Duygusal açıdan kendini ifade edebiliyor mu<br />
 • ihtiyaçlarının farkında mı ve ihtiyacı olanı isteyebiliyor mu<br />
 • Çocuğunuzun dikkati en az 15-20 dakikalık bir süreyi kapsıyor mu<br />
 Çocuğunuza kitap okuyun. Onu televizyondan uzaklaştırıp, motor becerilerini ve eğitsel ilgilerini geliştirmek için zaman harcayın. Sonra onu şevkle ve güvenle okula gönderebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKUMA BECERİLERİNE GÖRE GRUPLAMA</span><br />
 <br />
 Bir sınıfın okuma becerilerine göre gruplara ayrılması sizce iyi bir fikir mi<br />
 Önce, yavaş okuyanlarla iyi okuyanların aynı sınıfta olması durumunda ortaya çıkan durumu değerlendirelim. Yavaş olan çocuk, hızla kendisiyle ilgili umutlarını yitirecektir. Bu çocuk çok iyi okuyor, o halde ben aptal olmalıyım gibi karşılaştırmaları önlemek için, öğretmenler sınıfta J bu çocukları gruplara ayırmaktadırlar.<br />
 Diğer yandan, onları ayrı gruplara koymak da, onların kendilerini^ farklı hissetmelerine neden olacaktır çünkü belli bir gruba konmuştur.Çocuklar belli değerleri, belli gruplara çok çabuk yakıştırırlar.<br />
 Bir çocuğun hem okuldaki, hem de evdeki başarısını belirleyen o çocuğun olduğu gibi kabul edilmesidir. Her çocuğun bazı üstünlükleri ve sadece ona özgü olan özel yetenekleri vardır ve öğretmenlerin ve ana-babaların anlaması ve değerlendirmesi gerekenler de bu noktalardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARA KİTAP OKUMAK</span><br />
 <br />
 Çocuklar hangi yaşlarda anababalarının onlara kitap okumasından hoşlanır ve gerçekten yararlanırlar<br />
 Her yaşta! Bir anababa ve çocuğun birlikte vakit geçirmelerinin en iyi yollarından biri iyi bir kitabı paylaşmalarıdır.<br />
 Bazı anababalar büyük çocuklara kitap okuma fikrini ihmal ederler. Televizyon, video filmler, video oyunları ve bilgisayarlar hayatımıza girdiğinden beri, çocuklar elektronik olarak o kadar eğlenmektedirler ki artık birbirine kitap okumak (hatta bazen birbiriyle konuşmak bile) unutulan bir konu oldu. Okumanın o kadar çok yararı vardır ki bunları bir1 liste halinde vermek istiyorum:<br />
 • Beraber okumak bir samimiyet duygusu yaratır.<br />
 • Beraber okumak okumanın değerini öğretir.<br />
 • Beraber okumak sözcük dağarcığını arttırır.<br />
 • İyi bir kitabı okumak, iyi değerleri öğretir.<br />
 • Beraber okumak, çocuğun okuma deneyimini zenginleştirir çünkü kendi başına okuyamayacağı kadar zor olan bir kitabı dinleyerek anlayabilir.<br />
 • Beraber okumak, çocukların kendi kendilerine seçemeyecekleri çeşitlilikte bir edebiyatın içine girmelerini sağlar.<br />
 • Okumak, çocukla anababanın çok zengin bir deneyimi paylaşmalarını sağlar - yabancı ülkelere yolculuğu, eski zamanlara ya da geleceğe gitmeyi, zorlukları yenmeyi ve gizemleri çözmeyi sağlar.<br />
 Çocuğunuzla kitapları paylaşırken gerçek bir mutluluk ve sıcaklığı yaşamanızı diliyorum!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARIN YETENEKLERİNİN KAŞİFLERİ OLARAK ANABABALAR</span><br />
 <br />
 Anababalar çocuklarının yeteneklerini nasıl ortaya çıkarabilirler<br />
 Anababalar gerçek bir kâşif olmak zorundadırlar. Çocuklarının yeteneklerinin nerelerde gizli olduğunu bulmak için hayatlarındaki bütün alanları mümkün olduğu kadar araştırmaları gerekir. Kontrol edilebilecek bazı alanlar şunlardır:<br />
 1. Kültür: Çocuğunuzun resim, müzik, edebiyat ve fotoğraf konularını araştırmasını sağlayın. Hayatın bu alanlarındaki kendi ilgilerinizi onlarla paylaşın.<br />
 2. Spor ve atletizm: Çocuğunuzun jimnastik, yüzme, koşma, paten, kayak, tenis, futbol, basketbol veya düşünebileceğiniz herhangi bir spor dalına girmesini sağlayın. Bunlar sadece çocuğun yeteneklerini geliştirmekle kalmayacak, bütün hayatı boyunca zevkle yapabileceği veya profesyonel olarak yürütebileceği özel bir uğraş kazanmasını da sağlayacaktır.<br />
 3. Doğa: Çocukların doğadan ve doğa hakkında öğrenecek çok şeyleri vardır. Ormanda ya da sahilde oturmak ve doğayı dinlemek veya yürüyüş yapmak, çocuğunuza doğanın coşkusunu öğretme fırsatı verecektir. Çocuğunuzun ekoloji, bahçıvanlık veya bir hayvan besleme konusundaki özel ilgisini keşfedebilirsiniz.<br />
 4. Bilim: Çocuklar onlara fizik, kimya, biyoloji ve astronominin güzelliklerini tanıtacak bazı deneyleri evde yapabilirler. Bazı çocuk müzeleri de uygulamalı olarak bilim yapmalarına fırsat verebilir. Evinizde bir nükleer fizikçi, bir laboratuvar teknisyeni, fizikçi, kaya toplayıcısı veya bir meteorolojisi olduğunun farkına varabilirsiniz.<br />
 5. Tarih: Yakınınızdaki müzeler yöresel tarihiniz hakkında birşeyler öğrenme fırsatı verebilir. Eğer ülkenin diğer bölgelerine giderseniz, oradaki tarihi de inceleyebilirsiniz. Belki de çocuğunuzun diğer kültürleri öğrenmeye, eski paralar veya hatıra eşyaları toplamaya olan ilgisini keşfedersiniz.<br />
 6. El becerileri: Çocukların inşa etme, yemek pişirme, bahçe işleri j veya diğer el becerileri gerektiren etkinliklere olan ilgi ve yeteneklerini küçümsemeyin, insanların elleriyle çalışmalarını teşvik eden bir endüstri" gelişmiştir.<br />
 7. Başkalarına hizmet: Çocuğunuzun evsiz ve kimsesizlere yardım etmeye istekli olup olmadığını anlamaya çalışın. Başkalarına yardım etme isteği ileride seçeceği mesleği de belirleyebilir.<br />
 Keşfetmek demek, burada söz edilen her alanda çocuğunuzun bir uzman olmasına çalışmak anlamına gelmektedir. Keşiflerinizin ilkönce yüzeysel olmasını sağlayın. Şöyle bir bakın, çocuğunuzun belli alanlara girmesine ve zevk almasına izin verin. Belki de böyle bir basit keşif sayesinde ömür boyu sürdürülecek bir mesleğe ilk adım atılacaktır. Bu arada, çocuğunuzun ilgi duyduğu en azından bir alanı bulmasına ve; müzik ya da pul koleksiyonculuğu, bisiklet ya da bahçıvanlık, ne olursa olsun, o alanda başarılı olmasına yardımcı olun. Yaptıklarını övün kendisi daha derinlemesine bir çalışmayı sürdürecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖĞRENME ZORLUKLARININ SAPTANMASI</span><br />
 <br />
 Eğer çocukta bir öğrenme zorluğu varsa bunun belirtileri nelerdir<br />
 Bazı durumlarda bunları tanımlamak çok kolaydır. En yaygın eksiklik öğrenme ve dil zorluğudur. Örneğin, tersine dönebilen harfler ve basit bazı kelimelerle ilgili problemleri olur. Öğrenme zorluğu olan bir çocuk için b harfi d´ye benzeyecektir. Bu tarzda bir öğrenme güçlüğüne, çocuğun o harfin doğru şeklini ve sesini defalarca tekrarlayarak ezberlemesi sağlanarak yardımcı olunabilir.<br />
 Ancak, çocukların çoğunda öğrenme zorluğu problemi ve süreci bundan çok daha karmaşıktır. Bazı çocuklar, gözleriyle gördüklerini, beyinlerinin dış tabakasının yorumlayabileceği bir kavrama dönüştürmekte zorlanmaktadırlar. Aynı durum işitme için de geçerlidir; çocuğun" işittiği şeyler, çocuk için anlamlı bir şey olarak yorumlanabileceği beyine gidebilmek için sinirlerden geçemeyebilir. Bu çocukların, kısa vadeli hafızalarıyla ilgili problemleri vardır. Çevrelerinde olanları görme veya işitme ve çok kısa bir süre için bile hatırlama konusunda zorluk çekerler. Geçen hafta ya da geçen yıl olanları hatırlayabilirler fakat birkaç saniye önce olanları hatırlamakta zorlanırlar. Okuma ve yazma ya da matematik ödevlerini hiç sevmezler. Sözcük bilgileri çok azdır ve yeni sözcükleri söylemekte zorlanırlar.<br />
 Öğrenme güçlüğü olarak tanımlanan bazı teknik terimler işitsel ayırt etme güçlüğü, ifade güçlüğü, okuma güçlüğü, matematiksel güçlükler ve benzerleridir. Bunlar bir çocuğun nasıl öğrendiği ile ilgili tanımlayıcı terimlerdir. Bunların hiçbiri sizin çocuğunuzda yetenek eksikliği olduğu anlamını taşımaz. Sadece öğrenmede bazı zorluklar çekeceği anlamına gelirler.<br />
 Öğrenme zorluklarını açıklayan diğer bir sorun da Dikkatini Toplama Eksikliğidir.* (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olarak da bilinir). Böyle bir problemi olan çocuklar genellikle düşüncesiz, unutkan, dağınıktırlar ve dikkatlerini bir seferde birkaç dakikadan daha uzun bir süre bir noktada toplayamazlar. Empati kurma becerileri az olduğu için arkadaşlık kurmakta ve bunları sürdürmekte zorlanırlar. Hiperaktif olanlar, yerlerinde duramayıp devamlı kıpırdandıkları ve çevrelerine fiziksel zararlar verdikleri için onlarla birlikte olmak oldukça zordur. Çocuğun çevresini (özellikle de sınıfta) yoğun ve tutarlı bir disiplin altında tutmak ADD sorunu olan çocuklar üzerinde çok olumlu bir etki yaratabilir. Ayrıca, bu belirtileri ortadan kaldırmaya büyük ölçüde yardımcı olan bazı iyi ilaçlar da vardır.<br />
 *Ç.N: Dikkatini Toplama Eksikliğinin (Attention Deficit Disorder) kısaltılmış hali ADD´dir ve metin içinde bu kısaltma kullanılacaktır.<br />
 Son olarak okuldaki ve öğrenmedeki zorlukların duygusal problemlerle ilgisi olabilir. Duygusal çöküntü veya okul ya da evdeki problemler konusunda aşırı anksiyete çocuğun öğrenmesini azaltabilir ve bu da öğrenme güçlüğü gibi görünebilir.<br />
 Öğrenme ile ilgili problemlerin pek çok nedeni vardır. Nörolojik bazı zayıflıklar doğuştan veya doğum öncesi yaşanan bir durumdan kaynaklanabilir. Kalıtımsal ve aileden gelen bir problem olabilir. Çocuklar kendi başarısızlıklarını veya başkalarının kendilerinden çok ileri gittiğini gördüklerinde cesaretlerini kaybetmektedirler. Sınıfın eğlencesi haline gelerek ya da çeşitli antisosyal davranışlar göstererek bunu telâfi etmeye çalışırlar.<br />
 Bazı özel sınıflar ve özel öğretme teknikleri çocukların bu öğrenme eksikliklerinin üstesinden gelmelerini sağlayabilir. Çocuğunuzun harfleri oluştururken, tahta bloklar ya da bir ip gibi hissedebilecekleri ve dokunabilecekleri nesneler kullanmalarını sağlayın. O bunu yaparken har yüksek sesle tekrarlayın. Çocuğunuzun kafasını meşgul edebilecek yakındaki bazı olayların sorumluluğunu üstlenmeye çalışın ki, o bunların altında ezilmesin. Çocuğunuzun başarılarını övün ve sorumluluk sahibî olması için disipline edin. Siz sabırlı ve sevecen olduğunuz sürece başarılı olmayı öğrenecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUM OKUYAMIYOR</span><br />
 <br />
 Oğlum okuyamıyor. Dört yıldır öğrenme güçlüğü programlarına katıldı ve 5 ayrı okula devam etti. Kafamız çok karışık ve çok kaygılanıyoruz. Bu yıla kadar babasıyla birlikte yaşıyordu ve şimdi benimle ve yeni kocamla birlikte. Birkaç haftaya kadar ona daha çok yardımcı olabilmek ve aramızda daha güçlü bir bağ kurabilmek için yarım gün çalışmaya başlayacağım.<br />
 Bu anne çok haklı bir kaygı duyuyor. Herhalde çocuğu okuması gereken yaşını çoktan geçmiş veya okuması biraz gecikmiş. Okuma güçlüğü programlarına katıldığına göre, pek çok yöntemin denendiğini varsayıyorum. Ama yine de bu annenin oğluyla birlikte zaman geçirme kararı çok güzel.<br />
 Önce, okuldaki öğrenme güçlüğü programı uzmanıyla konuşup, evde çocuğuyla okulda yapılanları tamamlayacak şekilde nasıl çalışabileceği konusunda öneriler almalıdır. Daha sonra da, evde okuma konusunda çalışmalar yapmak üzere sınırlı bir zaman harcamalıdır. Bu çocuk, büyük bir olasılıkla haftada birkaç kere bir ya da iki 30 dakikalık süreden daha fazla okuma çalışması yapamayacaktır. Anne, çocuğun ilgisini çeken bir konuda okumasını sağlamalıdır. Ayrıca onu kütüphaneye götürüp istediği kitabı seçmesine izin vermelidir.<br />
 Ayrıca ona kitap okuyabilir ve böylece çok iyi bir okuyucu olmasa bile çocuğun edebiyatın geniş dünyasını keşfetmesini sağlayabilir. Belki Define Adası veya Robinson Crusoe gibi klasiklerden bir macera kitabının basitleştirilmiş şekli çocuğun hoşuna gidecektir. Belki de uzay maceraları ya da detektif romanları gibi modern bazı hikâyeler daha çok ilgisini çekecektir.<br />
 Bu çocuğun son zamanlarda hayatında çok fazla değişiklik yaşadığını düşünüyorum. Beş kez okul değiştirmiş, bir boşanma yaşamış ve evini değiştirmiş. Biraz durağanlıkla birlikte koşulsuz sevgi ve kabule ihtiyacı var. Yaşamı yerine oturdukça ve anababasıyla sevgi dolu ilişkileri sonucunda özgüveni geliştikçe, okuması da yavaş yavaş ilerleme kaydedecektir. Eğer böyle olmazsa, anne okuldaki uzmanlardan ve belki de doktorundan çocuğunun problemine bir çözüm bulma konusunda yardım istemeye devam etmelidir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SINIFTA KALMA</span><br />
 <br />
 Eğer okuldan çocuklarının bir sınıfı tekrar okuması öneriliyorsa, anababalar ne gibi sorular sormalıdırlar<br />
 Böyle önemli bir konuda karar verirken ele alınması gereken bir dizi soru vereceğim. Bir çocuğun sınıfta bırakılması önemli bir karardır ve anababalar bunu dikkatlice değerlendirmelidirler.<br />
 İlk sorum şu: Yaşı ve bedensel gelişimi şu andaki sınıfındaki çocuklara ve sınıfta bırakılırsa olacağı sınıftaki çocuklara ne kadar uymaktadır Eğer kalırsa katılacağı sınıfta kendini yaşça ve bedenen büyük hissederse, buna içerleyebilir ve isyan eder. Böylece sınıfta bırakılmasının hiçbir yararı olmayabilir.<br />
 İkinci soru: Eğitsel becerilerindeki eksiklik hangi boyutta Eksikliği bütün alanlarda açıkça görülüyor mu, yoksa sadece belli bazı konularda mı (Eğer sadece belli konularda eksikliği varsa, özel ders ilerlemesine yardımcı olabilir.)<br />
 Üçüncü soru: Sosyal becerileri nelerdir Eğer çok olgun bir çocuksa, kendisini küçük çocukların arasında kötü hissedebilir. Pek olgun değilse, kendinden küçüklerle daha iyi hissedebilir ve uyum sağlamasına yardımcı olabilir.<br />
 Dördüncü soru: Diğer seçenekler nelerdir Özel bir sınıf var mı Onun gibi çocuklarla başarıyla çalışan bir öğretmen var mı<br />
 Bu seçenekler çocuğunuz için en iyi olan kararı vermenize yardımcı olabilir. Eğer cevaplarınızdan, "Bu çocuk yeterince olgun değil, bütün alanlardaki bilgilerinin daha sağlamlaştırılması gerekiyor." sonucunu çıkarıyorsanız, çocuğunuzun sınıfı tekrarlamasında yarar vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SINIFTA KALAN BİR ÇOCUĞUN ANABABASI</span><br />
 <br />
 Kızımızın ikinci sınıfı tekrarlaması tavsiye edildi. Biz de bu öneriyi kabul ettik çünkü ağustos doğumlu olduğu için her zaman sınıfın en küçüğü olmuştu. Zaten prematüre doğmuştu ve olgunluk açısından her zaman yaşıtlarından daha geride kalmıştı. Ama sınıf tekrarlama konusunda kendi duygularımızla ilgili sorunlarımız var.<br />
 Böyle bir karar ilgili herkesi biraz üzebilir. Bununla başedebilmeniz için birkaç öneri verebilirim:<br />
 1. Anababalar üzüntülerle yüzleşmek zorundadırlar. Her anababanın çocukları için hayalleri ve idealleri vardır ve bir sınıfın tekrarı bu hayale pek uymaz. Hayalleriniz yıkıldığında (ya da siz öyle olduğuna inandığınızda) üzülürsünüz. Üzüntünüzü yaşayın ve gerçekleri kabul edin. Bu üzüntüyü yaşayıp kabul ettikten sonra, çocuğunuzun da aynı süreçten geçmesine yardımcı olmaya hazır olabilirsiniz.<br />
 2. Çocuğun da üzüntüsünü yaşamasına izin verin. Çocuklar bir sınıfı tekrar etmek zorunda kaldıklarında mutsuz olurlar çünkü yıllar içinde oluşturdukları sosyal ilişkilerini kaybederler.<br />
 3. Sınıfı tekrarlamanın kazançlarını araştırın. Eğitimdeki temelinin sağlamlaştırılmasının, okul hayatının geri kalanına ne kadar yardımcı olacağını görmesine yardımcı olun. Olumlu bir tutum içinde olun ve bu çocuğunuzun da olumlu yaklaşmasını sağlayacaktır. Okulla işbirliği yapın ve bir sonraki seneyi çocuğunuzun okuldaki en iyi yılı haline getirin. Düş kırıklıklarıyla yüzleşmek, onların üstesinden gelmek ve ilerlemek; bir sınıfın tekrarlanması gibi bir durumda bile sizin ve çocuğunuzun öğrenebileceği şeylerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YARATICILIK</span><br />
 <br />
 Bazı insanlar daha yaratıcı olarak mı doğarlar Yoksa bu geliştirilebilecek bir özellik midir<br />
 Çocuğunuz bir Beethoven ya da Michelangelo olmayacaktır ama hangi mesleği seçerse seçsin, yaratıcı düşünmeyi öğrenmesi iyi olacaktır. Bence her insan yaratıcıdır. Ama her insanın doğuştan farklı bir potansiyeli ve bu yaratıcılığı ifade edeceği farklı bir alan vardır. Bazı çocuklar yaratıcılık konusunda daha özellikli doğabilir veya belli bir özellik göstermesini sağlayan bir kalıtsal faktör olabilir. Ama heyecanlı ana babalar çocuklarına yaratıcı düşünmenin heyecanını öğretebilirler.<br />
 Çocuğunuzun ilgi ve beceri alanlarını saptayın. Onu heyecanlandıran şey nedir Daha çok yaratıcılık anababanın çocuğu yüreklendirmesine ve ilgi alanlarının gelişmesi için imkânların sağlanmasına bağlıdır. Çocuğun yarattığı her şey farkedilmeyi ve övülmeyi hakeder.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MÜZİK DERSLERİ</span><br />
 <br />
 Çocuğuna müzik dersleri aldırmak isteyen anababaların gözönünde bulundurması gereken bazı faktörleri tartışabilir misiniz<br />
 Son yıllarda yapılan araştırmalar, müzik derslerinin çocukların özellikle fen ve matematik alanlarındaki başarılarını artırmaya yardımcı olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle, medyada da çocuğun öğrenmesini geliştirme yollarından biri olarak müzik dersleri üzerinde durulmaktadır.<br />
 Doğal olarak anababalar çocuklarının hayatlarını en iyi ve en dolu şekilde geçirmelerini isterler ve bazı anne ve babalar için bu, ders demektir. Bence anababaların ilkönce düşünmeleri gereken nokta, böyle bir öğrenmenin güzelliklerinin yanı sıra zorluklarına da katlanmaya istekli olup olmadıklarıdır.<br />
 Böyle bir özel beceriyi kazanırken çocukların geçtiği üç aşama vardır, ilk aşama yeni bir imkânın yarattığı heyecandır. Tuşlara dokunmak ve o küçük komik notaların ne anlama geldiklerini öğrenmek ilginç olabilir. Bu çok kısa sürebilir ve ikinci aşama can sıkıntısı ve pratik yapmanın tekdüzeliğine direnme dönemidir. Eğer çocuk bu zor aşamayı atlatabilirse, artık uzmanlaşmanın heyecanını tadabilir. Bu süreç içinde, çocuklar eğer umdukları kadar hızlı bir ilerleme kaydettiklerini göremezlerse çok ciddi olarak cesaretlerini kaybederler. Böyle bir durumu sizin çocuğunuz da yaşayabilir.<br />
 Çocuğunuzu müzik derslerine yazdırmayı düşünürken, önce çocuğunuzun doğal yeteneklerini değerlendirin. Bence bütün çocuklar müzik öğrenmeli ve değerini de anlamalıdır çünkü müzik evrensel bir dildir. Eğer çocuğunuz derslere başladıysa, katılıktan ve olumsuzluktan kaçının. Eğer çocuğunuz, ilk balayı dönemini geçirdiyse, direnme aşmasında bu işi bırakmasına izin vermeyin. Bir plan yapın (çocuğunuzun işbirliği ve öğretmenin tavsiyeleri ile):<br />
 1. Pratik yapma süresini tahammül edilecek kadar kısa tutun.<br />
 2. Dersin öğrenilebilmesine yeterli olacak sıklıkta pratik yapmasını sağlayın. Dersten bir saat önce birkaç saat sıkı bir çalışma yapmaktansa, haftada 6 gün 15er dakikalık tekrarlamalar çok daha iyidir.<br />
 3. Müzik aletini, pratik yapma sıkıntısı çekmeden sadece eğlence için çalabileceği zamanlar ayarlayın.<br />
 4. Kendiniz de müzik aletini çalmaya uğraşın. Çocuğunuzun size bir şey öğretmeye çalışması onun ilgisini çekebilir ve uzmanlığa ulaşmak için gerekli gerçek çabayı göstermesini sağlayabilir.<br />
 5. Öğretmene pratik yapmanın eğlenceli yollarını sorun. Örneğin, çocuklar "balık avlamaya gidip" (bir çubuk, ip ve mıknatısla), çalmaları gereken şarkıların isimlerini (köşelerinden ataçla tutturulmuş kağıtları) balıklar gibi yakalayabilirler veya bir arkadaşlarıyla birlikte pratik yapabilirler. Çalışmaları eğlenceli hale getirmenin pek çok yolu vardır.<br />
 6. Eğer çocuğunuz, öğretmeni ve siz, ilgi eksikliğinden dolayı çok yavaş bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorsanız ve çocuğunuz da istiyorsa bırakmasına izin verin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EV OKULU</span><br />
 Çocuğunuzu okula göndermektense, evde öğretim vermenin olumlu ve olumsuz yanlan nelerdir<br />
 Son yıllarda anababaları belli bir programı izleyerek evde öğretim yapmaya teşvik eden bir ev-okulu akımı vardır. Bu seçenek okullarla ilgili bazı sıkıntıları olan anababalara oldukça cazip görünmektedir. Örneğin, çok kalabalık sınıflar, özel çocuklar için özel bazı programların eksikliği, yaşıtların olası olumsuz etkileri, kötü alışkanlıkların kazanılması ve bazı dini kaygılar.<br />
 Okullarla ilgili bu kaygılara katılıyorum ama evde öğretimi seçen kişilerin gerekli donanıma sahip olmadıkları endişesini de taşıyorum. Tanıdıklarımın sadece % 5´inin evdeki öğrenimi sağlayabilecek niteliklere sahip olduklarını düşünüyorum.<br />
 Böyle bir programın gerektirdiği devamlı etkileşimi anababaların çoğu sağlayamaz, iki yönlü bir rolü üstlenmek zorunda kalırlar. Ana-babalıktan öğretmenliğe ve tekrar anababalığa geçmek hem onlar, hem de çocuklar için çok zor olacaktır. Sürekli denetim sağlamak ve aynı zamanda çocukla hoş vakit geçirip, gevşemek ve birlikte oyun oynamak bazıları için imkânsız olmasa bile, çok zordur. Dahası, bazı anababalar çocukların kazanması gereken materyallerle başedecek eğitim düzeyinde değildir. Fen ve matematik konusunda çok az bilgisi olan anababalar, üst sınıflarda bu konuları çocuklarına öğretmekte çok zorlanabilirler.<br />
 Ev-okulu genellikle ilköğretim yıllarında uygulanmakta ve daha ileriki yıllarda çocuklar okula gitmektedirler, ilköğretim yıllarında, çocuklar anababaların etkisine çok açıktırlar ve çevrelerindeki kültürel değerleri anababaların bakış açısından almaya hazırdırlar. Ama ortaokulda, çocuklar yaşıtlarından daha çok etkilenirler ve ev-okulundan ortaokula geçmek çocuğun bu döneminde oldukça sarsıcı olabilir.<br />
 Bu nedenle, ev okulunun bazı olumlu yanlan olmasına rağmen üzerinde iyice düşünülmeden uygulanmamalıdır. Siz de çocuğunuzda bunu deneyip denemeyeceğinize karar vermelisiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULDAKİ PROBLEMLER</span><br />
 <br />
 Her çocuğun okulda istendiğini ve sevildiğini hissetmek ihtiyacında olduğunu biliyoruz. Oğlumuzun bu konuda bir problemi var. Sınıf arkadaşlarının kendisini farketmesi için başını sürekli derde sokuyor. Eğer bir başka çocuk ona vurursa, o da dönüp aynısını yapıyor. Başı genellikle dertte. Bazı arkadaşları var ama okula karşı tutumu çok kötü ve gittikçe de kötüleşiyor.<br />
 Bu çocuk kendini güvensiz hissediyor gibi gözüküyor ve yardıma ihtiyaçtı var. Her insanın ilgiye ihtiyacı olması çok normaldir ve bu evrenseldir.Çocuklar olumlu ve mutlu bir ilgiyi tercih ederler fakat bunu yeterli miktarda alamazlarsa, bazen de olumsuz yollara başvurarak farkedilmeye çalışırlar. Çok fazla taşınmış olan çocuklar bazen böyle bir tutum içine girerler. Sürekli olarak arkadaşlarını ve tanıdık yerleri kaybetmenin sıkıntısını yaşıyor olabilirler.Bunun dışında, anne ya da babanın yokluğu güvensizlik yaratabilir. Kızların da, erkeklerin de hayatlarında her ikisinin de olması gerekir, işteki sorumlulukları, sağlık problemleri veya fiziksel ya da duygusal mesafeler nedeniyle çocuk anababasından her ikisine de erişemiyorsa, kendini değerli hissetme mücadelesi verecektir.<br />
 Çocuğunuza okulda arkadaşlarıyla geçinemiyor diye acımaktan geçin. Onu, yanlış davranışlarının sonuçlarından kurtarmayı reddedin.Çünkü er ya da geç arkadaşları ve öğretmenleri daha düşünceli ve saygılı davranması gerektiğini öğrenmesine yardımcı olacaklardır.Çocuğunuzun erdem, ilgi ve becerilerini bulun, onları geliştirip teşvik edin ve çocuğunuzun kendisiyle gurur duymasına yardımcı olun.<br />
 Çocuğunuzun hiperaktif olup olmadığını da kontrol edebilirsiniz. Bu tür problemler yaşayan çocukların çoğunda Dikkatini Toplama Eksikliği (ADD) olduğuna tanık olmuşumdur. Düşüncesizce davranırlar ve diğerlerine karşı duyarsızdırlar. Bazen sınıftaki güçlüklerini sınıf dışında problem yaratarak kapatmaya çalışırlar. Eğer böyle bir durumdan şüpheleniyorsanız, bir çocuk doktoruna ve psikiyatriste danışın. Disiplin yöntemleri ve ilaçlar çok yardımcı olabilir. 124<br />
 Bu arada, çocuğunuza evde sosyal beceriler kazandırın. Sırasını beklemeyi, şaka kaldırmayı ve çatışmaları şiddete başvurmadan çözmeyi öğrenmesine yardımcı olun ve iyi olduğu zamanlarda onu övün.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUYGUSAL GELİŞİM<br />
 EV ORTAMI</span><br />
 <br />
 Çocukların büyümesi ve gelişimi için ideal bir ev ortamını tanımlamanız gerekseydi, hangi faktörler en önemli olurdu<br />
 Ne kadar harika bir soru! İşte tavsiye ettiklerim:<br />
 1. Evliliğinizle ilgilenin. Birbirlerine saygı duyan ve seven ana-babaya sahip olmak çocukların hayatlarındaki en önemli ve olumlu faktördür. Anababalar, çocuklarınızın önünde birbirinize saygıyla yaklaştığınızdan emin olun. Sevgi çok güzeldir, ama açıkça, tutarlılıkla ve dürüstçe ifade edilmedikçe bir yararı yoktur.<br />
 2. Onu koşulsuz olarak ve sevgiyle kabul edin. Güvenli bir aile hayatının en temel faktörlerinden bir diğeri de her çocuğu kendisi olarak kabul etmektir. Destek, yüreklendirme ve işbirliği yaratabilmek için, onaylama ya da kınamalarınızı olumlu bir yaklaşımla yapmalısınız.<br />
 3. Uygun bir eğitim ve disiplin sunun. Bu, çocukların kendi kendilerinin farkında olmaları, diğer insanlarla başarıyla etkileşim kurmaları ve başkalarına şefkat duymayı öğrenmeleri için gereklidir.<br />
 4. Hoş ve eğlenceli bir atmosfer yaratın. Evinizden kahkahayı eksik etmeyin. Ama kahkahalarınızın başkalarıyla alay etme şeklinde olmamasına dikkat edin.<br />
 5. Geniş ailenizle ilgilenin. Çocukluğumun en güven verici şeylerinden biri geniş ailemizdi. Büyükannem, ben lise yıllarımdayken sessizce ölünceye kadar bizimle birlikte yaşadı. Onun varlığının hayatımda çok büyük etkisi vardı. Bizi çevreleyen amca-dayı, teyze-hala ve kuzenler hastalık ve duygusal problem anlarında hep yanımızdaydılar. Çocuğunuza geniş ailenin bugünün hareketli toplumuna bir düzen getirdiğini öğretin. Telefon konuşmaları, mektuplar ve ziyaretler de çocuğunuza geniş ailenin bir parçası olduğunu hissettirecektir. Geniş aile ona kendisinden daha büyük bir şeye ait olmanın güvenlik duygusunu verecektir.<br />
 Ancak, bütün geniş ailelerin olumlu etkisi olmayabilir. Bazı aile üyeleri olumsuz, gereğinden fazla eleştirel, yargılayan veya istismar eden ya da alkolik kişiler olabilirler. Eğer durum böyle ise, çocuklar bu kişilerle sık sık birlikte olmanın yararını göremeyeceklerdir. Onun yerine, çocuklarınıza bu kişileri sevmeyi, onlardaki iyi yönleri görmeyi ve aynı hatalara düşmemek için onların yanlışlarının farkında olmayı öğretebilirsiniz.<br />
 6. Her zaman misafirperver olun.Evinizi çocuklarınızın arkadaşlarının her zaman hoş karşılandığı bir yer olmasını sağlayın. Bu onların sağlıklı birer yetişkin olmalarına bir basamak oluşturur ve büyüdüklerinde bile gelmek isteyecekleri bir sığınak olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARINIZI KUCAKLAMAK</span><br />
 <br />
 Çocukların, anababalann kucaklamasına ve sarılmasına artık ihtiyaç duymadıktan belli bir yaş var mıdır<br />
 Yetiştkinler de dahil herkesin kucaklanmaya ve dokunmaya ihtiyacı vardır, bu nedenle de çocukların böyle bir yaşa hiçbir zaman gelmediklerini düşünüyorum. Ama, artık okşanmaya ihtiyaçları kalmadığına ana-babalarını inandırdıkları dönemlerden geçtikleri de doğrudur. Ancak kendi kimliklerini ortaya koymakta çok zorlandıkları böyle dönemlerde bile, dokunulmaya ihtiyaç duyarlar. Sadece onu daha özel yerlerde ve değişik şekillerde isterler. Çocukların okşanmaya veya dokunulmaya en müsait oldukları saati bulun. Bu, genellikle yatma zamanıdır. Her çocuğunuza zaman ayırın. Değişik dokunuşlar deneyebilirsiniz - sırt ovma, baş kaşıma, alnını okşama veya bazen ufak bir gıdıklama olabilir. Yatağın yanına oturun, bir süre konuşun, ona bir şekilde dokunun ve yanından aynlmadan bir öpücük verin.<br />
 Bir çocuk dokunulmayı reddediyorsa bunun büyümenin normal bir parçası olduğunu anlamalıyız. Bunu kişisel bir reddetme olarak algılamayın. Sabırlı ve anlayışlı olduğunuz ve duygusal olarak onun ulaşabileceği bir yerlerde bulunduğunuz sürece, sıcaklık ve sarılmalar gidip gelecektir. Ama güven duygusu her zaman orada olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MAHREMİYET</span><br />
 <br />
 Çocuklarının mahremiyeti konusunda anababalara ne gibi önerileriniz olabilir<br />
 Anababalann, çocuklarının mahremiyet ihtiyacını ve yaşla nasıl değiştiğini anlayabilmelerine yardımcı olacak üç önemli faktör vardır. Birincisi çocuğun yaşıdır, ikincisi çocuğun kişiliği ve üçüncüsü ise o andaki genel ruh hali veya koşullardır.<br />
 Yaş. Altı-yedi yaşlarından önce çocukların mahremiyet ihtiyacı çok ender görülür. Üç-dört yaşlarına kadar, çocuklar her zaman bir yetişkinin görüş veya duyuş alanı içinde olma ihtiyacındadırlar. Ancak altı ya da yedi yaşlarından sonra, çocuk bağımsız bir birey olabilmek için biraz yalnız zaman geçirmeye ihtiyaç duymaya başlar. On-on bir yaşlarında, çocuğun bu ihtiyacı önemli ölçüde artar ve ergenlik yılları boyunca artmaya devam eder.<br />
 Kişilik. Bazı çocuklar çok dışadönüktürler ve çok az mahremiyete ihtiyaç duyarlar veya bunu gerçekten isterler. Öte yandan, içedönük bir çocuk yalnız başına zaman geçirmekten zevk alır ve buna ihtiyaç duyar.<br />
 Ruh hali ve koşullar. Mahremiyet ihtiyacı bazen doğrudan o andaki koşullar ve çocuğun ruh haline bağlıdır. Bazı çocuklar, kırıldıkları ve öfkeli oldukları zamanlarda, anababaların ilgisine, kucaklamasına ve rahatlatmasına ihtiyaç duyarlar. Bazılarının ise, biraz "mekân"a ihtiyacı vardır. Biraz sakinleşmeye ve duygularını tanımlamak için zamana gereksinim duyarlar. Anababalarının yaratıcılığını ve duyarlılığını isterler. Çocuğun öfkesinin veya incinmiş duygularının üzerinde düşünmesi için zamana ihtiyaç duymasını anlamak ve saygı göstermek çok önemlidir. Daha sonra, çocuğunuzun odasına gidip kapısını tıklatabilirsiniz ve biraz okşamaya veya konuşmaya hazır olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Eğer hâlâ değilse, belli aralıklarla odasına gidip hazır olup olmadığını kontrol edin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AŞIRI KORUMACILIK</span><br />
 <br />
 Anababalar çocuklarını aşın korumaktan nasıl uzak durabilirler<br />
 Yakın bir zamanda üçüncü sınıfa giden bir kız çocuğuyla çalışmam vardı. Yürürken bebek gibi adımlar atıyordu. Bebek gibi bir sesle konuşuyordu ve küçük bir çocuğun kelimelerini kullanıyordu. Çok parlak bir çocuk olmasına rağmen, diğer çocuklara uyum gösteremiyor ve onların hareketli oyunlarına katılmaya korkuyordu. Güvensiz ve devamlı| ağlayan mutsuz bir çocuktu. Bu çocuğun okuldaki sıkıntılarının nedenlerini irdeledikçe, annesinin kızının bebekliğinden çok zevk aldığını ve farkında olmadan onun devamlı küçük kalmasını sağladığını ve aşırı koruyarak, kendisi daha uzun bir süre bir bebeğe sahip olurken, kızına J da ciddi bir problem yarattığını anladık.<br />
 Aşın korumacı olduğunuzu düşünüyorsanız, yararlanabileceğiniz bazı öneriler:<br />
 • çocuğunuzun güçlü olduğu noktaları farkedin ve onları kullanmasına yardımcı olun<br />
 • kendi anababalık becerilerinize güvenin<br />
 • amacınızın çocuğunuzun bağımsızlığa ulaşmasında yol gösterici olmak olduğunu anlayın<br />
 • dikkatli sorular sorarak, çocuğunuzun iyi kararlar almasına ve onları uygulamasına yardımcı olun<br />
 • ona inandığınızı bilmesini sağlayın<br />
 • olumlu bir tutum içinde olun<br />
 Karşılaştığım aşırı korumacı anababalar genellikle ya kendileri de aşırı korumacı anababalar tarafından büyütülmüş ya da diğer aşırı uçta olup aşırı ihmal edilmiş olan kişilerdi. Diğer bazı durumlarda, ciddi bir hastalık veya kaza, anababanın böyle bir problemin tekrarını engelleme çabasıyla aşırı korumacı olmasına yol açmaktadır. Neden ne olursa olsun, aşırı korumacı olmadan da çocuğunu koruyan bir anababa olabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARIN HAFIZA BANKALARI</span><br />
 <br />
 Psikoloji okuyan bir arkadaşım çocukların, o bilgiyi hemen anlamasalar ya da kullanmasalar bile, gördükleri ve duydukları her şeyi kaydettiğini söyledi. Bu beni çok rahatsız etti çünkü eşim de ben de öfkeli olduğumuzda kızlarımıza bağırıyoruz. Bunun nasıl bir etkisi vardır ve bunu nasıl telâfi edebiliriz<br />
 Çocuklar gerçekten de iyi veya-kötü deneyimlerini kaydederler. Ama özellikle de, mutlu veya acı veren duygusal olayları hatırlamaya daha eğilimlidirler. Ancak, öfkeli olmak ve bağırmak pek çok anababanın yaptığı bir şey, bu nedenle de sizi bu konuda ağır bir suçluluk duygusuna sokmak istemiyorum. Eğer öfkeniz çocuklarınızın problemlerini düzeltmeye yönelmiş ve sevginin oluşturduğu bir öfke ise, çok fazla endişelenmenize gerek yoktur. Çocuklarınızın geçmişleriyle ilgili olarak neler hissettikleri konusunda kaygılarınız varsa, onlara sorun. Size hemen cevap vereceklerdir.<br />
 Ancak, çocuklarınızı yoğun bir öfke duygusu yaşamadan düzeltmeyi öğrenmeniz çok önemlidir. Aşırı öfke zamanla korku ve daha sonra da isyan yaratır. Kendinize bir "mola" vermeyi öğrenin. Belli bir durumda çocuğunuzun öğrenmesi gereken ders her ne ise onun üzerinde biraz düşünün. Onu en etkili bir şekilde nasıl öğretebileceğinizi (örneğin, sakin, kararlı bir şekilde sonuçları ve yeri sınırlayarak) değerlendirin ve sonra da planınızı uygulamaya koyun.<br />
 Çok değerli bir sanat eserinde her zaman zıtlıklar vardır. Karanlık ve aydınlık, parlak ve soluk renkler o resmi gerçekten güzel yapar. Çocuklarınızın hayatına şekil verirken siz de bir eser yaratıyorsunuz. Hayatlarınızı dengeleyebilmek ve onlara gerçek kavramları öğretebilmek için mutsuzluk, öfke, mutluluk ve barış beraber olacaktır. Çocuklarınızla zaman zaman konuşmak, geçmişi gözden geçirmenize yardımcı olabilir. Küçüklüklerine ait bazı olayları hatırlatın - belki de tümüyle unuttukları zamanları. Bu hikâyeleri anlatarak ve nedenlerini açıklayarak, onlara geçmişlerini yorumlama fırsatı vermiş olursunuz. Böylece, disiplini oluşturanın sevgi olduğunu anlarlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SEVGİYİ ÖĞRETMEK</span><br />
 <br />
 Anababanın sunduğu temel bakım ve beslenmenin dışında, çocuk sevgiyi nasıl öğrenebilir<br />
 Sevgi, seven anababalar tarafından öğretilir - birbirlerini, kendilerini ve bebeklerini seven anababalar. bebeğin varlığı ile oluşan sıcak canlılık sevginin varlığıdır. Sevgi sadece yaşanmaz, öğretilir de ve anababalar sevginin öğretilmesi gereğini anlamalıdırlar. Çocuğun ihtiyaçlarının karşılanması için sunulan sevecen bakım, çocuğun hayatında sevginin canlı tutulmasında çok önemli bir yer tutar. Sevgi, sert, öfkeli ve yüksek bir ses yerine, yumuşak ve sevecen bir ses tonu kullanılarak öğretilir. Sevgi, bir çocuğu aşağılamak, ders vermek veya küçük düşürmek yerine, onu sevecen ve olumlu sözcükler kullanarak yüreklendirerek öğretilir. Çocuk onu, sizin gözlerinizde görecek, sesinizde duyacak, dokunuşunuzda hissedecek ve tüm ilginizde farkına varacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KABUSLARIN NEDENİ</span><br />
 <br />
 Dört buçuk yaşındaki torunum gece kâbuslar görüyor. Eskisi kadar çok olmamakla birlikte, gündüzleri de sık sık ağlıyor.<br />
 Çocukların kâbusları sadece çocuk için değil, anababa için de çok rahatsız edicidir. Çocuklar ve anababalar uykularını alamadıkları zaman, yorgunluğun aile içinde büyük bir strese neden olduğuna tanık olmuşumdur. Aslında, pek çok durumda kâbusların da nedeni aşırı strestir. Bazen de beklentilerin çok yüksek olmasından kaynaklanır (okulda yüksek notlar almaya çalışan çocukların kâbuslar gördüklerini biliyorum). Çok sert cezalar veya çok büyük bir öfkeyle öngörülen sonuçlar çocuğun hayatında bazı problemler yaratabilir ve kötü rüyalar olarak ortaya çıkabilir. Yaşıtlarla olan ilişkilerdeki gerginlikler veya çocuğun kendi algılamaları sonucunda oluşan stres de kâbuslara neden olabilir.<br />
 Bunların yanı sıra, beli bazı fiziksel durumların yanı sıra hastalıklar da kâbuslara yol açar. Burundaki allerji veya astım nedeniyle nefes zorluğu çeken çocukların uykuları da huzursuz olur. Anababaların veya öğretmenlerin tutarsız davranışları çocukta kaygı ve sinir bozukluğuna neden olur ve çocuk bunları kâbuslarda görür.<br />
 Madalyonun öbür yüzünde ise şu vardır: Aşırı özgürlükler kaygı yaratır. Pek çok okul öncesi çocuk, yakın çevrelerinde özgürce dolaşabilirler. Ayrıca duygusal olarak da çok özgür bırakılmışlardır ve aile içinde çok az yakınlık vardır. Kendilerini geceleri kâbuslar görmeyecek kadar güvende hissedebilmeleri için, çocukların, duygusal samimiyet ve sıcaklığın yanı sıra, büyük miktarlarda okşanmaya ve fiziksel yakınlığa ihtiyaçları vardır. Çocuğunuzun özgürlüğü ile denetimini dengelemek çok önemlidir.<br />
 Çocukların duydukları veya gördükleri korkutucu deneyimler de kâbuslara neden olabilir. Akşam yemeğinde tartışılan bir haber veya televizyon programları çocuğun küçük kafasında korkutucu bir iz bırakabilir.<br />
 Tabii ki kâbuslar da her zaman kötü değildirler. Bazı rüyalar çocukların korkularından kurtulmalarına yardımcı olabilir ama bu rüyalar çocuğu korkutmaya başlarsa bir kısır döngü içine girilebilir. Bazı çocuklar süreklilik gösteren kâbusların korkusundan yatağa gitmek istemezler.<br />
 Nedenleri anlaşıldıktan sonra, kâbusların tedavisi oldukça kolaydır. Sadece, çocuğunuzun hayatındaki stresi azaltın. Özgürlüklerle beklentiler arasındaki o ince dengeyi sağlayın ve önemli bir faktör olduğunu düşünüyorsanız, cezalarınızın şiddetini düşürün. Oyun arkadaşlarının anababaları ile ya da size bilgi verebilecek herkesle konuşarak, onu korkutacak veya hayal kırıklığına uğratacak bir şey olup olmadığını öğrenin.<br />
 Bol bol koşulsuz sevgi verin. Çocukla daha fazla vakit geçirin, özellikle de akşamları hikâyeler okuyun, kucaklayın ve oyunlar oynayın. Böylece çocuğunuzun kendini güvende hissederek ve mutlulukla yatağa gitmesini sağlayın. Bir gece lâmbasını açık bırakmanızı ve gece korkunç bir görüntü alabilecek resimleri ya da gölge oluşturabilecek nesneleri odadan çıkarmanızı öneririm. Onu bir koruma duygusuyla sarın, onu şımartmazsınız. Ona mutlulukla büyümesi için ihtiyacı olan güven duygusunu vermiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLUKTA YAŞANAN ZNT</span><br />
 <br />
 Birisi üç buçuk, diğeri ise 18 aylık olan iki oğlumuz var. Bir süre önce dünyaya gelen bebeğimiz ölü doğdu. Büyük oğlumuz bebek konusunda gerçekten çok heyecanlanmıştı. Bebeğin karındaki hareketlerini ve kalp atışlarını hissediyordu. Bebeğin kaybı onda çok olumsuz etkiler yarattı. Altını ıslatmaya, uykusu ve yemekleri çok azalmaya ve beklenmedik tepkiler ve isyankâr davranışlar göstermeye başladı.<br />
 Bu ailede tam bir kriz durumu olmuş. Ölüm, geride kalanlarda yarattığı çaresizlik ve mutsuzlukla birlikte gelen en büyük kayıptır. Yetişkinler için ölümle başetmek çok zordur ve çocuklar için daha da zor olabilir. Eli-sabeth Kübler-Ross´un ve diğerlerinin tanımladığı gibi üzüntünün çeşitli aşamaları vardır. Önce, gerçekleşmiş olan olayın inkârı vardır. Daha sonra, kaybetme duygusu ve bu kayıptan dolayı öfke gelir. Bu durumu, üzüntüyle birlikte gelen mutsuzluk, acı, korku ve suçluluk duyguları izler. Zamanla da, iyileşme olur!<br />
 Aile bireylerinden birinin ölümünü yaşayan bir çocuk korku duygusunu da yaşar - büyüklerin ve kendisinin üzüntüsünün korkusunu; kendi yaptığı bir yaramazlığın cezasının bu ölüm olabileceği korkusunu; bir çocuk ölebiliyorsa kendisinin de ölebileceği korkusunu yaşar. Çocuk kesinlikle öfke duyacaktır ve öfkesi acısını ve korkusunu bastıracaktır. Aşağıdaki aşamaları bir çocuğun üzüntüsüyle başedebilmesine yardımcı olmak amacıyla kulanabilirsiniz:<br />
 Önce, mümkün olduğu kadar açıklama yapın. Çocuğun, bu ölümün kendi suçu olmadığını anlamasına yardımcı olun. Ölümü normal gibi göstermenize gerek yoktur çünkü bu aşamada çocuk buna inanmayacaktır ve öyle hissetmeyecektir.<br />
 İkinci olarak, dürüst olun. Bu aşamada, hem çocuğun duyguları, hem de kendinizinkilerle ilgili tüm cevaplara sahip olmadığınızı itiraf edin.<br />
 Üçüncü olarak, endişelerini gidermeye çalışın. Çocuğunuzun, geri dönüşler gösteren veya olumsuz olan davranışları olsa bile, onu sevdiğinizden ve kabul ettiğinizden emin olmasını sağlayın. Onu şımartın ve sık sık onunla birlikte olarak onu rahatlatın.<br />
 Dördüncü olarak, kendisini uygun bir şekilde duygusal olarak ifade etmesi için onu yüreklendirin. Korku, öfke ve suçluluk duygularını mümkün olursa kelimelere dökmesine veya bir yastığı yumruklayarak ya da ağlayarak ifade etmesine yardım edin. Onunla birlikte ağlayın ve onu rahatlatın.<br />
 Ve evet, çocuğunuzun ziyaretlere ve/veya cenazeye katılmasını sağlayın. Cenazede bulunmak üzüntüyü ifade etmenin bir yoludur. Orada olup ölen insanın nerede olduğunu görmek üzüntülü dönemin daha somut bir şekilde sona erdirilmesini sağlar.<br />
 Üzüntü ve kayıplar hayatın gerçekleridir. Siz de, çocuğunuz da bununla başetmeyi ve onu beraberce aşmayı öğrenmelisiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABA VE ÇOCUK ARASINDAKİ FARKLILIKLAR</span><br />
 <br />
 Anababa ve çocuk arasındaki kişilik farklılıklarından ne gibi aile problemleri oluşabilir<br />
 Pek çok problem gelişebilir. New York´lu bir çocuk doktoru yıllar önce anababaları ve doğumlarından itibaren çocukları incelemeye başlamıştı. Yıllar boyunca pek çok kişiyi izledi ve bulguları üzerinde düşünmeye değer nitelikte. Örneğin, sakinliği, huzur ve sessizliği seven bir annenin her konuda enerjik bir çocuğu vardı ve annenin doğduğu andan itibaren bu çocukla problemleri olmuştu. Hayatları boyunca süren ve etkileri ciddi boyutlara ulaşan kırgınlıklar oluşmaya başlamıştı. Diğer yandan, son derece enerjik ve hareketli bir annenin sakin ve içedönük bir çocuğu olabilirdi. Bu anne böyle bir çocukla sabırsız ve sıkıntılı olabilir ve ailede uyumsuzluklara neden olacak farklılıklar ve kırgınlıklar yaratmaya başlayabilir.<br />
 Anababalar genellikle bebeklerini kucaklamak ve okşamak isterler ama bazı bebekler bundan hoşlanmazlar. Kıpırdanıp sertleşirler ve annelerinin kollarında rahatlayıp doğru düzgün oturmazlar. Böyle bir durum kırgınlık yaratabilir. Anne kendisinin bir eksikliği olduğunu ya da bebeğin onu sevmediğini düşünmeye başlar. Farkında olmadan, düşmanlıklar ve güç mücadeleleri başlayabilir ve bu da anne ve çocuk arasında daha sonraları ciddi problemlerin oluşmasına neden olabilir. Tanıdığım bir anne, annelik yıllarını kandırılmışlık duygusu içinde geçirmişti çünkü rüyalarındaki uysal bebeğe sahip olamamıştı!<br />
 Aile olarak uyum içinde yaşayabilmek için bazı basit kurallar: Çocuğunuza karşı olumsuz duygularınızı tanımlayın. Kime benziyor veya sizin için problem yaratan ne yapıyor Size hatırlattığı insanla barışık olmaya çalışın (ya da eski eşinizi hatırlatıyorsa, öfkenizi ve üzüntünüzü yenmeye çalışın) ve bu özelliklerin çocuğunuza sunulmuş bir ödül olduğuna inanmaya çalışın.<br />
 Daha sonra, onu olduğu gibi kabul etmeyi ve sevmeyi öğrenin. En iyi şekilde kabul edebileceği ve ihtiyacı olan ilgi ve sevgiyi çocuğunuza koşulsuz olarak verin. Onu kabullendikçe, onun değeri ve başarıları ile ilgili umutlar oluşmaya başlayacaktır. Çocuğunuzun geliştiğini ve hem sizin, hem de onun beraberce büyüdüğünüzü göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KABULLENME VEYA UMUT ETME</span><br />
 <br />
 Anababaların çocuklarıyla ilgili hayalleri ve beklentileri olması iyi değil midir<br />
 Bilinçli veya bilinçsiz olarak, anababa olarak hepimizin çocuklarımızla ilgili hayalleri vardır. Bu umut ve rüyaların bir kısmı kendimizin büyürken kaçırdığı fırsatlarla ilgilidir. Ya da kendimizin geçmişte yaşadığı heyecanlı ve mutlu anları onların da yaşamasını isteriz. Kaynağı ne olursa olsun, hayallerimizin çocuklarımız için tahammül edilemez bir sıkıntı haline gelmemesine dikkat etmeliyiz, çünkü bunun sonucunda ciddi problemler ortaya çıkabilir.<br />
 Bir futbol sahasına çıktıklarında ezilip gidecek kadar küçük olan oğullarının güçlü adaleli bir futbol oyuncusu olmasını isteyen babalar tanıyorum.<br />
 Bu nedenle anababalar imkânsız düşlerin sonunda yaşayabilecekleri hayal kırıklıklarını, gerçekçi olarak ve çocuğun özelliklerine ve ilgilerine uygun düşler oluşturarak önleyebilirler. Her çocuğun kendine özgü bazı özellikleri vardır ve anababanın düşü bu eşi olmayan özelliklerin ve bireysel becerilerin keşfedilmesine yardımcı olmak ve çocuğun sahip olduklarına değer vermek olmalıdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AİLEDEKİ TRAVMALAR VE ANABABA ZİYARETLERİ</span><br />
 <br />
 Bebeklerine baktığım ailede yakın bir zamanda bir boşanma yaşandı. Biri iki yaşında, diğeri dört yaşında iki çocukları var ama ben büyük olanla ilgili olarak yazıyorum. Annesiyle ilgili olarak devamlı kâbuslar görüyor. Anne küçükken onu çok dövüyordu. Şimdi çocuklar ayda bir saat annelerini ziyaret ediyorlar, ama dört yaşındaki onu görmek istemiyor. Oraya gidince tekmeleme ve çığlıklar atarak yumruklama davranışları gösteriyor ve hem ziyaretten önce, hem de sonra başedilmesi zor bir çocuk oluyor.<br />
 Çocuk istismarındaki yaygınlık nedeniyle, ailelerin pek çoğu benzer durumlarla başetmek zorunda kalıyor. Çocukların korunmaya ve güvenceye ihtiyacı vardır ve bu çocuğun da annesinin onu bir daha incitemeyeceğini bilmesi gerekmektedir. Belki de bir saat üzerinde, orada kalacağı sürenin ne kadar olduğu ona gösterilirse bir yardımı olabilir. Eğer zamanı dolduğunda, oradan ayrılabileceğini bilirse, kendisini daha güvende hissedebilir ve korkusu azabilir. Eğer ziyaretler denetlenmiyorsa, annenin bu kısa sürede çocuğa korkulu dakikalar yaşatmadığından emin olmak için belki de bu yapılmalıdır. Ve bu durum devam ederse, çocuğa ziyareti reddetme hakkı verilmelidir. Bu durum üzerinde biraz kontrolü olduğunu bilmeye ihtiyaç duymaktadır çünkü annesi onu incitirken şüphesiz kendini çok güçsüz hissetmişti.<br />
 Bu çocuk büyüdükçe, babasının ona annesi hakkında bilgi vermesini öneririm. Belki geçmişiyle ilgili biraz bilgi (eğer o da istismara uğradıysa, bu ayrıntılara girmeden) verilirse, annesinin neden öyle davrandığını anlamasına yardımcı olabilir. Böyle bir yaklaşım, annesinin hırçınlığının kendisinin kötü bir çocuk olması ile bir ilgisi olmadığını da açıklayabilir.<br />
 Biraz garip gelebilir ama, çocuğun annesini ziyarete giderken bir demet çiçek ya da küçük bir hediye götürmesi akıllıca olabilir. Çocuklar hediye vermeyi severler ve bu onların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlar. Güçlülük (ya da kontrol) duygusu bu çocuğun ihtiyacı olan duygudur. Ayrıca annenin de çocuğa daha sevecen yaklaşmasına neden olabilir, istismarına rağmen, belki de çocuğu görmek istemektedir ve kendine göre sevmektedir.<br />
 Babanın ve bakıcının çocuğu geçmişteki, şu andaki ve gelecekteki korkuları hakkında konuşturmaları gerekmektedir. Korkularının yanı sıra öfkesini de kelimelere dökmesi, içindeki baskı ve gerginliği azaltabilir ve geçmişte yaşadığı olumsuzlukları yenmesini sağlayabilir.<br />
 Belki de bu çocuk kâbuslar gördüğü için şanslı sayılır çünkü rüya ve kâbuslar yardımıyla bazı korkulardan kurtulmanın mümkün olduğuna; inanıyoruz. Babanın ya da bakıcının geceleri uyandığında bu çocuğu kollarına almalarını öneririm.Onu rahatlatmalı, mümkünse uyandırıp rüyasında gördüklerini anlatmasını istemelidirler. Onu yatağına yatırmadan önce güvence vermeli ve daha sonra rüyası hakkında konuşup bu korkuları konusunda artık endişelenmemesi gerektiğini söylemelidirler. Bu çocuğun yaralarını iyileştirecek olanlar, rahatlatma güvence, yüreklendirme ve sevgidir.<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 DiSiPLiN VE EĞİTİM<br />
 TUTARSIZLIK</span><br />
 <br />
 Ailemizin kuralları konusunda anlaşamadığımız zamanlarda, çocuklarımızın disiplinindeki tutarsızlığımızı önlemek için eşim ve ben neler yapabiliriz Tutarsızlıklar çocuklarımızı nasıl etkiler<br />
 Olacakları önceden kestirebilme gereksinimi çocukların en temel duygusal ihtiyaçlarındandır. Ama mantıklı olarak ortak bir noktaya ulaşmadan tutarlı olmanız mümkün değildir. Artık bunu yapmanın zamanı gelmiş. Bir uzlaşmaya varana kadar karşılıklı konuşun ve anlaşın. Bir danışmanın yardımını gerektiriyorsa, bunu almaktan çekinmeyin. En azından temel kurallarınızda birleşmelisiniz. Çocuk yetiştirmede en iyi sonuçlar açık, mantıklı ve anlamlı kuralların her gün tutarlılıkla verilmesiyle elde edilir.<br />
 Eğer küçük anlaşmazlıklar yaşanıyorsa, bu tartışmalarınızla çocuklarınıza dürüst olmayı, birbirini severek de karşı görüşlerde olunabileceğini ve olumlu bir uzlaşmaya ulaşabilmek için yapıcı bir tartışmanın nasıl yapılacağını öğretebilirsiniz. Ancak önemli konulardaki anlaşmazlıklar, çocuğun durumu kendi çıkarları için kullanmasına neden olabilir. Tanıdığım bir ailede çocuk istediği her şey için babasına gidiyordu çünkü babanın anneden daha yumuşak bir yaklaşımı vardı. Bu durum aile bireyleri arasında içerlemelere, suçluluk duygusuna ve korkuya neden oluyordu.<br />
 Eşlerin aile içindeki tutarlılığı sağlayabilmelerine yardımcı olacak bazı ipuçları aşağıda verilmiştir: Önce, ulaşmayı istediğiniz amaçlan çocuklarınızla birlikte saptayın. Onun nasıl davranmasını istiyorsunuz Onun hayatta neleri başarmasını istiyorsunuz Bu amaçları düşünmek sizi birleştirebilir çünkü bütün anne ve babaların çocukları için her şeyin en iyisini istediklerine hiç şüphe yoktur.<br />
 Bu amaçları belirledikten sonra, onlara ulaşmanın yöntemlerini saptayın. Bu, aileniz için bazı temel yöntem ve kuralları belirlemeniz anlamına gelir. Ayrıca, üzerinde konuştuğunuz özellikleri ve değerleri öğretmek ve çocuklara model oluşturmak anlamına gelir. Her bir kuralı annenin mi, yoksa babanın mı daha iyi uygulatacağına karar verin. Bazı durumlarda anne daha etkili olabilir, bazılarında ise baba. Herkes kendi iyi olduğu alanda önderlik etmelidir ama birbirinizi tutarlılıkla ve bu- J tünlük içinde desteklemelisiniz. Tutarlılık için uğraşmak çok kolay bir iş; değildir ama mücadeleye değer.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">POPOYA ATILAN ŞAPLAK</span><br />
 <br />
 Bazı çocuk gelişim uzmanları anababaların çocuklarının popolarına bir şaplak atmasına karşı çıkarlar. Bazıları ise, buna izin verilebileceğini söylerler. Siz ne düşünüyorsunuz<br />
 Yıllar önce en sevecen anababaların bile, stres altındayken ceza ile istismar arasındaki ince çizgiyi aşabildiklerine tanık olmuştum. Bu, çocuğa bir şaplak atma ile ilgili tutumumu yeniden gözden geçirmeme neden olmuştu.<br />
 Burada size sevdiğim bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Babasının koyunlarını otlatan bir kız vardı. Yanlış bir otlağa giderlerse ölebilirlerdi. Kızın görevi de sürekli olarak uyanık kalmaktı. Koyunlardan biri yanlış bir otlağa yönelirse, onu sopayla yavaşça dürtüklerdi. Onu ait olduğu yere geri getirmek ufak bir dürtüklemeyle mümkün oluyordu. Vurmak ve dayak hem işe yaramıyordu, hem de öfke yaratıp bir saldırıya neden olabilirdi.<br />
 Çocuklarla sürdürdüğüm elli yıllık çalışmalarım boyunca, bu felsefenin başarısızlığa uğradığını çok ender olarak gördüm: Anababalar da her zaman uyanık olmalı ve çocuklarını güvenli otlaklara kararlılıkla ve sevgiyle yöneltmelidirler.<br />
 Eğer bir çocuğa bir şaplak atıp atmamayı değerlendiriyorsanız, kendinize şunları sorun:<br />
 1. Çocuğumun hayat ve hatalardan kaçınma konusunda neler öğrenmesini istiyorum (Başka bir deyişle, ne yapmaya çalışıyorum Bunu vurarak yapabilir miyim )<br />
 2. Bu dersleri çocuğumun öğrenmesini sağlayacak en az acı verici sonuçlar nelerdir (Katı anababalar, genellikle çocuğu gereğinden fazla cezalandırma hatasına düşerler. Genellikle, az bir ceza yeterli olur.)<br />
 3. Tutarlı bir yönlendirmeyi nasıl sağlayabilirim<br />
 Bence, çocuğa yumuşak ama kararlı sınırlamalar koymanın, molalar vermenin ve çok değerli bazı ayrıcalıkların elinden alınmasının yanı sıra, sizin uygun kınamalarınız ve sınırlandırılmış ilginiz, bir şaplağa duyduğunuz gereksinimi ortadan kaldıracaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUN POPOSUNA VURMAKTAN NASIL KAÇINABİLİRSİNİZ</span><br />
 <br />
 Oğlumuz 4 yaşlarında ve artık poposuna vurmayı bir ceza olarak daha az kullanmaya çalışıyoruz. Daha önceleri ona hemen her gün vuruyorduk. Ancak bu yöntemden uzaklaşmamız biraz zor oluyor çünkü başka hiçbir şeye tepki vermiyor gibi gözüküyor.<br />
 Tabii ki yanlış bir davranıştan sonra acı çekmek suçluluk duygusunun hafiflemesine neden olabilir. Ama genellikle de vurmak çocuğun yanlış davranışını değiştirmez. Sadece çocuğun bir dahaki sefere öyle davranmakta kendisini özgür hissetmesini sağlar!<br />
 Benim annem ve babam çok katı insanlardı. Babam ailedeki tek otoriteydi ve ona itaat etmemiz gerekirdi. Ancak bütün hayatım boyunca sadece iki tane şaplak yediğimi hatırlıyorum. Bir çocuğun her gün poposuna bir şaplak yediğini duyduğum zaman çok üzülüyorum, çünkü bu ailede büyük bir gerilim ve olumsuz duygular olduğunu biliyorum.<br />
 İyi bir disiplin için anababa yaratıcı olmalıdır. Bir keresinde babam gece yarısı beni kaldırıp, soğukta dışarıya çıkmamı ve gündüz hava daha sıcakken yapmam gereken bir işi yapmamı istemişti. Bu bana çok önemli bir ders oldu. Bana elini bile sürmemişti ama ben mesajı almış ve sorumsuz davranışımı değiştirmiştim. Bu olay, yaratıcı disipline iyi bir örnek olacaktır. Bir çocuğa fazladan iş yaptırmak, yaptığı dağınıklığı toplamasını ya da kırdıklarını tamir etmesini (en azından çabalamasını) sağlamak, poposuna vurulduğunda öğrendiğinden daha önemli şeyler öğretecektir.<br />
 Yanlış bir davranışının ardından, sizin ona uyguladığınız bir sonuçtan zevk alıyor gibi gözükmesinin hiçbir önemi yoktur. Bir iskemlede oturmaktan nefret etse bile, işe yaramadığını size göstermek için eğleniyor gibi gözükebilir. Böylece siz de onun istediği cezayı vereceksiniz - bir şaplak! Eğer odasına gönderdiğiniz çocuğunuz orada durmuyorsa, oradan her çıktığında onu geri götürmeye devam edin ve "Mola süresi sen odanda oturduğunda başlayacak" deyin. Sonunda pek çok kez tekrarladıktan sonra, ciddi olduğunuzu anlayacak ve odasında oturacaktır.<br />
 Mola ile ilgili genel kural, çocuğun her yaşı için bir dakikadır. Ancak ben daha çok sevdiğim bir kuraldan söz etmek istiyorum, çünkü böylece çocuk yaptığının sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır. Çocuğunuza şunu söylemelisiniz: "Bana şu üç şeyi söyleyene kadar mola devam edecek,<br />
 1. yaptığın yanlıştı<br />
 2. bunun yerine ne yapmalıydın<br />
 3. bir dahaki sefere nasıl doğru davranabilirsin."<br />
 Bu başvuracağınız tek disiplin yöntemi değildir. Çocuğun evden çıkmasını yasaklamak, televizyon seyretme süresini kısıtlamak, yatağa her zamankinden daha erken göndermek veya evde fazladan işler yapmasını sağlamak çocuğunuza bazı davranışlarını hoşgörüyle karşılamayacağınızı öğretmek için uygulayacağınız yollardan sadece bazılarıdır.<br />
 Uyguladığınız bazı sonuçların yeterince ciddi olmadığı hissine kapılmayın. Eğer çocuk bir şeyi kırarsa ve onu temizlemek zorunda kalırsa, özellikle kırılan çok pahalı veya anılarla dolu bir eşya ise, cezanın yeterli olmadığını düşünebilirsiniz. Sonradan temizlemesini sağlayarak,çocuğunuzun yaptığı hatayı düzeltmesine imkân vermiş olursunuz. Bunu tutarlılıkla tekrarlarsanız, daha dikkatli olmaya başlayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞA BÜYÜKANNE BAKTIĞI ZAMAN</span><br />
 <br />
 Eşim ve ben çalıştığımız için küçük çocuklarımızı gündüzleri büyükanneleri ile bırakıyoruz. Ancak onun bizden çok farklı bir disiplin anlayışına sahip olduğunu keşfettikçe çok zorlanıyoruz. Ne zaman çocukların bir davranışını düzeltmeye kalksak, "ama büyükannemiz yapmamıza izin veriyor" diyorlar. Ne yapmamızı önerirsiniz<br />
 Torunlarına bakan büyükannelerin iki yönlü bir rolü vardır. Hem büyükanne, hem de bakıcıdırlar. Siz anababalar olarak bunu anlayışla karşılamaksınız.<br />
 Çocuklar durumdan yararlanma konusunda doğuştan becerikli olduklarından, sizi pes ettirme yollarından birinin büyükannelerinin sözlerinden alıntı yapmak olduğunu anlamaları fazla zaman almamıştır. Bu yüzden onların sözlerini biraz şüpheyle karşılamaksınız.<br />
 Bu problemleri çözmeniz için bazı öneriler verebilirim. Önce, büyükanneyle sevecen fakat açık bir konuşma yapın. Çocuklarla ilgili değerlerinizin ve amaçlarınızın neler olduğunu açıkça anlatın. Bunlara ulaşmanız için yardımını ve işbirliğini isteyin. Onun bakıcılık yaparken aynı zamanda büyükanne olmak istediğini anlamasına yardımcı olun ve çocuklarınızın ihtiyacı olan disiplini ve kuralları uygulayabilmenize yardımcı olmasını isteyin. Ancak o yine de büyükanne olduğu için sonuçlar sizin istediğiniz gibi olmayabilir. Problemin diğer ucundakiler üzerinde de çalışmalısınız. Diğer bir deyişle, çocuklarınıza büyükannelerin torunlarını biraz şımartma hakkına sahip olan özel kişiler olduklarını ama evdeki kuralların farklı olduğunu anlatın. Ayrıca, anababaların çocuklarını şımartmayı istemediklerini ve çocukların da büyükannelerin sevgi ve düşkünlüklerini suistimal etmemeleri gerektiğini söyleyin.<br />
 Sanırım büyükanneye içerlememeye ve onu kıskanmamaya dikkat etmelisiniz. Çocuklarınızın anababası her zaman siz olacaksınız. Onların saygısını ve sevgisini kazanabilirsiniz ve büyükannenin sunduğu hizmetten zevk almaya çalışabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AÇGÖZLÜLÜK</span><br />
 <br />
 Kızımın doğum günlerinde ya da diğer özel günlerde arkadaşlarımızdan ve akrabalarımızdan hediye istemesini nasıl engelleyebilirim Bundan çok utanç duyuyorum ve istemenin uygun olmadığını düşünüyorum.<br />
 Genel olarak doğru davranışı kazandırmak birkaç basit adımda mümkündür. Bu aşamaları uygulamak daha zordur. Anababalann çok basit,açık ve kesin bir kural oluşturmalarını öneriyorum. Bu kural "... yapmayacaksın" demek. "Keşke istemesen" ya da "Büyükannenden hediye istememelisin" yerine daha açık bir ifadeyle ve empatiyle "Hediye´,´ istemeyeceksin" demeleri gerekir. Bu kadar açıkça ifade edilince çocuk gerçekten ne kasdettiğinizi anlayacaktır. Çocukla aranızdaki temel ilişkiyi sevgi dolu ve olumluluk içinde devam ettirin. Böyle bir ilişki, hangi kuralı koyarsanız koyun, çocuğun sizinle işbirliği yapması için onu yüreklendirecektir.<br />
 Çocuğunuzun kuralı bozması durumunda uygulayacağınız bir sonuç belirleyin. Örneğin, bir teşekkür notu yazıncaya veya başka bir koşulu yerine getirinceye kadar hediyeyi kendisine vermemek gibi.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SINIRLARI GENİŞLETMEK</span><br />
 <br />
 Gelecekte karşılaşabilecekleri ergenlik dönemi isyankârlıklarıyla ilgili kaygılan olan anababalara ne tavsiyelerde bulunabilirsiniz<br />
 Vereceğim tavsiye kısa bir süre önce dinlediğim bir hikâyeyle ilgili ola-çak. Bu hikâye, çok iyi bir geliri olan tam günlük iyi bir işte çalışan 22 yaşındaki bir adamla ilgili. Hâlâ anababasıyla birlikte yaşamakta ve nereye giderse gitsin akşam en geç 10:30´da evde olması beklenmektedir. Evleninceye kadar ayrı bir eve çıkmasına da izin verilmemektedir ve daha evliliğe hazır değildir, işte, ona 22 yaşındaki bir erkeğin sahip olması gereken normal bir özgürlüğü bile tanımayan aşırı koruyucu bir ailesi olan genç bir adam.<br />
 Akıllı bir anababa, çocuğunun yeni bir gelişim ve sorumluluk durumuna hazır olup olmadığını izler ve onu buna yönlendirir. Eğer bir anababa, çocuğu bazı sorumlulukları kazandığı için ve onun istemesine fırsat vermeden ona yeni özgürlükler sağlarsa, çocuk çok ender olarak isyan eder. Çocuğunuzun büyümeye ve ufkunu genişletmeye hazır olduğunun farkında olduğunuz sürece gereksiz ergenlik isyanlarını da engellemiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KENDİNİ KONTROLÜ ÖĞRETME</span><br />
 <br />
 Bazen kendini kontrol çocuğun içinden gelen doğal tepkilere karşı gelebilmektir. Böyle bir kontrolü çocuklara öğretmenin mümkün olup olmadığını öğrenmek istiyorum.<br />
 Kendini kontrol etmeyi öğretmenin aşamaları çok zor değildir. Ana-babalar için zor olan bunu öğretmeyi hatırlamaktır. Amacınızı çok net olarak ortaya koymalısınız: O andaki duyguların etkisiyle patlama içgüdüsünü yenebilmeyi öğretmek.<br />
 Bir kere amaç belirlendikten sonra, artık ona ulaşmak için bir yol çizmeniz gerekir. Eğer çocuğunuzun duygularını kontrol etmeyi ve ifade etmesini öğrenmesini bekliyorsanız, bu süreç içinde onu sürekli olarak yönlendirmelisiniz. Ancak bu duygularını saklamayı öğretmemeniz gerektiğini vurgulamalıyım. Öfkesini veya korkusunu ifade etmesi gereklidir ama bunu yıkıcı değil daha kontrollü bir şekilde yapmayı öğrenebilir. Bu süreç üç aşamadan oluşur:<br />
 1. Duygularınızı sözlere dökün.<br />
 2. Neden böyle hissettiğinizi açıklayın.<br />
 3. Problemle ilgili olarak ne yapacağınızı belirleyin.<br />
 Çocuğunuza duygularını ifade edebileceği kelimeleri öğretin. Birkaç kez ona bu şekilde yaklaştıktan sonra, onu yalnız başına deneyebilmesi için bırakın ve ne kadar başarılı olduğunu görün. Başarılarını alkışlayın ve unuttuğu zaman ona hatırlatın.<br />
 Anababalar bu davranışlara model oluşturmalıdırlar. Bu, çocuklarınıza kontrollü olmayı öğretmenin bir yoludur ama siz öfkeden çıldırmış bir hale gelmemelisiniz. Sizin oluşturduğunuz örnek bütün yöntemlerin en etkilisidir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOK İNATÇI ÇOCUK</span><br />
 <br />
 6 yaşında çok inatçı bir oğlum var. Çok sevecen ve verici olabiliyor ama devamlı olarak bizim otoritemizi zorluyor ve istediği şekilde davranmakta çok kararlı. Bize yardımcı olabilecek önerilerinizi bekliyoruz. Onu nasıl terbiye edebiliriz<br />
 Her inatçı çocukuğun bir inatçı anababası olduğunu ve bunun da kaçınılmaz olarak güç mücadelelerine neden olduğunu bilmelisiniz. Bu tür güç mücadelelerinde,neyin doğru olduğu gerçeğini gözden kaçırır,kimin haklı olduğu ile ilgileniriz.<br />
 O zaman bu inatçı çocuğa birşeyler öğretmek için neler yapmalısınız<br />
 Bir plan geliştirin. Beraberce (evet çocukla birlikte) oturup ne tür davranış beklentileriniz olduğunun kısa bir listesini yapın. Elinden gelen çabayı gösterdiğinde ne olacağını (bir ödül olacak mı ) ve hiç çaba göstermediğinde ne olacağını (olumsuz bir sonuç olacak mı ) saptayın. Bence doğal sonuçlar -çocuğun davranışlarının oluşturduğu sonuçlar durumların çoğunda en iyi olanlardır (popoya atılan bir şaplaktan çok daha etkilidirler).<br />
 Her defasında bir tek konuyla ilgilenin ve onunla ilgili uyum sağladıktan sonra diğer çatışma alanını ele alın. Bir konuyla ilgileneceğiniz zamanı akıllıca belirleyin. Bir hafta sonu ya da yaz tatili gibi bol bol zaman ve enerjiniz olduğu bir dönem seçin. Tartışmaktan kaçının ve planınıza sadık kalın.<br />
 Sonuçlar belirleyin. Örneğin, televizyon seyretme veya oyun oynama gibi bazı ayrıcalıkların kaybedilmesi. Çocuğunuz için önemli olan her şey onu problemlerini düzeltmenizde size yardımcı olmaya motive edecektir. Kararlı olun. Vazgeçmeyin. Çocuk ilgisiz, öfkeli veya üzgün de olsa, siz kararlı ve tutarlı olun. Çocuğunuz kontrolün sizde olduğunu öğrendikten sonra vazgeçecek ve bir dahaki sefere işiniz daha kolay olacaktır. Ona mümkün olduğu kadar çok olumlu pekiştireç verin ve onu ne kadar çok sevdiğinizi hatırlatın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TALEPLERİNİZİ AÇIKLAYIN</span><br />
 <br />
 3 yaşında bir oğlumuz var. Annesi veya ben ona bir şeyi yapamayacağını söylediğimizde, onu ikna etmeye veya açıklamalar yapmaya ne kadar gerek var Sadece biz öyle söylediğimiz için, onun belli bir şekilde davranmasını istemek ne derece doğru<br />
 Sanırım bu babanın gerçekte sormak istediği, çocuğuyla ilgili olarak ne kadar otoriter olması gerektiği. Otorite, anlaşılması gereken önemli bir kavramdır. Bana göre, otorite sadece mantıklı, adil ve ilgilendiren herkese uygun olduğu zamanlarda geçerli olabilmektedir. Otorite kesinlikle anababaların gücüne ve zekasına dayanır. Ama eğer bu akılcılık çocuğa açıklamalar yoluyla aktarılamazsa, çocuk büyük bir olasılıkla disipline tepki gösterir.<br />
 iyi bir disiplin, yaşamak için gerekli olan doğru prensipleri öğretir. Bu temel prensipler her küçük olaya da uygulanabilir. Bizim ailemizde, birbirimizi fiziksel ya da sözlü olarak incitmeyeceğimize ilişkin bir kural vardı. Bu nedenle "Vurmak yok, saç çekmek yok, tekme atmak yok, çimdiklemek yok" gibi bir dizi kural koymaya gerek kalmamıştı.<br />
 Bu kurallar bir kez konduktan ve açıklandıktan sonra artık çok az miktarda başka açıklamaya ihtiyaç olacaktır. Çocuğunuzla bu konuda tartışmaya girmeyin. Çok basit bir açıklama yeterli olacaktır. Bundan sonra da "bunu yap" şeklindeki kararlı bir tutum olumlu bir otoriteyi gösterir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEDBİRLİ OLMAYI ÖĞRETMEK</span><br />
 <br />
 Her çocuğa öğretilmesi gereken tedbirlerden bazıları nelerdir<br />
 Birkaç tane öğretilebileceğiniz vardır ama çocukların belli bir temkinli olma duygusu ile doğduklarını söyleyebilirim. Çocuklar yüksek ses ve düşme korkusu ile doğarlar ve anababalar da bütün hayatları boyunca bu içgüdüsel korkuya, doğru bir yargılama ve sağlıklı bir tedbirlilik boyutunu kazandırabilirler.<br />
 Kronolojik sırayla gidersek, bir çocuğa ilk öğretilecek tedbir fiziksel tehlikelere karşı uy atılmasıdır. Yürümeye başlayan çocuklara, yakınında bir büyük yokken, caddelerden, arabalardan, yüksek yerlerden, sıcak nesnelerden ve sudan uzak durması öğretilmelidir. Arabada tek oturabilecekleri yerin araba koltuğu olduğunu öğrenebilirler. Biraz daha büyüdükçe ve dolapların kapaklarındaki kilitler kaldırıldıkça, yuva çağı çocuklarına bazı ev malzemelerinin zehirli olduğu öğretilebilir. Ayrıca kendi emniyet kemerlerini bağlamayı ve bunu arabaya her bindiklerinde yapmayı öğrenebilirler. Okul çağı çocukları bisikletle ilgili güvenlik tedbirlerini (özellikle başlık takmayı), sudaki güvenlik konusunu (banyoda bile) ve evde yalnız kaldıklarında bilmeleri gereken güvenlik tedbirlerini öğrenebilirler. Bunların dışında daha pek çok güvenlik konusu düşünebilirsiniz. Çocuğun yaşı dikkate alınarak, çocuğa hepsi öğretilebilir.<br />
 Çocuğunuza, siz orada olsanız da, olmasanız da güvenlikle ilgili önlemleri dikkate almasını öğretmenizi şiddetle tavsiye ederim. {<br />
 Öğretilmesi gereken diğer bir konu da doğal afetlerle nasıl başa çıkılacağıdır. Benim ülkemde, fırtınalar çok tehlikeli olabilir, yıldırımı insanları öldürebilir. Bu yüzden çocuklara böyle bir durumda nerelere saklanmaları gerektiği öğretilmelidir. Bazı yerlerde, deprem, çığ veya toprak kayması şeklinde bazı tehlikeler olabilir ve çocuklar güvenli bit J yere gitmeyi öğrenmelidirler. Evlerde güvenlikle ilgili öğrenilmesi gereken konu yangından korunmadır.Kısa bir süre önce, evleri tamamiyle yandığı halde, evden güvenle nasıl çıkacaklarını bildikleri için tüm aile fertlerinin kurtulduğu bir yangın olmuştu<br />
 Ne yazık ki, günümüz dünyasında çocuklarımıza yabancılardan, okuldaki problem çocuklardan ve hatta onlara uygunsuz bir şekilde dokunmaya çalışan komşu ya da akrabalardan sakınmalarını öğretmek zorundayız. Çocuklarınıza akıllıca bir yargılama yaparak tedbirli davranmalarını ve her şeyi sizinle konuşmalarını öğretin. Hayatlarındaki bazı olası üzücü olayları önlemiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SONUÇLAR</span><br />
 Yalan söyleme ve kötü konuşma ile ilgili olarak nasıl bir disiplin ve sonuçlar önerirsiniz<br />
 İlk önce, çocuğunuzun neden yalan söylediğini veya küfrettiğini keşfedin. En önemli nedenler, arkadaşlarının ilgisini çekmek, belli görevlerden kaçınmak veya kendini önemli hissetmektir.<br />
 Küfreden veya yalan söyleyen çocuk hemen her zaman güvensizdir ve sağlıklı bir özgüven eksikliği içindedir. Şöyle bir geri durup kendi ana-babalığınızı değerlendirdiğiniz zaman, çok katı, belki de biraz tutarsız olduğunuzu (bazen yalanlara göz yumduğunuzu) ve verdiğiniz cezaları sevgi ve yakınlıkla dengelemediğinizi farkedebilirsiniz.<br />
 Disipline başlayın, sonra da ihtiyaca göre yaklaşımlarınızı değiştirerek kararlı ve tutarlı olun ama sevecen ve yumuşak tavranızı sürdürün. Eğer bunu devam ettirirseniz, çocuğunuz yumuşaklıkla daha etkili bir şekilde öğrenecektir.<br />
 Yalanı hoşgörüyle karşılamayacağınızı ve yaptığının bazı sonuçlan olacağını ona yeterince açıklayın. Örneğin, çocuğunuz gerçekten temizlemediği halde size odasını temizlediğini söylemişse, onunla birlikte odasına gidip, hemen işe başlamasını ve bu yüzden de oyun saatini atlamasını veya akşam yemeğini geç yemesini sağlayın.<br />
 Küfürle ilgili olarak, çocuğun her kabul edilemez sözcük için bir para cezası ödemesini öneriyorum. Bu ceza harçlığından kesilebilir ya da borcunu ödeyebilmesi için evde bir iş yapması sağlanabilir.<br />
 Bu alışkanlıkların neden zararlı olduğunu ve onu cezalandırmanızın sevgiyle ilgisi olmadığını net bir şekilde açıklayın. Böylece, sizin kaygınızı anlayacak ve eninde sonunda itaat edecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖDÜLLER</span><br />
 <br />
 Ben çocuklan ödüllendirmeden evde ve okulda kendi başlarına çalışmalarını nasıl sağlayabileceğimi öğrenmek istiyorum. Kızımız oldukça parlak bir çocuk, ama konuşmaktan veya başkalarının yaptıklarını izlemekten kendi görevlerini takip edip yapamıyor.<br />
 Bu çok yaygın bir problem. Önce anababaların bu konuyu konuşmalarını ve uygulanabilir gözüken bir plan saptadıktan sonra da bunu çocuklarıyla tartışmalarını öneririm. Çocuğun yeni bir uygulama<br />
 yapılacağını bilmesi gerekir: Artık bir işin yapılıp yapılmaması değil, ne zaman yapıldığı önemli olacak ve o bu sorumluluğu alana kadar belli zevklerden mahrum kalacak. Belli bir zamanda bitirilmesi gereken, belki de bütün ailenin hep beraber yapabileceği bir ev işiyle başlayın. Anne ya da babanın çocukla birlikte çalışıp, nasıl organize olabileceğini ve işi bitireceğini göstermesi gerekebilir. Deneyimlerim bana, evde belli sorumluluklar verilen ve ardından kararlılıkla takip edilen çocukların okulda da daha sorumlu olduklarını göstermiştir.<br />
 Bir çocuk için en iyi ödül, onun başarılarının sizi gururlandırması ve mutlu etmesidir ve kendi öz saygısıdır. Bunun oluşmasını sağlamak ana-babalar olarak çaba göstermenize ve zaman harcamanıza neden olacaktır ama bu çocuğunuzun geleceği ile ilgili olarak yapabileceğiniz en iyi yatırımdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UNUTKANLIK</span><br />
 <br />
 Anababalar olarak çocuklarımızın bazı şeyleri unutmamalarını, devamlı olarak söylenmeden nasıl sağlayabiliriz<br />
 Söylenmeyi önleyebilmek için, doğal sonuçlara güvenin. Yani, çocuk sofraya geç geliyorsa, aile yemeğine devam eder ve çocuk olmadığı zamandaki yemeği kaçırmış olur, o geldikten sonra sofraya gelenleri yiyebilir. Yemeği tekrar ısıtmayın, yemek süresini uzatmayın ve çocuğu kurtarmayın. Bunun gibi çocuk beslenmesini evde unutuyorsa, bırakın ya aç kalsın ya da bir sandviç almak için diğerlerinden para dilensin veya borç alsın. Belki de ertesi gün yine yemeğini almadan kapıdan çıkarken hatırlayacağı tek şey o öğle vakti olacaktır.<br />
 Çocuğunuzun kendini başarısız hissetmemesi için, iyi özelliklerini övmeyi ve vurgulamayı unutmayın. Eğer çocuğunuz kafasında onu üzen birşeyler olduğu için unutuyorsa, o problemi saptayıp çözmeye çalışın.<br />
 Son olarak, bazı çocuklar ayrıntıları hatırlamada diğer çocuklardan daha büyük zorluk çekerler. Bu çocuklar genellikle ya ADD sorunu veya başka bir öğrenme zorluğu olan ve kendilerine yardımcı olamayan çocuklardır. Onlara anlayışla yaklaşılması ve başarıları için belli yöntemlerin uygulanması gerekir, işte bazı öneriler:<br />
 Bir liste hazırlayın - bir kağıdın, takvimin, not tahtasının üzerine ya da yatak odasının kapısına veya buzdolabının kapağına asın.<br />
 Çocuğa görevlerini hatırlatacak bir çalar saat kullanın.<br />
 izlemesi gereken adımları numaralandıran bir kontrol listesi hazırlayın (örneğin, okula gitmeden önce evde yapılacaklar ve çantaya konacaklar listesi).<br />
 Söylenmekten kaçının ki çocuğunuz sizin sorumluluk duygunuzla idare etmeyi öğrenmesin. Doğal sonuçlardan birşeyler öğrenmesine izin verin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HARÇLIKLAR</span><br />
 <br />
 Çocukların gönüllerince harcayabilecekleri haftalık bir harçlıkları olması gerektiğine inanıyor musunuz<br />
 Eğer mümkünse, evet. Çocuklara harçlık vererek öğretilebilecek harika dersler vardır. Paranın nasıl kullanıldığını ve gerçek değerinin ne olduğunu anlayabilmeleri için çocuklara harçlık verilmelidir.<br />
 Çocuklara bir bütçe oluşturmayı öğretmek 6 veya 8 yaşlarından itibaren mümkündür. Çocuğunuza çok küçük miktarlarda verdiğiniz parayı bozuk olarak verin. Böylece bir kısmını harcayıp, bir kısmını da biriktirsin. O hafta alacağı gereksiz şeyler için başka para alamayacağını bilsin.<br />
 Tutarlı olun ve sorumlulukları arttıkça, harçlığını da arttırın. Ona çok değerli bir maddi ders vermiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EVİŞLERİ İÇİN PARA ÖDENMELİ Mİ</span><br />
 <br />
 Ergenlik çağındaki kızım evde yaptığı işler için para kazanmak istiyor. Devamlı olarak bana yapabileceği bir iş olup olmadığını ve o iş için ne kadar ödeyebileceğimi soruyor. İflas etmek üzereyim, yardım edin!<br />
 Bazı çocuklar evde yaptıkları her iş için para almaları gerektiğini düşünürler. Çocukların para kazanmak istemelerini anlayabiliyorum, ama anababalar da yapılan her iş için para ödeme tuzağına düşmemeli! Benim felsefem evdeki herkesin işlere yardımcı olması gerektiğidir. Herkes almak kadar vermeyi de öğrenmelidir ve ev ortamı bunu öğrenmek için ideal bir yerdir.<br />
 Bu genç kızın yaklaşımında da olumlu bir yan bulabiliriz. En azından bağış istemiyor, onu kazanmaya çalışıyor. Bu nedenle, hayal kırıklığı içindeki bu annenin olaya biraz da bu iyi açıdan bakmasını umuyorum.<br />
 Ailedeki her bireyin görevlerini ve bütçesini tartışabilecekleri bir aile konseyi toplantısı yapmasını öneriyorum. Temel ev işleri bütün aile bireyleri tarafından para almadan yapılmalıdır. Bu işler dönüşümlü ve adil olarak aile bireyleri arasında pay edilmelidir. (Böyle kararların alınması için, aile konseyi en harika yerdir.)<br />
 Bu temel işlerin dışında, biraz para karşılığında yapılacak özel işler olabilir. Bu işleri yapmanın ne kadarlık bir parayı hak ettiği karşılıklı oturulup karara bağlanabilir. Çocuklarınızı evin içinde olduğu kadar dışında da bazı iş olanaklarını değerlendirmeleri konusunda yüreklendirin. Komşuların bazı işlerini yapmak, çocuk bakımı, başkalarına ev temizliğinde yardımcı olmak gibi işler, ticari bir kurumda çalışamayacak kadar küçük olan çocukların para kazanmak için yapabilecekleri işlerdir. Daha sonra paralarını nasıl idare edebileceklerini onlara öğretin. Alacakları paranın da sınırları olduğunu ve onu harcama konusunda bütçe hazırlamaları gerektiğini bilmeleri iyi olur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KOPYA ÇEKME</span><br />
 <br />
 Çocuğumun öğretmeni beni arayıp da kopya çekerken yakalandığını söylediğinde çok büyük bir düşkınklığı ve utanç duydum. Anababalar dürüstlüğü bu kadar vurguladıkları ve kurallara uydukları halde, neden bazı çocuklar kopyaya başvururlar<br />
 Açıkça ifade etmeliyim, kopya çekmeyi motive eden neden anlaşılabilir ve olumlu bir şeydir. Çocuklar kopya çekerler çünkü başarılı olmak istemektedirler ve anababaları da öğretmenleri de onların başarılı olmasını istemektedir. Buradaki problem, gerekli bilgileri kazanmak için gösterilmesi gereken dürüst çabayı ortaya koymadan başarılı olmanın yolunu öğrenmiş olmalarıdır, işin ilginç yanı, çoğu kopya çekme davranışının tesadüfen başlamasıdır. Çocuk başka birisinin kopya çektiğini ve bundan ceza almadan kurtulduğunu görür. Kendi karşısına bir fırsat çıktığında da, bir zayıflık anında yenik düşer ve kopya çektiği için başarılı olduğunu görür.<br />
 Burada önemli olan çocuğa kopya çekmenin cezasını bir gün mutlaka çekeceğini öğretmektir. Çocuğun mantığına göre, notlar daha iyiye gitmektedir, çok fazla çalışmadan da idare etmek mümkün, o halde neden yapmayayım Aslında toplum bize hep kolay yolu seçmemizi öğretir. Hepimizde de başarıya giden yolda hep kolayı seçmemize neden olan doğal bir tembellik olduğuna inanıyorum.<br />
 Çocuğun neden kopya çektiğini anladıktan sonra, bu konuda ne yapılacağını anlamak çok önemlidir. Okullarda çalıştığım 20 yıl boyunca, çocuklarının davranışlarıyla ilgili uyarılara çok kızan ana-babaların çokluğu beni her zaman çok şaşırtmıştır. Genellikle, çocuğunun yanlış hareketi çok açık olan durumlarda bile, onun tarafını tutan anababalar gördüm, ilk atmanız gereken adım, okulla veya kopya çekme davranışının farkına varan kişiyle takım çalışması yapmanızdır.<br />
 Çocuğunuzu dikkatlice izleyin. Kardeşleriyle oyun oynarken hile yaparak kazanıp kazanmadığını anlamaya çalışın. Diğer bazı ufak dürüst olmayan davranış belirtileri olup olmadığını bulun. Bunları far-kederseniz, çocuğa onu yapıp yapmadığını ya da neden yaptığını sormayın, çünkü hemen inkâr edecektir. Ama çocuğunuzun gördüğünüzden haberdar olmasını sağlayın. Ona bu tür davranışların dürüst olmadığını, hoşgörüyle karşılanmayacağını açıklayın. Davranışlarını aşağıdaki adımları izleyerek değiştirmeye çalışın:<br />
 Önce kendi hayatınızı kontrol edin. Çocuklarınız çok hızla sizi örnek alacaklardır, bu nedenle eğer siz tamamiyle dürüst davranmıyorsanız, kendi hayatınızı düzeltmek için çaba gösterin, ikinci olarak, çocuğunuza kopya çekmeyi ve dürüst olmayan davranışları hoşgörüyle karşılamayacağınızı açıkça söyleyin. Çocuk bu kuralı her bozduğunda uygulamak üzere bazı sonuçlar saptayın ve bunları sonuna kadar takip edin. Son olarak da, bu alışkanlığını bırakan çocuğunuzu övün. Eğer davranışını düzeltmezse, onu düzeltin ve bu konuda mutlaka başarılı olacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞANTAJ</span><br />
 <br />
 Çocukları duygusal şantaj yaptığı zaman, anababalar ne yapmalıdır<br />
 Deneyimlerime göre, anababasına şantaj yapan bir çocuk ailede çok fazla güç sahibi olan bir çocuğu gösterir. Güç sahibi olması gerekenler anababalardır. Sanırım, bugünün anababaları eskilerin bazı rollerini devam ettirmiyorlar. Örneğin babam bana, "Grace, şunu yapmazsan, bu olacak" derdi ve onun olacağını bilirdim. Bugün ise, çocukların ana-babalarına "Anne, bunu yapmama izin vermezsen, evden kaçarım" ya da benzer bir şey dediklerini duyuyoruz. Bu, hem çocuk, hem de ana-baba açısından çok ürkütücü bir durum.<br />
 Size ne yapmamanız gerektiği konusunda örnekler vereyim:<br />
 • üzgün veya bozulmuş gibi davranmayın, çünkü bu çocuğun tehditlerini yerine getirme gücüne sahip olduğuna inandığınız anlamına gelebilir.<br />
 • çocuğun tehditlerine yalvararak karşılık vermeyin. Güçlü olun; bir yetişkin gibi davranın ve çocuğun sevgisini ve mutluluğunu hemen kazanmaya çalışmayın. Bu durumla başetmek, çocuğunuzu devamlı olarak mutlu kılmaktan çok daha önemlidir.<br />
 Duygusal bir şantajla karşılaştığınız zaman: Önce, durumu açıklığa kavuşturun. Çocuk neden tehdit ediyor Problem nedir Bunu saptadığınız zaman onunla ilgili olarak konuşun. Küçük çocukların duygularını sizin kelimelere dökmeniz gerekebilir, çünkü genellikle çocuğun sözcük dağarcığı buna yetmeyebilir. "Çok kızgın ve korkmuş olduğunu biliyorum ve senin ihtiyacın olan da ..." Anababa olarak çocuğun durumunu sözlere döktüğünüz zaman, onun sakinleşmesine yardımcı olacak ve böylece şantaj yapmasına yol açan stresi ortadan kaldırmış olacaksınız.<br />
 ikinci olarak, problemle ilgili ne yapabileceğinize beraberce karar verin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSPİYONCULUK</span><br />
 <br />
 İspiyonculuk hangi noktada önemli bir problem haline gelir<br />
 İspiyon ile bir yetişkinin ilgisini gerektiren tehlikeli veya olağandışı bir durumu haber verme arasında çok ince bir çizgi vardır. Bu farkı anlamamıza yardımcı olacak en önemli konu, haber vermenin diğer çocuğun başını derde mi sokacağı, yoksa onu bir tehlikeden mi koruyacağıdır. Bu, hem anababaların, hem de öğretmenlerin çok iyi anlaması gereken bir noktadır.<br />
 Bazen çocuklar ispiyonculuk yaparlar çünkü o yetişkinden başka türlü bir övgü alamamaktadırlar (ya da o "kötü" çocuklardan daha iyi görünmeye çalışırlar). Bu nedenle de, yetişkinin dikkatini çekmeye çalışırlar. Bu genellikle kendine güvenmeyen çocuktur ve bunu özgüven kazanmak için kullanmaktadır, ispiyoncu her zaman güvensiz, duyguları incinmiş, öfkeli ve kendini yetersiz hisseden bir çocuktur. Onun iyi yanlan üzerinde yoğunlaşacak düzenli pekiştireçlere ve böylece özgüvenini geliştirmeye ihtiyacı vardır.<br />
 İspiyoncu bir çocuğunuz varsa ne yapabilirsiniz Bu alışkanlığın neden kötü olduğunu açıklamanızı ve bundan vazgeçmesi için ısrar etmenizi öneririm. Anababalar olarak kendinize bu alışkanlığı durdurmanıza yardımcı olacak bir hatırlatıcı plan hazırlayın. Öfke ve güvensizliğe neden olan kaynağı bulmaya çalışın. Bu durumu yaratan problemleri düzeltmek için çaba gösterin. Çocuğunuzda belli bir olgunlukla dürüst bir sorumluluk duygusu geliştirmesini sağlayarak ve onun diğer insanlara karşı duyduğu ilgiyi ve şefkati kullanarak çok olumlu bir alışkanlık kazanmasını sağlayabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SOSYAL GELİŞİM<br />
 DOĞRU YARGI</span><br />
 <br />
 Çocuğuma fazla seçici olmadan veya mükemmellik beklemeden anlayışlı olmayı nasıl öğretebilirim Sanırım çok katı olmaya ve memnun edilmesi zor bir insan olmaya başladı.<br />
 Bu çok ilginç bir soru ve bana hayatımdaki önemli bir değeri hatırlattı. Anlayış,ilgili kişiler için en iyi olanı değerlendirip seçebilmektir. Bence, anlayış sahip olunması gereken bir özelliktir ve öğretilebilir.<br />
 İşte anababaların çocuklarına anlayışlı olmayı nasıl öğretebileceklerine ilişkin bazı öneriler: İlkönce, anababalar kendilerinden başlamalıdırlar ve örnekler vermelidirler. Kendi karar verme yöntemlerinizi gözden geçirin. Kendiniz ve aileniz için en iyi beslenme yollarına nasıl karar veriyorsunuz Yiyeceklerinizi, yemek zamanlarınızı, masa sohbetlerinin konularını, yemek zamanında oluşan genel samimiyet ve ruh halini nasıl dengeliyorsunuz Anlayışlı olma konusu böyle basit konularla daha kolay örneklendirilebilir. Arkadaş seçiminiz, hayat tarzınızla ilgili seçiminiz, ev atmosferiniz, öncelikleriniz, iş ahlâkınız -bütün bu konular doğru bir yargı ve anlayış gerektirir.<br />
 işte küçük bir çocuğa doğru seçimler yapabilmesini öğretmek için basit ve pratik bazı öneriler:<br />
 Çocuğunuza seçim yapabilme kapasitesinin sınırları içinde kalarak sınırlı seçenekler sunun. Örneğin, kahvaltıda bir bardak mı, yarım bardak mı meyva suyu içmek isteyeceği; kot pantalonuyla yeşil mi, yoksa mavi kazağını mı giymek isteyeceği gibi. Zevkli bir seçim yaptığında onu övün.<br />
 Çok iyi bir seçim yapamadığı zaman ona açıklayıcı bilgiler sunun. Çok eleştirel ve suçlayıcı olmadan, bir dahaki sefere daha akılcı bir seçimi nasıl yapacağı konusunda ona yardımcı olun. Örneğin, oyun bahçesinde bir arkadaşıyla alay ederse, böyle bir durumda o çocuğun ne kadar incineceğini anlamasına yardımcı olun. Aynı problemi çözmenin diğer yollarını görmesini sağlayın.<br />
 Onun duyabileceği bir şekilde diğer insanlara çocuğunuzun doğru kararlar verme yeteneğinin nasıl geliştiğinden söz edin. Bu küçük, günlük seçimler daha ileride hayatın daha zor alanlarında doğru yargılara varma şekline dönüşecektir. Sağlıklı bir duygusal durumun en iyi kanıtı aldığımız kararlardır. Anlayışlı olmak, doğru kararlar almayı hem sizin, hem de çocuğunuz için mümkün kılacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BAĞIMSIZLIĞA DOĞRU</span><br />
 <br />
 Çocuklarımız, benim ve annelerinin söylediği her şeye itiraz ettikleri bir dönemden geçiyorlar.Onları bağımsız olma konusunda yüreklendirmek istiyoruz ama onların güvenliği konusu da bizi endişelendiriyor. Kendimizi yetersiz hissetmeden ve kuşkuya kapılmadan bu güç mücadelesiyle nasıl başedebiliriz<br />
 Ergenlik döneminin özelliklerinden ikisi, düşüncelerinin karmakarışık ve duygularının değişken ve karışık olmasıdır. Öfkelenmeden ve itiraz etmeden tartışabilmek, fikir yürütebilmek, çocukların karmaşık fikirlerini gözden geçirmelerine ve daha kesin bazı değerler ve inançlar kazanmalarına yardımcı olur. Çocukların, hem zaman içinde oluşturdukları değerlerini savunmaya istekli olan, hem de gençlerin kendi görüşlerini denemelerine izin verecek kadar cesur olan anababalara ihtiyaçları vardır. Belli konularda bazı çizgiler çizmeniz gereklidir ve çocuklarınızı koruyabilmek için o çizgileri akıllıca ve sıkıca korumalısınız.<br />
 Çocukların sevilebilecek kadar sert ve aynı zamanda yumuşak olan onları eğlendirecek kadar cana yakın ve kendi hatalarını itiraf edecek kadar güvenilir (hatta kendileriyle alay edebilen ama hiçbir zaman çocuklarıyla alay etmeyen) anababalara ihtiyaçları vardır. Cana yakınlık ve espri anlayışı zor zamanlarda bile aileyi toparlayıcı olur. Gençlerin hayatın bu yorucu ve genellikle de korkutucu döneminin geçmesini bekleyecek kadar sabırlı anababalara ihtiyaçları vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GELECEKTE M BİR EŞ OLACAK ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK</span><br />
 <br />
 İyi bir eş olabilmeleri için anababaların şu anda çocuklarına öğreteceği neler olabilir<br />
 İster bir eş, isterse de bekâr olsun, iyi bir yetişkin olmanın en önemli özellikleri şunlardır:<br />
 1. Bonkörlükle ve minnetle verebilme ve alabilme yeteneği. Çoğu zaman insanların veremediklerine, bazılarının da başkalarından isteyemediklerine veya alamadıklarına tanık oluyorum. Bu yetenek maddi şeylerin yanı sıra duyguların da verilmesini içermelidir.<br />
 2. Açık yürekli, dürüst ve güvenilir olabilme yeteneği. Aileler veya arkadaşlar arasında oluşması gereken iyi bir ilişkinin özünde gerçek bir samimiyet vardır. Tabii ki, açık ve güvenilir olmak doğru bir yargılama ile dengelenir. Bazı özel konuların gizli kalması gereklidir ve bildiğimiz her şeyi herkese söyleyecek kadar açık olmamız da gerekmez.<br />
 3. Bir kayıp veya hayal kırıklığı ile başedebilme ve basit ve samimi bir şekilde acı çekme yeteneği, iyi bir anababa, iyi bir arkadaş veya iyi bir eş olmak için gerekli bir özelliktir.<br />
 4. Kendisine ve diğer insanlara saygı duyma yeteneği, birbiriyle gurur duyma ve birbirini tamamlama - birbirimizle ilgili olarak duyduğumuz gururu birbirimize açıkça ifade edebilme.<br />
 5. Uzlaşabilme yeteneği, anlaşmazlıkları saygı ve sevgiyle halledebilme.<br />
 6. Haz ve zevk duyulan bazı konuları erteleyebilme yeteneği. O anda sahip olunacak bir zevkten, daha sonra daha fazlasını kazanabilmek için vazgeçebilme.<br />
 Bunları küçük çocuğunuza nasıl öğretebilirsiniz. Birincil ve en önemli yol model olmaktır. Anne ve baba olarak birbirinize bu özellikler çerçevesinde davranarak, ikinci olarak, çocuklarınızla arada sırada oturup sohbet ederek, birbirleriyle ve sizinle nasıl geçinecekleri konusunda onlara bazı ipuçları verebilirsiniz. Üçüncü olarak, disiplin yöntemleri ve uyguladığınız eğitimle, çocuğunuzun ileride harika bir arkadaş, iyi bir eş ve muhteşem bir anababa olabilmesi için ihtiyacı olan özellikleri geliştirmesini öğretebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖZGÜVEN VE KENDİNİ BEĞENMİŞLİK (KİBİR)</span><br />
 <br />
 Onların kibirli olmasına yol açmadan çocuklarımın özgüvenlerini nasıl arttırabilirim<br />
 Egoistik (benlikçi) bir gurur kimsenin hoşuna gitmez ama gerçek özgüven sahte gurura karşı en iyi koruyucudur.Ironik olarak, gurur ve kibir düşük bir özgüvenin göstergesidir ve aslında kendini hiç de önemli hissetmeyen bir kişinin gerçekten önemli bir kişi olduğunu kanıtlamak için gösterdiği yoğun çabayı ortaya koyar.<br />
 Sağlıklı özgüven, kişinin iyi ve doğru manevi değerlere sahip olduğunu ve herkesin özellikleri, yetenekleri ve becerileri ne olursa olsun j eşit olduğunu bildiğini gösterir. Benim sahip olduğum iyi bir özellik-mutluluk verici de olsa- bana bir sorumluluk yükler.Gurur ise, belli bir özelliği kazanmamızda diğer insanların bize sağladıklarının farkında değildir ve "Bana bakın! Ben ne yaptım!" der.<br />
 Çocuğunuza sahip olduğu özelliklerin değerini bilmesini ve onları paylaşmasını öğretirseniz kibirli olmayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NANKÖRLÜK</span><br />
 <br />
 Nankörlük özellikleri gösteren bir çocuğa, anababalar nasıl yardımcı olabilir<br />
 Bazı anababalar çocuklarına hayır demekte çok zorlanırlar. Toplumumuzda geçmişte yaşanan ekonomik sıkıntılardan dolayı, bütün bir nesil olarak anababalar kendilerinin tadını çıkaramadıkları her şeye çocuklarının sahip olmasını arzu etmişlerdi. Bu arada, bilim ve teknoloji de zevk için yeni ve heyecan verici icatlar yapıyordu. Motorize oyuncaklar, konuşan bebekler, video ve bilgisayar oyunları hep çocukların eğlenmesi için. Reklâmlar bütün bunların çocuklara çok kolay ulaşmasını sağladı. Televizyonda her gün yeni bir heyecan verici oyuncağı görmek olağan bir hale geldi.<br />
 Eğer anababalar materyalizm alışkanlığını kırmak istiyorlarsa, işte gerçekten yeterince gücü olanlar için bir iyileştirme yöntemi: ilkönce, çocuklarınıza çok fazla verdiğinizin farkına vararak işe başlayın. İkinci olarak da, ona hediye vermeden de duygularınızı ifade edebilmenin yollarını bulun. Komik şakalar yapmak, beraberce bir oyun oynamak ,dışarıda -pahalı olmayan- fakat eğlenceli bir süre geçirmek çocuklarınıza basit olayların da onları mutlu edeceğini öğretebilir. Üçüncü olarak, çok özel durumlar için özel olarak seçilmiş küçük hediyelerin dışında, hediye vermekten vazgeçin. Eğer çocuk daha fazlasını isterse, daha az verip, elinde olanla daha fazla mutlu olabilme konusundaki yeni felsefenizi açıklayın.<br />
 Eğer çocuğunuz belli bir şeyi isterse, onun için çalışıp, para biriktirmesini isteyin. Ona fazladan işler verin ve para kazanmasına yardımcı olun. Kazanmak için ter döktüğü zaman, her şeyin değerini daha çok bileceğini göreceksiniz. Çocuğunuzdan, yapılanlar için minnet duymasını isteyin ve kendiniz de böyle davranın. Çocuğunuza minnet duymayı öğrettiğiniz ve model oluşturduğunuz sürece, onunla daha fazla gurur duymaya başlayacağınızı sanıyorum.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ETKİLER</span><br />
 <br />
 Bir çocuk üzerinde en fazla kimin etkisi vardır<br />
 Bu sorunun cevabı aileden aileye değişir. Çocuklarının hayatlarıyla yakından ilgilenen anababalar çocukları üzerinde en fazla etkiye sahip olacaklardır. Son zamanlardaki bir çalışma, isyankâr gençlerin bile en çok etkilendiklerinin anababaları olduğunu ortaya koymuştur. Anababalar bunu unutmamalı ve sevgi dolu, akıllı ve güçlü bir etkiyi sürdürmelidirler.<br />
 Ancak anababa çok yoğun olduğu zamanlar veya başka konularla ilgilenip çocuklarını ihmal ettiklerinde, diğer bazı etkiler devreye girmektedir. Bugün pek çok kişi çocuğun arkadaşlarının ve çok mükemmel kişiler olmayabilen öğretmenlerinin etkisi konusunda bazı endişeler duymaktadır. Bunlar benim de katıldığım kaygılardır. Televizyonun da hepimizin üzerinde etkisi vardır çünkü evin içinde uzun süreler açık olmaktadır. Eğer dikkatli ve uyanık olmazsak ve reklamların, değişik programların verdiği mesajlara tepki göstermezsek, televizyon çocuklarımızı yoğun bir şekilde etkileyebilir.<br />
 Çocukların hayatlarında annelerin ve babaların çok güçlü etkileri olabilir. Ergenlik öncesi dönemde, anne genellikle temel ve en önemli güçtür. Baba varlığı ile oradadır ve etkisi aileyle olan ilişkisine göre değişir. Annenin etkisi tam bir denge içinde görülür: Hem besleme-bakım, hem de yol gösterme - çocuğun hayatındaki problem ve tehlikeleri sezebilmek için gerekli olumlu bir eleştirel yaklaşımla anne bunu yapabilir. Kadınlığı ile oğlunun karşı cinsle nasıl ilişki kuracağını anlamasını sağlar,kızına da dişilik ve benlik saygısı konusunda model oluşturur.<br />
 Babaların okul öncesi döneminde de çok önemli olduklarını artık bilmemize rağmen, ergenlik yıllarındaki etkilerinin büyüklüğü tartışılamaz. Eğer o sorumluluğu aldıysa, baba koruma ve yol gösterme ;yapabilir ve bir erkeğin öğretebileceklerini sunabilir. Onun onayı veya kınaması gencin hayatında çok güçlü faktörlerdir. O da, bir erkek olma konusunda oğluna ve karşı cinsle nasıl ilişki kurulacağı konusunda kızına fi model oluşturur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖZGÜVEN</span><br />
 <br />
 Kendini güvensiz hisseden bir oğlan ya da kız çocuğuna anababalar nasıl yardımcı olabilir<br />
 Düşük bir özgüveni olan bir çocuğa yardım etmenin birçok yolu vardır:<br />
 Koşulsuz olarak sevin. Çocuklar ne yaptıklarına değil kim olduklarına bakılarak sevilmelidirler. Bu kabul ve sevgi kesin bir dürüstlükle onlara iletilmelidir.Bir çocuğu seviyor gibi gözüküp buna inanmasını bekleyemezsiniz, bunun gerçek olması gerekir.<br />
 Kararlılıkla, sevgiyle ve tutarlılıkla disiplin uygulayın. Çocuğunuz gurur ve benlik saygısı duymasını gerektirecek şeyler yapmasını öğrenecektir.<br />
 Övgünüzü ifade edin. Onaylama ve kınama kargaşası yaratmaktan kaçının. Hiçbir zaman, "Bu çok iyi ama ..." demeyin. Deneyimlerime göre, oradaki ama çocuğun kafasındaki iyi sözcüğünü silmektedir. En iyi övgüler ayrıntılı olanlardır. Bir çocuk "bugün seçtiğin renkleri çok sevdim. Nelerin birbirine gideceğini çok iyi biliyorsun" gibi bir övgüyü, "Çok hoş bir kıyafet" sözlerinden daha kolay duyar ve kabul eder.<br />
 Olumlu olun. Beraber gülün ve oynayın. Hayat zorlaştıkça ve üzüntüler arttıkça, çocuklar özgüvenlerini besleyen önemli bazı noktaları kaybederler. Bu nedenle cana yakın, sıcak ve gülücüklerle dolu bir atmosfer yaratmak için çaba gösterin.<br />
 Çocuğunuzu dinleyin. Kendisini değerli hissetmesi için onunla zaman geçirin. Onunla duyguları hakkında konuşun ve kendisini sık sık eleştirip eleştirmediğini saptamaya çalışın. Eğer bunu yapıyorsa, kendisini hatalarıyla kabul etmeyi ve affetmeyi öğrenmesine yardımcı olun. Eğer kendisini eleştirmiyorsa, onu devamlı eleştiren başka birisi -örneğin, anababadan biri, büyük anne veya baba ya da bir komşu- olup olmadığını saptayın.<br />
 Çocuğunuzla konuşun. Düşüncelerinizi, duygularınızı, ilgi ve isteklerinizi çocuğunuzla paylaşın. Böylece onlara iyi bir iletişim modeli oluşturur ve kişisel konularınızı konuşacak kadar değer verdiğinizi hissettirmiş olursunuz.<br />
 Onun belli bir konuda parlak bir başarı göstermesine yardımcı olun.Yeni bazı ilgilerin, becerilerin ve etkinliklerin keşfedilmesine çalışın. Çocuğunuzun daha da geliştirebileceği bir yetenek bulmaya çalışın. Sonra da onunla birlikte zaman harcayıp, o yeteneğini geliştirmesine yardımcı olun. Arkadaşlarıyla paylaşabileceği bazı yetenekler geliştirirse, arkadaşlıkların kendiliğinden kurulduğunu göreceksiniz. Onun başarıyla kazanmış olduğu o yeni beceriyi öğrenebilmek için çocuklar etrafını saracaktır.<br />
 Arkadaş edinmeye teşvik edin. Sosyal ilişkilerinde uyum sağlamasına yardımcı olun. Belki de bir seferde bir ya da iki arkadaş bulduğu zamanlarda, onları eve getirmesine izin verin. Böylece çocuğunuzu gözleme imkânınız olacaktır ve onu rahat ve uyumlu bir şekilde oynaması konusunda yüreklendirin.<br />
 Çocuğunuzdan yardım isteyin. Ondan sırtınızı kaşımasını veya biraz kafa karıştıran bir konuda biraz öğüt vermesini istemek, onun gerçekten büyük bir katkıda ve yardımda bulunduğunu hissetmesini sağlayacaktır.<br />
 Başkalarının yardımını isteyin. Eğer özgüven konusunda ciddi bir problemi olduğuna inanıyorsanız, bir danışmandan yardım almaktan çekinmeyin. Bazen tarafsız bir arkadaş da, çocuğun kendine daha çok güvenmesine ve değerli hissetmesine yardımcı olabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖZGÜVENİN DÜŞMANLARI</span><br />
 <br />
 Özgüveni yok eden ve anababaların sakınması gereken düşmanlar nelerdir<br />
 En önemli düşmanlardan birisi anababaların olumsuz tutumudur. Pek çok anababanın, anne ve baba olarak sorumluluklarının çocuklarındaki hataları bulmak ve düzeltmek olduğuna inandığına tanık olmuşumdur. Bu nedenle kendi tutumunuzun olumlu olduğundan ve eksikliklerden çok güçlü olunan noktalara baktığınızdan emin olun.<br />
 Diğer bir düşman, kronik hale gelmiş evlilik içi çatışmalardır. Her an anababasından birisini kaybetme korkusu içinde olan bir çocuğun kendine güvenmesi çok zordur. Siz düzenli bir şekilde yoğun tartışmalar içine giriyorsanız, çocuğunuz içinizden birisinin evi terkedeceği korkusunu yaşar.<br />
 Anne ve baba olarak birbirine değer vermemek, hata bulmak veya çocuğun önünde birbirini eleştirmek de çocuğun kendisini yetersiz bulmasına neden olabilir. Siz isteseniz de, istemeseniz de, çocuk kendini sizlerden birine benzer buluyordur ve birbirinizi eleştirmeniz; dolaylı yoldan onu suçlayacaktır. Bu durum, ayrılan eşlerde çok yaşanan bir problemdir çünkü eski eş genellikle çocukların önünde eleştirilir. Unutmayın ki, eşinizi eleştirirken o eşin yavrusunu da eleştirmiş oluyorsunuz.<br />
 Aile içinde takılan isimlerden kaçının. Çocuğunuza yakıştırdığınız her isim, onun öyle olması gerektiği şeklinde hissetmesine yol açacaktır. Bu tarz yıkıcı eleştiri çocuğun özgüvenini mahveder.<br />
 Suçlamalarda bulunmak da özgüveni sarsıcı bir öğedir. Çocuğunuz bir hata yaptığında, bunu itiraf etmeyi, gereğini yapmayı ve affetmeyi öğrenmelidir. Eğer kendini suçlu hissederse, hiçbir zaman yeterince iyi olamayacağına inanır. Suçlamalarla dolu bir disiplinden kaçının. Daha iyi olmayı öğrenme üzerinde yoğunlaşın.<br />
 Övgü ve eleştiriyi birleştirmek de özgüvenini mahveder. Eğer eşiniz devamlı olarak "Seni çok seviyorum ama keşke biraz daha ... olsaydın" derse, bir süre sonra olumlu övgüleri hatırlamaz olursunuz. Çocukların nasıl davranmaları ve bazı şeyleri nasıl yapmaları gerektiği konusunda disipline ve yönlendirilmeye ihtiyaçları vardır ama bunun övgüden ayrı yapılması gerekmektedir.<br />
 Çocukların arkadaşlarını kınamak da özgüveni kesin olarak inciten bir yoldur, bu nedenle o arkadaşları kabullenmek için çok çaba gösterin ve onların sizin ailenize olumlu bir şekilde girmesini sağlayın. Böylece çocuğunuz onun seçtiklerini onayladığınızı bilecektir. Tabii ki, eğer belli arkadaşlar çok açık bir şekilde çocuğunuza zarar veriyorsa, onun olası problemleri sezmesine yardımcı olun.<br />
 Sanırım, özgüvene zarar veren düşmanlardan kaçındıkça ve siz kendiniz özgüveninizi geliştirdikçe anababalar olarak çocuklarınızın da özgüvenini arttıracaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAHRAMANLAR</span><br />
 <br />
 Kahramanların nasıl bir etkisi vardır<br />
 Yıllar önce, kahramanlar, aile doktoru veya belediye reisi gibi yöresel kişiler olurdu. Daha sonraları, kahramanlar kitaplardan çıkmaya başladı ve çocuğun okuduğu kitaplar ona model alacağı roller sunmaya başladı. Ama bugünün dünyasındaki kahramanlar çok iyi para kazanan spor yıldızları, tuhaf video oyuncuları ve televizyon ünlüleri, hatta televizyon komedyenleri.<br />
 Bazı spor yıldızları veya televizyon ünlüleri gerçekten iyi ve olumlu kişiler olmalarına rağmen kahramanların çoğu böyle değil. Bunlar, başardıkları veya destekledikleri şeylerden dolayı değil, sadece zengin ünlüler oldukları için kahraman olanlar.<br />
 Gerçek kahramanlar doğruluk, cömertlik, yumuşaklık, şefkat, dürüstlük, çalışkanlık, kibarlık, sevgi ve inanç gibi üstün değerleri geliştiren kişilerdir. Gerçek kahramanlar kendi ihtiyaçlarını gözardı ederek, başkalarının iyiliği için yaşayan kişilerdir.<br />
 Anababalar çocuklarına bazı edebi eserleri tanıtarak, bazı klasiklerin videolarını kiralayarak onların iyi bazı kahramanlar bulmalarına yardımcı olabilirler. Video mağazalarından temin edilecek geçmişin büyük müzisyenlerinin veya edebiyatın büyük yazarlarının hayatlarını anlatan filmler bulabilirler. Bazen televizyonda da değişik milletlerin gerçek kahramanlarıyla ilgili filmler olabiliyor.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KİBARLIK</span><br />
 <br />
 Çocuklan gerçekten kibar olarak yetiştirmenin anahtarı nedir<br />
 Bütün davranışların ve kibarlığın temelinde, sevgiyle diğer insanların iyiliğini istemek vardır. Eğer anababalar bunu çocuklarına aktarabilmişlerse, kibarlık probleminin büyük bir kısmını çözmüşlerdir. Çocukların, kendi duygularının farkında olmayı ve onları olumlu, sevecen ve düşünceli bir şekilde geliştirmeyi öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Aynı zamanda başkalarının ihtiyaç ve duygularına da duyarlı olmayı öğrenmeye ihtiyaçları vardır ki düşünceli bir şekilde hareket edebilsinler.<br />
 iyi davranışlar lütfen veya teşekkür ederim veya özür dilerim diyerek ve kendi rahatını ve isteklerini diğerlerininkinden önde tutmayarak ifade edilir. Bu davranışları, karı-koca olarak birbirinize ve çocuklarınıza lütfen veya teşekkür ederim diyerek ve böylece model oluşturarak öğretebilirsiniz. Bu iyi davranışları size ve diğer insanlara da göstermesini öğretmiş olursunuz.<br />
 Bazen model olmak ve sözlü olarak sözcükleri öğretmek yeterli olmayabilir. Çocukların doğru olanı söylemekte direndiği zamanlar vardır. Böyle bir durumda disiplin uygulayabilirsiniz. Örneğin, çocuğunuz lütfen demeyi reddediyorsa, istediği şey kendisine verilmez.<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 HERKESÇE SEVİLMEYEN ÇOCUKLAR</span><br />
 <br />
 Eğer çocuğunuzun pek fazla sevilmediğini görüyorsanız, işe karışıp birşeyler yapmalı mısınız<br />
 Sanırım evet. Elbette, sınıftaki her çocuk gözde olamaz. Ama sizin çocuğunuz dışlandığı zaman bu sizi incitir. Sevilmek çocuğun önemli ve değerli olduğu duygusunu besler. Gözde olmak ve bir arkadaş grubuna dahil olmak çok hoştur. Ait olmak güven vericidir. Başkaları tarafından sevilmek çocuğa yaşıtlarını etkileme fırsatı da verir ve bu kendini güçlü hissetmesini sağlar.<br />
 Diğer yandan, gözde olmak başlı başına bir amaç haline gelebilir ve çocuk sevilmek için çok çaba göstermeye itilebilir. Bunu yaparken, kendi bireyselliğini ve daha ileriki yıllardaki olgunluk ve doğruluk için gerekli olan kişisel değerlerini kaybedebilir. Eğer kişi gruptaki pozisyonunu kaybetmekten korkuyorsa, bu bir güvensizlik duygusuna yol açabilir. Daha da tehlikeli olan, çocuğun kendi değeri ile ilgili duyguları tamamiyle bir gruba ait olmasına veya oradaki durumuna bağlı bir hale gelebilir. Oysa çocuğun özdeğeri, sevilen ve değer verilen bir insan olduğunu içten bilmesiyle ilgili olmalıdır. O halde çocuğu çok fazla sevilmeyen bir anababa ne yapmalıdır<br />
 1. Çocuğunuzun başkalarıyla olan ilişkilerini izleyin. Çocuğunuzun diğer çocuklara karşı yumuşak, düşünceli ve empatik olduğundan, bencil ve talepkâr bir yaklaşım içinde olmadığından emin olun. Çocuğunuzun sosyal becerileri gelişmemişse, diğer çocuklarla nasıl oynayacağını, konuşacağını ve nasıl düşünceli bir arkadaş olabileceğini öğretin. Bu konuda yararlanabileceğiniz bir kitap, Elaine McEwan´ın, "Kimse Beni Sevmiyor": "Çocuğunuzun Arkadaş Edinmesine Nasıl Yardım Edersiniz." olabilir.<br />
 2. Çocuğunuzun kişiliğini değerlendirin. Bazı çocuklar daha sessiz ve içedönüktür. Sadece tek başlarına olmayı tercih ederler. Yalnız değildirler. Kendi kendilerine olmayı severler ve bir ya da iki arkadaşla mutlu olurlar. Eğer böyle bir durum varsa, çocuğunuzu büyük bir gruba girmeye zorlamayın ve ona az arkadaş sahibi olmanın yanlış bir şey olduğu mesajını vermekten kaçının. Ama hiç arkadaşı yoksa, gerçekten endişe duymalısınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">11 FİZİKSEL GELİŞİM<br />
 SAĞ VEYA SOL EL KULLANIMI_</span><br />
 <br />
 İki buçuk yaşındaki kızımız bazen sağak gibi görünse de, çatal veya kaşık tutarken sol elini kullanıyor. Acaba bu yaşta yerleşmiş bir tercih olur mu, yoksa hâlâ gelişmekte midir Ona yardımcı olmak için yapmamız gereken bir şey var mı<br />
 El kullanımı anababalar için önemli bir sorundur, çünkü hâlâ sağ-el ağırlıklı bir dünyada yaşıyoruz. Solak olarak büyüyen çocukların, yetişkinlikte sağ el için hazırlanmış aletleri kullanmakta zorlandıkları bir gerçektir.<br />
 Çocukların çoğunda, el kullanımındaki tercih 5, hatta 6 yaşından önce belirlenmez. Bazen çocuğun sağak mı, yoksa solak mı olacağı daha erken de belli olabilir ama çocuklar yaşama her iki ellerini de eşit ağırlıkta, eşit beceriyle kullanarak gelirler. Çocuklar büyüdükçe, sağaklar için olan dünyamızda, onları mümkün oldukça sağ ellerini kullanmaya teşvik edebilirsiniz. Ancak bunu zorla yapmamanız çok önemlidir. Beynin motor alanı, konuşma merkezine çok yakındır. Çocuğun sol elinden sağ eline geçmeye zorlanması, bu merkezde problemler yaratabilir. Yine de bir sorun haline getirmeden sağ el kullanımını yüreklendirmenin çeşitli yolları vardır. Bu da çocuğun ileriki yıllarda sağak olarak daha rahat etmesini sağlar.<br />
 Çocuğunuz daha çok küçükken, ona bir şey verdiğinizde sağ eline tutuşturun. Çocuk kendisi sol eliyle bir şey aldığında, bir süre sonra yumuşakça onu sağ eline geçirin. Eşyayı sol elinden sağ eline geçirme işini, her ikisini de eşit beceriyle kullandığı çok küçük olduğu yıllarda yapmaya çalışın. Eğer çocuğunuz açıkça sol elini kullanma eğilimi içindeyse, buna izin verin. Sağlıklı bir gelişmeyi çocuğunuzu sağlıksız bir şekilde el değiştirmeye zorlayarak bir güç mücadelesine çevirmekten kaçının.<br />
 Çocuğunuzun ayaklarına bakmak da çok önemli olabilir. Anababaların çoğu çocuklarının sağ ayağını mı, yoksa sol ayağını mı kullandığının farkında değildir. Çocuğunuz emeklerken önce hangi ayağını ya da dizini attığını izleyin. Önce hangi ayağına çorap veya ayakkabı giydiğine bakın. Koşarken hangi ayağıyla başlıyor Birbirine zıt ayak ve l elin tercihi yerine, sağ el-sağ ayak ya da sol el-sol ayak korelasyonu konusunda çocuğunuza yardımcı olabilirsiniz. Ama doğanın belirlediği konularda çok fazla üzülmekten vazgeçin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAĞLIK KONTROLLERİ</span><br />
 <br />
 Doktor kontrolleri gerçekten çok pahalı olabiliyor. Bunu da gözönünde bulundurarak, sağlıklı bir çocuğun ne kadar sıklıkla doktora gitmesi gerekir<br />
 Doğumda bebeklerin çok ciddi bir kontrolden geçirilmeleri gerekir ki tedavi gerektiren bir problemleri olup olmadığı saptanabilsin. Sonra doktorunuz size normal kontrolleri ve aşıları içeren bir program çıkaracaktır. Eğer doktor ziyaretlerinde maddi bir problem yaşıyorsanız, bunu ucuza veya ücretsiz olarak temin edebileceğiniz sağlık ocakları vb. sağlık kuruluşları bulabilirsiniz.<br />
 Normal olarak, daha önce bir problem olmadığı takdirde, bebek doğumdan altı ya da sekiz hafta sonra doktora götürülmelidir.<br />
 Bu kontrolden sonra, bebek dört ve altı aylık olduğu zamanlarda kontroller gerekir. Bütün bebekler boğmaca, tetanoz, difteri, kızamık, kabakulak, çocuk felci ve belki de menenjit ve sarılık aşısı olmalıdır.<br />
 Son yıllarda boğmaca aşısı sonucunda ortaya çıkabilecek çok ender ama ciddi bir reaksiyon görülmektedir. Ama çocuğun bu hastalığa yakalanma riski böyle bir reaksiyonun olma riskinden daha fazladır. Bu nedenle anababalar iyi bir nedenleri olmadıkça boğmaca aşısından vazgeçmemelidirler. Bu konuda doktorunuza danışın.<br />
 Aşıların yanı sıra, doktorun düzenli kontrolleri çocuğun endokrin sisteminde bir anormallik olup olmadığını ya da kafatası tam gelişmeden kemiklerde erken bir kapanma olup olmadığını dikkatlice gözlemesine yardımcı olur. Bebek altı-yedi aylık olduktan sonra, sağlıklı bir bebek için yıllık kontroller yeterli olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DİŞ BAKIMI</span><br />
 <br />
 Anababalar çocuklarını diş bakımına ne zaman başlatmalıdır<br />
 Bir diş doktoru arkadaşım, bebeğin ilk dişleri çıkmaya başladığı andan itibaren diş bakımının başlaması gerektiğini söylemişti. Süt dişleri geçici olmalarına rağmen, çürümeleri önlenmelidir ve bu da zor değildir. Birkaç aylık bir bebeğin dişleri bile yumuşak bir pamukla yatmadan önce temizlenebilir (diş macunu kullanmadan). Süt, dişlerin üzerinde, çürümelere neden olan bakterileri üreten bir tabaka bırakır. Çocuk doktorlarının anababalara çocuklarını yatağa bir biberon sütle yatırmamalarını söylemelerinin bir nedeni de budur. Eğer bir bebeğin yatma zamanı biberon içmesi gerekiyorsa, bu sadece su olmalı.<br />
 Çocuğun dişlerinin iyi gelişmesini sağlamakta ve çürümeleri engellemekte önemli olan diğer bir konu da çocuğun beslenme şeklidir. Çok fazla nişastalı ve şekerli ya da çok rafine edilmiş yumuşak besinler ağızda çok küçük yiyecek parçacıkları bırakarak bakteri üretimini arttırır. Büyük parçalardan oluşan sert yiyecekler dişlerin üzerindeki tabakayı temizler ve parçacıkların aralarda kalıp çürümelere neden olmasını engeller. Her gün bir elma diş doktorlarının de tavsiye ettiği bir yiyecektir. Dişlerinizi fırçalayamadığınız zamanlarda elma yemeğe çalışın, dişlerinizin daha temiz olduğunu farkedeceksiniz. Elmada bulunan bir enzim dişleri gerçekten temizlemektedir. Bu nedenle çocuklarınıza bol bol meyva yedirin, özellikle de elma. Ancak küçük bebeklere elma, üzüm gibi bütün meyvalar vermeyin çünkü boğulmalara yol açabilir.<br />
 Daha büyük çocuklar her yemekten sonra, yemek parçacıklarını temizlemek ve dişetlerini güçlendirmek için dişlerini fırçalamalıdırlar. Okula başladıktan sonra, günde iki kez fırçalama yeterlidir. Florürlü dişmacunuyla ve küçük, yumuşak bir fırçayla, dişetlerini acıtmadan uzun süreli fırçalama yapmasını sağlayın. Diş macununu tükürmesini öğretin, çünkü onlar yutulmak için yapılmamıştır!<br />
 Çocuğun diş aralarının diş ipiyle temizlenmesi de önemlidir çünkü dişlerin aralarındaki yüzeyler en iyi diş ipiyle temizlenir.<br />
 Çocuğun bir diş doktorunu ilk ziyareti ikinci ve üçüncü yaşları arasında gerçekleşebilir. Sizinle ya da diş doktorlarına karşı rahat ve olumlu bir tutum içinde olan bir yakınınızla birlikte gidebilir. Çocuğunuz diş doktorunun muayenehanesine alışmalı ve doktor da onunla diş bakımı konusunda özel konuşmalar yapmalıdır. Daha sonra normal ziyaretler başladığında -belki üç yaş civarında- çocuk doktordan korkmayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UYGUN ŞİLTE</span><br />
 <br />
 Torunum hâlâ bebek karyolasında yatıyor ama anababası artık onu normal bir yatağa geçirmeyi düşünüyorlar. Bunun için de su yatağı almayı planlıyorlar. Benim çocukların su yatağında uyumalarının sağlıklı olup olmadığı konusunda kuşkularım var.<br />
 Su yataklarının çocuklar açısından bazı yararlan olduğunu kabul ediyorum. Ama iyi bir yaylı yatağın sağlayacağı desteğin, çocukların çoğu için çok uygun olduğunu düşünüyorum. Ancak, istisnai olarak ortopedik problemi olan çocukların daha sert bir şilteye ihtiyaçları olabilir.<br />
 Bir çocuk bebek karyolasından yatağa ne zaman geçmelidir, iki ilâ beş | yaşlan arasındaki herhangi bir zamanı tavsiye edebilirim. Bazı bebekler karyolanın güvenli ortamını uzun bir süre tercih edebiliyorlar. Daha hareketli olanları, kenarlara tırmanmaya çok erken yaşlarda başlayabiliyor. Önemli olan bebeğin güvenli ve rahat bir yatağının olmasıdır. Eğer bebek karyolaya tırmanmaya başladıysa, artık ondan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Çocuğun aşağıya inmeye çalışırken, düşmesini istemeyiz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AYAKKABILAR</span><br />
 <br />
 Çocuklara pahalı ayakkabılar almak gerekli midir Ucuz ayakkabı konusunda bazı tereddütlerim var.<br />
 Bazen daha iyi (veya daha pahalı) ayakkabılar gerçekten gerekli olabilir ama böyle durumlar genellikle enderdir. Bazı çocukların ayaklarına hiçbir ayakkabı tam olarak uymaz. Ortopedik problemleri olan çocukların özel ayakkabılara ihtiyaçları vardır. Ayakkabı alırken, çocuğunuzun ayağına dikkat edin, parmakları dışarı fırlamasın ya da içeride kalmasın. Çocuk yürürken bileklerine bakın, içeri doğru dönüp dönmediklerine ya da çocuğun ayağının dış kenarına basarak yürüyüp yürümediğine dikkat edin. Eğer bu şekilde karar veremiyorsanız, ayakkabılarının genellikle nereden eskidiğine bakın. Tabanın iç tarafı eskiyorsa, çocuğun bilekleri zayıftır. Eğer dış taraflar hemen eskiyorsa, o zaman çocuğun ayağı sonradan problem yaratacak bir şekilde dışarı çıkıyor demektir. Hâlâ kuşkularınız varsa, doktorunuzla konuşabilirsiniz. Çocuğunuzun ortopedik bir müdahaleye gerek duyup duymadığını bir ortopediste danışarak karar verebilirsiniz. Ayakkabılar konusunda tereddütleriniz varsa, iyi bir ayakkabıcıya giderseniz oradaki kişiler size yardımcı olabilir.<br />
 Eğer ayakkabıyı kendiniz alacaksanız, en iyi zaman öğleden sonra yâ da akşam saatleri, ayağın şişmiş olduğu zamanlardır. Ayakkabı çocuğun ayağındayken, bir parmak kadar büyük olmalıdır. Yani, çocuğun ayağının baş parmağı ile ayakkabının burnu arasında, sizin baş mağınızın gireceği kadar bir boşluk kalmalıdır. Böyle bir boşluk a kabının, çocuğunuzun ayağının rahat edebileceği ve yeterince uzun giyebilmesini sağlayacak kadar geniş ve sürtünmeden dolayı su toplamalar veya rahatsızlıklar yaratmayacak kadar dar olduğunu gösterir. Pahalı bir mağazadaki satıcıların çocuğunuzun ayağına uyan ayakkabıyı nasıl saptadıklarına dikkat edin, sonra o yöntemleri kendiniz de uygulayabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LENSLER</span><br />
 <br />
 Çocuklar kaç yaşlarından itibaren lens kullanabilirler<br />
 Bu, kişisel olarak yaklaşmam gereken bir problem çünkü çocuklarımın hepsi gözlük takıyor. Benim deneyimlerime göre, 12-14 yaşından önce lensi çok az doktor önerebilir. 12 yaş bile çok erken. Yumuşak lensler, sert olanlardan daha güvenlidir ama yumuşakların bile bazı riskleri vardır.<br />
 Lens kullanma zamanına karar vermeden önce, anababaların dikkate almaları gereken bazı konular vardır. Her şeyden önce, göz bozukluğunun derecesi önemlidir, aşırı miyop olan çocuklar lenslerden çok yararlanmaktadırlar. Lensler doğrudan göze takıldığı için, görüntü daha iyi ve uygunluk daha fazla olur. Çocuk gözlük takmadığında daha iyi göründüğünü düşünür.<br />
 Diğer bir nokta çocuğun sorumluluk düzeyidir. Lensler çok büyük özen ister. Kaybolabilirler ve çok pahalıdırlar. Gözde iltihaplanma ve yaralanmalara yol açmamak için devamlı temiz tutulmalıdırlar. Çocuğunuz çok sorumluluk sahibi değilse, sanırım ne siz, ne de çocuğunuz lens kullanma lüksüne hazırdır.<br />
 Üçüncü bir nokta, çocuğun aktivite düzeyidir. Yüzme gibi aktif bir spor yapan bir çocuğun lensinin zarar görme, kaybolma ve kırılma olasılığı çok fazladır. Gözün içinde kırılan lensler tamir edilemez zararlar verebilir.<br />
 Son bir nokta ise, gözlük takmanın çocuk üzerinde yarattığı etkidir. Daha küçük yaşlarda, gözlük takmak çocuğu arkadaşlarının gözünde daha çekici yapabilir ya da onunla dalga geçilmesine neden olabilir. Dalga geçme durumuyla başetmesini sağlamak için, çocuğa verebileceği akıllıca bir cevap öğretilebilir. Daha sonraki yıllarda ise, özellikle lise yıllarında, gözlük çocuğun özgüven duygularını etkileyebilir.<br />
 Çocuğunuzun gözlükten lense geçme zamanını ve şeklini göz doktorunuza danışın. Çocuğunuzun gözleri çok değerlidir, onlara iyi bakın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NE KADAR UYKU</span><br />
 <br />
 3.5 yaşındaki küçük oğlumun ne kadar uykuya ihtiyacı olduğunu öğrenmek istiyorum. Öğleden sonra uykusuna yatması hâlâ beklenebilir mi<br />
 ister inanın, ister inanmayın, küçük bebekler ilk altı aylarında günde 18-20 saatlik uykuya ihtiyaç duyarlar. O zamandan sonra, uyku ihtiyacında hızlı bir düşüş olur. Genellikle çocukların en az sekiz saatlik bir uyku ihtiyacı vardır ama daha fazlasına ihtiyaç duyup duymadıklarını etkileyen bazı faktörler olabilir. Bunlar çocuğunuzun yatma zamanlarını belirlemenize yardımcı olabilir.<br />
 Çocuğun yaşı ve büyüme hızı tabii ki önemli faktörlerdir. Küçük bebeklerin ihtiyacı olan uyku miktarından söz etmiştim. Daha sonraki yaşlarda daha az uykuya ihtiyaç duyarken, ergenlik çağında tekrar fazla uyku ihtiyacı olabilir. Hızlı büyüdükleri için, çocukların daha fazla uyku ve dinlenmeye ihtiyaçları olur.<br />
 Çocuğun sağlık durumu da ihtiyacı olan uyku miktarını etkiler. Allerjisi veya üst solunum yolları enfeksiyonu, soğuk algınlığı, ateşi ya da diğer bir rahatsızlığı olan çocukların sağlıklı olanlardan daha fazla uykuya ihtiyaçları vardır.<br />
 Doğuştan sahip olunan enerji üretme durumu da, gerekli olan uykuyu belirler. Bütün bir güne yayılan harcanan enerji miktarı, ihtiyaç duyulan dinlenme miktarını etkileyebilir.<br />
 Çocuğunuz yeterli uyku uyuyorsa, okul zamanına daha çok varken kendisi uyanacaktır. Eğer onu siz düzenli olarak uyandırmak zorunda kalıyorsanız veya kendi çalar saatiyle uyanıyorsa, o zaman geceleri yatağa daha erken gitmesi gerekir.<br />
 Çocuk yorgun olduğu zaman beyni ve vücudu bunun belirtilerini verecektir. Bu belirtiler (sinirlilik ya da düşen göz kapaklan) çocuğunuzun yorgun olduğunu size gösterir. Bebeklerin çoğu bir yaşlarında sabah uykularından vazgeçerler. Çocukların çoğu öğleden sonra uykularını da üç veya dört yaşlarında bırakırken, bazıları da okul öncesi döneme kadar devam ederler. Bu yaştaki çocuklar, öğleden sonra uykuları yüzünden gece yatağa gitmekte zorlanırlar.<br />
 Ergenlik öncesi dönemde sekiz-on saatlik gece uykuları oldukça çoktur ama ergenlik döneminde dokuz-on saatlik uyku hiç de fazla gelmez. Gece uykuya yatma zamanlarını birbirinize sokulduğunuz, sevgi ve güveni paylaştığınız, sıcak ve samimi anlar olmasına çalışın. Bir güç mücadelesi haline dönüşmesine izin vermeyin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KONUŞMA PROBLEMLERİ</span><br />
 <br />
 Çocuklarının ilgilenmeyi gerektirecek kadar ciddi bir konuşma problemi olup olmadığına anababalar nasıl karar verebilirler<br />
 Çocukların konuşma problemlerinin çoğu geçicidir. Örneğin, hiç konuşamayan küçük bir çocuğun hikâyesini duymuştum. Anababa, tekrar tekrar doktoru ziyaret etmişler ve yardım istemişlerdi. Doktor çocuğun neden konuşamadığını saptamak amacıyla, dilini, damağını ve vücudunun her bölgesini muayene etti. Zihinsel olarak da bir problemi yoktu. Teşhis ve tedavi için birçok konuşma pataloğuna gönderildi ve hiçbiri bir problem bulamadı. Ama çocuk altı yaşına gelip okula başlayınca, konuşmaya başladı ve artık hiç susmuyor!<br />
 Konuşmayla ilgili problemlerden biri burada olduğu gibi, konuşmanın gecikmesidir. Çocuk üç veya dört yaşlarına geldiği halde hâlâ konuşmuyorsa, anababaların endişelenmesi gerekir. Uzmanlar o zamana kadar olan gecikmeler üzerinde fazla durmamaktadırlar çünkü çocukların bazıları o yaşlara kadar konuşmamaktadır. Eğer çocuk kendisiyle konuşulduğunda cevap vermemek gibi diğer bazı belirtiler gösteriyorsa, bir işitme problemi olup olmadığı kontrol edilmelidir.<br />
 İkinci bir konuşma problemi normal dışı seslerdir. Bir çocuğun "r" yerine "y" demesi gibi bazı sesleri yanlış çıkarması anababasının endişelenmesine yol açabilir. Böyle bir durumun nedeni, çocuk artık çok küçük olmamasına rağmen, anababasından hala bebek gibi konuşmalar duymasıdır. Anababalar böyle konuşmaktan vazgeçtikleri zaman, çocuklar da bu alışkanlıklarını yenebilirler. Konuşma uzmanı arkadaşım, anababaların normal dışı sesler için sekiz ya da dokuz yaşlarına kadar endişelenmemeleri gerektiğini söyledi. Eğer bebeksi sesler o yaşlarda da devam ediyorsa, bir konuşma terapisti ile görüşebilirsiniz.<br />
 Kekeleme ise pek çok kişiyi endişelendiren ciddi bir durumdur. Bir arkadaşımın çocuğu, bir cümleyi bile söyleyemeyecek kadar kötü kekelemeye başlamıştı. Onu bir konuşma pataloğuna götürdüler. Uzman onlarla ve çocukla bir süre çalıştıktan sonra, ailenin en küçüğü olarak kimsenin kendisini dinlemesini sağlayamadığını keşfetmişti. Böylece de, bir kere kekelediği için kazandığı ilgiyi devam ettirmek için kekelemeyi öğrenmişti. Gerçek problemin bu olduğundan biraz kuşku duymakla birlikte, uzmanın ona konuşmak için bol bol vakit ve bol bol ilgi verme önerisini izlediler ve çocuk bu zorluğu çok çabuk atlattı.<br />
 Öfke veya korkudan dolayı konuşmayı reddetmek de oldukça yaygındır. Buna seçilmiş suskunluk adını veriyoruz. Tedavisi için, hem çocuğun, hem de anababanın profesyonel yardıma ihtiyacı vardır.<br />
 Hemen bütün çocuklar konuşmayı öğrenir. Çok fazla ya da çok az konuşurlar. Konuşurken biraz zorluk çekebilirler ama unutmamanız gereken en önemli faktör onlara olan sevgi ve ilginizi iletebilmenizin ne kadar değerli olduğudur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ESTETİK AMELİYATLAR</span><br />
 <br />
 Maddi imkânlarınızla çocuğunuza iyi bir eğitim ya da güzel bir yüzden sadece birini sunma şansınız olsaydı, hangisini seçerdiniz<br />
 Böyle bir sorunun gerçekten biçimsiz bir kusuru olan bir çocukla ilgili olarak sorulabileceğini düşünüyorum. Gerçekten de, iyi bir eğitimin bir çocuğa güzel bir yüzden daha fazla yarar sağlayacağına inanıyorum, Üretken bir insan olmak, çocuğun hayatına hoş bir dış görünüşe sahip olmaktan daha çok anlam ve amaç getirecektir.<br />
 Bu nedenle, büyük bir burnu küçültmek ya da sivri bir çeneyi yuvarlatmak için yapılacak bir ameliyatla ilgili olarak bu soruyu soruyorsanız, o zaman kendinizi biraz sorgulamalısınız Bir çocuğun görüntüsünün iyi ya da kötü olduğu yargısına kim varıyor Bazen bazı aileden gelen özellikler ve değerler nedeniyle, anababalar dış görünüşteki belli bazı noktalar konusunda çok hassas olabiliyorlar. Örneğin, çocukken burnunuz konusunda sizinle dalga geçildiyse, aynı burna sahip olan oğlunuzun duyguları konusunda aşırı duyarlı olabilirsiniz. Aynı şekilde, değişik kültürlerin farklı güzellik anlayışları olabilir. Örneğin bir ülkede, bir kişinin burnu çok büyük gözükebilir. Ama aynı burun başka bir ülkede bir farklılık göstergesi olarak algılanabilir. Bu nedenle, çocuğunuzun probleminin gerçek mi, yoksa aile ve toplum değerleriyle mi ilgili olduğunu iyice düşünün.<br />
 Anababalar ayrıca, çocuklarını arkadaşlarıyla karşılaştırarak ne kadar anormal olduğunu saptamalıdırlar. Çocuk düzeltilebilecek bir özellik ya da kusur yüzünden aşağılık ve yetersizlik duygusu içinde mi Deneyimlerime göre, çok çirkin olarak dikkat çekecek kadar olağandışı bir çocukla pek karşılaşmadım.<br />
 Eğer çocuğunuzun bir yanık ya da doğum izi gibi önemli bir kusuru varsa, bu konuda bazı önerilerim olacak:<br />
 Bir doktora gidin ve bu konuyu görüşün. Ameliyat öneriliyor mu Bunun maliyeti ne olacak<br />
 1. Problemi ameliyatsız halletmenin bir yolu var mı Çocukların çoğu dış görüntülerini bazı kozmetikler aracılığıyla düzeltebilirler. Örneğin, yeni bir saç kesimi, belli bir şekilde giyinmek ya da daha büyüdükçe lens takmak veya düzeltici makyaj yapmak gibi.<br />
 2. Eğer düzeltme imkânı yoksa ya da siz bunu karşılayamıyorsanız, o zaman çocuğunuzun kusurunun onu diğerlerinden farklı ve eşsiz yaptığını anlamasına yardımcı olmanız gerekmektedir. Bu biraz üzüntü yaratacak bir durumdur ama çocuk görüntünün her şey olmadığını anlayarak bu üzüntüyü atlatacaktır. Bir konudaki sınırlan değerlendirmeye başladıkça, diğer alanlarda daha güçlü bir beceri geliştirecektir. Diğer çocuklarla paylaşılan eğitsel ve sosyal beceriler ve etkinlikler geliştirmek, ciddi bir görünüş kusurunun verdiği kalp acısını kapatacaktır. Çocuğunuza başkalarına şefkat duymayı öğrenmek için kendi acısından yararlanmayı öğretin. Ona içi güzel olan herkesin diğer insanlara güzel görüneceğini öğretin. Kalbi kötülükle dolu olduğu sürece en gösterişli manken bile çirkin gözükür.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TATİLLER VE EĞLENCE<br />
 TATiLE HAZIRIANIRKEN</span><br />
 <br />
 Ailece yapılan tatilleri gerçekten özel bir hale nasıl getirebiliriz<br />
 Aşağıda söz edeceğim öğeler çok önemli olmalarına rağmen, genellikle farkında olmadan ihmal edilirler.<br />
 Genel ruh hali. Genel bir samimiyet havası yaratmaya çalışırını. Tatil için gerekli iyi niyet aile için de gereklidir. Gülüşler, kahkahalar ve şakalar bütün bir yıl için önemlidir ama tatil zamanı böyle bir mutluluğun yanı sıra, sırlar ve sürprizler için de doğal bir zamandır. Tatil zamanı çocukları süsleme, yemek hazırlama ve benzeri bazı hazırlıklara katma, annenin yükünü almanın yanı sıra, belli bir aile geleneği yaratmada da mutluluğun bir parçasıdır.<br />
 Dinlenme. Tatiller aynı zamanda sessizlik ve sükunet zamanı olmalıdır. Kişisel olarak ya da ailece sessiz ve sakin bir ortam yaratmak için zaman ayırın.<br />
 Gelenek. Belli gelenekler oluşturmak çok önemlidir. Özel tatil günlerinde özel bazı yemekler hazırlayarak bir gelenek oluşturabilirsiniz. Büyükannenizin göreneklerini veya yemeklerini sürdürerek, çocuklarınızın geçmişlerini anlamalarına yardımcı olabilirsiniz.<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 FOTOĞRAF ALBÜMLERİ</span><br />
 <br />
 Hemen her evde bir sürü aile resminin bulunduğu bir kutu ya da çekmece bulunur. Bütün bu resimlerle ne yapacağımızı bize söyler misiniz<br />
 Bunu memnuniyetle yaparım.Çünkü, fotoğrafların insanlar için çok önemli olduğunu biliyorum. Sorunları olan bir insan üzerinde psikiyatrik değerlendirme yaparken sıklıkla sorduğum sorulardan birisi şudur: Evinizde bir yangın olsa, o evden çıkarmak isteyeceğiniz şeyler neler olurdu Hemen herkes aile fotoğraflarından söz eder. Bence de çoğumuz için anılar ve resimler çok önemlidir.<br />
 Sizlere anababa olarak, her çocuğunuz için kendisine ait bir fotoğraf albümü oluşturmanızı öneririm. Onun daha sonra hatırlamasını arzu ettiğiniz, doğumundan öncesine ait fotoğrafları da o albüme yerleştirin. Çocuğunuzun geçmişiyle başlamanızı ve albümüne ondan önceki kuşakların resimlerini koymanızı öneririm. Büyükanne ve babasının, hatta daha öncekilerinin ve belki de onların yaşadıkları yerlerin resimleri ona geçmişiyle ilgili bir duygu geliştirmesini sağlayacak ve belli bir grup insana ait olduğu hissini verecektir.<br />
 Yaşadıkları yerler çocuklar için çok önemlidir. Ortalama bir aile çocukları büyürken sık sık taşınır. Bu nedenle de albümün o bölümü oldukça geniş olmalıdır. Okullarının, yakın çevrenin ve çocukların hoş vakit geçirdikleri belli yerlerin resimlerinin albümde yer alması çok iyi bir fikirdir. Parklar, tatiller ve oyuncaklar daha sonra dönüp bakıldığında zevk alacağı şeylerdir. Diğer bir bölüm arkadaşlarına ve onlarla paylaştığı etkinliklere -doğum günü partileri, spor karşılaşmaları vb.- ayrılmalıdır.<br />
 Çocuğun hayatında önemli bir yeri olan insanları mutlaka koyun: Öğretmenleri, özel arkadaşlarını, çocuğun yetişmesi sırasında anlamlı olan herkesi. Çocuğun gelişiminin sembolleri de anlamlı olabilir: Spor olayları, okul gösterileri, fen projeleri, özel hayvanlar. Bütün bunlar çocuğunuz büyüdükçe ve kendi ailesini oluşturmaya başladıkça onun için hazine değerindeki anılardır. Çocuklarınız bu anıları bir gün çocuklarıyla paylaşmak isteyeceklerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUK BAKICILARI</span><br />
 <br />
 Anne ve baba dışarı çıktıklarında, yan komşunun lise öğrencisi kızının çocuklarla kalmasında bir sakınca görüyor musunuz<br />
 Yeteneklerini ve olgunluk düzeyini dikkatlice kontrol ettiyseniz çocukları böyle bir bakıcıyla bırakmanın hiçbir sakıncası yoktur. Bazen çocuklara kötü davranan veya gereği kadar koruyamayan bakıcılar olabilir ve bunun olmasını istemezsiniz.<br />
 Bakıcılarla anlaşmadan önce, onları iyice araştırmayı unutmayın, iyi ve güvenilir bir bakıcı olup olmadığını saptamak için göz önünde bulunduracağınız bazı ölçütler şunlardır: iyi bir bakıcının,<br />
 • yüksek bir olgunluk düzeyi<br />
 • kriz zamanlarında başvuracağı iyi bir karar mekanizması<br />
 • çocuklara vurmasını veya bağırmasını engelleyecek kadar benlik kontrolü<br />
 • bir çocuğu kontrol ve disipline edebilme yeteneği<br />
 • çocuklara baktığı sürelerde yaşıtlarıyla birlikte olmaya istekli olmaması<br />
 • yukarıdakileri doğrulayan bir referansı olması gerekir.<br />
 Kendi uyguladığınız ve gerektiğinde onun da uygulamasını istediğiniz disiplin yöntemleri konusunda ona çok net açıklamalar yapmalısınız. Bakıcının sizi ne zaman arayacağına ve size ulaşamadığı takdirde durumla nasıl başa çıkacağına karar verebilmesi gerekir. Bir bakıcıda olması gereken en önemli özellikler, çocukları sevmesi, kibar, kararlı ve koruyucu olmasıdır. Ayrıca bir bakıcının enerjik olma ve sadece temel bakımı sağlamanın yanı sıra çocukla oyun oynamasını ve böylece birlikte güzel zaman geçirmelerini isterim.<br />
 Bir bakıcının niteliklerine nasıl karar verebilirsiniz Referanslar istemeli ve onlarla kişisel olarak konuşmalısınız. Ayrıca bakıcının siz oradayken çocuklarınızla birlikte olmasını ve neler olduğunu dikkatlice izlemenizi öneririm. Çocuğunuz yeterince büyüdüğü zaman, ona bakıcı gittikten sonra gecenin nasıl geçtiğini sorabilirsiniz. Döndüğünüzde evin,bakıcının ve çocuğunuzun durumunu dikkatlice inceleyin. Eğer kuşkularınız varsa, bir gece aniden eve geri dönün. Bu pek uygun gözükmeyebilir ama çocuğunuzu bu kişiye emanet edip edemeyeceğiniz konusunda size çok yardımcı olur. İç güdülerinize güvenin! Bir terslik olduğu hissine kapılırsanız, araştırıp emin olana kadar çocuğunuzu onunla bırakmayın.<br />
 Diğer bir önerim de, maddi olarak zorlanmamak için bakıcınızda ara sıra değişiklik yapmanızdır. Bazen yakın ve güvenilir arkadaşlar birbirlerine yardımcı olabilirler. Ve tabii ki büyükanne ve babalar. Onların değeri altınla ölçülemez. Ben de, kızım dışarı çıktığında, torunlarıma bakmayı çok seviyorum.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DIŞARIDA BİR GECE</span><br />
 <br />
 4 yaşında ve yeni doğmuş iki çocuğumuz var. Akşamlan bir arkadaşımızın evine ya da bir restorana gittiğimizde onların bir bakıcıyla evde kalmaları mı, yoksa bizimle gelmeleri mi daha iyi olur Onlarla birlikte gitmekten rahatsızlık duymuyoruz ama onların evdeki kadar rahat oyun oynayamayacakları yerlere gitmelerinin zor olacağını düşünüyoruz.<br />
 Bu çok güzel bir soru ve açık söylemeliyim ki çocukların devamlı evde kalıp, anababaların gezmeye gitmesine üzülüyorum. Diğer yandan da, genç anababaların haftanın bazı anlarını da çocukların sorumluluğundan uzakta geçirme ihtiyaçlarını anlayabiliyorum, işte size bazı pratik öneriler:<br />
 Çocuklarınıza sosyal ortamlarda nasıl davranacaklarını öğretin. Sonra da onları beraber götürün ve hem siz, hem de arkadaşlarınız onların tadını çıkarın. Çocukları eğitebilmek için, arkadaşlarla birlikte evde bazı beraberlikler organize edilebilir. Ev sahibi için çok kolay bir iş olmayabilir ama eşler yardımcı olursa, tüm aile için çok zevkli bir akşam olabilir.<br />
 Sosyal bir ortamda nasıl davranacağını öğretebilmek için, çocuklarınızı ara sıra ailece gidebileceğiniz restoranlara götürün. Eğer yeri dikkatlice seçerseniz, bunun aile beraberliğini, sosyal becerileri öğretmek için çok yararlı olduğunu görececeksiniz.<br />
 Ancak yeni doğmuş bebeklerin dışarı çıkarılması konusunda bazı sorularım var. Genellikle, ilk birkaç hafta bakterilere dayanıklılık düzeyleri düşük olduğu için, evde kalmaları gereklidir. Yine de, bebe koltuğunda sakin sakin uyuyan bir bebek ise, kısa sürelerle dışarı çıkarabilirsiniz. Eğer çocuğunuzu bir arkadaşın evine bırakıyor ve orada yatmasına izin veriyorsanız, onu bir gece de dışarı götürmenizde hiçbir sakınca görmüyorum.<br />
 Çocuklarınızı dışarı çıkarıp çıkarmayacağınıza karar verirken, sormanız gereken sorular şunlardır: Çocuklar sizin arkadaşlarınızla keyifli bir akşam geçirmenize izin verecek şekilde iyi davranabilecekler mi Çocuklar orada sıkılır mı Çok mu yorgunlar Eğer çocuklar yaramazlık yaparsa diğer insanlar rahatsız olacak mı Siz bu akşamdan zevk alacak mısınız<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 TELEVİZYON</span><br />
 <br />
 Televizyon seyretmek, pek çok iyi anababanın evlerinden uzak tutmaları gerektiğine inandıkları bir eğlence. Ama yine de, her ailede günün ya da gecenin büyük bir bölümünde açık olan bir tane (hatta iki tane) televizyon var. Televizyon hayatımızın bu kadar önemli bir parçası haline geldiğine göre, anababaların bu durumu bir avantaj haline dönüştürmeleri mümkün mü<br />
 Evet mümkün ve araştırmalar bunu nasıl yapabileceğimizi gösteriyor.<br />
 Televizyon anababaların öğretimine yardımcı olur. Örneğin, konuşmayı öğrenmede biraz yavaş çocukların anababaları çocuk programlarını izleyip oradaki sözcük ve görüntüleri çocuklarının dil öğretiminde kullanabilirler. Ayrıca çocuklarıyla birlikte oturup programın içeriği hakkında konuşarak renkleri ve diğer bazı doğruları öğretebilirler.<br />
 Televizyon, çocukların bilinmeyen değerler ve deneyimlerle karşılaşmalarını sağlar. Çocuklar büyüdükçe, anababalar televizyon aracılığıyla dünyanın birbirine zıt değerlerini öğretebilirler. Televizyon programlarının desteklediği şiddet, sahtekârlık, yasadışı cinsel ilişki ve diğer birçok değerde ne yanlışlık var Programları daha büyük çocuklarınızla birlikte izleyerek onların programdaki ve anlatmaya çalıştığı dünyadaki iyi ve kötü yanları anlamalarına yardımcı olabilirsiniz. Televizyonu çocuklarınıza empati ve şefkati öğretmek için kullanabilirsiniz. Örneğin, "o çocuğun yerinde olsaydın neler hissederdin" veya "o kızın durumunda nasıl davranırdın " Aile biraraya toplanarak ve her çeşit tartışma ortamı oluşturularak televizyondan olumlu bir şekilde yararlanılabilir.<br />
 Televizyon paylaşmayı öğretebilir. Televizyonu çocuklarınıza paylaşmayı öğretmek için kullanabilirsiniz. Ailelerin birden fazla televizyon sahibi olmamasını öneriyorum. Böylece çocuklarınız istedikleri programları seçerken birbirlerine saygı göstermeyi öğrenirler. Ama sadece birbirleriyle değil, anne ve babalarıyla da paylaşmalıdırlar. Ana-babalar işten eve gelince haberleri izlemek istemektedirler ama genellikle televizyon çocuklar tarafından ele geçirilmiş olmaktadır. Çocuklarınıza televizyonda sizin de hakkınız olduğunu öğretmekten korkmayın.<br />
 Televizyon seyretmenizi değerlendirirken yaratıcı olun ve evinizdeki etkisini nasıl olumlu bir hale getirebileceğinize karar verin. Çocuklarınızın seyretme sürelerine sınırlamalar getirin. Okuldan sonra, çocuklarınızı televizyona başvurmadan meşgul edecek pek çok etkinlik olmalıdır. Ödevler yapıldıktan sonra, dışarıdaki etkinlikler, okuma, el becerileri, bilgisayar öğrenme ve diğer yaratıcı etkinlikler televizyondan önce onu meşgul edebilmelidir. Ayrıca çocuklarınızın eğitim programlarını veya özel bazı yayınları izlemelerini sağlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇİZGİ FİLMLERDEKİ ŞİDDET</span><br />
 <br />
 Çizgi filmlerdeki şiddetin küçük çocuklar üzerindeki etkilerini biliyor musunuz 2 yaşından 9 yaşına kadar farklı yaşlarda dört çocuğumuz var. Eğer bu konuda bana bazı önerilerde bulunursanız çok memnun olacağım.<br />
 Ruh sağlığı mesleğindekiler olarak televizyondaki şiddetin çocuklar üzerindeki etkisi bizleri kaygılandırıyor. Yıllardır yapılan araştırmalar, şiddetin küçük çocukları etkilediğini göstermiştir. Birkaç yıl önce yapılan araştırmada, Kaliforniya´daki bir okul çağı çocukları grubu şiddet sahnelerini seyrettikten sonra birlikte oyun oynarlarken izlenmişler. Şiddet sahnelerini seyredenler, seyretmeyenlerden çok daha yoğun bir şekilde birbirleriyle olan ilişkilerinde şiddet içeren durumlar yaşamışlardır. Son yıllarda çizgi filmlerin bile bu tür bir etkisi olduğunu öğrendik. Ve çizgi filmler söz konusu olduğunda, çocuklar yaralama ve ölümlerin gerçek olmadığı fikrine kapabilmektedirler, çünkü bir dakika önce havaya uçan çizgi film kahramanları bir dakika sonra gayet sağlam olarak ayağa kalkabiliyorlar.<br />
 7-8 yaşlarından önce, anababaların televizyon programlarını çok sıkı takip etmeleri gereklidir. Bu yaşlardan önce, çocuklar doğruyla yanlışı birbirinden ayırt etme kapasitesine sahip değillerdir ve seyrettikleri çizgi filmlerde neyin iyi, neyin kötü olduğunu tam olarak anlayamamaktadırlar. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyrederek, şiddet içeren yıkıcı programları yasaklayın. Çocuklarınız çok fazla televizyon seyretmeden de yaşayabilir ve her zaman izin verebileceğiniz birkaç iyi program vardır. Böyle programları bile olumlu görüşleri pekiştirmek ve sizin görüşlerinize ters olan sorgulanabilir görüşleri anlamalarına yardımcı olmak için çocuklarınızla beraber izlemenizi tavsiye ediyorum. Çocukların gerçekleri bilmeye ihtiyaçları vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MÜZİK VİDEOLARI</span><br />
 <br />
 Kızımız onlu yaşlarının ilk yıllarında ve canlı müzik yayını yapan paralı TV kanallarını izlemeye başladı. Bundan kaygı duymamız gerekir mi<br />
 Elbette! Bu tür müzik yayını yapan kanallarda bazen şiddet, çok açık bir cinsellik ve uyuşturucu kullanımı içeren yayınlar olabiliyor. Rap ve hard rock müzikle birlikte artık daha fazla fiziksel istismar görülüyor. Bunun yanı sıra, bazıları da son derece iyi hazırlanmış ve zevkli olabiliyor ve sizin çocuğunuzun bunlardan hangisini izlediğini, siz de izlemedikçe bilemezsiniz.<br />
 Benim önerim, çocuğunuzla birlikte bu müzik programlarını iz-lemenizdir. Gördüklerinizi tartışın. Orada şiddet, cinsellik ya da uyuşturucu ile ilgili sahneler gördüğünde neler hissediyor Kadınları, yetkili kişileri, etnik grupları veya hükümeti küçültücü sözcüklere veya görüntülere karşı duyarlı mı Böyle bir konuda, anababanın bilgili olması gerekir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">VİDEO OYUNLARI</span><br />
 <br />
 Video oyunları ile oynamak çocuklar için zararlı olabilir mi<br />
 Bazı olumsuz etkilerinden dolayı, video oyunlarının bazı çocuklar için zararlı olabileceğini düşünüyorum.<br />
 • yalnızlık - video oyunlarının çoğu sosyal bir etkinlik değildir<br />
 • daha iyi etkinliklerin ihmal edilmesi - okuma, ev işleri, eğitim etkinlikleri<br />
 • şiddet - video oyunlarının çoğu etkin bir şiddet içeriyor<br />
 • yoğunluk - çocuklar genellikle oyun oynarken kendilerini kaybetmektedirler<br />
 Eğer video oyunları alıyorsanız, şiddet içermeden beceri ve koordinasyon geliştiren oyunlar seçmelisiniz. Oyun oynayarak geçirilen zamanı sınırlayın ve onların yerini daha yararlı etkinliklerin almasını sağlayın. Çocuklarınız üzerindeki kötü etkileri izleyin, eğer varsa, o problemlerin nedeni olabilecek video oyununu yok etmekten çekinmeyin. Bazı çocuklar,ailedeki ya da okuldaki bazı sorunlardan veya zorluklardan kaçmak için kullanıp video oyunlarını takıntı haline getirebilirler. Eğer ailesiyle ya da arkadaşlarıyla birlikte olmak yerine, sürekli video oyunlarına yapışan bir çocuğunuz varsa, onu oyunlardan uzaklaştırmak için çaba sarf etmeli ve ona daha anlamlı etkinlikler bulmalısınız.<br />
 Ancak video oyunlarının olumlu etkileri de olabilir:<br />
 • aile etkileşimi - eğer anababalar oyuna katılırsa<br />
 • arkadaşların cezbedilmesi - birden fazla kişiyle oynanan oyunlar için<br />
 • el-göz koordinasyonunun geliştirilmesi<br />
 Eğer çocuklarınızın arkadaşları video oynamaya evinize gelirlerse, onları tanıma ve nasıl etkileşim kurduklarını görme imkânınız olur. Arkadaşları tanımak olumlu olduğu için, bu da olumlu bir sonuçtur.<br />
 Video oyunlarının bulunduğu salonlar, evde oynanan video oyunlarından daha farklıdır. Böyle yerler pek hoş yerler değildir. Uyuşturucu alışverişi, alkol kullanımı oldukça yaygındır ve gözleri yakacak kadar yoğun sigara dumanı vardır.<br />
 Ayrıca böyle yerlerde çocukların harcadığı paralar da beni kaygılandırıyor. Oradaki heyecan ve gerginlikle, bir oyun daha oynamaya zorunluluk hissedilir. Bu oyunların diğer bir ortak yanı da aşırı bir rekabet oluşmasıdır. Bazı kişiler çocuğun saldırganlığını kardeşlerine ve oyun arkadaşlarına yansıtmaması için böyle bir şekilde dışavurmasının iyi olduğunu savunmaktadırlar. Ama böyle bir rekabet o salonların dışında da saldırganlığı teşvik edebilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇATIŞAN DEĞERLER</span><br />
 <br />
 Ben bir büyükanneyim ve kızım için kaygılanıyorum. Ne zaman 14 yaşındaki oğlu televizyonda iyi olmayan bir şey izlemeye kalkışsa -içinde kötü sözcükler içeren yaşına uygun olmayan bir film gibi- tartışmaya başlıyorlar. Taraf tutmam gerektiğine inanıyorum, ama her defasında çocuğa dersler vermeye kalkarak biraz aşırıya kaçıp kaçmadığından emin değilim. Bu konuyu nasıl daha iyi ele alabilir<br />
 Çocuğun o yaşlarda, daha küçükken ihtiyacı olan otoriter bir anneden çok bir arkadaşa ihtiyacı vardır. Konulan duygusal olmadan daha akılcı bir şekilde tartışarak -sanki yetişkin bir arkadaşıyla konuşurmuş gibi- bu anne de oğlunun görüşlerini açıkça ifade etmesine yardımcı olabilir. 14 yaşındaki bir çocuk artık yetişkinliğe yaklaşmaktadır ve kendi başına kararlar vermeyi, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etmeyi öğrenmesi gerekmektedir.<br />
 Yaşantınız boyunca, başarılı olmak için, duygularınızı yargılarınızdan ayırmanız gereken anlardan biri de budur. Filmleri ve televizyonu dikkatlice ve açıkça çocuklarınızla tartışın. Filmlerdeki ve televizyon programlarındaki olumsuz kavramların ve ahlâki değerlerin güçlü etkisini anlamalarına yardımcı olun. Böylece, kendi başlarına akılcı seçimler yapmayı öğreneceklerdir.<br />
 Eğer ergen çocuğunuza gerçekten hayır demeniz gerekliyse, bunu kibarca yapın. Örneğin, şöyle yaklaşabilirsiniz: "Keşke sana tam bir özgürlük verebilseydim. Seni hayal kırıklığına uğratmaktan nefret ediyorum. Ama yapmak istediğin şeyin gerçekten de tehlikeli olduğunu görebiliyorum. Ve seni koruyabilmek için, senin incinmeni ve öfkelenmeni göze alabilecek kadar seni seviyorum." Sanıyorum, bu yaklaşım sevgiyle beslenen ve yeterli miktarda olan sınırlar koymanıza izin verecektir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anababaların En Çok Sorduğu Sorular</span><br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Giriş</span><br />
 <br />
 1 Bebek Bakımı<br />
 2 Yeni Yürümeye Başlayan ve Okulöncesi Dönemdeki Çocuklar<br />
 3 Okul Çağı Çocukları<br />
 4 Ergenler<br />
 5 Aile ilişkileri<br />
 6 Sağlık ve Beslenme<br />
 7 Eğitim<br />
 8 Duygusal Gelişim<br />
 9 Disiplin ve Eğitim<br />
 10 Sosyal Gelişim<br />
 11 Fiziksel Gelişim<br />
 12 Tatiller ve Eğlence<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GİRİŞ</span><br />
 <br />
 Çocuk Eğitimi ile İlgili Temel Görüşlerim<br />
 Akşam saat 10:00´da tam gevşemeye başladığımda telefonun kulak tırmalayan sesi çok sinirime dokunmuştu. Günüm saat 7:30´daki bir görüşmeyle başlamış ve isyankâr ergen sorunu konusunda endişeli bir büyükanneyle görüşebilmek için öğle yemeğini kaçırmıştım. Açık söyleyeyim, o kötü sesi duymazdan gelmeyi düşündüm, ama saatin geç olması nedeniyle acil bir konuda olabileceğinden korktum.<br />
 Telefon gerçek bir kriz durumu hakkında değildi, ama arayan endişeli anne için çok üzücü bir problemdi. Erken ergenlik dönemindeki kızı son zamanlarda çok değişik bir ruh hali içindeydi ve gergindi. O akşam da, basit bir işi yapmak için bodruma inmeyi reddetmiş ve şimdi de yatak odasındaki ışığı söndürmeye karşı geliyordu.<br />
 Daha birkaç gün önce, iki yaşındaki bir çocuğun annesi beni arayıp, zor çocuğuyla başedebilmede ona yardımcı olacak, katılabileceği bir kurs bilip bilmediğimi sordu. Çoğu zaman annelik rolünü yerine getirirken son derece güvenli olduğu halde, oğlunun sınırları deneyen ve isyankâr tavırları karşısında bazen o kadar öfkeleniyordu ki onu istismar etmekten korkuyordu.<br />
 Aile problemleri ile ilgili sonsuz sayıda telefon ve yıllarca radyo programım ´Siz ve Çocuğunuz´ adlı programın ardından gönderilen pek çok mektup aldım. Bütün bunlar anababaların ne kadar çok konuyu paylaştıklarının farkına varmamı sağladı. Çok benzer olay vardı ve her biri onunla mücadele eden, baş etmeye ve çözmeye çalışan kişiler için çok acı vericiydi.<br />
 Bu kitabın amacı, pek çok insana yardımcı olmuş pratik çözümleri yazıya dökmektir. Belki siz de, karşılaştığınız bir problemin burada yanıtını bulabilirsiniz. Umarım hem size, hem de çocuğunuza yardımcı olur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İlk Çocukluğun Önemi</span><br />
 <br />
 Çocuk yetiştirme konusundaki temel yaklaşımımın bir özetini sunarak bu kitaba başlamak istiyorum. Bu temel öğelere dikkat etmenin ana-babalık serüveninizde size yardımcı olacağını umuyorum.<br />
 ilk üzerinde durmak istediğim nokta, anababalık rolünün başlar başlamaz kritik bir önem kazandığıdır, ister bir binanın sağlamlığını, bir ağacın düzgünlüğünü ya da bir insanın gelişimini ele alalım, ilk başlangıçtaki doğruluğun hayati önemini artık biliyoruz.<br />
 Anlamlı ve güzel bir yaşam sürdürebilmek için gerekli yapının temelini oluşturabilme fırsatı ilk çocuklukta elimize geçer ve bu daha sonra bir daha elde edilemeyecek bir fırsattır. Hayatın anlamlılığını oluşturan da belli dengelerin kurulabilmesidir. Bu dengelerden bazıları aşağıda verilmiştir:<br />
 • Güven verebilecek, ama çocuğun bireyselliğini ve bağımsızlığını engellemeyecek kadar ilgi ve koruma.<br />
 • Güvenliği sağlayacak, ama isyana yol açmayacak veya umutsuz bir acizlik duygusu yaratmayacak kadar sınırlama.<br />
 • Başarılı olmanın gururunu tattıracak, ama hayatı angarya haline getirmeyecek kadar iş.<br />
 • Sorumluluk duygusu kazandıracak, ama sağlıklı bir bağımsızlık duygusunu yok etmeyecek kadar disiplin ve eğitim.<br />
 • Hayatı eğlenceli bir hale getirecek, ama zevki bir amaç haline dönüştürmeyecek kadar kahkaha ve oyun.<br />
 • Hayatı beklentilere uygun bir hale getirecek, ama tahammül edilemeyecek kadar katı bir hale sokmayacak kadar tutarlılık.<br />
 • Üretken olmanın mutluluğunu öğretecek, ama çocuğu ben-merkezci bir hale sokmayacak kadar gurur.<br />
 • Her günü sevecen ve sıcak bir hale getirecek ve acı dolu çabalan ihtiyaç duyulduğu sürece ve bir ömür boyu yüreklendirecek kadar sevgi!<br />
 Evcil hayvanları eğitmenin önemi anlaşılmış ve böyle bir eğitim verildiği zaman hayvanın sadık ve mutluluk verici olduğu görülmüştür. Çocuklara verilecek eğitimin de bazı kuralları olduğunu anababaların anlaması için daha ne kadar zaman gerekli Çocuğun ne yapmasını istediğinize karar vermek, etkili bir şekilde ödüllendirme yapmak ve kesin sonuçları tutarlılıkla uygulamak çocuk eğitiminin öncelikle bilinmesi gereken kurallarıdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Disiplin Gereklidir</span><br />
 Çocukları eğitmek yeterli değildir ve eğitmekle disiplin arasındaki farkı çok az kişi görebilmektedir. Eğitim, ödüller veya cezalar yardımıyla geliştirilebilen basit bir kas ve sinir gelişimidir.<br />
 Öte yandan, disiplin, mantık ve anlama içeren karmaşık bir öğretme-öğrenme sürecidir. Neden bazı sonuçların ortaya çıktığını, belli davranış ve tutumlardan hangilerinin iyi veya kötü olduğunu, neyin onları iyi veya kötü yaptığını anlama sürecidir. Birkaç anlamlı taktik ve felsefenin hayatın tümüne uygulanmasıdır. Kısaca, iyi bir disiplin zekanın olumlu bir gelişimi ile sonuçlanır.<br />
 Küçük bebekleri sevmek hiç de zor değildir. O kadar çaresiz ve korumasızdırlar ki, anababaların çoğu çok ağlayanlara bile gerekli ilgi ve sevgiyi gösterirler, ilk dişler, ilk adımlar, ilk sözcükler çocuklarına düşkün anababaların heyecan duymasına ve gururlanmasına neden olur.<br />
 Peki, ilk ´Hayır! Yapmayacağım´ sözlerinin ne farkı var. Bu sözcükler, özgürlüğe ilk adımın ve anababa ve çocuklar arasında hayat boyu süren sınırlan test etme davranışının belirtileridir. Bunu çocuğun kişilik gelişiminin sağlıklı bir boyutu olarak göremeyen anababalar, çocuklarının kırılmasına ve hiçbir galibi olmayan mücadelelerin sürüp gitmesine neden olurlar. Ya da, tembelce teslim olup, çocuğun deneyim veya mantık üzerine kurulmamış yıkıcı bir güç duygusuna kapılmasına izin verirler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anababalann En Çok Sorduğu Soruların Cevapları</span><br />
 <br />
 Sağlıklı bir çocuk yetiştirme mücadelesinde anababanın başarı ya da başarısızlığını belirleyen sadece hayatın dengeleri değildir. Olumlu yapılanmaları sağlayan aynı zamanda onların kendi iç yapılarının sağlamlığı ve tutumlarıdır. Anababaların çocuklarından istediklerinin yanlış olması pek ender görülür, asıl yanlışlık itaati sağlamak için uyguladıkları yöntemlerdedir.<br />
 Bazen çelişkilerle dolu, bazen de uyumlu olan bu deneyimler çocukların duygularını oluşturur. Eğer çocuk çok miktarda koşulsuz sevgi görüyor ve başarılarıyla gurur duyuluyorsa, duyguları sağlıklı olacak ve benlik-saygısı da güçlü bir şekilde gelişecektir. Ama şefkat ve anlayış eksikliği olduğunda ve anababanın öfkesi ve kınaması sevgilerini iletmelerini engelleyecek kadar ağır basıyorsa, çocuğun gelişen kişiliği solup gidecektir. Daha sonraları da ciddi problemler görülme ihtimali çok yüksektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Temel Oluşum ve Ergenlik Yılları</span><br />
 <br />
 Bir çocuğun kişiliğinin temelindeki çatlakların ortaya çıktığı yıllar ergenlik dönemidir. Bu hasara en büyük katkı da ailede ilk yıllarda oluşturulan temelden gelir.<br />
 Eğer temel dengeler sağlanamazsa ve anababaların kınadıkları, onayladıklarından daha çok olursa, çocuğun ihtiyacı olan uygun yapı taşları eksik kalır. Bu gizli zayıflıklar, çocuklarda bugün anababaların isyankârlık olarak gördükleri davranış bozuklukları olarak ortaya çıkar. Aslında, ergenlikteki ciddi davranış bozukluklarının üç temel nedeni vardır:<br />
 1. Anababalar çok katı veya kuralcıdırlar: Diktatör gibi davranan ve çocuklar üzerindeki kontrollerini çok uzun süre devam ettiren anababaların çocukları bir bağımsızlık görüntüsü verebilmek için büyük bir olasılıkla isyan edeceklerdir. Sağlıklı yetişkinler olabilmek için ergenin zaten yapması gerekli olan bu davranışa, anababalar sadece izin vermekle kalmamalı, ciddi bir isyanı engellemek için yavaşça bağımsızlığa ilerlemesini teşvik etmelidirler.<br />
 2. Anababalar çok yumuşak ya da tutarsızdırlar. Ergenlerin sınırları genişletilmelidir, ama hâlâ sınırlara ihtiyaçlan vardır. Anababalar böyle kısıtlamalar ortaya koymadıkları veya onları istikrarsız bir şekilde zorladıkları zaman, ergenler düzenli olarak onları test ederler.Anababalar ne kadar istikrarsız olursa, gençler de o kadar büyük bir gayretle sınırları zorlarlar. Tehlikeli davranışları engellemek için, anababalar sınırlar koymaya başlamalı ve onları büyük bir tutarlılıkla uygulamalıdırlar.<br />
 3. Ergenler duygusal acı çekerler. Ergenler kendilerini yetersiz hissettikleri veya çok fazla kaygı ve endişe altında oldukları zamanlarda, oldukça istikrarsız davranışlarla duygusal acılarını ortaya koyarlar. Uyuşturucuya yönelerek veya anti-sosyal tepkiler ortaya koyarak, geçici bir süreyle acılarından kaçabilirler. Hatta bilinçli olarak yakalanıp cezalandırılmaya çalışabilirler, çünkü ceza suçlarını geçici bir süreyle hafifletmektedir. Bu gençlerin ihtiyaçlarını araştırmaları ve acı dolu duygularını sözlere dökmeleri gerekmektedir ki, gösteriş yapmaya gerek görmesinler.<br />
 Ergenleri anlamanın ilk şartı zor yılları boyunca onları sevmek, onlardan zevk almak ve onların kim olduğunu anlayabilmektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Diğer Kişilerin Ergenler Üzerindeki Etkisi<br />
 </span><br />
 Bu önemli yıllar boyunca, geniş ailenin varlığı hem anababa, hem de ergen için çok yararlı olabilir. Ancak diğer yandan da, eğer akrabalar ailenin değerlerini paylaşmıyorsa veya ergen güç mücadelesini kazanmak için kendi çıkarları doğrultusunda bu kişileri kullanıyorsa, akrabaların yardımdan çok zararı olabilir. Anababalar, büyükanne ve babalar ve diğer akrabalar arasında sağlam bir ilişki yoksa (yani aralan açıksa), o insanları kullanma çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir.<br />
 Bugün kökleri zayıflamaya başlamış olan toplumumuzda, ailenin yer değiştirmeleri, torunlarla büyük anne ve babalar ya da diğer akrabalar arasındaki ilişkilerin gelişimini engellemektedir. Bulunduğumuz yerlerde bu kişilerin yerini tutabilecek kişilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmalıyız.<br />
 Ayrıca, toplumda bulunan bazı kişi ve gruplar ergenle birlik olup, anababalara karşı yıkıcı bir tavır içine girmektedirler. Aşırı hoşgörülü değerlere sahip kişiler, eski kafalı ve katı olarak gördükleri anababalarına isyan etmek için fırsat kollayan huzursuz gençlik için kolay bir hedef oluşturmaktadırlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Anababaların En Çok Sorduğu Soruların Cevapları</span><br />
 <br />
 Ergenler üzerinde etkili olan diğer bir faktör de, şiddet gösteren gruplardır. Heyecan ve korunma arayan çocuklar, bu gruplar için kolay bir avdır. 1990´ların sonralarında, bu çetelerin tehdit ve baskıları ana-babaların endişelerinde büyük ölçüde yer almaya başlamıştır. Bugün pek çok toplumda gençliği hem zihinsel, hem de maddi olarak sömüren çetelerin varlığı kesindir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sağlam Bir Ruhsal Temel Oluşturma</span><br />
 <br />
 Olumsuz etkilere karşı en sağlam korunma sağlam bir manevi değer yapısının oluşmasıyla sağlanabilir. Anababalar kendi inanç ve geleneklerini pratikte uygulayarak çocuklarına bazı temel gerçekleri aktarabilirler. Araştırmalar, ailelerin bu yöndeki çabalarının ailenin uyumunu ve gücünü arttırdığını göstermektedir.<br />
 Gülen, eğiten ve koruyan sevgi dolu bir babayla birlikte yaşayan bir çocuk, en karizmatik çete lideri tarafından bile kolay kolay ikna edilemez. Hatta, böyle güçlü bir sevgi ile büyüyen çocuklar, ileriki yaşlarda Tanrısal güce çok daha kolay güven duyarlar.<br />
 En sık karşılaştığım sorulardan biri de, çocuklara manevi değerleri öğretmenin ve ergenlere inançlarının kazandırılmasının en iyi yollarının ne olduğudur. Bugün bu önemli sorunun basmakalıp bir cevabı yok, ama yardımcı olacağına inandığım bazı önerilerim olacak.<br />
 • Anababalar kendi değerlerinizi ortaya koyun, inandıklarınızı günlük hayatınızda gösterirseniz, çocuklarınızın o inançları inkâr etmeleri zor olacaktır.<br />
 • inançlarınızı öğretin. Gerçekten yaşanmadan, sözlü olarak tartışılan değerler gözardı edilebilir. Ama onları açıklamadan yaşayarak öğretmek onların doğal olarak kabul edilmesini sağlayabilir.<br />
 • Kendi inançlarınızın gereklerini yerine getirin.Dini inançlarınızın korumacı ve sevgiyle ilgili nedenlerini açıklamadan da olumsuz bazı kurallar üzerinde durabilirsiniz. Basit ama dürüst açıklamalar çok önemlidir.<br />
 • Ailece dua edebilirsiniz, ama basit olmalarına dikkat edin. Paylaşılan eğlencelerde, karşılaşılan üzüntülerde, iyileştirilen acılarda beraberce dua etmeyi öneriyorum. Biraz konuşmaya başladıkları andan itibaren çocuklar birlikte dua etmeye yönlendirilmelidirler.<br />
 • Tanrıyı bir tehdit ve cezalandırma aracı olarak kullanmayın. Yanlış davranışları nedeniyle Tanrının onu cezalandıracağını söylemekten veya Tanrı ... yapan çocukları sevmez´ gibi cümlelerden kaçının. Bunlar, çocukların Tanrının sevgisine olan inançlarını yokeder.<br />
 iyimser, kabul edici ve koşulsuz sevgiye çok az kişi karşı koyabilir. Çocuklarınız yollarını şaşırsalar bile, siz kararlarınızdan ödün vermeyin. Onları geri kabul edin ve onları yüreklerinizle karşılamaya hazır olun!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bırakın Gitsin!</span><br />
 <br />
 Her genç, çocuk psikologlarının açıkça tanımladığı gelişim aşamalarından geçer. Çocuklarınıza çok kuvvetli bir şekilde bağlanmak, onları sosyal ve duygusal açıdan köstekler. Çocuklar olgunlaşıp kendi kişiliklerini ortaya koymak ve zamanı geldiğinde kendi ailelerini kurmak için evden ayrılmak üzere doğarlar. Bunun farkında olan ve çocuklarının -yavaş yavaş fakat güvenle- bağımsızlığa ulaşmalarını destekleyen ana-babalar, ciddi bir isyanın ve ayrılığın acısını çok nadiren duyacaklardır. Bu değişim her çocukta farklıdır, fakat her çocukta son derece zevkli ve sevgi dolu bir yenilik ve zenginlik haline dönüşebilir.<br />
 Bağımsızlığa uzanan bu değişimin en korkutucu yanı, gencin sosyal ilişkileri ile ilgilidir. Çocuklar küçükken, anababalar onların oyunlarını ve etkinliklerini denetleyebilirler. Eğer küçük bir arkadaşın zararlı olduğu kararına varılırsa, evden kolayca uzaklaştırılabilir. Ama ergenlik dönemi geldiğinde bu mümkün değildir! Okuldaki, işteki ve çevredeki ilişkiler artık anababa tarafından yönlendirilemez.<br />
 Batı kültürünün hoşgörüsü ve göreceli zenginliği gerçekten korkutucu tehlikeler yaratmaktadır. Akıllı anababalar, yakında bir yetişkin olacak çocuklarına sağlıklı kararlar almak için gerekli temel kuralları öğretme konusunda iyi bir rehberlik verirler. Özgürlüklerin sınırlarını belli oranlarda genişleterek, gencin belli bir sorumluluk duygusunu kazanmasını sağlarlar. Başarısız olduğunda ya da uygun olmayan bir seçim yaptığında onu yüreklendirirler. Genellikle koruyucu bazı sınırlamalar saptarlar ama ergenin kendi hayatını yönetmeyi öğrenmesine mümkün olduğu kadar izin verirler.<br />
 Bu zor yıllarda iletişim kanallarını her zaman açık tutabilmek pek kolay değildir! Ama anababalar kendi yeteneklerine, çocuklarının iyi niyetine ve anababaları memnun etme isteğine inanırlarsa, hem ana-babalığı, hem de çocuklarını anlayabilirler.<br />
 Burada verilen sorular gerçekten bana yazılan sorulardır. Yazan kişileri korumak amacıyla, sorular biraz düzeltilmiş ve kişilikleri ortaya çıkaracak bilgiler dikkatlice çıkarılmış veya değiştirilmiştir.<br />
 Umarım bu sorular bu tür endişeleri olan herkese hitap edecek niteliktedir. Cevapların da, kısa olmalarına rağmen, anlaşılır, uygulanabilir, umutlu ve yararlı olduklarına inanıyorum.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEK BAKIMI<br />
 DOĞUM SONRASI</span><br />
 <br />
 Doğum sonrası lekeleri nedir<br />
 Tıp fakültesinde bize, doğum sonrası lekelerine bebeğin doğumundan sonra bazen ortaya çıkabilen hormonal dengesizliklerin yol açtığı öğretilmişti. Elbette annenin bedeni çocuğun doğumundan sonra pek çok değişiklik geçirmektedir ve bu değişikliklerin en önemli bir bölümü de normal hormonal düzenin yeniden kazanılması ile ilgilidir.<br />
 Ama hormonlarla ilgili olmayan bir çeşit doğum sonrası depresyonu olduğunu da düşünüyorum. Birkaç yıl önce, doğum sonrası lekelerini herhangi bir anne gibi yaşayan bir babayla karşılaşmıştım. Onunla ve diğer bazı babalarla konuşmalarım sonucunda, onların da çocuklarının doğumundan sonra depresyon ve üzüntü dolu bir dönemden geçtiklerini saptadım.<br />
 Bu konuyu araştırırken ve bu anne ve babalarla birlikte bu konuyu derinlemesine düşünürken, bilinmesinde yarar olan bazı nedenler keşfettim.<br />
 Bugünlerde bebekleri olan insanların çoğu o bebeği gerçekten çok istiyorlar. Sevecekleri ve zevk alacakları bir çocuğa sahip olmak, sonra da o bebeği ailelerine ve arkadaşlarına göstermek istiyorlar. Hamileliği boyunca anne çok ilgi görüyor ve baba da bebeğin hareketlerini izlemekten ve onu annenin bedeninin içinde hissetmekten çok heyecan duyuyor. Bu bedensel değişiklikler, büyüyen bebek, odanın hazırlanması, kutlamalar ve tahminler beklemekte olan anababalar için çok hızlı oluşuyor.<br />
 Ama o uzun dokuz aylık beklemeden sonra, bebek birden çıkıp geliyor. Partiler bitmiş, oda hazırlanmış ama odanın yeni sahibi ana-babasını yorgunluktan perişan eden bir canavar! Anababalar bazen vazgeçmek zorunda kaldıkları özgürlüğün miktarını tam olarak kavrayamamış olabiliyorlar. Yeni anababa için gittikçe daha da açık bir hale gelen gerçekler şunlardır: Özgürlüğümüzü kaybettik. Veya ikinci çocukları ise, özgürlüğümüzü öncekinden daha da fazla yitirdik. Günde 24 saat, yılda 365 gün ve bir ömür boyu sürecek bir sorumluluk üstlendik. Birbirimize olan ilgimizi kaybetme riskimiz var. Gereksinimleri karşılamak için büyük parasal yükler altına giriyoruz. Üstelik, kirli bezlerle ve gece kalkmalarıyla uğraşmak da hiç hoş değil!<br />
 Bütün bu özgürlüklerden vazgeçmeye ve sorumlulukları üstlenmeye gerçekten hazır olan çok az anababa vardır. O halde bütün bunlar gerçekleştiği zaman bir süre üzüntülü anlar yaşanmasına pek şaşırmamalıyız. Bunun olumlu yanı, üzüntünün bilinen bir süreç olmasıdır. Ondan kurtulabilir ve hayatlarınızı zenginleştirmeye -anababa olarak sorumluluklarınızı biraz arttırmaya- gelmiş olan o küçük mutluluk kaynağının değerini anlamayı öğrenebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİDOĞANIN İHTİYAÇLARI</span><br />
 <br />
 Evdeki ilk günlerinde yeni doğan bebeğimizin ihtiyacı olan giysi ve eşyalar nelerdir Lütfen listeyi yenidoğan bir bebeğin ihtiyaçları ile sınırlayın.<br />
 Temel ihtiyaçlar gerçekten çok basittir, fakat ben çok önemli olduğuna inandığım bir tanesiyle başlamak istiyorum, sallanan sandalye. Sallanan sandalyelerin artık modası geçmiş olabilir ama bebeğin tutuşunu kolaylaştıran ve annesinin karnındayken alıştığı ritmik hareketi ona sağlayan yanı, hem anababa, hem de çocuk için çok sakinleştiricidir.<br />
 Elbette bebeğinizin yatmak için bir yatağa ihtiyacı olacaktır. Ana-babaların çoğu pek çok yatağa (portbebe, anakucağı vb.) ihtiyaçlan olduğunu düşünürler, ama gerçekten ihtiyacınız olan bir bebek karyolasıdır. Karyolanın bebeğinizin bedenine destek sağlayacak sertlikte bir yatağı olmalıdır. Karyolanın kenarındaki kolonların bebeğin kafasının girip de sıkışmayacağı sıklıkta olmasına dikkat etmelisiniz. Yatağın kenarlarına koruyucu bir şilte geçirilmesini de tavsiye ederim. Bunu uzun bir kartona biraz yumuşak malzeme ve renkli bir kumaş kaplayarak kendiniz de yapabilirsiniz ya da kendi karyolanıza uygun büyüklükte satın alabilirsiniz. Bu koruyucu şilte çocuğunuzun kafasını yatağın kenarlarına çarpmasını önler.<br />
 Yatağınız için de bazı şilte ve çarşaflara ihtiyacınız olacak. Yatağınızı korumak için en üste ince ve yıkanabilir bir şilte yaymanızı öneririm. Böylece bazen çocuğunuzun alt bezinden taşan ıslaklıkların yatağınızı ıslatmasını engellemiş olursunuz. Çocuğunuz kafasını hareket ettirmeyi iyice öğrenene kadar yastık kullanmanızı önermiyorum. Bebekler burunlarını yumuşak yastıklara dayayıp boğulabilirler.<br />
 Bebeğinizin böbrekleri çok iyi çalışacağı için bol bol alt bezine ihtiyacınız olacak! Kumaş bezler, hazır bezlerden hâlâ daha ucuz ama onları yıkamak için de çok fazla zamana ve enerjiye ihtiyacınız olacak. Anababa olarak kendi zamanınızı ve parasal imkânlarınızı değerlendirmek zorundasınız. Eğer kumaş bez kullanmaya karar verirseniz, sürekli olarak çamaşır yıkamadan bebeğinizin ihtiyaçlarını karşılamak için en az üç düzine beze ihtiyacınız olacaktır. Hediye almak için sizin önerilerinize ihtiyaç duyan bir yakınınız varsa, ona bebeğinizin ilk 6 haftalık ihtiyacını karşılayacak kağıt bez almasını önerebilirsiniz!<br />
 Eğer kumaş bez kullanıyorsanız, bebeğinizin yatağının ıslanmasını engellemek ve dolayısıyla çamaşır işinizi azaltmak için, birkaç plastik dona ihtiyacınız olacaktır.<br />
 Bebeğin giysileri de çok önemlidir: En az üç tane zıbın, üç ya da dört tane tulum. Tulumların eldivenli olanları bebeğinizin yumruklarını içme alarak yüzünü çizmesini engelleyecek, çoraplı olanları da ayaklarını içine alarak sıcak kalmalarını sağlayacaktır. Eviniz kış gecelerinde soğuk oluyorsa, bebeğin geceleri giyebilmesi için kalın bir uyku tulumu a -malısınız, çünkü normal bir battaniye bebeğin üzerinde uzun sure kalmaz.<br />
 Birkaç tane hafif ince ve bir tane büyük kalın bir battaniye bebeğinizin ihtiyaçlar listesini tamamlar. Bebekler genellikle çok fazla eşyaya ihtiyaç duymazlar. En çok ihtiyaçtan olan sizin, anababalarının<br />
 sevgi dolu ilgisidir!<br />
 Bebeğinizi beslemenin en yararlı yolu emzirmektir, ama emziriyorsanız ilk bir-iki hafta mücadele etmeye hazır olmalısınız. Bebeklerin doğal olarak sahip oldukları bir emme içgüdüsü vardır, ancak bu yine de zor bir iştir, ilk doğduğu günlerde bebeğinizin çok çabuk uykusu geldiği için onu iyice besleyemeyebilirsiniz. Bu arada annenin de sütü birikir, bebeğin meme ucunu almasını sağlamak zor olabilir. Emzirmek istiyorsanız, doktorunuzun bunu desteklediğinden emin olun ve hastanede biberon vermekten kaçınmalarını sağlayın, ilk günlerdeki zorlukları atlatabilirseniz, emzirmenin müthiş mutluluk verici bir deneyim olduğunu görebilirsiniz. Bazı şehirlerde annelere yardım eden yöresel bazı gruplar annelerin emzirme konusundaki sorularını cevaplamakta ve onları bu konuda yüreklendirmektedirler. Doktorunuzdan bu konuda bilgi alabilirsiniz. Emziren annelerin ihtiyacı olan eşyalar; bir-iki emzirme sutyeni, bebeğinizi soyunmadan emzirmenize imkân verecek birkaç gecelik ve meme uçlarına sürmek üzere bir krem olabilir.<br />
 Herkesin emzirme imkânı veya isteği olmadığına göre, piyasada satılan değişik emzikli -doğal meme ucu hissini verecek kadar onlara benzeyenler de dahil olmak üzere- pek çok biberondan birini seçebilirsiniz. Atılabilir plastik torba şeklindeki biberonları tavsiye edebilirim. Böylece biberonların sterilize edilmesi ile uğraşmanıza da gerek kalmayacak, sadece emzikleri temizlemeniz gerekecek.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUNUZA İSİM VERME</span><br />
 <br />
 Çocuklarına isim bulmaya çalışan anababalara neler önerirsiniz<br />
 Çocuk bekleyen anababaların karşılaştıkları en hoş işlerden biri de budur. Aileden gelen isimler önemlidir. Örneğin, bazı babalar oğullarına kendilerinin, büyükbabalarının ya da büyük büyükbabalarının isimlerini vermek isterler. Bazen aileler çocuklarına onlar için anlamı olan bir akrabalarının, bir arkadaşlarının ya da önemli bir tarihi kişiliğin ismini verirler. Çocuğa verilen ismin çok büyük bir önemi vardır. Çocuklara verilebilecek isimlerin anlamlarını veren bazı kitaplar vardır.<br />
 Çocuğunuza ilerdeki yıllarda bazı takma isimler yakıştırılabileceğini unutmayın. Bu nedenle, isimleri değerlendirirken kısaltılmış şekillerini de gözönünde bulundurun. Çocuğunuzu küçük düşürücü isimler olmamalıdır. Hangi ismi seçerseniz seçin, o ismi her zaman sevgiyle kullanmayı unutmayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEĞİN ÇAMAŞIRLARI</span><br />
 <br />
 Bebeğin çamaşırlarına nasıl bir özel ilgi göstermeliyiz<br />
 Bu çok önemli bir sorudur, çünkü bebeklerin ciltleri çok hassastır ve alt bezlerini ya da çarşaflarını da temizlemek oldukça güçtür. Her anne, bebeğinin giysilerinin beyaz ve canlı renklerde olmasını arzu eder, hatta bazıları için anne olarak yeterliğinin derecesi o giysilerin durumuna bağlı olabilir! Ama lekeler de bebeklerin bir parçasıdır. Çiş ve kaka lekeleri çarşafları ve alta giyilen giysileri lekeler, bebeklerin tükürdükleri yiyecekler de önlüklerinin ve üst giysilerinin çok kirli gözükmesine neden olur. Portakal suyu gibi pek çok bebek maması da zor lekeler bırakır.<br />
 Kuvvetli beyazlatıcı ve deterjanlar çamaşırlarınızı beyaz ve parlak, yumuşatıcılar da yumuşacık yapabilir, ama bunlar aynı zamanda bebeğinizin hassas cildini tahriş ederek belki de ancak bir ayda iyileştirebileceğiniz kızarıklıklara neden olabilir, işte hem giysilerinizi tertemiz yapacak, hem de çocuğunuzun hassas cildindeki tahrişleri engelleyecek bazı öneriler:<br />
 Bütün kirli çamaşırları bir kere soğuk su ile durulayın. Sıcak su bazı lekelerin sabitleşmesine neden olabileceği için sıcak su kullanmayın ve bol soğuk sudan geçirin. Sonra bir enzim solüsyonu kullanmanızı öneririm. Bunlar çeşitli markalarda olabilirler, ama çeşitli lekeleri çıkartmadaki etkililikleri ile tanıtılırlar. Bu solüsyonun, giysilerde mucizeler yarattığını göreceksiniz. Lekeleri yaratan maddelerin kolayca çözülmesini sağladığı halde, hem kumaşı yıpratmadığını, hem de bebeğinizin cildini tahriş etmediğini farkedeceksiniz. Bu solüsyondan çıkardığınız giysileri de yeniden durulayın.<br />
 Şimdi çamaşırlarınızı makinanızda yumuşak bir deterjanla yıkayın. Eğer çocuğunuzda kızarıklıklar oluşursa, ikinci bir durulama yapın. Çamaşır suyu kullanmaktan kaçının.<br />
 Yumuşatıcılar giysilerin ya da bezlerin yumuşacık olmasını sağlarlar ama kurutucunun içine konanlar bazen çocukların hassas ciltlerinde tahrişlere neden olabilecek bazı artıklar bırakabiliyor. Bu nedenle, çamaşır makinasına konan yumuşatıcıları tercih edin. Bazı bebekler yumuşatıcıların içindeki kokuya tepki gösterebilir, ancak çoğu bundan rahatsız olmazlar.<br />
 Yıkadıktan sonra, çamaşırları kurutun. Her zaman için dışarıya asılıp, güneşte kurutulan çamaşırları terih ederim. Ama bunun mümkün olmadığı bir yerde oturuyorsanız, kurutma makinanız da işinizi görecektir.<br />
 İyi anababalığın zevkli yanlarından biri de, bebeğinizin yumuşacık ve tertemiz olmasını sağlamaktır!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİDOĞANIN AĞLAMASI</span><br />
 <br />
 Bir bebeğin ağlamasının en yaygın nedeni nedir<br />
 Açıkça söylemek gerekirse, bebeklerin çoğu acıdan ağlarlar, ama ağlamalarının pek çok farklı nedeni vardır. Yeni anababaların en büyük korkularından biri de, bebeklerinin ağlamasını kesemeyecekleri korkusudur, içgüdüsel olarak bebeği sakinleştirmek ve rahatlatmak isteriz ve bunu yapamadığımız zaman da kendimizi yetersiz hissederiz.<br />
 İlk bebeğimizin doğuşunu ve onun ağlamaları yüzünden duyduğum endişeyi bugün gibi hatırlıyorum. Tıptan yeni mezun olduğumdan, bütün ciddi ve olası tıbbi problemlerin farkındaydım ve her ağladığında, diğer anababaların aklına bile gelmeyen, çok ciddi bir eksiklik ya da hastalığı olduğundan hiç kuşku duymuyordum. Neyse ki her defasında, ağlamalarının genellikle çok basit, anlaşılır ve göreli olarak da tedavi edilebilir bir nedeni olduğunu saptıyordum.<br />
 Bir yenidoğanın ilk ağlaması acı doludur - oldukça soğuk ve bazen de acımasız bir dünyaya doğmanın verdiği acı. Acıdan kaynaklanan ağlamada öfke yüklü gibi gelebilir ve yoğundur. Genellikle yumruklar sıkılıdır ve bedene doğru çekilir. Gözler sıkıca kapatılmıştır ve ağlama da gerçekten çok yüksek sesli ve insanın içine işleyen türdendir. Acıkma, üşüme, ıslanma, kulak ağrısı veya acı veren bir pişik gibi durumlar, hayatın çocuğa sunduğu haksızlıklara karşı verilen bir tepki olarak öfkeli bir ağlamaya neden olurlar.<br />
 Diğer ağlama nedenleri de, yalnızlık, sıkıntı ve hatta korkudan kaynaklanabilir. Yalnızlık ve sıkıntı ağlaması daha çok bir sızlanma ve huysuzluk şeklindedir ve anababalar için çok rahatsız edici olabilir. Yenidoğanların çok yüksek sesten ve ani sarsıntıdan irkildiklerini biliyoruz ve bu durum değişik bir ağlamaya veya bedensel bazı tepkilere neden olabilir. Ellerini ve ayaklarını uzatırlar ve gözlerini kocaman açarlar. Sonra da yüksek sesle ağlamaya başlayabilirler ama öfkeli ve acılı ağlamadan farklı bir niteliktedir.<br />
 Bebek birkaç aylık olduktan sonra bebeğin ağlamalarına hemen karşılık vermek, ona, ilgi çekmek için ağlamayı öğretebilir. Diğer yandan da, çok geç veya çok az karşılık vermek de, ona öfkelenmeyi veya geri çekilip sessiz kalmayı öğretebilir. Bu nedenle tam zamanında, ne çok erken, ne de çok geç karşılık vermek çok önemlidir.<br />
 Zamanla çocuğunuzun ağlamasını tanımaya başlayacaksınız ve onun ihtiyaçlarını kontrol edeceksiniz. Altı mı kirli Aç olabilir mi Biraz kucak ve ilgi mi istiyor Bebeğiniz ağlamaya başlamadan gerekli ilgiyi göstererek, o miniğe daha az rahatsız edici bir şekilde ağlayarak, size daha sevecen ve olumlu tepkiler vermesini öğretebilirsiniz. Korkmuş, aç veya acılı bir bebeği sakinleştirme gücüne sahip olmak bir anababa için en hoş şeylerden biridir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEĞİ UYANDIRMA</span><br />
 <br />
 Bazen işteki uzun bir günün ardından, eve çok geç geldiğimde, üç aylık oğlumu uyurken bulunca çok hayal kırıklığına uğruyorum. Onu uyandırıp, beraber oyunlar oynamak ve arkadaşlık etmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum ve itiraf etmeliyim ki bunu bazen yapıyorum. Bu şekilde onun uykusunu bölmek zararlı mıdır Ama böyle yapmazsam da, onu günlerce uyanık olarak göremeyebilirim.<br />
 Elbette onu uyandırabilir ve kalbinizin içine sokabilirsiniz. Çalışsanız da çalışmasanız da bebeğinizin anababasıyla yakın ilişkiye ihtiyacı vardır. Babalar farklı bir yaklaşımla bazen annelerin yerini alarak belli bir denge sağlayabilirler. Minik oğlunuzun tadını çıkarın. Altını değiştirmenizi, onu yıkamanızı öneririm. Onu besleyin, onunla oynayın ve yatağına geri koyun.<br />
 Eğer biriniz çalışıyor, diğeri de evde oturuyorsa, evde olan anne ya da baba günün sonunda yorgunluktan bitmiş bir haldedir. Bu nedenle çalışan anne ya da baba bebeği uyandırırsa, onun (beslemek ya da altını değiştirmek gibi) ihtiyaçlarını da o karşılamak ve onu yine uyutmalıdır. Unutmayın ki evdeki anne ya da babanın önünde ertesi gün uzun ve yorucu bir gün daha olacak.<br />
 Bebek doğar doğmaz, eşler evdeki işleri paylaşmak üzere bir plan hazırlamalıdırlar. Evdeki anababadan biri çocuk bakımı ve ev işlerinin tümünü üstlenmelidir. Eğer her iki anababa da çalışıyorsa, evdeki işlerin paylaşılması kaçınılmazdır.<br />
 Birbirinizin eğlenme ihtiyacını unutmamanızı öneririm. Çocuğunuzla arkadaşça oynadıktan sonra onu sakinleştirip, aranızdaki sağlıklı duygusallığı koruyabilmek için birbirinize zaman ayırın. Çocuğunuza verebileceğiniz en iyi hediye, birbirini gerçekten seven bir anne ve baba olmanızdır. Ama bu sevgiyi canlı tutabilmek için çok çaba göstermeniz gerekebilir. Çocuklar büyüdükçe, anne ve babanın birbirlerine ayıracak zaman bulmaları daha da güçleşir. Böyle bir zamanı hayatınızın bir parçası haline getirin ve beraberce biryerlere kaçabilmek için haftada en az bir akşam için bir bakıcı ayarlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UYUMAMAK İÇİN DİRENME</span><br />
 <br />
 Çocuklar için uykuya gitmenin neden bu kadar zor olduğunu hep merak ederim. Benim üç aylık kızımın bazen olduğu gibi, gerçekten çok yorgun oldukları zaman bile uyumamak için neden bu kadar direnirler Kızımızın daha kolay uykuya dalabilmesi için yapabileceğimiz bir şey var mı<br />
 Bu çok önemli bir soru, çünkü anababaların gerçekten dinlenmeye ihtiyaçları var ve üç aylık bebeklerinin biraz daha fazla uyumasını ne kadar çok istediklerini de biliyorum. Bazı bebekler gürültü nedeniyle uyumakta zorlanabilirler. Havlayan bir köpek veya korna çalan bir araba, yüksek sesli bir radyo veya televizyon onları uyanık tutabilir ya da tam dalacakken uyandırabilir.<br />
 Bazı bebekler gürültüden pek etkilenmeyebilir fakat aşırı derecede uyarılabilirler. Bazı çocuklar çok keskin bir duyma, görme ve dokunma duyusuna sahip olarak doğarlar ve başka bir çocuğu rahatsız etmeyecek her şey onları etkileyebilir. Böyle çocuklar arka plandaki sesleri silip, kendilerini sakinleştirmekte zorlanabilirler.<br />
 Bebek Bakımı<br />
 Bazen, özellikle de ilk bebekler, çok aşırı tepkisel anababalara sahip olabilirler. Bir gün çocukları histerik bir ağlama krizine tutulmuş bir anababa tarafından eve çağrılmıştım. Eve girdiğimde, anneanne, babaanne, dedeler ve de çocuğun anababasını oldukça büyük bir düşkırıklığı içinde buldum. Çocuğun ciddi bir kulak ağrısı olabileceğini düşünerek, onu dikkatlice muayene ettim ama iki kulağı da temizdi. Boğazı ağrımıyordu, ateşi yoktu, pişik olmamıştı, kısaca bebeğin şiddetli ağlamasına neden olabilecek hiçbir şey gözükmüyordu. Anababaların odadan çıkmasını ve bana bir biberonla sallanan sandalye getirmelerini istedim. Memnuniyetle yaptılar. Çocukla birlikte oturup onu yumuşakça bir an salladıktan sonra, hemen uykuya daldı. Bu durumdaki teşhisim aşın endişeli anababalardı. Çocuk ağladığında anababalar ona yoğunlaşıyor ve geriliyorlar ve bu gerginlik de çocuğa bulaşıyordu.<br />
 Çocuğunuzu kucakladığınızda, gevşeyin ve sakinleşmeyi öğrenin. ´Sakin OY yazısı bebeğinizin karyolasına asabileceğiniz güzel bir slogan olabilir. Bebeğin çevresini mümkün olduğu kadar huzurlu yapın. Kısık ışıklar, yumuşak renkler, arka planda yumuşak bir müzik, çocuğunuzun gevşemesine yardımcı olabilir. Özellikle çok yorgun ve gerginseniz, çocuğunuzu kucaklamaktan kaçının. Bebeğiniz yine de biraz yaygara çıkaracaksa, bunu sinirli bir anababanın kucağında yapacağına, gevşeyebileceği karyolasında yapmasında yarar vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SIKILMIŞ BEBEK</span><br />
 <br />
 Bizler yeni anababalarız ve sorumuz şu: Çok hareketli ve çevreyle ilgili iki aylık bir kızımız var. Sesler çıkarmayı ve gülmeyi çok seviyor. Bütün gece uyuyor ve gündüzleri de genellikle uyanık. Benim canımı sıkan bazen çok sıkılıyor gibi gözükmesi. Onun büyümesi ve öğrenmesine yardımcı olmak için neler yapmalıyız Çok fazla ilgi gösterirsek onu şımartır mıyız<br />
 Bu soru, bugün pek çok anababayı ilgilendiren bir problemi yansıtıyor. Toplumumuzda öğrenme konusu o kadar çok vurgulanıyor ki, anababalar da küçücük bebeklere bile birşeyler öğretmeleri gerektiği konusunda gereğinden fazla endişeleniyorlar. Bu iki aylık bebeğin gerçekten sıkıldığından şüpheliyim, yoksa uyuklama ya da memnuniyetinin işaretlerini mi veriyor. Belki de çocuğun gerçek ihtiyaçlarından çok kendi endişeleriyle mi ilgileniyorlar. Bu bebek çok sevgi ve ilgi görüyor gibi gözüküyor. Anababanın çocuklarını devamlı olarak eğlendirmesi ve onu heyecanlandırıp mutlu etmesi gerektiği düşüncesinden nefret ediyorum.<br />
 Küçük bir bebeğin oyalanması ile ilgili bazı öneriler: Biraz uyuduktan sonra onu kucağınıza alıp istediğiniz kadar oynayın. Eğer açsa, onu doyurun, altını değiştirin ve yatağına, oyun parkına ya da (evde onu rahatsız edecek bir hayvan ya da başka çocuklar yoksa) yere yaydığınız bir battaniyenin üzerine koyun. Bebek rahatsız olmadığı sürece, ailenin olduğu yere konabilen sallanan bebek salıncaklarını da seviyorum. Böylece çocuklar gözlem yaparak öğrenme ve anababaların da kendi işlerini sürdürdükleri bir aile ortamını izleme olanağını bulabileceklerdir. Tutmaya başladıktan sonra, eline yumuşak bir çıngırak ya da benzer bir oyuncak verebilirsiniz. Hareket ederek çocuğun dikkatini çeken bir oyuncak da koyabilirsiniz. Yatağının kenarlarına müzikli ve parlak oyuncaklar yerleştirilebilir. Bunları kısa ve parlak bir kurdeleyle bağlayın, ip kullanmaktan kaçının çünkü bunlar bebeğin boynuna dolanabilirler. Bebek oturmaya başladıktan sonra da bunları çıkarın çünkü yatağın tepesinde asılı olan şeyler kafasına düşeceği için tehlikeli olabilir.<br />
 Bebeğinizden zevk alın ama onun esiri olmayın. Onu istediğiniz sürece eğlendirin ama 24 saat onu mutlu etmek zorunda olduğunuz hissine kapılmayın. Anababaların çocuklarının ihtiyaçlarını saptamalarına yardımcı olan içgüdüsel bir sezgileri vardır. O sezginizi izlerseniz çok fazla yanlış yapmazsınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEKLERİN YARADILIŞLARI</span><br />
 <br />
 İkinci bebeğim doğduğu andan itibaren ilk çocuğumdan çok farklı özellikler gösteriyor. Bu bana çok ilginç geldi. Normal mi<br />
 Kesinlikle, çok normal. Aslında, çocukların yaradılışları ile ilgili araştırmalar vardır. Stella Chess ve Alexander Thomas adlı doktorlar pek çok yenidoğanı incelemiş ve uzun yıllar hayatlarını izlemişlerdir. Bütün bebeklerin dokuz kişilik özelliği ile doğduklarını ve bu özelliklerin de en hafiften en yoğuna kadar bir derecelenme içinde olduğunu saptamışlardır. Bu özellikler şunlardır: 22<br />
 • aktivite düzeyi<br />
 • tepkilerin yoğunluk düzeyi<br />
 • dikkat dağınıklığı<br />
 • istikrar<br />
 • tutarlılık<br />
 • duyarlılık düzeyi (dokunma, koklama, tatma, duyma, konuşma)<br />
 • yaklaşma/kendini çekme<br />
 • uyum yeteneği<br />
 • genel ruh hali<br />
 Bazı çocuklar, doğuştan bu özelliklerin en alt ucunda, bazıları en üst tarafında, çoğunluğu da ortalarda yer alır. Bu özellikleri aklınızda bulundurmak, çocuğunuzu daha iyi anlamanıza ve ona göre karşılık vermenize yardımcı olur.<br />
 Kendinizin bu özelliklere sahip olma yoğunluğunuz çocuğunuzun sizde yol açtığı bıkkınlığın derecesini belirler. Eğer siz düşük hareketlilik düzeyine sahip bir insansanız ve çocuğunuz da çok hareketli ise, günün sonunda kendinizi yorgunluktan dağılmış bir durumda bulabilirsiniz. Önemli olan sizin çocuğunuzu olduğu gibi kabul etmeniz, bir yandan mümkün olduğunca uyum gösterirken diğer yandan da ona davranışlarını mümkün olduğu kadar değiştirmeyi öğretmektir. Aynı zamanda bebeğinizi koşulsuz sevmeye de devam edin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YAYGARACI VE UYKUSUZ BEBEK</span><br />
 <br />
 5 aylık bebeğim hiçbir zaman gerçek bir gündüz uykusu uyumuyor. Yarım saat, en fazla kırk beş dakika uyuyor ve sonra üç saat uykusuz kalıyor ve yeniden bir yarım saatlik uyku uyuyor. Uyku aralarında da genellikle çok yaygaracı ve yorgun oluyor. Bu durum her gün devam ediyor. Benim için çok yorucu ve yıpratıcı oluyor çünkü bir iş yapmak için gerekli zamanı bulamıyorum. Onun daha iyi bir uyku uyumasını nasıl sağlayabilirim<br />
 Buradaki problem tam bir kısır döngüne dönüşmüş. Çocuklar yaygara yaptıkça ve ağladıkça anneler daha çok yoruluyor; anne daha da geriliyor ve çocuk annenin gerginliğini hissediyor, daha çok ağlıyor. Bunun nasıl olduğunu kolayca görebilirsiniz, bu nedenle kendinizi suçlamayın çünkü oldukça gergin ve uykusuz bir çocuğunuz var.<br />
 Bebeklerdeki uykusuzluk genellikle bir rahatsızlıktan ya da bizim deyişimizle gaz sancısından kaynaklanır. Ya da alışkanlıklar ve gerginlikler uykusuzluğa neden olabilir. Böyle çocuklar büyüdükçe biraz hiperaktif olabilirler.<br />
 İlkönce bebeğin uykusuzluğuna neden olabilecek fiziksel bir neden olup olmadığından emin olun. Eğer bebeğin hazım problemi olduğundan şüpheleniyorsanız, doktorunuzun görüşlerine başvurun. Değişik bir formül veya beslenme programındaki bir değişiklik veya bağırsak spazmları için birkaç damla ilaç, böyle ´zor´ bebekler için mucizevi bir tedavi olabilir.<br />
 ikinci olarak, kendiniz sakin ve mümkün olduğu kadar mutlu olmaya çalışın. Bebeğe mümkün olduğu kadar sakin bir ortam yaratmaya çalışın. Bebeği devamlı olarak rahat ettirmek, kucağınıza almak ve sallamak zorunda olduğunuz hissine kapılmayın! Eğer onu beş-on veya on beş dakika rahat ettirebilirseniz bu çok iyi. Ama sonra onu bırakın ve bir süre kendi işlerinizle uğraşın. Eğer hâlâ ağlıyorsa, kontrol edin ve onu tekrar rahatlatmaya çalışın. Eğer bebeği bir saat kucağınıza aldığınız halde hâlâ ağlıyorsa, siz de gittikçe daha çok gerileceksiniz. Siz biraz ara verirken, bırakın o da yatağında biraz ağlasın. Sonra bebek uyuduğu zaman siz de dinlenin. Rahat olun, çünkü emin olun bir süre sonra bebeğiniz ağlamayı kesecek ve birbirinizden zevk alacaksınız!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MİNİK GECE ADAMI</span><br />
 <br />
 Kızım ve damadım 7 aylık oğulları yüzünden korku içindeler. Her ikisi de çalışıyor fakat bebeğin çok tatlı bir bakıcısı var, yani çok iyi bakılıyor. Gündüz uykuları genellikle çok kısa, ama çok sağlıklı ve mutlu bir bebek. Her gece onu yıkadıktan sonra, beraberce oynuyorlar. Problem bebeğin gece uykuları.Saat dokuz civarında uykuya yatıyor ve bütün gece boyunca daha da artan bir sıklıkla her iki saatte bir uyanıyor. Doktoru ağlamasına izin vermemizi söylüyor. Devamlı uyanan bir bebeğe ne yapılabilir<br />
 Böyle geceler çok zordur. Çözümlere geçmeden önce, bebeklerin gece ağlamalarının nedenleri üzerinde duralım.<br />
 Nedenler: Pek çok neden vardır ve her birinin kontrol edilmesi gerekir. Açlık nedenlerden biridir ve küçük çocuklar yiyecekleri farklı hızlarda sindirirler, bu nedenle de bazılarının daha sık beslenmeye ihtiyacı vardır. Bir acılan olabilir; kulak ağrısı veya karın ağrısı ya da onları uykudan uyandıran ve gece huzursuz eden herhangi bir ağrı olabilir. Genellikle de, buradaki gibi, kronik bir problem basit bir alışkanlık olabilir. Bu bebeğin doktoru da bunun bir alışkanlık olduğunu düşünüyor gibi gözüküyor. Herhalde diğer bütün olasılıkları kontrol etmiştir. Bebek fazla yorgun da olabilir. Uzun süreler sert bir şekilde kendisiyle oyun oynanınca bebek gevşemekte zorlanabilir. Fazlasıyla uyarılmıştır. Ya da anababalar uykusuzluktan çok yorgun ve sabırsız olabilirler ve bebek de bunu hissedip huzursuz olabilir.<br />
 Çözüm: Akşamları hareketli oyunlardan sonra, rahatlatıcı ve sakin bir zaman oluşturun. Uyku saatini, bebek -tümüyle tükenip bitmeden-sağlıklı bir yorgunluğa ve bir sakinliğe ulaşana kadar geciktirin. Odasının karanlık ve sessiz olmasını sağlayın ama düşük sesli ve devamlı bir müzik veya çevredeki sesleri gölgeleyecek tekdüze bir ses iyi olur.<br />
 Sonra bebek yine de uyanır ve ağlarsa veya hemen uykuya dalmazsa, doktorun önerisini uygulayın. Ben de bebeğin ağlamasına izin vermenizi tavsiye ediyorum ama anne ya da baba´nın sık sık güven ziyaretleri yapması şartıyla. Eğer (onu kucağınıza almadan) her 15 dakikada bir yanına gidip kontrol ederseniz, ona bir güven duygusu verirsiniz. Kendini terk edilmiş hissetmez, ilk gece yarım saat veya daha fazla ağlayabilir. Bir sonraki gece onun yarısı kadar, daha sonrakinde ise hiç ağlamayabilir. Eğer gün boyunca bebeğe yeterince ilgi gösterirseniz, geceleri kendini ihmal edilmiş ve terkedilmiş hissetmeyecektir. Bebeklere anababalarının ihtiyaçlarına saygı göstermeyi öğretmeye çok erken dönemlerde başlamalıyız ve bunu yaptığınız için sevinebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EMZİRME VE KATI YİYECEKLER</span><br />
 <br />
 Bu iki bölümlü bir soru. İlk önce, emzirmenin yanı sıra katı yiyeceklere ne zaman başlanmasını önerirsiniz<br />
 İkinci olarak, düzenli olarak katı yiyeceklere başladıktan sonra daha ne kadar emzirmeye devam etmeliyim<br />
 Bu konuda çok farklı tavsiyeler alabilirsiniz ve bunlar da anababaların kafalarını karıştırmaktadır. Eğer biraz eskilerden bir doktorunuz varsa, katı yiyeceklere büyük bir olasılıkla bebeğiniz altı veya sekiz haftalıkken başlayacaktır. Son yıllarda tıp çevrelerinde katı yiyeceklere çok erken başlandığı görüşü yaygınlaşmaya başlamıştır, çünkü gittikçe daha çok çocuğun yiyecek allerjisi olduğunu görüyoruz. Açıkçası benim görüşüm, bebeğin beslenme programına katı yiyecekleri eklemeden önce dört, hatta altı aylık olmasını beklemenizin akıllıca olacağıdır. Ailenizde yiyecek allerjileri görülmüşse, uzun bir süre beklemek çok önemlidir.<br />
 Katı yiyecekleri nasıl ekleyeceğiniz konusu da çok önemlidir. Ana-babalara cazip gelen karışımlardan çok, basit yiyeceklerle başlamak gerekir. Bebekler için, su ya da anne sütü ile yumuşatılmış pirinç gevreğini öneririm. 3-6 gün sonra, küçük bir miktar pirinç gevreğinin üzerine, basit ve kolay sindirilebilen bir yiyecek olan muzdan bir miktar koyabilirsiniz. Hemen bütün bebekler onu rahatça hazmeder ve tadını severler. Daha sonra, havuç ya da kabak gibi sarı ya da turuncu bir sebze eklemenizi öneririm. Daha sonra da basit bir et, örneğin tavuk eti, ekleyerek listenin en başına geri dönebilirsiniz. Önce farklı bir gevrek, sonra meyva, sonra sebze ekleyip, çocuğunuz sizin onayladığınız (ve belki de onun da onayladığı) çeşitlilikte yiyecekler yer hale gelene kadar buna devam edebilirsiniz.<br />
 Diğer önemli bir konu da bebeğin memeden kesilmesidir. Bazı anneler bebeklerini emzirmeye bir buçuk-iki sene ya da bebek istediği sürece devam etmeyi tercih ederler. Diğerleri 9 aylıkken ya da bebek dişleriyle ısırmaya başlayınca kesmek gerektiğini düşünürler. Bunun özel bir konu olduğunu ve bebeğin ne zaman sütten kesileceğinin belirlemeye kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. Benim kontrolümdeki çocukların hepsi (benim kendi üç çocuğum da dahil olmak üzere) 7-9´uncu aylar civarında emmeyi bıraktılar. Açık söylemeliyim, biraz hayal kırıklığına uğradım! Emzirmekten çok zevk alıyordum, ama onlar daha fazla almadılar. O aylardan sonra çocuklarımı emziremediğim halde, biberonlarını her zaman kendim verdim ve bu anlar onları kucağıma alıp okşadığım, sarıldığım ve salladığım anlardı.<br />
 Bebeğinizin bedenini gözleyin. Çocuğun annesinden (veya biberondan) emmekten ve bundan aldığı tatminden vazgeçmeye ne zaman hazırsa, o zaman bırakmasına izin verin. Çocuğun kendi bedeni ve sistemi doğru zamanı bilir. Bazı çocuklar annelerinden emmeyi bıraktıktan sonra hemen bardağa ya da ağızlıklı bardaklara geçerler. Eğer çok uzun süre beklerseniz, çocuk için emme refleksinden vazgeçmesi çok zor olabilir ve emmek bir alışkanlık haline gelebilir!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEĞİ KİM TUTACAK</span><br />
 <br />
 Küçük çocukların bebekleri tutmalarına ve taşımalarına izin verilmeli midir Başka birisinin çocuğunun sizin bebeğinizi tutmasına izin vermeniz istendiğinde bunu reddetmenin diplomatik bir yolunu önerebilir misiniz<br />
 Bebekler orada oraya taşınabilecek oyuncaklar değildirler ama büyük ilgi ve uyarılmaya ihtiyaç duyarlar, işte yardımcı olacağına inandığım bazı öneriler:<br />
 ilkönce, en yakın aile üyelerini ele alalım. Bu annenin bir çocuğu olduğu için bebeğin abileri ve ablaları yok ama pek çok ailenin birden fazla çocuğu var. Diğer kardeşlerin de bebeğe sahip olma duygusunu yaşamaları gerekir. Böylece genellikle ilişkilerini zedeleyen rekabet veya kıskançlık duygularını yaşamazlar. Büyük çocukların bebeği tutmalarına ve beraber oynamalarına izin verilmesini, hatta buna teşvik edilmelerini tavsiye ediyorum. Eğer abi ya da abla küçükse (2 veya 3 yaşlarında) anababaların sürekli yanında olup, bebeğin başını destekleme ve bebeği nasıl tutacağı ve nasıl oynayacağı konusunda abi ya da ablaya yardımcı olmaları gerekir. Daha büyük çocuklar bunu çok çabuk öğrenirler ve yeni bir bebeğin sorumluluğunun onlara verilmesi çocuk bakımı konusunda çok öğretici olur.<br />
 Ailenin dışındaki çocuklar daha farklı bir problemdir çünkü onların genel sağlık ve temizlik durumlarını ve çocuklarla deneyimlerini bilemezsiniz. Dışarıdan olan çocuklara (hatta yetişkinlere) yol gösterici ve yönlendirici bazı sözler söyleyebilirsiniz. Eğer başkalarının çocuğunuzu almasından rahatsız oluyorsanız, bebeğinizi kollarınızda sıkıca tutarak bebeğinize dokunmak isteyip istemediklerini sorabilirsiniz. Küçük çocuklara bebeklerin eline nasıl dokunacaklarını veya bebeğin başını nasıl okşayacaklarını gösterebilir ve bebeği tehlikeli bir şekilde kucaklamadan da onu hissedebileceklerini öğretebilirsiniz.<br />
 Yetişkinlere şöyle bazı sözler söyleyebilirsiniz: ´Umarım bebeğimizi seversiniz, ama onu o kadar uzun bir zamandır bekliyoruz ki, şu anda diğer insanların onu kucaklaması beni biraz rahatsız ediyor.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SALLAYARAK UYUTMA</span><br />
 <br />
 Şimdi sekiz aylık olan ikiz oğullarım çok iyi huylu ve bakımı kolay bebekler. Oldukça güvenli gözüküyorlar. Geçmişte onları hem gündüz, hem de gece uykularında sallamayı ve ninni söylemeyi alışkanlık haline getirdim. Arkadaşlarımın çoğu onları yataklarına koyup, ağlayarak uyumalarına izin vermem gerektiğini söylüyor. Bunu iki haftadır deniyorum, ama ikisi de çok sızlanan ve uzun süreler ağlayan çocuklar oldular. Yardımınıza ihtiyacım var. Doğru şeyi yaptığımı bilmek beni çok rahatlatacak.<br />
 Bence çocuklarını uyumadan önce sallayan bu anne veya baba en doğrusunu yapıyorlar, ilk bir ya da bir buçuk yıl boyunca, bebeklerin gece uykusuna yatmadan önce kucaklanma, okşanma ve sallanmaya ihtiyacı vardır. Bu yaştaki çocuklar konuşamazlar, bu nedenle de ihtiyaçlarını ifade edebilmek için ağlarlar ya da sızlanırlar. Bu sızlanmalarla ihtiyaçlarının karşılanmadığını anababalarına iletmeye çalışırlar. Bu bebekler pek şımarmışlar gibi gelmiyor bana. Gerçekten şımarmış olan bir bebeğe daha farklı bir tavır gerekir. Böyle bir bebeği yatağına koyup, ağlamasına izin vermeli ve güven duygusunu sağlamak için birkaç dakikada bir kontrol etmelidir. Ama bu örnekteki bebeklerin annelerine ihtiyacı var gibi gözüküyor. Yatak zamanı boyunca sürdürülecek bu sevme ve okşama süreci biraz yorucu da olsa, bebeklerin annelerini aradıkları açıkça görülüyor. Babanın güçlü kolları da bebekleri rahatlatır, uyku zamanında yapılması gerekenlere o da istekle eşit katkıda bulunabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">PARMAK EMME</span><br />
 <br />
 Hastaneden eve geldiğinden beri parmağını emen 6 aylık bir kızım var. Sancılı bir bebekti ve onu tek sakinleştiren şey parmağıydı. İnsanlar eline eldiven geçirmemi söylüyorlar, ama bir bebeğin parmağını emmesinde nasıl bir kötülük olabilir<br />
 Bu yüzyıllardır süren bir problem. Parmak emen çocukları olan anababalar genellikle çocuğun dişleri ile ilgili endişe duyarlar. Ama dişlerle ilgili bu endişeler artık geçerli değil. Danıştığım diş hekimleri de parmağını emen çocuklar konusunda daimi dişler çıkana kadar endişelenilmemesini, dişler çıkarken de çocuğun çıkmakta olan dişi geriye doğru itebileceği problemi dışında bir sorun olmadığını söylediler. Ama anababalar bu konuda endişelenmeye devam edecekleri için bazı önerilerde bulunacağım.<br />
 Parmak emmeyi en baştan engellemek sonradan tedavi etmekten çok daha kolaydır. Eğer bu anneye verilen eldiven takma önerisini hastaneden eve ilk geldiğinde deneseydi, işe yarardı. Bazı bebek tulumlarının da bebeğin ellerini kapatacak şekilde yapılmış uzun manşetleri oluyor. Benim deneyimlerime göre, emzikler parmak emmeyi önlemenin iyi bir yolu. Parmağın aksine, çocuğun ihtiyacı kalmadığı zaman onu atabilirsiniz.<br />
 Eğer bir bebek parmağına hiç başlamamışsa, sonradan onu özlemeyecektir. Ama çocuk gazlı ve huzursuz bir bebekse, ağzındaki o küçük parmağın sağladığı huzur ve güvene ihtiyacı vardır. Açık söylemek gerekirse, ben de bu anneye katılıyorum ve parmak emmede bir kötülük olduğunu düşünmüyorum.<br />
 Ama eğer bir problem varsa (belki de anneniz ya da teyzeniz çocuğa parmak emmeyi bıraktırmanızı söylemektedirler), aşağıdaki görüşleri deneyebilirsiniz:<br />
 1. Bebek beslenirken, uzun süre emmesine fırsat verin ve böylece parmağını emmeye gerek görmeden uykuya dalacaktır.<br />
 2. Bu aşamada (altı aylık) bebeğin elinde tutabileceği, hem onu oyalayacak, hem de ağzına sokup çiğneyebileceği çok güvenli oyuncaklar vardır. Bunların bebeğin boğazına kaçabilecek ya da ağzında çok gerilere kadar sokacağı oyuncaklar olmamasına dikkat edin. Bebeğin artan ilgisini kendi bedeninden farklı nesnelere çekmeye çalışın. Müzikli veya hareket eden oyuncaklar bebeği eğlendirebilir ve ellerini ağzına götüreceğine bu oyuncakları yakalamak için kullanmaya çalışabilir.<br />
 3. Çocuğunuzla oynayın ve ellerini parmak emmekten daha farklı işler için kullanmayı öğretin.<br />
 4. Eğer bebek alırsa, emzik deneyin. Daha önce de söylediğim gibi, emziği çocuktan almak mümkün olmasına rağmen, her zaman elinin altında olan parmağından uzaklaştırmak imkânsızdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GAZINI ÇIKARMALI MI, ÇIKARMAMALI MI</span><br />
 <br />
 Üç aylık olan oğlumuz büyüdükçe daha çok kusuyor. Bunu engellemek için onun gazını daha sık mı çıkarmamız gerekiyor, yoksa büyüdükçe daha çok kusması doğal mı<br />
 Bazı çocuklarda doğrudan midelerine açılan bir geçiş vardır. Bebek daha hareketlenip, kıpırdanıp tekmeler atmaya başladıkça midesindekileri sıkıştırır ve sonra da kusar. Bu pek ciddi bir şey değildir ve kilo artışını engelleyecek miktarlarda kusma durumu çok seyrek olur. Ama anababalar için bu çok rahatsız edici bir durumdur.<br />
 Ciddi kusmalarda, gaz çıkarmanın pek bir yararı olmaz. Gaz kabarcıklarını çıkarmak ve küçük dolu bir mideyi rahatlatmak kusmanın bir kısmını engelleyebilir ama tümüyle durduramaz. Bebek daha da büyüyüp hareketlendikçe midesinin üzerinde çırpınmaya başlar ve problem daha da kötüye gidebilir. Ama bebek ayaklanıp yürümeye başlayınca, problem çok kısa bir sürede yok olur. O zamana kadar kullanabileceğiniz bazı öneriler:<br />
 Bebeğin boynunda geniş cepli önlükler bulundurun. Böyle önlükler kusmukların çoğunu toparlar ve kolayca değiştirilebilir. Sizi de bebeğin bütün giysilerini yıkama derdinden kurtarır.<br />
 Sabırlı olun. Belki de size söylemem gereken en önemli şey budur. Bebeğiniz bunu bilerek yapmamaktadır.<br />
 Bebeğin yatağında başını koyduğu tarafı yükseltmeyi deneyin. Bir süre önce, bir bebeğin kusmaları o kadar ciddi boyutlardaydı ki onun kilo kaybını engelleyebilmek için anababası yatağını yükselttiler. Bebeğin karyolasının baş tarafını yükseltmek için ayaklara tam oturan tahta bloklar kullandılar. Yerçekimi bebeğin çok fazla kusmasını engelliyordu. Bazı yataklar bu tür bir ayarlamayı yapabileceğiniz donanıma sahiptir. Böyle yataklarda sadece baş tarafın ayaklarını daha yükseltmeniz gerekir.<br />
 Eğer çocuğunuzun problemi ciddi boyutlarda ise doktorunuza danışın. Ama ben bugüne kadar hiçbir yuva çocuğunun kustuğunu görmedim. Siz ve çocuğunuz bu rahatsız edici alışkanlıktan kurtulacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERKEN YÜRÜYENLER</span><br />
 <br />
 Bir arkadaşımın bebeği hiç emeklemeden, bir yürütecin yardımıyla doğrudan yürümeye başladı. Bu tavsiye edilen bir şey mi<br />
 Bazı öğrenme güçlüğü içindeki çocukların emeklemeden doğrudan yürümeye başladıklarını bilinmektedir. Bugün, bebeğin emeklemesinin onun motor ve nörolojik gelişimi için gerekli temel bir aşama olduğuna inananlar var.<br />
 Eğer çocuğunuz emeklemeden yürümeye çalışıyorsa, siz müdahale edebilirsiniz. Yere onun yanına çökün ve onunla birlikte emeklemeye çalışın. Bu yalnız eğlenceli olmakla kalmaz, hem de sonraki öğrenme becerileri üzerinde önemli etkileri olduğu görülen bedensel gelişimini sağlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TUVALET EĞİTİMİ</span><br />
 <br />
 Lütfen bana tuvalet eğitimi ile ilgili önerilerinizi tekrarlar mısınız Böyle bir deneyimden geceli bir süre oldu ve ne yapmam gerektiğini hatırlamak için yardıma ihtiyacım var.İster bir ister bir düzine çocuğunuz olsun, tuvalet eğitimi ile her karşılaştığınızda yepyeni bir zorlukla karşılaşmış gibi olursunuz. Bu konuda pek çok mektup alıyorum ve bu anne için önerilerimi tekrarlamaktan memnuniyet duyacağım. Anababalara, telâşa ve endişeye kapılmamalarını öneririm. Bu fiziksel beceriyi kazanmayı başaramayanlar sadece ciddi nörolojik eksikliği olanlardır ve tuvalet eğitimindeki problemlerin çoğu aşırı endişeli anababalardan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden gevşeyin. Çocuğunuzun başlamaya hazır olup olmadığını gözleyin. Başka birisinden gelen keyfi bir öneriye kanıp, artık iki yaşına geldi, tuvalet eğitimine başlamalı diye düşünmeyin. Bu işe yaramaz.<br />
 Çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olduğunu gösteren belli işaretler vardır. Bunlar;<br />
 1. Çocuğunuz bir saatten uzun aralıklarla kuru kalıyor. Gündüz uykusundan veya sabah uykusundan kuru kalkıyorsa, çocuğunuz artık lazımlık kullanmaya hazır olduğunun farkında demektir.<br />
 2. Çocuğunuz idrar sisteminin farkında olduğunu gösteriyor (örneğin, çişini yaparken bezine bakıyorsa).<br />
 Çocuğunuz bu işaretleri gösterdiğinde, onu eğitmeye başlayın. Onu lazımlığa oturtun. Küçük bir lâzımlık kullanmanızı öneririm (tuvalete takılanları değil). Küçük bir çocuk için küçük bir şeyin üzerinde oturmak daha güvenlidir. Çocuk lâzımlıkta otururken, banyodaki musluğu açın, çocuğa bir bardak su verin, hatta bir miktar ılık suyu çocuğun jenital bölgesinin üzerine dökün. Genellikle bu çişin akmaya başlamasını sağlar ve çocuk başarısına çok şaşırır (siz de çok sevinirsiniz!).<br />
 Eğer bu işe yaramazsa, birkaç dakika bekleyin ve tekrar denemesini sağlayın. Ama çocuğu lâzımlığın üzerinde yorulmasına neden olacak kadar çok oturtmayın. Kalkmasına izin verin, eşofman altı giydirin veya hiçbir şey giymeden öylece dolaştırın ve kısa bir süre sonra tekrar deneyin. Eğer vaktiniz varsa ve gerçekten istiyorsanız, bütün gününüzü banyoda geçirebilirsiniz. Çocuğun orada normal olarak oynamasına ve koşmasına izin verin ve çiş yapmaya başladığı anda onu yakalayın. Lâzımlık çok yakında olduğu için çabucak olayı kavrayacaktır. Pek çok anababa bu yöntemin kendi çocuklarında gerçekten işe yaradığını söylemişlerdir. Eğer harcayacak bütün bir gününüz yoksa sabırlı olun. Çocuğunuzu bezle değil bir eşofman altı ile dolaştırın. Bu ona farklı bir his verir ve çişini altına bırakmaktansa banyoda halletmesi gerektiğini hatırlatır.<br />
 Her şeyden önce aşağılama ve cezadan kaçının. Çocuk hazır olduğu zaman tuvaleti kullanacaktır ama önce yapamayacak kadar gergin, öfkeli veya korkmuş olmamalıdır. Başardığı zaman onu içtenlikle övün. Eğer bir hafta ya da on gün içinde hiçbir başarı gösteremezse, biraz daha büyüyene kadar tuvalet eğitimini erteleyin. Bebeğiniz tuvalet eğitimini sabır ve sevgiyle kazanacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TATİL VE BEBEK</span><br />
 <br />
 Bizim en büyük mutluluğumuz olan 7 aylık bir kızımız var. Bu ayın sonunda, kızımız 7.5 aylık olduğu zaman bir haftalık bir yolculuk planlıyoruz. Kesin olmamakla birlikte kızımızı iki gün ve altı günlük bölümlerle büyük anne ve babalarıyla bırakmayı düşünüyoruz. Onu büyük anne ve babalarıyla bıraktığımızda arkamızdan hiç ağlamıyor ama yine de onu bırakmak konusunda kararsızız.<br />
 Genç anababalara ara sıra uzaklaşmalarını her zaman öneriyorum* Çocuğunuza verebileceğiniz en değerli hediye birbirinizi sevmeniz ve karı koca olarak aranızdaki duygusallığı canlı tutmaktır. O geçireceğiniz zamanların ne kadar değerli olduğunu bilirim. Ama kiranızın yaşında (sadece 7 aylık) uzun bir yolculuğa karşıyım. Çocuk büyükanne ve babalarıyla geçireceği birkaç saat veya bir ya da iki günden çok hoşlanabilir ama onun yaşındaki bir bebek için bir hafta çok uzun bir süre. Bir yaşın altındaki çocukların, anababalarından bir hafta süreyle ayrı kaldıklarında bunalıma girdiklerini ve terkedilme duygusuna kapıldıklarını gösteren araştırmalar yapılmıştır. 18 aydan sonra ise zararın çok daha az olduğu, çünkü çocuğun insanların gittiklerini ve geri geldiklerini artık anlayabildiğini görüyoruz. Daha da büyük bir çocuk, anababanın gitmesini kabul eder ve rahatça yaşamını sürdürebilir.<br />
 Belki de bu önemli ilk yıl boyunca, bütün bir hafta veya 8 günlük bir yolculuktansa, uzun bir hafta sonu tatili organize edebilirsiniz. Eğer yine de gitmeye karar verirseniz veya başka bir seçeneğiniz yoksa, size bazı tavsiyelerde bulunabilirim. Yolculuğunuza çıkmadan önce, küçük bebeğin bir ya da iki geceyi büyükanne ve babalarında geçirmesini sağlayın. Onu alıp evine geri getirmeniz, ona terkedilmişini ve sizin geri geleceğinizi öğretebilir. Umarım, böylece çocuk büyükanne ve babalarıyla daha uzun zamanlar kaldığında, bunu endişelenmeden atlatabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NİTELİKLİ ZAMAN</span><br />
 <br />
 Bir anababa bebeğiyle veya daha büyük çocuğuyla bir gün içinde ne kadar zaman geçirmelidir Nitelikli bir zaman geçirmekten söz ediyorum. Anababalar çocuklarıyla birlikte oldukları zamanın çok mu, yoksa az mı olduğuna nasıl karar verebilirler<br />
 Bu çok geçerli bir kaygı, çünkü anababalar, özellikle de evin dışında bir işte çalışmayanlar, bazen kendilerini kapana kısılmış olarak hissederler ve uzaklaşmak isterler. Anababaların çoğu kendilerini gergin ve bıkkın hissetmedikleri sürece, çocuklarıyla mümkün olduğu kadar çok zaman geçirebilirler. Anababa ve çocuk birbirlerinden sıkıldıklarında veya keyifleri kaçtığında, anababa biraz uzaklaşıp bir şekilde özgürlüğünü yaşar ve gevşerse çok iyi olur. Bu anababa geri döndüğünde gerçekten çocuğundan çok zevk alır. Eğer çocuk çok bağımlı ve mızmız veya çok şımarık olduysa o zaman anababalar ona çok fazla veriyorlar ve bütün dünyalarını onun etrafında kurmuşlar demektir. Eğer çocuk çok yapışkan olduysa ve çok korkuyorsa ya da çok çekingen ve duygusal olarak soğuk davranıyorsa, o zaman anababa onunla çok az zaman geçiriyor demektir. Daha büyük bir çocukta, yatak ıslatmaya, parmak emmeye veya diğer bazı bebeklik alışkanlıklarına geri dönüş olması, anababanın çocuğa verdikleri zamanda veya zamanın niteliğinde eksiklikler olduğunu gösterir.<br />
 Nitelikli zaman nedir Belki bu sorunun cevabı bu anneye de yardımcı olabilir. Bence nitelikli zaman çocuğu gevşetmeye ve eğlendirmeye yönelik olan zamandır. Beraberce mutlu bir şekilde oynamak, onun ihtiyaçlarını karşılamak, öğretmek ve yönlendirmek, sevip okşamak, beraberce konuşup gülmek. Bunlar mutlu anababaların ve uyumlu çocukların zevk aldıkları şeylerdir. Nitelikli zaman, doğru öncelikler seçilerek özgürce verilen zamandır. Belki derli toplu bir ev çok zamanınızı almaz ama derinlemesine temizlenmiş bir ev çok zamanınızı alır ve o bekleyebilir. Çok uğraştırmayan normal yemekler hazırlamak, çocuğunuzla geçireceğiniz eğlenceli zamanı arttırabilir. Çocuğunuzla geçirdiğiniz kaliteli ve eğlenceli zamanın o büyüdükçe artacağını umuyorum.<br />
 Çalışan anababalar arttıkça, belki ihtiyaç, belki de arzu duydukları için, anababalar evin dışında geçirdikleri zamanı nitelikli zaman kavramı ile telafi etmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, çalışan annelere çocuklarıyla geçirdikleri zamanın nice/idinin değil nite/iğinin önemli olduğu söylenmektedir. Burton White´ın Hayatımın ilk Üç Yılı isimli araştırması, en azından üç yaşına kadar zamanlarının büyük bir kısmını biyolojik anababaları ile birlikte geçiren bebeklerin her şeyin en iyisini yaptıklarını ortaya koymaktadır.<br />
 Çocuğunuz birkaç dakika kendini oyalayabiliyorsa, bunu yapmasına izin verin. Siz bir iş yaparken onu yanınıza alın, onunla konuşun, gülümseyin ve ara sıra ona dokunun. Bu tür davranışlar sizin yoğun ilginizi dengeleyerek onun sağlıklı bir şekilde kendini eğlendirmesini sağlar.<br />
 Eğer evin dışında çalışıyorsanız, evdeki işlerinizi en aza indirgeyip, zamanınızın çoğunu mümkün olduğunca çocuklarınızla birlikte geçirmeyi unutmayın. Karşılıklı her iki tarafı da eğlendirecek oyunlar bulun, beraber oynayın ve gülün, onlara birşeyler öğretin ve eğitin! Çok kısa bir süre sonra bağımsızlıklarını kazanacaklar. O zaman evi temizleyebilir, kariyerinizi hızlandırabilir veya istediğinizi yapabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜVENLİK BATTANİYESİ</span><br />
 <br />
 7 aylık kızımla ilgili bir sorum var. 3 aylıkken birisi ona ipeksi bir kumaştan yapılmış çok yumuşak bir battaniye verdi. Onu o kadar çok sevdi ki, artık onsuz uyumuyor, mutlaka kafasının üzerinde durması gerekiyor. Bu normal mi, yoksa onu battaniyeye daha fazla bağlanmaktan vazgeçirmeli miyim<br />
 Aslında bu bebeğin iyi bir arkadaşı var, çünkü çocukların çoğu bir şekilde bir güvenlik battaniyesine bağlanırlar. Çocukların nesne devamlılığına ihtiyaçları vardır, yani bazı şeylerin her gün kesinlikle ve hiç değişmeden aynı kalmasına ihtiyaçları vardır. Çocukların güven duygularını ve ihtiyaçlarını sağlayan şey bu aynılıktır. Güvenlik battaniyesi sözcüğü de buradan gelmektedir.<br />
 Çocuklar alıcı sinirlerden oluşan küçük bir yığın gibidirler. Çevrelerinden her türlü uyarıcıyı alırlar. Onların sinir uçlarını uyaran her türlü şeye karşı aşırı duyarlıdırlar ve küçük bebeklerde dokunma duyusu özellikle çok önemlidir. Koku, görme ve duyma da önemlidir. Çocuklar büyüdükçe ve dış dünyalarıyla ilgilenmeye başladıkça, nesnelere ve kendi bedenlerine, örneğin parmaklarına, güvenlik battaniyelerine ve oyuncak ayılarına gösterdikleri düşkünlükten vazgeçerler. Böyle nesneleri çok erkenden çocuktan uzaklaştırmak veya bu konuda çok endişelenmek sadece güvensizlik yaratır ve bu da çocuk tarafından vızıldanma, ağlama veya sinirli alışkanlıklar şeklinde ifade edilir.<br />
 Bu çocuğun o battaniyeyi almasına izin verilmesini kesinlikle tavsiye ediyorum. Hatta çocuğunuzun gerçekten ihtiyacı olan süre boyunca onun yanında kalması için o battaniyeye çok iyi bakmanızı tavsiye ediyorum! Zamanla, tabii ki ondan vazgeçmesini sağlamalısınız. Bazen battaniyeyi yıkamak için ondan uzaklaştırmanız gerekecektir çünkü zamanla bu tip çok kullanılan şeyler çok kirlenebilir. Çocuğun sevdiği battaniyenin yerine, ona benzeyen ipeksi yumuşaklıkta yeni bir battaniye almanızı öneririm. Belli bir tanesine bağlanmaması için başka battaniyeleri de almasını sağlayın. Bu bebek daha sadece 7 aylık olduğuna göre, o nesneyi kullanması için yeterince uzun zamanı olacaktır. Bu anne de, eğer bir tane daha benzer battaniye almazsa, bebeğin ihtiyacını karşılayamadığı zor durumlarda kalabilir.<br />
 Eğer battaniye büyükse, anne onu iki ya da üç parçaya ayırabilir çünkü böylece biri kaybolduğunda her zaman yedek bir tane daha olacaktır. Ayrıca küçük bebekler battaniyeye dolanabilirler ve eğer yüzleri kapalı kalırsa boğulabilirler. Bu nedenle, eğer bebeğinizin büyük bir battaniyesi varsa, onu yüzüne çekmediğinden emin olun.<br />
 Bir gün battaniye lime lime olup parçalanabilir. Eğer çocuğunuz 12-18 aylık ya da daha büyükse, bunun olmasına izin verin. Battaniyenin yerine kendiniz geçin. Sizin okşamalarınız, bu kaybı en az üzüntüyle atlatmasına yardımcı olacaktır. Hem siz, hem de çocuğunuz zamanı geldiğinde güvenlik battaniyesinden ayrılma problemini de atlatacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİ YÜRÜMEYE BAŞLAYAN VE<br />
 OKULÖNCESİ DÖNEMDEKİ<br />
 ÇOCUKLAR ERKEN YAŞTA DİSİPLİN</span><br />
 <br />
 Bir ve iki yaşlarındaki çocukların disipline edilmesi ile ilgili önerebileceğiniz her türlü yardıma çok ihtiyacım var.<br />
 Hangi yaşta olursa olsun bir çocuğun disipliniyle ilgili anahtar o çocuğun yapabileceği davranışları anlayabilmektir. O çocukla uğraşırken de bunu akılda tutmak çok önemlidir.<br />
 Yeni yürümeye başlayanlara uygulanacak disiplinle ilgili olarak kullanılan bir terim vardır. Çevresel disiplin veya bir evi çocuğa uygun bir hale getirmek. Bu, çocuğun çevresini onun başının belâya girmeyeceği bir hale getirmek demektir. Yeni eklenen kapıları, dolap kilitlerini, üste örtülen örtüleri, yükseltilen rafları ve çocuk içgüdüsel araştırmalarını yaparken onu koruyacak her türlü yöntemi içerir. Çevresel disiplin çocuğa her dakika hayır demenizi engeller. Böyle bir sözü bütün gün boyunca duymayı kimse istemez, bu nedenle disiplin yaratıcı ve koruyucu olmalıdır. Ancak bazen çocuğunuzu ve değerli eşyalarınızı koruyamayabilirsiniz ve hayır demek zorunda kalabilirsiniz.<br />
 Çok yetenekli bir müzisyen olan yakın bir arkadaşım vardı. Çok pahalı müzik notalarının durduğu bir rafı varmış ve bir gün bir yaşındaki oğlu bunları keşfetmiş. Kapaklardaki parlak renkler dikkatini çekmiş ve onları koparıp ağzında çiğnemeye başlamış. Elbette, bunun çiğnemek için biraz pahalı bir materyal olmasının yanı sıra bebeğin sağlığı için de pek iyi olduğu söylenemez. Arkadaşım oradaki malzemeleri daha yüksek bir rafa kaldırabilir ve böylece çocuğun oraya erişmesini engelleyebilirdi. Ama her zaman ortalarda bir müzik eşyasının olacağını biliyordu. Bu nedenle bir öğleden sonrasını oğluna müzikle ilgili eşyalara dokunmaması gerektiğini öğretmekle geçirdi, izlediği basamaklar şunlardı ve size de yardımcı olacağını düşünüyorum.<br />
 Çocuğa kısaca notalara ellememesi gerektiğini anlattı. Hayır sözcüğünü sıklıkla ve sertçe kullandı. Çocuk notalara ulaşmaya başladığı zaman, onu oradan uzaklaştırıp, notaları rafa geri koydu. Açıkça ve sertçe "Hayır, onları alamazsın" dedi. Çocuğun elini geri çekip onları ellemesine izin vermedi. Bunları, çocuk bir-iki saat sonra notaları elleyemeyeceğini anlayana kadar taviz vermeden ve tutarlılıkla sürdürdü. Bu dersin birkaç gün süreyle tekrarlanması gerekti ama çocuk notaları ellememeyi öğrenme konusunda çok yol katetti. Ve öğrendiği diğer önemli bir konu da, annesinin hayır dediği zamanlarda bunu gerçekten kastettiği ve sonucu takip ettiği idi.<br />
 Anababaların bazen sordukları diğer bir soru da, çocuklarına vurmanın veya popolarına bir şaplak atmanın gerekli olup olmadığıdır. Bazıları sıkı bir şaplağın çocuğun kızgın bir ütü ya da sobaya değdiği zaman duyacağından daha az acı vereceğini iddia etmelerine rağmen, ben bunun gereksiz olduğunu düşünüyorum.<br />
 Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz sevgi, kahkaha ve oyun dolu anları arttırın ve aranızdaki sevgi bağlarını sağlamlaştırdıkça, sevdiği ana-babasını mutlu etmek için o da daha çok çaba harcayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YENİ YÜRÜYENLERDE KARDEŞ KAVGASI</span><br />
 <br />
 Benim sorum iki yaşındaki oğlumu disipline etmekle ilgili olacak. Bir yaşındaki kızkardeşine daha nazik davranması için onu nasıl yönlendirebilirim Aralarında 17 ay var. Oğlum bizim görmediğimizi düşündüğü anlarda, onu tekmeliyor, itiyor veya bir oyuncakla ona vuruyor.<br />
 Daha büyük olanların küçük kardeşlerini ciddi şekilde yaralayabileceklerini biliyorum. Ve anababaların genel tepkisi zarar göreni korumaktır. Aslında, gerçekten ilgiye ihtiyacı olan daha saldırgan olan büyük çocuktur.<br />
 İki yaşındaki bir çocuğa kendilerinden daha küçük kardeşleri ile oynama konusunda güvenemezsiniz. Genellikle kendi yaşıtlarıyla bile başarıyla oynayamazlar. Bunu yapabilmek için yeterince gelişmemişlerdir. Kendi haklarını ve kişiliklerini ortaya koymakla o kadar meşguldürler ki, daha küçük bir çocuğun rekabetiyle başa çıkamazlar. Bu daha büyük çocuk, özellikle de küçük kızkardeşinin üzerine çevrilmiş olan parlak ışıkları kıskandığı zamanlarda daha çok zaman ve ilgi ister. Daha büyük olan çocuğunuza çok fazla ilgi göstermekten korkmayın. Böyle bir durumda anababaların tavırları daha sevecen ve rahat, daha az kaygılı ve eleştirel olmak zorundadır ve bir süre sonra büyük çocuk sakinleşecektir. Ancak yine de anababalar büyük çocuk bebeğe içerlemekten vazgeçene kadar onu izlemeye devam etmelidirler.<br />
 Oğlunuz büyüdükçe, ona bebekle nasıl etkileşim kurabileceğini öğretmeye çalışabilirsiniz. Onu bir süre tutmasına yardımcı olun, yanaklarını okşamayı gösterin, parmaklarını nasıl tutabileceğini öğretin. Bu canlı "bebeğin" zevkini aldıkça, kaba olmaktan vazgeçecek ve kibar ve sevecen olmayı öğrenecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HAYALİ ARKADAŞLAR</span><br />
 <br />
 Küçük çocuklar hayali oyun arkadaşları yaratmaya başladıklarında anababalar endişelenmeli mi<br />
 Kesinlikle hayır. Aslında, çocuklar hayal güçlerini kullanıp oyun arkadaşları ve küçük dünyaları için çeşitli fantaziler yaratmadıkları zamanlarda biraz endişe duyarım. 3 yaşından 7 yaşına kadar olan çocukların pek çok hayali arkadaşı, hatta evcil hayvanı olması çok normaldir. Bu, küçük sağlıklı zihinlerinin yaratıcı yanını gösterir. Kendi çocukluğumdaki hayali çay partileri ve büyük ziyafetleri, çamurdan pastaları, ipler ve çubuklardan oluşturduğum mimari harikaları hâlâ hatırlarım.<br />
 Her çocuğun kendi hayal gücünden esinlenen değişik yaratıcılık alanları vardır. Çocuğunuzun hayali arkadaş veya hayvanlarından zevk almanız gerekir. Siz de onların oyunlarına katılın, onların hayal gücü sayesinde sizin hayatınız renklenecek ve sizin katkılarınızla da onlarınki gelişecektir.<br />
 Ancak hem kendinizin, hem de çocuğunuzun bu yaratıkların hayali olduğunu bildiğinden emin olun. Benim üzerinde durduğum tek nokta gerçek ile hayal arasında oluşabilecek belirsizliktir. Çocuklar bu farklılığı ve o çizginin nerede olduğunu bilmezlerse, o zaman hayal dünyasına fazla daldıkları konusunda endişe duyarım. Kısaca söylemek gerekirse, onlara bunun hayali bir durum olduğunu hatırlatarak yardımcı olabilirsiniz. Basit bir sözcük neyin gerçek olduğu konusunda çocuğunuzun kafasının daha netleşmesini sağlayabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KENDİLERİ YAPSINLAR</span><br />
 <br />
 Bir çocuk için bağımsızlığa doğru ilerlemesi neden bu kadar önemlidir<br />
 Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, ana babaların iyiliği için, diğeri de tabii ki çocuğun iyiliği içindir. Çocuğu bağımlı kılarak ve aşırı koruyarak kolay yolu seçme eğiliminde olan anababalar aslında çocuklarının gelişimini engellerler. Bu daha kolay olabilir -ya da çocuğun her şeyini yapmaktan hoşlanabilirler- ama çocuk için iyi olan bu değildir. Çocuklar eninde sonunda bağımsız olacaklardır. Bunun için doğmuşlardır ve hakları olan da budur. Bu doğal ve yavaş yavaş oluşan bir süreçtir ve anababalar bunu ne kadar erken anlarlar ve o konuda birşeyler yaparlarsa, her iki taraf için de o kadar iyi olacaktır.<br />
 Eğer anababalar çocuğun bir sonraki gelişim aşamasına geçmeye hazır olduğunu gösteren içgüdüsel ipuçlarını yakalayamazlarsa, daha sonraları bunları yaptırmak çok daha zor olacaktır. Örneğin, üç dört yaşlarındaki bir çocuk annesine bahçede ya da babasına çamaşır işinde yardımcı olmak istiyor. Ama, inanın bana aynı çocuk 13-14. yaşlarındayken o işleri yapmak istemeyecektir. Bu yüzden ona yardım etmeyi erken yaşlarda öğretin ve o deneyimi eğlenceli ve mutlu bir hale getirin. Çocuğunuza işbirliği alışkanlığı kazandırır ve sorumluluk duygusunu geliştirirsiniz. Ergenlik çağındaki isyankârlıklar, çocuğun erken yaşlarda yavaş yavaş bağımsızlığını ve sorumluluklarını kazanması sağlanarak önlenebilir.İşte hem size, hem de çocuğunuza bu gelişim süresince yardımcı olacak bazı kurallar, ilkönce, çocuğun gelişen ilgi ve yeteneklerini izleyin ve o yetenekleri erken yaşta destekleyin. Çocuğun bardağı tutması veya kaşıkla kendi kendine yemek yemesi onun nörolojik gelişimini hızlandırır. Ayrıca kendi bağımsızlığı ile gurur duymasını da sağlar, ikinci olarak, çocuğun başarıları karşısında gururlandığınızı gösterin. Bu sadece sağlıklı bir bağımsızlık kazanarak motive olmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ihtiyacı olan benlik saygısını da geliştirir. Örneğin, "Sussie, bırak ben yapayım. O bluzu ters giyiyorsun" demek yerine, "Sussie, ne kadar da güzel giyindin. Bu kadar çok işim varken bu bana gerçek bir yardım oldu" demek. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar fazla zaman ve sabır gerektirirse gerektirsin, çocuğun kendisinin yapmasına izin verin. Üçüncü olarak, çocuğunuzun bir şeyi doğru yapmadığı için ortaya çıkan doğal sonuçlara katlanmasına İzin verin. Deneyim en iyi öğretmendir ve çocuklar bir hata yapıp onu düzeftereîk de olsa, yaparak öğrenmekten çok gurur duyarlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULÖNCESİ DÖNEMDE PAYLAŞMA</span><br />
 <br />
 İki veya üç yaşlarındaki çocukların birlikte oynayıp oyuncaklarını paylaşmaları mümkün müdür<br />
 Bu soruyu iki yaşındakiler ve üç yaşındakiler olarak ikiye ayıralım, çünkü bu iki yaş grubu arasında büyük bir fark vardır, iki yaşındakiler iri tipik davranışı diğer çocuklarla gerçek bir etkileşim içinde oynayamamalarıdır. Onların davranışları pek sosyal olmayan bireysel davranışlardır, iki yaşındaki kendi gücünü dener ve neler yapıp neler yapamayacağını bulmaya çalışır. Herkesle yarışır ve iki yaşındakinin sloganı "Daha iyi olan kazansın"dır. Kimin daha iyi ve daha güçlü olduğunu bulmak zorundadır.<br />
 Çocukların, bu gücü hissettikleri zamanlar ve teslim olmak zorunda oldukları zamanlar vardır, iki yaşındaki çocuğumuzu yeteneklerinin çok ötesinde sosyal ilişkiler içine sokmakta acele etmememiz ve yapamayacakları bir şeyi yapmalarını istemememiz çok önemlidir, iki yaşındaki çocuklar paylaşamazlar çünkü daha o oyuncaklarla tek başlarına bile ne yapacaklarını bilemezler. Bunu öğrenmek için zamana ve yere ihtiyaçları vardır, iki yaşındaki çocuğunuzun başka çocukları incitmesine ve onların ellerinden oyuncakları kapmasına izin vermeyin. Çocuğunuz diğer küçüklerle birlikteyken oradaki varlığınızla ve yumuşak fakat kararlı müdahalelerinizle geleceğe yönelik yönlendirmeler yapabilirsiniz. Çocuğunuza aşama aşama paylaşmayı ve sırasını beklemeyi öğretirseniz, daha ileride diğer çocuklarla güzelce oynamayı öğrenebilir.<br />
 İki yaşındaki çocukların çok güzel yaptıkları şeylerden biri (ve bu aynı zamanda onlara işbirliğini de öğretir) yere oturup topu birbirlerine yuvarlamaktır. Siz yere oturursanız ve çocuk da aynısını yaparsa, birlikte oynama konusunda bir kavram geliştirir. Bu, işbirliğini öğrenmede önemli bir adımdır.<br />
 iki yaşındakilere başkalarıyla oyun oynamayı öğretmenin diğer bir yolu da bir kutunun içine bir miktar eşya doldurmaktır. O kutunun içinden eşyaları çıkartarak ve tekrar koyarak onunla birlikte siz de oynayabilirsiniz. Sonra da diğer bir çocuğun aynı şeyi yapmasını sağlayın ki kendi yaşıtı bir çocukla birlikte oynayabilsin. Bu basit mekanizmalar iki yaşındaki bir çocuğun diğer çocuklarla nasıl oynayacağını öğrenmesine yardımcı olur.<br />
 Çocuk üç yaşına geldiğinde, kendisi diğer çocuklarla oynamak isteyecektir. O yaşa geldiklerinde çocuklar artık paylaşmayı, her türlü etkinlik içinde işbirliği yapmayı ve birlikte yaratıcı oyunlar oynamayı öğrenmiş olurlar. Üç yaşındaki çocuğunuzun yaşıtlarıyla oynamasından zevk alacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABANIN YATAĞINDA</span><br />
 <br />
 Okulöncesi dönemi çocuğunun gece yansı anababasının yatağına gelmesini nasıl karşıladığınızı öğrenmek istiyorum. Dört yaşındaki oğlumuz bunu iki senedir yapıyor. Bir gün yorulup kendi kendine vazgeçeceğini düşündük. Biraz hasta bir çocuktu ve fazla uykuya ihtiyaç duymuyordu. İlk kez gece uykusu uyuduğunda 15 aylıktı. Güven duygusunu sarsmadan ve reddedilmiş hissetmesine neden olmadan, kendi yatağında kalmasını nasıl sağlayabilirim<br />
 Bu çok özel bir soru ve iki boyutu var. Biri anababalarıyla uyuyan okul öncesi çocuklarıyla ilgili genel felsefe ve diğeri de bazı sağlık sorunları olan özel bir çocuk.<br />
 Bazı uzmanların, çocukların anababalarıyla uyumalarına izin vermenin oldukça normal olduğunu savunduğunu biliyorum. Ama genel olarak konuşmak gerekirse ben buna karşıyım. Bence bu, ne anababa, ne de çocuk için tam bir dinlenme oluyor. Aynı zamanda da evliliğin mahremiyetine zarar veriyor. Ancak çocukların korktukları, hastalandıkları ve birtakım ihtiyaçlarının olduğu zamanlar olabilir. Hastalık durumunda, doktora danışıp, çocuğunuzun iyi olup olmadığını ve odasında kendi yatağında yatmasının güvenli olup olmadığını saptayın. Böyle bir durumda, geçici olarak yatağını sizin odanıza alabilir ve sizinle olmadan yakınınızda olmasını sağlayabilirsiniz.<br />
 Çocuğunuzun sizinle uyuma alışkanlığını kırmaya karar verdiğinizde buna her iki tarafın da hazır olduğundan emin olun. Özellikle kendiniz hazır olduğunuzda, çocuğu incitmeyeceğinden emin olmalısınız çünkü bu hiç de kolay olmayacak. Siz ikna olunca, çocuğunuza neler olacağını açıklayın. Bu değişikliğin nedenlerini; sizin daha özel bir odaya, kendisinin de daha bağımsız olmaya ihtiyacı olduğunu anlatın. Sonra gece onu yatırmak için törensel bir olay yaratın. Oyun oynayın, hafifçe sallayın, şarkı söyleyin, kitap okuyun veya sizin ve onun için rahat olan bir şekilde onu sakinleştirin. Sonunda kararlı ve sevecen bir şekilde onu yatağına koyarken orada kalması gerektiğini belirtin.<br />
 İlk gece sizi deneyecek. Sizi vazgeçirmek için ağlayıp direneceğine ve her yolu deneyeceğine yemin edebilirim. Sıkı durun. Sakın yenilmeyin, ikinci gece bunu biraz daha azaltacak ve üçüncü ya da dördüncü gecelerde hemen hemen bütün çocuklar mücadeleden vazgeçerler. Açık söylemek gerekirse, kendi özel odalarından ve geniş yataklarından çok hoşlanacaklar. Anababaların da aralarında hareket eden o minik yaratık olmadan daha rahat ettiklerini biliyorum. Ne yapın yapın yumuşamayı n. Sadece tutarlı ve sevecen olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UTANGAÇ ÇOCUK</span><br />
 <br />
 Kızım üç buçuk yaşında ve onun akıllı bir çocuk olduğunu biliyorum. Şarkı veya şiir gibi şeyleri bir günden kısa bir zamanda çabucak öğreniyor. Bazı kitaplarını ezbere biliyor ve adının bir kısmını yazabiliyor. Beni üzen diğer insanlara gösterdiği tepki. Eğer onunla konuşurlarsa, yüzünü saklıyor ve hiç cevap vermiyor. Benden ve bazen de iki ablasından başka kimsenin onu öpmesine veya kucaklamasına izin vermiyor. Onun için birşeyler yapmam gerekiyor mu<br />
 Doğuştan getirilen özelliklerden, üzerinde en çok araştırma yapılanlardan biri de, yeni karşılaşılan durumlar veya insanlar karşısında yaklaşma veya çekilme yeteneğidir. Sadece uzak durma eğiliminde oldukları ve yeni karşılaştıkları bir durumu veya insanı dikkatlice değerlendirdikleri için utangaç olarak adlandırılan pek çok çocuk vardır. (Dr. Stella Chess ve Dr. Alexander Thomas, böyle çocukları "ısınmada yavaş" çocuklar olarak adlandırmaktadırlar.) Endişeli anababalar böyle çocukları sosyalleşme konusunda zorlamakta ve işleri daha da zorlaştıran güç mücadelelerine girmektedirler.<br />
 Utangaç çocuğun ihtiyacı olanlar şunlardır:<br />
 • Onu koşulsuz olarak kabul eden ve kendisinden başka birisi yapmaya çalışmayan anababalar.<br />
 • Çocuklarını diğer insanlara doğru itmek yerine onun seçim yaparak yanaşmasına izin veren anababalar.<br />
 • Yaptıklarına daha az önem veren ve birey olarak onu daha fazla yüreklendiren anababalar.<br />
 Kızınızı gülümserken veya tepki verirken yakalarsanız sessizce ve heyecanla ona iltifat etmenizi öneririm. Onun yaşında olan oyun arkadaşları bulun ve rahatlamasını sağlayın. Siz de rahatladıkça, bu çocuğun sevecen ve sıcak bir kişi olacağını göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAÇ ÇEKME/TIRNAK YEME</span><br />
 <br />
 Size iki buçuk yaşındaki oğlumla ilgili bir soru sormak istiyorum. Saçını çekip koparma gibi kötü bir alışkanlığı var, özellikle de uykusu geldiği zaman. Tırnaklarını da yiyiyor (ben de).<br />
 Eğer elinizi saçınızın üzerinde gezdirirseniz, yumuşak ve hoş bir yapısı olduğunu görürsünüz. Çocukların uyumaları için sallanırken, kendilerinin veya annelerinin saçlarıyla oynaması oldukça yaygındır. Saçı koparma durumu, kolunu bir daha kaldırmaya gerek kalmadan onu elinde tutma isteğiyle ortaya çıkar.<br />
 Bu küçük çocuk için şunu öneririm: Ona uyumaya çalışırken ve siz onu sallarken eline alabileceği yumuşak tüylü bir oyuncak verin. Bu aşamada, biraz kucaklanmaya ve bebek gibi muameleye ihtiyaç duyabilir. Uykuya dalarken ipeksi ve okşaması hoşa giden bir şey verin. Belki böylece saçlarını çekmekten vazgeçer. Eğer saçını kopardıktan sonra, yemeğe kalkışıyorsa, buna sakın izin vermeyin çünkü midesinde birikme yapabilir. Saç kolay sindirilemez ve tıbbi bir müdahale, hatta ameliyat gerektiren bir durumla karşılaşabilirsiniz.<br />
 Tırnak yeme de çok yaygın bir problemdir ve çok ciddi olmamakla birlikte oldukça rahatsız edicidir. Tırnak yeme genellikle düzgün olmayan ve rahatsızlık veren tırnak etlerinin yenmesiyle başlar. Çocuk o çıkıntıları ısırdıkça, bütün hayatı boyunca sürecek ve vazgeçilmesi çok zor bir alışkanlığı da geliştirir. Tırnak yemeyi engellemenin bir yolu, küçük çocukların tırnaklarını küçük bir tırnak makasıyla, hatta törpüyle düzeltmektir. Tırnak diplerine ve kenarlarına bir krem ya da losyon sürerek çıkıntı oluşturan tırnak etlerini düzeltmenizi de öneririm. Renksiz tırnak cilaları tırnağın düzgün kalmasını sağlar. Tırnaklara değişik bir görünüm ve kayganlık vererek çocuğun alışkanlığını kırabilir. Ayrıca, Çocuğa çok miktarda fiziksel ilgi göstererek ve onu okşayıp severek dikkatini kendisinden uzaklaştırabilirsiniz. Sanırım bu alışkanlıkların yavaş yavaş sona erdiğini farkedeceksiniz.<br />
 Bazı çocuklar daha yoğun tepkilerle doğarlar. Eğer çocuğunuz canı Sıkkın olduğu zamanlarda saçını çekiyor veya tırnağını yiyorsa, bu durumlarla nasıl başa çıkabileceğini ona öğretmelisiniz. Duygularını anlatabilmesi-için sözcükler öğretin ve gereksinimlerini keşfetmesine yardımcı olun. Eğer yorgunsa, rahatlamaya ve sallanmaya ihtiyaç duyabilir. Öfkeli olduğu zamanlarda, duygularını sözel olarak ya da kişilere ve eşyalara zarar vermeden fiziksel tepkilerle ifade edebilmesine yardımcı olun. Örneğin, asılı bir şeyi yumruklamak bastırılmış hayal kırıklığını rahatlatabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İLK ADIN KULLANILMASI</span><br />
 <br />
 Kişisel olarak çocuğumun bana anne, babasına da baba diye ya da onun anababası olduğumuzu ifade eden bir başka sözcükle hitap etmesini tercih ederim. Ama eşim bir kamp idarecisi olduğu için, gençler de kendisine adıyla hitap ediyorlar. Son zamanlarda 5 yaşındaki kızımın da bunu kaptığını farkettim ve ilgimi çekti. Çocuklarımızın bize ilk adımızla hitap etmesini engellemeli miyiz Bu durum zamanla ilişkimizde bir farklılık yaratır mı<br />
 İsimler de, hitap şekilleri de önemlidir. Bir çocuğun anababasına ilk adlarıyla hitap etmesi ne anlama gelir Aslında, ilk adın kullanılması herhangi bir ilişkide ne ifade eder<br />
 ilkönce, bizim iyi arkadaş olduğumuzu ve eşit olduğumuzu gösterebilir veya ikinci olarak saygı eksikliğinin işareti olabilir. Tabii ki çocukların saygıya hakları vardır ve onlara saygı gösterilmedikçe saygılı davranmayı öğrenemezler. Ama anababalarının otoritesi altındadırlar ve buna ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle saygının ifade edilmesinin yollarından biri de o kişiye hitap etme şeklidir. Çocukların anababalarına anne ve baba veya anneciğim ve babacığım diye hitap etmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Aslında, çocuğun anababasına gösterdiği saygının kazanıldığını ve hitap şeklinden çok tavırlar ve duygularla gösterildiğini inkâr edemem. Bu nedenle de kendilerine ilk adlarıyla hitap edilmesine izin veren anababaları da anlayabiliyorum. Bazıları bunu yaparlar ve bundan da çok zevk alırlar. Bazıları da bu konuda o kadar katı ve huzursuzdurlar ki, aradıkları duygu ve saygıyı kaybederler.<br />
 Bunun geçici bir dönem olduğunu unutmayın. Ama çocuğunuzun size anne ve baba diye hitap etmesine karar verdiyseniz, kendisine kamptakilerden farklı olduğunu açıklayın. Onunla ilişkiniz önemli olduğu için de, sadece sizin ve çocuğunuzun paylaşabileceği özel bir isimle çağrılmak istediğinizi anlatın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TOPLULUK İÇİNDE YAŞANAN ÖFKE NÖBETLERİ</span><br />
 <br />
 3 yaşındaki oğlumuz herkesin içinde bir öfke nöbeti geçirdiği zaman ne yapabiliriz En sevdiği numaralardan biri bir mağazada ya da restoranda iken küçücük bir nedenle kendini yerden yere atıp çığlıklar atmak. Eve döndüğümüzde başına gelecekler konusunda savurduğumuz tehditlere hiç aldırmıyor. Biz de onu herkesin içinde dövme konusunda tereddüt içinde kalıyoruz.<br />
 Çok zor bir durum. Çocuklar genellikle öfke nöbetleri geçirirler. Genellikle 18-24 aylıkken başlarlar ve okul öncesi dönemlere kadar devam ederler. Çocukların çoğu büyük hayal kırıklıkları sonucunda bu tepkiyi verirler. Elde edebileceklerinin sonuna ulaştıklarında, öfkeli bir umutsuzlukla kendilerini yere atıp, ağlarlar ve tekmeler atarlar. Bu onların öfkelerini dışa vurma şeklidir ama bu anababaları da öfkelendirir. Ne yazık ki, ilk öfke nöbetlerinde çocuklar belli kazançlar elde ederler ve istediklerini elde etmenin yolunun bu nöbetler olduğunu öğrenirler. Bu örnekteki çocuğun da yaptığı bu sanırım. Tekmeler atıp bağırarak, ana-babasını utandıracağını ve istediğini elde edeceğini biliyor.<br />
 Bunu bilmek bu nöbetlerle başa çıkmanızı kolaylaştırır. Her şeyden önce, çocuğunuzun bundan sonra herkesin içinde öfke nöbetleri geçirmeyeceğini iyice anlamasını sağlayın (2 veya 3 yaşlarındaki bir çocuk ne söylemeye çalıştığınızı anlayacaktır). Bunu bir yere gitmeden önce açıklayın. Ona yapacaklarını hoşgörüyle karşılamayacağınızı söyleyin ve ne yapacağınıza karar verin. Örneğin, çocuğunuzun zıvanadan çıkarsa, mağazayı terkedebilir ve onu eve getirebilirsiniz. Bu genellikle iyi bir cezadır çünkü çocuklar mağazaya gitmekten ve anababalarıyla birlikte olmaktan çok zevk alırlar. Bunun dışında bir seçenek de, mola vermek olabilir. Mola, anababa tarafından saptanmış bir yerde geçirilen kısa (her yaş için bir dakika) bir süreyi ifade eder. Mola verdiğinizde, onu arabaya götürüp üç dakika süreyle araba koltuğunda oturmasını veya mağazanın bir köşesinde yere oturup beklemesini sağlayabilirsiniz. Bir dahaki sefere onu eşinizle ya da yardımcıyla evde bırakmak da onun değişmesini sağlayacak bir sonuç olabilir. Neye karar verirseniz verin mutlaka onu uygulayın. Çocuklar bunun sadece bir tehdit mi, yoksa ciddi mi olduğunu çok çabuk anlarlar.<br />
 Çocuklar genellikle topluluk içinde davranışlarını idare edebilecek kadar olgunlaşmamışlardır ve sizin çocuğunuz da böyle bir ayrıcalığa hazır değilse, onu bir yardımcıyla evde bırakmakta hiç tereddüt etmeyin. Her şeyden önce, hiçbir zaman çocuğunuzun yaptıkları karşısında bir-şeyler elde etmesine izin vermeyin. Çocuğunuz bu nöbetlerden kurtulduğu zaman, katı bir tutum izlediğinize ve bütün bu zahmetlere katlandığınıza memnun olacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ALTINI ISLATMA PROBLEMİ</span><br />
 <br />
 Dört buçuk yaşındaki oğlumla ilgili bir soru sormak istiyorum. Gece onu kaldırmazsam altını ıslatıyor ve bazen ikinci bir kere daha ıslatıyor. Gündüzleri bile ona tuvalete gitmeyi hatırlatmazsam altını ıslatabiliyor. Önce ihtiyacı olmadığını söylüyor ve birkaç dakika sonra altı ıslanmış oluyor. Bu onu hiç rahatsız etmiyor gibi gözüküyor. Hiçbir zaman üstünü değiştirmemi istemiyor. Doktoruyla görüştüğümde oğlumun sadece çok tembel olduğunu söyledi. Onu bir uzmana götürmedim.<br />
 Bu durumda bir uzman görüşüne başvurulmasını öneririm çünkü dört buçuk yaşında sürekli olarak altını ıslatan bir çocuğun (seyrek olmakla birlikte) özel problemleri var demektir. Genellikle altını ıslatma fiziksel değil duygusal bir problemdir. Çocuğun hayatındaki bazı üzücü olaylardan kaynaklanabilir. Yeni bir bebeğin gelmesi, taşınma, yakın bir akrabanın hastalığı gibi olaylar çocuğun korku, suçluluk ve öfke duygularını geliştirmesine neden olabilir. Bütün bunlar çocuğun eğitimini tamamlamış olduğu zamanlarda bile geri dönüş yapıp altını ıslatmasına yol açabilir. Çocuğun altını ıslatmasının anababanın suçu olmadığını özellikle vurgulamalıyım. Ama anababalar problemi anlarlar ve aşağıdaki önerileri uygularlarsa çözüme ulaşabilirler.<br />
 Çocukla anababa arasındaki çatışma gece ve gündüz ıslatmalarının nedenlerinden biridir. Diğer bir neden (yukarıdaki örnekteki bu olabilir) çocuğun tuvalete gidemeyecek kadar meşgul ve oyuna dalmış olmasıdır. Onun için ıslak olmanın bir sakıncası yoktur ve annesinin niye oluyor ki<br />
 Gece ıslatmalarının pek çok tedavisi vardır. Kataloglardan sipariş edilebilecek alarmlı bir alet vardır, ilk ıslaklık belirtilerinde hemen çalmaya başlar ve çocuğu uyandırır. Böylece, tuvalete gitmeye koşullandırılan çocuk altını ıslatmadan tuvalete gitmeye başlayabilir. Ancak bu oldukça olumsuz bir çözümdür çünkü derin bir uykuda olan çocuğun aniden bir alarmla uyandırılması çok rahatsız edici bir durumdur.<br />
 Bazen çocuklar biraz daha büyüdükleri halde hâlâ altlarını ıslatıyorlarsa, anababalar bir süre için tekrar bez kullanmaya başlayabilirler. Bunu çok duyarlı bir şekilde ve çocuğu suçlamadan yapmanızı öneririm. Çocuğunuza, tuvaleti kullanmaya hazır olduğu zaman, bez kullanmayı bırakabileceğini söyleyebilirsiniz. (Tuvalet kullanmaya uygun olan bezler bu problemin halledilmesinde yardımcı olabilir çünkü çocuk onları utanç duymadan kullanabilir.) Çocuğa kesinlikle söylenmeyin. Altını ıslatmayı bırakmasının gereklerini anlatmaya çalışın; çok kötü bir kokusu var, yakında okula başlayacak, başkaları için çok iş çıkartıyor vb. Çocuğunuzla beraber bir plan hazırlayın ve kuru kaldığı zamanlar kazanacağı bazı ayrıcalıklar oluşturun. Tuvalete gitmesini hatırlatacak bir alarm kurun ama bunu reddederse bunu bir mücadeleye dönüştürmeyin. Bol bol sevgi, yüreklendirme, iyimserlik ve sabır tuvalet eğitiminin zorluklarını çocuğunuzla beraber atlatmanıza yardımcı olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SIZLANMA</span><br />
 <br />
 Son birkaç aydır dört yaşındaki kızım devamlı sızlanan bir çocuk oldu. Odasını temizlemesi gibi bir iş söylendiğinde, ayağını yere vurup bir çeşit sızlanma krizine giriyor. Eğer bir şeyi yapamayacağını söylersem, çok kavgacı oluyor. Yalvarmaya, sızlanmaya ve tartışmaya başlıyor. Bunu durdurmak için poposuna bir şaplak atmaktan veya onu odasına göndermekten başka bir yol bulamıyorum.<br />
 Sızlanma pek çok anababayı kızdırır. Eğer bir çocuk dört yaşına geldiğinde sızlanmaya başladıysa, buna neyin neden olduğunu merak ederim. Aileye yeni bir bebek mi geldi Belki de bu durum onun yeniden bir bebek olma isteğini arttırdı Yakın bir gelecekte okula başlama kaygısı mı duyuyor Çocuğun korkmasına veya güvensizlik duymasına neden olabilecek herhangi bir olay veya tehdit onun daha küçük olma isteğine neden olabilir ve bu da sızlanmalara yol açar.<br />
 Ayrıca, bu çocuk sızlanmalarla istediğini elde eden başka bir kişiyi, örneğin bir arkadaşını görmüş olabilir. Sızlanmalar ve öfke nöbetlerinin ortak bir özelliği vardır. Çocuğun çok istediği bir şeyi elde etmesini sağlarlar.<br />
 Bu davranıştan kurtulmanıza yardımcı olabilecek birkaç öneri vermek istiyorum: Sizin ve çocuğunuzun sakin olduğu bir zamanda, ona sızlanma davranışını hoşgörüyle karşılamayacağınızı söyleyin. Eğer bunu bir daha yaparsa ne olacağını söyleyin (ve bunu çok net olarak açıklayın). Bunu uygulamaya da hazır olun. Çocuğun poposuna bir şaplak atmaktansa, ben mola vermenizi, onu odasına göndermenizi tercih ederim. Böyle tepkileri olan bir çocuğa vurmak, onu daha da isyankar yapacaktır. Çocuğunuzun ondan isteğinizi, her ne olursa olsun, yerine getirdiğinden emin olun. Bazen anababaların çocuklarını odalarına gönderdiğini ama çocuğun bu isteneni yerine getirmediğine tanık oluyorum.<br />
 Sızlanmaların çoğu çocuğun "küçük" olma ihtiyacını gösterir. Böyle çocukların daha çok şefkate, sıcaklığa ve bebekçe davranılmaya gereksinimleri vardır. Sızlanmasına ödül olarak değil ama ihtiyaçlarına cevap olarak onu ufak ufak şımartın ve pohpohlayın. O da doyuma ulaştığı bir noktaya gelindiğinde sızlanmaktan vazgeçecektir.<br />
 Çocuğunuzun sızlanmalarının ve öfkesinin sizi etkilemesine izin vermeyin. Bu alışkanlığın sizi yenmesine fırsat vermeyin çünkü böyle bir durum davranışın daha da sabitleşmesine ve çocuğun güçlülük duygusuna kapılmasına neden olur.<br />
 Çocuğunuzla birlikte odasını toplamanın yararlı olduğunu göreceksiniz. Bu yaştaki çocuklar genellikle "odanı topla" dediğimizde ne anlama geldiğini anlamazlar. Bunun yerine onun size yardımcı olmasını sağlayınca, beraber çalışmak eğlenceli olabilir. Çocuğunuza duygularını sözel olarak ifade etmesini öğretin ama ondan nasıl hissederse hissetsin sorumluluk almasını isteyin ve başarınca da onu övün.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YAŞITLARIN BASKISI</span><br />
 <br />
 Başka çocuklar tarafından kolaylıkla yönlendirilen dört buçuk yaşında bir oğlum var. Bir şeyi yapmaması gerektiğini bilmesine rağmen, onu yine de yapıyor, sonra da "Yapmamı istediler" veya "Yapmamı söylediler" diyor. Düşünerek hareket etmesi için ona nasıl yardımcı olabilirim<br />
 Bu çok önemli bir soru ve zamanlama çok can alıcı bir nokta. Genellikle yaşıt baskısının ergenlerin karşılaştığı bir problem olduğunu düşünürüz. Oysa çok küçük çocuklar bile bu baskıyı hissettikleri için uyum gösterir ve arkadaşları gibi davranırlar. Anababaların çocuklarına kurallara uymayı öğretmede bazen çok başarılı olduklarını düşünüyorum ama bunu yaparken doğru yargılama yapmayı öğretmeyi ve çocuğun bireyselliğini geliştirmeyi unutabiliyorlar.<br />
 Böyle bir çocuğunuz varsa, onun kurallara uymadaki istekliliğini övün. Kendisini iyi hissetmeye ihtiyacı vardır ve bu kesinlikle güzel bir özelliktir. Onun bu güzel özelliğini açıkladıktan sonra, düşünme ve gelişim konusunda bir adım daha atmaya ihtiyacı olduğunu anlatın. Çocuk kime itaat etmekte olduğunu ve birisine itaat ettiğinde hangi davranışta bulunduğunu dikkate almak zorundadır. Çok küçük çocuklar bile birisine zarar veya acı vermenin ne demek olduğunu anlarlar. O halde bunu kullanın. Nelerin yapılabileceğini (yaratıcı ve olumlu olanlar) ve nelerin yapılamayacağını (kendisine, bir başkasına veya bir başkasının eşyasına zarar veya acı verenler) öğrenmesine yardımcı olun. Arkadaşı bir başkasına zarar verebilecek bir şey mi yapmasını istiyor Bu davranış oğlunuzun daha sonra kendisini kötü hissetmesine mi neden olacak Onun ne yaptığını öğrendiğinizde kendinden utanacak mı veya üzüntü mü duyacak Eğer bir başkası bunu ona yapsa, kendini kötü hisseder miydi Bu kavramlar çok küçük çocuklara bile öğretilebilir ve şefkat ve empati (eşduyum) geliştirmesine yardımcı olarak onun iyi bir yetişkin olmasını sağlar.<br />
 Çocuğunuza bu sorular üzerinde çalışabilmesi için birkaç hafta zaman vermek de önemlidir. Ona öğretmeye çalıştığınız cevapları yaşayarak bulabilmesi için disiplin ve öngörü sahibi olması gerekir. Anababalar iyi bir lider olmanın çok da önemli olmadığını unutmamalıdırlar. Çok az miktarda lidere ihtiyacımız var. Ama doğru olanı savunabilecek kadar güçlü -ve doğru olanın ne olduğunu ayırt edecek kadar akıllı- bir birey olmak iyi bir karakterin özüdür. Çocuğunuzun bunu geliştirmesine yardımcı olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUNUZU KREŞE BIRAKMAK</span><br />
 <br />
 Çocuğu kreşe nasıl bırakabiliriz Biz denedik ve bu konuda yapılabilecek her şeyi yanlış yaptık. Önce, devamlı olarak ağladığı için onu bir buçuk yaşına gelene kadar oradan uzak tuttuk. Artık onu bırakmaya karar verdiğimizde de gizlice kaçma yanlışını yaptık. Bizim gittiğimizi farkedince kriz geçirdi. Şimdi bu gerçek bir problem.<br />
 Bu çok yaygın bir problem ve bir kreşte çalıştığım birkaç ay boyunca problemin diğer yüzünü de yaşadım. Pek çok kere işe yaradığını farkettiğim bir planım var ve bunu size sunmak istiyorum. Bir süre oraya gitmekten vazgeçin.<br />
 Önce, sizin tahmin ettiğinizden çok daha fazla şey anlayabilen iki yaşındaki çocuğunuza o kreşte kaldığında onun için üzülmeyeceğinizi söyleyin. Ayrıca orada arkadaşlarıyla oynamanın onun için çok iyi olduğunu ve bunun size de kendi işini yapabilme özgürlüğü verdiğini anlatın. Açıklamalarınız nasıl olursa olsun, ona bir seçenek sunmadığınızı sadece kendi kararınızı açıkladığınızı açıklıkla ifade edin.<br />
 Diğer yandan yabancı bir yerde olmaktan korkmasını ve sizi özlemesini, yanınızda olmak istemesini anlayabildiğinizi açıklayın. Ondan sonra kreşe gittiğinizde birlikte içeri girin ve onu rahatlatmaya çalışın.<br />
 Onu kreşe bıraktıktan sonra, kararsız tavırlar sergilemeyin. Eğer onu bırakıp bırakmamakta tereddüt geçirirseniz, bunu hemen hissedecektir ve o da kararsızlık yaşayacaktır. Konuşmanızdan sonraki ilk seferde onu 5 dakika gibi çok kısa bir süre bırakın ve ona kısa bir süre sonra gelip onu alacağınızı söyleyin. 5 dakika sonra geri gelin ki sizin sözünüzü tuttuğunuzu ve geri geleceğinizi öğrensin. Bir dahaki seferlerde süreyi yavaş yavaş arttırın. Tutarlı olarak geri gelmeniz, terkedilmediğini, geri geleceğinizi ve sizin güvenilir anababalar olduğunuzu bilmesine yardımcı olacaktır.<br />
 Kreşteki görevlilerin de sizin planınızdan haberdar olmasını sağlayın ki sizinle işbirliği yapabilsinler. Böyle bir planı uygulamak her defasında arkanızdan çığlıklar atan bir çocuğu öyle bırakıp gitmekten çok daha kolaydır. Bu planı uyguladıktan birkaç hafta sonra, çocuğunuzun kreşte mutlu bir şekilde kaldığını göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKUL ÇAĞI ÇOCUKLARI<br />
 YAZ KAMPI</span><br />
 <br />
 Çoğumuzun yaz kamplarıyla ilgili çok güzel anılan vardır ama hareket eden otobüsün camından size el sallayan çocuğunuzu izlemek çok kötü bir deneyim. Çocuğum ev özlemi çekecek mi Eve otlardan zehirlenmiş olarak mı, yoksa bacağı kırılmış olarak mı gelecek Ona yatağında hikaye okunmadan uyuyabilecek mi Kamplar çocuklar için iyi bir deneyim midir<br />
 Bence yaz kampları çocuklar için harika bir deneyim ama üzerinde iyice düşünülmesi ve iyi planlanması gerekir. Genellikle kamplar çok güzeldir ama ev özlemiyle yanan; bir sürü çocukla birlikteliğe, planlanmış etkinliklere ve onları yöneten farklı yetişkinlere alışmakta güçlük çeken çocuklar vardır. Çocuğunuzun bir yaz kampına gitmeye gerçekten hazır olup olmadığını anlamanıza yardımcı olabilecek bazı sorular şunlar olabilir:<br />
 Çocuğunuz gitmeye hazır mı Aynı yaştaki bütün çocukların büyük bir heyecanla gidiyor olması, sizin çocuğunuzun da hazır olduğunu göstermez. Aşırı koruyucu ve aşırı zorlayıcı olmaktan kaçınarak bu soruyu kendinize dürüstçe sorun. Dokuz-on yaşlarındaki çocukların hemen hemen hepsi bir haftalık bir kampa gidebilir ve bundan büyük zevk alırlar. Ama bu, o yaşa gelen her çocuğun hazır olduğu anlamına gelmez.<br />
 Çocuğun daha önce dışarıda geçirdiği bir geceyle ilgili olumsuz bir deneyimi var mı Bir arkadaşına yaptığı bir ziyaretle ilgili olumsuz veya korkutucu bir deneyimi varsa, çocuk için işleri zorlaştıran bir korku hâlâ söz konusu olabilir.<br />
 Çocuk ondan kurtulmak istediğiniz korkusunu duyuyor mu O sizden uzaktayken, kardeşine daha çok ilgi göstereceğinizi düşünüyor mu Eve telefon etme veya anababanın kampı ziyareti konusunda genel kamp kurallarını öğrenin. Bazı kamplar daha rahat, bazıları da çok sıkı olabilir. Evi arayabilecekse, ona kurtarıcı olarak değil, olumlu duygularla ve endişelerini gidermeye çalışarak yaklaşın.<br />
 Kamp programı nedir Çocuğunuzun sevdiği ve iyi olduğu etkinlikler var mı Yoksa çocuğunuzun pek de önem vermediği konulara mı ağırlık veriliyor Bu seneki kampın çocuğunuza uygun olmadığı konusunda bir korkunuz varsa beklemek için hiç tereddüt etmeyin. Her zaman bir sonraki yıl çocuğunuz için daha iyi bir yıl olabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BEBEK GİBİ KONUŞMA</span><br />
 <br />
 11 yaşındaki torunum dikkat çekmek için bebek gibi konuşuyor. Böyle davranmak için biraz büyük değil mi Dört çocuğun en büyüğü ve babasının gözbebeği. Erkek kardeşlerini anababasına şikâyet ederek onların başlarını derde sokmaya çalışıyor. Bu durumu ilişkileri bozmadan düzeltmek için bana yardım ederseniz çok mutlu olurum.<br />
 Bu çok hassas bir durum. Bence bu büyükanne torununun iyi özelliklerinden sık sık hem kendisine, hem de anababasına övgüyle söz etmeli. Problem olan konulara değinmeden önce çocuğu ne kadar çok sevdiğini gösteren yorumlarda bulunması gerekir. Problem inkâr edilemeyecek kadar açık bir hale gelene kadar büyükannenin beklemesini öneririm. Bütün olaylar (kardeşlerin şikâyet edilmesi, babanın kullanılması veya hangi olay varsa) yatıştıktan sonra, büyükanne açıklıkla konuşabileceği anababadan birini sakin bir kenara çekmelidir. Bu kişiyle, çocukla ilgili kaygılarını ve problem olan özel olayları tartışmalıdır. Hatta sadece bunları dile getirmek yeterli değildir, yapıcı bazı tavsiyelerde de bulunmalıdır.<br />
 En büyük çocuklar çabuk büyür ve yerlerinin kendilerinden küçük kardeşleri tarafından çok çabuk kapıldığı duygusunu geliştirirler. Bazen bebek gibi davranılma ihtiyacı duyarlar ve bu çocuğun bebek gibi konuşması arada sırada böyle davranılma ihtiyacını göstermektedir. Küçük bir çocuk olarak kalmak veya çocukluğa geri dönmek bazen hepimizin olmasını çok istediğimiz bir durumdur. Bu büyük kızın bu ihtiyacını anlayışla karşılayıp, anababanın ona diğer kardeşleri yokken daha fazla şefkat ve ilgi göstermeleri gerekmektedir.<br />
 Annesiyle birlikte geçireceği özel zamanlara ihtiyacı vardır. Sanırım babasının gözbebeği olan bu kız arada sırada annesiyle olmaya can atmakta ama bunu gerçekleştiremeyeceğini düşünmektedir. Annesi de kızıyla daha fazla zaman geçirmeyi isteyebilir ve onunla anne-kız ilişkisini geliştirebilir. Bu durumda anne ve baba rollerini biraz değiştirebilirler. Sanki baba çocuğun bakımını üstlenmiş gibi gözüküyor ve bu noktadan sonra anne bu rolü üstlenmeli ve baba da biraz daha disiplin kurucu rolünde olmalıdır.<br />
 Büyükanne ancak bu noktaya kadar duruma karışabilir. Ancak ona kendi uyguladığım bir şeyi önerebilirim. Önerilerde bulunabilir, tavsiyeler yapar, sevgi sunar ve gerisini onlara bırakır. Anababa olarak en iyisini yapacakları konusunda çocuğunuza ve eşine güvenin. Onlar da, tıpkı sizin onlara yaptığınız gibi, kendi çocuklarını sevecekler ve en doğrusunu yapacağı konusunda ona güveneceklerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULDAN SONRAKİ ETKİNLİKLER</span><br />
 <br />
 Sanırım pek çok anababa, on yaşındaki bir çocuğun okuldan eve döndükten sonra, anababası işten eve gelene kadarki zamanda ne kadar kontrole ihtiyacı olduğu konusuyla ilgilenecektir. Ona bir bakıcı bulmam gerekir mi (ki bunu kendisi istemiyor) Yoksa kendi başına kalabilir mi<br />
 Özel olarak bu soruyu cevaplamadan önce, üzerinde çalıştığım gerçek bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Danışmanılık yaptığım okullardan birinde, bir 5´inci sınıf öğrencisi ile ilgili olarak bir problem yaşanıyordu. Komşu çocukları okula gelip onun yarattığı sorunları anlatıyorlardı. Annesini gelip bizimle konuşması için okula çağırdığımızda, bu haksız şikâyetten dolayı çok öfkelendi ve çocuğunun okuldan sonra yanlış davranışlarda bulunmasının mümkün olmadığına bizi inandırmaya çalıştı. Çocuğunun eve gelir gelmez kendisine telefon etmesi konusunda çok titiz olduğunu söyledi ve çocuk kendisine telefon edince de onun artık bir şey yapamayacağına inanıyordu. Oysa çocuk telefon ettikten sonra, tekrar dışarı çıkıyor ve herkesi rahatsız ediyordu.<br />
 On-on bir yaşlarındaki bir çocuğun sizin yokluğunuzda her şeyi halledebileceğini düşünmek pek doğru olmaz. Eğer mümkünse, çocuk eve geldiğinde anababadan birinin de eve gelmesini öneririm. Eğer bu mümkün değilse, çocuğunuzun sizin yokluğunuzda gerekli gözetim ve korunmayı alabilmesi için bazı önerilerim olacak.<br />
 Komşularınızı değerlendirin. Yan komşunuzu, hatta diğerlerini bile tanıyın. Oturduğunuz yer çocuğunuzun komşularınızın gözetiminde rahatlıkla oynayabileceği güvenlikte mi Çocuğunuzun başını derde sokabilecek ya da sizin çocuğunuzun yaramazlıklarına hemen eşlik edecek çocuklar var mı Komşularınız arkadaş canlısı mı Genellikle evde mi oluyorlar ve acil bir durum olduğunda orada olabilecekler mi<br />
 Çocuğunuzu değerlendirin. Çocuğunuz gerçekten sorumlu ve dürüst bir çocuk mu, yoksa çoğu çocuk gibi, sizin farkına varamayacağınız zamanlarda sizi aldatabiliyor mu Yaramazlık yapmaya kolayca kapılabiliyor mu, yoksa okuldan sonra yapacağı pek çok uğraşı olan (örneğin, ödev yapma, müzik aleti çalma veya bilgisayarla oynama gibi) sorumluluk sahibi bir çocuk mu Eğer bilgisayar kullanıyorsa, internette ulaşması mümkün olan bazı zararlı olaylardan uzak duruyor mu<br />
 işinizi değerlendirin. Acil bir durumda sizin çocuğunuza ya da onun size ulaşmasına imkân veriyor mu Eğer gerekirse, işinizi o anda bırakabilir misiniz<br />
 Eğer yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevaplar sonunda, çocuğunuzun güvenliği konusunda kuşkularınız varsa, çocuğunuz sizin görüşünüze boyun eğip bir bakıcıya razı olmak zorundadır. Onu gereğinden fazla korumayın, ama güvenliği için gerekli korumayı da sağlayın. Ayrıca artık daha çok okulda, okul öncesi ve sonrası etkinlikleri yer almakta ve çocuğunuzun ilgisine göre katılabileceği etkinliklerin sunulduğu pek çok kurum da bulunmaktadır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSTENMEYEN ARKADAŞLAR</span><br />
 <br />
 On bir yaşındaki ikiz oğullarımın arkadaşlarını örnek alması beni çok rahatsız ediyor. Birinin arkadaşı iyi fakat hiperaktif bir çocuk ve benim oğlum da bir maymun gibi onu taklit ediyor. Oğluma arkadaşı gibi davranmamasını söylediğimde bana öfkeleniyor. Diğer oğlumun arkadaşı da büyükanne ve babası tarafından büyütülmüş şımarık ve isyankâr bir çocuk. Çocuklarımın neden kendileri gibi davranamadığını anlayamıyorum.<br />
 Arkadaşlar bir çocuğun hayatının çok önemli bir parçasıdır, ilginç bir şekilde, çocuklar arkadaşlarının anababaları tarafından onaylanmasına çok ihtiyaç duyarlar. Çocuklarınızın arkadaşlarının olumlu yönlerini görmeye çalışın ve onların üzerinde yorum yapın. Çocuklarınız zamanla kendiliklerinden hata ve olumsuzlukları bulacaklardır.<br />
 Arkadaşları evinize davet edin ve onları gözlemek için de oralarda olun. Kurallarınızı çok açık olarak ifade etmelisiniz. Bunu çocuğunuzu utandırmadan ve arkadaşların arasını açmadan yapmaya çalışın. Çocuklarınızın arkadaşlarının iyi özelliklerini görmelerini ve bunları taklit etmeyi öğrenmelerini sağlayın. Aynı zamanda da arkadaşlarının hatalarını anlamayı ve onlardan kaçınmayı öğretin.<br />
 Olumsuz arkadaşlar, size çocuğunuzun olumlu yanlarını övme fırsatı verecektir. Çocuklarınıza, daha olumlu insanlar olmaları için arkadaşlarına yardımcı olmayı öğretin. Bunu yaparken hem kendileri, hem de sizin hakkınızda iyi şeyler hissedeceklerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAVGACI ÇOCUKLAR</span><br />
 <br />
 Bazı çocuklar neden devamlı olarak kavga ederler<br />
 Bunun pek çok nedeni vardır:<br />
 Bazı ailelerde, çocuklara saldırgan olmanın akıllıca bir şey olduğu görüşü verilir. Bu dünyada yaşayabilmek için kavga etmek gerektiğine inanan bir anababa iseniz, çocuğunuza da sosyal problemleri halledebilmek için saldırgan olması gerektiğini öğretiyor olabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERGENLER<br />
 HARKA GiYiM MERAKI</span><br />
 <br />
 On üç yaşındaki kızımız, çocuklarımızın en büyüğü ve üzerindeki yaşıt baskısı beni çok endişelendiriyor. Sınıf arkadaşlarının belli bir şekilde giyinmesi ve başarılı olması konusunda kızımın üzerinde çok şiddetli baskısı oluyor. Bu hem onun, hem de babası ve benim için çok zor bir durum. Ona nasıl yardımcı olabileceğimiz konusunda bir öneriniz var mı<br />
 Evet var. Bu sorun bugün çoğu aileyi ilgilendiren bir konu. 5-6 yaşlarındaki çocukları, kot pantalon veya belli bir marka ayakkabı giymediklerinden arkadaşlarının alaylarına maruz kaldıkları için kaygı duyan anababalar tanıyorum. Bugünün ekonomik durumu göz önünde bulundurulunca, çok az anababanın o pahalı eşyaları alabileceğini biliyoruz. Ayrıca çocukların arkadaşları tarafından beğenilmek için belli markalardaki giysilere sahip olmaları gerektiğini düşünmelerinin hiç de sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Bazı okullarda, giyim problemlerini Azaltmak amacıyla üniforma giyme zorunluğu getirilmektedir.<br />
 Anababalar çocuklarının nereye kadar yaşıtlarına benzemelerine izin vereceklerine ve bir birey olabilmesi için ne kadar sınırlama getirmeleri gerektiğine karar vermelidirler. Eğer bir çocuk arkadaşlarıyla ilişkilerinde göze çarpacak kadar farklılıklar gösteriyorsa, sosyal olarak gelişemeyecektir. Televizyon izlemesine, paten yapmasına ve arkadaşlarının giyindiği gibi giyinmesine izin verilmeyen bir çocuk tanıyordum ve bu çocuk sonunda yapayalnız ve garip bir kişi oldu. Diğer aşırı uçta da, toplumun ve çocuklarının arkadaşlarının kaprislerinin esiri olacak kadar fedakârlık yapan anababalar da biliyorum.<br />
 Kızınıza neye izin verip neye vermeyeceğinize bir kere karar verdikten sonra, onu karşınıza alıp tartışmanızı öneririm. Onun bakış açısını da dinleyin ve ona saygı gösterin ve kendi düşüncelerinizi onunla paylaşın. Sınırlamalar getirme nedenlerinizi açıkça ifade edin. Bu sadece parasal bir neden olabileceği gibi, onun bireyselliğini geliştirmesiyle ilgili bir gereklilik de olabilir. Ona bir giyim bütçesi sunup o bütçe içinde istediğini almasına izin vermeyi de düşünebilirsiniz.<br />
 Çocuğunuzun özel becerilerine ve özelliklerine verdiğiniz değeri yansıtmak üzere tutarlı bir strateji başlatın. Onun kendisiyle ve karakteriyle ilgili bu özelliklerin geliştirilmesiyle, daha sağlıklı bir benlik saygısı geliştirmesini sağlayabilirsiniz. Böylece kendisini iyi hissetmesi için dış bazı öğelere ihtiyaç duymasına gerek kalmayacaktır. Böylece onu yaklaşmakta olan ergenlik dönemi baskılarına da hazırlamış olursunuz!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSYAN MI, BAĞIMSIZLIK MI</span><br />
 <br />
 Anababalar ergen çocuklarının isyankâr bir davranış mı, yoksa sadece yeni bir görüş mü ortaya koyduğunu nasıl anlayabilirler<br />
 Anababaların bu ayrımı yapabilmelerini sağlayacak çok belirgin bazı ipuçları verebilirim.<br />
 Tutum. Gerçekten isyankâr bir ergen devamlı olarak düşmanca, alaycı ve iğneleyici bir tutum içinde olur. Uzun süreler ağzını bıçak açmayan, çıkarcı ve hilekâr bir tutum içindedir. Eğer gerçekten isyankâr bir genç ise ergenle anababanın birbirlerine güvenmeleri çok zordur.<br />
 Davranış. Ergenin sadece tutumu değil davranışları da önemlidir. Gerçek bir isyankâr yaptığı işlerde çok yıkıcı olur. Bu yıkıcılık fiziksel bir zarar verme şeklinde olmadığı zamanlarda genç, insan olarak kendisine yönelir. Davranışlarıyla başkalarının ona güven ve saygı duymasını engeller, isyankârlık genellenir ve okuldaki görevleri de yapmama şeklinde ortaya çıkar. Bazen sosyal olarak da isyankâr davranışlar görülür, ciddi bazı konularda evdeki kurallara uymayabilirler. Çok genel anlamda, ailenin ve bütün toplumun kurallarına veya beklentilerine direnme vardır.<br />
 içerleme, isyankâr ergenlerin bir diğer özelliğidir. Anababalar kendilerini gözlediklerinde, pek çoğu gereğinden fazla katı ve çok uzun zamandır kontrol edici olduklarını saptamışlardır. Aşırı kontrol ve ciddi cezalandırmalar içerlemelere yol açar.<br />
 Bağımsızlığa doğru sağlıklı bir gelişim içinde olan çocuk belli düşünce, değer ve kuralları tartışacaktır. Kendi zekasını geliştirebilmek için tartışmaya ihtiyacı vardır. Benlik saygısını geliştirebilmesi ve kendi inanç ve değerlerini ortaya koyabilmesi için başkaları tarafından dinlenmesi ve onlarla tartışması gereklidir. Ama ergen kısa bir süre sonra ailesine karşı duyduğu iyi niyet ve sevgiye geri dönecektir. Araştırmalar, anababaların etkisinin ergenin hayatındaki en önemli faktör olduğunu göstermektedir. Bu nedenle etkinizin olumlu ve güçlü olmasını sağlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERGENLERİN PARASAL DURUMU</span><br />
 <br />
 Liseye giden kızımızın parasal konularda sorumluluk duygusu geliştirmeye ihtiyacı var. Kendi banka hesabı var ama giysilerini, okuldaki yemek masraflarını ve diğer bütün giderlerini biz karşılıyoruz. Yanm günlük bir işte çalışıyor ve hangi masraflara katkıda bulunması gerektiğinden emin olamıyoruz. Ayrıca maddi kayıtlarını tutmasını ona nasıl öğretebiliriz Bir bütçe yapmasını bekleyebilir miyiz<br />
 Bu anababa parasal değerler konusunda bir uzlaşmaya vardıktan sonra kızlarıyla bir çeşit iş toplantısı düzenleyebilirler. Aşağıdaki konuları açıklıkla fakat kibarca ve akıllıca tartışın.<br />
 Önce, kızın ve ailenin masrafları nelerdir Hayat pahalılığı nasıldır Onun gelecekle ilgili planları nelerdir Üniversiteye devam edecek mi, yoksa bir mesleki eğitim mi alacak Bir araba almayı ya da kendi evine Çıkmayı istiyor mu Çocukların kısa sürede elde etmek istedikleri bütün bu önemli şeyler ne kadar etmektedir Gelecekle ilgili planlarına en iyi Şekilde nasıl hazırlanabileceğini ve anababa olarak ona yardım etmek için sizin yapabileceklerinizi ve yapamayacaklarınızı tartışın.<br />
 Daha sonra, ona basit bir bütçe hazırlamasında yardımcı olun ve bu bilgileri bir deftere ya da bilgisayarınıza aktarın. Üniversiteye ya da başka bir mesleki eğitime devam etmeyecekse, sanırım aile bütçesine katkıda bulunmasının, para biriktirmesinin ve geleceğini planlamasının zamanı gelmiştir.<br />
 Eğer olgun ve sorumluluk sahibi bir kişi ise, kendi ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu kendisine bırakabilirsiniz, isterseniz onun gelirini destekleyebilirsiniz. Giysi, ulaşım, yemek ve diğer masraflarını kazandığı parayla karşılayabilmesi için ona yol gösterin. Biraz para biriktirmesi ve bazı ihtiyaçlarından önce gerekli yerlere yardımda bulunması için onu yüreklendirin.<br />
 Bu olumlu ve yardımsever tavrınızı sürdürün, onaylamayan ve suçlayan bir tavır takınmayın. Bir çocuğa parasını nasıl idare edeceğini öğretmenin, hayatta başarılı olmasını sağlayacak diğer bazı değerleri de kazandırdığını göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERGENLİKTE DİSİPLİN</span><br />
 <br />
 Bir ergen gerçekten yanlış bir şey yaptığında, anababanın yaklaşımı nasıl olmalıdır<br />
 Önce, anababa gerçekleri doğrulamalıdır. Eğer çocuğunuzun belki de yapmadığı halde yanlış yapmış olduğunu varsayarak sonuca atlarsanız,onun saygısını kaybedersiniz. Ergenlik çağındaki oğlumuz ve arkadaşı ile ilgili polisten aldığımız telefonu hiçbir zaman unutamam. Bize, çevredeki mağazalardan birinde hırsızlık yaparken yakalandıkları söylenmişti. Ama gerçekleri anlayabilmek için karakola gittiğimizde, bunun sadece kimlikle ilgili bir yanlışlık olduğunu anlamıştık. Oğlumuzla hiç ilgisi yoktu.<br />
 İkinci olarak, çocuğunuzun bir yanlışlık yaptığını biliyorsanız;Duygularınızın kontrolünü elinize alana ve durumu akıllıca ve temkinli olarak değerlendirecek duruma gelene kadar hiçbir şey yapmayın.<br />
 Üçüncü olarak, çocuğunuzla birlikte bir yere oturun. Siz, çocuğunuz ve bir başka önemli kişi özel olarak durumu tartışabilirsiniz, işi onun yaptığından eminseniz, onu sorgulamamanızı öneririm. Ona doğrudan sorular sormak, onu yalan söylemeye itebileceği için problemi daha da arttırabilir. Yapılan işte yanlış olanın ne olduğunu çocukla birlikte gözden geçirin. Çocuğun yaptığının ne olduğunu, neden yanlış olduğunu ve diğer bazı insanların yanı sıra kendisini nasıl incitebileceğini anladığından emin olun.<br />
 Dördüncü olarak, çocuğunuzun yanlışı kavramasını ve özür dilemeyi istemesini bekleyin. Siz yanlış olanı bilseniz bile, çocuğunuz hatasının ne olduğunu bilmediği sürece olgunlaşmasına yardımcı olmanıza imkân yoktur. Bir arkadaşım ergen oğlunun gösterdiği ciddi bir şiddete başvurma davranışı karşısında çok büyük bir üzüntü duymuştu. Oğlu yaptığını inkâr ediyordu ama anne onun yaptığını inkâr edilemeyecek şekilde öğrenmişti. Üzerinde uzunca düşündükten sonra, eline kalın bir kitap aldı ve çocuğun odasına gitti. ‘Sen bana doğruyu söyleyene kadar ikimiz de bu odadan dışarıya çıkmayacağız’ dedi. Sonra da oturup kitabını okumaya başladı, iki saat sonra, oğlu gerçekleri açıkladı. Beraberce, bu davranışını düzeltebilmesi için bir yol bulmaya çalıştılar. Hem rahatlamış, hem de bir günde hayatının dersini almıştı!<br />
 Beşinci olarak, çocuğunuz için bir anlamı olacak bir sonuç belirleyin. Bu, çocuğun davranışının ciddiyetini görmesine yardımcı olacak ve problemin tekrarını engelleyecek bir sonuç olmalıdır.<br />
 Son olarak, yanlış davranışın altında yatan nedenleri bulmaya çalışın. Belki de sizin farkında olmadığınız bir geçerli neden çocuğu bu davranışa itmiştir. Belki de ilgi arıyor ve bunun sonucunda da endişe ve kaygı geliştiriyordur. Eğer hatalı davranış sık sık tekrarlanıyorsa, bu davranışın saptanması ve tedavisi için gerekli olan yardımı alın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÜNİVERSİTE</span><br />
 <br />
 Üniversiteye gitmenin doğru karar olup olmadığına anababalar ve gençler nasıl karar verebilirler<br />
 On yıl kadar önce, bu soruyu zorluk çekmeden kolaylıkla cevaplayabilirdim. Tabii ki, bütün gençler üniversiteye gitmeli. Artan üniversite masrafları yüzünden, bu artık herkes için akıllıca bir hareket değil. Artık, üniversite gibi dört yıllık bir eğitim gerektirmeyen çok çeşitli eğitim seçenekleri var. Çocuklarına tavsiyelerde bulunabilmelerine yardımcı olmak için anababalara bazı önerilerde bulunacağım.<br />
 Bunlardan biri çocuğun kendi motivasyonudur. Eğer bu genç dikkatlice çalışmış ve iyi notlar almışsa, üniversiteye gitmeye ve orada sunulanları öğrenmeye istekli ise, bu kişiye daha ileri bir eğitim imkânı verilmelidir. Orta öğretimde notları çok iyi olmayanlar bile, eğer çok istiyorlarsa üniversitede başarılı olabilmektedirler.<br />
 İkinci bir öneri, çocuğunuzun akademik yetenekleri konusunda öğretmenlerinin ve danışmanların önerilerini dikkate almaktır. Onlarla konuşun ve çocuğunuzun üniversitedeki olası başarısı konusunda onların tavsiyelerini alın.<br />
 Bazı özel mesleki değerlendirme ve danışmanlık hizmetleri, çocuğunuzun akademik mi, yoksa diğer bazı mesleki alanlarda mı yeteneği olduğunu size gösterebilir. Bu konuda okuldaki danışmandan yardım alabilirsiniz.<br />
 Eğer çocuğunuzun yetenekleri akademik değil de, yaparak ve elleriyle çalışarak gerçekleştireceği bir konuda ise, onun bir meslek okuluna gitmesini destekleyebilirsiniz. Çocuğunuzun yeteneği ne olursa olsun, onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekmektedir.<br />
 Üçüncü bir nokta, sizin ya da çocuğun kendisinin üniversite masraflarını karşılayıp karşılayamayacağını dikkate alması ile ilgilidir. Her zaman burs bulamayabilirsiniz. Gencin kendi masraflarını karşılaması da bir seçenek olabilir.<br />
 Bazı gençler üniversiteye gitmeden bir işte çalışmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Bu biraz risklidir, çünkü genç para kazanmaya alışınca bunu bırakmak istemeyebilir. Diğer taraftan da, iş o kadar sıkıcı ve monoton gelebilir ki gençler eğitimlerine devam etmek isteyebilir ve üniversiteye daha büyük bir motivasyonla gidebilirler. Ayrıca bazı üniversiteler öğrencilere kendi seçtikleri alanlarda çalışabilmeleri için izin vermektedir. Bu, gelecekteki işverenlerle ilişki kurmak ve o mesleği denemek için çok iyi bir fırsat yaratmaktadır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HIRSLI ERGEN</span><br />
 <br />
 Liseye giden oğlum her konunun parçası olmayı çok seviyor (sınıf başkanı, okul takımı, atletizm ve diğerleri). Sorumluluk taşımayı iyi biliyor ama ona hayır demeyi öğretmem gerekir mi bilemiyorum. Bir ergen için ne kadar çok faaliyet uygundur<br />
 Belki de bu soruyu, -bazılarını sadece zevk için yaptığını varsayarak- sadece ona daha iyi bir kişi olmayı öğretenler ya da sadece başkalarına hizmet etmesine veya yardımcı olmasına fırsat verenler diye cevaplayabilirim. Ben gençlerin okul dışı aktivitelerini iki veya üç taneyle sınırlamalarını öneriyorum.<br />
 Ona önceliklerini ve hayat felsefesini belirlemede yardımcı olun. Düşünceli anababalar ergenlerin çok yönlü olmaları konusuna önem verirler. Bu da, aşağıdaki altı tip aktiviteyi içeren değişik gruplara katılmayı gerektirebilir:<br />
 Kişilik gelişimi. Bunu destekleyen aktiviteler listenin en başında olmalıdır. Değişik sosyal yardımlaşma gruplarının içinde yer almak ruhsal açıdan sağlıklı bir kişilik geliştirmenin en iyi yollarındandır.<br />
 Duygusal farkındalık. Gençlerin kendilerinin ve başkalarının duygularının farkına varmalarını sağlayacak aktiviteler içinde olmaları gerektiğini düşünüyorum. Başkalarıyla geçinmelerini ve problemleri tartışmalarını gerektiren çoğu grup aktivitesi, gençlerin kişilerarası dinamiği daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir.<br />
 Yaratıcılık. Çocuğunuzun hayal kurma ve yaratıcılık duygusunu da geliştirmeye ihtiyacı vardır. Çok özel yeteneklerini keşfetmesine yardımcı olacak herhangi bir iş çok önemlidir. Bando, orkestra, güzel sanatlar, yıllık komitesi vb. gibi okul dışı aktivitelerin çoğu yaratıcılığı geliştirir.<br />
 Zihinsel gelişim. Bu, okulda sağlanıyor gibi gözükse bile, evde ve ya başka yerlerde daha da zenginleştirilmesinde yarar vardır. Bu nedenle, çocuğunuzun bilgisayar oyunları oynamasını (bir yetişkinin önderliğinde), çeşitli soruları yanıtlamak için internette dolaşmasını ya da bir matematik veya edebiyat yarışmasına katılmasını destekleyebilirsiniz. Bunun yanı sıra, çocuğun yaratıcı aktiviteler veya hizmet projelerini yürütmek için de zihinsel yeteneklere ihtiyacı vardır.<br />
 Sosyal ilgiler. Çocuğunuzun, tek bir gruba bağlanmaktansa, değişik gruplarla geçinmeyi öğrenebileceği değişik aktiviteler içinde olmaya ihtiyacı vardır. Kız ve erkek izci grupları, farklı çocuklardan gruplar oluşturup, farklı olsalar bile beraber yaşamayı öğrenmelerini sağlamaya çalışmaktadırlar.<br />
 Fiziksel gelişim. Fiziksel gelişimi arttırmak, sağlığı arttırmakla eşit değerdir. Eğer çocuğunuzun okulda her gün beden dersi varsa veya genellikle aktif bir çocuksa, bu konuda endişelenmenize gerek yoktur. Ama ´patates çuvalı´na benzemeye başlayan çocukların düzenli bir egzersiz yapmalarında yarar vardır. Bu aile içinde düzenleyeceğiniz bir tür tenis oyunu olabileceği gibi, bir takımda oynayacağı bir futbol oyunu da olabilir.<br />
 Sonuç olarak, çocuğunuzun eğlencenin hayatın en temel aktivitelerinden biri olduğunu bilmesini sağlayın. Ve eğlenmek demek, oyun oynayacak yeterince zamanı olmak demektir. Oyun oynamak, düşünmek, hayal kurmak ve sadece var olmak hepimizin ihtiyacı olan ama yapmadığımız şeyler. Çocuğunuza önceliklerine karar vermesinde ve kişisel gelişimine yardımcı olacak nitelik ve nicelikte doğru aktiviteyi seçmesinde yardımcı olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABA-ERGEN İLETİŞİMİ</span><br />
 <br />
 15 yaşındaki oğlum, benim ´homurtu’ dönemi diye adlandırdığım bir dönemden geçiyor. Onunla okul<br />
 kızlar veya herhangi bir şey hakkında konuşmak imkânsız gibi gözüküyor. Onun iletişim kurmasını nasıl sağlayabilirim Çok açık olduğu bazı zamanlar oluyor, ama genellikle büyük bir sessizlik. Çok soru sorduğum zamanlarda, onun sırlarını öğrenmeye çalıştığımı düşünüyor.<br />
 Bu mektup bana kızımı hatırlattı. 14 yaşındayken, aramız oldukça açıklı ti. O okuldan geldiğinde evde olabilmek için, çalışma programımı değiştirdim. Meyva suyunu, patates cipslerini (kurabiyeleri veya onun hoşuna gidebilecek her şeyi) çıkarıyor ve sahneyi harika bir iletişim | ortamına hazır bir hale getiriyordum. Ama bu hiçbir zaman olmuyordu.| O günkü yemeğin nasıl olduğunu sorduğumda, aynı bu annenin durumunda olduğu gibi sadece bir homurtu işitiyordum. Sınavının nasıl geçtiğini sorduğumda, bir diğer tek heceli sesi, olumlu mu, olumsuz mu olarak yorumlayacağımı dahi bilemiyordum. Çok geçmeden de, odasına gidiyor ve iletişim kurma şansımızı tümüyle yitiriyorduk. Tarif edileme derecede kırılıyordum, çünkü onu çok seviyordum ve benden uzat lastiğini hissediyordum.<br />
 Neyse ki, pek çok arkadaşımdan aldığım yardımla yanlış gidenin olduğunu anlamaya başlamıştım. Aslında, bunu bana kızım söyledi. Bu gün bana, ‘Anne, kesinlikle çok saçma davranıyorsun! 4 yaşımda olmadığımı biliyorsun, benimle o zamanlarda yaptığın gibi konuşamazsın.Ben 14´ümdeyim.’ dedi. Onun için 14 çok büyük bir yaştı. Biraz kapalı olmasına rağmen, ne demek istediğini anlamıştım ve onunla çocukmuş gibi konuşmaya çalışmaktan vazgeçtim. Günlerce ona ilginç geleceğini düşündüğüm bir olay veya konu bulmaya çalıştım. Bir gün okuldan sonra, beraber soğuk birşeyler içerken, "Kathy, bugün sana neler duyduğumu anlatayım." diyerek o gün olan oldukça komik bir hikâyeyi anlattım. Bir mucize olmuştu, çünkü ben daha hikâyemi bitirmeden,! ‘Anne gerçekten böyle bir şey oldu mu Ben de sana neler olduğunu anlatayım.’ dedi. İlişkimizde harika bir fırsat yakalamıştık.<br />
 Musevilikte çok hoş bir dini tören vardır. Gençlerin çocukluktan ergenliğe geçişi dini bir törenle kutlanır. Böylece çocuklar da ne zaman çocukluktan çıkıp, genç bir yetişkin olduklarını açıkça bilirler. Musevi ol- l mayan ailelerde de böyle bir geçiş uygulayabiliriz. Bu sadece zihinsel bir durumdur. Benim kızımı kendi yetişkin dünyama davetim, onunla günlük olayları paylaşarak oldu.<br />
 Duyguları, olayları ve düşünceleri çocuğunuzla paylaşın. Sanırım o da sizinle kendisininkileri paylaşacaktır. Sırlarını ortaya çıkarmaya çalışmadan ilginizi gösterin. Eğer birkaç yıl içinde yetişkin iki arkadaş olmak istiyorsanız, ergeni anlamanız çok önemlidir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MAĞAZA HIRSIZLIĞI</span><br />
 <br />
 Ergenlikte mağaza hırsızlığı ne kadar ciddi ve yaygın bir problem<br />
 Bu problem çok yaygın ve ne yazık ki sadece ergenlerle sınırlı değil. Toplumumuzda mağaza hırsızlığında, daha yaşlılar arasında bile büyük bir artış var. Bugün artık mağazaların çoğunda bu hırsızları yakalamak için dedektifler var. Eğer mağaza hırsızı olan bir ergen çocuğum olsaydı, bu işi ilk yaptığında yakalanmasını isterdim, çünkü yakalanmak onda sağlıklı bir korku ve yasalara karşı dürüst bir saygı oluşturacaktır.<br />
 Belki de, çocukların neden mağaza hırsızlığı yaptığını anlamak ana-babaların bu konuda ne yapacağı öğrenmekten daha önemlidir.<br />
 Nedenlerden biri heyecan arayışıdır ve bu bir şekilde kedi-fare oyununa dönüşmektedir. "Bu ruju alabilir miyim " veya "Bu feneri kimse farketmeden çıkarabilir miyim "<br />
 Otoritenin sınırlarını zorlamak gençlerin hırsızlığının diğer bir nedenidir. Kendi zekalarını mağaza sahibinin mantığıyla yarıştırmak çok cazip gelmektedir. Bu gençler çok seyrek olarak çaldıkları malzemeye ihtiyaç duyarlar.<br />
 Mağaza hırsızlarının çoğu zengin ailelerden gelmektedir. Bunların ilgiye, farkedilmeye ihtiyaçları vardır ve bunlar da hırsızlık da dahil pek Çok yanlış davranışa yol açmaktadır. Deneyimlerime göre, bu işi alışkanlık haline getirmiş hemen hemen bütün mağaza hırsızları ana-babaları veya diğer önemli yetişkinler tarafından sevilmediklerini, önemsiz olduklarını ve başıboş bırakıldıklarını düşünen gençlerdir. Bu, anababanın gerçekten onları sevmediği anlamına gelmez, sadece çocuklar bu sevgiyi hissedememededirler.<br />
 Bazı hırsızlar, bu yolla biraz önem kazanacaklarını düşünen başarısız insanlardır.<br />
 Gençlerin büyük bir kısmı da, uyuşturucu alışkanlıklarına destek sağlayabilmek için çalmaktadırlar ve bu çok güçlü bir nedendir.<br />
 Eğer çocuğunuz bir mağazadan bir şey çalarken yakalandıysa, hemen çaldığını geri vermesini sağlayın. Eğer malzemeyi kullandığı ya da bozduğu için geri verilemiyorsa, onu ödemesi için gerekli parayı kazanmasını sağlayın. Kendiniz de dahil olmak üzere ailenizi değerlendirin, çocuğunuzun yeterli ilgiyi ve olumlu onaylamayı görüp görmediğine bakın. Eğer göremiyorsa, bunu düzeltmek için gerekli adımlan atın. Aynı zamanda arkadaşlarını da kontrol edin. Onun üzerinde kötü etkisi olan var mı kontrol edin. Hataların af f edilebileceğini unutmayın. Çocuğunuzun da bunu bilmesini sağlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEHLİKE İŞARETLERİ</span><br />
 <br />
 Anababalara kızlarının ya da oğullarının çok ciddi duygusal problemleri olduğunu veya intihara yaklaşmakta olduğunu gösteren işaretler nelerdir<br />
 Geçen on yılda intihar eden çok fazla sayıda genç insan oldu. Eğer ana-babalan bazı işaretleri anlayabilselerdi ve uygun bir şekilde davranabilselerdi bunların pek çoğu önlenebilirdi.<br />
 Fiziksel işaretler. Bunlar tanımı en kolay olan ilk işaretler. Bunlar, çocuğun yeme alışkanlığındaki değişiklikler gibi, olağan fiziksel çizgisinden uzaklaşmasını içerirler. Daha önce oldukça düzenli yemek yiyen bir çocuğun çok fazla yemeye başlaması veya hiçbir şey yememesi şeklinde görülebilir. Her iki aşırı uçta da olabilir ama gözlenmesi gereken önemli bir konudur. Aynı durum uyku için de söz konusudur. Çocuk çok fazla ya da çok az uyumaya başlar. Herhangi bir büyük değişiklik üzerinde durmaya değer.<br />
 Sosyal işaretler. Kendi odalarına ve kendi küçük dünyalarına çekilebilirler. Duygusal acıdan kurtulmak için aşırı aktivite içine girebilirler. Kaba ve rahatsız edici veya aşırı kibar olabilirler. Yine, çocuğun olağan yaklaşımlarındaki farklılıklar üzerinde durulması gereken bir noktadır.<br />
 Duygusal Göstergeler. Çocuğun normal durumundan farklı olması dikkate değer; her zaman yumuşak olan bir çocuğun huzursuz olması, genellikle mutlu bir çocuğun mutsuzluğu, oldukça sessiz olan birisinin heyecanlı olması, olağanın dışında endişeli, kaygılı veya ruhsal olarak aniden değişen bir durumda olması.<br />
 Kişisel Alışkanlıklar. Sahip olduğu değerli eşyaları başkalarına verme, sanki ortalıkta kazara bırakılmış bazı notlar veya okuldaki başarının düşmesi gibi durumlar çocuğun üzgün, kızgın ya da tehlikede olduğunu gösteren işaretlerdir.<br />
 Umarım çocuğunuzun yaşamındaki bu davranışların farkına varabilirsiniz. Herhangi bir durum varsa, bir danışmanın tavsiyesini alma konusunda hiç tereddüt etmeyin. Çok geç olmadan, sizin ve çocuğunuzun ihtiyacı olan yardımı alın. Başı dertte olan çocuğunuz direnebilir ve hiç ilgilenmek istemeyebilir. Bunun sizi kandırmasına izin vermeyin! Ders verici ve dırdır edici bir tavır içine girmeden kararlı olun. "Endişe ve üzüntünü yüzünden okuyabiliyorum. Lütfen bana problemlerini anlat. Bizim sevgimizin çözemeyeceği problem yoktur." deyin. Ona biraz zaman tanıyın ama problem çözülene kadar peşini bırakmayın!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABA TÜKENİŞİ</span><br />
 <br />
 Şu anda liseye giden ikizlerle birlikte üç ergenin babası olarak tam bir duygusal tükeniş yaşıyorum. Hepsi bağımsızlık ihtiyaçlarını güçlü bir şekilde ifade etmeye çalışıyorlar. Bütün bu baskıya dayanabilmeme yardımcı olacak bir öneride bulunabilir misiniz<br />
 Anababa olmak sadece 24 saatlik bir iş değil, çok az tatili olan -eğer olabilirse- ve ömür boyu süren bir görev! Bu babaya ve diğer ihtiyacı olanlara bazı pratik önerilerim olacak. Bunlar belki de anababa olmanın zevkini tekrar tatmalarına yardımcı olabilir.<br />
 1. Kendinize zaman ayırın! Bir arkadaşınızla veya yalnız başınıza zaman geçirin, ara sıra bir gün veya bir hafta sonu uzaklasın ve ne istiyorsanız onu yapın. Şehrinizin dışında birisini ziyaret edin veya yakındaki bir otelde kalın. Ama yalnızlık, eğlence, uyku ve diğer ihtiyaçlarınızın tam olarak karşılandığından emin olun.<br />
 2. Ergen çocuklarınızla arkadaş olmanın yollarını arayın! Günlük deneyim ve duygularınızı onlarla paylaşın. Sizi bir insan-bir arkadaş gibi görmelerine izin verin. Ergenlerin en belirgin gelişimsel işleri bağımsız olmayı öğrenmektir. Sizin ergenleriniz de "bağımsızlık ihtiyaçlarını ifade ederek" tam yapmaları gerekeni yapıyorlar. Eğer onları kontrol etmek için çok çaba gösterirseniz, sürekli olarak çatışma içinde olursunuz. Arkadaş olmaya çalışarak yeni bir yaklaşım deneyin.<br />
 3. Ergenlerin sizin ihtiyaçlarınızı bilmesini sağlayın. Rahatınızı sağlamalarını ve endişelerinizi gidermelerini isteyin. Sırtınızı ovmaları veya yararlı önerilerde bulunabilecekleri bir probleminizi dinlemelerini talep edin.<br />
 4. Her bir çocuğunuzla ayrı ayrı birlikte olun. Bu şekilde çok güzel iletişim imkânları ortaya çıkabilir.<br />
 5. Beraber gülün. Ufak bir espriyle büyük gerginlikler atılabilir.<br />
 6. Paylaşın. Ergenlerin sizin bazı sıkıntılarınızı paylaşmasına izin verin.<br />
 Yeni ayrıcalıklar kazanmalarını sağlayın. Çocuklarınıza "Haydi, cumartesi günü hep beraber bodrumu toplayalım, ondan sonra da hentbol oynayalım ya da balığa gidelim" diye önerilerde bulunun. Ve ‘Eğer siz çocuklar bahçeyi düzene sokarsanız, bu akşam çok özel bir şeyler yapacağız.’ diyebilirsiniz. Bu genellikle işi daha zevkli bir hale getirir.<br />
 Onlara, arkadaşlarına, aktivitelerine, sevdiklerine ve sevmediklerine ilgi gösterin ve onları suçlamaktan kaçının. Böylece onlara daha laylıkla yaklaştığınızı göreceksiniz. Aynı zamanda da, onlara kendi değerlerinizi tam olarak benimsetemeseniz bile, en azından kendi yaşamınızdaki değerleri gösterme imkânı bulacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KARAR VERME</span><br />
 <br />
 Ergenlikten önce her şey çok daha kolaydı. Şimdi kızımla birlikte bir karar almak tehlikelerle dolu.<br />
 Çok haklısınız. Ergenlerle birlikte karar almak çok zorlu bir oyundur ve anababaların sık sık vites değiştirmeleri gerekir. Artık kendi bildiklerini yapıp sonra da gidip çocuklarına ne olacağını söyleyemiyorlar.<br />
 Duygularınızı değil, düşüncelerinizi kullanın. Gençler çok duygusaldır ve anababalar da öyle olduğu zaman bu duygular çarpışmakta ve ortaya çok iyi kararlar çıkmamaktadır. Bu nedenle dikkatli olun ve duygularınızı kontrol altında tutun, kararınızı da düşüncelerinizle alın. Kararınızı sizin ve çocuğunuz için doğru olan temel üzerine kurun. Kimin değil, neyin doğru olduğu önemlidir.<br />
 Ergenle birlikte sürdürdüğünüz karar verme sürecinin mümkün olduğu kadar demokratik olmasını sağlayın ki, bir diktatör gibi gözükmeyin. Çocuğunuza seçeneklerini tanımlamayı, onların sonuçlarını görmeyi ve nasıl davranacağına karar vermeyi öğretin. Pek çok durumda, gerekli dersleri alabilmesi için, kendi kararlarının sonuçlarına (iyi ya da kötü) katlanmasına izin verin. Eğer çocuğunuz sağlıklı bir karar alamıyorsa, o zaman anababa otoritenizi kullanmalısınız.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AİLE İLİŞKİLERİ<br />
 BASKI ALTINDAKİ BABA</span><br />
 <br />
 Eşim ve ben kızlarımızı yetiştirmek için elimizden geleni yapıyor ve aile olarak birlikte zaman geçirmeye çalışıyoruz. Ama bizi gerçekten rahatsız eden bir konu, insanlar, kızlar için eşimin hayatında değişiklikler yapmasını normal karşılarken, bir erkeğin bunu yapmasını beklemiyorlar. İş arkadaşlarım neden büroda gereğinden fazla zaman harcamadığımı anlayamıyorlar. Hatta birkaç kişi geleceğimi tehlikeye attığımı bile söyledi. Ama ben iyi bir şey yaptığımı ve işime zarar vermediğimi düşünüyorum. Bu konuda önerileriniz var mı<br />
 Son yıllardaki araştırmalar, babaların hem kızların, hem de erkek çocukların hayatlarında anahtar kişi olduklarını göstermektedir. Bu nedenle bu baba, ailesine zaman ayırma konusunda gösterdiği çabada haklıdır.<br />
 İlk önerim, patronunuzla konuşup büroda fazla mesaiye kalmanın yükselmeniz ya da şu andaki işinizin devamı için gerekli olup olmadığını öğrenmenizdir. Özellikle aile problemlerini belirtmeden, patronunuzla açıkça konuşmaya çalışın ki kafanız bu konuda rahat olsun. Pek çok işveren işle ilgili beklentileri öğrenme isteğini saygıyla karşılar ama çoğu bir babanın problemlerinin işini etkilemesine izin verdiğini duymak istemeyebilir.<br />
 Kafanızdaki önceliklerden emin olun. O zaman arkadaşlarınızın sözlerinin sizi rahatsız etmesine izin vermeyebilirsiniz. Son zamanlarda, pek çok kadın ve erkeğin, çocuklarıyla ilgilenebilmek için işlerindeki önemli ilerlemeleri reddettiklerini duyuyorum ve buna büyük bir saygı duyuyorum. Bence böyle bir kararlılık ve cesaret, gerçek bir güçlü karakteri, zekayı ve büyük bir sevgiyi gösteriyor. Çocuklarınız küçükken işinizde sağlayacağınız ilerleme, çocuklarınızda sağlayacağınız ilerleme kadar gerekli değildir. Ne söylersem söyleyeyim, babaların, çocukların hayatlarında ne kadar büyük bir etkiye sahip olduklarını yeterince vurgulamam çok zordur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOK KATI BABA</span><br />
 <br />
 Şu anda eşimle yaşadığımız problem onun özellikle 2 yaşındaki çocuğumuza çok katı davranması. Kendi babası o kadar katıymış ki, eşimin sıklıkla onun ölmesini istediği zamanlar olmuş. Çocuklarımızın iyi ve mantıklı bir şekilde yetiştirilebilmesi için her ikimize de yardımcı olabilecek önerileriniz var mı<br />
 Kişilerin yetiştiriliş tarzı genellikle onların kendi çocuklarını yetiştirme tarzını belirler. Bu ailede benim üzerinde durmak istediğim nokta, ana-baba arasındaki uyuşmazlıktır. Baba çok katı ve aşırı bir uçta iken, anne daha gevşek ve yumuşak. Böyle bir durumda bir kısır döngü içine girilir. Anababadan biri ne kadar katı ve sert ise, diğeri de o kadar yumuşak ve gevşek olmaya başlar. Bu durumun iki sonucu vardır: ilki anababanın arası açılır, ikincisi çocuk arada kalır.<br />
 Anababalar, her şeyden önce, çocuğunuzla ya da onun disipliniyle ilgili bir tartışmayı hiçbir zaman onun önünde yapmamalısınız. Çocuğunuzda büyük bir korku ve suçluluk yaratabilirsiniz. Bu özel durumdaki annenin, eşinin kendi çocukluğunda neler hissettiğini hatırlamasına yardımcı olmaya çalışmasını öneririm. Ama bunu size veya çocuğa kızgın olduğu bir zamanda yapmayın. Rahat ve sakin olduğu ve belki de biraz pişmanlık duyduğu bir zamanda, kendi duygularını hatırlamasına ve çocuğunuzla özdeşim kurmasına yardımcı olun. Eşinize, kendi oğlunun da onun babasına karşı hissettikleri duyguları geliştirebileceğini kibarca ve açıkça göstermeye çalışın. Ailenizin birbirine karşı sevgi, saygı ve mutlulukla yaklaşmasına yardımcı olun. Çocuğunuz bunu yapabilecek yaşa geldiğinde ve eşiniz sakinken, çocuğun babası ona çok sert ve katı davrandığı zamanlarda neler hissettiğini anlatmasını sağlayın.<br />
 Çocuklarınızı istismardan koruyun ama mümkün olduğu kadar arada kalmamaya çalışın. Çocukların anneyi araya koymadan doğrudan babaya gitmelerini sağlamak, babanın çocuğa verdiği acıyı duymasını mümkün kılabilir. Kitap ve makalelerden öğrendiklerinizi eşinize aktarmaya çalışın. Ne yazık ki, pek çok baba çocuk eğitimi ile ilgili kitapları okumamaktadır, ama eğer eşiniz kitap okumaya açıksa, ona çocuk gelişimini anlamasını sağlayacak kitaplar ve makaleler verin. Böyle bir kitap, eşinizin çalkantılı iki yaş dönemini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.<br />
 Her şeyden önce, kendinizi her zaman haklı olan otorite olarak ortaya koymayın. Bu onda bir aşağılık ve yetersizlik duygusu yaratabileceği için, tümüyle vazgeçip, anababalıktan tamamiyle uzaklaşmasına neden olabilir, iyi ve sabırlı olduğu, çocuğa zekice davrandığı zamanlarda onu övün ve bu çabalarını ne kadar takdir ettiğinizi bilmesini sağlayın. Anne ve babalar beraberce hareket etmelidirler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BABANIN ONAYI</span><br />
 <br />
 Size çocuklarla ve düşük özgüvenle ilgili bir soru sormak istiyorum. 7 yaşındaki kızımın bu konuda problemi var. Doğuştan sahip olduğu ve bizim de takdir ettiğimiz bir sürü yeteneği var. Çok iyi bir çocuk ve ben de kendisine benim çocuğum olduğu için çok mutlu olduğumu söylüyorum. Ama babasından daha fazla övgü alsaydı kendine güveni artar mıydı diye merak ediyorum.<br />
 Bu anne çok önemli bir noktaya değiniyor. Çocuklarda sağlıklı bir özgüvenin oluşmasını sağlamanın ne kadar hayati bir önem taşıdığını yeterince vurgulayabilmek mümkün değil. Anababaların neler yapmaları gerektiğini açıkça ve kısaca açıklamak istiyorum.<br />
 Anne de, baba da beraber çalışmalıdır. Çocuğun anne kadar, babanın da övgüsüne ihtiyacı vardır. Özgüvenin ne kadar önemli olduğunu anababaların her ikisi de anlayabilirse, beraberce başarılı bir yöntem izleyebilirler.<br />
 1. Önce çocuğun gerçekten yapabileceği işleri ve projeleri yürütmesini sağlayarak veya halen yapmakta olduklarına özel bir ilgi göstererek basan duygusunu oluşturun.<br />
 2. Ona sevgiyle ama kararlılıkla yaklaşarak ve (gerekiyorsa) işi yapabileceği en iyi şekilde yapana kadar inatla onu yüreklendirerek yaptığı işlere yardımcı olun.<br />
 3. Çocuğunuzun yaptığını dürüstlükle övün ve yaptığı işte iyi olanın ne olduğunu basitçe ve özellikle belirtin. Sadece "iyi bir iş yaptın" demekten kaçının. Daha açık ve ayrıntılı ifadeler kullanın: "Gökyüzünün rengini ve ağacın sanki rüzgârda hareket ediyormuş gibi görünüşünü çok beğendim." Çok miktarda sözel övgüler sunun. Çocuğunuzun davranış şekliyle, görünüşüyle ve yaptıklarıyla ilgili olarak özellikle neyi sevdiğinizi söyleyin. Çocuğunuzun gün boyu yaptığı harika şeyleri onlarla ilgili yorum yapmadığınız sürece gözardı etmesinin çok kolay olduğunu unutmayın.<br />
 Anababadan birinin katı tutumunu dengeleyebilmek için diğerinin aşırı duygusal ve koruyucu olmamasına dikkat edin. Çocuğun onay ihtiyacını ancak anababanın her ikisinin de ayrı ayrı övgüsü karşılayacaktır. Çocuğunuzun hayattaki başarısını sağlayacak olan özgüvenini oluşturmak için beraberce bir takım olarak çalışın!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KARŞILAŞTIRMA</span><br />
 <br />
 12 yaşındaki oğlumuzun düşük özgüven problemi var. Sanırım bunun nedeni okulda oldukça başanlı olan abi ve ablası. Daha küçükken çok şefkatli ve cana yakın bir çocuktu. Ama yeteneklerinin gerisinde kalan bir tavır geliştirdi.<br />
 Bu annenin çok anlayışlı güzel bir tutumu var. Kardeşlerinin başarısı yüzünden özgüveni sarsılan oğluna yardımcı olmak için de bu anlayışını kullanmasını öneriyorum. Bu durum çocuklardan birinin akademik başarısı diğerini geçtiği zamanlarda sıklıkla görülen bir durumdur. Aslında her çocuğun daha başarılı olduğu bir alan vardır. Bizim yapmamız gereken onu bulmaktır.<br />
 Gençlik mahkemesi tarafından bana gönderilen bir genci hatırlıyorum. Her konuda başını derde sokuyor ve bundan hiç etkilenmiyordu. Değişmeyi istemiyor gibi gözüküyordu ve (elde edemeyecekleri dışında) onu motive edecek bir ilgi alanını saptayamamıştım. Ama bir gün cevabı buldu! Bir gün her zamanki gibi ayağını sürtmeden, odama girdi ve yüzünde büyük bir gülümseme vardı! Kazanmış olduğu bir bisiklet yarışının ödülünü getirmişti. Ödülü ceketinin içinden büyük bir zafer ifadesiyle yavaşça çıkardı ve bana gösterdi. Bulduğu eski bir bisikleti tamir etmiş ve bir arkadaşının babası da kendi oğluyla birlikte onu da yarışlara götürmüştü. Yarışlara girmiş ve kazanmıştı. Bu gencin başarılı olacağını biliyordum. Hayatta yapmak istediği bir şey bulmuştu.<br />
 Her çocuk başarıyla yapabileceği bir şeyin parıltısını içinde taşır. Sizin de oğlunuzda bulmanız gereken bu. Görülüyor ki, oğlunuzun parıltısı akademik alanda değil, en azından şimdiye kadarki durumu bunu gösteriyor. O zaman başka alanlara bakın. Elleriyle çalışmayı seviyor mu Sporu seviyor mu Belki de model trenler veya tahta gemiler inşa etmekten veya taş kolleksiyonu yapmaktan büyük bir zevk alacak. Belki de çok hızlı koşuyordur ve ilgili bir gruba katılabilir. Belki de balık tutmayı, bowling oynamayı veya jimnastiği seviyor. Belki de doğuştan satıcı ve böyle bir alanda çalışarak para kazanabilir veya bir oyuncu, şarkıcı ya da bahçıvan olabilir. Onun için uygun olan ve sizin maddi olarak karşılayabileceğiniz faaliyetleri saptamaya çalışın.<br />
 Onun kardeşlerinin gölgesinden çıkıp, kendi sahne ışıkları altına gelmesini sağlayın. Kardeşlerinin de onu onaylamasını sağlayın, başarının formülü elinizde olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEK ÇOCUK</span><br />
 <br />
 Kişisel büyüme ve gelişim üzerinde, tek çocuk olmanın nasıl bir etkisi vardır Anababalar bir çocuğun kardeş eksikliğini nasıl telafi edebilirler<br />
 Tek çocuk bencil olabilir. Dünyanın kendisinin ve ihtiyaçlarının etrafında dönmesini (kardeşi olanlardan daha fazla) isteyebilir. Ama anababaların bu durumu telâfi edebilmeleri için pek çok yol vardır.<br />
 Kardeşleri olanların sahip oldukları avantajların bir kısmı arkadaşların yardımıyla sağlanabilir. Gerçekten de benim kardeşlerimle en çok paylaştığım şey oyun arkadaşlığıydı. Beraber çalışmak, tartışmak ve oynamak çocukluğumun en güzel deneyimleridir. Paylaşmak, sıranı beklemek ve düşünceli olmak kardeşlerin hayatta birbirlerine öğretebileceği en güzel niteliklerdir. Tek çocuk için sağlanan bir arkadaş bu özellikleri kazanmasına yardımcı olabilir. Çocuklar tartışmaya başlar başlamaz arkadaşlar evlerine geri gönderilmemelidir. Tam tersine, bazı konuları beraberce çözmeyi ve beraber yaşamayı öğrenmeleri için onları yüreklendirmelisiniz. Diğer bir yararı da sağlıklı bir rekabet duygusunun gelişmesidir. Bizim ailede düzenli olarak bazı oyunlar oynanırdı. Ama bu konudaki f boşluğu da arkadaşlar doldurabilir. Anababalar da tek tek çocuklarıyla oyun oynayarak, ona kazanmayı, kaybetmeyi ve sırasını beklemeyi öğretebilirler.<br />
 Destekleyici ve eğlenceli bir büyük aileye sahip olmanın bir diğeri yanı da güvende olmakla ilgilidir. Erkek ve kızkardeşlerimle biraraya geldiğimizde, birbirimize verdiğimiz karşılıklı destekten hâlâ çok büyük bir zevk alırım. Tek çocuğun yaşamında bu boşluğu kuzenlerin veya kındaki diğer akrabaların doldurmasını sağlayabilirsiniz. Bazı çocuklar yaz tatilleri gibi uzun okul tatillerinde kuzenleriyle uzun süre birlikte ol-j maktadırlar. Bazı aileler yazlık evleri veya onları biraraya getiren diğer bazı yerleri paylaşmaktadırlar. Bazı büyükanne ve babalar bütün torunlarını biraraya getirerek evlerinde toplarlar. Böylece en azından cici bir süre için, tek çocuk büyük bir ailenin bir parçası olma duygusunu yaşayabilir.<br />
 Kardeş sahibi olmanın da bazı olumsuzlukları vardır ve bu da tek çocuğun avantajları olmaktadır. Bazen kardeşler arasında oluşan haksız bir rekabet ve yarışta her zaman bir taraf kazanan diğer taraf da kaybeden j olabilir. Bazen de anababanın zamanı ve ilgisi haksız ve eşit olmayan bir: şekilde bölüşülebilir ve böyle bir problemle hiçbir zaman tek çocuk karşılaşmaz. Büyük bir ailede çocuklar o kadar çok paylaşmak zorunda kalabilirler ki, kendi kişiliklerini kaybedebilirler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BÜYÜKANNEYLE GEÇİRİLEN ZAMAN</span><br />
 <br />
 İyi bir büyükanneyle bir çocuğun geçirmesi gereken zaman ne kadar olmalıdır Eğer mümkün olursa, zamanın tümünü çocuğumla geçirmek isteyen bir büyükannesi var.<br />
 İyi bir büyükanababa-çocuk ilişkisi size ve çocuğunuza pek çok imkan sağlar: Sevgi dolu bir destek, bilgi ve deneyimlerin paylaşımı, ana-babaların zaman bulamadığı bazı eğlenceli şeylerin yapılması ve bir bakıcıya para vermeden anababadan uzak geçirilen zaman.<br />
 Bir çocuğun büyükanababasıyla ne kadar zaman geçirmesi gerektiği tamamiyle ilgili kişilerin ihtiyaçlarına bağlıdır. Ne kadar zaman sorusunu cevaplayabilmek için sormanız gereken bazı sorular:<br />
 • Çocuk büyükannababasıyla birlikte olmak istiyor mu<br />
 • Anababa ve çocuk samimiyetlerini ilerletmek ve aile geleneklerini geliştirmek için birbirlerine yeterince zaman ayırabiliyorlar mı<br />
 • Büyükanababalar kendileri için ve dinlenmek için ihtiyaçları olan zamanı yeterince bulabiliyorlar mı<br />
 • Büyükanababalar, koşulsuz sevgi ve onay göstererek, çocuk üzerinde olumlu bir etki bırakıyorlar mı<br />
 • Büyükanababalar sizin değerlerinizi onaylıyor ve bu değerleri çocuğunuza kazandırmaya çalışıyorlar mı<br />
 • Çocuk, anababasını ziyaret ettikten sonra, bir problem olduğunu gösteren bazı yanlış davranışlar sergiliyor mu Eğer sergiliyorsa, nedenini biliyor musunuz<br />
 • Sizin ve büyükanababanın arasında çocuk konusunda bir güç mücadelesi var mı<br />
 • Büyükanababalar çocuğa çok fazla yüz verdikleri için, geri geldiğinde bir canavara dönüşmesine neden oluyorlar mı<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BÜYÜK ANABABALARIN ROLLERİ</span><br />
 <br />
 Yıllar önce eşim Alaska´ya tayin olduğunda, ailemizden binlerce kilometre uzaklara gitmiştik. Çocuklarımızın büyük anababalarından bu kadar uzak olmaları bizi çok üzüyordu, fakat bazı yaşlı komşularımızla arkadaşlığımız ilerledikçe çocuklarımız onlara büyükanne ve büyükbaba diye hitap etmeye başladılar. Çocukların gerçek büyükanne ve babaları bunu öğrendiklerinde çok incindiler. Bana bir tavsiyede bulunabilir misiniz<br />
 Biraz genel olarak büyükanababalardan söz etmek istiyorum. Ben büyükanababaların çocukların hayatındaki rolünün paha biçilmez olduğuna inanıyorum. Belki bu ifade bile yetersiz kalıyor. Bu örnekteki büyükler şüphesiz çok üzülmektedirler çünkü çocukların yakınında olamamaktadırlar ve çok normal olarak kendi yerlerini alan ve çocukların hayatlarındaki rollerinin tadını çıkaran diğer büyüklere içermemektedirler. Bence büyükanababaların en iyi görevlerinden biri, eğitim ve disiplin konularıyla uğraşmadan ve anababanın yapmak zorunda olduğu düzeltmeleri yapmak zorunda kalmadan, çocukları sadece kabul etmek ve tadını çıkarmak olmalıdır. Büyükanne ve babalar, anababalardan daha sabırlı ve anlayışlı olmaya vakit bulabilirler ve bu da çocuğun hayatında çok özel bir yer tutar.<br />
 Bu örnekteki büyükanababaların çocukların hayatında doldurulması gereken önemli bir yerleri olduğu için gurur duymaları gerektiğini söylemeliyim. Kendilerinin yerine getiremedikleri bazı görevleri gönüllü olarak yerine getirdikleri için diğer büyüklere minettar olmalıdırlar. Belki de kendi çevrelerinde de, uzakta olan gerçek büyükanababaların yerini dolduracak yeni büyüklere ihtiyacı olan bazı çocuklar vardır.<br />
 Bu örnekteki anababanın çocuklarına biyolojik büyükanne ve babalarının onlar için özel olduğunu öğretmeye dikkat etmeleri gerekmektedir. Belki de bunu, yeni büyükanne ve babalarına gerçek büyüklerine söyleyeceklerinden başka bir isimle hitap ederek yapabilirler.<br />
 Anababalar, çocuklarının uzaktaki büyüklerle devamlı iletişim içinde olmalarını da sağlamalıdırlar. Onlara mektup yazmalarını veya yakında otursalardı onlara verebilecekleri resimlerini göndermelerini sağlayın. Telefonu, faksı ve bilgisayarla haberleşmeyi unutmayın. Çocuklar yazmayı öğrendikten sonra, mektuplarını bilgisayarda yazıp, sonra da elektronik posta sistemini kullanabilirler. Resimler fakslanabilir, kısa ve sıcak telefon konuşmaları yapılabilir. Böylece büyükanne ve babalar çocukları sevip anlayabilirler ve yerlerini alan büyüklerin kendilerini tehdit ettiğini düşünmezler.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HEDİYE GETİREN BÜYÜKANABABALAR</span><br />
 <br />
 Çocukların büyükanne ve babalan ne zaman bize gelseler küçük hediyeler getirirler. Şimdi çocuklar her zaman bir hediye bekleme alışkanlığı edindiler.<br />
 Büyükanne ve babalarına kendilerine ne hediye getirdiklerini sorduklarında çok utanıyorum. Bu konuyu kimseyi kırmadan nasıl halledebilirim<br />
 Dünyaca kabul edilen basit bir kuralı koymalısınız: Çocuklar, büyükanne ve babanıza veya eve gelen misafirlere hediye sormayacaksınız. Anlaşılması hiç zor değil ve büyüklerin her ziyaretinde tekrarlanırsa, çocuklar da buna izin verilmediğini açıkça anlayacaklardır. Elbette çocuklar kuralları unuturlar ve yine hediye konusunda soru sorabilirler. Böyle bir durumda, kibarca ve kararlı bir şekilde hem çocuklara, hem de büyüklere, sorulduğu zaman hediyenin verilmeyeceğini anlatın. Hediyeyi verip vermeyeceğine karar verme hakkı veren kişinindir, bu nedenle de o konuda soru sorulmamalıdır.<br />
 Büyükanne ve babalarla da konuşmalı ve gerekli düzenlemeleri yapmalısınız. Daha seyrek hediye getirmelerini rica edebilir ve sadece çocuklar istedikleri için kendilerini hediye getirmek zorunda hissetmemelerini söyleyebilirsiniz. Çocukların, büyükanne ve babalarının sevgi dolu varlığının onlara verilebilecek en iyi armağan olduğunu anlamalarını sağlamanız çok önemlidir. Çok fazla maddi şey aldıklarında, bu özel sevginin değerini anlamakta zorlanabilirler.<br />
 Çocuklarınızın bu hediye verme işini tersine çevirmesine yardımcı olun. Onların büyükanne ve babaları için özel hediyeler hazırlamalarını sağlayın. Çocuklar bu konuda çok yaratıcı olabilirler. Bir fotoğraf veya kırlarda dolaşırken buldukları küçük bazı nesneler güzel hediyeler olabilir. Vermek gerçekten iki yönlüdür.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AİLE BİREYLERİ ARASINDAKİ BENZERLİKLER</span><br />
 <br />
 Bir çocuğun ailedeki birisine benzerliği ne gibi problemler doğurabilir<br />
 Çok garip olmakla birlikte, böyle problemler olduğu doğrudur. Şu anda böyle bir problem yaşayan bir aile ile birlikte çalışıyorum. Anne, küçük kızı ilk doğduğu andan itibaren onu kendi annesine benzetmiş. Ne yazık ki, annesiyle arası da pek iyi değilmiş ve farkında olmadan bu küçük bebeğe annesinde gördüğü olumsuz bazı nitelikleri yakıştırmaya başlamış. Bebek büyüdükçe, anne onu sevmekte zorlanmaya başlamış.<br />
 Anababalar yeni doğan bebeklerine baktıklarında büyükbabasının kulaklarını veya annesinin burnununu görseler bile, bütün bu fiziksel benzerliklere rağmen çocuğun ayrı bir birey olduğunu unutmamalıdırlar. Çocuğunuzu kendisi olduğu için sevmeye ve onu öyle kabul etmeye dikkat edin ve çocuğu bilinçli olarak diğer insanlardan ayrı değerlendirin.<br />
 Yakın arkadaşlarınızın çocuğunuzun aile bireyleri arasındaki benzerliği ile ilgili bir yorumu karşısında hazırlıklı olun ve "Evet, Jane Helen teyzesine benziyor ve biz de ailedeki benzerliği seviyoruz. Ama Jane ayrı bir kişilik ve onu bu farklılığından dolayı çok seviyoruz." deyin. Bu, sizin koşulsuz sevginizi pekiştirecek ve diğerlerinin çocuğunuzu kendisi olarak görmelerine yardımcı olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BOŞANMANIN ETKİSİ</span><br />
 <br />
 Babasıyla boşandığımızda, şimdi 12 yaşında olan en küçük oğlum sadece 8 yaşındaydı. Bazen bunun onun üzerindeki uzun vadeli etkilerini merak ediyorum. Sizin bir öneriniz var mı<br />
 Boşanma, doğrudan veya dolaylı olarak ailelerin çoğunu etkilemektedir. Her boşanmada yaşanan pek çok duygu vardır - kayıptan dolayı üzüntü, reddedilmekten dolayı öfke gibi çok yoğun, olumsuz ve yıkıcı duygular.<br />
 Çocuklar da bu tür duygulara karşı oldukça korumasızdırlar. Bu duyguları çözmekte zorlanırlar çünkü onlar hakkında nasıl konuşacaklarını bilemezler. Onları ifade etmek için gerekli kelime hazineleri yoktur ve anababaları kendi bunalımları üzerinde o kadar yoğunlaşmışlardır ki, çocukların problemlerinin çözümünün ne kadar acil olduğunun farkına varamazlar.<br />
 Boşanmış ailelerin çocuklarının bazı programlara katılmaları yararlı olabilir. Bu programlar çocukların boşanma hakkında konuşmalarını, ailelerinin boşanan tek aile olmadığını anlamalarını ve iki ayrı aile için gelecekle ilgili yeni umutlar oluşturmalarını sağlamada onlara yardımcı olabilir. Bu programlar, özellikle boşanmanın ilk aylarında, duyguların çok yoğun yaşandığı ve anababaların ailede olanlar hakkında sakin bir şekilde konuşmakta zorlandıkları zamanlarda çocuklar için çok önemlidir.<br />
 Son yıllardaki çalışmalar, anneler kadar babaların da önemini vurgulamaktadır. Uzun vadeli çalışmalar, boşanmanın etkisinin büyük ölçüde vesayeti almış olan anne ya da babanın boşanmayı ele alış şeklir ve vesayeti olmayan anne ya da babanın çocukla ilişki ve uyum içine olup olmadığına bağlı olduğunu göstermektedir. Eğer sizin eşiniz o lunuzla ilgilenmiyorsa, onun yerine geçecek bir "baba" ya da "ab olumlu etkide bulunabilir. Erkek akrabalarınız veya komşularınız ar sında oğlunuza arkadaşlık edebilecek güvenilir ve duygusal açıdan sağlıklı birisi olup olmadığını araştırın.<br />
 Boşanma kargaşalığı atlatıldıktan sonra, anababa boşanma konusunu daha az duygusal bir ortamda tartışabilirler. Oğlunuzla boşanma konusunda onu rahatsız eden şeyler hakkında konuşmaya çalışın. Yaşamı ve ziyaret saatleri konusunda onu üzen bir şey var m Geçmişle ve boşanmanın nedenleri hakkında soruları var mı Hayatındaki o dönemle ilgili çok fazla bir şey hatırlamayabilir. Ne kadi az şey hatırladığına şaşırabilirsiniz. Duyguları ve onu ilgilendiren şeylerle ilgili konuşmasını sağlayın. Artık duygularını kelimelere dökebilecek yaşa gelmiş.<br />
 Boşanma yaşayan her çocuğa yardımcı olacak birkaç önemli noktaya değinmek istiyorum:<br />
 1. Kendisini suçlamaması için boşanmayı yeterince anladığında emin olun. (Ama lütfen, hoş olmayan ayrıntılara girmeyin!)<br />
 2. Onun boşandığınız eşinizi sevmesine izin verin.<br />
 3. Hata yaptıklarında diğer insanları affetmeyi öğretin (kendiniz de eski eşinizi affetmeye çalışın).<br />
 4. Diğer taraftan yararlanarak, sizi kullanmasına izin vermeyin.<br />
 5. Her iki tarafın da sadece kötü yanlarını görmekten kaçınarak, iyi yanlarını ayırt etmesinde ona yardımcı olun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TAŞINMA</span><br />
 <br />
 9 yaşındaki kızımızı başka bir şehre taşınma durumuna nasıl hazırlayabileceğimiz! öğrenmek istiyorum. Taşınmanın çocuklar için zor olduğunu biliyorum ama başka bir seçeneğimiz yok. Yeni okulu ve geride bırakacağı arkadaşları konusunda şimdiden kaygılanmaya başladı bile.<br />
 Kısa bir süre önce ortalama bir Amerikan ailesinin ömrü boyunca 14 kez taşındığından söz eden şaşırtıcı bir istatistik okumuştum. Taşınmanın ne kadar rahatsız edici olduğunu bildiğim için bu beni oldukça ilgilendirdi.<br />
 Bu tür taşınmalar hem çocuklar, hem de anababalar için huzursuzluk vericidir. Üzüntü dolu bir dönemi beraberinde getirir. Çocuklar pek çok şeylerini kaybederler. Bu nedenle, anababalara çocuklarının üzüntülü dönemini anlayışla karşılamalarını ve onlara bu konuda yardımcı olmalarını öneririm.<br />
 Çocuklarınızı da sürece katın. Yeni ve farklı bir yere taşınma heyecanı yaşanan üzüntünün bir parçasıdır. Mümkün olduğu kadar iyimser bir tutum içinde olmaya çalışın. Planlarınızı çocuklarınızla paylaşın. Ev ve çevre seçiminde onlara da yer verin. Oturacağınız çevreyi seçerken dikkatli davranın, iyi okulların, kütüphanelerin, alışveriş merkezlerinin olduğu bir yerde olmasına özen gösterin. Evin döşenmesinde veya yeni bir evin planlanmasında çocuklarınıza da söz hakkı verin. Kendi odalarının ya da oturma odası gibi ortak kullanılan bir mekanın rengi, perdeleri ve eşyaların seçimi konusunda onların da söyleyecekleri birşeyler vardır. Bu, onların yeni yerleşim yerinde kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlayacaktır. Bütün eşyalarınızı değiştirmeyin, eski ve rahat bazı mobilyalarınızı da zamanla yenilemek f üzere yeni evinize götürün.<br />
 Çocuklarınızın en sevdiği oyuncak ve oyunları saklayın. Yakın zamanda, başka bir şehre taşınmak zorunda kalmış olan küçük bir kızla tanıştım. Bu taşınmadan sonra çok üzücü bir olay yaşamıştı. Küçük ayıcığını kaybetmişti. Çok yıpranmış ve çirkindi ama onundu ve ayısını kaybetmek onda büyük bir üzüntü ve öfke yaratmıştı.<br />
 İyi bir ayrılış yapın. Taşınacağınız zaman bir ayrılış töreni yapmanızı öneririm. Çocuklarınızın arkadaşlarıyla bazı eşyalarını -bir fotoğraf veya eski bir kitap gibi- değiş tokuş yapmalarını sağlayın. Okul kütüphanesine bağışlanan bir kitap, hoşçakal partisi, uzun ayrılık törenleri (gözyaşlarına yol açsa bile) ayrılığı uzun vadede daha kolaylaştırabilir. Mektuplara alınan cevaplar, ara sıra yapılan telefon konuşmaları ve ziyaretler çocuklarınızın üzüntüsünü sona erdirebilir ve yeni evlerinin tadını çıkarma konusunda kendilerini daha özgür hissetmelerini sağlayabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ORTANCA ÇOCUK</span><br />
 <br />
 9 ve 6 yaşlarında iki oğlumuz ve 2 yaşında bir kızımız var. Sorum ikinci oğlumuzla ilgili. Her sabah huzursuz ve şikâyetçi bir ruh haliyle kalkıyor. Hiçbir konuda olumlu bir nokta bulamıyor gibi. Şikâyetlerini görmezden gelmeye ve bizimle yaptığı tartışmalarda katı olmaya çalıştık. Ama olumsuz bakışı ve devamlı sorgulayan tavrı beni bazen çaresiz ve bitkin bir hale getiriyor. Bu durum beni, ona daha fazla dayanamayacağım için evi terkedebilecegim düşüncesine kadar götürebiliyor. Sanırım benim de yardıma ihtiyacım var!<br />
 Ortanca çocuklar genellikle zorluk çekerler. Kendinden büyüğün yönetici tavırlarına boyun eğmek ve kendilerinden küçük bebeğe teslim olmak zorunda kalırlar ve hiçbir zaman anababaların tüm ilgisini çekemezler. Dahası, bu çocuğun kişilik özelliklerinin ölçeğin en aşırı uçlarında olduğu izlenimini edindim.<br />
 Bu çocuğun, belki de çocuktan daha da fazla anababanın uzman yardımına ihtiyacı olabilir. Bir çocuğun ailesiyle her ilişkisinde olumsuz ve mutsuz bir durum ortaya çıkıyorsa, bu durumu tek başlarına anababanın düzeltmesi çok zordur. Ama yine de bu ailenin durumu biraz değiştirmeye başlamalarını sağlayacak bazı öneriler verebilirim:<br />
 Önce, bu anne oğluyla ilgili olarak içerlediği ve endişelendiği her durumun bir listesini yapmalıdır.<br />
 İkinci olarak, bu konularda düşünüp, en rahatsız edici olanları anlamaya ve affetmeye çalışmanın yollarını bulmalıdır.<br />
 Üçüncü olarak, gözden kaçırdığı bütün iyi noktaların listesini yapmalıdır. Çocuğuyla birlikteyken bu özellikleri her gördüğünde, basit ve samimi bir yorumda bulunabilir. Böylece çocuk kendisinin iyi bir insan olabileceği konusunda umut olduğunu görmeye başlayabilir. Anababa ve Çocuklar değişmek için bir anlaşma yapabilirler.<br />
 Bu anne her gece oğlunun yatağına gidip onu yumuşak bir sevecenlikle yatağa yatırabilir. Sabahları ona seslenmektense, yanına gidip bizzat kaldırabilir ve böylece daha iyi bir ruh haliyle kalkmasını sağlayabilir. Karşılaştığı iyi bazı davranışlara sessiz ve sakin bir şekilde olumlu tepki verdikçe, çocuğun kendisi için iyi duygular geliştirmesini sağlayabilir. Sonra her ikisi beraberce hangi olumsuz davranışların gitmesi gerektiğine ve ailede sevecen ve olumlu duyguları yaratmak için nasıl daha iyi davranışlar geliştirebileceklerine karar verebilirler. Beraberce mutlu bazı faaliyetler yarattıkça ve olumlu duygular oluşturdukça, böyle bir çocukta gelişmiş olan en olumsuz alışkanlıklar bile aile içinde sevgi dolu bir duruma dönüşebilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">VASİYET HAZIRLAMA</span><br />
 <br />
 Şu ara bir vasiyet hazırlama durumundayız ve bize bir şey olursa küçük çocuklarımıza kimin bakacağı konusunda bir madde eklemek istiyoruz. Bu kişinin, bizimle ortak veya benzer ilgi alanları ve hayat görüşleri olan aileden mi, yoksa arkadaşlarımızdan birisi mi olması gerektiğinden emin olamıyoruz. Ayrıca, çocukları olan kişileri seçmek daha mı iyi olur<br />
 Akıllı bir çift. Hiçbir insan kendi ölümünü düşünmediği için, vasiyet hazırlamak oldukça acı veren ama yapılması gerekli bir konudur. Çocukları için böyle bir plan hazırlarken anababaların göz önünde bulundurmaları gereken bazı hedefler şunlar olmalıdır:<br />
 1. Çocuklarınızın kendi çevrelerine benzeyen, güvende olabilecekleri bir ortamda olmalarını istiyorsunuz. Çocuklar çok küçük olmadığı sürece, anababalarının yanı sıra bir de çevrelerinden ayrılmak zorunda kalmamalıdırlar. En ideal olanı, çocukların alıştıkları okuldan ve çevreden ayrılmadan devam edebilecekleri kişilerle olmalarıdır. Bazı aileler için bu bir akrabanın seçilmesi gerektiği anlamına gelir. Bazıları için de bu, yakında yaşayan bir arkadaşın seçimi demektir. Küçük olan çocuklar için, aynı çevrenin sağlanmasından çok aynı bakımın devam ettirilmesi daha önemlidir.<br />
 2. Gözönünde bulundurulması gereken ikinci bir nokta çocuklarınıza kazandırmaya çalıştığınız değerlerdir. Bu değerleri onlara öğretebilecek bir tanıdığınız var mı Bazılarınız için bu kişiler akrabalar, bazılarınız için de arkadaşlar olabilir.<br />
 3. Çiftin çocuklarla başaçıkma kapasitesini de düşünmelisiniz. Büyükanne ve babalar sizin için en iyi kişiler olabilir ama yeni çocuklar yetiştirmek için gerekli olan gençlik ve enerjiye onlar sahipler mi Yoksa daha genç ama çocuksuz birisini mi bulmalısınız Bence kendi çocukları olan kişiler, hiç çocukları olmamış olanlardan daha anlayışlı ve uyumlu olabilirler. Bu da dikkate alınması gereken bir durumdur.<br />
 Kimi seçerseniz seçin, bunu bir plan çerçevesinde yapmanızı öneririm. O kişilerle daha fazla birlikte olmalısınız ki, her iki tarafın da birbirini tanımasını, sevmesini, anlamasını ve güvenmesini sağlayın. Eğer ciddi farklılıklar ve saygı eksikliği görürseniz, başka bir aile seçmenize yardımcı olabilir. Çocuklarınıza bu ailenin onların hayatındaki önemini anlayabilmeleri için basit bir şekilde bu düşüncenizden söz edin. Fakat çocuklarınızın endişelenmelerine veya sizi kaybetmekten korkmalarına izin vermeyin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞU YENİ BİR ANNE VEYA BABAYA HAZIRLAMA</span><br />
 <br />
 Üvey anababa-çocuk ilişkisinde iyi bir başlangıç için önerileriniz nelerdir 3 yaşındaki kızımın yakında bir üvey annesi olacak.<br />
 Boşanma ve ölüm nedeniyle pek çok anababa ve çocuk yeni ilişkiler içine girmek zorunda kalmaktadır. Bu konudaki kazançlar ve kayıplar nelerdir:<br />
 • babasının zamanı ve enerjisi yeni eş üzerinde yoğunlaşmıştır<br />
 • küçük kızın hissedebileceği dışlanma veya reddedilme duygusu<br />
 • çocuk onu doğal bir şekilde kabullenmezse, yeni eşin hissedebileceği reddedilme duygusu<br />
 • biyolojik anneye karşı duyulan sadakatsizlik duygusu (asıl annesini hâlâ severken, yeni bir anneyi nasıl sevebilir )<br />
 • yeni annenin ailenin yaşantısına ve alışkanlıklarına getireceği değişiklikler<br />
 Bütün bu sorunlarla başetmek hiç de kolay değildir. Üvey anne ve Çocuk arasında olumlu bir ilişki kurmaya çalışırken bu noktaları gözönünde bulundurmaya özen gösterin.<br />
 Bilgi verin. Açıklayın ve açıklayın ve yine açıklayın! Çocuğunuzun yaşamıyla ilgili yeni ayarlamaları ve yeni bir annenin gelişini anlayacağı varsayımında bulunmayın. "Eski" ve "yeni" annesi arasında bir seçim yapması gerekmediğini bilmesine yardımcı olun. Her ikisini de sevebilir ve her ikisine de istediği şekilde davranabilir. Bazen bu aşamada, yeni anne için "eski" anneninkine rakip olmayacak bir hitap şeklini seçmek çok yardımcı olabilir. Eğer çocuk bu iki kişiyi ismen ayırt edebilirse, biyolojik annesine sadakatsizlik duygusunu daha az hissedecektir.<br />
 Açık görüşlü olun. Üvey anababa özel bir davranış beklememelidir. Çocuğu keşfetmeye ve nasıl bir ilişki kurabileceğinizi anlamaya çalışın. Bu çocuğa sizin neler sunabileceğinizi ve onun size neler verebileceğini düşünün.<br />
 îyi yanları ortaya çıkarın. Bu çocuğun biyolojik anababasının iyi yanları nelerdir Bir üvey anababa için, ortada olmayan bir anne ya da1; babayla rekabet etmek ve daha iyi gözükmek için onun kötü yanlarını bulmak çok kolaydır. Bundan her zaman kaçının.<br />
 Bu çocuğun kaybını anlayın. Yeni üvey çocuğunuz, ölüm ya da sanma nedeniyle kaybettiği anababası yüzünden üzgün, öfkeli ve şaşkın] bir durumda olabilir. Çocuk üzüntüsünü ve gerilimini saldırgan ve kaba; bazı tavırlarla saklamaya çalışacaktır. Onun gergin duygularını, endişesini, kaygısını anlayışla karşılarsanız, kötü davranışları veya sizi kabullenmedeki isteksizliği karşısında kişisel olarak küçük düşmez veya incinmezsiniz. Tam tersine, onun bu zor duygularını tanımlayarak ve yorumlayarak ona yardımcı olabilirsiniz.<br />
 Koşulsuz kabullenme üzerinde yoğunlaşın. Çocuğu yumuşakça, dürüstçe ve tamamiyle kabul etmekten kaçınmayın. Bu, kaba veya saygısız davranışlara katlanmanız gerektiği anlamına gelmez. Onun dürüstlüğünü anladığınızı ve kabul ettiğinizi gösterir. Çocuğun sizinle ve gerçek anababasıyla ilgili duygularını ifade etmesini sağlayın. Ona genç ve yakın bir arkadaş gibi davranın.<br />
 Saygı kazanın. Hemen bir anababa-çocuk ilişkisi beklemeyin. Bir yandan arkadaşlığınızı geliştirirken bunu da kazanmaya çalışın. Çocuğun size yakınlaşmasına izin verin ve her zaman orada olun. Ama ani bir samimiyet ve yanıt beklemeyin, çünkü bu olamaz. Anababalığa yavaş yavaş yaklaşın. Kurallardaki değişiklikler çocuğa ayrıntılı olarak biyolojik anababa tarafından açıklanmalıdır<br />
 Tam bir sadakat beklemeyin. Çocuk kendi anababasını evdeki yeni kişiye karşı kullanmaya çalışabilir. Bunun olabileceğini kestirebilirseniz, yeni eşinizle rekabeti önleyerek, çocuğun numaralarını hoşgörüyle karşılamayarak, yetişkinler olarak dayanışma içinde olarak ve çocuğun iyiliği için birlikte çalışarak buna karşı koyabilirsiniz. Yeni bir aile oluşturmak ne kadar zor olursa olsun, bunu başarabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAHTE SUÇLULUK DUYGUSU</span><br />
 <br />
 Çocuklarımızla altı yıl boyunca evde oturduktan sonra artık dışarıda çalışmaya başladım. Evde iyi bir bakıcı var ama bazen evde olmamanın suçluluğunu çok fazla hissediyorum.<br />
 Önce, gerçek ve sahte suçluluk duygusu arasındaki farkı açıklamalıyım. Gerçek suçluluk bir şeyi yanlış yaptığımızı bildiğimizde ortaya çıkan duygudur. Eğer çocuklarınıza karşı çok sert davrandıysanız veya yargıda bir yanlışlık yapıp onları yapmadıkları bir şey için cezalandırdıysanız kesinlikle kendinizi suçlu hissedersiniz. Hatanızı itiraf ederek, özür dileyerek ve doğruyu yaparak bunu düzeltmeniz çok kolaydır. Sahte suçluluk ise, bir şeyi yanlış yaptığımızı düşünüp bunun ne olduğunu dürüstçe tanımlayamadığımız zamanlarda ortaya çıkar. Bu anneye acı veren de bu sahte suçluluk duygusudur.<br />
 Dışarıda çalışan annelerin çoğu pek çok çelişkili durum yaşarlar. Çoğu, annenin çocukları ergenlik çağına gelene kadar tüm gün evde oturması gerektiğine inandırılarak yetiştirilmişlerdir. Ama, bu görüş açıkça ifade edilmediği için, evin dışında çalıştıkları zaman neden suçluluk duyduklarını anlamakta zorlanırlar ve kafaları karışır.<br />
 Duygularınızı hem çocuklarınıza, hem de kocanıza açıklamanızı öneririm. Çocuklarınızın zorunlu olduğunuz için çalıştığınızı ve kocanızın da aile bütçesine ve evin ihtiyaçlarına maddi katkıda bulunduğunuz için mutlu olduğunuzu bilmesini sağlayın.<br />
 Sonra da ailenin işbirliği içinde bir bütün olmasına çalışın. Aile toplantısı ayarlayın, herkesin ihtiyaçlarını açıklayın ve herkesin birbirinin ihtiyaçlarını karşılama konusunda birşeyler hissetmesini sağlayın. Evdeki işlerin bir listesini çıkarın ve onları aile bireyleri arasında uygun ve adil bir şekilde dağıtın. Bu, çocuklarınızın ve eşinizin ne kadar değerli olduklarını hissetmelerini sağlayacaktır. Ayrıca onların katkılarına değer vermeniz, özgüvenlerinin ve ilişkinizin temelinin sağlamlaşmasına yardımcı olacaktır.<br />
 Düzenli olarak işinizin ilginç yanlarını ailenizle paylaşın. Şikâyet et-; memeye ve işinizin komik olan, hatta bazen pek de komik olmayan yanlarını da paylaşmaya çalışın.<br />
 Aile olarak hep beraber oyun oynayacağınız zamanlar yaratın. Evini dışında çalışmak, sizin ve çocuklarınız için o kadar da kötü olmayabilir! Aslında bazı ailelerde anne ve babalar çalışma saatlerini çocuklarıyla ayrı birarada olabilecekleri şekilde ayarlamaktadırlar. Örneğin, baba gündüz çalışırken anne evde kalmakta ve çocuklar okuldan geldiklerinde onlarla birlikte olabilmektedir. Anne akşamları veya haftasonları çalışırken, baba çocuklarla evde kalıp onların ihtiyaçlarını karşılamaktadır! Böylece, anneleriyle kurdukları yakın ilişkiyi babalarıyla da oluştur şansını elde etmiş olmaktadırlar. Babaların çocuklar için ne önemli olduğunu unutmayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAĞLIK VE BESLENME<br />
 BAŞ AĞRILARI</span><br />
 <br />
 Çocukların baş ağrılarının en yaygın nedeni nedir<br />
 Çocuklardaki baş ağrıları genellikle fiziksel koşullardan kaynaklanmaktadır. Duygusal baskı genellikle ikinci bir neden olarak görülmektedir.<br />
 Üşütmüş veya ateşli olan veya herhangi bir hastalığı olan her çocuğun büyük bir olasılıkla başı ağrır. Tıkalı bir burun baş ağrısına neden olur ve bu durum çocuk için de geçerlidir. Allerjiler de baş ağrısına neden olabilir. Burun akıntısı ve yaşaran gözlerin yanı sıra, kronik allerjinin en belirgin özelliklerinden biri de baş ağrısıdır.<br />
 Diş çıkarma veya iltihaplı bir diş baş ağrısı yaratır. Küçük bebekler bile bundan rahatsızlık duyarlar.<br />
 Okul çağındaki çocuklarda, göz yorgunluğu sorun olabilir ve baş ağrısına neden olur.<br />
 Baş ağrısına yol açan duygusal ve psikolojik problemler de vardır. Ailedeki sorunlar yüzünden duyulan kaygı, endişe veya korku baş ağrısı yaratır. (Bazen siz anababa olarak bile çocuğunuzun aile sorunlarına üzüldüğünü farkedemeyebilirsiniz.)<br />
 Bazen çocuğunuzun baş ağrıları kaygı veya gerginlikten kaynaklanıyor olabilir. Bazı çocuklar o kadar sorumluluk sahibi olabilir ki,iyi notlar almak, iyi geçinmek veya doğru şeyler yapmak için çok çaba harcıyor olabilirler. Boyundaki veya alındaki kaslardaki gerilme başı sıkıştırır. Bu tür kassal bir gerilme çok büyük bir acıya neden olabilir.<br />
 Kaslardaki gerginlik yanlış duruştan da kaynaklanabilir. Çocukların televizyon seyrederken veya bilgisayar oynarken ne kadar yanlış pozisyonlarda durduğunu biliyoruz. Eğer çocuğunuzun baş ağrıları oluyorsa, nedeninin bu olup olmadığını kontrol edin.<br />
 Baş ağrısı numarası yapan pek çok çocuk gördüm. Baş ağrıları onları yapmak istemedikleri bir işten kurtarmakta ya da istedikleri ilgiyi görmelerini sağlamaktadır.<br />
 Baş ağrısı olan çocuğunuza nasıl yardımcı olabilirsiniz ilk önce, çocuğun tıbbi bir kontrolden geçmesini sağlayın. Ağrılara neden olan fiziksel bir problem olup olmadığından emin olmak için onu bir doktora götürün. Daha sonra ona sevgi dolu ilgi gösterin, mutlu dolu beraberliklerin yanı sıra stres azaltıcı faaliyetlerde bulunmasını sağlayın. Böylece baş ağrılarının yerini sorumluluklar alacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KARIN AĞRILARI</span><br />
 <br />
 Çocukların karın ağrılarının en yaygın nedenleri nelerdir<br />
 Karın ağrıları, bulaşık yıkama, ödev yapma vb. işlerden kurtulmak için kullanılan bir yöntem olmasına rağmen pek çok evde pek işe yaramaz ve sizin evde de işe yaramamalıdır. Ancak, karın ağrılarının ana-babaların gözardı edemeyeceği bazı fiziksel nedenleri de vardır.<br />
 En yaygın nedenleri açlık ya da fazla yemek olabilir. Gerçek açlık ağrıları pek az kişinin bildiği bir acıdır ama yemek vakti yaklaştıkça bazı ani spazmlar hissettiğimiz de doğrudur. Fazla yemek de ciddi ağrılara neden olabilir, hatta bazı çocuklarda kusmaya yol açacak kadar ciddi bir problem yaratabilir. Çocuklarınızın bir seferde ne kadar yemesi gerektiğine dikkat edin.<br />
 Karın ağrılarının ikinci bir nedeni yemeklerin hazmedilememesi veya allerji olabilir. Pek çoğumuz midemizde ağrı veya rahatsızlık yaratan yiyecekler yemişizdir. Karın ağrılarından kurtulmak için bu tür yiyeceklerden kaçınmak yeterli olacaktır. Bağırsaklardaki bir rahatsızlık da karın ağrılarına neden olabilir. Kabızlık veya bağırsaklardaki fazla miktardaki gaz çocuklarda rahatsızlık yaratabilir. Çocuklarınıza bol bol su içirir ve meyva yemelerini sağlarsanız, kabızlık bir problem olmayacaktır.<br />
 Mide üşütmeleri de karın ağrılarının diğer bir nedenidir. Karındaki ağrıların yanı sıra devamlı kusma veya ciddi ishal ve kramplar görülebilir. Bu sorunlar genellikle 12-24 saat içinde geçer ama eğer daha uzun sürerse, çocuğun vücudunun susuz kalmasını önlemek için bir doktora başvurmanız gerekebilir.<br />
 Boğaz ağrısı veya başka bir enfeksiyon nedeniyle alınan antibiyotikler de karın ağrısına neden olabilir. Bu tür karın ağrısı sıklıkla ishal ve aşırı bağırsak gazı ile birlikte görülür. Bu tür rahatsızlıklar, çocuğa yoğurt veya bir süt ürünü yedirilip bağırsaklarına normal ve sağlıklı bakterilerin girmesi sağlanarak tedavi edilebilir.<br />
 Diğer pek çok hastalıkla birlikte karın ağrısı görülebilir. Boğaz ağrısı, kızamık (artık çok sık görülmüyor) ve diğer bazı hastalıkların başlangıç aşamasında karın ağrısı olabilir. Bağırsak parazitleri ve kurtlar da karında rahatsızlıklara neden olabilirler.<br />
 Önemli olan bir karın ağrısı apandisit ağrısı olabilir. Bu durumda, 38 derece ateş, karın kaslarına bastırıldığında veya bırakıldığında karın bölgesinin sağ alt kısmına yerleşen genel bir ağrı görülür.<br />
 Son olarak da, çocuklar stres nedeniyle veya çatışmalara neden olan bir durumda anababalarını yumuşatmak için karın ağrıları çekebilirler. Aşırı ceza veya suistimal görülen durumlarda da çocuklar sık sık karın ağrısı duyabilirler.<br />
 Çocuğunuzun karın ağrısı gerçek veya hayali, fiziksel veya fonksiyonel olsun şefkat ve sevgi dolu bir ilgi en iyi tedavi yöntemi olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SOĞUK ALGINLIĞININ NEDENLERİ</span><br />
 <br />
 Çocuklardaki soğuk algınlığının nemli, rüzgârlı veya soğuk bir yerde kalmalarıyla bir ilgisi olmadığım savunan teorileri duyduktan sonra, soğuk algınlığının gerçek nedenini merak etmeye başladım. Sizin görüşünüz nedir<br />
 Soğuk algınlıklarının nem veya soğukla bir ilgisinin olmadığını söylemek biraz yanıltıcı olur. Nemli ve soğuk bir yerde kalan ve gribe neden olan mikrop veya virüslerle ilişkisi olmayan bir insanın sadece havanın soğukluğundan dolayı hastalanması söz konusu değildir. Ama, soğuk algınlıklarının sebebi burun deliklerimize veya boğazımıza yerleşen virüslerdir ve üşüdüğümüz ya da yorgun olduğumuz zamanlarda vücut direncimiz düşer ve bu virüsler enfeksiyona neden olabilir. Grip virüsleri soğuk havalarda çoğalarak artarlar. Bu nedenle üşümenin veya soğuk bir iklimde bulunmanın soğuk algınlığı ile ilgisi vardır. Ayrıca virüslerin artışına neden olmanın yanı sıra, üşümenin sonucunda vücudun dolaşım sistemi de değişir. Üşüyünce yüzeye yakın olan kan damarlarında büzülme olur ve bu yüzden de yüzeydeki dokulara yeterince kan gitmez. Enfeksiyonla mücadele edecek olan kan hücreleri onlara en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunamazlar.<br />
 Soğuk algınlıklarının (veya herhangi bir üst solunum yolu enfeksiyonunun) üç nedeni vardır: Virüsler (en yaygın neden), mikroplar (bakteriler) veya virüs ve mikropların bir karışımı. Sonsuz sayıdaki virüslerin henüz hepsi saptanamadı. Mikroplardan (bakterilerden) daha zor teşhis edilebilirler ve daha hafif bir enfeksiyona neden olurlar ama mikroplarda olduğu gibi antibiyotiklerle tedavi edilemezler. Viral enfeksiyonlarla vücudumuzun kendisinin mücadele etmesi gerekir. Bu tür rahatsızlıkların tedavi edilirse bir haftada, edilmezse 7 günde geçeceği şeklinde bir espri vardır. Bu nedenle çocuğunuzun bol bol dinlenmesini, sıcak kalmasını ve meyva suyu içmesini sağlayın.<br />
 Mikropları mikroskop altında tanımlamak daha kolaydır ve ateş, baş ağnsı, kusma ve genellikle daha ciddi belirtilerle ortaya çıkarlar. Mikropların neden olduğu enfeksiyonlarda burun akıntısı sarı veya yeşil renklidir oysa viral bir enfeksiyonda renksiz veya beyaz bir akıntı görülür. Mikrobik enfeksiyonlar genellikle antibiyotiklerle tedavi edilir. Eğer çocuğunuzun durumundan emin olamazsanız, bir doktora başvurunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LÜTFEN İLAÇLARDAN UZAK DURUN</span><br />
 <br />
 Birkaç hafta önce, kızım uyku problemi olan çocuklara doktorlann hafif bir sakinleştirici önerdiklerini okuduğunu söyledi. Çok şaşırmıştı. Böyle bir durum, bir bebeğe değişik nedenlerle -önce ağlamaları nedeniyle, sonra diş çıkarırken, sonra da okuldaki ilk gününde-devamlı sakinleştirici verilebilirmiş şeklinde yorumlanabilir!<br />
 Bu sorgulamayı ve bana bu soruyu yöneltme nedeninizi saygıyla karşılıyorum. Son günlerde tıp alanındaki ilerlemeler karşısında, herhangi bir ağrı veya rahatsızlıkta hemen bir hap almak çok kolaylaştı.<br />
 Başarılı bir yaşamın özünde doğru bir denge vardır, ilaçlar konusunda bu denge daha da önemli olmaktadır. Çocukları onları geceler boyunca uykusuz bıraktığı için yorgunluktan perişan durumda olan anababalar tanıyorum. Bu anababalar ve çocuklar, daha sonra ciddi problemlere yol açacak bir bıkkınlık kısır döngüsü içine girebilirler. Bu döngüyü kırabilmek için, böyle anababalara ilaç vermeyi önerebilirim. Ama her kapriste ilaca başvurmaya karşıyım. Sorunlu ya da hasta bir çocuğa veya bir aileye hangi ilacın ne zaman verileceğine karar vermek, anababanın ve doktorun doğru yargılarını gerektiren tıbbi bir iştir. Sağlıklı bebekler ve anababalar için ilaç gerekmez. —<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">CİDDİ BESLENME PROBLEMLERİ</span><br />
 <br />
 Besleyici hiçbir şey yemeyen bir çocukla ilgili olarak ne yapabilirim<br />
 Anababaların çocuklarında karşılaştıkları yeme problemleri göreli olarak önemsizdir ve çoğu zamanla geçer. Ama bazen bazı besinleri yemekteki isteksizlik çocuğun sağlığını ciddi bir şekilde tehdit edebilir.<br />
 Beslenmeyle ilgili problemler genellikle ilk çocuklukta başlar. Yiyeceklerle ilgili olmaktan çıkar ve güç gösterisine -anababalar ve çocuklar arasında gelişen bir muharebeye- dönüşür. Ve bu gerçekten de anababaların kazanabileceği bir muharebe değildir. Küçük kızıma son birkaç lokma yumurtasını yedirdikten sonra, onu (bir saat kadar sonra) Çiçek aşısını yapmak üzere muayenehaneme götürmüştüm. Aşı nedeniyle ağladığında ağzında hâlâ o birkaç lokma yumurtanın durduğunu gördüğümdeki şaşkınlığımı size anlatamam. Onu yemeğe "zorlamıştım", ama bana isterse onları yutmayacağını kanıtlamıştı! Yemekle ilgili güç gösterilerine girmemeniz için size bazı önerilerde bulunacağım.<br />
 Küçük çocukların çoğunda sağlıklı kalmak için neleri yemeleri gerektiğine ilişkin içsel bir sezgi vardır. Kendi hallerine bırakıldıklarında, birkaç günlük bir süreçte dengeli bir beslenme sağlamaktadırlar. Belki ilk gün çok fazla yağ alırlar çünkü küçük sistemlerinin ona ihtiyacı vardır. Daha sonra proteinleri ve en sonra da daha fazla sebze alabilirler. Günlük değerlendirmede beslenmeleri biraz dengesiz gözükebilir ama sonuç dengelidir. Bu nedenle, anababalar çocuklarına yemek konusunda biraz daha fazla özgürlük tanımalıdırlar. Tabii ki, onlara ihtiyaçları olan bütün yiyecekleri sunmalı fakat seçme özgürlüğü tanımalısınız ve hiçbir zaman yemek konusunda güç gösterisine girmemelisiniz. Eğer beslenmesiyle ilgili kaygılarınız varsa, ona günlük vitamin verin.<br />
 Anababalara çocuklarının gerçekten sevdiği yiyeceklerle başlamalarını öneririm. Yemek zamanını mümkün olduğu kadar keyifli hale getirmelisiniz. Hazırlanmış olan bütün yemeklerden azar azar yiyerek bir örnek oluşturun. Çok tatlıdan ve yemeklerden hemen önce yenen abur cuburdan kaçının. Ama yemek aralarında acıktıklarında ulaşabilecekleri, kolayca yenebilen sağlıklı yiyeceklerin bulunmasını sağlayın. Yemeklerde önce tabağına az miktarda koyun ve çocuğun iştahı arttıkça miktarı arttırın. Eğer çocuk kendisine sunulan bir yiyeceği şiddetle reddediyorsa, onun yerini alabilecek bir besin grubundan ve çocuğun daha çok kabul edebildiği bir yiyeceği seçmesine izin verin (ana-babanın yeni bir yemek hazırlamasını gerektirmeyecek bir seçenek olmalı). Örneğin, çiğ havuç kabağın veya ton balığı ciğerin yerini alabilir. Çocuğa söylenmeyin ve cezalandırmayın. Sevecen ve yumuşak olun. Yemek saatleri keyifli bir deneyim olarak görünecektir.<br />
 Küçük çocuklarda küçük bir sorun olarak ortaya çıkan beslenme problemleri, daha büyük çocuklarda çok daha ciddi bir probleme dönüşebilir. Anne ya da babasıyla ilk çocukluğunda güç mücadelesine girmiş olan bir çocuk, biraz daha büyüdüğünde ya da ergenliğinde beslenme bozuklukları geliştirebilir. Bugün anoreksiya nervoza ve bulimia sorununu yaşayan birçok genç var. Bunlar erken ergenlik ya da ergenlik döneminde ve çoğunlukla kızlardan oluşan, çok az yemek yiyen ve aşırı egzersiz yapan veya aşırı yedikten sonra kusarak ya da müshil yardımıyla yediklerinden kurtulan çocuklardır. Bu gençlerin çok derinlerde duygusal problemleri vardır ve profesyonel yardıma gereksinim duyarlar. Eğer çocuğunuzun müshil kullandığını, kendisini banyoya kilitleyip kustuğunu veya rejim ve egzersiz yapmaktan yorgun düşmüş olduğunu farkederseniz, derhal doktorunuza başvurun.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AŞIRI KİLOLU ÇOCUK</span><br />
 <br />
 5 yaşındaki kızım aşın kilolu. Onu rejime sokmalı mıyım, yoksa abur cuburu mu kesmeliyim Onun mahrum olmasını istemiyorum fakat eylülde okula başlayacak ve onunla dalga geçilmesinden endişe duyuyorum.<br />
 Eğer bu çocuk ciddi olarak fazla kiloluysa, annesinin geçerli kaygıları var. Ama bir önlem almadan önce, çocuğun gerçekten fazla kilolu olup olmadığını doktoruyla konuşmasını öneririm. Kilolar çok değişir ve bu yaşlardaki çocuklar "tombik" gözükebilir. Ciddi bir problemi olmayan bir çocuğun da annesinin yardımına ihtiyacı yoktur.<br />
 Yetişkinlerle ilgili önemli bir problem, yağ hücrelerinin artmasıyla başlar. Bu durum aşırı kilolu çocuklarda çocuklukta da görülebilir. Bu yağ hücreler diğer insanlarınkinden daha geniş ve daha fazla sayıdadır. Bu nedenle kilolu olma durumu bir kere başladı mı ömür boyu sürecek bir problem olur. Bu anababanın da bu çocuğun neden fazla yediğini araştırması gerekir. Bu nedenleri saptamak, problemi halletmeye yardımcı olacaktır.<br />
 Bazı çocukların fazla yeme nedeni, yalnızlık ve sıkıntıdır. Başkalarından korkan, yeterince oyun arkadaşı ve etkinliği olmayan, zamanın çoğunu yalnız başına televizyon izleyerek geçiren çocukların daha fazla yeme eğiliminde olduğunu saptadım. Sıklıkla ailenin de fazla yeme eğiliminde olduğu görülür. Bizim kültürümüzde, yemek yemenin pek çok sembolik anlamı vardır. Güvenliği, samimiyeti, rahatlığı, kutlamayı temsil eder ve yemek aracılığıyla duygusal ihtiyaçların çoğu karşılanıyor gibi gözükebilir.<br />
 Aşırı yemenin bir diğer nedeni de isteklerle ilgili bir yarış olabilir. Çocuk yemek yemeyi, aşın kontrolcü olan anababayla arasının düzeltilmesi için bir yol olarak görebilir.<br />
 Aşırı yemenin çözümü, nedenlerinin anlaşılmasına bağlıdır. Çocuğunuzun neden aşırı yemek yediğini saptarsanız, altında yatan problemi düzeltme şansınız olacaktır. Örneğin, çocuğunuzun daha etkin olabilmesi için ona arkadaşlar bulun ya da onu jimnastik, yüzme veya futbol gibi bir etkinliğe yazdırın. Arkadaşlarıyla eğlenmesini sağlarsanız, yemek yemeyi unutabilir. Ve ona sıcak, sevgi dolu ilgi gösterin. Onun hayatındaki varlığınızla, yiyecekleri kafasından uzak tutun.<br />
 Yaratıcı bazı etkinlikler de işe yarayabilir. Ellerini meşgul ettiğiniz sürece ağzının da daha boş kalmasını sağlayabilirsiniz. Resim yapması veya hamurla oynaması için gerekli yardımı verin, ilgi alanını değiştirmek için uzun yürüyüşlere çıkarın.<br />
 Aileniz için yağ miktarı düşük yemekler hazırlayın. Daha çok çiğ meyva ve sebze bulunmasını sağlayın. Şekeri ve tatlıyı kesin. Yemek aralarında ya da yatmadan önce sebze ve peynirden oluşan kahvaltılar sunun ki çocuk yemek zamanı aşırı acıkmasın. Sadece düşük kalorili yemeklerden ikinci tabak yemesine izin verin. Çocuğunuzun tabağını İ siz doldurun ve yemeğinin çok gözükmesi için yayarak koyun. Rejim konusunu konuşmaktan kaçının. Çocuğunuzda hiç bitmeyen rejim alışkanlıkları değil, sağlıklı yemek yeme alışkanlıkları oluşturmaya çalışın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AŞIRI ZAYIF ÇOCUK</span><br />
 <br />
 3 yaşında aşırı zayıf bir oğlum var. Ona nasıl yemek yedirebilecegim konusunda doktorumuzdan bazı öneriler aldım ama hiç işe yaramıyor. Bunu yenene kadar beklemem mi gerekiyor yoksa bu durum onu daha sonraları etkiler mi Patates dışında hiçbir şeyi, özellikle et ve sebzeyi hiç yemiyor.<br />
 Çocuklarım küçükken, onların yedikleri konusunda aşırı endişelenirdim. En büyük kızımız 5 yaşındayken, evimizden taşınmıştık ve yemek odamızdaki kullanılmayan bir dolabın içinde kurumuş bir et parçaları dizisi bulmuştum. Kızım onları biraz çiğnemiş ve sevmediğine karar verip bir kenara koymuştu! Son derece sağlıklıydı ve o etleri yememek onu etkilememişti. Bundan sonra, çocukların ihtiyaçları olanı yediklerini anlamaya başlamıştım. Sanki çocukların içinde biyokimyasal bir bilgisayar vardı. Bu bilgisayar çocuğa bir haftalık bir süre içinde ne kadar yemeğe hatta hangi tip yemeğe ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Açıkça söylemeliyim ki, yemek problemlerinin çoğu anne ve babaların kaygılarından ve bunun sonucunda oluşan mücadelelerden kaynaklanmaktadır, işte size bazı öneriler:<br />
 Basit, dengeli, çekici ve lezzetli yemekler hazırlayın.<br />
 • Kendi yediklerinizden zevk alın ve çocuğunuza örnek olun. Çocukların çoğu anababalarının zevk aldığını görünce, onlar da aynısını yapmak isterler.<br />
 • Çocuğun tabağına az miktarlarda yemek koyun ve tabağındakinin hepsini bitirmesini sağlayın. Sonra ikinciyi teklif edin.<br />
 • Her yemekte çocuğun sevdiği bir şeyin olmasını sağlayın.<br />
 • Etin çocuğun çiğneyebileceği yumuşaklıkta olmasını sağlayın (ki çocuk onu saklamak zorunda kalmasın!).<br />
 • Yemek aralarında az miktarda yemesini sağlayın ki sofraya geldiğinde acıkmış olsun.<br />
 • Ona bir vitamin verin ve sabırlı olun. Zaman içinde çocuğunuz ihtiyacı olan bütün besinleri alacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞEKER YEME ALIŞKANLIĞINI YIKMAK</span><br />
 <br />
 Biz farkında olmadan, akrabalarımız ve yakınlarımız sayesinde küçük kızımız şekerli yiyeceklere çok alıştı. Şimdi 3 yaşında ve sabah yataktan kalktığı andan yatana kadar devamlı bir şekerleme ya da çiklet istiyor. Tatlıyı tümüyle kaldırmak istemiyorum, ama bunu nasıl azaltabiliriz<br />
 Bütün anababalar, çocuklarının istediği bazı şeyleri reddetmekte zorlanırlar ve bu da genellikle şekerli çiklet ve şekerlemelerle ilgilidir. Şekerli çikletin ve şekerlemelerin ağızda bakteri üretimini arttırarak çürümelere yol açtığını biliyoruz. Çiklet, çok küçük çocuklarda boğulmalara da neden olmaktadır.<br />
 Bu problemin çok basit bir cevabı var: Şekersiz çiklet. Eğer şekersiz olursa, bir çocuğun çiklet çiğnemesine büyük bir itirazım yok. Ancak, Çiğneme ağızdaki tükrük salgısını arttırmakta ve yutulan tükrük de mide salgılarını harekete geçirmektedir. Çok fazla çiklet çiğnemekten küçük Bideleri bir türlü dinlenemediği için kronik mide ağrıları çeken çocuklar tanıyorum.<br />
 Çocuğunuza (en azından üç yaşında olan) ağızla ilgili ihtiyaçlarını (emme ve çiğneme gibi) gidermesi için çiğ sebze gibi yiyecekler yemesini öğretebilirsiniz. Boğulma tehlikesine karşı, küçük çocuklar çiğ sebze yememelidirler. Elbette, çikletin çok hoş bir tadı vardır ve çocuk için bir eğlence aracıdır ama beslemeden sadece oral tatmin verir.<br />
 Kızınıza çok fazla şeker yemesinin veya çiklet çiğnemesinin sizi ne kadar endişelendirdiğini anlatın ki sizin onu sevgiyle korumak için böyle davrandığınızı anlayabilsin. O tür yiyecekleri ne zamanlar yiyip, ne zamanlar yiyemeyeceğini kararlaştırın ve bu kararınıza uyun.Yakınlarınızdan, ona şeker vermeden önce sizin onayınızı almalarını rical edin. Çok kararlı olun ve planınızı uygulayın. Sadece sizin ve onun onayladığı zamanlarda şekersiz çiklet çiğnemesine izin verin. Bol bol sevgi, kahkaha, oyun, yaratıcılık ve sağlıklı yemekler sunun. Kızınız bir süre sonra şekerlemelerle ilgili bağımlılıktan kurtulacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">CİDDİ HASTALIKLAR</span><br />
 <br />
 Çok uzun süreli bir hastalığı olan, bir hastalık sonucunda oluşacak kalıcı bir eksikliği olabilecek, hatta ölebilecek bir çocuğa bunların ne kadarı söylenmeli<br />
 Bir çocuktaki ciddi hastalık çok acı bir gerçek ve böyle bir durumun çok azınızın karşılaşacağı bir acı olmasını umuyorum. Kronik ciddi bir hastalığı olan bir çocukla birlikteyken, hayatın tadını çıkarabilmesi için gerekli olan umudu canlı tutmakla, çocuğa karşı dürüst olmak arasında çok ince bir çizgi vardır.<br />
 Deneyimlerime göre, ciddi bir hastalığı olan herkesin hastalığının ciddiyetini sezinleme gücü vardır. Çocuklar da aynı sezgilere sahiptirler onlara yalan söylememenizi ve çok iyimser gibi davranmamanızı öneririm.<br />
 Çok ciddi bir hastalığı olan ve ölüme yaklaşan bir çocuğunuz varsa, ne yapabilirsiniz İlkönce, doktorunuzun bilgisine başvurun. Gerçekleri daha iyi anlayabilmek için mümkün olduğu kadar çok bilgi alın. Anne ve baba olarak birbirinizle, akrabalarınızla ve arkadaşlarınızla konuşun ve buna çocuğunuza gerçekleri anlatma gücünü kendinizde bulana kadar devam edin.<br />
 Sonra çocuğunuza o hastalıkla ilgili bütün bildiklerinizi açıkça ve dürüstçe anlatın. Bütün olumluların yanı sıra olumsuz ve kuşkulu noktaları da açıklayın, içinizdeki dürüst umudu ona iletin ve çocuğa her gününü dolu dolu yaşamasını öğretin. Ona, geride kalanlara hoş ve mutlu anılar bırakabilmek için neler yapabileceğini öğretin. Ayrıca, ölümden sonraki yaşamla ilgili bazı manevi değerler kazandırın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUYGUSAL OLARAK RAHATSIZ OLAN BİR ÇOCUĞA yardım</span><br />
 <br />
 Duygusal olarak rahatsız 8 yaşında bir oğlum var. Kısa bir süre önce, bu tür rahatsızlıkları olan çocukların bulunduğu bir kuruma yerleştirildi. O eve döndükten sonra, bu durumla başaçıkmamı sağlayacak bilgileri bana iletmenizi umuyorum.<br />
 Bu anneye verebileceğim en önemli öneri, kendisini veya bir başkasını suçlamaktan kaçınmasıdır. Çocuğunun problemleri olmasının, kendi suçu olduğunu düşünmemelidir. Problemi olan bir çocuğunuz varsa, bu konuyu en kısa zamanda halletmelisiniz.<br />
 Daha sonra da, böyle bir probleme sahip olmanın utanılacak bir durum olmadığına inanmalı, hatta bundan emin olmalısınız. Bugün, duygusal rahatsızlıkların utanılacak bir durum olduğuna ve anaba ve çocukların kendilerinden utanmaları gerektiğine inanan pek çok kişi vardır. Böyle bir inançtan (eğer varsa) derhal vazgeçmenizi ve diğer insanların bu tür yaklaşımlarına da izin vermemenizi öneririm.<br />
 Çocuğunuzun problemlerinin nedenlerini anlamak için çok çaba gösterin. Bazen bu problemler, aile içindeki yanlış anlamalar veya iletişim bozukluklarından kaynaklanmaktadır. Anababalık konusunda bazı hatalar yapmış olabilirsiniz ve çocuğunuzun iyileşmesini hızlandırmak ve sürdürmek için bazı değişiklikler yapmanız gerekebilir. Ancak bu, sizin suçlu olduğunuz anlamına gelmez. Bilerek hata yapan anababalarla çok ender olarak karşılaşıyoruz.<br />
 Bazen duygusal rahatsızlıklara, fiziksel hastalıklar ya da eksiklikler neden olabilir ve bunları anlamanız ve kendinizi suçlamamanız gerekir.<br />
 Sizin (ya da çocuğunuzun) kontrolü dışında yaşanan bir ölüm ve aşırı üzüntü, duygusal rahatsızlıkların diğer bir nedenidir.<br />
 Çocuğunuz geri dönmeden önce, aile içi ilişkileri mümkün olduğu kadar sağlıklı bir hale getirebilmek için gerekli değişiklikleri yapın. Geri döndüğünde, ona yardımcı olmanızı sağlayabilecek tıbbi ve psikolojik kaynaklar edinin. Çocuğunuzun hastalığından çok, sağlıklı ve güçlü olduğu noktalar üzerinde yoğunlaşın ve onları güçlendirmeyi öğrenin-kendi güçlü noktalarınızı da saptayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ERKEN ÖĞRENME</span><br />
 <br />
 11 aylık bebeğime neleri öğretebileceğimi söyleyebilir misiniz Renkler, sayılar, şekiller ve sözcükler üzerinde duruyorum. Ama nasıl ve ne zaman öğreteceğimi ve nereden başlayacağımı bilemiyorum.<br />
 Bu annenin sorusu çok şaşırtıcı, çünkü bebeğine eğitsel bilgiler öğretmesi gerektiği duygusunu taşıyor. Oysa, bu çocuk güvende olmayı, sıcaklık ve yakınlık duygusunu, gülmeyi ve sevmeyi ve hayattan zevk almayı öğrenmelidir. Çocuk görme, koklama, duyma, tatma ve dokunma duyularıyla öğrenir. Okşama, kucaklama ile fiziksel aktivite arasında bir denge olmalıdır. Çocukların oldukları gibi büyümeye ve koşulsuz olarak kabul edilmeye ihtiyaçları vardır. Anababalar çocuklara birşeyler öğretme kaygısına düştükleri zaman bu koşulsuz kabullenme bozulmaktadır.<br />
 Erken öğrenme mümkündür. Bebeklerin birçok sayısal kavramı öğrenebildiklerini biliyoruz, ama açıkça söylemeliyim ki ben bunun çok istenilir olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, 3. sınıfa geldiklerinde okula gitmeden okumayı öğrenen çocukların, okumayı 1. sınıfa gelene kadar öğrenmeyen çocuklardan daha ileri olmadıkları anlaşılmıştır. Bu nedenle, anababaların çocukları okula başlamadan önce eğitsel beceriler kazandırmak için çok fazla uğraşmamalarını öneririm.<br />
 <br />
 OKUL ÖNCESİ: GEREKLİ Mİ, DEĞİL Mİ<br />
 <br />
 Benim kızım yuvaya gitmedi ve anasınıfına gittiğinde daha önce yuvaya gitmiş çocuklarla aynı düzeyde olup olamayacağını merak ediyorum. Daha önceden yuvaya gitmiş olan çocukların, gitmeyenlere göre bir avantajı oluyor mu<br />
 Daha önceki sorudaki anne bebeği ile ilgili bir soru soruyordu, ancak bu anne okul öncesi dönemdeki çocuğuyla ilgili bir kaygı taşımaktadır.Okul öncesi dönemdeki çocuklar gerçekten de belli becerileri kazanabilirler.<br />
 Anasınıfına gitmeden önce, çocukların yararlanabileceği bazı beceriler vardır. Eğer düzenli bir yuva deneyimi yoksa, çocuğunuzun bu becerileri evde kazanması gerekir.<br />
 Çocuğunuzun sosyal etkileşimde bulunmayı öğretin. Bunun için evinize çocuklar davet edin veya çocuğunuzu çocuk gruplarının içine sokun.<br />
 Çocuğunuza, yuvada öğreneceği temel eğitsel doğruları öğretin,bu doğrular şunlardır: Kırmızı, sarı, mavi ve yeşil gibi temel renkler; bazı harfleri ve l´den 10´a kadar sayıları tanıyabilmek; yönergeleri izleyebilmek; saygılı ve uyumlu olmak ve evinin telefon numarası ile adresini bilmek.<br />
 Çocuğunuza tuvalet için beklemesini ve onu kullanmasını öğretin. Temel temizlik becerilerini kazanmış olmalıdır.<br />
 Çocuğunuza bazı temel fiziksel becerileri kazandırın. Örneğin, top atmak, hamura şekil vermek, salıncakta sallanmak gibi.<br />
 Çocuğunuzun, bir kerede yaklaşık 15 dakika kadar dikkatini toplayabilmesine yardımcı olun.<br />
 Eğer çocuğunuzla olmaktan mutluysanız ve kendi yaşıtlarıyla normal bir sosyal etkileşimde bulunmasını sağladıysanız; onu tutarlı, adil ve sevgi dolu bir ortamda yetiştirip disipline ettiyseniz; onunla gurur duyuyor ve iyiyi yapabileceğine güveniyorsanız anasınıfına başladığında diğer çocuklara göre dezavantajları olmasından korkmanıza gerek yok tur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULA HAZIR OLMA</span><br />
 <br />
 Anababaların çoğunun çocuklarını okula ilk götürdükleri günle ilgili karışık duygulan vardır. Bu yeni özgürlüğü dört gözle bekliyorum, ama Jonathan´ın dış dünyayı karşılamaya ne kadar hazır olduğu konusunda korkulanın var. Bana yardımcı olabilir misiniz<br />
 Çocuğunuzun hazır olup olmadığı konusunda kuşkularınız varsa, diğer insanlara sormaktan çekinmeyin. Güvenilir bir akrabanızdan, okuldaki bir öğretmenden veya bir profesyonelden yardım alabilirsiniz.<br />
 Oğlanlar kızlardan daha yavaş olgunlaşmaktadırlar, bu nedenle de yaz aylarında doğan erkek çocukları okula daha az hazır olmaktadırlar. Eğer ciddi bir kuşku varsa, çocuğunuz bir yıl daha beklesin. Bunu özellikle erkek çocukları için öneriyorum.<br />
 Çocuğunuzun okula hazır olup olmadığını saptamak için bazı özel işaretlerden yararlanabilirsiniz:<br />
 • Çocuğunuz bir kalemi elinde tutup, başarılı bir şekilde kullanabiliyor mu<br />
 • Çocuğunuz kendi giyiniyor ve ayakkabılarını bağlayabiliyor mu<br />
 • Tuvaleti kendi başına tatminkâr bir şekilde kullanabiliyor mu<br />
 • Paylaşmayı ve sırasını beklemeyi biliyor mu<br />
 • Diğer çocukların duygularına saygı gösterebiliyor mu<br />
 • Gerektiğinde kendisini koruyabiliyor mu Ya da yardım alabiliyor mu<br />
 • Duygusal açıdan kendini ifade edebiliyor mu<br />
 • ihtiyaçlarının farkında mı ve ihtiyacı olanı isteyebiliyor mu<br />
 • Çocuğunuzun dikkati en az 15-20 dakikalık bir süreyi kapsıyor mu<br />
 Çocuğunuza kitap okuyun. Onu televizyondan uzaklaştırıp, motor becerilerini ve eğitsel ilgilerini geliştirmek için zaman harcayın. Sonra onu şevkle ve güvenle okula gönderebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKUMA BECERİLERİNE GÖRE GRUPLAMA</span><br />
 <br />
 Bir sınıfın okuma becerilerine göre gruplara ayrılması sizce iyi bir fikir mi<br />
 Önce, yavaş okuyanlarla iyi okuyanların aynı sınıfta olması durumunda ortaya çıkan durumu değerlendirelim. Yavaş olan çocuk, hızla kendisiyle ilgili umutlarını yitirecektir. Bu çocuk çok iyi okuyor, o halde ben aptal olmalıyım gibi karşılaştırmaları önlemek için, öğretmenler sınıfta J bu çocukları gruplara ayırmaktadırlar.<br />
 Diğer yandan, onları ayrı gruplara koymak da, onların kendilerini^ farklı hissetmelerine neden olacaktır çünkü belli bir gruba konmuştur.Çocuklar belli değerleri, belli gruplara çok çabuk yakıştırırlar.<br />
 Bir çocuğun hem okuldaki, hem de evdeki başarısını belirleyen o çocuğun olduğu gibi kabul edilmesidir. Her çocuğun bazı üstünlükleri ve sadece ona özgü olan özel yetenekleri vardır ve öğretmenlerin ve ana-babaların anlaması ve değerlendirmesi gerekenler de bu noktalardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARA KİTAP OKUMAK</span><br />
 <br />
 Çocuklar hangi yaşlarda anababalarının onlara kitap okumasından hoşlanır ve gerçekten yararlanırlar<br />
 Her yaşta! Bir anababa ve çocuğun birlikte vakit geçirmelerinin en iyi yollarından biri iyi bir kitabı paylaşmalarıdır.<br />
 Bazı anababalar büyük çocuklara kitap okuma fikrini ihmal ederler. Televizyon, video filmler, video oyunları ve bilgisayarlar hayatımıza girdiğinden beri, çocuklar elektronik olarak o kadar eğlenmektedirler ki artık birbirine kitap okumak (hatta bazen birbiriyle konuşmak bile) unutulan bir konu oldu. Okumanın o kadar çok yararı vardır ki bunları bir1 liste halinde vermek istiyorum:<br />
 • Beraber okumak bir samimiyet duygusu yaratır.<br />
 • Beraber okumak okumanın değerini öğretir.<br />
 • Beraber okumak sözcük dağarcığını arttırır.<br />
 • İyi bir kitabı okumak, iyi değerleri öğretir.<br />
 • Beraber okumak, çocuğun okuma deneyimini zenginleştirir çünkü kendi başına okuyamayacağı kadar zor olan bir kitabı dinleyerek anlayabilir.<br />
 • Beraber okumak, çocukların kendi kendilerine seçemeyecekleri çeşitlilikte bir edebiyatın içine girmelerini sağlar.<br />
 • Okumak, çocukla anababanın çok zengin bir deneyimi paylaşmalarını sağlar - yabancı ülkelere yolculuğu, eski zamanlara ya da geleceğe gitmeyi, zorlukları yenmeyi ve gizemleri çözmeyi sağlar.<br />
 Çocuğunuzla kitapları paylaşırken gerçek bir mutluluk ve sıcaklığı yaşamanızı diliyorum!<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARIN YETENEKLERİNİN KAŞİFLERİ OLARAK ANABABALAR</span><br />
 <br />
 Anababalar çocuklarının yeteneklerini nasıl ortaya çıkarabilirler<br />
 Anababalar gerçek bir kâşif olmak zorundadırlar. Çocuklarının yeteneklerinin nerelerde gizli olduğunu bulmak için hayatlarındaki bütün alanları mümkün olduğu kadar araştırmaları gerekir. Kontrol edilebilecek bazı alanlar şunlardır:<br />
 1. Kültür: Çocuğunuzun resim, müzik, edebiyat ve fotoğraf konularını araştırmasını sağlayın. Hayatın bu alanlarındaki kendi ilgilerinizi onlarla paylaşın.<br />
 2. Spor ve atletizm: Çocuğunuzun jimnastik, yüzme, koşma, paten, kayak, tenis, futbol, basketbol veya düşünebileceğiniz herhangi bir spor dalına girmesini sağlayın. Bunlar sadece çocuğun yeteneklerini geliştirmekle kalmayacak, bütün hayatı boyunca zevkle yapabileceği veya profesyonel olarak yürütebileceği özel bir uğraş kazanmasını da sağlayacaktır.<br />
 3. Doğa: Çocukların doğadan ve doğa hakkında öğrenecek çok şeyleri vardır. Ormanda ya da sahilde oturmak ve doğayı dinlemek veya yürüyüş yapmak, çocuğunuza doğanın coşkusunu öğretme fırsatı verecektir. Çocuğunuzun ekoloji, bahçıvanlık veya bir hayvan besleme konusundaki özel ilgisini keşfedebilirsiniz.<br />
 4. Bilim: Çocuklar onlara fizik, kimya, biyoloji ve astronominin güzelliklerini tanıtacak bazı deneyleri evde yapabilirler. Bazı çocuk müzeleri de uygulamalı olarak bilim yapmalarına fırsat verebilir. Evinizde bir nükleer fizikçi, bir laboratuvar teknisyeni, fizikçi, kaya toplayıcısı veya bir meteorolojisi olduğunun farkına varabilirsiniz.<br />
 5. Tarih: Yakınınızdaki müzeler yöresel tarihiniz hakkında birşeyler öğrenme fırsatı verebilir. Eğer ülkenin diğer bölgelerine giderseniz, oradaki tarihi de inceleyebilirsiniz. Belki de çocuğunuzun diğer kültürleri öğrenmeye, eski paralar veya hatıra eşyaları toplamaya olan ilgisini keşfedersiniz.<br />
 6. El becerileri: Çocukların inşa etme, yemek pişirme, bahçe işleri j veya diğer el becerileri gerektiren etkinliklere olan ilgi ve yeteneklerini küçümsemeyin, insanların elleriyle çalışmalarını teşvik eden bir endüstri" gelişmiştir.<br />
 7. Başkalarına hizmet: Çocuğunuzun evsiz ve kimsesizlere yardım etmeye istekli olup olmadığını anlamaya çalışın. Başkalarına yardım etme isteği ileride seçeceği mesleği de belirleyebilir.<br />
 Keşfetmek demek, burada söz edilen her alanda çocuğunuzun bir uzman olmasına çalışmak anlamına gelmektedir. Keşiflerinizin ilkönce yüzeysel olmasını sağlayın. Şöyle bir bakın, çocuğunuzun belli alanlara girmesine ve zevk almasına izin verin. Belki de böyle bir basit keşif sayesinde ömür boyu sürdürülecek bir mesleğe ilk adım atılacaktır. Bu arada, çocuğunuzun ilgi duyduğu en azından bir alanı bulmasına ve; müzik ya da pul koleksiyonculuğu, bisiklet ya da bahçıvanlık, ne olursa olsun, o alanda başarılı olmasına yardımcı olun. Yaptıklarını övün kendisi daha derinlemesine bir çalışmayı sürdürecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖĞRENME ZORLUKLARININ SAPTANMASI</span><br />
 <br />
 Eğer çocukta bir öğrenme zorluğu varsa bunun belirtileri nelerdir<br />
 Bazı durumlarda bunları tanımlamak çok kolaydır. En yaygın eksiklik öğrenme ve dil zorluğudur. Örneğin, tersine dönebilen harfler ve basit bazı kelimelerle ilgili problemleri olur. Öğrenme zorluğu olan bir çocuk için b harfi d´ye benzeyecektir. Bu tarzda bir öğrenme güçlüğüne, çocuğun o harfin doğru şeklini ve sesini defalarca tekrarlayarak ezberlemesi sağlanarak yardımcı olunabilir.<br />
 Ancak, çocukların çoğunda öğrenme zorluğu problemi ve süreci bundan çok daha karmaşıktır. Bazı çocuklar, gözleriyle gördüklerini, beyinlerinin dış tabakasının yorumlayabileceği bir kavrama dönüştürmekte zorlanmaktadırlar. Aynı durum işitme için de geçerlidir; çocuğun" işittiği şeyler, çocuk için anlamlı bir şey olarak yorumlanabileceği beyine gidebilmek için sinirlerden geçemeyebilir. Bu çocukların, kısa vadeli hafızalarıyla ilgili problemleri vardır. Çevrelerinde olanları görme veya işitme ve çok kısa bir süre için bile hatırlama konusunda zorluk çekerler. Geçen hafta ya da geçen yıl olanları hatırlayabilirler fakat birkaç saniye önce olanları hatırlamakta zorlanırlar. Okuma ve yazma ya da matematik ödevlerini hiç sevmezler. Sözcük bilgileri çok azdır ve yeni sözcükleri söylemekte zorlanırlar.<br />
 Öğrenme güçlüğü olarak tanımlanan bazı teknik terimler işitsel ayırt etme güçlüğü, ifade güçlüğü, okuma güçlüğü, matematiksel güçlükler ve benzerleridir. Bunlar bir çocuğun nasıl öğrendiği ile ilgili tanımlayıcı terimlerdir. Bunların hiçbiri sizin çocuğunuzda yetenek eksikliği olduğu anlamını taşımaz. Sadece öğrenmede bazı zorluklar çekeceği anlamına gelirler.<br />
 Öğrenme zorluklarını açıklayan diğer bir sorun da Dikkatini Toplama Eksikliğidir.* (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olarak da bilinir). Böyle bir problemi olan çocuklar genellikle düşüncesiz, unutkan, dağınıktırlar ve dikkatlerini bir seferde birkaç dakikadan daha uzun bir süre bir noktada toplayamazlar. Empati kurma becerileri az olduğu için arkadaşlık kurmakta ve bunları sürdürmekte zorlanırlar. Hiperaktif olanlar, yerlerinde duramayıp devamlı kıpırdandıkları ve çevrelerine fiziksel zararlar verdikleri için onlarla birlikte olmak oldukça zordur. Çocuğun çevresini (özellikle de sınıfta) yoğun ve tutarlı bir disiplin altında tutmak ADD sorunu olan çocuklar üzerinde çok olumlu bir etki yaratabilir. Ayrıca, bu belirtileri ortadan kaldırmaya büyük ölçüde yardımcı olan bazı iyi ilaçlar da vardır.<br />
 *Ç.N: Dikkatini Toplama Eksikliğinin (Attention Deficit Disorder) kısaltılmış hali ADD´dir ve metin içinde bu kısaltma kullanılacaktır.<br />
 Son olarak okuldaki ve öğrenmedeki zorlukların duygusal problemlerle ilgisi olabilir. Duygusal çöküntü veya okul ya da evdeki problemler konusunda aşırı anksiyete çocuğun öğrenmesini azaltabilir ve bu da öğrenme güçlüğü gibi görünebilir.<br />
 Öğrenme ile ilgili problemlerin pek çok nedeni vardır. Nörolojik bazı zayıflıklar doğuştan veya doğum öncesi yaşanan bir durumdan kaynaklanabilir. Kalıtımsal ve aileden gelen bir problem olabilir. Çocuklar kendi başarısızlıklarını veya başkalarının kendilerinden çok ileri gittiğini gördüklerinde cesaretlerini kaybetmektedirler. Sınıfın eğlencesi haline gelerek ya da çeşitli antisosyal davranışlar göstererek bunu telâfi etmeye çalışırlar.<br />
 Bazı özel sınıflar ve özel öğretme teknikleri çocukların bu öğrenme eksikliklerinin üstesinden gelmelerini sağlayabilir. Çocuğunuzun harfleri oluştururken, tahta bloklar ya da bir ip gibi hissedebilecekleri ve dokunabilecekleri nesneler kullanmalarını sağlayın. O bunu yaparken har yüksek sesle tekrarlayın. Çocuğunuzun kafasını meşgul edebilecek yakındaki bazı olayların sorumluluğunu üstlenmeye çalışın ki, o bunların altında ezilmesin. Çocuğunuzun başarılarını övün ve sorumluluk sahibî olması için disipline edin. Siz sabırlı ve sevecen olduğunuz sürece başarılı olmayı öğrenecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUM OKUYAMIYOR</span><br />
 <br />
 Oğlum okuyamıyor. Dört yıldır öğrenme güçlüğü programlarına katıldı ve 5 ayrı okula devam etti. Kafamız çok karışık ve çok kaygılanıyoruz. Bu yıla kadar babasıyla birlikte yaşıyordu ve şimdi benimle ve yeni kocamla birlikte. Birkaç haftaya kadar ona daha çok yardımcı olabilmek ve aramızda daha güçlü bir bağ kurabilmek için yarım gün çalışmaya başlayacağım.<br />
 Bu anne çok haklı bir kaygı duyuyor. Herhalde çocuğu okuması gereken yaşını çoktan geçmiş veya okuması biraz gecikmiş. Okuma güçlüğü programlarına katıldığına göre, pek çok yöntemin denendiğini varsayıyorum. Ama yine de bu annenin oğluyla birlikte zaman geçirme kararı çok güzel.<br />
 Önce, okuldaki öğrenme güçlüğü programı uzmanıyla konuşup, evde çocuğuyla okulda yapılanları tamamlayacak şekilde nasıl çalışabileceği konusunda öneriler almalıdır. Daha sonra da, evde okuma konusunda çalışmalar yapmak üzere sınırlı bir zaman harcamalıdır. Bu çocuk, büyük bir olasılıkla haftada birkaç kere bir ya da iki 30 dakikalık süreden daha fazla okuma çalışması yapamayacaktır. Anne, çocuğun ilgisini çeken bir konuda okumasını sağlamalıdır. Ayrıca onu kütüphaneye götürüp istediği kitabı seçmesine izin vermelidir.<br />
 Ayrıca ona kitap okuyabilir ve böylece çok iyi bir okuyucu olmasa bile çocuğun edebiyatın geniş dünyasını keşfetmesini sağlayabilir. Belki Define Adası veya Robinson Crusoe gibi klasiklerden bir macera kitabının basitleştirilmiş şekli çocuğun hoşuna gidecektir. Belki de uzay maceraları ya da detektif romanları gibi modern bazı hikâyeler daha çok ilgisini çekecektir.<br />
 Bu çocuğun son zamanlarda hayatında çok fazla değişiklik yaşadığını düşünüyorum. Beş kez okul değiştirmiş, bir boşanma yaşamış ve evini değiştirmiş. Biraz durağanlıkla birlikte koşulsuz sevgi ve kabule ihtiyacı var. Yaşamı yerine oturdukça ve anababasıyla sevgi dolu ilişkileri sonucunda özgüveni geliştikçe, okuması da yavaş yavaş ilerleme kaydedecektir. Eğer böyle olmazsa, anne okuldaki uzmanlardan ve belki de doktorundan çocuğunun problemine bir çözüm bulma konusunda yardım istemeye devam etmelidir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SINIFTA KALMA</span><br />
 <br />
 Eğer okuldan çocuklarının bir sınıfı tekrar okuması öneriliyorsa, anababalar ne gibi sorular sormalıdırlar<br />
 Böyle önemli bir konuda karar verirken ele alınması gereken bir dizi soru vereceğim. Bir çocuğun sınıfta bırakılması önemli bir karardır ve anababalar bunu dikkatlice değerlendirmelidirler.<br />
 İlk sorum şu: Yaşı ve bedensel gelişimi şu andaki sınıfındaki çocuklara ve sınıfta bırakılırsa olacağı sınıftaki çocuklara ne kadar uymaktadır Eğer kalırsa katılacağı sınıfta kendini yaşça ve bedenen büyük hissederse, buna içerleyebilir ve isyan eder. Böylece sınıfta bırakılmasının hiçbir yararı olmayabilir.<br />
 İkinci soru: Eğitsel becerilerindeki eksiklik hangi boyutta Eksikliği bütün alanlarda açıkça görülüyor mu, yoksa sadece belli bazı konularda mı (Eğer sadece belli konularda eksikliği varsa, özel ders ilerlemesine yardımcı olabilir.)<br />
 Üçüncü soru: Sosyal becerileri nelerdir Eğer çok olgun bir çocuksa, kendisini küçük çocukların arasında kötü hissedebilir. Pek olgun değilse, kendinden küçüklerle daha iyi hissedebilir ve uyum sağlamasına yardımcı olabilir.<br />
 Dördüncü soru: Diğer seçenekler nelerdir Özel bir sınıf var mı Onun gibi çocuklarla başarıyla çalışan bir öğretmen var mı<br />
 Bu seçenekler çocuğunuz için en iyi olan kararı vermenize yardımcı olabilir. Eğer cevaplarınızdan, "Bu çocuk yeterince olgun değil, bütün alanlardaki bilgilerinin daha sağlamlaştırılması gerekiyor." sonucunu çıkarıyorsanız, çocuğunuzun sınıfı tekrarlamasında yarar vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SINIFTA KALAN BİR ÇOCUĞUN ANABABASI</span><br />
 <br />
 Kızımızın ikinci sınıfı tekrarlaması tavsiye edildi. Biz de bu öneriyi kabul ettik çünkü ağustos doğumlu olduğu için her zaman sınıfın en küçüğü olmuştu. Zaten prematüre doğmuştu ve olgunluk açısından her zaman yaşıtlarından daha geride kalmıştı. Ama sınıf tekrarlama konusunda kendi duygularımızla ilgili sorunlarımız var.<br />
 Böyle bir karar ilgili herkesi biraz üzebilir. Bununla başedebilmeniz için birkaç öneri verebilirim:<br />
 1. Anababalar üzüntülerle yüzleşmek zorundadırlar. Her anababanın çocukları için hayalleri ve idealleri vardır ve bir sınıfın tekrarı bu hayale pek uymaz. Hayalleriniz yıkıldığında (ya da siz öyle olduğuna inandığınızda) üzülürsünüz. Üzüntünüzü yaşayın ve gerçekleri kabul edin. Bu üzüntüyü yaşayıp kabul ettikten sonra, çocuğunuzun da aynı süreçten geçmesine yardımcı olmaya hazır olabilirsiniz.<br />
 2. Çocuğun da üzüntüsünü yaşamasına izin verin. Çocuklar bir sınıfı tekrar etmek zorunda kaldıklarında mutsuz olurlar çünkü yıllar içinde oluşturdukları sosyal ilişkilerini kaybederler.<br />
 3. Sınıfı tekrarlamanın kazançlarını araştırın. Eğitimdeki temelinin sağlamlaştırılmasının, okul hayatının geri kalanına ne kadar yardımcı olacağını görmesine yardımcı olun. Olumlu bir tutum içinde olun ve bu çocuğunuzun da olumlu yaklaşmasını sağlayacaktır. Okulla işbirliği yapın ve bir sonraki seneyi çocuğunuzun okuldaki en iyi yılı haline getirin. Düş kırıklıklarıyla yüzleşmek, onların üstesinden gelmek ve ilerlemek; bir sınıfın tekrarlanması gibi bir durumda bile sizin ve çocuğunuzun öğrenebileceği şeylerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">YARATICILIK</span><br />
 <br />
 Bazı insanlar daha yaratıcı olarak mı doğarlar Yoksa bu geliştirilebilecek bir özellik midir<br />
 Çocuğunuz bir Beethoven ya da Michelangelo olmayacaktır ama hangi mesleği seçerse seçsin, yaratıcı düşünmeyi öğrenmesi iyi olacaktır. Bence her insan yaratıcıdır. Ama her insanın doğuştan farklı bir potansiyeli ve bu yaratıcılığı ifade edeceği farklı bir alan vardır. Bazı çocuklar yaratıcılık konusunda daha özellikli doğabilir veya belli bir özellik göstermesini sağlayan bir kalıtsal faktör olabilir. Ama heyecanlı ana babalar çocuklarına yaratıcı düşünmenin heyecanını öğretebilirler.<br />
 Çocuğunuzun ilgi ve beceri alanlarını saptayın. Onu heyecanlandıran şey nedir Daha çok yaratıcılık anababanın çocuğu yüreklendirmesine ve ilgi alanlarının gelişmesi için imkânların sağlanmasına bağlıdır. Çocuğun yarattığı her şey farkedilmeyi ve övülmeyi hakeder.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MÜZİK DERSLERİ</span><br />
 <br />
 Çocuğuna müzik dersleri aldırmak isteyen anababaların gözönünde bulundurması gereken bazı faktörleri tartışabilir misiniz<br />
 Son yıllarda yapılan araştırmalar, müzik derslerinin çocukların özellikle fen ve matematik alanlarındaki başarılarını artırmaya yardımcı olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle, medyada da çocuğun öğrenmesini geliştirme yollarından biri olarak müzik dersleri üzerinde durulmaktadır.<br />
 Doğal olarak anababalar çocuklarının hayatlarını en iyi ve en dolu şekilde geçirmelerini isterler ve bazı anne ve babalar için bu, ders demektir. Bence anababaların ilkönce düşünmeleri gereken nokta, böyle bir öğrenmenin güzelliklerinin yanı sıra zorluklarına da katlanmaya istekli olup olmadıklarıdır.<br />
 Böyle bir özel beceriyi kazanırken çocukların geçtiği üç aşama vardır, ilk aşama yeni bir imkânın yarattığı heyecandır. Tuşlara dokunmak ve o küçük komik notaların ne anlama geldiklerini öğrenmek ilginç olabilir. Bu çok kısa sürebilir ve ikinci aşama can sıkıntısı ve pratik yapmanın tekdüzeliğine direnme dönemidir. Eğer çocuk bu zor aşamayı atlatabilirse, artık uzmanlaşmanın heyecanını tadabilir. Bu süreç içinde, çocuklar eğer umdukları kadar hızlı bir ilerleme kaydettiklerini göremezlerse çok ciddi olarak cesaretlerini kaybederler. Böyle bir durumu sizin çocuğunuz da yaşayabilir.<br />
 Çocuğunuzu müzik derslerine yazdırmayı düşünürken, önce çocuğunuzun doğal yeteneklerini değerlendirin. Bence bütün çocuklar müzik öğrenmeli ve değerini de anlamalıdır çünkü müzik evrensel bir dildir. Eğer çocuğunuz derslere başladıysa, katılıktan ve olumsuzluktan kaçının. Eğer çocuğunuz, ilk balayı dönemini geçirdiyse, direnme aşmasında bu işi bırakmasına izin vermeyin. Bir plan yapın (çocuğunuzun işbirliği ve öğretmenin tavsiyeleri ile):<br />
 1. Pratik yapma süresini tahammül edilecek kadar kısa tutun.<br />
 2. Dersin öğrenilebilmesine yeterli olacak sıklıkta pratik yapmasını sağlayın. Dersten bir saat önce birkaç saat sıkı bir çalışma yapmaktansa, haftada 6 gün 15er dakikalık tekrarlamalar çok daha iyidir.<br />
 3. Müzik aletini, pratik yapma sıkıntısı çekmeden sadece eğlence için çalabileceği zamanlar ayarlayın.<br />
 4. Kendiniz de müzik aletini çalmaya uğraşın. Çocuğunuzun size bir şey öğretmeye çalışması onun ilgisini çekebilir ve uzmanlığa ulaşmak için gerekli gerçek çabayı göstermesini sağlayabilir.<br />
 5. Öğretmene pratik yapmanın eğlenceli yollarını sorun. Örneğin, çocuklar "balık avlamaya gidip" (bir çubuk, ip ve mıknatısla), çalmaları gereken şarkıların isimlerini (köşelerinden ataçla tutturulmuş kağıtları) balıklar gibi yakalayabilirler veya bir arkadaşlarıyla birlikte pratik yapabilirler. Çalışmaları eğlenceli hale getirmenin pek çok yolu vardır.<br />
 6. Eğer çocuğunuz, öğretmeni ve siz, ilgi eksikliğinden dolayı çok yavaş bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorsanız ve çocuğunuz da istiyorsa bırakmasına izin verin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EV OKULU</span><br />
 Çocuğunuzu okula göndermektense, evde öğretim vermenin olumlu ve olumsuz yanlan nelerdir<br />
 Son yıllarda anababaları belli bir programı izleyerek evde öğretim yapmaya teşvik eden bir ev-okulu akımı vardır. Bu seçenek okullarla ilgili bazı sıkıntıları olan anababalara oldukça cazip görünmektedir. Örneğin, çok kalabalık sınıflar, özel çocuklar için özel bazı programların eksikliği, yaşıtların olası olumsuz etkileri, kötü alışkanlıkların kazanılması ve bazı dini kaygılar.<br />
 Okullarla ilgili bu kaygılara katılıyorum ama evde öğretimi seçen kişilerin gerekli donanıma sahip olmadıkları endişesini de taşıyorum. Tanıdıklarımın sadece % 5´inin evdeki öğrenimi sağlayabilecek niteliklere sahip olduklarını düşünüyorum.<br />
 Böyle bir programın gerektirdiği devamlı etkileşimi anababaların çoğu sağlayamaz, iki yönlü bir rolü üstlenmek zorunda kalırlar. Ana-babalıktan öğretmenliğe ve tekrar anababalığa geçmek hem onlar, hem de çocuklar için çok zor olacaktır. Sürekli denetim sağlamak ve aynı zamanda çocukla hoş vakit geçirip, gevşemek ve birlikte oyun oynamak bazıları için imkânsız olmasa bile, çok zordur. Dahası, bazı anababalar çocukların kazanması gereken materyallerle başedecek eğitim düzeyinde değildir. Fen ve matematik konusunda çok az bilgisi olan anababalar, üst sınıflarda bu konuları çocuklarına öğretmekte çok zorlanabilirler.<br />
 Ev-okulu genellikle ilköğretim yıllarında uygulanmakta ve daha ileriki yıllarda çocuklar okula gitmektedirler, ilköğretim yıllarında, çocuklar anababaların etkisine çok açıktırlar ve çevrelerindeki kültürel değerleri anababaların bakış açısından almaya hazırdırlar. Ama ortaokulda, çocuklar yaşıtlarından daha çok etkilenirler ve ev-okulundan ortaokula geçmek çocuğun bu döneminde oldukça sarsıcı olabilir.<br />
 Bu nedenle, ev okulunun bazı olumlu yanlan olmasına rağmen üzerinde iyice düşünülmeden uygulanmamalıdır. Siz de çocuğunuzda bunu deneyip denemeyeceğinize karar vermelisiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">OKULDAKİ PROBLEMLER</span><br />
 <br />
 Her çocuğun okulda istendiğini ve sevildiğini hissetmek ihtiyacında olduğunu biliyoruz. Oğlumuzun bu konuda bir problemi var. Sınıf arkadaşlarının kendisini farketmesi için başını sürekli derde sokuyor. Eğer bir başka çocuk ona vurursa, o da dönüp aynısını yapıyor. Başı genellikle dertte. Bazı arkadaşları var ama okula karşı tutumu çok kötü ve gittikçe de kötüleşiyor.<br />
 Bu çocuk kendini güvensiz hissediyor gibi gözüküyor ve yardıma ihtiyaçtı var. Her insanın ilgiye ihtiyacı olması çok normaldir ve bu evrenseldir.Çocuklar olumlu ve mutlu bir ilgiyi tercih ederler fakat bunu yeterli miktarda alamazlarsa, bazen de olumsuz yollara başvurarak farkedilmeye çalışırlar. Çok fazla taşınmış olan çocuklar bazen böyle bir tutum içine girerler. Sürekli olarak arkadaşlarını ve tanıdık yerleri kaybetmenin sıkıntısını yaşıyor olabilirler.Bunun dışında, anne ya da babanın yokluğu güvensizlik yaratabilir. Kızların da, erkeklerin de hayatlarında her ikisinin de olması gerekir, işteki sorumlulukları, sağlık problemleri veya fiziksel ya da duygusal mesafeler nedeniyle çocuk anababasından her ikisine de erişemiyorsa, kendini değerli hissetme mücadelesi verecektir.<br />
 Çocuğunuza okulda arkadaşlarıyla geçinemiyor diye acımaktan geçin. Onu, yanlış davranışlarının sonuçlarından kurtarmayı reddedin.Çünkü er ya da geç arkadaşları ve öğretmenleri daha düşünceli ve saygılı davranması gerektiğini öğrenmesine yardımcı olacaklardır.Çocuğunuzun erdem, ilgi ve becerilerini bulun, onları geliştirip teşvik edin ve çocuğunuzun kendisiyle gurur duymasına yardımcı olun.<br />
 Çocuğunuzun hiperaktif olup olmadığını da kontrol edebilirsiniz. Bu tür problemler yaşayan çocukların çoğunda Dikkatini Toplama Eksikliği (ADD) olduğuna tanık olmuşumdur. Düşüncesizce davranırlar ve diğerlerine karşı duyarsızdırlar. Bazen sınıftaki güçlüklerini sınıf dışında problem yaratarak kapatmaya çalışırlar. Eğer böyle bir durumdan şüpheleniyorsanız, bir çocuk doktoruna ve psikiyatriste danışın. Disiplin yöntemleri ve ilaçlar çok yardımcı olabilir. 124<br />
 Bu arada, çocuğunuza evde sosyal beceriler kazandırın. Sırasını beklemeyi, şaka kaldırmayı ve çatışmaları şiddete başvurmadan çözmeyi öğrenmesine yardımcı olun ve iyi olduğu zamanlarda onu övün.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DUYGUSAL GELİŞİM<br />
 EV ORTAMI</span><br />
 <br />
 Çocukların büyümesi ve gelişimi için ideal bir ev ortamını tanımlamanız gerekseydi, hangi faktörler en önemli olurdu<br />
 Ne kadar harika bir soru! İşte tavsiye ettiklerim:<br />
 1. Evliliğinizle ilgilenin. Birbirlerine saygı duyan ve seven ana-babaya sahip olmak çocukların hayatlarındaki en önemli ve olumlu faktördür. Anababalar, çocuklarınızın önünde birbirinize saygıyla yaklaştığınızdan emin olun. Sevgi çok güzeldir, ama açıkça, tutarlılıkla ve dürüstçe ifade edilmedikçe bir yararı yoktur.<br />
 2. Onu koşulsuz olarak ve sevgiyle kabul edin. Güvenli bir aile hayatının en temel faktörlerinden bir diğeri de her çocuğu kendisi olarak kabul etmektir. Destek, yüreklendirme ve işbirliği yaratabilmek için, onaylama ya da kınamalarınızı olumlu bir yaklaşımla yapmalısınız.<br />
 3. Uygun bir eğitim ve disiplin sunun. Bu, çocukların kendi kendilerinin farkında olmaları, diğer insanlarla başarıyla etkileşim kurmaları ve başkalarına şefkat duymayı öğrenmeleri için gereklidir.<br />
 4. Hoş ve eğlenceli bir atmosfer yaratın. Evinizden kahkahayı eksik etmeyin. Ama kahkahalarınızın başkalarıyla alay etme şeklinde olmamasına dikkat edin.<br />
 5. Geniş ailenizle ilgilenin. Çocukluğumun en güven verici şeylerinden biri geniş ailemizdi. Büyükannem, ben lise yıllarımdayken sessizce ölünceye kadar bizimle birlikte yaşadı. Onun varlığının hayatımda çok büyük etkisi vardı. Bizi çevreleyen amca-dayı, teyze-hala ve kuzenler hastalık ve duygusal problem anlarında hep yanımızdaydılar. Çocuğunuza geniş ailenin bugünün hareketli toplumuna bir düzen getirdiğini öğretin. Telefon konuşmaları, mektuplar ve ziyaretler de çocuğunuza geniş ailenin bir parçası olduğunu hissettirecektir. Geniş aile ona kendisinden daha büyük bir şeye ait olmanın güvenlik duygusunu verecektir.<br />
 Ancak, bütün geniş ailelerin olumlu etkisi olmayabilir. Bazı aile üyeleri olumsuz, gereğinden fazla eleştirel, yargılayan veya istismar eden ya da alkolik kişiler olabilirler. Eğer durum böyle ise, çocuklar bu kişilerle sık sık birlikte olmanın yararını göremeyeceklerdir. Onun yerine, çocuklarınıza bu kişileri sevmeyi, onlardaki iyi yönleri görmeyi ve aynı hatalara düşmemek için onların yanlışlarının farkında olmayı öğretebilirsiniz.<br />
 6. Her zaman misafirperver olun.Evinizi çocuklarınızın arkadaşlarının her zaman hoş karşılandığı bir yer olmasını sağlayın. Bu onların sağlıklı birer yetişkin olmalarına bir basamak oluşturur ve büyüdüklerinde bile gelmek isteyecekleri bir sığınak olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARINIZI KUCAKLAMAK</span><br />
 <br />
 Çocukların, anababalann kucaklamasına ve sarılmasına artık ihtiyaç duymadıktan belli bir yaş var mıdır<br />
 Yetiştkinler de dahil herkesin kucaklanmaya ve dokunmaya ihtiyacı vardır, bu nedenle de çocukların böyle bir yaşa hiçbir zaman gelmediklerini düşünüyorum. Ama, artık okşanmaya ihtiyaçları kalmadığına ana-babalarını inandırdıkları dönemlerden geçtikleri de doğrudur. Ancak kendi kimliklerini ortaya koymakta çok zorlandıkları böyle dönemlerde bile, dokunulmaya ihtiyaç duyarlar. Sadece onu daha özel yerlerde ve değişik şekillerde isterler. Çocukların okşanmaya veya dokunulmaya en müsait oldukları saati bulun. Bu, genellikle yatma zamanıdır. Her çocuğunuza zaman ayırın. Değişik dokunuşlar deneyebilirsiniz - sırt ovma, baş kaşıma, alnını okşama veya bazen ufak bir gıdıklama olabilir. Yatağın yanına oturun, bir süre konuşun, ona bir şekilde dokunun ve yanından aynlmadan bir öpücük verin.<br />
 Bir çocuk dokunulmayı reddediyorsa bunun büyümenin normal bir parçası olduğunu anlamalıyız. Bunu kişisel bir reddetme olarak algılamayın. Sabırlı ve anlayışlı olduğunuz ve duygusal olarak onun ulaşabileceği bir yerlerde bulunduğunuz sürece, sıcaklık ve sarılmalar gidip gelecektir. Ama güven duygusu her zaman orada olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MAHREMİYET</span><br />
 <br />
 Çocuklarının mahremiyeti konusunda anababalara ne gibi önerileriniz olabilir<br />
 Anababalann, çocuklarının mahremiyet ihtiyacını ve yaşla nasıl değiştiğini anlayabilmelerine yardımcı olacak üç önemli faktör vardır. Birincisi çocuğun yaşıdır, ikincisi çocuğun kişiliği ve üçüncüsü ise o andaki genel ruh hali veya koşullardır.<br />
 Yaş. Altı-yedi yaşlarından önce çocukların mahremiyet ihtiyacı çok ender görülür. Üç-dört yaşlarına kadar, çocuklar her zaman bir yetişkinin görüş veya duyuş alanı içinde olma ihtiyacındadırlar. Ancak altı ya da yedi yaşlarından sonra, çocuk bağımsız bir birey olabilmek için biraz yalnız zaman geçirmeye ihtiyaç duymaya başlar. On-on bir yaşlarında, çocuğun bu ihtiyacı önemli ölçüde artar ve ergenlik yılları boyunca artmaya devam eder.<br />
 Kişilik. Bazı çocuklar çok dışadönüktürler ve çok az mahremiyete ihtiyaç duyarlar veya bunu gerçekten isterler. Öte yandan, içedönük bir çocuk yalnız başına zaman geçirmekten zevk alır ve buna ihtiyaç duyar.<br />
 Ruh hali ve koşullar. Mahremiyet ihtiyacı bazen doğrudan o andaki koşullar ve çocuğun ruh haline bağlıdır. Bazı çocuklar, kırıldıkları ve öfkeli oldukları zamanlarda, anababaların ilgisine, kucaklamasına ve rahatlatmasına ihtiyaç duyarlar. Bazılarının ise, biraz "mekân"a ihtiyacı vardır. Biraz sakinleşmeye ve duygularını tanımlamak için zamana gereksinim duyarlar. Anababalarının yaratıcılığını ve duyarlılığını isterler. Çocuğun öfkesinin veya incinmiş duygularının üzerinde düşünmesi için zamana ihtiyaç duymasını anlamak ve saygı göstermek çok önemlidir. Daha sonra, çocuğunuzun odasına gidip kapısını tıklatabilirsiniz ve biraz okşamaya veya konuşmaya hazır olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Eğer hâlâ değilse, belli aralıklarla odasına gidip hazır olup olmadığını kontrol edin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AŞIRI KORUMACILIK</span><br />
 <br />
 Anababalar çocuklarını aşın korumaktan nasıl uzak durabilirler<br />
 Yakın bir zamanda üçüncü sınıfa giden bir kız çocuğuyla çalışmam vardı. Yürürken bebek gibi adımlar atıyordu. Bebek gibi bir sesle konuşuyordu ve küçük bir çocuğun kelimelerini kullanıyordu. Çok parlak bir çocuk olmasına rağmen, diğer çocuklara uyum gösteremiyor ve onların hareketli oyunlarına katılmaya korkuyordu. Güvensiz ve devamlı| ağlayan mutsuz bir çocuktu. Bu çocuğun okuldaki sıkıntılarının nedenlerini irdeledikçe, annesinin kızının bebekliğinden çok zevk aldığını ve farkında olmadan onun devamlı küçük kalmasını sağladığını ve aşırı koruyarak, kendisi daha uzun bir süre bir bebeğe sahip olurken, kızına J da ciddi bir problem yarattığını anladık.<br />
 Aşın korumacı olduğunuzu düşünüyorsanız, yararlanabileceğiniz bazı öneriler:<br />
 • çocuğunuzun güçlü olduğu noktaları farkedin ve onları kullanmasına yardımcı olun<br />
 • kendi anababalık becerilerinize güvenin<br />
 • amacınızın çocuğunuzun bağımsızlığa ulaşmasında yol gösterici olmak olduğunu anlayın<br />
 • dikkatli sorular sorarak, çocuğunuzun iyi kararlar almasına ve onları uygulamasına yardımcı olun<br />
 • ona inandığınızı bilmesini sağlayın<br />
 • olumlu bir tutum içinde olun<br />
 Karşılaştığım aşırı korumacı anababalar genellikle ya kendileri de aşırı korumacı anababalar tarafından büyütülmüş ya da diğer aşırı uçta olup aşırı ihmal edilmiş olan kişilerdi. Diğer bazı durumlarda, ciddi bir hastalık veya kaza, anababanın böyle bir problemin tekrarını engelleme çabasıyla aşırı korumacı olmasına yol açmaktadır. Neden ne olursa olsun, aşırı korumacı olmadan da çocuğunu koruyan bir anababa olabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLARIN HAFIZA BANKALARI</span><br />
 <br />
 Psikoloji okuyan bir arkadaşım çocukların, o bilgiyi hemen anlamasalar ya da kullanmasalar bile, gördükleri ve duydukları her şeyi kaydettiğini söyledi. Bu beni çok rahatsız etti çünkü eşim de ben de öfkeli olduğumuzda kızlarımıza bağırıyoruz. Bunun nasıl bir etkisi vardır ve bunu nasıl telâfi edebiliriz<br />
 Çocuklar gerçekten de iyi veya-kötü deneyimlerini kaydederler. Ama özellikle de, mutlu veya acı veren duygusal olayları hatırlamaya daha eğilimlidirler. Ancak, öfkeli olmak ve bağırmak pek çok anababanın yaptığı bir şey, bu nedenle de sizi bu konuda ağır bir suçluluk duygusuna sokmak istemiyorum. Eğer öfkeniz çocuklarınızın problemlerini düzeltmeye yönelmiş ve sevginin oluşturduğu bir öfke ise, çok fazla endişelenmenize gerek yoktur. Çocuklarınızın geçmişleriyle ilgili olarak neler hissettikleri konusunda kaygılarınız varsa, onlara sorun. Size hemen cevap vereceklerdir.<br />
 Ancak, çocuklarınızı yoğun bir öfke duygusu yaşamadan düzeltmeyi öğrenmeniz çok önemlidir. Aşırı öfke zamanla korku ve daha sonra da isyan yaratır. Kendinize bir "mola" vermeyi öğrenin. Belli bir durumda çocuğunuzun öğrenmesi gereken ders her ne ise onun üzerinde biraz düşünün. Onu en etkili bir şekilde nasıl öğretebileceğinizi (örneğin, sakin, kararlı bir şekilde sonuçları ve yeri sınırlayarak) değerlendirin ve sonra da planınızı uygulamaya koyun.<br />
 Çok değerli bir sanat eserinde her zaman zıtlıklar vardır. Karanlık ve aydınlık, parlak ve soluk renkler o resmi gerçekten güzel yapar. Çocuklarınızın hayatına şekil verirken siz de bir eser yaratıyorsunuz. Hayatlarınızı dengeleyebilmek ve onlara gerçek kavramları öğretebilmek için mutsuzluk, öfke, mutluluk ve barış beraber olacaktır. Çocuklarınızla zaman zaman konuşmak, geçmişi gözden geçirmenize yardımcı olabilir. Küçüklüklerine ait bazı olayları hatırlatın - belki de tümüyle unuttukları zamanları. Bu hikâyeleri anlatarak ve nedenlerini açıklayarak, onlara geçmişlerini yorumlama fırsatı vermiş olursunuz. Böylece, disiplini oluşturanın sevgi olduğunu anlarlar.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SEVGİYİ ÖĞRETMEK</span><br />
 <br />
 Anababanın sunduğu temel bakım ve beslenmenin dışında, çocuk sevgiyi nasıl öğrenebilir<br />
 Sevgi, seven anababalar tarafından öğretilir - birbirlerini, kendilerini ve bebeklerini seven anababalar. bebeğin varlığı ile oluşan sıcak canlılık sevginin varlığıdır. Sevgi sadece yaşanmaz, öğretilir de ve anababalar sevginin öğretilmesi gereğini anlamalıdırlar. Çocuğun ihtiyaçlarının karşılanması için sunulan sevecen bakım, çocuğun hayatında sevginin canlı tutulmasında çok önemli bir yer tutar. Sevgi, sert, öfkeli ve yüksek bir ses yerine, yumuşak ve sevecen bir ses tonu kullanılarak öğretilir. Sevgi, bir çocuğu aşağılamak, ders vermek veya küçük düşürmek yerine, onu sevecen ve olumlu sözcükler kullanarak yüreklendirerek öğretilir. Çocuk onu, sizin gözlerinizde görecek, sesinizde duyacak, dokunuşunuzda hissedecek ve tüm ilginizde farkına varacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KABUSLARIN NEDENİ</span><br />
 <br />
 Dört buçuk yaşındaki torunum gece kâbuslar görüyor. Eskisi kadar çok olmamakla birlikte, gündüzleri de sık sık ağlıyor.<br />
 Çocukların kâbusları sadece çocuk için değil, anababa için de çok rahatsız edicidir. Çocuklar ve anababalar uykularını alamadıkları zaman, yorgunluğun aile içinde büyük bir strese neden olduğuna tanık olmuşumdur. Aslında, pek çok durumda kâbusların da nedeni aşırı strestir. Bazen de beklentilerin çok yüksek olmasından kaynaklanır (okulda yüksek notlar almaya çalışan çocukların kâbuslar gördüklerini biliyorum). Çok sert cezalar veya çok büyük bir öfkeyle öngörülen sonuçlar çocuğun hayatında bazı problemler yaratabilir ve kötü rüyalar olarak ortaya çıkabilir. Yaşıtlarla olan ilişkilerdeki gerginlikler veya çocuğun kendi algılamaları sonucunda oluşan stres de kâbuslara neden olabilir.<br />
 Bunların yanı sıra, beli bazı fiziksel durumların yanı sıra hastalıklar da kâbuslara yol açar. Burundaki allerji veya astım nedeniyle nefes zorluğu çeken çocukların uykuları da huzursuz olur. Anababaların veya öğretmenlerin tutarsız davranışları çocukta kaygı ve sinir bozukluğuna neden olur ve çocuk bunları kâbuslarda görür.<br />
 Madalyonun öbür yüzünde ise şu vardır: Aşırı özgürlükler kaygı yaratır. Pek çok okul öncesi çocuk, yakın çevrelerinde özgürce dolaşabilirler. Ayrıca duygusal olarak da çok özgür bırakılmışlardır ve aile içinde çok az yakınlık vardır. Kendilerini geceleri kâbuslar görmeyecek kadar güvende hissedebilmeleri için, çocukların, duygusal samimiyet ve sıcaklığın yanı sıra, büyük miktarlarda okşanmaya ve fiziksel yakınlığa ihtiyaçları vardır. Çocuğunuzun özgürlüğü ile denetimini dengelemek çok önemlidir.<br />
 Çocukların duydukları veya gördükleri korkutucu deneyimler de kâbuslara neden olabilir. Akşam yemeğinde tartışılan bir haber veya televizyon programları çocuğun küçük kafasında korkutucu bir iz bırakabilir.<br />
 Tabii ki kâbuslar da her zaman kötü değildirler. Bazı rüyalar çocukların korkularından kurtulmalarına yardımcı olabilir ama bu rüyalar çocuğu korkutmaya başlarsa bir kısır döngü içine girilebilir. Bazı çocuklar süreklilik gösteren kâbusların korkusundan yatağa gitmek istemezler.<br />
 Nedenleri anlaşıldıktan sonra, kâbusların tedavisi oldukça kolaydır. Sadece, çocuğunuzun hayatındaki stresi azaltın. Özgürlüklerle beklentiler arasındaki o ince dengeyi sağlayın ve önemli bir faktör olduğunu düşünüyorsanız, cezalarınızın şiddetini düşürün. Oyun arkadaşlarının anababaları ile ya da size bilgi verebilecek herkesle konuşarak, onu korkutacak veya hayal kırıklığına uğratacak bir şey olup olmadığını öğrenin.<br />
 Bol bol koşulsuz sevgi verin. Çocukla daha fazla vakit geçirin, özellikle de akşamları hikâyeler okuyun, kucaklayın ve oyunlar oynayın. Böylece çocuğunuzun kendini güvende hissederek ve mutlulukla yatağa gitmesini sağlayın. Bir gece lâmbasını açık bırakmanızı ve gece korkunç bir görüntü alabilecek resimleri ya da gölge oluşturabilecek nesneleri odadan çıkarmanızı öneririm. Onu bir koruma duygusuyla sarın, onu şımartmazsınız. Ona mutlulukla büyümesi için ihtiyacı olan güven duygusunu vermiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUKLUKTA YAŞANAN ZNT</span><br />
 <br />
 Birisi üç buçuk, diğeri ise 18 aylık olan iki oğlumuz var. Bir süre önce dünyaya gelen bebeğimiz ölü doğdu. Büyük oğlumuz bebek konusunda gerçekten çok heyecanlanmıştı. Bebeğin karındaki hareketlerini ve kalp atışlarını hissediyordu. Bebeğin kaybı onda çok olumsuz etkiler yarattı. Altını ıslatmaya, uykusu ve yemekleri çok azalmaya ve beklenmedik tepkiler ve isyankâr davranışlar göstermeye başladı.<br />
 Bu ailede tam bir kriz durumu olmuş. Ölüm, geride kalanlarda yarattığı çaresizlik ve mutsuzlukla birlikte gelen en büyük kayıptır. Yetişkinler için ölümle başetmek çok zordur ve çocuklar için daha da zor olabilir. Eli-sabeth Kübler-Ross´un ve diğerlerinin tanımladığı gibi üzüntünün çeşitli aşamaları vardır. Önce, gerçekleşmiş olan olayın inkârı vardır. Daha sonra, kaybetme duygusu ve bu kayıptan dolayı öfke gelir. Bu durumu, üzüntüyle birlikte gelen mutsuzluk, acı, korku ve suçluluk duyguları izler. Zamanla da, iyileşme olur!<br />
 Aile bireylerinden birinin ölümünü yaşayan bir çocuk korku duygusunu da yaşar - büyüklerin ve kendisinin üzüntüsünün korkusunu; kendi yaptığı bir yaramazlığın cezasının bu ölüm olabileceği korkusunu; bir çocuk ölebiliyorsa kendisinin de ölebileceği korkusunu yaşar. Çocuk kesinlikle öfke duyacaktır ve öfkesi acısını ve korkusunu bastıracaktır. Aşağıdaki aşamaları bir çocuğun üzüntüsüyle başedebilmesine yardımcı olmak amacıyla kulanabilirsiniz:<br />
 Önce, mümkün olduğu kadar açıklama yapın. Çocuğun, bu ölümün kendi suçu olmadığını anlamasına yardımcı olun. Ölümü normal gibi göstermenize gerek yoktur çünkü bu aşamada çocuk buna inanmayacaktır ve öyle hissetmeyecektir.<br />
 İkinci olarak, dürüst olun. Bu aşamada, hem çocuğun duyguları, hem de kendinizinkilerle ilgili tüm cevaplara sahip olmadığınızı itiraf edin.<br />
 Üçüncü olarak, endişelerini gidermeye çalışın. Çocuğunuzun, geri dönüşler gösteren veya olumsuz olan davranışları olsa bile, onu sevdiğinizden ve kabul ettiğinizden emin olmasını sağlayın. Onu şımartın ve sık sık onunla birlikte olarak onu rahatlatın.<br />
 Dördüncü olarak, kendisini uygun bir şekilde duygusal olarak ifade etmesi için onu yüreklendirin. Korku, öfke ve suçluluk duygularını mümkün olursa kelimelere dökmesine veya bir yastığı yumruklayarak ya da ağlayarak ifade etmesine yardım edin. Onunla birlikte ağlayın ve onu rahatlatın.<br />
 Ve evet, çocuğunuzun ziyaretlere ve/veya cenazeye katılmasını sağlayın. Cenazede bulunmak üzüntüyü ifade etmenin bir yoludur. Orada olup ölen insanın nerede olduğunu görmek üzüntülü dönemin daha somut bir şekilde sona erdirilmesini sağlar.<br />
 Üzüntü ve kayıplar hayatın gerçekleridir. Siz de, çocuğunuz da bununla başetmeyi ve onu beraberce aşmayı öğrenmelisiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ANABABA VE ÇOCUK ARASINDAKİ FARKLILIKLAR</span><br />
 <br />
 Anababa ve çocuk arasındaki kişilik farklılıklarından ne gibi aile problemleri oluşabilir<br />
 Pek çok problem gelişebilir. New York´lu bir çocuk doktoru yıllar önce anababaları ve doğumlarından itibaren çocukları incelemeye başlamıştı. Yıllar boyunca pek çok kişiyi izledi ve bulguları üzerinde düşünmeye değer nitelikte. Örneğin, sakinliği, huzur ve sessizliği seven bir annenin her konuda enerjik bir çocuğu vardı ve annenin doğduğu andan itibaren bu çocukla problemleri olmuştu. Hayatları boyunca süren ve etkileri ciddi boyutlara ulaşan kırgınlıklar oluşmaya başlamıştı. Diğer yandan, son derece enerjik ve hareketli bir annenin sakin ve içedönük bir çocuğu olabilirdi. Bu anne böyle bir çocukla sabırsız ve sıkıntılı olabilir ve ailede uyumsuzluklara neden olacak farklılıklar ve kırgınlıklar yaratmaya başlayabilir.<br />
 Anababalar genellikle bebeklerini kucaklamak ve okşamak isterler ama bazı bebekler bundan hoşlanmazlar. Kıpırdanıp sertleşirler ve annelerinin kollarında rahatlayıp doğru düzgün oturmazlar. Böyle bir durum kırgınlık yaratabilir. Anne kendisinin bir eksikliği olduğunu ya da bebeğin onu sevmediğini düşünmeye başlar. Farkında olmadan, düşmanlıklar ve güç mücadeleleri başlayabilir ve bu da anne ve çocuk arasında daha sonraları ciddi problemlerin oluşmasına neden olabilir. Tanıdığım bir anne, annelik yıllarını kandırılmışlık duygusu içinde geçirmişti çünkü rüyalarındaki uysal bebeğe sahip olamamıştı!<br />
 Aile olarak uyum içinde yaşayabilmek için bazı basit kurallar: Çocuğunuza karşı olumsuz duygularınızı tanımlayın. Kime benziyor veya sizin için problem yaratan ne yapıyor Size hatırlattığı insanla barışık olmaya çalışın (ya da eski eşinizi hatırlatıyorsa, öfkenizi ve üzüntünüzü yenmeye çalışın) ve bu özelliklerin çocuğunuza sunulmuş bir ödül olduğuna inanmaya çalışın.<br />
 Daha sonra, onu olduğu gibi kabul etmeyi ve sevmeyi öğrenin. En iyi şekilde kabul edebileceği ve ihtiyacı olan ilgi ve sevgiyi çocuğunuza koşulsuz olarak verin. Onu kabullendikçe, onun değeri ve başarıları ile ilgili umutlar oluşmaya başlayacaktır. Çocuğunuzun geliştiğini ve hem sizin, hem de onun beraberce büyüdüğünüzü göreceksiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KABULLENME VEYA UMUT ETME</span><br />
 <br />
 Anababaların çocuklarıyla ilgili hayalleri ve beklentileri olması iyi değil midir<br />
 Bilinçli veya bilinçsiz olarak, anababa olarak hepimizin çocuklarımızla ilgili hayalleri vardır. Bu umut ve rüyaların bir kısmı kendimizin büyürken kaçırdığı fırsatlarla ilgilidir. Ya da kendimizin geçmişte yaşadığı heyecanlı ve mutlu anları onların da yaşamasını isteriz. Kaynağı ne olursa olsun, hayallerimizin çocuklarımız için tahammül edilemez bir sıkıntı haline gelmemesine dikkat etmeliyiz, çünkü bunun sonucunda ciddi problemler ortaya çıkabilir.<br />
 Bir futbol sahasına çıktıklarında ezilip gidecek kadar küçük olan oğullarının güçlü adaleli bir futbol oyuncusu olmasını isteyen babalar tanıyorum.<br />
 Bu nedenle anababalar imkânsız düşlerin sonunda yaşayabilecekleri hayal kırıklıklarını, gerçekçi olarak ve çocuğun özelliklerine ve ilgilerine uygun düşler oluşturarak önleyebilirler. Her çocuğun kendine özgü bazı özellikleri vardır ve anababanın düşü bu eşi olmayan özelliklerin ve bireysel becerilerin keşfedilmesine yardımcı olmak ve çocuğun sahip olduklarına değer vermek olmalıdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AİLEDEKİ TRAVMALAR VE ANABABA ZİYARETLERİ</span><br />
 <br />
 Bebeklerine baktığım ailede yakın bir zamanda bir boşanma yaşandı. Biri iki yaşında, diğeri dört yaşında iki çocukları var ama ben büyük olanla ilgili olarak yazıyorum. Annesiyle ilgili olarak devamlı kâbuslar görüyor. Anne küçükken onu çok dövüyordu. Şimdi çocuklar ayda bir saat annelerini ziyaret ediyorlar, ama dört yaşındaki onu görmek istemiyor. Oraya gidince tekmeleme ve çığlıklar atarak yumruklama davranışları gösteriyor ve hem ziyaretten önce, hem de sonra başedilmesi zor bir çocuk oluyor.<br />
 Çocuk istismarındaki yaygınlık nedeniyle, ailelerin pek çoğu benzer durumlarla başetmek zorunda kalıyor. Çocukların korunmaya ve güvenceye ihtiyacı vardır ve bu çocuğun da annesinin onu bir daha incitemeyeceğini bilmesi gerekmektedir. Belki de bir saat üzerinde, orada kalacağı sürenin ne kadar olduğu ona gösterilirse bir yardımı olabilir. Eğer zamanı dolduğunda, oradan ayrılabileceğini bilirse, kendisini daha güvende hissedebilir ve korkusu azabilir. Eğer ziyaretler denetlenmiyorsa, annenin bu kısa sürede çocuğa korkulu dakikalar yaşatmadığından emin olmak için belki de bu yapılmalıdır. Ve bu durum devam ederse, çocuğa ziyareti reddetme hakkı verilmelidir. Bu durum üzerinde biraz kontrolü olduğunu bilmeye ihtiyaç duymaktadır çünkü annesi onu incitirken şüphesiz kendini çok güçsüz hissetmişti.<br />
 Bu çocuk büyüdükçe, babasının ona annesi hakkında bilgi vermesini öneririm. Belki geçmişiyle ilgili biraz bilgi (eğer o da istismara uğradıysa, bu ayrıntılara girmeden) verilirse, annesinin neden öyle davrandığını anlamasına yardımcı olabilir. Böyle bir yaklaşım, annesinin hırçınlığının kendisinin kötü bir çocuk olması ile bir ilgisi olmadığını da açıklayabilir.<br />
 Biraz garip gelebilir ama, çocuğun annesini ziyarete giderken bir demet çiçek ya da küçük bir hediye götürmesi akıllıca olabilir. Çocuklar hediye vermeyi severler ve bu onların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlar. Güçlülük (ya da kontrol) duygusu bu çocuğun ihtiyacı olan duygudur. Ayrıca annenin de çocuğa daha sevecen yaklaşmasına neden olabilir, istismarına rağmen, belki de çocuğu görmek istemektedir ve kendine göre sevmektedir.<br />
 Babanın ve bakıcının çocuğu geçmişteki, şu andaki ve gelecekteki korkuları hakkında konuşturmaları gerekmektedir. Korkularının yanı sıra öfkesini de kelimelere dökmesi, içindeki baskı ve gerginliği azaltabilir ve geçmişte yaşadığı olumsuzlukları yenmesini sağlayabilir.<br />
 Belki de bu çocuk kâbuslar gördüğü için şanslı sayılır çünkü rüya ve kâbuslar yardımıyla bazı korkulardan kurtulmanın mümkün olduğuna; inanıyoruz. Babanın ya da bakıcının geceleri uyandığında bu çocuğu kollarına almalarını öneririm.Onu rahatlatmalı, mümkünse uyandırıp rüyasında gördüklerini anlatmasını istemelidirler. Onu yatağına yatırmadan önce güvence vermeli ve daha sonra rüyası hakkında konuşup bu korkuları konusunda artık endişelenmemesi gerektiğini söylemelidirler. Bu çocuğun yaralarını iyileştirecek olanlar, rahatlatma güvence, yüreklendirme ve sevgidir.<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 DiSiPLiN VE EĞİTİM<br />
 TUTARSIZLIK</span><br />
 <br />
 Ailemizin kuralları konusunda anlaşamadığımız zamanlarda, çocuklarımızın disiplinindeki tutarsızlığımızı önlemek için eşim ve ben neler yapabiliriz Tutarsızlıklar çocuklarımızı nasıl etkiler<br />
 Olacakları önceden kestirebilme gereksinimi çocukların en temel duygusal ihtiyaçlarındandır. Ama mantıklı olarak ortak bir noktaya ulaşmadan tutarlı olmanız mümkün değildir. Artık bunu yapmanın zamanı gelmiş. Bir uzlaşmaya varana kadar karşılıklı konuşun ve anlaşın. Bir danışmanın yardımını gerektiriyorsa, bunu almaktan çekinmeyin. En azından temel kurallarınızda birleşmelisiniz. Çocuk yetiştirmede en iyi sonuçlar açık, mantıklı ve anlamlı kuralların her gün tutarlılıkla verilmesiyle elde edilir.<br />
 Eğer küçük anlaşmazlıklar yaşanıyorsa, bu tartışmalarınızla çocuklarınıza dürüst olmayı, birbirini severek de karşı görüşlerde olunabileceğini ve olumlu bir uzlaşmaya ulaşabilmek için yapıcı bir tartışmanın nasıl yapılacağını öğretebilirsiniz. Ancak önemli konulardaki anlaşmazlıklar, çocuğun durumu kendi çıkarları için kullanmasına neden olabilir. Tanıdığım bir ailede çocuk istediği her şey için babasına gidiyordu çünkü babanın anneden daha yumuşak bir yaklaşımı vardı. Bu durum aile bireyleri arasında içerlemelere, suçluluk duygusuna ve korkuya neden oluyordu.<br />
 Eşlerin aile içindeki tutarlılığı sağlayabilmelerine yardımcı olacak bazı ipuçları aşağıda verilmiştir: Önce, ulaşmayı istediğiniz amaçlan çocuklarınızla birlikte saptayın. Onun nasıl davranmasını istiyorsunuz Onun hayatta neleri başarmasını istiyorsunuz Bu amaçları düşünmek sizi birleştirebilir çünkü bütün anne ve babaların çocukları için her şeyin en iyisini istediklerine hiç şüphe yoktur.<br />
 Bu amaçları belirledikten sonra, onlara ulaşmanın yöntemlerini saptayın. Bu, aileniz için bazı temel yöntem ve kuralları belirlemeniz anlamına gelir. Ayrıca, üzerinde konuştuğunuz özellikleri ve değerleri öğretmek ve çocuklara model oluşturmak anlamına gelir. Her bir kuralı annenin mi, yoksa babanın mı daha iyi uygulatacağına karar verin. Bazı durumlarda anne daha etkili olabilir, bazılarında ise baba. Herkes kendi iyi olduğu alanda önderlik etmelidir ama birbirinizi tutarlılıkla ve bu- J tünlük içinde desteklemelisiniz. Tutarlılık için uğraşmak çok kolay bir iş; değildir ama mücadeleye değer.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">POPOYA ATILAN ŞAPLAK</span><br />
 <br />
 Bazı çocuk gelişim uzmanları anababaların çocuklarının popolarına bir şaplak atmasına karşı çıkarlar. Bazıları ise, buna izin verilebileceğini söylerler. Siz ne düşünüyorsunuz<br />
 Yıllar önce en sevecen anababaların bile, stres altındayken ceza ile istismar arasındaki ince çizgiyi aşabildiklerine tanık olmuştum. Bu, çocuğa bir şaplak atma ile ilgili tutumumu yeniden gözden geçirmeme neden olmuştu.<br />
 Burada size sevdiğim bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Babasının koyunlarını otlatan bir kız vardı. Yanlış bir otlağa giderlerse ölebilirlerdi. Kızın görevi de sürekli olarak uyanık kalmaktı. Koyunlardan biri yanlış bir otlağa yönelirse, onu sopayla yavaşça dürtüklerdi. Onu ait olduğu yere geri getirmek ufak bir dürtüklemeyle mümkün oluyordu. Vurmak ve dayak hem işe yaramıyordu, hem de öfke yaratıp bir saldırıya neden olabilirdi.<br />
 Çocuklarla sürdürdüğüm elli yıllık çalışmalarım boyunca, bu felsefenin başarısızlığa uğradığını çok ender olarak gördüm: Anababalar da her zaman uyanık olmalı ve çocuklarını güvenli otlaklara kararlılıkla ve sevgiyle yöneltmelidirler.<br />
 Eğer bir çocuğa bir şaplak atıp atmamayı değerlendiriyorsanız, kendinize şunları sorun:<br />
 1. Çocuğumun hayat ve hatalardan kaçınma konusunda neler öğrenmesini istiyorum (Başka bir deyişle, ne yapmaya çalışıyorum Bunu vurarak yapabilir miyim )<br />
 2. Bu dersleri çocuğumun öğrenmesini sağlayacak en az acı verici sonuçlar nelerdir (Katı anababalar, genellikle çocuğu gereğinden fazla cezalandırma hatasına düşerler. Genellikle, az bir ceza yeterli olur.)<br />
 3. Tutarlı bir yönlendirmeyi nasıl sağlayabilirim<br />
 Bence, çocuğa yumuşak ama kararlı sınırlamalar koymanın, molalar vermenin ve çok değerli bazı ayrıcalıkların elinden alınmasının yanı sıra, sizin uygun kınamalarınız ve sınırlandırılmış ilginiz, bir şaplağa duyduğunuz gereksinimi ortadan kaldıracaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞUN POPOSUNA VURMAKTAN NASIL KAÇINABİLİRSİNİZ</span><br />
 <br />
 Oğlumuz 4 yaşlarında ve artık poposuna vurmayı bir ceza olarak daha az kullanmaya çalışıyoruz. Daha önceleri ona hemen her gün vuruyorduk. Ancak bu yöntemden uzaklaşmamız biraz zor oluyor çünkü başka hiçbir şeye tepki vermiyor gibi gözüküyor.<br />
 Tabii ki yanlış bir davranıştan sonra acı çekmek suçluluk duygusunun hafiflemesine neden olabilir. Ama genellikle de vurmak çocuğun yanlış davranışını değiştirmez. Sadece çocuğun bir dahaki sefere öyle davranmakta kendisini özgür hissetmesini sağlar!<br />
 Benim annem ve babam çok katı insanlardı. Babam ailedeki tek otoriteydi ve ona itaat etmemiz gerekirdi. Ancak bütün hayatım boyunca sadece iki tane şaplak yediğimi hatırlıyorum. Bir çocuğun her gün poposuna bir şaplak yediğini duyduğum zaman çok üzülüyorum, çünkü bu ailede büyük bir gerilim ve olumsuz duygular olduğunu biliyorum.<br />
 İyi bir disiplin için anababa yaratıcı olmalıdır. Bir keresinde babam gece yarısı beni kaldırıp, soğukta dışarıya çıkmamı ve gündüz hava daha sıcakken yapmam gereken bir işi yapmamı istemişti. Bu bana çok önemli bir ders oldu. Bana elini bile sürmemişti ama ben mesajı almış ve sorumsuz davranışımı değiştirmiştim. Bu olay, yaratıcı disipline iyi bir örnek olacaktır. Bir çocuğa fazladan iş yaptırmak, yaptığı dağınıklığı toplamasını ya da kırdıklarını tamir etmesini (en azından çabalamasını) sağlamak, poposuna vurulduğunda öğrendiğinden daha önemli şeyler öğretecektir.<br />
 Yanlış bir davranışının ardından, sizin ona uyguladığınız bir sonuçtan zevk alıyor gibi gözükmesinin hiçbir önemi yoktur. Bir iskemlede oturmaktan nefret etse bile, işe yaramadığını size göstermek için eğleniyor gibi gözükebilir. Böylece siz de onun istediği cezayı vereceksiniz - bir şaplak! Eğer odasına gönderdiğiniz çocuğunuz orada durmuyorsa, oradan her çıktığında onu geri götürmeye devam edin ve "Mola süresi sen odanda oturduğunda başlayacak" deyin. Sonunda pek çok kez tekrarladıktan sonra, ciddi olduğunuzu anlayacak ve odasında oturacaktır.<br />
 Mola ile ilgili genel kural, çocuğun her yaşı için bir dakikadır. Ancak ben daha çok sevdiğim bir kuraldan söz etmek istiyorum, çünkü böylece çocuk yaptığının sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır. Çocuğunuza şunu söylemelisiniz: "Bana şu üç şeyi söyleyene kadar mola devam edecek,<br />
 1. yaptığın yanlıştı<br />
 2. bunun yerine ne yapmalıydın<br />
 3. bir dahaki sefere nasıl doğru davranabilirsin."<br />
 Bu başvuracağınız tek disiplin yöntemi değildir. Çocuğun evden çıkmasını yasaklamak, televizyon seyretme süresini kısıtlamak, yatağa her zamankinden daha erken göndermek veya evde fazladan işler yapmasını sağlamak çocuğunuza bazı davranışlarını hoşgörüyle karşılamayacağınızı öğretmek için uygulayacağınız yollardan sadece bazılarıdır.<br />
 Uyguladığınız bazı sonuçların yeterince ciddi olmadığı hissine kapılmayın. Eğer çocuk bir şeyi kırarsa ve onu temizlemek zorunda kalırsa, özellikle kırılan çok pahalı veya anılarla dolu bir eşya ise, cezanın yeterli olmadığını düşünebilirsiniz. Sonradan temizlemesini sağlayarak,çocuğunuzun yaptığı hatayı düzeltmesine imkân vermiş olursunuz. Bunu tutarlılıkla tekrarlarsanız, daha dikkatli olmaya başlayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUĞA BÜYÜKANNE BAKTIĞI ZAMAN</span><br />
 <br />
 Eşim ve ben çalıştığımız için küçük çocuklarımızı gündüzleri büyükanneleri ile bırakıyoruz. Ancak onun bizden çok farklı bir disiplin anlayışına sahip olduğunu keşfettikçe çok zorlanıyoruz. Ne zaman çocukların bir davranışını düzeltmeye kalksak, "ama büyükannemiz yapmamıza izin veriyor" diyorlar. Ne yapmamızı önerirsiniz<br />
 Torunlarına bakan büyükannelerin iki yönlü bir rolü vardır. Hem büyükanne, hem de bakıcıdırlar. Siz anababalar olarak bunu anlayışla karşılamaksınız.<br />
 Çocuklar durumdan yararlanma konusunda doğuştan becerikli olduklarından, sizi pes ettirme yollarından birinin büyükannelerinin sözlerinden alıntı yapmak olduğunu anlamaları fazla zaman almamıştır. Bu yüzden onların sözlerini biraz şüpheyle karşılamaksınız.<br />
 Bu problemleri çözmeniz için bazı öneriler verebilirim. Önce, büyükanneyle sevecen fakat açık bir konuşma yapın. Çocuklarla ilgili değerlerinizin ve amaçlarınızın neler olduğunu açıkça anlatın. Bunlara ulaşmanız için yardımını ve işbirliğini isteyin. Onun bakıcılık yaparken aynı zamanda büyükanne olmak istediğini anlamasına yardımcı olun ve çocuklarınızın ihtiyacı olan disiplini ve kuralları uygulayabilmenize yardımcı olmasını isteyin. Ancak o yine de büyükanne olduğu için sonuçlar sizin istediğiniz gibi olmayabilir. Problemin diğer ucundakiler üzerinde de çalışmalısınız. Diğer bir deyişle, çocuklarınıza büyükannelerin torunlarını biraz şımartma hakkına sahip olan özel kişiler olduklarını ama evdeki kuralların farklı olduğunu anlatın. Ayrıca, anababaların çocuklarını şımartmayı istemediklerini ve çocukların da büyükannelerin sevgi ve düşkünlüklerini suistimal etmemeleri gerektiğini söyleyin.<br />
 Sanırım büyükanneye içerlememeye ve onu kıskanmamaya dikkat etmelisiniz. Çocuklarınızın anababası her zaman siz olacaksınız. Onların saygısını ve sevgisini kazanabilirsiniz ve büyükannenin sunduğu hizmetten zevk almaya çalışabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AÇGÖZLÜLÜK</span><br />
 <br />
 Kızımın doğum günlerinde ya da diğer özel günlerde arkadaşlarımızdan ve akrabalarımızdan hediye istemesini nasıl engelleyebilirim Bundan çok utanç duyuyorum ve istemenin uygun olmadığını düşünüyorum.<br />
 Genel olarak doğru davranışı kazandırmak birkaç basit adımda mümkündür. Bu aşamaları uygulamak daha zordur. Anababalann çok basit,açık ve kesin bir kural oluşturmalarını öneriyorum. Bu kural "... yapmayacaksın" demek. "Keşke istemesen" ya da "Büyükannenden hediye istememelisin" yerine daha açık bir ifadeyle ve empatiyle "Hediye´,´ istemeyeceksin" demeleri gerekir. Bu kadar açıkça ifade edilince çocuk gerçekten ne kasdettiğinizi anlayacaktır. Çocukla aranızdaki temel ilişkiyi sevgi dolu ve olumluluk içinde devam ettirin. Böyle bir ilişki, hangi kuralı koyarsanız koyun, çocuğun sizinle işbirliği yapması için onu yüreklendirecektir.<br />
 Çocuğunuzun kuralı bozması durumunda uygulayacağınız bir sonuç belirleyin. Örneğin, bir teşekkür notu yazıncaya veya başka bir koşulu yerine getirinceye kadar hediyeyi kendisine vermemek gibi.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SINIRLARI GENİŞLETMEK</span><br />
 <br />
 Gelecekte karşılaşabilecekleri ergenlik dönemi isyankârlıklarıyla ilgili kaygılan olan anababalara ne tavsiyelerde bulunabilirsiniz<br />
 Vereceğim tavsiye kısa bir süre önce dinlediğim bir hikâyeyle ilgili ola-çak. Bu hikâye, çok iyi bir geliri olan tam günlük iyi bir işte çalışan 22 yaşındaki bir adamla ilgili. Hâlâ anababasıyla birlikte yaşamakta ve nereye giderse gitsin akşam en geç 10:30´da evde olması beklenmektedir. Evleninceye kadar ayrı bir eve çıkmasına da izin verilmemektedir ve daha evliliğe hazır değildir, işte, ona 22 yaşındaki bir erkeğin sahip olması gereken normal bir özgürlüğü bile tanımayan aşırı koruyucu bir ailesi olan genç bir adam.<br />
 Akıllı bir anababa, çocuğunun yeni bir gelişim ve sorumluluk durumuna hazır olup olmadığını izler ve onu buna yönlendirir. Eğer bir anababa, çocuğu bazı sorumlulukları kazandığı için ve onun istemesine fırsat vermeden ona yeni özgürlükler sağlarsa, çocuk çok ender olarak isyan eder. Çocuğunuzun büyümeye ve ufkunu genişletmeye hazır olduğunun farkında olduğunuz sürece gereksiz ergenlik isyanlarını da engellemiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KENDİNİ KONTROLÜ ÖĞRETME</span><br />
 <br />
 Bazen kendini kontrol çocuğun içinden gelen doğal tepkilere karşı gelebilmektir. Böyle bir kontrolü çocuklara öğretmenin mümkün olup olmadığını öğrenmek istiyorum.<br />
 Kendini kontrol etmeyi öğretmenin aşamaları çok zor değildir. Ana-babalar için zor olan bunu öğretmeyi hatırlamaktır. Amacınızı çok net olarak ortaya koymalısınız: O andaki duyguların etkisiyle patlama içgüdüsünü yenebilmeyi öğretmek.<br />
 Bir kere amaç belirlendikten sonra, artık ona ulaşmak için bir yol çizmeniz gerekir. Eğer çocuğunuzun duygularını kontrol etmeyi ve ifade etmesini öğrenmesini bekliyorsanız, bu süreç içinde onu sürekli olarak yönlendirmelisiniz. Ancak bu duygularını saklamayı öğretmemeniz gerektiğini vurgulamalıyım. Öfkesini veya korkusunu ifade etmesi gereklidir ama bunu yıkıcı değil daha kontrollü bir şekilde yapmayı öğrenebilir. Bu süreç üç aşamadan oluşur:<br />
 1. Duygularınızı sözlere dökün.<br />
 2. Neden böyle hissettiğinizi açıklayın.<br />
 3. Problemle ilgili olarak ne yapacağınızı belirleyin.<br />
 Çocuğunuza duygularını ifade edebileceği kelimeleri öğretin. Birkaç kez ona bu şekilde yaklaştıktan sonra, onu yalnız başına deneyebilmesi için bırakın ve ne kadar başarılı olduğunu görün. Başarılarını alkışlayın ve unuttuğu zaman ona hatırlatın.<br />
 Anababalar bu davranışlara model oluşturmalıdırlar. Bu, çocuklarınıza kontrollü olmayı öğretmenin bir yoludur ama siz öfkeden çıldırmış bir hale gelmemelisiniz. Sizin oluşturduğunuz örnek bütün yöntemlerin en etkilisidir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOK İNATÇI ÇOCUK</span><br />
 <br />
 6 yaşında çok inatçı bir oğlum var. Çok sevecen ve verici olabiliyor ama devamlı olarak bizim otoritemizi zorluyor ve istediği şekilde davranmakta çok kararlı. Bize yardımcı olabilecek önerilerinizi bekliyoruz. Onu nasıl terbiye edebiliriz<br />
 Her inatçı çocukuğun bir inatçı anababası olduğunu ve bunun da kaçınılmaz olarak güç mücadelelerine neden olduğunu bilmelisiniz. Bu tür güç mücadelelerinde,neyin doğru olduğu gerçeğini gözden kaçırır,kimin haklı olduğu ile ilgileniriz.<br />
 O zaman bu inatçı çocuğa birşeyler öğretmek için neler yapmalısınız<br />
 Bir plan geliştirin. Beraberce (evet çocukla birlikte) oturup ne tür davranış beklentileriniz olduğunun kısa bir listesini yapın. Elinden gelen çabayı gösterdiğinde ne olacağını (bir ödül olacak mı ) ve hiç çaba göstermediğinde ne olacağını (olumsuz bir sonuç olacak mı ) saptayın. Bence doğal sonuçlar -çocuğun davranışlarının oluşturduğu sonuçlar durumların çoğunda en iyi olanlardır (popoya atılan bir şaplaktan çok daha etkilidirler).<br />
 Her defasında bir tek konuyla ilgilenin ve onunla ilgili uyum sağladıktan sonra diğer çatışma alanını ele alın. Bir konuyla ilgileneceğiniz zamanı akıllıca belirleyin. Bir hafta sonu ya da yaz tatili gibi bol bol zaman ve enerjiniz olduğu bir dönem seçin. Tartışmaktan kaçının ve planınıza sadık kalın.<br />
 Sonuçlar belirleyin. Örneğin, televizyon seyretme veya oyun oynama gibi bazı ayrıcalıkların kaybedilmesi. Çocuğunuz için önemli olan her şey onu problemlerini düzeltmenizde size yardımcı olmaya motive edecektir. Kararlı olun. Vazgeçmeyin. Çocuk ilgisiz, öfkeli veya üzgün de olsa, siz kararlı ve tutarlı olun. Çocuğunuz kontrolün sizde olduğunu öğrendikten sonra vazgeçecek ve bir dahaki sefere işiniz daha kolay olacaktır. Ona mümkün olduğu kadar çok olumlu pekiştireç verin ve onu ne kadar çok sevdiğinizi hatırlatın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TALEPLERİNİZİ AÇIKLAYIN</span><br />
 <br />
 3 yaşında bir oğlumuz var. Annesi veya ben ona bir şeyi yapamayacağını söylediğimizde, onu ikna etmeye veya açıklamalar yapmaya ne kadar gerek var Sadece biz öyle söylediğimiz için, onun belli bir şekilde davranmasını istemek ne derece doğru<br />
 Sanırım bu babanın gerçekte sormak istediği, çocuğuyla ilgili olarak ne kadar otoriter olması gerektiği. Otorite, anlaşılması gereken önemli bir kavramdır. Bana göre, otorite sadece mantıklı, adil ve ilgilendiren herkese uygun olduğu zamanlarda geçerli olabilmektedir. Otorite kesinlikle anababaların gücüne ve zekasına dayanır. Ama eğer bu akılcılık çocuğa açıklamalar yoluyla aktarılamazsa, çocuk büyük bir olasılıkla disipline tepki gösterir.<br />
 iyi bir disiplin, yaşamak için gerekli olan doğru prensipleri öğretir. Bu temel prensipler her küçük olaya da uygulanabilir. Bizim ailemizde, birbirimizi fiziksel ya da sözlü olarak incitmeyeceğimize ilişkin bir kural vardı. Bu nedenle "Vurmak yok, saç çekmek yok, tekme atmak yok, çimdiklemek yok" gibi bir dizi kural koymaya gerek kalmamıştı.<br />
 Bu kurallar bir kez konduktan ve açıklandıktan sonra artık çok az miktarda başka açıklamaya ihtiyaç olacaktır. Çocuğunuzla bu konuda tartışmaya girmeyin. Çok basit bir açıklama yeterli olacaktır. Bundan sonra da "bunu yap" şeklindeki kararlı bir tutum olumlu bir otoriteyi gösterir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEDBİRLİ OLMAYI ÖĞRETMEK</span><br />
 <br />
 Her çocuğa öğretilmesi gereken tedbirlerden bazıları nelerdir<br />
 Birkaç tane öğretilebileceğiniz vardır ama çocukların belli bir temkinli olma duygusu ile doğduklarını söyleyebilirim. Çocuklar yüksek ses ve düşme korkusu ile doğarlar ve anababalar da bütün hayatları boyunca bu içgüdüsel korkuya, doğru bir yargılama ve sağlıklı bir tedbirlilik boyutunu kazandırabilirler.<br />
 Kronolojik sırayla gidersek, bir çocuğa ilk öğretilecek tedbir fiziksel tehlikelere karşı uy atılmasıdır. Yürümeye başlayan çocuklara, yakınında bir büyük yokken, caddelerden, arabalardan, yüksek yerlerden, sıcak nesnelerden ve sudan uzak durması öğretilmelidir. Arabada tek oturabilecekleri yerin araba koltuğu olduğunu öğrenebilirler. Biraz daha büyüdükçe ve dolapların kapaklarındaki kilitler kaldırıldıkça, yuva çağı çocuklarına bazı ev malzemelerinin zehirli olduğu öğretilebilir. Ayrıca kendi emniyet kemerlerini bağlamayı ve bunu arabaya her bindiklerinde yapmayı öğrenebilirler. Okul çağı çocukları bisikletle ilgili güvenlik tedbirlerini (özellikle başlık takmayı), sudaki güvenlik konusunu (banyoda bile) ve evde yalnız kaldıklarında bilmeleri gereken güvenlik tedbirlerini öğrenebilirler. Bunların dışında daha pek çok güvenlik konusu düşünebilirsiniz. Çocuğun yaşı dikkate alınarak, çocuğa hepsi öğretilebilir.<br />
 Çocuğunuza, siz orada olsanız da, olmasanız da güvenlikle ilgili önlemleri dikkate almasını öğretmenizi şiddetle tavsiye ederim. {<br />
 Öğretilmesi gereken diğer bir konu da doğal afetlerle nasıl başa çıkılacağıdır. Benim ülkemde, fırtınalar çok tehlikeli olabilir, yıldırımı insanları öldürebilir. Bu yüzden çocuklara böyle bir durumda nerelere saklanmaları gerektiği öğretilmelidir. Bazı yerlerde, deprem, çığ veya toprak kayması şeklinde bazı tehlikeler olabilir ve çocuklar güvenli bit J yere gitmeyi öğrenmelidirler. Evlerde güvenlikle ilgili öğrenilmesi gereken konu yangından korunmadır.Kısa bir süre önce, evleri tamamiyle yandığı halde, evden güvenle nasıl çıkacaklarını bildikleri için tüm aile fertlerinin kurtulduğu bir yangın olmuştu<br />
 Ne yazık ki, günümüz dünyasında çocuklarımıza yabancılardan, okuldaki problem çocuklardan ve hatta onlara uygunsuz bir şekilde dokunmaya çalışan komşu ya da akrabalardan sakınmalarını öğretmek zorundayız. Çocuklarınıza akıllıca bir yargılama yaparak tedbirli davranmalarını ve her şeyi sizinle konuşmalarını öğretin. Hayatlarındaki bazı olası üzücü olayları önlemiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SONUÇLAR</span><br />
 Yalan söyleme ve kötü konuşma ile ilgili olarak nasıl bir disiplin ve sonuçlar önerirsiniz<br />
 İlk önce, çocuğunuzun neden yalan söylediğini veya küfrettiğini keşfedin. En önemli nedenler, arkadaşlarının ilgisini çekmek, belli görevlerden kaçınmak veya kendini önemli hissetmektir.<br />
 Küfreden veya yalan söyleyen çocuk hemen her zaman güvensizdir ve sağlıklı bir özgüven eksikliği içindedir. Şöyle bir geri durup kendi ana-babalığınızı değerlendirdiğiniz zaman, çok katı, belki de biraz tutarsız olduğunuzu (bazen yalanlara göz yumduğunuzu) ve verdiğiniz cezaları sevgi ve yakınlıkla dengelemediğinizi farkedebilirsiniz.<br />
 Disipline başlayın, sonra da ihtiyaca göre yaklaşımlarınızı değiştirerek kararlı ve tutarlı olun ama sevecen ve yumuşak tavranızı sürdürün. Eğer bunu devam ettirirseniz, çocuğunuz yumuşaklıkla daha etkili bir şekilde öğrenecektir.<br />
 Yalanı hoşgörüyle karşılamayacağınızı ve yaptığının bazı sonuçlan olacağını ona yeterince açıklayın. Örneğin, çocuğunuz gerçekten temizlemediği halde size odasını temizlediğini söylemişse, onunla birlikte odasına gidip, hemen işe başlamasını ve bu yüzden de oyun saatini atlamasını veya akşam yemeğini geç yemesini sağlayın.<br />
 Küfürle ilgili olarak, çocuğun her kabul edilemez sözcük için bir para cezası ödemesini öneriyorum. Bu ceza harçlığından kesilebilir ya da borcunu ödeyebilmesi için evde bir iş yapması sağlanabilir.<br />
 Bu alışkanlıkların neden zararlı olduğunu ve onu cezalandırmanızın sevgiyle ilgisi olmadığını net bir şekilde açıklayın. Böylece, sizin kaygınızı anlayacak ve eninde sonunda itaat edecektir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖDÜLLER</span><br />
 <br />
 Ben çocuklan ödüllendirmeden evde ve okulda kendi başlarına çalışmalarını nasıl sağlayabileceğimi öğrenmek istiyorum. Kızımız oldukça parlak bir çocuk, ama konuşmaktan veya başkalarının yaptıklarını izlemekten kendi görevlerini takip edip yapamıyor.<br />
 Bu çok yaygın bir problem. Önce anababaların bu konuyu konuşmalarını ve uygulanabilir gözüken bir plan saptadıktan sonra da bunu çocuklarıyla tartışmalarını öneririm. Çocuğun yeni bir uygulama<br />
 yapılacağını bilmesi gerekir: Artık bir işin yapılıp yapılmaması değil, ne zaman yapıldığı önemli olacak ve o bu sorumluluğu alana kadar belli zevklerden mahrum kalacak. Belli bir zamanda bitirilmesi gereken, belki de bütün ailenin hep beraber yapabileceği bir ev işiyle başlayın. Anne ya da babanın çocukla birlikte çalışıp, nasıl organize olabileceğini ve işi bitireceğini göstermesi gerekebilir. Deneyimlerim bana, evde belli sorumluluklar verilen ve ardından kararlılıkla takip edilen çocukların okulda da daha sorumlu olduklarını göstermiştir.<br />
 Bir çocuk için en iyi ödül, onun başarılarının sizi gururlandırması ve mutlu etmesidir ve kendi öz saygısıdır. Bunun oluşmasını sağlamak ana-babalar olarak çaba göstermenize ve zaman harcamanıza neden olacaktır ama bu çocuğunuzun geleceği ile ilgili olarak yapabileceğiniz en iyi yatırımdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UNUTKANLIK</span><br />
 <br />
 Anababalar olarak çocuklarımızın bazı şeyleri unutmamalarını, devamlı olarak söylenmeden nasıl sağlayabiliriz<br />
 Söylenmeyi önleyebilmek için, doğal sonuçlara güvenin. Yani, çocuk sofraya geç geliyorsa, aile yemeğine devam eder ve çocuk olmadığı zamandaki yemeği kaçırmış olur, o geldikten sonra sofraya gelenleri yiyebilir. Yemeği tekrar ısıtmayın, yemek süresini uzatmayın ve çocuğu kurtarmayın. Bunun gibi çocuk beslenmesini evde unutuyorsa, bırakın ya aç kalsın ya da bir sandviç almak için diğerlerinden para dilensin veya borç alsın. Belki de ertesi gün yine yemeğini almadan kapıdan çıkarken hatırlayacağı tek şey o öğle vakti olacaktır.<br />
 Çocuğunuzun kendini başarısız hissetmemesi için, iyi özelliklerini övmeyi ve vurgulamayı unutmayın. Eğer çocuğunuz kafasında onu üzen birşeyler olduğu için unutuyorsa, o problemi saptayıp çözmeye çalışın.<br />
 Son olarak, bazı çocuklar ayrıntıları hatırlamada diğer çocuklardan daha büyük zorluk çekerler. Bu çocuklar genellikle ya ADD sorunu veya başka bir öğrenme zorluğu olan ve kendilerine yardımcı olamayan çocuklardır. Onlara anlayışla yaklaşılması ve başarıları için belli yöntemlerin uygulanması gerekir, işte bazı öneriler:<br />
 Bir liste hazırlayın - bir kağıdın, takvimin, not tahtasının üzerine ya da yatak odasının kapısına veya buzdolabının kapağına asın.<br />
 Çocuğa görevlerini hatırlatacak bir çalar saat kullanın.<br />
 izlemesi gereken adımları numaralandıran bir kontrol listesi hazırlayın (örneğin, okula gitmeden önce evde yapılacaklar ve çantaya konacaklar listesi).<br />
 Söylenmekten kaçının ki çocuğunuz sizin sorumluluk duygunuzla idare etmeyi öğrenmesin. Doğal sonuçlardan birşeyler öğrenmesine izin verin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">HARÇLIKLAR</span><br />
 <br />
 Çocukların gönüllerince harcayabilecekleri haftalık bir harçlıkları olması gerektiğine inanıyor musunuz<br />
 Eğer mümkünse, evet. Çocuklara harçlık vererek öğretilebilecek harika dersler vardır. Paranın nasıl kullanıldığını ve gerçek değerinin ne olduğunu anlayabilmeleri için çocuklara harçlık verilmelidir.<br />
 Çocuklara bir bütçe oluşturmayı öğretmek 6 veya 8 yaşlarından itibaren mümkündür. Çocuğunuza çok küçük miktarlarda verdiğiniz parayı bozuk olarak verin. Böylece bir kısmını harcayıp, bir kısmını da biriktirsin. O hafta alacağı gereksiz şeyler için başka para alamayacağını bilsin.<br />
 Tutarlı olun ve sorumlulukları arttıkça, harçlığını da arttırın. Ona çok değerli bir maddi ders vermiş olursunuz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">EVİŞLERİ İÇİN PARA ÖDENMELİ Mİ</span><br />
 <br />
 Ergenlik çağındaki kızım evde yaptığı işler için para kazanmak istiyor. Devamlı olarak bana yapabileceği bir iş olup olmadığını ve o iş için ne kadar ödeyebileceğimi soruyor. İflas etmek üzereyim, yardım edin!<br />
 Bazı çocuklar evde yaptıkları her iş için para almaları gerektiğini düşünürler. Çocukların para kazanmak istemelerini anlayabiliyorum, ama anababalar da yapılan her iş için para ödeme tuzağına düşmemeli! Benim felsefem evdeki herkesin işlere yardımcı olması gerektiğidir. Herkes almak kadar vermeyi de öğrenmelidir ve ev ortamı bunu öğrenmek için ideal bir yerdir.<br />
 Bu genç kızın yaklaşımında da olumlu bir yan bulabiliriz. En azından bağış istemiyor, onu kazanmaya çalışıyor. Bu nedenle, hayal kırıklığı içindeki bu annenin olaya biraz da bu iyi açıdan bakmasını umuyorum.<br />
 Ailedeki her bireyin görevlerini ve bütçesini tartışabilecekleri bir aile konseyi toplantısı yapmasını öneriyorum. Temel ev işleri bütün aile bireyleri tarafından para almadan yapılmalıdır. Bu işler dönüşümlü ve adil olarak aile bireyleri arasında pay edilmelidir. (Böyle kararların alınması için, aile konseyi en harika yerdir.)<br />
 Bu temel işlerin dışında, biraz para karşılığında yapılacak özel işler olabilir. Bu işleri yapmanın ne kadarlık bir parayı hak ettiği karşılıklı oturulup karara bağlanabilir. Çocuklarınızı evin içinde olduğu kadar dışında da bazı iş olanaklarını değerlendirmeleri konusunda yüreklendirin. Komşuların bazı işlerini yapmak, çocuk bakımı, başkalarına ev temizliğinde yardımcı olmak gibi işler, ticari bir kurumda çalışamayacak kadar küçük olan çocukların para kazanmak için yapabilecekleri işlerdir. Daha sonra paralarını nasıl idare edebileceklerini onlara öğretin. Alacakları paranın da sınırları olduğunu ve onu harcama konusunda bütçe hazırlamaları gerektiğini bilmeleri iyi olur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KOPYA ÇEKME</span><br />
 <br />
 Çocuğumun öğretmeni beni arayıp da kopya çekerken yakalandığını söylediğinde çok büyük bir düşkınklığı ve utanç duydum. Anababalar dürüstlüğü bu kadar vurguladıkları ve kurallara uydukları halde, neden bazı çocuklar kopyaya başvururlar<br />
 Açıkça ifade etmeliyim, kopya çekmeyi motive eden neden anlaşılabilir ve olumlu bir şeydir. Çocuklar kopya çekerler çünkü başarılı olmak istemektedirler ve anababaları da öğretmenleri de onların başarılı olmasını istemektedir. Buradaki problem, gerekli bilgileri kazanmak için gösterilmesi gereken dürüst çabayı ortaya koymadan başarılı olmanın yolunu öğrenmiş olmalarıdır, işin ilginç yanı, çoğu kopya çekme davranışının tesadüfen başlamasıdır. Çocuk başka birisinin kopya çektiğini ve bundan ceza almadan kurtulduğunu görür. Kendi karşısına bir fırsat çıktığında da, bir zayıflık anında yenik düşer ve kopya çektiği için başarılı olduğunu görür.<br />
 Burada önemli olan çocuğa kopya çekmenin cezasını bir gün mutlaka çekeceğini öğretmektir. Çocuğun mantığına göre, notlar daha iyiye gitmektedir, çok fazla çalışmadan da idare etmek mümkün, o halde neden yapmayayım Aslında toplum bize hep kolay yolu seçmemizi öğretir. Hepimizde de başarıya giden yolda hep kolayı seçmemize neden olan doğal bir tembellik olduğuna inanıyorum.<br />
 Çocuğun neden kopya çektiğini anladıktan sonra, bu konuda ne yapılacağını anlamak çok önemlidir. Okullarda çalıştığım 20 yıl boyunca, çocuklarının davranışlarıyla ilgili uyarılara çok kızan ana-babaların çokluğu beni her zaman çok şaşırtmıştır. Genellikle, çocuğunun yanlış hareketi çok açık olan durumlarda bile, onun tarafını tutan anababalar gördüm, ilk atmanız gereken adım, okulla veya kopya çekme davranışının farkına varan kişiyle takım çalışması yapmanızdır.<br />
 Çocuğunuzu dikkatlice izleyin. Kardeşleriyle oyun oynarken hile yaparak kazanıp kazanmadığını anlamaya çalışın. Diğer bazı ufak dürüst olmayan davranış belirtileri olup olmadığını bulun. Bunları far-kederseniz, çocuğa onu yapıp yapmadığını ya da neden yaptığını sormayın, çünkü hemen inkâr edecektir. Ama çocuğunuzun gördüğünüzden haberdar olmasını sağlayın. Ona bu tür davranışların dürüst olmadığını, hoşgörüyle karşılanmayacağını açıklayın. Davranışlarını aşağıdaki adımları izleyerek değiştirmeye çalışın:<br />
 Önce kendi hayatınızı kontrol edin. Çocuklarınız çok hızla sizi örnek alacaklardır, bu nedenle eğer siz tamamiyle dürüst davranmıyorsanız, kendi hayatınızı düzeltmek için çaba gösterin, ikinci olarak, çocuğunuza kopya çekmeyi ve dürüst olmayan davranışları hoşgörüyle karşılamayacağınızı açıkça söyleyin. Çocuk bu kuralı her bozduğunda uygulamak üzere bazı sonuçlar saptayın ve bunları sonuna kadar takip edin. Son olarak da, bu alışkanlığını bırakan çocuğunuzu övün. Eğer davranışını düzeltmezse, onu düzeltin ve bu konuda mutlaka başarılı olacaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ŞANTAJ</span><br />
 <br />
 Çocukları duygusal şantaj yaptığı zaman, anababalar ne yapmalıdır<br />
 Deneyimlerime göre, anababasına şantaj yapan bir çocuk ailede çok fazla güç sahibi olan bir çocuğu gösterir. Güç sahibi olması gerekenler anababalardır. Sanırım, bugünün anababaları eskilerin bazı rollerini devam ettirmiyorlar. Örneğin babam bana, "Grace, şunu yapmazsan, bu olacak" derdi ve onun olacağını bilirdim. Bugün ise, çocukların ana-babalarına "Anne, bunu yapmama izin vermezsen, evden kaçarım" ya da benzer bir şey dediklerini duyuyoruz. Bu, hem çocuk, hem de ana-baba açısından çok ürkütücü bir durum.<br />
 Size ne yapmamanız gerektiği konusunda örnekler vereyim:<br />
 • üzgün veya bozulmuş gibi davranmayın, çünkü bu çocuğun tehditlerini yerine getirme gücüne sahip olduğuna inandığınız anlamına gelebilir.<br />
 • çocuğun tehditlerine yalvararak karşılık vermeyin. Güçlü olun; bir yetişkin gibi davranın ve çocuğun sevgisini ve mutluluğunu hemen kazanmaya çalışmayın. Bu durumla başetmek, çocuğunuzu devamlı olarak mutlu kılmaktan çok daha önemlidir.<br />
 Duygusal bir şantajla karşılaştığınız zaman: Önce, durumu açıklığa kavuşturun. Çocuk neden tehdit ediyor Problem nedir Bunu saptadığınız zaman onunla ilgili olarak konuşun. Küçük çocukların duygularını sizin kelimelere dökmeniz gerekebilir, çünkü genellikle çocuğun sözcük dağarcığı buna yetmeyebilir. "Çok kızgın ve korkmuş olduğunu biliyorum ve senin ihtiyacın olan da ..." Anababa olarak çocuğun durumunu sözlere döktüğünüz zaman, onun sakinleşmesine yardımcı olacak ve böylece şantaj yapmasına yol açan stresi ortadan kaldırmış olacaksınız.<br />
 ikinci olarak, problemle ilgili ne yapabileceğinize beraberce karar verin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSPİYONCULUK</span><br />
 <br />
 İspiyonculuk hangi noktada önemli bir problem haline gelir<br />
 İspiyon ile bir yetişkinin ilgisini gerektiren tehlikeli veya olağandışı bir durumu haber verme arasında çok ince bir çizgi vardır. Bu farkı anlamamıza yardımcı olacak en önemli konu, haber vermenin diğer çocuğun başını derde mi sokacağı, yoksa onu bir tehlikeden mi koruyacağıdır. Bu, hem anababaların, hem de öğretmenlerin çok iyi anlaması gereken bir noktadır.<br />
 Bazen çocuklar ispiyonculuk yaparlar çünkü o yetişkinden başka türlü bir övgü alamamaktadırlar (ya da o "kötü" çocuklardan daha iyi görünmeye çalışırlar). Bu nedenle de, yetişkinin dikkatini çekmeye çalışırlar. Bu genellikle kendine güvenmeyen çocuktur ve bunu özgüven kazanmak için kullanmaktadır, ispiyoncu her zaman güvensiz, duyguları incinmiş, öfkeli ve kendini yetersiz hisseden bir çocuktur. Onun iyi yanlan üzerinde yoğunlaşacak düzenli pekiştireçlere ve böylece özgüvenini geliştirmeye ihtiyacı vardır.<br />
 İspiyoncu bir çocuğunuz varsa ne yapabilirsiniz Bu alışkanlığın neden kötü olduğunu açıklamanızı ve bundan vazgeçmesi için ısrar etmenizi öneririm. Anababalar olarak kendinize bu alışkanlığı durdurmanıza yardımcı olacak bir hatırlatıcı plan hazırlayın. Öfke ve güvensizliğe neden olan kaynağı bulmaya çalışın. Bu durumu yaratan problemleri düzeltmek için çaba gösterin. Çocuğunuzda belli bir olgunlukla dürüst bir sorumluluk duygusu geliştirmesini sağlayarak ve onun diğer insanlara karşı duyduğu ilgiyi ve şefkati kullanarak çok olumlu bir alışkanlık kazanmasını sağlayabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SOSYAL GELİŞİM<br />
 DOĞRU YARGI</span><br />
 <br />
 Çocuğuma fazla seçici olmadan veya mükemmellik beklemeden anlayışlı olmayı nasıl öğretebilirim Sanırım çok katı olmaya ve memnun edilmesi zor bir insan olmaya başladı.<br />
 Bu çok ilginç bir soru ve bana hayatımdaki önemli bir değeri hatırlattı. Anlayış,ilgili kişiler için en iyi olanı değerlendirip seçebilmektir. Bence, anlayış sahip olunması gereken bir özelliktir ve öğretilebilir.<br />
 İşte anababaların çocuklarına anlayışlı olmayı nasıl öğretebileceklerine ilişkin bazı öneriler: İlkönce, anababalar kendilerinden başlamalıdırlar ve örnekler vermelidirler. Kendi karar verme yöntemlerinizi gözden geçirin. Kendiniz ve aileniz için en iyi beslenme yollarına nasıl karar veriyorsunuz Yiyeceklerinizi, yemek zamanlarınızı, masa sohbetlerinin konularını, yemek zamanında oluşan genel samimiyet ve ruh halini nasıl dengeliyorsunuz Anlayışlı olma konusu böyle basit konularla daha kolay örneklendirilebilir. Arkadaş seçiminiz, hayat tarzınızla ilgili seçiminiz, ev atmosferiniz, öncelikleriniz, iş ahlâkınız -bütün bu konular doğru bir yargı ve anlayış gerektirir.<br />
 işte küçük bir çocuğa doğru seçimler yapabilmesini öğretmek için basit ve pratik bazı öneriler:<br />
 Çocuğunuza seçim yapabilme kapasitesinin sınırları içinde kalarak sınırlı seçenekler sunun. Örneğin, kahvaltıda bir bardak mı, yarım bardak mı meyva suyu içmek isteyeceği; kot pantalonuyla yeşil mi, yoksa mavi kazağını mı giymek isteyeceği gibi. Zevkli bir seçim yaptığında onu övün.<br />
 Çok iyi bir seçim yapamadığı zaman ona açıklayıcı bilgiler sunun. Çok eleştirel ve suçlayıcı olmadan, bir dahaki sefere daha akılcı bir seçimi nasıl yapacağı konusunda ona yardımcı olun. Örneğin, oyun bahçesinde bir arkadaşıyla alay ederse, böyle bir durumda o çocuğun ne kadar incineceğini anlamasına yardımcı olun. Aynı problemi çözmenin diğer yollarını görmesini sağlayın.<br />
 Onun duyabileceği bir şekilde diğer insanlara çocuğunuzun doğru kararlar verme yeteneğinin nasıl geliştiğinden söz edin. Bu küçük, günlük seçimler daha ileride hayatın daha zor alanlarında doğru yargılara varma şekline dönüşecektir. Sağlıklı bir duygusal durumun en iyi kanıtı aldığımız kararlardır. Anlayışlı olmak, doğru kararlar almayı hem sizin, hem de çocuğunuz için mümkün kılacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BAĞIMSIZLIĞA DOĞRU</span><br />
 <br />
 Çocuklarımız, benim ve annelerinin söylediği her şeye itiraz ettikleri bir dönemden geçiyorlar.Onları bağımsız olma konusunda yüreklendirmek istiyoruz ama onların güvenliği konusu da bizi endişelendiriyor. Kendimizi yetersiz hissetmeden ve kuşkuya kapılmadan bu güç mücadelesiyle nasıl başedebiliriz<br />
 Ergenlik döneminin özelliklerinden ikisi, düşüncelerinin karmakarışık ve duygularının değişken ve karışık olmasıdır. Öfkelenmeden ve itiraz etmeden tartışabilmek, fikir yürütebilmek, çocukların karmaşık fikirlerini gözden geçirmelerine ve daha kesin bazı değerler ve inançlar kazanmalarına yardımcı olur. Çocukların, hem zaman içinde oluşturdukları değerlerini savunmaya istekli olan, hem de gençlerin kendi görüşlerini denemelerine izin verecek kadar cesur olan anababalara ihtiyaçları vardır. Belli konularda bazı çizgiler çizmeniz gereklidir ve çocuklarınızı koruyabilmek için o çizgileri akıllıca ve sıkıca korumalısınız.<br />
 Çocukların sevilebilecek kadar sert ve aynı zamanda yumuşak olan onları eğlendirecek kadar cana yakın ve kendi hatalarını itiraf edecek kadar güvenilir (hatta kendileriyle alay edebilen ama hiçbir zaman çocuklarıyla alay etmeyen) anababalara ihtiyaçları vardır. Cana yakınlık ve espri anlayışı zor zamanlarda bile aileyi toparlayıcı olur. Gençlerin hayatın bu yorucu ve genellikle de korkutucu döneminin geçmesini bekleyecek kadar sabırlı anababalara ihtiyaçları vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GELECEKTE M BİR EŞ OLACAK ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK</span><br />
 <br />
 İyi bir eş olabilmeleri için anababaların şu anda çocuklarına öğreteceği neler olabilir<br />
 İster bir eş, isterse de bekâr olsun, iyi bir yetişkin olmanın en önemli özellikleri şunlardır:<br />
 1. Bonkörlükle ve minnetle verebilme ve alabilme yeteneği. Çoğu zaman insanların veremediklerine, bazılarının da başkalarından isteyemediklerine veya alamadıklarına tanık oluyorum. Bu yetenek maddi şeylerin yanı sıra duyguların da verilmesini içermelidir.<br />
 2. Açık yürekli, dürüst ve güvenilir olabilme yeteneği. Aileler veya arkadaşlar arasında oluşması gereken iyi bir ilişkinin özünde gerçek bir samimiyet vardır. Tabii ki, açık ve güvenilir olmak doğru bir yargılama ile dengelenir. Bazı özel konuların gizli kalması gereklidir ve bildiğimiz her şeyi herkese söyleyecek kadar açık olmamız da gerekmez.<br />
 3. Bir kayıp veya hayal kırıklığı ile başedebilme ve basit ve samimi bir şekilde acı çekme yeteneği, iyi bir anababa, iyi bir arkadaş veya iyi bir eş olmak için gerekli bir özelliktir.<br />
 4. Kendisine ve diğer insanlara saygı duyma yeteneği, birbiriyle gurur duyma ve birbirini tamamlama - birbirimizle ilgili olarak duyduğumuz gururu birbirimize açıkça ifade edebilme.<br />
 5. Uzlaşabilme yeteneği, anlaşmazlıkları saygı ve sevgiyle halledebilme.<br />
 6. Haz ve zevk duyulan bazı konuları erteleyebilme yeteneği. O anda sahip olunacak bir zevkten, daha sonra daha fazlasını kazanabilmek için vazgeçebilme.<br />
 Bunları küçük çocuğunuza nasıl öğretebilirsiniz. Birincil ve en önemli yol model olmaktır. Anne ve baba olarak birbirinize bu özellikler çerçevesinde davranarak, ikinci olarak, çocuklarınızla arada sırada oturup sohbet ederek, birbirleriyle ve sizinle nasıl geçinecekleri konusunda onlara bazı ipuçları verebilirsiniz. Üçüncü olarak, disiplin yöntemleri ve uyguladığınız eğitimle, çocuğunuzun ileride harika bir arkadaş, iyi bir eş ve muhteşem bir anababa olabilmesi için ihtiyacı olan özellikleri geliştirmesini öğretebilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖZGÜVEN VE KENDİNİ BEĞENMİŞLİK (KİBİR)</span><br />
 <br />
 Onların kibirli olmasına yol açmadan çocuklarımın özgüvenlerini nasıl arttırabilirim<br />
 Egoistik (benlikçi) bir gurur kimsenin hoşuna gitmez ama gerçek özgüven sahte gurura karşı en iyi koruyucudur.Ironik olarak, gurur ve kibir düşük bir özgüvenin göstergesidir ve aslında kendini hiç de önemli hissetmeyen bir kişinin gerçekten önemli bir kişi olduğunu kanıtlamak için gösterdiği yoğun çabayı ortaya koyar.<br />
 Sağlıklı özgüven, kişinin iyi ve doğru manevi değerlere sahip olduğunu ve herkesin özellikleri, yetenekleri ve becerileri ne olursa olsun j eşit olduğunu bildiğini gösterir. Benim sahip olduğum iyi bir özellik-mutluluk verici de olsa- bana bir sorumluluk yükler.Gurur ise, belli bir özelliği kazanmamızda diğer insanların bize sağladıklarının farkında değildir ve "Bana bakın! Ben ne yaptım!" der.<br />
 Çocuğunuza sahip olduğu özelliklerin değerini bilmesini ve onları paylaşmasını öğretirseniz kibirli olmayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NANKÖRLÜK</span><br />
 <br />
 Nankörlük özellikleri gösteren bir çocuğa, anababalar nasıl yardımcı olabilir<br />
 Bazı anababalar çocuklarına hayır demekte çok zorlanırlar. Toplumumuzda geçmişte yaşanan ekonomik sıkıntılardan dolayı, bütün bir nesil olarak anababalar kendilerinin tadını çıkaramadıkları her şeye çocuklarının sahip olmasını arzu etmişlerdi. Bu arada, bilim ve teknoloji de zevk için yeni ve heyecan verici icatlar yapıyordu. Motorize oyuncaklar, konuşan bebekler, video ve bilgisayar oyunları hep çocukların eğlenmesi için. Reklâmlar bütün bunların çocuklara çok kolay ulaşmasını sağladı. Televizyonda her gün yeni bir heyecan verici oyuncağı görmek olağan bir hale geldi.<br />
 Eğer anababalar materyalizm alışkanlığını kırmak istiyorlarsa, işte gerçekten yeterince gücü olanlar için bir iyileştirme yöntemi: ilkönce, çocuklarınıza çok fazla verdiğinizin farkına vararak işe başlayın. İkinci olarak da, ona hediye vermeden de duygularınızı ifade edebilmenin yollarını bulun. Komik şakalar yapmak, beraberce bir oyun oynamak ,dışarıda -pahalı olmayan- fakat eğlenceli bir süre geçirmek çocuklarınıza basit olayların da onları mutlu edeceğini öğretebilir. Üçüncü olarak, çok özel durumlar için özel olarak seçilmiş küçük hediyelerin dışında, hediye vermekten vazgeçin. Eğer çocuk daha fazlasını isterse, daha az verip, elinde olanla daha fazla mutlu olabilme konusundaki yeni felsefenizi açıklayın.<br />
 Eğer çocuğunuz belli bir şeyi isterse, onun için çalışıp, para biriktirmesini isteyin. Ona fazladan işler verin ve para kazanmasına yardımcı olun. Kazanmak için ter döktüğü zaman, her şeyin değerini daha çok bileceğini göreceksiniz. Çocuğunuzdan, yapılanlar için minnet duymasını isteyin ve kendiniz de böyle davranın. Çocuğunuza minnet duymayı öğrettiğiniz ve model oluşturduğunuz sürece, onunla daha fazla gurur duymaya başlayacağınızı sanıyorum.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ETKİLER</span><br />
 <br />
 Bir çocuk üzerinde en fazla kimin etkisi vardır<br />
 Bu sorunun cevabı aileden aileye değişir. Çocuklarının hayatlarıyla yakından ilgilenen anababalar çocukları üzerinde en fazla etkiye sahip olacaklardır. Son zamanlardaki bir çalışma, isyankâr gençlerin bile en çok etkilendiklerinin anababaları olduğunu ortaya koymuştur. Anababalar bunu unutmamalı ve sevgi dolu, akıllı ve güçlü bir etkiyi sürdürmelidirler.<br />
 Ancak anababa çok yoğun olduğu zamanlar veya başka konularla ilgilenip çocuklarını ihmal ettiklerinde, diğer bazı etkiler devreye girmektedir. Bugün pek çok kişi çocuğun arkadaşlarının ve çok mükemmel kişiler olmayabilen öğretmenlerinin etkisi konusunda bazı endişeler duymaktadır. Bunlar benim de katıldığım kaygılardır. Televizyonun da hepimizin üzerinde etkisi vardır çünkü evin içinde uzun süreler açık olmaktadır. Eğer dikkatli ve uyanık olmazsak ve reklamların, değişik programların verdiği mesajlara tepki göstermezsek, televizyon çocuklarımızı yoğun bir şekilde etkileyebilir.<br />
 Çocukların hayatlarında annelerin ve babaların çok güçlü etkileri olabilir. Ergenlik öncesi dönemde, anne genellikle temel ve en önemli güçtür. Baba varlığı ile oradadır ve etkisi aileyle olan ilişkisine göre değişir. Annenin etkisi tam bir denge içinde görülür: Hem besleme-bakım, hem de yol gösterme - çocuğun hayatındaki problem ve tehlikeleri sezebilmek için gerekli olumlu bir eleştirel yaklaşımla anne bunu yapabilir. Kadınlığı ile oğlunun karşı cinsle nasıl ilişki kuracağını anlamasını sağlar,kızına da dişilik ve benlik saygısı konusunda model oluşturur.<br />
 Babaların okul öncesi döneminde de çok önemli olduklarını artık bilmemize rağmen, ergenlik yıllarındaki etkilerinin büyüklüğü tartışılamaz. Eğer o sorumluluğu aldıysa, baba koruma ve yol gösterme ;yapabilir ve bir erkeğin öğretebileceklerini sunabilir. Onun onayı veya kınaması gencin hayatında çok güçlü faktörlerdir. O da, bir erkek olma konusunda oğluna ve karşı cinsle nasıl ilişki kurulacağı konusunda kızına fi model oluşturur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖZGÜVEN</span><br />
 <br />
 Kendini güvensiz hisseden bir oğlan ya da kız çocuğuna anababalar nasıl yardımcı olabilir<br />
 Düşük bir özgüveni olan bir çocuğa yardım etmenin birçok yolu vardır:<br />
 Koşulsuz olarak sevin. Çocuklar ne yaptıklarına değil kim olduklarına bakılarak sevilmelidirler. Bu kabul ve sevgi kesin bir dürüstlükle onlara iletilmelidir.Bir çocuğu seviyor gibi gözüküp buna inanmasını bekleyemezsiniz, bunun gerçek olması gerekir.<br />
 Kararlılıkla, sevgiyle ve tutarlılıkla disiplin uygulayın. Çocuğunuz gurur ve benlik saygısı duymasını gerektirecek şeyler yapmasını öğrenecektir.<br />
 Övgünüzü ifade edin. Onaylama ve kınama kargaşası yaratmaktan kaçının. Hiçbir zaman, "Bu çok iyi ama ..." demeyin. Deneyimlerime göre, oradaki ama çocuğun kafasındaki iyi sözcüğünü silmektedir. En iyi övgüler ayrıntılı olanlardır. Bir çocuk "bugün seçtiğin renkleri çok sevdim. Nelerin birbirine gideceğini çok iyi biliyorsun" gibi bir övgüyü, "Çok hoş bir kıyafet" sözlerinden daha kolay duyar ve kabul eder.<br />
 Olumlu olun. Beraber gülün ve oynayın. Hayat zorlaştıkça ve üzüntüler arttıkça, çocuklar özgüvenlerini besleyen önemli bazı noktaları kaybederler. Bu nedenle cana yakın, sıcak ve gülücüklerle dolu bir atmosfer yaratmak için çaba gösterin.<br />
 Çocuğunuzu dinleyin. Kendisini değerli hissetmesi için onunla zaman geçirin. Onunla duyguları hakkında konuşun ve kendisini sık sık eleştirip eleştirmediğini saptamaya çalışın. Eğer bunu yapıyorsa, kendisini hatalarıyla kabul etmeyi ve affetmeyi öğrenmesine yardımcı olun. Eğer kendisini eleştirmiyorsa, onu devamlı eleştiren başka birisi -örneğin, anababadan biri, büyük anne veya baba ya da bir komşu- olup olmadığını saptayın.<br />
 Çocuğunuzla konuşun. Düşüncelerinizi, duygularınızı, ilgi ve isteklerinizi çocuğunuzla paylaşın. Böylece onlara iyi bir iletişim modeli oluşturur ve kişisel konularınızı konuşacak kadar değer verdiğinizi hissettirmiş olursunuz.<br />
 Onun belli bir konuda parlak bir başarı göstermesine yardımcı olun.Yeni bazı ilgilerin, becerilerin ve etkinliklerin keşfedilmesine çalışın. Çocuğunuzun daha da geliştirebileceği bir yetenek bulmaya çalışın. Sonra da onunla birlikte zaman harcayıp, o yeteneğini geliştirmesine yardımcı olun. Arkadaşlarıyla paylaşabileceği bazı yetenekler geliştirirse, arkadaşlıkların kendiliğinden kurulduğunu göreceksiniz. Onun başarıyla kazanmış olduğu o yeni beceriyi öğrenebilmek için çocuklar etrafını saracaktır.<br />
 Arkadaş edinmeye teşvik edin. Sosyal ilişkilerinde uyum sağlamasına yardımcı olun. Belki de bir seferde bir ya da iki arkadaş bulduğu zamanlarda, onları eve getirmesine izin verin. Böylece çocuğunuzu gözleme imkânınız olacaktır ve onu rahat ve uyumlu bir şekilde oynaması konusunda yüreklendirin.<br />
 Çocuğunuzdan yardım isteyin. Ondan sırtınızı kaşımasını veya biraz kafa karıştıran bir konuda biraz öğüt vermesini istemek, onun gerçekten büyük bir katkıda ve yardımda bulunduğunu hissetmesini sağlayacaktır.<br />
 Başkalarının yardımını isteyin. Eğer özgüven konusunda ciddi bir problemi olduğuna inanıyorsanız, bir danışmandan yardım almaktan çekinmeyin. Bazen tarafsız bir arkadaş da, çocuğun kendine daha çok güvenmesine ve değerli hissetmesine yardımcı olabilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÖZGÜVENİN DÜŞMANLARI</span><br />
 <br />
 Özgüveni yok eden ve anababaların sakınması gereken düşmanlar nelerdir<br />
 En önemli düşmanlardan birisi anababaların olumsuz tutumudur. Pek çok anababanın, anne ve baba olarak sorumluluklarının çocuklarındaki hataları bulmak ve düzeltmek olduğuna inandığına tanık olmuşumdur. Bu nedenle kendi tutumunuzun olumlu olduğundan ve eksikliklerden çok güçlü olunan noktalara baktığınızdan emin olun.<br />
 Diğer bir düşman, kronik hale gelmiş evlilik içi çatışmalardır. Her an anababasından birisini kaybetme korkusu içinde olan bir çocuğun kendine güvenmesi çok zordur. Siz düzenli bir şekilde yoğun tartışmalar içine giriyorsanız, çocuğunuz içinizden birisinin evi terkedeceği korkusunu yaşar.<br />
 Anne ve baba olarak birbirine değer vermemek, hata bulmak veya çocuğun önünde birbirini eleştirmek de çocuğun kendisini yetersiz bulmasına neden olabilir. Siz isteseniz de, istemeseniz de, çocuk kendini sizlerden birine benzer buluyordur ve birbirinizi eleştirmeniz; dolaylı yoldan onu suçlayacaktır. Bu durum, ayrılan eşlerde çok yaşanan bir problemdir çünkü eski eş genellikle çocukların önünde eleştirilir. Unutmayın ki, eşinizi eleştirirken o eşin yavrusunu da eleştirmiş oluyorsunuz.<br />
 Aile içinde takılan isimlerden kaçının. Çocuğunuza yakıştırdığınız her isim, onun öyle olması gerektiği şeklinde hissetmesine yol açacaktır. Bu tarz yıkıcı eleştiri çocuğun özgüvenini mahveder.<br />
 Suçlamalarda bulunmak da özgüveni sarsıcı bir öğedir. Çocuğunuz bir hata yaptığında, bunu itiraf etmeyi, gereğini yapmayı ve affetmeyi öğrenmelidir. Eğer kendini suçlu hissederse, hiçbir zaman yeterince iyi olamayacağına inanır. Suçlamalarla dolu bir disiplinden kaçının. Daha iyi olmayı öğrenme üzerinde yoğunlaşın.<br />
 Övgü ve eleştiriyi birleştirmek de özgüvenini mahveder. Eğer eşiniz devamlı olarak "Seni çok seviyorum ama keşke biraz daha ... olsaydın" derse, bir süre sonra olumlu övgüleri hatırlamaz olursunuz. Çocukların nasıl davranmaları ve bazı şeyleri nasıl yapmaları gerektiği konusunda disipline ve yönlendirilmeye ihtiyaçları vardır ama bunun övgüden ayrı yapılması gerekmektedir.<br />
 Çocukların arkadaşlarını kınamak da özgüveni kesin olarak inciten bir yoldur, bu nedenle o arkadaşları kabullenmek için çok çaba gösterin ve onların sizin ailenize olumlu bir şekilde girmesini sağlayın. Böylece çocuğunuz onun seçtiklerini onayladığınızı bilecektir. Tabii ki, eğer belli arkadaşlar çok açık bir şekilde çocuğunuza zarar veriyorsa, onun olası problemleri sezmesine yardımcı olun.<br />
 Sanırım, özgüvene zarar veren düşmanlardan kaçındıkça ve siz kendiniz özgüveninizi geliştirdikçe anababalar olarak çocuklarınızın da özgüvenini arttıracaksınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KAHRAMANLAR</span><br />
 <br />
 Kahramanların nasıl bir etkisi vardır<br />
 Yıllar önce, kahramanlar, aile doktoru veya belediye reisi gibi yöresel kişiler olurdu. Daha sonraları, kahramanlar kitaplardan çıkmaya başladı ve çocuğun okuduğu kitaplar ona model alacağı roller sunmaya başladı. Ama bugünün dünyasındaki kahramanlar çok iyi para kazanan spor yıldızları, tuhaf video oyuncuları ve televizyon ünlüleri, hatta televizyon komedyenleri.<br />
 Bazı spor yıldızları veya televizyon ünlüleri gerçekten iyi ve olumlu kişiler olmalarına rağmen kahramanların çoğu böyle değil. Bunlar, başardıkları veya destekledikleri şeylerden dolayı değil, sadece zengin ünlüler oldukları için kahraman olanlar.<br />
 Gerçek kahramanlar doğruluk, cömertlik, yumuşaklık, şefkat, dürüstlük, çalışkanlık, kibarlık, sevgi ve inanç gibi üstün değerleri geliştiren kişilerdir. Gerçek kahramanlar kendi ihtiyaçlarını gözardı ederek, başkalarının iyiliği için yaşayan kişilerdir.<br />
 Anababalar çocuklarına bazı edebi eserleri tanıtarak, bazı klasiklerin videolarını kiralayarak onların iyi bazı kahramanlar bulmalarına yardımcı olabilirler. Video mağazalarından temin edilecek geçmişin büyük müzisyenlerinin veya edebiyatın büyük yazarlarının hayatlarını anlatan filmler bulabilirler. Bazen televizyonda da değişik milletlerin gerçek kahramanlarıyla ilgili filmler olabiliyor.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KİBARLIK</span><br />
 <br />
 Çocuklan gerçekten kibar olarak yetiştirmenin anahtarı nedir<br />
 Bütün davranışların ve kibarlığın temelinde, sevgiyle diğer insanların iyiliğini istemek vardır. Eğer anababalar bunu çocuklarına aktarabilmişlerse, kibarlık probleminin büyük bir kısmını çözmüşlerdir. Çocukların, kendi duygularının farkında olmayı ve onları olumlu, sevecen ve düşünceli bir şekilde geliştirmeyi öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Aynı zamanda başkalarının ihtiyaç ve duygularına da duyarlı olmayı öğrenmeye ihtiyaçları vardır ki düşünceli bir şekilde hareket edebilsinler.<br />
 iyi davranışlar lütfen veya teşekkür ederim veya özür dilerim diyerek ve kendi rahatını ve isteklerini diğerlerininkinden önde tutmayarak ifade edilir. Bu davranışları, karı-koca olarak birbirinize ve çocuklarınıza lütfen veya teşekkür ederim diyerek ve böylece model oluşturarak öğretebilirsiniz. Bu iyi davranışları size ve diğer insanlara da göstermesini öğretmiş olursunuz.<br />
 Bazen model olmak ve sözlü olarak sözcükleri öğretmek yeterli olmayabilir. Çocukların doğru olanı söylemekte direndiği zamanlar vardır. Böyle bir durumda disiplin uygulayabilirsiniz. Örneğin, çocuğunuz lütfen demeyi reddediyorsa, istediği şey kendisine verilmez.<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 HERKESÇE SEVİLMEYEN ÇOCUKLAR</span><br />
 <br />
 Eğer çocuğunuzun pek fazla sevilmediğini görüyorsanız, işe karışıp birşeyler yapmalı mısınız<br />
 Sanırım evet. Elbette, sınıftaki her çocuk gözde olamaz. Ama sizin çocuğunuz dışlandığı zaman bu sizi incitir. Sevilmek çocuğun önemli ve değerli olduğu duygusunu besler. Gözde olmak ve bir arkadaş grubuna dahil olmak çok hoştur. Ait olmak güven vericidir. Başkaları tarafından sevilmek çocuğa yaşıtlarını etkileme fırsatı da verir ve bu kendini güçlü hissetmesini sağlar.<br />
 Diğer yandan, gözde olmak başlı başına bir amaç haline gelebilir ve çocuk sevilmek için çok çaba göstermeye itilebilir. Bunu yaparken, kendi bireyselliğini ve daha ileriki yıllardaki olgunluk ve doğruluk için gerekli olan kişisel değerlerini kaybedebilir. Eğer kişi gruptaki pozisyonunu kaybetmekten korkuyorsa, bu bir güvensizlik duygusuna yol açabilir. Daha da tehlikeli olan, çocuğun kendi değeri ile ilgili duyguları tamamiyle bir gruba ait olmasına veya oradaki durumuna bağlı bir hale gelebilir. Oysa çocuğun özdeğeri, sevilen ve değer verilen bir insan olduğunu içten bilmesiyle ilgili olmalıdır. O halde çocuğu çok fazla sevilmeyen bir anababa ne yapmalıdır<br />
 1. Çocuğunuzun başkalarıyla olan ilişkilerini izleyin. Çocuğunuzun diğer çocuklara karşı yumuşak, düşünceli ve empatik olduğundan, bencil ve talepkâr bir yaklaşım içinde olmadığından emin olun. Çocuğunuzun sosyal becerileri gelişmemişse, diğer çocuklarla nasıl oynayacağını, konuşacağını ve nasıl düşünceli bir arkadaş olabileceğini öğretin. Bu konuda yararlanabileceğiniz bir kitap, Elaine McEwan´ın, "Kimse Beni Sevmiyor": "Çocuğunuzun Arkadaş Edinmesine Nasıl Yardım Edersiniz." olabilir.<br />
 2. Çocuğunuzun kişiliğini değerlendirin. Bazı çocuklar daha sessiz ve içedönüktür. Sadece tek başlarına olmayı tercih ederler. Yalnız değildirler. Kendi kendilerine olmayı severler ve bir ya da iki arkadaşla mutlu olurlar. Eğer böyle bir durum varsa, çocuğunuzu büyük bir gruba girmeye zorlamayın ve ona az arkadaş sahibi olmanın yanlış bir şey olduğu mesajını vermekten kaçının. Ama hiç arkadaşı yoksa, gerçekten endişe duymalısınız.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">11 FİZİKSEL GELİŞİM<br />
 SAĞ VEYA SOL EL KULLANIMI_</span><br />
 <br />
 İki buçuk yaşındaki kızımız bazen sağak gibi görünse de, çatal veya kaşık tutarken sol elini kullanıyor. Acaba bu yaşta yerleşmiş bir tercih olur mu, yoksa hâlâ gelişmekte midir Ona yardımcı olmak için yapmamız gereken bir şey var mı<br />
 El kullanımı anababalar için önemli bir sorundur, çünkü hâlâ sağ-el ağırlıklı bir dünyada yaşıyoruz. Solak olarak büyüyen çocukların, yetişkinlikte sağ el için hazırlanmış aletleri kullanmakta zorlandıkları bir gerçektir.<br />
 Çocukların çoğunda, el kullanımındaki tercih 5, hatta 6 yaşından önce belirlenmez. Bazen çocuğun sağak mı, yoksa solak mı olacağı daha erken de belli olabilir ama çocuklar yaşama her iki ellerini de eşit ağırlıkta, eşit beceriyle kullanarak gelirler. Çocuklar büyüdükçe, sağaklar için olan dünyamızda, onları mümkün oldukça sağ ellerini kullanmaya teşvik edebilirsiniz. Ancak bunu zorla yapmamanız çok önemlidir. Beynin motor alanı, konuşma merkezine çok yakındır. Çocuğun sol elinden sağ eline geçmeye zorlanması, bu merkezde problemler yaratabilir. Yine de bir sorun haline getirmeden sağ el kullanımını yüreklendirmenin çeşitli yolları vardır. Bu da çocuğun ileriki yıllarda sağak olarak daha rahat etmesini sağlar.<br />
 Çocuğunuz daha çok küçükken, ona bir şey verdiğinizde sağ eline tutuşturun. Çocuk kendisi sol eliyle bir şey aldığında, bir süre sonra yumuşakça onu sağ eline geçirin. Eşyayı sol elinden sağ eline geçirme işini, her ikisini de eşit beceriyle kullandığı çok küçük olduğu yıllarda yapmaya çalışın. Eğer çocuğunuz açıkça sol elini kullanma eğilimi içindeyse, buna izin verin. Sağlıklı bir gelişmeyi çocuğunuzu sağlıksız bir şekilde el değiştirmeye zorlayarak bir güç mücadelesine çevirmekten kaçının.<br />
 Çocuğunuzun ayaklarına bakmak da çok önemli olabilir. Anababaların çoğu çocuklarının sağ ayağını mı, yoksa sol ayağını mı kullandığının farkında değildir. Çocuğunuz emeklerken önce hangi ayağını ya da dizini attığını izleyin. Önce hangi ayağına çorap veya ayakkabı giydiğine bakın. Koşarken hangi ayağıyla başlıyor Birbirine zıt ayak ve l elin tercihi yerine, sağ el-sağ ayak ya da sol el-sol ayak korelasyonu konusunda çocuğunuza yardımcı olabilirsiniz. Ama doğanın belirlediği konularda çok fazla üzülmekten vazgeçin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">SAĞLIK KONTROLLERİ</span><br />
 <br />
 Doktor kontrolleri gerçekten çok pahalı olabiliyor. Bunu da gözönünde bulundurarak, sağlıklı bir çocuğun ne kadar sıklıkla doktora gitmesi gerekir<br />
 Doğumda bebeklerin çok ciddi bir kontrolden geçirilmeleri gerekir ki tedavi gerektiren bir problemleri olup olmadığı saptanabilsin. Sonra doktorunuz size normal kontrolleri ve aşıları içeren bir program çıkaracaktır. Eğer doktor ziyaretlerinde maddi bir problem yaşıyorsanız, bunu ucuza veya ücretsiz olarak temin edebileceğiniz sağlık ocakları vb. sağlık kuruluşları bulabilirsiniz.<br />
 Normal olarak, daha önce bir problem olmadığı takdirde, bebek doğumdan altı ya da sekiz hafta sonra doktora götürülmelidir.<br />
 Bu kontrolden sonra, bebek dört ve altı aylık olduğu zamanlarda kontroller gerekir. Bütün bebekler boğmaca, tetanoz, difteri, kızamık, kabakulak, çocuk felci ve belki de menenjit ve sarılık aşısı olmalıdır.<br />
 Son yıllarda boğmaca aşısı sonucunda ortaya çıkabilecek çok ender ama ciddi bir reaksiyon görülmektedir. Ama çocuğun bu hastalığa yakalanma riski böyle bir reaksiyonun olma riskinden daha fazladır. Bu nedenle anababalar iyi bir nedenleri olmadıkça boğmaca aşısından vazgeçmemelidirler. Bu konuda doktorunuza danışın.<br />
 Aşıların yanı sıra, doktorun düzenli kontrolleri çocuğun endokrin sisteminde bir anormallik olup olmadığını ya da kafatası tam gelişmeden kemiklerde erken bir kapanma olup olmadığını dikkatlice gözlemesine yardımcı olur. Bebek altı-yedi aylık olduktan sonra, sağlıklı bir bebek için yıllık kontroller yeterli olacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DİŞ BAKIMI</span><br />
 <br />
 Anababalar çocuklarını diş bakımına ne zaman başlatmalıdır<br />
 Bir diş doktoru arkadaşım, bebeğin ilk dişleri çıkmaya başladığı andan itibaren diş bakımının başlaması gerektiğini söylemişti. Süt dişleri geçici olmalarına rağmen, çürümeleri önlenmelidir ve bu da zor değildir. Birkaç aylık bir bebeğin dişleri bile yumuşak bir pamukla yatmadan önce temizlenebilir (diş macunu kullanmadan). Süt, dişlerin üzerinde, çürümelere neden olan bakterileri üreten bir tabaka bırakır. Çocuk doktorlarının anababalara çocuklarını yatağa bir biberon sütle yatırmamalarını söylemelerinin bir nedeni de budur. Eğer bir bebeğin yatma zamanı biberon içmesi gerekiyorsa, bu sadece su olmalı.<br />
 Çocuğun dişlerinin iyi gelişmesini sağlamakta ve çürümeleri engellemekte önemli olan diğer bir konu da çocuğun beslenme şeklidir. Çok fazla nişastalı ve şekerli ya da çok rafine edilmiş yumuşak besinler ağızda çok küçük yiyecek parçacıkları bırakarak bakteri üretimini arttırır. Büyük parçalardan oluşan sert yiyecekler dişlerin üzerindeki tabakayı temizler ve parçacıkların aralarda kalıp çürümelere neden olmasını engeller. Her gün bir elma diş doktorlarının de tavsiye ettiği bir yiyecektir. Dişlerinizi fırçalayamadığınız zamanlarda elma yemeğe çalışın, dişlerinizin daha temiz olduğunu farkedeceksiniz. Elmada bulunan bir enzim dişleri gerçekten temizlemektedir. Bu nedenle çocuklarınıza bol bol meyva yedirin, özellikle de elma. Ancak küçük bebeklere elma, üzüm gibi bütün meyvalar vermeyin çünkü boğulmalara yol açabilir.<br />
 Daha büyük çocuklar her yemekten sonra, yemek parçacıklarını temizlemek ve dişetlerini güçlendirmek için dişlerini fırçalamalıdırlar. Okula başladıktan sonra, günde iki kez fırçalama yeterlidir. Florürlü dişmacunuyla ve küçük, yumuşak bir fırçayla, dişetlerini acıtmadan uzun süreli fırçalama yapmasını sağlayın. Diş macununu tükürmesini öğretin, çünkü onlar yutulmak için yapılmamıştır!<br />
 Çocuğun diş aralarının diş ipiyle temizlenmesi de önemlidir çünkü dişlerin aralarındaki yüzeyler en iyi diş ipiyle temizlenir.<br />
 Çocuğun bir diş doktorunu ilk ziyareti ikinci ve üçüncü yaşları arasında gerçekleşebilir. Sizinle ya da diş doktorlarına karşı rahat ve olumlu bir tutum içinde olan bir yakınınızla birlikte gidebilir. Çocuğunuz diş doktorunun muayenehanesine alışmalı ve doktor da onunla diş bakımı konusunda özel konuşmalar yapmalıdır. Daha sonra normal ziyaretler başladığında -belki üç yaş civarında- çocuk doktordan korkmayacaktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">UYGUN ŞİLTE</span><br />
 <br />
 Torunum hâlâ bebek karyolasında yatıyor ama anababası artık onu normal bir yatağa geçirmeyi düşünüyorlar. Bunun için de su yatağı almayı planlıyorlar. Benim çocukların su yatağında uyumalarının sağlıklı olup olmadığı konusunda kuşkularım var.<br />
 Su yataklarının çocuklar açısından bazı yararlan olduğunu kabul ediyorum. Ama iyi bir yaylı yatağın sağlayacağı desteğin, çocukların çoğu için çok uygun olduğunu düşünüyorum. Ancak, istisnai olarak ortopedik problemi olan çocukların daha sert bir şilteye ihtiyaçları olabilir.<br />
 Bir çocuk bebek karyolasından yatağa ne zaman geçmelidir, iki ilâ beş | yaşlan arasındaki herhangi bir zamanı tavsiye edebilirim. Bazı bebekler karyolanın güvenli ortamını uzun bir süre tercih edebiliyorlar. Daha hareketli olanları, kenarlara tırmanmaya çok erken yaşlarda başlayabiliyor. Önemli olan bebeğin güvenli ve rahat bir yatağının olmasıdır. Eğer bebek karyolaya tırmanmaya başladıysa, artık ondan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Çocuğun aşağıya inmeye çalışırken, düşmesini istemeyiz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AYAKKABILAR</span><br />
 <br />
 Çocuklara pahalı ayakkabılar almak gerekli midir Ucuz ayakkabı konusunda bazı tereddütlerim var.<br />
 Bazen daha iyi (veya daha pahalı) ayakkabılar gerçekten gerekli olabilir ama böyle durumlar genellikle enderdir. Bazı çocukların ayaklarına hiçbir ayakkabı tam olarak uymaz. Ortopedik problemleri olan çocukların özel ayakkabılara ihtiyaçları vardır. Ayakkabı alırken, çocuğunuzun ayağına dikkat edin, parmakları dışarı fırlamasın ya da içeride kalmasın. Çocuk yürürken bileklerine bakın, içeri doğru dönüp dönmediklerine ya da çocuğun ayağının dış kenarına basarak yürüyüp yürümediğine dikkat edin. Eğer bu şekilde karar veremiyorsanız, ayakkabılarının genellikle nereden eskidiğine bakın. Tabanın iç tarafı eskiyorsa, çocuğun bilekleri zayıftır. Eğer dış taraflar hemen eskiyorsa, o zaman çocuğun ayağı sonradan problem yaratacak bir şekilde dışarı çıkıyor demektir. Hâlâ kuşkularınız varsa, doktorunuzla konuşabilirsiniz. Çocuğunuzun ortopedik bir müdahaleye gerek duyup duymadığını bir ortopediste danışarak karar verebilirsiniz. Ayakkabılar konusunda tereddütleriniz varsa, iyi bir ayakkabıcıya giderseniz oradaki kişiler size yardımcı olabilir.<br />
 Eğer ayakkabıyı kendiniz alacaksanız, en iyi zaman öğleden sonra yâ da akşam saatleri, ayağın şişmiş olduğu zamanlardır. Ayakkabı çocuğun ayağındayken, bir parmak kadar büyük olmalıdır. Yani, çocuğun ayağının baş parmağı ile ayakkabının burnu arasında, sizin baş mağınızın gireceği kadar bir boşluk kalmalıdır. Böyle bir boşluk a kabının, çocuğunuzun ayağının rahat edebileceği ve yeterince uzun giyebilmesini sağlayacak kadar geniş ve sürtünmeden dolayı su toplamalar veya rahatsızlıklar yaratmayacak kadar dar olduğunu gösterir. Pahalı bir mağazadaki satıcıların çocuğunuzun ayağına uyan ayakkabıyı nasıl saptadıklarına dikkat edin, sonra o yöntemleri kendiniz de uygulayabilirsiniz.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">LENSLER</span><br />
 <br />
 Çocuklar kaç yaşlarından itibaren lens kullanabilirler<br />
 Bu, kişisel olarak yaklaşmam gereken bir problem çünkü çocuklarımın hepsi gözlük takıyor. Benim deneyimlerime göre, 12-14 yaşından önce lensi çok az doktor önerebilir. 12 yaş bile çok erken. Yumuşak lensler, sert olanlardan daha güvenlidir ama yumuşakların bile bazı riskleri vardır.<br />
 Lens kullanma zamanına karar vermeden önce, anababaların dikkate almaları gereken bazı konular vardır. Her şeyden önce, göz bozukluğunun derecesi önemlidir, aşırı miyop olan çocuklar lenslerden çok yararlanmaktadırlar. Lensler doğrudan göze takıldığı için, görüntü daha iyi ve uygunluk daha fazla olur. Çocuk gözlük takmadığında daha iyi göründüğünü düşünür.<br />
 Diğer bir nokta çocuğun sorumluluk düzeyidir. Lensler çok büyük özen ister. Kaybolabilirler ve çok pahalıdırlar. Gözde iltihaplanma ve yaralanmalara yol açmamak için devamlı temiz tutulmalıdırlar. Çocuğunuz çok sorumluluk sahibi değilse, sanırım ne siz, ne de çocuğunuz lens kullanma lüksüne hazırdır.<br />
 Üçüncü bir nokta, çocuğun aktivite düzeyidir. Yüzme gibi aktif bir spor yapan bir çocuğun lensinin zarar görme, kaybolma ve kırılma olasılığı çok fazladır. Gözün içinde kırılan lensler tamir edilemez zararlar verebilir.<br />
 Son bir nokta ise, gözlük takmanın çocuk üzerinde yarattığı etkidir. Daha küçük yaşlarda, gözlük takmak çocuğu arkadaşlarının gözünde daha çekici yapabilir ya da onunla dalga geçilmesine neden olabilir. Dalga geçme durumuyla başetmesini sağlamak için, çocuğa verebileceği akıllıca bir cevap öğretilebilir. Daha sonraki yıllarda ise, özellikle lise yıllarında, gözlük çocuğun özgüven duygularını etkileyebilir.<br />
 Çocuğunuzun gözlükten lense geçme zamanını ve şeklini göz doktorunuza danışın. Çocuğunuzun gözleri çok değerlidir, onlara iyi bakın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NE KADAR UYKU</span><br />
 <br />
 3.5 yaşındaki küçük oğlumun ne kadar uykuya ihtiyacı olduğunu öğrenmek istiyorum. Öğleden sonra uykusuna yatması hâlâ beklenebilir mi<br />
 ister inanın, ister inanmayın, küçük bebekler ilk altı aylarında günde 18-20 saatlik uykuya ihtiyaç duyarlar. O zamandan sonra, uyku ihtiyacında hızlı bir düşüş olur. Genellikle çocukların en az sekiz saatlik bir uyku ihtiyacı vardır ama daha fazlasına ihtiyaç duyup duymadıklarını etkileyen bazı faktörler olabilir. Bunlar çocuğunuzun yatma zamanlarını belirlemenize yardımcı olabilir.<br />
 Çocuğun yaşı ve büyüme hızı tabii ki önemli faktörlerdir. Küçük bebeklerin ihtiyacı olan uyku miktarından söz etmiştim. Daha sonraki yaşlarda daha az uykuya ihtiyaç duyarken, ergenlik çağında tekrar fazla uyku ihtiyacı olabilir. Hızlı büyüdükleri için, çocukların daha fazla uyku ve dinlenmeye ihtiyaçları olur.<br />
 Çocuğun sağlık durumu da ihtiyacı olan uyku miktarını etkiler. Allerjisi veya üst solunum yolları enfeksiyonu, soğuk algınlığı, ateşi ya da diğer bir rahatsızlığı olan çocukların sağlıklı olanlardan daha fazla uykuya ihtiyaçları vardır.<br />
 Doğuştan sahip olunan enerji üretme durumu da, gerekli olan uykuyu belirler. Bütün bir güne yayılan harcanan enerji miktarı, ihtiyaç duyulan dinlenme miktarını etkileyebilir.<br />
 Çocuğunuz yeterli uyku uyuyorsa, okul zamanına daha çok varken kendisi uyanacaktır. Eğer onu siz düzenli olarak uyandırmak zorunda kalıyorsanız veya kendi çalar saatiyle uyanıyorsa, o zaman geceleri yatağa daha erken gitmesi gerekir.<br />
 Çocuk yorgun olduğu zaman beyni ve vücudu bunun belirtilerini verecektir. Bu belirtiler (sinirlilik ya da düşen göz kapaklan) çocuğunuzun yorgun olduğunu size gösterir. Bebeklerin çoğu bir yaşlarında sabah uykularından vazgeçerler. Çocukların çoğu öğleden sonra uykularını da üç veya dört yaşlarında bırakırken, bazıları da okul öncesi döneme kadar devam ederler. Bu yaştaki çocuklar, öğleden sonra uykuları yüzünden gece yatağa gitmekte zorlanırlar.<br />
 Ergenlik öncesi dönemde sekiz-on saatlik gece uykuları oldukça çoktur ama ergenlik döneminde dokuz-on saatlik uyku hiç de fazla gelmez. Gece uykuya yatma zamanlarını birbirinize sokulduğunuz, sevgi ve güveni paylaştığınız, sıcak ve samimi anlar olmasına çalışın. Bir güç mücadelesi haline dönüşmesine izin vermeyin.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KONUŞMA PROBLEMLERİ</span><br />
 <br />
 Çocuklarının ilgilenmeyi gerektirecek kadar ciddi bir konuşma problemi olup olmadığına anababalar nasıl karar verebilirler<br />
 Çocukların konuşma problemlerinin çoğu geçicidir. Örneğin, hiç konuşamayan küçük bir çocuğun hikâyesini duymuştum. Anababa, tekrar tekrar doktoru ziyaret etmişler ve yardım istemişlerdi. Doktor çocuğun neden konuşamadığını saptamak amacıyla, dilini, damağını ve vücudunun her bölgesini muayene etti. Zihinsel olarak da bir problemi yoktu. Teşhis ve tedavi için birçok konuşma pataloğuna gönderildi ve hiçbiri bir problem bulamadı. Ama çocuk altı yaşına gelip okula başlayınca, konuşmaya başladı ve artık hiç susmuyor!<br />
 Konuşmayla ilgili problemlerden biri burada olduğu gibi, konuşmanın gecikmesidir. Çocuk üç veya dört yaşlarına geldiği halde hâlâ konuşmuyorsa, anababaların endişelenmesi gerekir. Uzmanlar o zamana kadar olan gecikmeler üzerinde fazla durmamaktadırlar çünkü çocukların bazıları o yaşlara kadar konuşmamaktadır. Eğer çocuk kendisiyle konuşulduğunda cevap vermemek gibi diğer bazı belirtiler gösteriyorsa, bir işitme problemi olup olmadığı kontrol edilmelidir.<br />
 İkinci bir konuşma problemi normal dışı seslerdir. Bir çocuğun "r" yerine "y" demesi gibi bazı sesleri yanlış çıkarması anababasının endişelenmesine yol açabilir. Böyle bir durumun nedeni, çocuk artık çok küçük olmamasına rağmen, anababasından hala bebek gibi konuşmalar duymasıdır. Anababalar böyle konuşmaktan vazgeçtikleri zaman, çocuklar da bu alışkanlıklarını yenebilirler. Konuşma uzmanı arkadaşım, anababaların normal dışı sesler için sekiz ya da dokuz yaşlarına kadar endişelenmemeleri gerektiğini söyledi. Eğer bebeksi sesler o yaşlarda da devam ediyorsa, bir konuşma terapisti ile görüşebilirsiniz.<br />
 Kekeleme ise pek çok kişiyi endişelendiren ciddi bir durumdur. Bir arkadaşımın çocuğu, bir cümleyi bile söyleyemeyecek kadar kötü kekelemeye başlamıştı. Onu bir konuşma pataloğuna götürdüler. Uzman onlarla ve çocukla bir süre çalıştıktan sonra, ailenin en küçüğü olarak kimsenin kendisini dinlemesini sağlayamadığını keşfetmişti. Böylece de, bir kere kekelediği için kazandığı ilgiyi devam ettirmek için kekelemeyi öğrenmişti. Gerçek problemin bu olduğundan biraz kuşku duymakla birlikte, uzmanın ona konuşmak için bol bol vakit ve bol bol ilgi verme önerisini izlediler ve çocuk bu zorluğu çok çabuk atlattı.<br />
 Öfke veya korkudan dolayı konuşmayı reddetmek de oldukça yaygındır. Buna seçilmiş suskunluk adını veriyoruz. Tedavisi için, hem çocuğun, hem de anababanın profesyonel yardıma ihtiyacı vardır.<br />
 Hemen bütün çocuklar konuşmayı öğrenir. Çok fazla ya da çok az konuşurlar. Konuşurken biraz zorluk çekebilirler ama unutmamanız gereken en önemli faktör onlara olan sevgi ve ilginizi iletebilmenizin ne kadar değerli olduğudur.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ESTETİK AMELİYATLAR</span><br />
 <br />
 Maddi imkânlarınızla çocuğunuza iyi bir eğitim ya da güzel bir yüzden sadece birini sunma şansınız olsaydı, hangisini seçerdiniz<br />
 Böyle bir sorunun gerçekten biçimsiz bir kusuru olan bir çocukla ilgili olarak sorulabileceğini düşünüyorum. Gerçekten de, iyi bir eğitimin bir çocuğa güzel bir yüzden daha fazla yarar sağlayacağına inanıyorum, Üretken bir insan olmak, çocuğun hayatına hoş bir dış görünüşe sahip olmaktan daha çok anlam ve amaç getirecektir.<br />
 Bu nedenle, büyük bir burnu küçültmek ya da sivri bir çeneyi yuvarlatmak için yapılacak bir ameliyatla ilgili olarak bu soruyu soruyorsanız, o zaman kendinizi biraz sorgulamalısınız Bir çocuğun görüntüsünün iyi ya da kötü olduğu yargısına kim varıyor Bazen bazı aileden gelen özellikler ve değerler nedeniyle, anababalar dış görünüşteki belli bazı noktalar konusunda çok hassas olabiliyorlar. Örneğin, çocukken burnunuz konusunda sizinle dalga geçildiyse, aynı burna sahip olan oğlunuzun duyguları konusunda aşırı duyarlı olabilirsiniz. Aynı şekilde, değişik kültürlerin farklı güzellik anlayışları olabilir. Örneğin bir ülkede, bir kişinin burnu çok büyük gözükebilir. Ama aynı burun başka bir ülkede bir farklılık göstergesi olarak algılanabilir. Bu nedenle, çocuğunuzun probleminin gerçek mi, yoksa aile ve toplum değerleriyle mi ilgili olduğunu iyice düşünün.<br />
 Anababalar ayrıca, çocuklarını arkadaşlarıyla karşılaştırarak ne kadar anormal olduğunu saptamalıdırlar. Çocuk düzeltilebilecek bir özellik ya da kusur yüzünden aşağılık ve yetersizlik duygusu içinde mi Deneyimlerime göre, çok çirkin olarak dikkat çekecek kadar olağandışı bir çocukla pek karşılaşmadım.<br />
 Eğer çocuğunuzun bir yanık ya da doğum izi gibi önemli bir kusuru varsa, bu konuda bazı önerilerim olacak:<br />
 Bir doktora gidin ve bu konuyu görüşün. Ameliyat öneriliyor mu Bunun maliyeti ne olacak<br />
 1. Problemi ameliyatsız halletmenin bir yolu var mı Çocukların çoğu dış görüntülerini bazı kozmetikler aracılığıyla düzeltebilirler. Örneğin, yeni bir saç kesimi, belli bir şekilde giyinmek ya da daha büyüdükçe lens takmak veya düzeltici makyaj yapmak gibi.<br />
 2. Eğer düzeltme imkânı yoksa ya da siz bunu karşılayamıyorsanız, o zaman çocuğunuzun kusurunun onu diğerlerinden farklı ve eşsiz yaptığını anlamasına yardımcı olmanız gerekmektedir. Bu biraz üzüntü yaratacak bir durumdur ama çocuk görüntünün her şey olmadığını anlayarak bu üzüntüyü atlatacaktır. Bir konudaki sınırlan değerlendirmeye başladıkça, diğer alanlarda daha güçlü bir beceri geliştirecektir. Diğer çocuklarla paylaşılan eğitsel ve sosyal beceriler ve etkinlikler geliştirmek, ciddi bir görünüş kusurunun verdiği kalp acısını kapatacaktır. Çocuğunuza başkalarına şefkat duymayı öğrenmek için kendi acısından yararlanmayı öğretin. Ona içi güzel olan herkesin diğer insanlara güzel görüneceğini öğretin. Kalbi kötülükle dolu olduğu sürece en gösterişli manken bile çirkin gözükür.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TATİLLER VE EĞLENCE<br />
 TATiLE HAZIRIANIRKEN</span><br />
 <br />
 Ailece yapılan tatilleri gerçekten özel bir hale nasıl getirebiliriz<br />
 Aşağıda söz edeceğim öğeler çok önemli olmalarına rağmen, genellikle farkında olmadan ihmal edilirler.<br />
 Genel ruh hali. Genel bir samimiyet havası yaratmaya çalışırını. Tatil için gerekli iyi niyet aile için de gereklidir. Gülüşler, kahkahalar ve şakalar bütün bir yıl için önemlidir ama tatil zamanı böyle bir mutluluğun yanı sıra, sırlar ve sürprizler için de doğal bir zamandır. Tatil zamanı çocukları süsleme, yemek hazırlama ve benzeri bazı hazırlıklara katma, annenin yükünü almanın yanı sıra, belli bir aile geleneği yaratmada da mutluluğun bir parçasıdır.<br />
 Dinlenme. Tatiller aynı zamanda sessizlik ve sükunet zamanı olmalıdır. Kişisel olarak ya da ailece sessiz ve sakin bir ortam yaratmak için zaman ayırın.<br />
 Gelenek. Belli gelenekler oluşturmak çok önemlidir. Özel tatil günlerinde özel bazı yemekler hazırlayarak bir gelenek oluşturabilirsiniz. Büyükannenizin göreneklerini veya yemeklerini sürdürerek, çocuklarınızın geçmişlerini anlamalarına yardımcı olabilirsiniz.<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 FOTOĞRAF ALBÜMLERİ</span><br />
 <br />
 Hemen her evde bir sürü aile resminin bulunduğu bir kutu ya da çekmece bulunur. Bütün bu resimlerle ne yapacağımızı bize söyler misiniz<br />
 Bunu memnuniyetle yaparım.Çünkü, fotoğrafların insanlar için çok önemli olduğunu biliyorum. Sorunları olan bir insan üzerinde psikiyatrik değerlendirme yaparken sıklıkla sorduğum sorulardan birisi şudur: Evinizde bir yangın olsa, o evden çıkarmak isteyeceğiniz şeyler neler olurdu Hemen herkes aile fotoğraflarından söz eder. Bence de çoğumuz için anılar ve resimler çok önemlidir.<br />
 Sizlere anababa olarak, her çocuğunuz için kendisine ait bir fotoğraf albümü oluşturmanızı öneririm. Onun daha sonra hatırlamasını arzu ettiğiniz, doğumundan öncesine ait fotoğrafları da o albüme yerleştirin. Çocuğunuzun geçmişiyle başlamanızı ve albümüne ondan önceki kuşakların resimlerini koymanızı öneririm. Büyükanne ve babasının, hatta daha öncekilerinin ve belki de onların yaşadıkları yerlerin resimleri ona geçmişiyle ilgili bir duygu geliştirmesini sağlayacak ve belli bir grup insana ait olduğu hissini verecektir.<br />
 Yaşadıkları yerler çocuklar için çok önemlidir. Ortalama bir aile çocukları büyürken sık sık taşınır. Bu nedenle de albümün o bölümü oldukça geniş olmalıdır. Okullarının, yakın çevrenin ve çocukların hoş vakit geçirdikleri belli yerlerin resimlerinin albümde yer alması çok iyi bir fikirdir. Parklar, tatiller ve oyuncaklar daha sonra dönüp bakıldığında zevk alacağı şeylerdir. Diğer bir bölüm arkadaşlarına ve onlarla paylaştığı etkinliklere -doğum günü partileri, spor karşılaşmaları vb.- ayrılmalıdır.<br />
 Çocuğun hayatında önemli bir yeri olan insanları mutlaka koyun: Öğretmenleri, özel arkadaşlarını, çocuğun yetişmesi sırasında anlamlı olan herkesi. Çocuğun gelişiminin sembolleri de anlamlı olabilir: Spor olayları, okul gösterileri, fen projeleri, özel hayvanlar. Bütün bunlar çocuğunuz büyüdükçe ve kendi ailesini oluşturmaya başladıkça onun için hazine değerindeki anılardır. Çocuklarınız bu anıları bir gün çocuklarıyla paylaşmak isteyeceklerdir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇOCUK BAKICILARI</span><br />
 <br />
 Anne ve baba dışarı çıktıklarında, yan komşunun lise öğrencisi kızının çocuklarla kalmasında bir sakınca görüyor musunuz<br />
 Yeteneklerini ve olgunluk düzeyini dikkatlice kontrol ettiyseniz çocukları böyle bir bakıcıyla bırakmanın hiçbir sakıncası yoktur. Bazen çocuklara kötü davranan veya gereği kadar koruyamayan bakıcılar olabilir ve bunun olmasını istemezsiniz.<br />
 Bakıcılarla anlaşmadan önce, onları iyice araştırmayı unutmayın, iyi ve güvenilir bir bakıcı olup olmadığını saptamak için göz önünde bulunduracağınız bazı ölçütler şunlardır: iyi bir bakıcının,<br />
 • yüksek bir olgunluk düzeyi<br />
 • kriz zamanlarında başvuracağı iyi bir karar mekanizması<br />
 • çocuklara vurmasını veya bağırmasını engelleyecek kadar benlik kontrolü<br />
 • bir çocuğu kontrol ve disipline edebilme yeteneği<br />
 • çocuklara baktığı sürelerde yaşıtlarıyla birlikte olmaya istekli olmaması<br />
 • yukarıdakileri doğrulayan bir referansı olması gerekir.<br />
 Kendi uyguladığınız ve gerektiğinde onun da uygulamasını istediğiniz disiplin yöntemleri konusunda ona çok net açıklamalar yapmalısınız. Bakıcının sizi ne zaman arayacağına ve size ulaşamadığı takdirde durumla nasıl başa çıkacağına karar verebilmesi gerekir. Bir bakıcıda olması gereken en önemli özellikler, çocukları sevmesi, kibar, kararlı ve koruyucu olmasıdır. Ayrıca bir bakıcının enerjik olma ve sadece temel bakımı sağlamanın yanı sıra çocukla oyun oynamasını ve böylece birlikte güzel zaman geçirmelerini isterim.<br />
 Bir bakıcının niteliklerine nasıl karar verebilirsiniz Referanslar istemeli ve onlarla kişisel olarak konuşmalısınız. Ayrıca bakıcının siz oradayken çocuklarınızla birlikte olmasını ve neler olduğunu dikkatlice izlemenizi öneririm. Çocuğunuz yeterince büyüdüğü zaman, ona bakıcı gittikten sonra gecenin nasıl geçtiğini sorabilirsiniz. Döndüğünüzde evin,bakıcının ve çocuğunuzun durumunu dikkatlice inceleyin. Eğer kuşkularınız varsa, bir gece aniden eve geri dönün. Bu pek uygun gözükmeyebilir ama çocuğunuzu bu kişiye emanet edip edemeyeceğiniz konusunda size çok yardımcı olur. İç güdülerinize güvenin! Bir terslik olduğu hissine kapılırsanız, araştırıp emin olana kadar çocuğunuzu onunla bırakmayın.<br />
 Diğer bir önerim de, maddi olarak zorlanmamak için bakıcınızda ara sıra değişiklik yapmanızdır. Bazen yakın ve güvenilir arkadaşlar birbirlerine yardımcı olabilirler. Ve tabii ki büyükanne ve babalar. Onların değeri altınla ölçülemez. Ben de, kızım dışarı çıktığında, torunlarıma bakmayı çok seviyorum.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">DIŞARIDA BİR GECE</span><br />
 <br />
 4 yaşında ve yeni doğmuş iki çocuğumuz var. Akşamlan bir arkadaşımızın evine ya da bir restorana gittiğimizde onların bir bakıcıyla evde kalmaları mı, yoksa bizimle gelmeleri mi daha iyi olur Onlarla birlikte gitmekten rahatsızlık duymuyoruz ama onların evdeki kadar rahat oyun oynayamayacakları yerlere gitmelerinin zor olacağını düşünüyoruz.<br />
 Bu çok güzel bir soru ve açık söylemeliyim ki çocukların devamlı evde kalıp, anababaların gezmeye gitmesine üzülüyorum. Diğer yandan da, genç anababaların haftanın bazı anlarını da çocukların sorumluluğundan uzakta geçirme ihtiyaçlarını anlayabiliyorum, işte size bazı pratik öneriler:<br />
 Çocuklarınıza sosyal ortamlarda nasıl davranacaklarını öğretin. Sonra da onları beraber götürün ve hem siz, hem de arkadaşlarınız onların tadını çıkarın. Çocukları eğitebilmek için, arkadaşlarla birlikte evde bazı beraberlikler organize edilebilir. Ev sahibi için çok kolay bir iş olmayabilir ama eşler yardımcı olursa, tüm aile için çok zevkli bir akşam olabilir.<br />
 Sosyal bir ortamda nasıl davranacağını öğretebilmek için, çocuklarınızı ara sıra ailece gidebileceğiniz restoranlara götürün. Eğer yeri dikkatlice seçerseniz, bunun aile beraberliğini, sosyal becerileri öğretmek için çok yararlı olduğunu görececeksiniz.<br />
 Ancak yeni doğmuş bebeklerin dışarı çıkarılması konusunda bazı sorularım var. Genellikle, ilk birkaç hafta bakterilere dayanıklılık düzeyleri düşük olduğu için, evde kalmaları gereklidir. Yine de, bebe koltuğunda sakin sakin uyuyan bir bebek ise, kısa sürelerle dışarı çıkarabilirsiniz. Eğer çocuğunuzu bir arkadaşın evine bırakıyor ve orada yatmasına izin veriyorsanız, onu bir gece de dışarı götürmenizde hiçbir sakınca görmüyorum.<br />
 Çocuklarınızı dışarı çıkarıp çıkarmayacağınıza karar verirken, sormanız gereken sorular şunlardır: Çocuklar sizin arkadaşlarınızla keyifli bir akşam geçirmenize izin verecek şekilde iyi davranabilecekler mi Çocuklar orada sıkılır mı Çok mu yorgunlar Eğer çocuklar yaramazlık yaparsa diğer insanlar rahatsız olacak mı Siz bu akşamdan zevk alacak mısınız<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><br />
 TELEVİZYON</span><br />
 <br />
 Televizyon seyretmek, pek çok iyi anababanın evlerinden uzak tutmaları gerektiğine inandıkları bir eğlence. Ama yine de, her ailede günün ya da gecenin büyük bir bölümünde açık olan bir tane (hatta iki tane) televizyon var. Televizyon hayatımızın bu kadar önemli bir parçası haline geldiğine göre, anababaların bu durumu bir avantaj haline dönüştürmeleri mümkün mü<br />
 Evet mümkün ve araştırmalar bunu nasıl yapabileceğimizi gösteriyor.<br />
 Televizyon anababaların öğretimine yardımcı olur. Örneğin, konuşmayı öğrenmede biraz yavaş çocukların anababaları çocuk programlarını izleyip oradaki sözcük ve görüntüleri çocuklarının dil öğretiminde kullanabilirler. Ayrıca çocuklarıyla birlikte oturup programın içeriği hakkında konuşarak renkleri ve diğer bazı doğruları öğretebilirler.<br />
 Televizyon, çocukların bilinmeyen değerler ve deneyimlerle karşılaşmalarını sağlar. Çocuklar büyüdükçe, anababalar televizyon aracılığıyla dünyanın birbirine zıt değerlerini öğretebilirler. Televizyon programlarının desteklediği şiddet, sahtekârlık, yasadışı cinsel ilişki ve diğer birçok değerde ne yanlışlık var Programları daha büyük çocuklarınızla birlikte izleyerek onların programdaki ve anlatmaya çalıştığı dünyadaki iyi ve kötü yanları anlamalarına yardımcı olabilirsiniz. Televizyonu çocuklarınıza empati ve şefkati öğretmek için kullanabilirsiniz. Örneğin, "o çocuğun yerinde olsaydın neler hissederdin" veya "o kızın durumunda nasıl davranırdın " Aile biraraya toplanarak ve her çeşit tartışma ortamı oluşturularak televizyondan olumlu bir şekilde yararlanılabilir.<br />
 Televizyon paylaşmayı öğretebilir. Televizyonu çocuklarınıza paylaşmayı öğretmek için kullanabilirsiniz. Ailelerin birden fazla televizyon sahibi olmamasını öneriyorum. Böylece çocuklarınız istedikleri programları seçerken birbirlerine saygı göstermeyi öğrenirler. Ama sadece birbirleriyle değil, anne ve babalarıyla da paylaşmalıdırlar. Ana-babalar işten eve gelince haberleri izlemek istemektedirler ama genellikle televizyon çocuklar tarafından ele geçirilmiş olmaktadır. Çocuklarınıza televizyonda sizin de hakkınız olduğunu öğretmekten korkmayın.<br />
 Televizyon seyretmenizi değerlendirirken yaratıcı olun ve evinizdeki etkisini nasıl olumlu bir hale getirebileceğinize karar verin. Çocuklarınızın seyretme sürelerine sınırlamalar getirin. Okuldan sonra, çocuklarınızı televizyona başvurmadan meşgul edecek pek çok etkinlik olmalıdır. Ödevler yapıldıktan sonra, dışarıdaki etkinlikler, okuma, el becerileri, bilgisayar öğrenme ve diğer yaratıcı etkinlikler televizyondan önce onu meşgul edebilmelidir. Ayrıca çocuklarınızın eğitim programlarını veya özel bazı yayınları izlemelerini sağlayın.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇİZGİ FİLMLERDEKİ ŞİDDET</span><br />
 <br />
 Çizgi filmlerdeki şiddetin küçük çocuklar üzerindeki etkilerini biliyor musunuz 2 yaşından 9 yaşına kadar farklı yaşlarda dört çocuğumuz var. Eğer bu konuda bana bazı önerilerde bulunursanız çok memnun olacağım.<br />
 Ruh sağlığı mesleğindekiler olarak televizyondaki şiddetin çocuklar üzerindeki etkisi bizleri kaygılandırıyor. Yıllardır yapılan araştırmalar, şiddetin küçük çocukları etkilediğini göstermiştir. Birkaç yıl önce yapılan araştırmada, Kaliforniya´daki bir okul çağı çocukları grubu şiddet sahnelerini seyrettikten sonra birlikte oyun oynarlarken izlenmişler. Şiddet sahnelerini seyredenler, seyretmeyenlerden çok daha yoğun bir şekilde birbirleriyle olan ilişkilerinde şiddet içeren durumlar yaşamışlardır. Son yıllarda çizgi filmlerin bile bu tür bir etkisi olduğunu öğrendik. Ve çizgi filmler söz konusu olduğunda, çocuklar yaralama ve ölümlerin gerçek olmadığı fikrine kapabilmektedirler, çünkü bir dakika önce havaya uçan çizgi film kahramanları bir dakika sonra gayet sağlam olarak ayağa kalkabiliyorlar.<br />
 7-8 yaşlarından önce, anababaların televizyon programlarını çok sıkı takip etmeleri gereklidir. Bu yaşlardan önce, çocuklar doğruyla yanlışı birbirinden ayırt etme kapasitesine sahip değillerdir ve seyrettikleri çizgi filmlerde neyin iyi, neyin kötü olduğunu tam olarak anlayamamaktadırlar. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyrederek, şiddet içeren yıkıcı programları yasaklayın. Çocuklarınız çok fazla televizyon seyretmeden de yaşayabilir ve her zaman izin verebileceğiniz birkaç iyi program vardır. Böyle programları bile olumlu görüşleri pekiştirmek ve sizin görüşlerinize ters olan sorgulanabilir görüşleri anlamalarına yardımcı olmak için çocuklarınızla beraber izlemenizi tavsiye ediyorum. Çocukların gerçekleri bilmeye ihtiyaçları vardır.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">MÜZİK VİDEOLARI</span><br />
 <br />
 Kızımız onlu yaşlarının ilk yıllarında ve canlı müzik yayını yapan paralı TV kanallarını izlemeye başladı. Bundan kaygı duymamız gerekir mi<br />
 Elbette! Bu tür müzik yayını yapan kanallarda bazen şiddet, çok açık bir cinsellik ve uyuşturucu kullanımı içeren yayınlar olabiliyor. Rap ve hard rock müzikle birlikte artık daha fazla fiziksel istismar görülüyor. Bunun yanı sıra, bazıları da son derece iyi hazırlanmış ve zevkli olabiliyor ve sizin çocuğunuzun bunlardan hangisini izlediğini, siz de izlemedikçe bilemezsiniz.<br />
 Benim önerim, çocuğunuzla birlikte bu müzik programlarını iz-lemenizdir. Gördüklerinizi tartışın. Orada şiddet, cinsellik ya da uyuşturucu ile ilgili sahneler gördüğünde neler hissediyor Kadınları, yetkili kişileri, etnik grupları veya hükümeti küçültücü sözcüklere veya görüntülere karşı duyarlı mı Böyle bir konuda, anababanın bilgili olması gerekir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">VİDEO OYUNLARI</span><br />
 <br />
 Video oyunları ile oynamak çocuklar için zararlı olabilir mi<br />
 Bazı olumsuz etkilerinden dolayı, video oyunlarının bazı çocuklar için zararlı olabileceğini düşünüyorum.<br />
 • yalnızlık - video oyunlarının çoğu sosyal bir etkinlik değildir<br />
 • daha iyi etkinliklerin ihmal edilmesi - okuma, ev işleri, eğitim etkinlikleri<br />
 • şiddet - video oyunlarının çoğu etkin bir şiddet içeriyor<br />
 • yoğunluk - çocuklar genellikle oyun oynarken kendilerini kaybetmektedirler<br />
 Eğer video oyunları alıyorsanız, şiddet içermeden beceri ve koordinasyon geliştiren oyunlar seçmelisiniz. Oyun oynayarak geçirilen zamanı sınırlayın ve onların yerini daha yararlı etkinliklerin almasını sağlayın. Çocuklarınız üzerindeki kötü etkileri izleyin, eğer varsa, o problemlerin nedeni olabilecek video oyununu yok etmekten çekinmeyin. Bazı çocuklar,ailedeki ya da okuldaki bazı sorunlardan veya zorluklardan kaçmak için kullanıp video oyunlarını takıntı haline getirebilirler. Eğer ailesiyle ya da arkadaşlarıyla birlikte olmak yerine, sürekli video oyunlarına yapışan bir çocuğunuz varsa, onu oyunlardan uzaklaştırmak için çaba sarf etmeli ve ona daha anlamlı etkinlikler bulmalısınız.<br />
 Ancak video oyunlarının olumlu etkileri de olabilir:<br />
 • aile etkileşimi - eğer anababalar oyuna katılırsa<br />
 • arkadaşların cezbedilmesi - birden fazla kişiyle oynanan oyunlar için<br />
 • el-göz koordinasyonunun geliştirilmesi<br />
 Eğer çocuklarınızın arkadaşları video oynamaya evinize gelirlerse, onları tanıma ve nasıl etkileşim kurduklarını görme imkânınız olur. Arkadaşları tanımak olumlu olduğu için, bu da olumlu bir sonuçtur.<br />
 Video oyunlarının bulunduğu salonlar, evde oynanan video oyunlarından daha farklıdır. Böyle yerler pek hoş yerler değildir. Uyuşturucu alışverişi, alkol kullanımı oldukça yaygındır ve gözleri yakacak kadar yoğun sigara dumanı vardır.<br />
 Ayrıca böyle yerlerde çocukların harcadığı paralar da beni kaygılandırıyor. Oradaki heyecan ve gerginlikle, bir oyun daha oynamaya zorunluluk hissedilir. Bu oyunların diğer bir ortak yanı da aşırı bir rekabet oluşmasıdır. Bazı kişiler çocuğun saldırganlığını kardeşlerine ve oyun arkadaşlarına yansıtmaması için böyle bir şekilde dışavurmasının iyi olduğunu savunmaktadırlar. Ama böyle bir rekabet o salonların dışında da saldırganlığı teşvik edebilir.<br />
 <br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ÇATIŞAN DEĞERLER</span><br />
 <br />
 Ben bir büyükanneyim ve kızım için kaygılanıyorum. Ne zaman 14 yaşındaki oğlu televizyonda iyi olmayan bir şey izlemeye kalkışsa -içinde kötü sözcükler içeren yaşına uygun olmayan bir film gibi- tartışmaya başlıyorlar. Taraf tutmam gerektiğine inanıyorum, ama her defasında çocuğa dersler vermeye kalkarak biraz aşırıya kaçıp kaçmadığından emin değilim. Bu konuyu nasıl daha iyi ele alabilir<br />
 Çocuğun o yaşlarda, daha küçükken ihtiyacı olan otoriter bir anneden çok bir arkadaşa ihtiyacı vardır. Konulan duygusal olmadan daha akılcı bir şekilde tartışarak -sanki yetişkin bir arkadaşıyla konuşurmuş gibi- bu anne de oğlunun görüşlerini açıkça ifade etmesine yardımcı olabilir. 14 yaşındaki bir çocuk artık yetişkinliğe yaklaşmaktadır ve kendi başına kararlar vermeyi, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etmeyi öğrenmesi gerekmektedir.<br />
 Yaşantınız boyunca, başarılı olmak için, duygularınızı yargılarınızdan ayırmanız gereken anlardan biri de budur. Filmleri ve televizyonu dikkatlice ve açıkça çocuklarınızla tartışın. Filmlerdeki ve televizyon programlarındaki olumsuz kavramların ve ahlâki değerlerin güçlü etkisini anlamalarına yardımcı olun. Böylece, kendi başlarına akılcı seçimler yapmayı öğreneceklerdir.<br />
 Eğer ergen çocuğunuza gerçekten hayır demeniz gerekliyse, bunu kibarca yapın. Örneğin, şöyle yaklaşabilirsiniz: "Keşke sana tam bir özgürlük verebilseydim. Seni hayal kırıklığına uğratmaktan nefret ediyorum. Ama yapmak istediğin şeyin gerçekten de tehlikeli olduğunu görebiliyorum. Ve seni koruyabilmek için, senin incinmeni ve öfkelenmeni göze alabilecek kadar seni seviyorum." Sanıyorum, bu yaklaşım sevgiyle beslenen ve yeterli miktarda olan sınırlar koymanıza izin verecektir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Masallar Hikayeler]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=10829</link>
			<pubDate>Sat, 07 Nov 2020 19:55:33 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=10829</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Masallar Hikayeler</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TOHUMLAR</span><br />
<br />
İbret veren Hikayeler Dizisinden<br />
<br />
O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.<br />
<br />
- Allah´a şükürler olsun, diye mırıldandı..<br />
<br />
Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırip babasına baktı.<br />
- Durup dururken niye şükrettin baba<br />
Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;<br />
- Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah´ın bize ihsan ettiği ni´metlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur<br />
<br />
Abdullah dudak büktü:<br />
- Ne bileyim, ölürüm herhalde.<br />
- Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz...<br />
Derin bir nef es aldı ve;<br />
- Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.<br />
Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:<br />
- Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.<br />
<br />
Abdullah´ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı. Heyecanla babasına döndü:<br />
- O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.<br />
Babası gülerek onun saçlarını okşadı.<br />
- Elbette yavrum, elbette! dedi.<br />
<br />
Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.<br />
- Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!<br />
- Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız .<br />
Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. "Keşke abimler de gelseydiler" diye düşündü. "Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır" diye avundu.<br />
Babası namaz kılmış dua ediyordu. " Acaba babam nasıl dua edecek " dive meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:<br />
- Yâ Rabbi! Yeri, göğü, herşeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız...<br />
Abdullah da babası gibi "âmin" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.<br />
<br />
Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:<br />
<br />
- Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi<br />
Babası güldü:<br />
- Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.<br />
<br />
Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.<br />
- Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı<br />
Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:<br />
- Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.<br />
<br />
Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah´ın başını okşadı ve;<br />
- Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.<br />
<br />
Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.<br />
<br />
Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamı(Zeker) vef at etmişti.<br />
Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.<br />
<br />
Birgün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;<br />
- Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!<br />
Abdullah itiraz etti:<br />
- Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.<br />
<br />
Abileri küçük Abdullah´ı azarladılar.<br />
- Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!<br />
Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.<br />
<br />
- Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.<br />
Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşılaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.<br />
<br />
Oturup ağlamaya başladılar. Abdullah;<br />
- Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim.<br />
Abileri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah´dan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİLYEGÖZ</span><br />
<br />
YAZAN: ORHAN DÜNDAR<br />
<br />
Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş.<br />
<br />
Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler´ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.<br />
<br />
Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, la le setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah´ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye baş lamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...<br />
<br />
İnşaallah tuttuğunuz herşey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksıyan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşce, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler.<br />
<br />
Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi ! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir ğül.. Kral Bilyegöz´ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzan mış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasınl diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına. Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, herşey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegö´zün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına ku rulu _~düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Qnu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer kö şeye saklanıp beklemişler.<br />
<br />
Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yokettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yok sul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah´a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş.<br />
<br />
Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah´dan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulusunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah´a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın ol muyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz´ün. Öm ründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık...<br />
<br />
Allah´ım, Allah´ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi. .<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS<br />
YAZAN: AHMET EFE</span><br />
<br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Allah´ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Keloğlum,<br />
keleş oğlum" diye severmiş.<br />
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.<br />
<br />
<br />
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...<br />
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.<br />
<br />
<br />
Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.<br />
<br />
<br />
Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...<br />
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.<br />
<br />
<br />
Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş.<br />
<br />
"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.<br />
<br />
<br />
Keloğlan´ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.<br />
<br />
Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan´ın" demeye başlamış.<br />
<br />
<br />
Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.<br />
<br />
<br />
Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:<br />
<br />
- Üzülme yavrum, demiş. Hay´dan gelen Hû´ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."<br />
<br />
Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.<br />
<br />
O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜMÜŞ GÖZLÜ DEV<br />
YAZAN: AHMET EFE</span><br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı´nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış.<br />
Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış.<br />
<br />
Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: "Öldürün! Kesin!.." gibi kelimelermiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev´in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev´in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, "Ona bir şey olursa ben ne yaparım " diye düşünüyormuş.<br />
<br />
Günlerden birgün korktuğu başına gelmiş.<br />
Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardak lar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: - Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın.<br />
Cellatlar koşup gelmişler. Nazlı Çiçeği kınalı saçlarından tutup sürümüşler. Gümüş Gözlü Dev´in gözlerinden yaşlar süzülmüş. Kimselere belli etmeden dışarı çıkmış. Cellatlara yetişmiş. Önlerinde diz çöküp yalvarmış:<br />
- "Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki..." diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış.<br />
- Hükümdarın emrine karşı gelemeyiz! diye<br />
cevap vermişler.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar.<br />
Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış.<br />
<br />
Nazlı Çiçek biraz sonra toparlanıp kalkmış.<br />
Fakat Gümüş Gözlü Dev hâlâ upuzun yatıyormuş.<br />
Gümüş gibi parlak gözleri yarı açıkmış. Yüzünde<br />
mutlu bir görünüm varmış. Nazlı çiçek O´nun öldüğünü anlayınca:<br />
- Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı´na O´nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse<br />
gelemez... diye ağlamış, ağlamış.....<br />
<br />
<br />
BOSTAN VE GÜLİSTAN<br />
Şeyh Sadi ŞİRAZİ<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AMAN BENİ<br />
ACELE ÇİNE GÖNDER</span><br />
<br />
<br />
<br />
Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince: “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi. Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu: “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi ” Ölüm meleği cevap verdi: “Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım..<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT</span><br />
<br />
"...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi."<br />
Peçevî tarihi, s. 355<br />
<br />
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan<br />
beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında<br />
otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa´nın<br />
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah<br />
duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,<br />
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam<br />
hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-<br />
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar<br />
sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz<br />
sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunlarbir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine<br />
benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.<br />
Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli<br />
boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri<br />
kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini<br />
oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her<br />
muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile<br />
değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.<br />
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle<br />
beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine<br />
gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın<br />
aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin´e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,<br />
Toygun Paşa´nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal´den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma<br />
topu tüfeği kaç kişi " dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet<br />
Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,<br />
bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.<br />
Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka<br />
almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz<br />
koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına<br />
geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos<br />
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:<br />
- Oynamayın şu hayvanla...<br />
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı´dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,<br />
gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir<br />
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,<br />
geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede<br />
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi.<br />
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .<br />
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.<br />
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı´nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar´a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri<br />
kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.<br />
Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.<br />
Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı<br />
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir<br />
dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında<br />
kayboldu.<br />
... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi<br />
yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki<br />
büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.<br />
- Hey, çavuşbaşı... Hey!...<br />
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa<br />
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:<br />
- Ne var<br />
- Kaleden düşman çıkıyor.<br />
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir<br />
karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.<br />
- Bize geliyorlar... dedi:<br />
Çavuşa döndü:<br />
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.<br />
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.<br />
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden<br />
fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"<br />
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice<br />
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza<br />
uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.<br />
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine<br />
girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe<br />
bağırdılar:<br />
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız<br />
Kuru Kadı:<br />
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.<br />
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.<br />
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,<br />
Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama<br />
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil´at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil´at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.<br />
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,<br />
kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,<br />
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.<br />
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini<br />
söyledi.<br />
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin´di.<br />
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal´in "Vire<br />
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur´a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.<br />
Kuru Kadı:<br />
- Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, ka-<br />
rarımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı<br />
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.<br />
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:<br />
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz<br />
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki<br />
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!<br />
Kimsenin eli kalkmadı.<br />
- Öyleyse hazır olalım. Haydi...<br />
Bir gürültüdür koptu;<br />
- Hazırız...<br />
- Hepimiz, hepimiz...<br />
- Hepimiz, hepimiz hazırız.<br />
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.<br />
-(~klanmı~ havlı_<br />
- Yatağanlanmız keskin...<br />
- Bugün nusret bizim.<br />
- Amin, amin...<br />
Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,<br />
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:<br />
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletli-<br />
dir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu<br />
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.<br />
Kuru Kadı´nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan.<br />
- Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.<br />
Kuru Kadı´nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile<br />
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir<br />
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.<br />
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım<br />
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda<br />
olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne Bugün cuma... hem de arife. Bugün<br />
hacılarımız Arafat´ta, diğer mü´minler camilerde bizim<br />
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı<br />
- Hayır.<br />
- Hayır, asla...<br />
- Hayır.<br />
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua<br />
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz<br />
- Hay hay!<br />
- Uygun...<br />
- Pekâlâ!<br />
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin´in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.<br />
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret<br />
topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.<br />
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri<br />
"Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi<br />
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.<br />
Ovada, Grijgal´e gelen yollardan bir toz dumanıdır<br />
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak<br />
beş on gaziydi.<br />
... Bozgun başladı.<br />
Deli Mehmet´le Deli Hüsrevin takımları düşmanı<br />
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini<br />
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin´in<br />
alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.<br />
Kuru Kadı´nın gözleri Deli Mehmet´i aradı.<br />
Bakındı, bakındı.<br />
Göremedi.<br />
Acaba o muydu Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere<br />
uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu<br />
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,<br />
kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,<br />
bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,<br />
- Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını<br />
verme Mehmet!...<br />
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet´miş!" diye ol<br />
duğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım<br />
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını<br />
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye<br />
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen<br />
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet´in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı´dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,<br />
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı´ya doğru koşarak sordu.<br />
- Nasıl, gördün mü bu civanı<br />
- Görmedin mi<br />
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu<br />
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki<br />
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.<br />
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.<br />
Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev´in kalkması Kuru Ka-<br />
dı´yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı.<br />
Mücahitlere karıştı.<br />
Cenk akşama kadar sürdü.<br />
Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını"<br />
dağıtırken çağırıcının<br />
- Gaziler hisara!<br />
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam<br />
ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı<br />
sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet´in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.<br />
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu<br />
taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa<br />
başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palan-<br />
ka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.<br />
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet´in<br />
kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem<br />
onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyor-<br />
du. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu<br />
nurun içinde kaldı. Kuru Kadı´nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.<br />
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış<br />
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:<br />
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.<br />
Kuru Kadı´nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.<br />
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev´in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir<br />
türkü söylüyordu. Seslendi:<br />
- Hüsrev.<br />
- Efendim ...<br />
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,<br />
başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,<br />
- Gördün mü Deli Mehmet´in zevkini dedi.<br />
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü<br />
- "Gözlüye hotti gizli yoktur!"<br />
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.<br />
...<br />
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet´in mezarına koştu. Artık bütün<br />
günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın<br />
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.<br />
Grijgal´de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş<br />
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,<br />
sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,<br />
onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta<br />
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan<br />
düzdü.<br />
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir<br />
karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet´in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi<br />
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda<br />
dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı´nın arkasına dokundu.<br />
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin<br />
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın...<br />
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:<br />
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet<br />
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum<br />
ne hikmettir İçinde benimle senden başka onu gören<br />
oldu mu<br />
- Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.<br />
- Kimdir<br />
- Bilemezsin...<br />
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük<br />
- a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!...<br />
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle<br />
berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet<br />
Bey bile Budin´den gelince, onun hallerine dayanamadı.<br />
Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.<br />
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal<br />
hisarında bile herkes Kuru Kadı´yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.<br />
On iki sene sonra...<br />
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,<br />
yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun<br />
uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.<br />
O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada<br />
gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı ..........<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">D İ Y E T</span><br />
<br />
DAR kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu´da, tüm Rumeli´de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul´da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta´nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi Nereliydi Nereden gelmişti Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.<br />
<br />
- Bizim Ali...<br />
<br />
- Bizim koca usta...<br />
<br />
- Dünyada eşi yoktur...<br />
<br />
- Zülfikâr´ın sırrı ondadır!.. derlerdi.<br />
<br />
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali´nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum´da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu´da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.<br />
<br />
- Tak!<br />
<br />
- Tak, tak!...<br />
<br />
- Tak, tak!<br />
<br />
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.<br />
<br />
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya´dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.<br />
<br />
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.<br />
<br />
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:<br />
<br />
- Kimdir o ... diye bağırdı.<br />
<br />
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:<br />
<br />
- Yabancı yok!<br />
<br />
- Kimsin<br />
<br />
- Ali...<br />
<br />
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:<br />
<br />
- Koca Ali... Koca Ali, be!<br />
<br />
- Sen misin, Ali Usta<br />
<br />
- Benim!<br />
<br />
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...<br />
<br />
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, sen deli mi oldun dedi.<br />
<br />
- Yok.<br />
<br />
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun<br />
<br />
- Biliyorum.<br />
<br />
- Ee, ne arıyorsun buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç...<br />
<br />
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:<br />
<br />
- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.<br />
<br />
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:<br />
<br />
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.<br />
<br />
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...<br />
<br />
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.<br />
<br />
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:<br />
<br />
- Kim o diye haykırdı.<br />
<br />
- Aç çabuk.<br />
<br />
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı´yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var " der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:<br />
<br />
- Niçin ...<br />
<br />
- Bu gece Budak Bey´in mandırasında hırsızlık olmuş.<br />
<br />
- Ee, bana ne ...<br />
<br />
- Onun için işte dükkânı arayacağız.<br />
<br />
- O hırsızlıktan bana ne<br />
<br />
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.<br />
<br />
- Bana ne ...<br />
<br />
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!<br />
<br />
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:<br />
<br />
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun dedi.<br />
<br />
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:<br />
<br />
- Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna<br />
<br />
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:<br />
<br />
- Ay! İşte, işte...<br />
<br />
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:<br />
<br />
- Çaldığın paraları nereye sakladın<br />
<br />
- Ben para çalmadım.<br />
<br />
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.<br />
<br />
- Ya kim koydu<br />
<br />
- Bilmiyorum.<br />
<br />
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey´in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali´ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali´nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.<br />
<br />
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.<br />
<br />
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:<br />
<br />
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.<br />
<br />
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.<br />
<br />
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...<br />
<br />
Koca Ali´nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.<br />
<br />
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.<br />
<br />
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.<br />
<br />
İşte herkes onu seviyordu.<br />
<br />
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet´e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.<br />
<br />
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.<br />
<br />
- Ne gibi diye sordular.<br />
<br />
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...<br />
<br />
- Pekâlâ, pekâlâ...<br />
<br />
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap´ın önerisini Koca Ali´ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:<br />
<br />
- Adam sen de! Kasaplık iş mi O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.<br />
<br />
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti Sipahiler:<br />
<br />
- Hacı´nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.<br />
<br />
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali´yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali´yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.<br />
<br />
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap´ın ikide bir:<br />
<br />
- Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:<br />
<br />
- Kolunun diyetini ben verdim.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Benim sayemde kolun var.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi<br />
<br />
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...<br />
<br />
Hacı Kasap´a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım " diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.<br />
<br />
"Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:<br />
<br />
- Ne yapıyorsun be ...<br />
<br />
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:<br />
<br />
- Bıçakları biliyorum, dedi.<br />
<br />
- Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın<br />
<br />
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:<br />
<br />
- Ne bakıyorsun<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:<br />
<br />
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...<br />
<br />
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap´ın önüne:<br />
<br />
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.<br />
<br />
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KÜTÜK</span><br />
<br />
ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.<br />
<br />
Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl´u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa´ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.<br />
<br />
Arslan Bey sordu:<br />
<br />
"Bizim kaleden daha yüksek mi "<br />
<br />
"Daha yüksek beyim."<br />
<br />
Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi´nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi...<br />
<br />
"Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!"<br />
<br />
Kâhya başını kaldırdı:<br />
<br />
"O da sabırsız... Ama ne yapsın Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar."<br />
<br />
"Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi "<br />
<br />
"Etti. "<br />
<br />
"Kabul etmediler mi "<br />
<br />
"Hayır, etmediler."<br />
<br />
"Kalenin kumandanı kimdi "<br />
<br />
"Zondi isminde bir kahraman..."<br />
<br />
"Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire´yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler."<br />
<br />
"Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. "<br />
<br />
"Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi "<br />
<br />
"Papaz Marten Uruçgalo ile...´<br />
<br />
"Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı."<br />
<br />
"Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı."<br />
<br />
"Ne biliyorsun "<br />
<br />
"Papaz Marten´e söylediği sözlerden anladım<br />
<br />
"Ne demiş " .<br />
<br />
"Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim."<br />
<br />
"Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya;<br />
<br />
"Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert."<br />
<br />
"Nasıl ..."<br />
<br />
"Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. ´Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur´ demiş."<br />
<br />
"Sahi yüce bir adammış..."<br />
<br />
"Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi´yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu."<br />
<br />
"Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı."<br />
<br />
"Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." ´<br />
<br />
"Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..."<br />
<br />
Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ´Hain, her yerde haindir´ diye hemen boynunu vurdururdu.<br />
<br />
Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.<br />
<br />
Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi´nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo´nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi´nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.<br />
<br />
"Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:<br />
<br />
"Bu kalenin alınması mı beyim "<br />
<br />
"Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek´e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum."<br />
<br />
"Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim."<br />
<br />
"Niçin "<br />
<br />
"Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler."<br />
<br />
"Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım."<br />
<br />
"Nasıl beyim "<br />
<br />
"Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..."<br />
<br />
"Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz "<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Ya ne yapacağız "<br />
<br />
"Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..."<br />
<br />
Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız İki top yetmez mi Ne duruyoruz " diye<br />
<br />
çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.<br />
<br />
"Hava bozmayacak mı Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.<br />
<br />
İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini´yi diri diri esir tutabilecekti.<br />
<br />
Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu´ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:<br />
<br />
"Hava kapanıyor gibi, değil mi "<br />
<br />
"Evet.. "<br />
<br />
"Bakalım yarın..."<br />
<br />
"Hücum mu edeceğiz beyim "<br />
<br />
"Hayır canım, hava bozsun, görürsün."<br />
<br />
Kâhya, yine bir şey anlamadı...<br />
<br />
Bir sabah...<br />
<br />
Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.<br />
<br />
O kadar neşeli idi ki...<br />
<br />
Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.<br />
<br />
"Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun."<br />
<br />
Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:<br />
<br />
"Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim "<br />
<br />
Arslan Bey güldü:<br />
<br />
"Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap."<br />
<br />
"Nasıl gürültü beyim "<br />
<br />
"Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, ´Heya, mola, yisa!..´ diye bağırt!"<br />
<br />
...<br />
<br />
"Anlamıyor musun Yalnız gürültü istiyorum."<br />
<br />
"Pekâlâ beyim."<br />
<br />
Sonra diğer subaylara döndü:<br />
<br />
"Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın ´Heya, mola...´ çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin."<br />
<br />
İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.<br />
<br />
"Baş üstüne, baş üstüne..."<br />
<br />
"Haydi, ama çabuk..."<br />
<br />
Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;<br />
<br />
"Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği´nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!"<br />
<br />
"Başüstüne..."<br />
<br />
"Ama çabuk..."<br />
<br />
Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey´le bir masal kuşu gibi uçtu.<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.<br />
<br />
Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.<br />
<br />
Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.<br />
<br />
Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;<br />
<br />
"Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu.<br />
<br />
Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.<br />
<br />
Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo´yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.<br />
<br />
Artık herkes birbirini görüyordu.<br />
<br />
Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.<br />
<br />
Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı:<br />
<br />
"Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa´nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi´ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..."<br />
<br />
Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.<br />
<br />
Derin bir sessizlik...<br />
<br />
Arslan Bey´in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.<br />
<br />
Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:<br />
<br />
"Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim."<br />
<br />
Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:<br />
<br />
"Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir Anlamıyor musunuz Babalarınızdan işitmediniz mi Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul´u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..."<br />
<br />
Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey´in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş...<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Şalgo´nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey´in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.<br />
<br />
Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;<br />
<br />
"Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire´yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi.<br />
<br />
Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey´in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;<br />
<br />
"İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı "<br />
<br />
Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Niçin yapmıyorsunuz "<br />
<br />
"Bilmiyoruz."<br />
<br />
Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;<br />
<br />
"Ne diyor " dedi.<br />
<br />
"Bey bu topu kaç günde İstanbul´dan buraya getirmiştir, diyor."<br />
<br />
"Sen de ki: İstanbul´dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış."<br />
<br />
Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşı(Zeker) gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;<br />
<br />
"Ne diyor "<br />
<br />
"Bu mertlik değil... diyor."<br />
<br />
"Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir "<br />
<br />
Tercüman sordu.<br />
<br />
Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.<br />
<br />
Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Masallar Hikayeler</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TOHUMLAR</span><br />
<br />
İbret veren Hikayeler Dizisinden<br />
<br />
O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.<br />
<br />
- Allah´a şükürler olsun, diye mırıldandı..<br />
<br />
Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırip babasına baktı.<br />
- Durup dururken niye şükrettin baba<br />
Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;<br />
- Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah´ın bize ihsan ettiği ni´metlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur<br />
<br />
Abdullah dudak büktü:<br />
- Ne bileyim, ölürüm herhalde.<br />
- Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz...<br />
Derin bir nef es aldı ve;<br />
- Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.<br />
Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:<br />
- Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.<br />
<br />
Abdullah´ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı. Heyecanla babasına döndü:<br />
- O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.<br />
Babası gülerek onun saçlarını okşadı.<br />
- Elbette yavrum, elbette! dedi.<br />
<br />
Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.<br />
- Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!<br />
- Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız .<br />
Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. "Keşke abimler de gelseydiler" diye düşündü. "Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır" diye avundu.<br />
Babası namaz kılmış dua ediyordu. " Acaba babam nasıl dua edecek " dive meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:<br />
- Yâ Rabbi! Yeri, göğü, herşeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız...<br />
Abdullah da babası gibi "âmin" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.<br />
<br />
Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:<br />
<br />
- Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi<br />
Babası güldü:<br />
- Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.<br />
<br />
Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.<br />
- Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı<br />
Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:<br />
- Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.<br />
<br />
Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah´ın başını okşadı ve;<br />
- Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.<br />
<br />
Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.<br />
<br />
Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamı(Zeker) vef at etmişti.<br />
Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.<br />
<br />
Birgün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;<br />
- Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!<br />
Abdullah itiraz etti:<br />
- Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.<br />
<br />
Abileri küçük Abdullah´ı azarladılar.<br />
- Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!<br />
Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.<br />
<br />
- Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.<br />
Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşılaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.<br />
<br />
Oturup ağlamaya başladılar. Abdullah;<br />
- Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim.<br />
Abileri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah´dan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BİLYEGÖZ</span><br />
<br />
YAZAN: ORHAN DÜNDAR<br />
<br />
Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş.<br />
<br />
Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler´ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.<br />
<br />
Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, la le setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah´ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye baş lamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...<br />
<br />
İnşaallah tuttuğunuz herşey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksıyan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşce, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler.<br />
<br />
Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi ! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir ğül.. Kral Bilyegöz´ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzan mış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasınl diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına. Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, herşey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegö´zün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına ku rulu _~düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Qnu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer kö şeye saklanıp beklemişler.<br />
<br />
Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yokettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yok sul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah´a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş.<br />
<br />
Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah´dan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulusunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah´a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın ol muyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz´ün. Öm ründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık...<br />
<br />
Allah´ım, Allah´ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi. .<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS<br />
YAZAN: AHMET EFE</span><br />
<br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Allah´ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Keloğlum,<br />
keleş oğlum" diye severmiş.<br />
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.<br />
<br />
<br />
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...<br />
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.<br />
<br />
<br />
Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.<br />
<br />
<br />
Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...<br />
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.<br />
<br />
<br />
Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş.<br />
<br />
"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.<br />
<br />
<br />
Keloğlan´ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.<br />
<br />
Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan´ın" demeye başlamış.<br />
<br />
<br />
Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.<br />
<br />
<br />
Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:<br />
<br />
- Üzülme yavrum, demiş. Hay´dan gelen Hû´ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."<br />
<br />
Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.<br />
<br />
O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GÜMÜŞ GÖZLÜ DEV<br />
YAZAN: AHMET EFE</span><br />
<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı´nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış.<br />
Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış.<br />
<br />
Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: "Öldürün! Kesin!.." gibi kelimelermiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev´in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev´in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, "Ona bir şey olursa ben ne yaparım " diye düşünüyormuş.<br />
<br />
Günlerden birgün korktuğu başına gelmiş.<br />
Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardak lar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: - Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın.<br />
Cellatlar koşup gelmişler. Nazlı Çiçeği kınalı saçlarından tutup sürümüşler. Gümüş Gözlü Dev´in gözlerinden yaşlar süzülmüş. Kimselere belli etmeden dışarı çıkmış. Cellatlara yetişmiş. Önlerinde diz çöküp yalvarmış:<br />
- "Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki..." diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış.<br />
- Hükümdarın emrine karşı gelemeyiz! diye<br />
cevap vermişler.<br />
<br />
Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar.<br />
Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış.<br />
<br />
Nazlı Çiçek biraz sonra toparlanıp kalkmış.<br />
Fakat Gümüş Gözlü Dev hâlâ upuzun yatıyormuş.<br />
Gümüş gibi parlak gözleri yarı açıkmış. Yüzünde<br />
mutlu bir görünüm varmış. Nazlı çiçek O´nun öldüğünü anlayınca:<br />
- Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı´na O´nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse<br />
gelemez... diye ağlamış, ağlamış.....<br />
<br />
<br />
BOSTAN VE GÜLİSTAN<br />
Şeyh Sadi ŞİRAZİ<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">AMAN BENİ<br />
ACELE ÇİNE GÖNDER</span><br />
<br />
<br />
<br />
Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince: “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi. Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu: “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi ” Ölüm meleği cevap verdi: “Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım..<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT</span><br />
<br />
"...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi."<br />
Peçevî tarihi, s. 355<br />
<br />
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan<br />
beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında<br />
otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa´nın<br />
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah<br />
duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,<br />
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam<br />
hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-<br />
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar<br />
sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz<br />
sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunlarbir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine<br />
benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.<br />
Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli<br />
boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri<br />
kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini<br />
oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her<br />
muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile<br />
değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.<br />
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle<br />
beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine<br />
gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın<br />
aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin´e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,<br />
Toygun Paşa´nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal´den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma<br />
topu tüfeği kaç kişi " dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet<br />
Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,<br />
bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.<br />
Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka<br />
almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz<br />
koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına<br />
geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos<br />
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:<br />
- Oynamayın şu hayvanla...<br />
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı´dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,<br />
gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir<br />
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,<br />
geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede<br />
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi.<br />
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .<br />
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.<br />
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı´nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar´a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri<br />
kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.<br />
Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.<br />
Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı<br />
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir<br />
dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında<br />
kayboldu.<br />
... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi<br />
yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki<br />
büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.<br />
- Hey, çavuşbaşı... Hey!...<br />
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa<br />
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:<br />
- Ne var<br />
- Kaleden düşman çıkıyor.<br />
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir<br />
karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.<br />
- Bize geliyorlar... dedi:<br />
Çavuşa döndü:<br />
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.<br />
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.<br />
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden<br />
fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"<br />
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice<br />
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza<br />
uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.<br />
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine<br />
girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe<br />
bağırdılar:<br />
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız<br />
Kuru Kadı:<br />
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.<br />
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.<br />
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,<br />
Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama<br />
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil´at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil´at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.<br />
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,<br />
kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,<br />
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.<br />
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini<br />
söyledi.<br />
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin´di.<br />
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal´in "Vire<br />
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur´a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.<br />
Kuru Kadı:<br />
- Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, ka-<br />
rarımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı<br />
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.<br />
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:<br />
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz<br />
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki<br />
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!<br />
Kimsenin eli kalkmadı.<br />
- Öyleyse hazır olalım. Haydi...<br />
Bir gürültüdür koptu;<br />
- Hazırız...<br />
- Hepimiz, hepimiz...<br />
- Hepimiz, hepimiz hazırız.<br />
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.<br />
-(~klanmı~ havlı_<br />
- Yatağanlanmız keskin...<br />
- Bugün nusret bizim.<br />
- Amin, amin...<br />
Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,<br />
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:<br />
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletli-<br />
dir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu<br />
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.<br />
Kuru Kadı´nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan.<br />
- Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.<br />
Kuru Kadı´nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile<br />
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir<br />
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.<br />
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım<br />
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda<br />
olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne Bugün cuma... hem de arife. Bugün<br />
hacılarımız Arafat´ta, diğer mü´minler camilerde bizim<br />
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı<br />
- Hayır.<br />
- Hayır, asla...<br />
- Hayır.<br />
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua<br />
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz<br />
- Hay hay!<br />
- Uygun...<br />
- Pekâlâ!<br />
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin´in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.<br />
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret<br />
topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.<br />
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri<br />
"Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi<br />
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.<br />
Ovada, Grijgal´e gelen yollardan bir toz dumanıdır<br />
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak<br />
beş on gaziydi.<br />
... Bozgun başladı.<br />
Deli Mehmet´le Deli Hüsrevin takımları düşmanı<br />
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini<br />
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin´in<br />
alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.<br />
Kuru Kadı´nın gözleri Deli Mehmet´i aradı.<br />
Bakındı, bakındı.<br />
Göremedi.<br />
Acaba o muydu Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere<br />
uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu<br />
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,<br />
kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,<br />
bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,<br />
- Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını<br />
verme Mehmet!...<br />
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet´miş!" diye ol<br />
duğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım<br />
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını<br />
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye<br />
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen<br />
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet´in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı´dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,<br />
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı´ya doğru koşarak sordu.<br />
- Nasıl, gördün mü bu civanı<br />
- Görmedin mi<br />
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu<br />
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki<br />
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.<br />
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.<br />
Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev´in kalkması Kuru Ka-<br />
dı´yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı.<br />
Mücahitlere karıştı.<br />
Cenk akşama kadar sürdü.<br />
Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını"<br />
dağıtırken çağırıcının<br />
- Gaziler hisara!<br />
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam<br />
ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı<br />
sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet´in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.<br />
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu<br />
taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa<br />
başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palan-<br />
ka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.<br />
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet´in<br />
kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem<br />
onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyor-<br />
du. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu<br />
nurun içinde kaldı. Kuru Kadı´nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.<br />
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış<br />
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:<br />
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.<br />
Kuru Kadı´nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.<br />
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev´in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir<br />
türkü söylüyordu. Seslendi:<br />
- Hüsrev.<br />
- Efendim ...<br />
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,<br />
başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,<br />
- Gördün mü Deli Mehmet´in zevkini dedi.<br />
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü<br />
- "Gözlüye hotti gizli yoktur!"<br />
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.<br />
...<br />
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet´in mezarına koştu. Artık bütün<br />
günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın<br />
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.<br />
Grijgal´de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş<br />
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,<br />
sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,<br />
onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta<br />
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan<br />
düzdü.<br />
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir<br />
karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet´in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi<br />
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda<br />
dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı´nın arkasına dokundu.<br />
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin<br />
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın...<br />
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:<br />
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet<br />
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum<br />
ne hikmettir İçinde benimle senden başka onu gören<br />
oldu mu<br />
- Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.<br />
- Kimdir<br />
- Bilemezsin...<br />
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük<br />
- a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!...<br />
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle<br />
berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet<br />
Bey bile Budin´den gelince, onun hallerine dayanamadı.<br />
Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.<br />
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal<br />
hisarında bile herkes Kuru Kadı´yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.<br />
On iki sene sonra...<br />
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,<br />
yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun<br />
uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.<br />
O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada<br />
gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı ..........<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">D İ Y E T</span><br />
<br />
DAR kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu´da, tüm Rumeli´de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul´da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta´nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi Nereliydi Nereden gelmişti Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.<br />
<br />
- Bizim Ali...<br />
<br />
- Bizim koca usta...<br />
<br />
- Dünyada eşi yoktur...<br />
<br />
- Zülfikâr´ın sırrı ondadır!.. derlerdi.<br />
<br />
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali´nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum´da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu´da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.<br />
<br />
- Tak!<br />
<br />
- Tak, tak!...<br />
<br />
- Tak, tak!<br />
<br />
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.<br />
<br />
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya´dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.<br />
<br />
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.<br />
<br />
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:<br />
<br />
- Kimdir o ... diye bağırdı.<br />
<br />
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:<br />
<br />
- Yabancı yok!<br />
<br />
- Kimsin<br />
<br />
- Ali...<br />
<br />
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:<br />
<br />
- Koca Ali... Koca Ali, be!<br />
<br />
- Sen misin, Ali Usta<br />
<br />
- Benim!<br />
<br />
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...<br />
<br />
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, sen deli mi oldun dedi.<br />
<br />
- Yok.<br />
<br />
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun<br />
<br />
- Biliyorum.<br />
<br />
- Ee, ne arıyorsun buralarda<br />
<br />
- Hiç...<br />
<br />
- Nasıl hiç...<br />
<br />
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:<br />
<br />
- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.<br />
<br />
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:<br />
<br />
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.<br />
<br />
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...<br />
<br />
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.<br />
<br />
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:<br />
<br />
- Kim o diye haykırdı.<br />
<br />
- Aç çabuk.<br />
<br />
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı´yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var " der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:<br />
<br />
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:<br />
<br />
- Niçin ...<br />
<br />
- Bu gece Budak Bey´in mandırasında hırsızlık olmuş.<br />
<br />
- Ee, bana ne ...<br />
<br />
- Onun için işte dükkânı arayacağız.<br />
<br />
- O hırsızlıktan bana ne<br />
<br />
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.<br />
<br />
- Bana ne ...<br />
<br />
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!<br />
<br />
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:<br />
<br />
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun dedi.<br />
<br />
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:<br />
<br />
- Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna<br />
<br />
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:<br />
<br />
- Ay! İşte, işte...<br />
<br />
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:<br />
<br />
- Çaldığın paraları nereye sakladın<br />
<br />
- Ben para çalmadım.<br />
<br />
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.<br />
<br />
- Ya kim koydu<br />
<br />
- Bilmiyorum.<br />
<br />
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey´in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali´ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali´nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.<br />
<br />
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.<br />
<br />
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:<br />
<br />
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.<br />
<br />
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.<br />
<br />
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...<br />
<br />
Koca Ali´nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.<br />
<br />
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.<br />
<br />
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.<br />
<br />
İşte herkes onu seviyordu.<br />
<br />
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet´e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.<br />
<br />
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.<br />
<br />
- Ne gibi diye sordular.<br />
<br />
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...<br />
<br />
- Pekâlâ, pekâlâ...<br />
<br />
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap´ın önerisini Koca Ali´ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:<br />
<br />
- Adam sen de! Kasaplık iş mi O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.<br />
<br />
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti Sipahiler:<br />
<br />
- Hacı´nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.<br />
<br />
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali´yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali´yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.<br />
<br />
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap´ın ikide bir:<br />
<br />
- Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:<br />
<br />
- Kolunun diyetini ben verdim.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...<br />
<br />
- ...<br />
<br />
- Benim sayemde kolun var.<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi<br />
<br />
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...<br />
<br />
Hacı Kasap´a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım " diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.<br />
<br />
"Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:<br />
<br />
- Ne yapıyorsun be ...<br />
<br />
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:<br />
<br />
- Bıçakları biliyorum, dedi.<br />
<br />
- Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın<br />
<br />
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:<br />
<br />
- Ne bakıyorsun<br />
<br />
- ...<br />
<br />
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:<br />
<br />
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...<br />
<br />
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap´ın önüne:<br />
<br />
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.<br />
<br />
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">KÜTÜK</span><br />
<br />
ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.<br />
<br />
Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl´u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa´ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.<br />
<br />
Arslan Bey sordu:<br />
<br />
"Bizim kaleden daha yüksek mi "<br />
<br />
"Daha yüksek beyim."<br />
<br />
Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi´nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi...<br />
<br />
"Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!"<br />
<br />
Kâhya başını kaldırdı:<br />
<br />
"O da sabırsız... Ama ne yapsın Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar."<br />
<br />
"Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi "<br />
<br />
"Etti. "<br />
<br />
"Kabul etmediler mi "<br />
<br />
"Hayır, etmediler."<br />
<br />
"Kalenin kumandanı kimdi "<br />
<br />
"Zondi isminde bir kahraman..."<br />
<br />
"Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire´yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler."<br />
<br />
"Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. "<br />
<br />
"Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi "<br />
<br />
"Papaz Marten Uruçgalo ile...´<br />
<br />
"Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı."<br />
<br />
"Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı."<br />
<br />
"Ne biliyorsun "<br />
<br />
"Papaz Marten´e söylediği sözlerden anladım<br />
<br />
"Ne demiş " .<br />
<br />
"Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim."<br />
<br />
"Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya;<br />
<br />
"Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert."<br />
<br />
"Nasıl ..."<br />
<br />
"Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. ´Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur´ demiş."<br />
<br />
"Sahi yüce bir adammış..."<br />
<br />
"Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi´yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu."<br />
<br />
"Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı."<br />
<br />
"Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." ´<br />
<br />
"Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..."<br />
<br />
Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ´Hain, her yerde haindir´ diye hemen boynunu vurdururdu.<br />
<br />
Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.<br />
<br />
Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi´nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo´nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi´nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.<br />
<br />
"Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:<br />
<br />
"Bu kalenin alınması mı beyim "<br />
<br />
"Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek´e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum."<br />
<br />
"Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim."<br />
<br />
"Niçin "<br />
<br />
"Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler."<br />
<br />
"Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım."<br />
<br />
"Nasıl beyim "<br />
<br />
"Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..."<br />
<br />
"Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz "<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Ya ne yapacağız "<br />
<br />
"Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..."<br />
<br />
Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız İki top yetmez mi Ne duruyoruz " diye<br />
<br />
çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.<br />
<br />
"Hava bozmayacak mı Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.<br />
<br />
İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini´yi diri diri esir tutabilecekti.<br />
<br />
Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu´ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:<br />
<br />
"Hava kapanıyor gibi, değil mi "<br />
<br />
"Evet.. "<br />
<br />
"Bakalım yarın..."<br />
<br />
"Hücum mu edeceğiz beyim "<br />
<br />
"Hayır canım, hava bozsun, görürsün."<br />
<br />
Kâhya, yine bir şey anlamadı...<br />
<br />
Bir sabah...<br />
<br />
Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.<br />
<br />
O kadar neşeli idi ki...<br />
<br />
Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.<br />
<br />
"Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun."<br />
<br />
Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:<br />
<br />
"Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim "<br />
<br />
Arslan Bey güldü:<br />
<br />
"Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap."<br />
<br />
"Nasıl gürültü beyim "<br />
<br />
"Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, ´Heya, mola, yisa!..´ diye bağırt!"<br />
<br />
...<br />
<br />
"Anlamıyor musun Yalnız gürültü istiyorum."<br />
<br />
"Pekâlâ beyim."<br />
<br />
Sonra diğer subaylara döndü:<br />
<br />
"Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın ´Heya, mola...´ çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin."<br />
<br />
İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.<br />
<br />
"Baş üstüne, baş üstüne..."<br />
<br />
"Haydi, ama çabuk..."<br />
<br />
Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;<br />
<br />
"Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği´nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!"<br />
<br />
"Başüstüne..."<br />
<br />
"Ama çabuk..."<br />
<br />
Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey´le bir masal kuşu gibi uçtu.<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.<br />
<br />
Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.<br />
<br />
Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.<br />
<br />
Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;<br />
<br />
"Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu.<br />
<br />
Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.<br />
<br />
Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo´yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.<br />
<br />
Artık herkes birbirini görüyordu.<br />
<br />
Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.<br />
<br />
Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı:<br />
<br />
"Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa´nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi´ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..."<br />
<br />
Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.<br />
<br />
Derin bir sessizlik...<br />
<br />
Arslan Bey´in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.<br />
<br />
Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:<br />
<br />
"Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim."<br />
<br />
Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:<br />
<br />
"Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir Anlamıyor musunuz Babalarınızdan işitmediniz mi Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul´u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..."<br />
<br />
Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey´in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş...<br />
<br />
Biraz sonra...<br />
<br />
Şalgo´nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey´in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.<br />
<br />
Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;<br />
<br />
"Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire´yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi.<br />
<br />
Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey´in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;<br />
<br />
"İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı "<br />
<br />
Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:<br />
<br />
"Hayır."<br />
<br />
"Niçin yapmıyorsunuz "<br />
<br />
"Bilmiyoruz."<br />
<br />
Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;<br />
<br />
"Ne diyor " dedi.<br />
<br />
"Bey bu topu kaç günde İstanbul´dan buraya getirmiştir, diyor."<br />
<br />
"Sen de ki: İstanbul´dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış."<br />
<br />
Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşı(Zeker) gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;<br />
<br />
"Ne diyor "<br />
<br />
"Bu mertlik değil... diyor."<br />
<br />
"Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir "<br />
<br />
Tercüman sordu.<br />
<br />
Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.<br />
<br />
Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Otuziki Farz]]></title>
			<link>https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=10828</link>
			<pubDate>Sat, 07 Nov 2020 19:48:09 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://bizdeforum.com/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://bizdeforum.com/showthread.php?tid=10828</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Otuziki Farz</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İMANIN ŞARTLARI</span><br />
<br />
1. Allah Teala´ya inanmak<br />
2. Allah´ın meleklerine inanmak<br />
3, Allah´ın kitaplarına inanmak<br />
4. Allah´ın peygamberlerine inanmak<br />
5.Ahiret gününe inanmak<br />
6. Kader ve kazaya inanmak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NAMAZIN FARZLARI</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dışındakiler :</span><br />
1. Hadesten taharet<br />
2. Necasetten taharet<br />
3. Setr-i avret<br />
4. İstikbal-i kıble<br />
5. Vakit<br />
6. Niyet<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İçindekiler :</span><br />
1. İftitah tekbiri<br />
2. Kıyam<br />
3. Kıraat<br />
4. Rukü<br />
5. Sücud<br />
5. Kade-i ahire<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSLAMIN ŞARTLARI</span><br />
<br />
1. Kelime-i şehadet getirmek<br />
2. Namaz kılmak<br />
3. Oruç tutmak<br />
4. Zekat vermek<br />
5.Hacca gitmek<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ABDESTİN FARZLARI</span><br />
<br />
1. Yüzü yıkamak<br />
2. Kolları dirsekleriyle beraber yıkamak<br />
3. Başının dörtte birini meshetmek<br />
4. Ayakları topuklarıyla beraber yıkamak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GUSLÜN FARZLARI</span><br />
<br />
1. Ağıza dolu dolu su vermek<br />
2. Buruna dolu dolu su vermek<br />
3. Bütün bedeni yıkamak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEYEMMÜMÜN FARZLARI</span><br />
<br />
1. Niyet etmek<br />
2. Temiz toprağa vurup yüzü ve kolları meshetmek.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"> <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Otuziki Farz</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İMANIN ŞARTLARI</span><br />
<br />
1. Allah Teala´ya inanmak<br />
2. Allah´ın meleklerine inanmak<br />
3, Allah´ın kitaplarına inanmak<br />
4. Allah´ın peygamberlerine inanmak<br />
5.Ahiret gününe inanmak<br />
6. Kader ve kazaya inanmak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">NAMAZIN FARZLARI</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Dışındakiler :</span><br />
1. Hadesten taharet<br />
2. Necasetten taharet<br />
3. Setr-i avret<br />
4. İstikbal-i kıble<br />
5. Vakit<br />
6. Niyet<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İçindekiler :</span><br />
1. İftitah tekbiri<br />
2. Kıyam<br />
3. Kıraat<br />
4. Rukü<br />
5. Sücud<br />
5. Kade-i ahire<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İSLAMIN ŞARTLARI</span><br />
<br />
1. Kelime-i şehadet getirmek<br />
2. Namaz kılmak<br />
3. Oruç tutmak<br />
4. Zekat vermek<br />
5.Hacca gitmek<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ABDESTİN FARZLARI</span><br />
<br />
1. Yüzü yıkamak<br />
2. Kolları dirsekleriyle beraber yıkamak<br />
3. Başının dörtte birini meshetmek<br />
4. Ayakları topuklarıyla beraber yıkamak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">GUSLÜN FARZLARI</span><br />
<br />
1. Ağıza dolu dolu su vermek<br />
2. Buruna dolu dolu su vermek<br />
3. Bütün bedeni yıkamak<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">TEYEMMÜMÜN FARZLARI</span><br />
<br />
1. Niyet etmek<br />
2. Temiz toprağa vurup yüzü ve kolları meshetmek.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>